Küresel Sermayenin Gölgesinde Yerel Ekonomiler

Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Haber Merkezi / Küreselleşmenin en görünür aktörlerinden biri olan çok uluslu şirketler, bugün dünyanın neredeyse her köşesinde faaliyet gösteriyor. Gelişmekte olan ülkeler açısından bu şirketler çoğu zaman yatırım, istihdam ve teknoloji transferi gibi vaatlerle karşılanıyor. Ancak bu tabloya Marksist bir perspektiften bakıldığında, ortaya çıkan manzara çok daha karmaşık ve eleştirel bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Marksist ekonomi politik açısından çok uluslu şirketler, kapitalizmin küresel ölçekte genişleme arzusunun somut araçlarıdır. Bu şirketler yalnızca yeni pazarlar aramakla kalmaz, aynı zamanda ucuz emek gücüne, doğal kaynaklara ve zayıf düzenleyici mekanizmalara ulaşmak için sınırları aşar. Yerel ekonomilere girerken sundukları yatırım ve istihdam söylemi, çoğu zaman üretim ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini ve yerel ekonominin küresel sermayeye bağımlı hale gelmesini beraberinde getirir.

Marks’a göre kapitalist üretim sistemi, artı değerin sürekli olarak büyütülmesi üzerine kuruludur. Çok uluslu şirketler de bu mantığın en gelişmiş biçimini temsil eder. Gelişmekte olan ülkelerde üretim maliyetlerinin düşüklüğü, emek piyasasının esnekliği ve devlet teşvikleri, bu şirketler için önemli avantajlar yaratır. Ancak bu durum çoğu zaman yerel iş gücünün düşük ücretlere razı edilmesi, sendikal hakların zayıflatılması ve çalışma koşullarının esnekleştirilmesi anlamına gelir.

Yerel üreticiler açısından da tablo çoğu zaman parlak değildir. Küresel sermayenin sahip olduğu finansal güç, teknoloji ve marka avantajı, küçük ve orta ölçekli yerel işletmelerin rekabet şansını önemli ölçüde azaltır. Sonuç olarak yerel ekonomi giderek daha fazla dışa bağımlı hale gelir; üretim kararları, yatırım stratejileri ve hatta tüketim alışkanlıkları küresel şirketlerin belirleyiciliği altında şekillenir.

Marksist eleştirinin bir diğer önemli noktası da elde edilen kârın dağılımıdır. Çok uluslu şirketler faaliyet gösterdikleri ülkelerde üretim yaparken, elde edilen kârın önemli bir bölümü şirket merkezlerinin bulunduğu ülkelere aktarılır. Bu durum yerel ekonomilerde yaratılan değerin önemli bir kısmının dışarıya taşınması anlamına gelir. Böylece gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman ucuz emek ve kaynak sağlayan üretim alanları olarak kalırken, asıl sermaye birikimi merkez ülkelerde yoğunlaşır.

Elbette çok uluslu şirketlerin tüm etkilerini tek boyutlu bir çerçevede değerlendirmek mümkün değildir. Bazı durumlarda teknoloji transferi, yeni üretim teknikleri ve ihracat olanakları gibi olumlu sonuçlar da ortaya çıkabilir. Ancak Marksist bakış açısı, bu kazanımların çoğu zaman sermayenin küresel genişleme stratejisinin bir parçası olduğunu ve yerel ekonomilerde yapısal bağımlılık ilişkileri yarattığını vurgular.

Sonuç olarak mesele yalnızca yabancı yatırımın varlığı değil, bu yatırımın hangi koşullarda ve kimin yararına gerçekleştiğidir. Eğer yerel ekonomiler kendi üretim kapasitesini güçlendirecek, emek haklarını koruyacak ve elde edilen değerin toplum içinde daha adil paylaşılmasını sağlayacak politikalar geliştiremezse, çok uluslu şirketlerin varlığı kalkınma vaadinden çok yeni bir bağımlılık ilişkisine dönüşebilir.

Belki de asıl soru şu: Küresel sermaye yerel ekonomilere gerçekten kalkınma mı getiriyor, yoksa yalnızca kapitalizmin sınır tanımayan genişleme hikâyesinin yeni bir bölümünü mü yazıyor? Bu sorunun yanıtı, ekonomik veriler kadar, hangi perspektiften baktığımıza da bağlı.

Paylaşın

Borçla Geçim Dönemi: Kredi Kartı Harcamaları Patladı

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından yayımlanan haftalık veriler, yılın ilk aylarında hanehalkı borçluluğunun hızla arttığını ortaya koydu.

