Gelir Artarken Refah Neden Artmıyor?

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur. Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Haber Merkezi / Resmî rakamlar iyimser.
Milli gelir yükseliyor, kişi başına düşen gelir artıyor, büyüme oranları manşetleri süslüyor.
Peki o zaman sokaktaki vatandaş neden hâlâ geçinemiyor?

Market poşetleri hafifliyor, faturalar kabarıyor, maaşlar ise yerinde sayıyor. İşte tam bu noktada şu soru kaçınılmaz hale geliyor: Gelir artıyorsa, refah neden artmıyor?

Ekonomik büyüme çoğu zaman soyut bir kavram. Grafiklerde yukarı çıkan oklar, mutfakta kaynayan tencereye yansımıyor. Çünkü büyüme ile refah aynı şey değil.

Gelir artışı çoğu ülkede eşit dağılmıyor. En üst gelir grupları pastadan daha büyük pay alırken, geniş halk kesimleri için artan gelir; enflasyon, vergiler ve zorunlu harcamalar karşısında eriyip gidiyor.

Kısacası, kazandığımız artıyor ama elimizde kalan azalıyor.

Maaşlı çalışanlar için gelir artışı çoğu zaman daha yüksek vergi dilimi anlamına geliyor. Üstelik dolaylı vergiler — KDV, ÖTV gibi — gelir düzeyine bakmadan herkesi aynı oranda vuruyor.

Zengin için küçük bir kesinti olan vergi, dar gelirli için hayat pahalılığı demek. Böylece gelir artışı, daha cebe girmeden buharlaşıyor.

Enflasyon yalnızca fiyat artışı değildir; emeğin görünmez kaybıdır.

Ücretler yılda bir kez artarken, fiyatlar her gün değişiyor. Resmî zamlar daha hesaba yatmadan, pazarda ve markette eriyor. Bu yüzden insanlar daha çok çalışıyor ama daha az hissediyor.

Gelir var, alım gücü yok.

Bir zamanlar refahın taşıyıcısı olan orta sınıf, bugün sistemin en kırılgan halkası. Ne sosyal yardımlara erişebiliyor ne de birikim yapabiliyor.

Kredi kartları refahın değil, geçinememenin göstergesi haline geliyor. Artan gelir, artan borçla birlikte anılıyor.

Büyüme kimin için?

Asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Ekonomik büyüme kimin hayatını kolaylaştırıyor?

Eğer büyümenin meyveleri adil paylaşılmıyorsa, gelir artışı yalnızca istatistiksel bir başarı olarak kalır. Refah; güvenli iş, ulaşılabilir konut, kaliteli eğitim ve sağlıkla ölçülür. Bunlar yoksa, rakamların yükselmesi kimseyi doyurmaz.

Refah, yalnızca maaş bordrosunda değil; mutfakta, sokakta, geleceğe dair umutlarda hissedilir.

Eğer insanlar yarını bugünden daha iyi göremiyorsa, gelir artışının hiçbir anlamı yoktur.
Çünkü refah, cebin doluluğundan çok hayatın taşınabilirliğiyle ilgilidir.

Ve bugün birçok insan için hayat, her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor.

Paylaşın

Hayaller Gerçekler: Lüks Tutkusu Temel İhtiyaçlarla Çatışıyor

Bir yanda milyarlarca dolarlık lüks tüketim endüstrisinin her yıl rekor kıran satışları; diğer yanda gıda, barınma ve enerji gibi en temel ihtiyaçlara erişmekte zorlanan yüz milyonlar.

Haber Merkezi / Bu iki dünya arasındaki uçurum, yalnızca ekonomik bir gerilim değil; aynı zamanda sosyal adaletin, piyasa ahlakının ve insanlık vicdanının sınandığı bir kırılma noktası.

Pandemi, savaşlar, enerji krizi, enflasyon… Son yıllar küresel ekonomiyi derinden sarstı. Ancak lüks tüketim sektörü için tablo farklı: satışlar neredeyse hiç düşmedi, aksine arttı.

Sınırlı üretim sneakerlardan, ultra lüks otomobillere; özel jetlerden 50 bin dolarlık çantalara kadar birçok ürün, talep sıkıntısı çekmiyor.

Ekonomistler, lüks segmentin bu dayanıklılığını “servet yoğunluğu” ile açıklıyor: Zenginler krizlerden etkilenmiyor; orta sınıf ise daha çok sıkışıyor.

Bu durum, gelir dağılımındaki dengesizliğin yalnızca istatistiklerde değil, raflarda ve vitrinlerde de görünür bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık dünya nüfusunun geniş bir bölümü kira, enerji, gıda ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar konusunda tarihin en sert baskısıyla karşı karşıya.

Birçok ülkede:

Kira fiyatları gelir artışının kat kat üzerinde yükseliyor,
Enerji faturaları hane bütçelerini eritiyor,
Gıda enflasyonu düşük gelirli aileler için yaşam standartlarını doğrudan belirleyen bir kırbaç hâline geliyor.