Ocak ve Şubat aylarını kapsayan iki aylık dönemde tüketici kredileri ile bireysel kredi kartı borçlarının toplamı, enflasyonun üzerinde bir artış göstererek 5 trilyon 941 milyar liraya ulaştı. Veriler, özellikle kredi kartlarının hanehalkı finansmanında giderek daha kritik bir rol üstlendiğini gösteriyor.

BDDK verilerine göre yılın ilk iki ayında vatandaşların borçlanma tercihlerinde belirgin bir değişim yaşandı. Nakit krediler yerine kredi kartı kullanımının öne çıktığı görülüyor.

Bireysel kredi kartı borçları iki aylık dönemde yüzde 7,97 artarak 2,2 trilyon lirayı aştı. Bu artış oranı aynı dönemde açıklanan yüzde 7,95’lik enflasyonun üzerinde gerçekleşerek reel bazda da bir büyümeye işaret etti.

Artışın en belirgin olduğu alan ise taksitli kredi kartı borçları oldu. Taksitli kart borçları yüzde 10,57 ile en hızlı büyüyen kalem olarak öne çıktı. Bu tablo, yüksek tutarlı harcamalarını erteleyemeyen birçok vatandaşın ödemelerini taksitlendirerek bütçesini dengelemeye çalıştığını gösteriyor. Uzmanlara göre kredi kartları giderek “imdat freni” niteliği kazanıyor.

Kredi kartlarındaki hızlı artışa karşın, ihtiyaç, konut ve taşıt kredilerini kapsayan tüketici kredileri cephesinde farklı bir tablo ortaya çıktı. Nominal olarak sınırlı artış görülse de, enflasyondan arındırıldığında tüketici kredileri reel bazda geriledi.

Özellikle taşıt kredilerinde sert bir düşüş dikkat çekti. Taşıt kredisi hacmi hem nominal hem de reel olarak gerileyerek 47,6 milyar liraya kadar indi. Bu durum, yüksek faiz oranlarının ve artan araç fiyatlarının tüketiciyi bu kredi türünden uzaklaştırdığını gösteriyor.

Şirketlere kullandırılan ticari kredilerde de benzer bir tablo görülüyor. Ticari kredi hacmi nominal olarak yüzde 5,34 artış gösterse de, enflasyon etkisi hesaba katıldığında reel olarak yüzde 2,42 daraldı.

Ekonomistler, bu gelişmenin iki ihtimale işaret ettiğini belirtiyor: Reel sektör ya finansmana erişimde zorlanıyor ya da belirsizlikler nedeniyle yeni yatırım kararlarını ertelemeyi tercih ediyor.

Gözler 12 Mart’ta Merkez Bankası’nda

Piyasalarda şimdi gözler 12 Mart’ta yapılacak olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına çevrildi.

Merkez Bankası, Ocak ayında politika faizini yüzde 37 seviyesine indirmişti. Ancak Şubat ayı enflasyon verileri ve uluslararası gelişmeler faiz beklentilerini değiştirdi. Özellikle ABD ile İran arasında patlak veren gerilim ve artan jeopolitik riskler, piyasalarda belirsizliği artırdı.

Enerji fiyatlarında yaşanan yükseliş ve küresel risklerin artması, faiz indirimi beklentilerini zayıflatırken, politika faizinin sabit tutulacağı yönündeki beklentileri güçlendirdi. Uzmanlara göre bankaların kredi faizlerinde indirim yerine yukarı yönlü bir düzeltme ihtimali de giderek daha fazla konuşuluyor.

Ekonomistler, kredi kartı borçlarındaki hızlı artış ile kredi piyasasındaki daralmanın birlikte okunması gerektiğini belirterek, bu tablonun hanehalkının geçim baskısının arttığına ve ekonomide temkinli bir döneme girildiğine işaret ettiğini vurguluyor.

Paylaşın

Altın Ve Borsa Kazandırdı, Dolar Kaybettirdi

Finans piyasalarında yatırımcıların yüzünü güldüren ve kayıpları minimize eden araçlar belli oldu. Son verilere göre, BIST 100 endeksi ve külçe altın, farklı dönemlerde yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan araçlar olarak öne çıktı.