Bu tablo, lüks tüketimdeki büyük genişleme ile yan yana konduğunda, küresel ekonomik yapının kime hizmet ettiği sorusunu daha yüksek sesle gündeme getiriyor.

“Gösteriş ekonomisi” çağı

Sosyologlar bu dönemi “gösteriş ekonomisi” olarak adlandırıyor. Sosyal medya kültürü, görünürlüğü bir prestij aracına dönüştürdü.

Artık zenginlik sadece sahip olmak değil, gösterebilmek anlamına geliyor.

Bu durum lüks pazarını büyütürken, toplumda yeni bir norm yaratıyor:

İnsanlar karşılayamayacakları ürünlere karşı arzulanabilir bir baskı hissediyor. Bu baskı, gençler arasında “lüks taklitçiliği”ni, orta sınıfta ise “görünmez yoksulluğu” tetikliyor.

Uçurum derinleşiyor

Temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar, vitrindeki aşırı lüksün varlığını kendi yoksulluklarının katmeri olarak görüyor.

Bu durum:

Toplumsal huzursuzluğu artırıyor,
Sınıf gerilimlerini sertleştiriyor,
Kurumlara duyulan güveni azaltıyor,
Gençlerde geleceğe yönelik umutsuzluğu derinleştiriyor.

Ekonomistler bu noktada kritik bir uyarıda bulunuyor: Eğer ekonomik büyüme tüketim piramidinin sadece en tepesini besliyorsa, alt tabakalarda biriken öfke kaçınılmazdır.

Lüks mü, temel ihtiyaç mı?

Bugün dünya, tüketim kültürünün en çarpıcı sınavlarından biriyle karşı karşıya.

Gerçek soru şu:

Lüks tüketim neden bu kadar hızlı büyüyor?
Temel ihtiyaçlar neden bu kadar pahalı?
Ve neden bu iki eğri zıt yönlere doğru ilerliyor?

Cevap çoğu uzmana göre net: Küresel ekonomi zenginliği çoğaltıyor, ancak refahı paylaşmıyor.

Lüks markaların değerlerinin katlanması ile bir annenin çocuğuna süt alamaması aynı sistemin iki yüzü.

Sonuç olarak, lüks tüketim ile temel ihtiyaçlar arasındaki dengesizlik, sadece ekonomik göstergelerin değil, modern dünyanın etik pusulasının da sorgulanması gerektiğini anlatıyor.

Toplumlar, hükümetler ve şirketler bu çelişkiyi görmezden geldikçe uçurum derinleşmeye devam edecek.

Bugün dünyanın karşısındaki soru artık şu: Ekonomik büyümenin faydası kimlere ulaşıyor—ve kimler seyretmekle yetiniyor?

Paylaşın

Sosyal Güvenlik Sistemleri: Güvencenin Adaleti Kime İşliyor?

Sosyal güvenlik sistemleri adil olacaksa, sınıf temelli ayrımların görünmez duvarlarını aşmak zorunda. Güvence, herkes için güvence olduğunda toplumun ortak paydasına dönüşür.

Haber Merkezi / Sosyal güvenlik, modern devletin vatandaşına sunduğu en temel güvence olarak kabul edilir. Ancak bu güvence, her vatandaşa eşit ulaşır mı?

Gelir düzeyine, mesleğe, hatta yaşanılan bölgeye göre değişen uygulamalar, sosyal güvenlik sistemlerinin giderek daha görünür hâle gelen sınıf temelli ayrımlar ürettiğini gösteriyor.

Bugün sosyal güvenlik yalnızca bir dayanışma mekanizması değil; aynı zamanda gelir adaletsizliğini ya iyileştiren ya da derinleştiren politik bir araç.

Sigorta sistemlerinin büyük bölümü prim esaslıdır: Ne kadar ödersen, o kadar hak elde edersin. Bu model kâğıt üzerinde adil görünür; fakat gerçek hayatta düşük gelirli çalışanların aynı hakları elde etmesi neredeyse imkânsızdır.

Düşük ücret, düzensiz çalışma ve kayıt dışılık, prim ödemelerini kesintiye uğratır. Bunun sonucunda:

Emeklilik yaşı uzar,
Emekli maaşı düşer,
Sağlık hizmetlerine erişim kısıtlanır,
Riskli işlerde çalışanların korunması zayıflar.

Yani sosyal güvenlik sistemi, en kırılgan gruplar için güvence olmaktan çok, sınırlı bir “erişim imkânı” hâline gelir.

Aynı yasal çatı altında çalışan iki kişi düşünün:

Biri ofis ortamında, düzenli çalışma saatleriyle, özel sağlık sigortası desteğiyle işini sürdürüyor.
Diğeri ağır ve tehlikeli işlerde, meslek hastalığı riski yüksek bir ortamda çalışıyor.

Bu iki kişi aynı prim oranlarına tabi olsa bile yaşam beklentileri, sağlık ihtiyaçları ve iş güvenliği riskleri tamamen farklıdır. Fakat sistem, bu farkı gözetmez.

Sonuç: Güvencenin yükünü en fazla taşıyan kesim, en az fayda sağlayan kesim olur.

Özel sağlık sigortaları ve bireysel emeklilik sistemleri, gelir seviyesi yüksek gruplar için ek bir güvenlik kalkanı oluşturuyor. Ancak bu kalkan, toplumdaki ayrım çizgilerini daha da keskinleştiriyor. Çünkü yüksek gelirli kesim “çifte güvenceden” yararlanırken, düşük gelirli kesimde kamu hizmetleri tek seçenek olarak kalıyor.

Bu durum, “iki katmanlı sosyal güvenlik sistemi” denen yapıyı doğuruyor:

Üst katman: Parası olanın daha kaliteli ve hızlı hizmet alabildiği özel sigorta alanı.

Alt katman: Kamu kaynaklarına bağımlı, kalabalık, gecikmeli, sınırlı hizmetler.

Sosyal devlet ilkesi için oldukça kırılgan bir tablo.

Sistemin en zayıf halkaları: Kadınlar, gençler ve göçmenler

Sınıf temelli ayrımlar, toplumsal eşitsizliklerle birleştiğinde daha da görünür hâle geliyor:

Kadınlar, işgücüne geç giriş ve kesintili çalışma nedeniyle prim biriktirmekte zorlanıyor.

Gençler, güvencesiz işler ve kısa süreli sözleşmelerle sisteme tutunamıyor.

Göçmenler, kayıt dışı çalışmanın en yoğun görüldüğü kesim olarak haklardan en çok mahrum kalanlar arasında.

Bu gruplar, sistemin “güvence” değil “belirsizlik” ürettiği sosyoekonomik halkalar hâline geliyor.

Çözüm var mı?

Sosyal güvenlik sistemlerinin sınıfsal farkları kapatması için birkaç temel yaklaşım öne çıkıyor:

Prim yerine hak temelli modellerin güçlendirilmesi,
Düşük gelirli çalışanlar için devlet destekli prim katkıları,
Özel sigorta ve kamu hizmetleri arasındaki uçurumun daraltılması,
Tehlikeli işlerde çalışanlar için risk temelli farklılaştırılmış koruma,
Kayıt dışıyla mücadele ve güvenceli istihdamın teşviki.

Bu adımlar, sosyal güvenliğin toplumsal bir barış mekanizması olarak güçlenmesini sağlayabilir.

Sosyal güvenlik, bir toplumun kendine verdiği en önemli sözdür: “Düştüğünde seni tutacağım.”

Ancak bu söz bugün herkes için aynı güçte söylenmiyor. Kimileri düşmeden yakalanırken, kimileri çoktan zemine çarpmış oluyor.

Eğer sosyal güvenlik sistemleri gerçek anlamda adil olacaksa, sınıf temelli ayrımların görünmez duvarlarını aşmak zorunda. Çünkü güvence, ancak herkes için güvence olduğunda toplumun ortak paydasına dönüşür.

Paylaşın

Türkiye’nin Kredi Risk Primi 233 Puana Geriledi

Türkiye’nin 5 yıllık CDS (Credit Default Swap) puanı bugün itibariyle 233 seviyesine geriledi. Türkiye’nin 5 yıllık CDS 2020 yılında 643 baz puanla zirve yapmıştı.

Türkiye ekonomisi için önemli bir gösterge olan 5 yıllık kredi risk primi (CDS), son dönemde yaşanan gerilemeyle dikkat çekiyor. Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 233 baz puana gerileyerek Mayıs 2018’den bu yana en düşük seviyeye indi.

CDS primi nasıl hesaplanıyor?

Ülkelerin dış borçlanmalarına karşı CDS’leri genelde büyük uluslararası yatırım bankaları sağlıyor ve o ülkelerin borcunu çevirememesi halinde ödemeyi bu banka üstlenmiş oluyor. Bu bankalar da söz konusu ülkenin geri ödeme yeteneğini, makroekonomik koşullarını inceleyerek bir risk oranı belirliyor.

Bu oran belirlenirken uluslararası derecelendirme kuruluşlarının verdiği notlar önemli bir rol oynasa da bunun dışında da bir çok faktör göz önünde bulunduruluyor.

Ekonomisi sağlam ve geri ödeme sorunu yaşamayacağı düşünülen ülkelerin risk primi düşük olurken geri ödemekte sorun yaşayacağı düşünülen ülkelerin risk primi yüksek bir orandan belirleniyor.

CDS priminin artmasının sonuçları ne olur?

Kamunun ve özel sektörün dış borçlanma maliyetleri CDS primine paralel olarak artar.

Burada kendini besleyen bir döngü oluşur. Borçlanma maliyetinin artması döviz girişini azalttığı için dış borcu ödemeyi zorlaştırır. Bu da riski daha da çok yükseltir.

Artan maliyetler, daha fazla kaynağın borç ödemesine ayrılması ve daha az harcanabilir gelir (yani refah kaybı) anlamına gelir.

Döviz girişinin azalması içerideki likidite krizini daha da derinleştirirken enflasyonist baskıları artırır.