Haber Merkezi / Mart ayında BIST 100 endeksi, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde yüzde 7,61, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ile indirgendiğinde ise yüzde 7,06 oranında yatırımcısına kazandırdı. Aynı dönemde külçe altın Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 5,57, TÜFE’ye göre yüzde 5,03 oranında reel getiri sağlarken, mevduat faizi yatırımcıya sınırlı kazanç sunabildi. Amerikan Doları, Euro ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ise yatırımcısına kaybettirdi.

Üç aylık değerlendirmede BIST 100 endeksi, Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 21,15, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 17,85 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sundu. Bu dönemde Amerikan Doları ise en çok değer kaybeden yatırım aracı oldu.

Altı aylık süreçte ise külçe altın yatırımcısına adeta güvenli liman oldu. Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 48,45, TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 42,09 oranlarında kazandıran altın, Amerikan Doları karşısında yatırımcısına kaybettiren araçlar arasında yer aldı.

Yıllık değerlendirmede de tablo benzer şekilde şekillendi. Külçe altın, Yİ-ÜFE’ye göre yüzde 67,25, TÜFE’ye göre yüzde 62,20 oranlarında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağladı. BIST 100 endeksi ve Euro da yatırımcıya makul kazançlar sunarken, Amerikan Doları yıllık bazda yatırımcısına kaybettirdi.

Finans uzmanları, yatırımcılara portföylerini çeşitlendirerek riskleri minimize etmeleri ve enflasyon karşısında reel getiri sağlayan araçlara yönelmeleri gerektiğini vurguluyor. Özellikle altın ve BIST 100 endeksi, farklı endekslerle kıyaslandığında yatırımcısına hem kısa hem de uzun vadede avantaj sağlıyor.

Paylaşın

Tekstil Sektörü Kan Kaybediyor!

Tekstil ve hazır giyimde kriz derinleşiyor. SGK verilerine göre son üç yılda sektörde istihdam yaklaşık yüzde otuz azalırken, 10 bine yakın fabrika ve atölye faaliyetini durdurdu.

Türkiye’nin ihracat ve istihdam deposu olarak bilinen tekstil ve hazır giyim sektörleri, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geçiriyor. Artan üretim maliyetleri, küresel rekabet baskısı ve finansmana erişim zorlukları, son üç yılın bilançosunu “sektörel bir çöküş” seviyesine taşıdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, on binlerce çalışanın işsiz kaldığını ve binlerce işletmenin faaliyetlerine son verdiğini ortaya koydu.

Nefesin haberine göre, sektördeki en büyük yıkım istihdam cephesinde yaşandı. 2022 yılı sonunda 1 milyon 222 bin seviyesinde olan toplam sigortalı çalışan sayısı, 2025 yıl sonu itibarıyla 845 bin 904’e geriledi.

Son üç yılda sektördeki her 10 çalışandan 3’ü işini kaybetti.

Sadece hazır giyim kolunda çalışan sayısı 500 bin sınırına kadar çekilerek, son yılların en düşük seviyelerini gördü.

İstihdamdaki düşüşe paralel olarak işletme sayılarındaki azalma, üretim kapasitesinin de ciddi oranda daraldığını kanıtlıyor. 2022 sonunda toplam 64 bin 50 olan iş yeri sayısı, üç yıl içinde 54 bin 114’e düştü.

Kapanan Şirketler: Hazır giyimde son üç yılda 8 bin 93, tekstilde ise 1.843 iş yeri faaliyetini durdurdu.

Yıllık Kayıp: Sadece son bir yıl içinde iki sektörde kapanan şirket sayısı 5 bine yaklaştı. Uzmanlar, kapanan bu işletmelerin çoğunlukla yüksek kapasiteli üretici fabrikalar olduğuna dikkat çekiyor.

Sektördeki daralma dış ticaret verilerine de yansıdı. 2025’in ilk iki ayında 2,7 milyar dolar olan hazır giyim ve konfeksiyon ihracatı, 2026’nın aynı döneminde 2,6 milyar dolara gerileyerek düşüş eğilimini sürdürdü. Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payının yüzde 6,2 seviyelerine kadar çekilmesi, küresel pazardaki rekabet gücünün zayıfladığını gösteriyor.

Paylaşın

Merkez Bankası Bir Haftada 12 Milyar Dolar Harcadı

Bloomberg’e göre Merkez Bankası (TCMB), Türk Lirası’ndaki sert hareketleri sınırlamak için bir hafta içinde döviz rezervlerinden yaklaşık 12 milyar dolar satarak piyasaya müdahale etti.

Orta Doğu’daki savaş, küresel enerji ve döviz piyasalarını sarsarken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Türk Lirası’nı korumak için perde arkasında yürüttüğü devasa finansal operasyonun detayları ortaya çıktı.