Ulaşılabilecek en uç nokta, CDS ile sigortalanan temerrüt riskinin gerçekleşmesi durumudur. Dış borcun çevrilemez hale gelmesi ya da “iflas” durumu, başta enerji olmak üzere ithal ettiğimiz pek çok ürünü alamayacak hale gelmemiz, ithal ara malına dayalı üretim yapımızın durması anlamına gelir.

Paylaşın

Ekonomi Yönetimine Güvenenlerin Oranı Yüzde 16,6

Asal Araştırma’nın kasım ayı araştırmasına göre; ekonomi yönetimine “güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,6, “çok güveniyorum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 2,6 oldu.

Asal Araştırma tarafından Kasım 2025’te gerçekleştirilen Türkiye Siyasi Gündem Araştırması, halkın ekonomi yönetimine olan güveninin oldukça zayıf olduğunu ve en önemli ekonomik sorunun açık şekilde konut ve gıda fiyatlarındaki artış olduğunu ortaya koydu.

Katılımcılara yöneltilen “Ekonomi yönetimine güveniyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, ekonomi politikalarına duyulan güvenin oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini gösterdi.

Yanıtların dağılımı şu şekilde oldu:

Güvenmiyorum: Yüzde 36,0
Hiç güvenmiyorum: Yüzde 34,4
Ne güveniyorum ne güvenmiyorum: Yüzde 10,2
Güveniyorum: Yüzde 14,0
Çok güveniyorum: Yüzde 2,6
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 2,8

Bu veriler doğrultusunda, ekonomi yönetimine güvenmeyenlerin oranı toplamda yüzde 70,4’e ulaşırken, güven duyanların oranı yalnızca yüzde 16,6 oldu. Kararsızların ve yanıt vermeyenlerin oranı ise toplamda yaklaşık yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Anket sonuçları, ekonomi politikaları konusundaki toplumsal memnuniyetsizliğin derinleştiğine işaret ederken, ekonomi yönetimiyle ilgili olumlu görüşlerin ciddi biçimde azaldığını gösterdi.

Araştırmanın dikkat çeken ikinci bölümü ise “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlardı. Katılımcıların büyük bölümü, yaşam maliyetlerine doğrudan etki eden barınma ve gıda fiyatlarındaki artışı öne çıkardı.

Verilere göre en önemli ekonomik sorunlar şu şekilde sıralandı:

Kira ve konut fiyatlarındaki artış: Yüzde 22,6
Gıda fiyatlarındaki artış: Yüzde 17,0
Enflasyonun yüksekliği: Yüzde 10,5
Faizlerin yüksekliği: Yüzde 5,4
Elektrik, su, aidat ve doğalgaz fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 5,3
Ekonomi yönetimi: Yüzde 4,9
İşsizlik: Yüzde 4,2
Üretimde yetersizlik: Yüzde 4,0
Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 3,8

Vergi oranlarının yüksekliği: Yüzde 3,5
Liyakatsizlik: Yüzde 3,3
Eğitim harcamaları/sistemi: Yüzde 3,0
Sosyal eşitsizlik: Yüzde 2,7
Kamuda israf: Yüzde 2,2
Diğer: Yüzde 2,6
Sorun yok: Yüzde 1,8
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 3,2

Ankete katılan her 5 kişiden biri, barınma maliyetlerindeki artışı birincil sorun olarak tanımladı. Onu gıda fiyatlarındaki artış ve genel enflasyon izledi. Bu veriler, enflasyonun doğrudan etkilediği temel tüketim kalemlerinin halkın hayatında en büyük baskıyı oluşturduğunu ortaya koydu.

“Ekonomi yönetimi” yalnızca güven anketinde değil, sorun algısında da doğrudan bir başlık olarak yer aldı. Katılımcıların yüzde 4,9’u doğrudan ekonomi yönetiminin kendisini Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak tanımladı.

Paylaşın

İstanbul’da Yaşamanın Aylık Maliyeti 105 Bin Lira

İstanbul’da dört kişilik bir ailenin ortalama yaşam maliyeti, ekim ayında bir önceki aya göre, 2 bin 882 lira artarak 104 bin 927 liraya yükseldi. İstanbul’un ekim ayı enflasyonu yüzde 40,84.

Haber Merkezi / İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı İstanbul Planlama Ajansı’nın (İPA) aylık olarak yayımladığı “İstanbul’da Yaşam Maliyeti Araştırması”nın Ekim 2025 sonuçları açıklandı.

Buna göre; İstanbul’da dört kişilik bir ailenin ortalama yaşam maliyeti, ekim ayında bir önceki aya göre, 2 bin 882 lira artarak 104 bin 927 liraya yükseldi.

İstanbul’daki yaşam maliyeti ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 2,82 oranında arttı. İstanbul’da yaşamanın maliyeti geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 42,30 artış gösterdi.

İstanbul’un enflasyonu yüzde 40,84

İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2025 Ekim Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı. Verilere göre, İstanbul’da yıllık enflasyon yüzde 40,84 seviyesine ulaştı. Yıl başından bu yana kümülatif artış ise yüzde 34,40 olarak kaydedildi.