Bloomberg’in, konunun hassasiyeti nedeniyle isimlerini açıklamak istemeyen döviz piyasası işlemcilerine (trader) dayandırdığı özel haberine göre, Türkiye savaşın başladığı geçen cumartesi gününden bu yana kurdaki dalgalanmayı önlemek için döviz rezervlerinden yaklaşık 12 milyar dolarlık satış gerçekleştirdi.

Haberde aktarılan detaylara göre operasyon şu şekilde gelişti: Merkez Bankası pazartesi günü piyasalar açılmadan önce likidite koşullarını sıkılaştırdı. İşlemler başladığında ise kreditörler (bankalar) piyasadaki dalgalanmayı (volatiliteyi) caydırmak amacıyla yoğun bir şekilde dolar satışı gerçekleştirdi.

Hafta boyunca kademeli olarak azalan dolar satışlarının, perşembe günü itibarıyla tamamen durduğu gözlemlendi. Harcanan 12 milyar dolarlık tutar, TCMB’nin net döviz rezervlerinin yaklaşık yüzde 15’ine denk geliyor. Merkez Bankası’nın bankalarla olan swap limitleri hariç tutulduğunda net döviz rezervleri geçen cuma itibarıyla 78.4 milyar dolar seviyesindeydi. (Altın rezervleriyle birlikte kasada toplam 200 milyar dolar bulunuyor).

Bu yüklü müdahalenin bir sonucu olarak Türk Lirası, savaş ortamında gelişmekte olan piyasa (EM) para birimlerinin çoğu çakılırken sakin kalmayı başardı. Dolar karşısında sadece yüzde 0,1’lik bir düşüş yaşayan Lira, bu hafta gelişmekte olan piyasalar arasında en iyi performans gösteren para birimlerinden biri oldu.

Bloomberg’e göre Türk politika yapıcılar, işletmelere ve yatırımcılara öngörülebilirlik sağlamak amacıyla liranın “kademeli” bir şekilde değer kaybetmesini yönetiyor. Bloomberg’in haberinde görüşlerine yer verilen uluslararası yatırım bankalarının üst düzey analistleri, mevcut stratejinin ne kadar süreceği konusunda savaşın takvimine işaret ediyor:

JPMorgan Chase & Co.: Gelişmekte Olan Piyasalar Ülke Stratejisi Başkanı Nick Eisinger, “Şu an için bunun sürdürülebilir bir politika olduğunu düşünüyoruz. Bunu yapmaya devam edebilmek için makul miktarda cephaneleri var. Ancak İran’da olup bitenlerin ne kadar süreceğinin bu kadar önemli olmasının nedeni de açıkça bu.” Eisinger’e göre, eğer riskli ortam bir iki hafta daha sürerse ortalık yatışabilir; aksi takdirde küresel risk varlıkları için beklentiler “çok daha zor” hale gelecek.

Goldman Sachs: Kamakshya Trivedi liderliğindeki analistler, yayımladıkları notta TL’deki hareketlerin şimdilik kontrol altına alındığını belirterek, “Merkez Bankası şimdilik devam edebilecek kadar büyük rezervlere sahip, ancak şokların devam etmesi halinde bu duruş daha az sürdürülebilir hale gelebilir” değerlendirmesinde bulundu.

DoubleLine Group LP: Portföy Yöneticisi Bill Campbell ise Türkiye’nin jeopolitik şoklara karşı kırılganlığına dikkat çekerek Türk tahvillerinde “düşük ağırlık (underweight)” pozisyonunda olduklarını açıkladı ve şu uyarıyı yaptı: “Piyasa hissiyatı (duyarlılık) tersine dönerse, bu durum yatırımcılar için çok dar bir çıkış kapısı (küçük bir acil çıkış) anlamına gelebilir.”

Bloomberg makalesi, NATO üyesi olan Türkiye’nin İran’a olan coğrafi yakınlığına ve savaşın başından bu yana ham petrol fiyatlarındaki yüzde 16’lık sıçramaya (enerji ithalatı bağımlılığı) dikkat çekiyor.

Ayrıca haberde, bu hafta yapılan 12 milyar dolarlık müdahalenin, geçen Nisan ayında (2025) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılmasının ardından piyasaları sakinleştirmek için harcanan 50 milyar dolarlık rekor rezerv satışından ve faiz artırımlarından daha küçük çaplı olduğu hatırlatıldı. (Merkez Bankası, söz konusu döviz politikası hakkında Bloomberg’e yorum yapmaktan kaçındı).