Aylık bazda en yüksek artış, kış sezonu etkisiyle giyim ve ayakkabı grubunda yaşandı. Bu kalemdeki fiyatlar sadece bir ayda yüzde 17,26 arttı. Habere göre, haberleşme grubu yüzde 5,42, gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 4,05, lokanta ve oteller ise yüzde 3,97 oranında artış gösterdi.

Konut harcamalarında yüzde 2,21, ev eşyasında yüzde 2,02 artış izlenirken, sağlık ve eğitim gruplarında herhangi bir fiyat değişimi yaşanmadı. Ulaştırma harcamaları yüzde 0,61 ile daha sınırlı bir artış kaydetti.

2024 Ekim’e kıyasla yıllık artış oranları birçok harcama grubunda genel endeksin üzerinde seyretti. Eğitim harcamaları yıllık bazda yüzde 62,54 ile en yüksek artışı gösterdi. Konut harcamalarında da yüzde 60,33’lük bir yıllık artış dikkat çekerken, eğlence ve kültür grubu yüzde 41,64 ile öne çıktı.

Paylaşın

Mehmet Şimşek’e Göre Ekonomide Her Şey Yolunda

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, uygulamakta olan dezenflasyon programına ilişkin, “Programın ikinci evresindeyiz, ilerleme kayda değer. Enflasyonu yeniden tek haneye indirmeyi hedefliyoruz” dedi.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, İstanbul’da düzenlenen “Ekonominin Ön Safları: Ticaret Çatışmaları ve Yeni Küresel Rekabetler” başlıklı bir konuşma gerçekleştirdi. Küresel belirsizliğin hiç bu kadar yoğun hissedilmediğini dile getiren Şimşek, buna rağmen küresel ekonomi dirençli kaldığı için piyasa algısının hala olumlu olduğunu söyledi.

Son yıllarda küresel ekonomideki büyüme oranlarının önceki dönemlere göre daha düşük olmasından bahseden Şimşek, küresel anlamda karşılarında çok sayıda zorluğun bulunduğunu, bunlardan başlıcalarının “küresel ticaretteki korumacılık”, “yüksek küresel borçluluk”, “yaşlanan nüfus”, “yapay zekanın muhtemel yıkıcı sonuçları”, “iklim değişikliğinin etkileri” ve “jeopolitik gerilimler” olduğunu anlattı.

Şimşek, küresel ticaretteki korumacılığın artık yeni normal haline geldiğini belirterek, zaman zaman Çin ile ABD arasında olduğu gibi geçici yumuşamalar yaşansa da uzun vadeli eğilimin değişecek gibi görünmediğini bildirdi.

Bundan 20 yıl önce Çin’in küresel imalattaki payının yüzde 9’un altında olduğunu, bugün söz konusu oranın yüzde 30’un üzerine çıktığını kaydeden Şimşek, “Aynı eğilim devam ederse bu pay yüzde 45’e bile çıkabilir. Kim pay kaybetti? Genel olarak Batı. ABD’nin küresel imalattaki payı yüzde 22’den yüzde 11’e geriledi. Avrupa Birliği yaklaşık 10 puan kaybetti. Japonya da öyle. İşte korumacılığın asıl nedeni bu.” diye konuştu.

Bakan Şimşek, Çin’in son 20–25 yılda dünyanın çok daha fazla ülkesi için bir numaralı ticaret ortağı haline geldiğine dikkati çekerek, üretimin giderek Asya’ya, özellikle de Çin’e, kaydığını söyledi. Gelişmiş ülkelerde reel ücretler yerinde sayarken, gelişmekte olan ekonomilerde artışın sürdüğünü belirten Şimşek, bu dengesizliğin küreselleşmeye ve kurallı ticaret sistemine yönelik sosyal ve siyasi tepkinin başlıca kaynağına dönüştüğünü ifade etti.

Üretim kaybının yalnızca düşük katma değerli işlerin kaybı anlamına gelmediğini vurgulayan Şimşek, bu kaybın aynı zamanda ona bağlı hizmet sektörlerini de ortadan kaldırdığını belirtti. Bu nedenle korumacılığın artık kalıcı bir eğilim haline gelmiş göründüğünü dile getirdi.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, Türkiye’nin bu süreçte görece daha az kırılgan olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çünkü ihracatımızın yüzde 62’si serbest ticaret anlaşmamız olan ülkelere gidiyor. Yüzde 80’den fazlası ise yakın coğrafyamıza, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika gibi dost ve komşu bölgelere gidiyor. Bu bizi kısmen koruyor. Bir diğer avantajımız, hizmet ihracatımızın payının uluslararası ortalamalara göre güçlü olması. Hizmet ticareti henüz korumacılıktan etkilenmiş değil. Bu tabloyu fırsata çevirebiliriz.

Küresel ölçekte parçalanma sürüyorsa biz bölgesel entegrasyona odaklanabiliriz. Bölgesel entegrasyonu, küresel parçalanmaya panzehir olarak görüyoruz. Bu nedenle bölgesel bağlantıları güçlendiriyoruz. Körfez ülkeleri ile yeni serbest ticaret anlaşmaları yaparken, Birleşik Krallık ve AB ile mevcut anlaşmaların güncellenmesi için çalışıyoruz. Tedarik zinciri dayanıklılığını artıracak yatırımlar yapıyoruz.”