Paylaşın

Merkez Bankası, Gıda Fiyatlarındaki Yükselişe Dikkat Çekti

Merkez Bankası (TCMB) şubat ayı fiyat gelişmeleri raporunda, gıda fiyatlarındaki artışa dikkat çekti: Şubat ayında, işlenmemiş gıda fiyatlarında büyük ölçüde sebze ile beyaz et fiyatları öne çıkarken, işlenmiş gıda grubunda özellikle süt ve süt ürünlerinin etkisi belirgin olmuştur.

Haber Merkezi / Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Şubat Ayı Fiyat Gelişmeleri Raporu’nu yayınladı. Rapordan öne çıkan bölümler özetle şöyle:

“Tüketici fiyatları şubat ayında yüzde 2,96 oranında artmış, yıllık enflasyon 0,88 puan yükselişle yüzde 31,53 seviyesinde gerçekleşmiştir. Yıllık enflasyon gıda ile alkol-tütün-altın gruplarında belirgin oranda yükselirken, diğer ana gruplarda gerilemiştir. Bu dönemde aylık tüketici fiyat artışında gıda grubunun etkisi öne çıkmış, nitekim gıda dışı tüketici fiyatlarının artışı yüzde 1,66 oranı ile sınırlı kalmıştır. Şubat ayında, işlenmemiş gıda fiyatlarında büyük ölçüde sebze ile beyaz et fiyatları öne çıkarken, işlenmiş gıda grubunda özellikle süt ve süt ürünlerinin etkisi belirgin olmuştur.

Bu dönemde, gıda fiyatları üzerinde hava koşullarının yanı sıra Ramazan ayına özgü unsurların da etkisi hissedilmiştir. Mevsimsel etkilerden arındırıldığında hizmet enflasyonu haberleşme hizmetleri fiyatlarındaki hızlanmanın da katkısıyla bir önceki aya kıyasla yükselmiştir. Temel mal enflasyonundaki düşük seyrin sürdüğü ve alt gruplar geneline yayıldığı takip edilmiştir. Diğer taraftan, üretici fiyatları şubat ayında yüzde 2,43 artışla yüksek seyretmeye devam etmiş ve yıllık üretici enflasyonu 0,39 puanlık artışla yüzde 27,56 olmuştur. Bu görünüm altında, şubat ayında enflasyonun ana eğilimi yataya yakın seyretmiştir.”

Paylaşın

ABD Hegemonyası Tartışmaları Altını Neden Güçlendiriyor?

Uluslararası piyasalarda altın fiyatları tarihî zirveleri test ederken, küresel ekonomik ve siyasi dengelerdeki değişimlerin, altın fiyatlarındaki artışa nasıl yön verdiği yeniden tartışılıyor.

Haber Merkezi / 2026 yılı başında ons altın fiyatı ilk defa 5 bin dolar eşiğini aşarak yeni rekorlara koştu. Bu yükseliş, sadece klasik güvenli liman talebiyle açıklanamayacak kadar geniş bir küresel eğilimin parçası. Uluslararası yatırımcıların altına yönelmesinin arkasında birbiriyle iç içe geçmiş birkaç büyük küresel dinamik bulunuyor.

Altının geleneksel olarak yatırımcılar tarafından tercih edildiği dönemlerde ABD dolarının göreceli zayıflığı ve ABD politikasına ilişkin belirsizlikler öne çıkıyor. Uluslararası haber ajanslarının analizlerine göre, ABD Dolar Endeksi’nin küresel piyasalarda zayıflaması, değerli metallerin cazibesini artırıyor. Özellikle doların eski gücünü koruyamadığı algısı, altına olan talebi tetikliyor.

Bu durum, sadece piyasa teknikleriyle açıklanamaz; ABD’nin hâkim küresel ekonomik rolünün nasıl sürdürüleceğine dair bir süredir devam eden tartışmalar yatırımcı algısına da yansıyor. “Doların rezerv para birimi olarak çekiciliği azaldı mı?” sorusu, birçok merkez bankası ve fon yöneticisinin kafasını kurcalıyor — bu da altına yönelimi artırıyor.

Altının her güçlü yükseliş döneminde olduğu gibi, küresel siyasetteki riskler de bu yükselişe katkı sağlıyor. ABD’nin agresif dış politika hamleleri, ticaret tarifeleri ve NATO-AB ilişkilerindeki gerilimler piyasalarda belirsizliği artırıyor. Reuters’ın haberine göre, ABD ve Avrupa arasında Grönland gibi stratejik konularda yaşanan sürtüşmeler altın fiyatlarını yukarı çekti.