Şimşek, Irak’taki FAV Limanı’ndan Londra’ya kadar kara ve demir yolu ile Avrupa’nın her ülkesine Türkiye’den kesintisiz ulaşım sağlanabilecek Kalkınma Yolu Projesi’nin ülkeye sağlayacağı katkılardan bahsederek, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Çin’e uzanan koridorlara ilişkin örnekler verdi.

Bakan Şimşek, Türkiye’nin hizmetler ihracatında çok güçlü olduğunu belirterek, bu yıl hizmet ticareti fazlasının 65 milyar dolar civarında olacağını, mal ticaretinde açık verilse de turizm, müteahhitlik, sağlık turizmi, eğitim ve yaratıcı endüstrilerde güçlü olduklarını söyledi.

Son 25 yılda küresel borcun GSYH’ye oranının dramatik şekilde artarak yüzde 324’e çıktığını dile getiren Şimşek, “Türkiye’de bu oran yüzde 89. Bu önemli bir avantaj ve altyapı, eğitim ve sağlık harcamalarına daha fazla alan açmamızı sağlıyor. Borç yükü yüksek ülkeler aynı şansa sahip değil. Biz bu alanı, yapısal reformlar, üretkenliği artıracak yatırımlar, yapay zeka ve yeşil dönüşüm için kullanıyoruz.” şeklinde konuştu.

Şimşek, küresel alanda nüfusun yaşlanmasının bir başka problem olduğunu kaydederek, “Türkiye bu konuda da avantajlı. Henüz yaklaşık 20 yıllık demografik fırsat penceremiz var. Kadın istihdamını artırmaya yönelik adımlar atıyoruz. Ayrıca gümüş ekonominin, yani yaşlı nüfus ekonomisinin küresel hacim olarak 5,5 trilyon dolardan 8,5 trilyon dolara çıkması bekleniyor. Türkiye bu alanda hem sağlık hem yaşlı bakım hizmetlerinde uluslararası bir merkez haline gelebilir.” açıklamasında bulundu.

Türkiye’nin yapay zeka, 5G, savunma sanayisi, yenilenebilir enerji gibi alanlarda yaptığı çalışmaları ve hayata geçirdiği yatırımları anlatan Şimşek, “Yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırıyoruz. Güneş, rüzgar, jeotermal ekipman üretim potansiyelinde Türkiye ilk 10’da. Yeşil teknolojilerde önemli bir oyuncu olma potansiyelimiz yüksek.” ifadelerini kullandı.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, şu an uygulamakta oldukları dezenflasyon programına değinerek, “Amacımız fiyat istikrarını sağlamak, mali disiplini güçlendirmek ve cari açığı azaltmak. Bu alanda ciddi ilerleme var. Yapısal dönüşüm sürdürülebilirlik için kilit unsur. Programın ikinci evresindeyiz, ilerleme kayda değer. Enflasyonu yeniden tek haneye indirmeyi hedefliyoruz.” dedi.

İhracatta yüksek ve orta teknolojiye sahip ürünlerin payının arttığını dile getiren Şimşek, şunları kaydetti: “Türkiye yeniden doğrudan yatırımlar için bölgesel merkez olma yolunda. Son 20–25 yılda doğrudan yatırımlar yaklaşık 20 kat arttı. Yeni kredi notu artışlarıyla yatırım yapılabilir seviyeye dönmeyi hedefliyoruz.

Son 20 yılda ortalama reel büyüme yüzde 5,4 oldu. Bu, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan dönemindeki ekonomik performansı yansıtıyor. Gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırıldığında, özellikle Çin ve Hindistan hariç tutulduğunda, Türkiye’nin büyüme performansı açık biçimde önde.”

Paylaşın

Sosyal Yardıma Muhtaç Hane Sayısı 4,5 Milyonu Aştı

Giderek derinleşen ve çözülemez hale gelen ekonomik kriz, 18,2 milyon vatandaşı sosyal yardıma mahkum etti. Türkiye nüfusu göz önüne alındığında ortalama her 5 kişiden biri sosyal yardımlara muhtaç durumda.

Ekonomiye dair hedef ve politikaların detaylandığı 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, sosyal yardıma muhtaç hane sayısının 4,5 milyonu aştığını ortaya koydu. Raporda ayrıca, Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcunu ödeyemeyen kişi sayısının 9,5 milyona dayandığı vurgulandı.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in aktardığına göre, Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, Türkiye’deki yoksulluğun boyutlarını bir kez daha gözler önüne serdi. Program, 2026 yılı için belirlenen ekonomik hedefler ve politikalarla birlikte, sosyal destek alan hanelerin durumuna da ışık tutuyor.

Sosyal yardıma muhtaç hane sayısının, Covid-19 salgını nedeniyle sosyal yardımların artırıldığı 2022 yılı sayısını geçtiği dikkat çekiyor. Rapora göre, 2022’de 4 milyon 498 bin 852 olan sosyal yardım alan hane sayısı, 2024 sonunda 4 milyon 574 bin 684’e yükseldi.