Benzer şekilde, yatırımcıların Washington’daki siyasi tansiyon ve olası hükümet kapanması gibi konulara odaklanması, güvenli varlıklara olan talebi güçlendiriyor. Son dönemde altın piyasalarında artan volatilitenin altında bu siyasi belirsizlik yatıyor.

BRICS ülkeleri gibi gelişmekte olan ekonomilerin dolar dışı rezerv stratejileri altın talebini destekliyor. BRICS zirvesinde “dolar dışı ödeme sistemleri” ve altına dayalı finansal araçlar üzerine yoğunlaşılması, altının finansal sisteme yeniden yerleşmesine yol açtı. Bu ülkeler dünya altın rezervlerinin büyük bir kısmını elinde tutuyor ve dolar dışı rezerv stratejilerini güçlendiriyor.

Aynı zamanda birçok merkez bankasının altın stoklarını artırması — doları çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak — küresel altın talebini yükseltiyor. Bu, ABD dolarının küresel rezerv para birimi rolünün uzun vadede nasıl şekilleneceğine dair belirsizliklerin artmasıyla paralel bir trend.

Küresel yatırımcılar, ABD’nin ekonomik ve siyasi belirsizlikleri arttıkça, daha stabil ve tarihsel olarak “koruyucu” bir varlık olarak görülen altına yöneliyor. Wall Street Journal ve Washington Post gibi uluslararası yayınlar, sadece merkez bankaları değil, bireysel ve kurumsal yatırımcıların da artan risk algısı nedeniyle dolar ve tahviller yerine altın ve gümüşe yöneldiğini belirtiyor.

Bu eğilim, özellikle gelişmiş piyasalarda güvenli liman talebinin güçlenmesine işaret ediyor. Altının fiyatının rekor kırması, artık sadece spekülatif bir hareket olmayıp küresel portföy stratejilerinde kalıcı bir yer edindiğine dair sinyaller veriyor.

Altın, hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor

Altının rekor yükselişi, sadece ekonomik bir olgu değil — küresel ekonomik ve siyasi hegemonya tartışmalarının fiyatlara yansımasıdır. Doların gücüne dair belirsizlikler, ABD politikalarındaki volatilite, jeopolitik riskler ve merkez bankalarının rezerv stratejileri altını sadece bir değer saklama aracı olmaktan çıkarıp dünyanın yeniden fiyatlanan küresel güven göstergesi hâline getiriyor.

Bu süreçte altın, hem yatırımcıların hem de devletlerin ekonomik hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Özel Sektörün Kredi Borcunda Dikkat Çeken Yükseliş

Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Haber Merkezi /Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Özel Sektörün Yurt Dışından Sağladığı Kredi Borcu Gelişmeleri Ekim 2025 Raporu’nu yayınladı. Buna göre; Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Bir önceki ay sonuna göre finansal kuruluşların toplam borcu 2,1 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların toplam borcu ise 1,3 milyar doları arttı. Aynı dönemde finansal kuruluşların uzun vadeli borçları 2,7 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların uzun vadeli borçları 1,4 milyar dolar arttı. Kısa vadede ise finansal kuruluşların borçları 0,6 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların borçları 0,2 milyar dolar azaldı.

Döviz kompozisyonu incelendiğinde, toplam yurt dışı borçlanmada Doların en yüksek paya sahip olduğu görüldü. 201,7 milyar Dolar tutarındaki uzun vadeli kredi borcunun yüzde 58,0’ının Dolar, yüzde 31,7’sinin Euro, yüzde 2,5’inin Türk lirası ve yüzde 7,8’inin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu; 9,1 milyar Dolar tutarındaki kısa vadeli kredi borcunun ise yüzde 25,4’ünün Doları, yüzde 20,5’inin Euro, yüzde 50,9’unun Türk lirası ve yüzde 3,2’sinin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu görüldü.

Ekim sonuna göre özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcunun 1 yıla kadar olan vade dağılımı incelendiğinde, toplam borç tutarının 63,9 milyar Dolar olduğu görüldü. Bu tutarın 40,4 milyar Doları bankalara, 17,9 milyar Doları finansal olmayan kuruluşlara, 5,6 milyar Doları ise bankacılık dışı finansal kuruluşlara aittir.

Paylaşın