TÜİK’in dört kişilik hane hesabıyla yapılan hesaplamaya göre, Türkiye’de sosyal yardıma muhtaç kişi sayısı 18 milyon 298 bin 736’ya ulaştı.

Paylaşın

IMF’den “Küresel Borç Krizi Derinleşiyor” Uyarısı

IMF’in raporuna göre, ”küresel kamu borcu, 2029 yılına kadar dünya GSYH’sinin yüzde 100’ünü aşacak” ve bu seviye, 1948’den bu yana görülen en yüksek borç oranı olacak.

Küresel kamu borcu, modern tarihteki en hızlı artış dönemine girdi. Üstelik bu kez yalnızca ‘büyük harcayan’ ülkeler değil, tüm dünya bu yükselişe ortak.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yayımladığı son Mali Görünüm Raporuna göre, başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere büyük ekonomilerin kamu maliyesi, küresel ölçekte sistemik bir risk haline geldi.

Raporda, “Her ne kadar borcu yüzde 100’ün üzerinde olan ülkelerin sayısı önümüzdeki beş yılda kademeli olarak azalsa da bu ülkelerin dünya GSYH’sindeki (gayri safi yurtiçi hasıla) payı artacak,” dendi.

Buna göre, ”küresel kamu borcu, 2029 yılına kadar dünya GSYH’sinin yüzde 100’ünü aşacak” ve bu seviye, 1948’den bu yana görülen en yüksek borç oranı olacak.

IMF hesaplamalarına göre bu tablo, pandemi öncesi tahminlerden daha yüksek ve daha dik bir borç patikasına işaret ediyor. Yani küresel büyümenin toparlanmasına rağmen hükümetler, borçlarını istikrara kavuşturmayı başaramadı.

IMF’ye göre gelişmiş ekonomiler arasında borç/GSYH oranında en sert artışı ABD yaşayacak.

ABD’nin toplam kamu borcu, 2023’te GSYH’nin yüzde 119,8’iyken, 2030’da yüzde 143,4’e çıkacak.

Bu, ülkenin bu yüzyılda ilk kez İtalya ve Yunanistan’ı geride bırakacağı anlamına geliyor. Yani artık ‘yüksek borçlu ülkeler’ liginde ABD de var.

İtalya’nın borcu yüzde 137 seviyesinde sabit kalırken, Yunanistan’ın oranı yüzde 146,7’den yüzde 130,2’ye gerileyecek.

Karşılaştırmak gerekirse Fransa yüzde 116,5, İspanya yüzde 100,4, Almanya ise yüzde 64,4 oranında borca sahip.

Hollanda, İsveç ve Danimarka’da ise bu oran yüzde 60’ın altında kalıyor. Avrupa, yine kuzeyin mali disipliniyle güneyin borç yorgunluğu arasında ikiye bölünmüş durumda.

IMF’ye göre ABD’deki yükselişin nedeni, kalıcı bütçe açıkları ve hızla artan faiz maliyetleri. Washington’un borç profili artık ‘yüksek borçlu Avrupa ekonomileriyle’ benzer hale geldi.

IMF, “ucuz borçlanma” çağının kapandığını vurguluyor. Yıllarca sıfıra yakın faiz oranlarına alışan hükümetler için artık borçlanmak çok daha maliyetli.

Faiz oranlarının yükselmesi, kamu borçlarının çevrilmesini zorlaştırıyor ve sosyal harcamaları kısıtlıyor.

Birçok gelişmiş ülkede, borç faiz ödemeleri savunma bütçelerinin bile üzerine çıktı. Ortalama faiz oranında her 1 puanlık artış, sosyal programlardan milyarlarca euro’nun faiz ödemelerine aktarılması anlamına geliyor.

Almanya bile, yıllardır sıkı mali disipliniyle bilinirken, artık borç frenini gevşetip altyapı ve savunma yatırımları için daha fazla borçlanma yoluna gidiyor.

IMF’ye göre bu borç yükünün arkasında bir de demografik kriz var: yaşlanan nüfus.

Gelişmiş ülkelerde emeklilik ve sağlık harcamaları hızla artıyor, bu da kamu maliyesi üzerindeki baskıyı büyütüyor.

ABD’de yaşlı bağımlılık oranı 2050’ye kadar yüzde 40’a, Avrupa Birliği’nde ise yüzde 55’in üzerine çıkacak.

Çalışan nüfus azalırken, devletlerin sosyal dengeyi korumak için daha fazla borçlanması gerekecek.

Sonuçta borç, yaşlı nüfus ve yüksek faizlerin birleşimi artık yalnızca yerel bir sorun değil; küresel bir sistemik risk.

IMF, hükümetleri borcu istikrara kavuşturmak için “orta vadeli mali çerçeveler” benimsemeye çağırıyor. Ancak bu tür önlemler, popülist siyasetçiler arasında giderek daha az kabul görüyor. Çünkü seçmenlere daha fazla harcama, düşük vergi ve yüksek emekli maaşları vaat etmek çok daha kolay.

Sonsuz borçlanma çağı bitti

IMF’nin mesajı açık: Sınırsız borçlanma devri kapandı.

Ekonomiler artık kamu kaynaklarını eskisi gibi sınırsızca kullanamayacak.

Borç konusundaki mevcut kayıtsızlık, hükümetlerin gelecekteki ekonomik krizlere karşı çok daha savunmasız hale gelmesine yol açabilir.

Paylaşın

Otomobilden Konuta Yeni Vergiler Geliyor

AK Parti’nin bazı vergi istisnalarının kaldırılması ve vergi dışında kalan alanların vergi kapsamına alınmasına yönelik düzenlemesi, bu hafta Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) ele alınacak.

AKP milletvekilleri, vergi kanununda değişiklik öngören kanun teklifini geçen hafta TBMM Başkanlığına sunmuştu. Teklif 21 Ekim Salı günü Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülecek.

Düzenleme ile konut kira gelirlerine uygulanan istisnanın kaldırılması hedefleniyor. Daha önce 2025 yılı için 47 bin TL’ye kadar olan kira gelirleri vergiden muaf tutuluyordu. Yeni paket ise, emekli konut sahipleri hariç kira geliri ne kadar olursa olsun gelir vergisi ödenmesini öngörüyor.

İşverenlere Hazine’den sağlanan yüzde 4’lük Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) prim desteği de yüzde 2’ye düşürülüyor. İmalat sektörü için ise sigorta primlerine yönelik yüzde 5’lik destek aynen sürdürülecek.

Teklif daha önce alınmayan yeni harçlar da getiriyor. Buna göre; muayenehane, poliklinik, ağız ve diş sağlığı merkezleri ile veteriner hekim muayenehane, poliklinik ve hayvan hastanesi ruhsatları yıllık harca tabi olacak. Mevcut durumda ayakta teşhis ve tedavi yapılan özel sağlık kuruluşları ile ağız ve diş sağlığı hizmeti sunulan özel sağlık kuruluşlarına ait belgeler; ayrıca veteriner hekim muayenehane ve poliklinikleri ile hayvan hastanelerine verilen ruhsatlar harca tabi değildi.

Değişiklik ile; her yıl için muayenehane uygunluk belgesi 20 bin lira, özel poliklinik ruhsatnamesi 30 bin lira, özel tıp merkezi ruhsatnamesi 50 bin lira olacak. Ağız ve diş sağlığı muayenehanelerinden her yıl alınacak bedel 20 bin lira, ağız ve diş sağlığı polikliniklerinden 30 bin lira, ağız ve diş sağlığı merkezlerinden 40 bin lira, ağız ve diş sağlığı hastanelerinden 40 bin lira olacak. Bu harçlar, büyükşehir belediyesi olan illerde bir kat artırımlı olarak uygulanacak.

Her yıl için veteriner hekim muayenehane ruhsatı 10 bin lira, veteriner hekim poliklinik ruhsatı 20 bin lira, hayvan hastanesi ruhsatı ise 40 bin lira olarak belirlendi.

Özel hastane ve laboratuvarlar ile turizm işletmeleri için verilen işletme belgelerine ilişkin harçlar da yıllık hale getiriliyor. Normalde bu tesisler için yalnızca ruhsat alımında tek seferlik harç ödeniyordu.

Kuyum ve ikinci el motorlu kara taşıtı ve taşınmaz ticareti yetki belgelerinden de yıllık harç alınacak. Buna göre, her yıl için şubeler dahil kuyum işletmeleri adına düzenlenen yetki belgelerinden 30 bin lira; ikinci el motorlu kara taşıtı ile taşınmaz ticareti için şubeler dahil düzenlenen yetki belgelerinden ise 20 bin lira alınacak. Bu harçlar da büyükşehir belediyesi olan illerde bir kat artırımlı uygulanacak.

Tasarının yasalaşmasıyla, noterler tarafından gerçekleştirilen ikinci el araçların satış ve devir işlemlerine ilişkin harç istisnası da kaldırılacak. Buna göre; noterde yapılan sıfır araçların ilk tescili işlemlerinden ve ikinci el araçların satış ve devrine ilişkin işlemlerden, bin liradan az olmamak üzere satış ve devir bedeli üzerinden nispi harç alınacak.

Paket Cumhurbaşkanı’na, Bireysel Emeklilik Sistemi’nde (BES) halen yüzde 30 olan devlet katkısı oranını sıfıra kadar indirme veya yüzde 50’ye kadar artırma yetkisi de veriyor.

Yeni düzenleme ile, vakıf üniversitelerinde hazırlık dönemi hariç eğitim ücretlerini belirleme yetkisi Yükseköğretim Kuruluna (YÖK) bırakılıyor. YÖK fiyat belirlerken haziran ayı yıllık üretici fiyat endeksi (ÜFE) artışı ile aynı ayın yıllık tüketici fiyat endeksi (TÜFE) artışı ortalamasını dikkate alacak.

Paylaşın