AB’nin Çin Politikasında Denge Arayışı

Avrupa Birliği (AB) ile Çin arasındaki ilişkiler, ticari iş birliği ile jeopolitik rekabetin iç içe geçtiği çok boyutlu bir sürece dönüşüyor. Avrupa’nın Çin’e yönelik politikası, yalnızca ekonomik çıkarları korumayı değil, aynı zamanda kritik sektörlerdeki dışa bağımlılığı azaltmayı ve güvenlik risklerini sınırlamayı da hedefliyor.

European Council on Foreign Relations (ECFR), Mercator Institute for China Studies (MERICS) ve Bruegel gibi düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerinde de öne çıkan bu yaklaşım, Brüksel’in Pekin’i aynı anda hem iş birliği yapılabilecek bir ortak hem ekonomik bir rakip hem de farklı bir yönetişim modelini temsil eden sistemik bir rakip olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

AB’nin Çin politikası, bu üçlü yaklaşım çerçevesinde şekilleniyor. İklim değişikliği ve küresel sorunlar gibi alanlarda iş birliği ihtiyacı devam ederken, ticaret, teknoloji ve uluslararası güvenlik konularındaki anlaşmazlıklar ilişkileri daha karmaşık hale getiriyor.

Risk Azaltma Stratejisi Öne Çıkıyor

AB’nin Çin politikasında öne çıkan temel kavramlardan biri, ekonomik ilişkileri tamamen sona erdirmek yerine riskleri azaltmayı amaçlayan “de-risking” yaklaşımı. ABD’nin Çin’le ekonomik ve teknolojik bağları sınırlandırmaya yönelik politikalarından farklı olarak AB, ticari ilişkileri sürdürürken stratejik sektörlerde tek bir ülkeye bağımlılığı azaltmaya çalışıyor.

Bu yaklaşımın merkezinde kritik hammaddeler bulunuyor. Avrupa’nın yeşil ve dijital dönüşümü için gerekli olan nadir toprak elementleri, lityum ve magnezyum gibi girdilerin tedarikinde Çin önemli bir konumda yer alıyor. Bu bağımlılık, olası ticari kısıtlamalar veya jeopolitik gerilimler karşısında Avrupa sanayisinin kırılganlığını artırıyor.

AB, Kritik Hammaddeler Yasası ile tedarik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve stratejik hammaddelerde tek bir üçüncü ülkeye bağımlılığı sınırlamayı amaçlıyor. Düzenleme kapsamında, 2030 yılına kadar AB’nin yıllık tüketiminin her bir stratejik hammadde bakımından en fazla yüzde 65’inin tek bir üçüncü ülkeden karşılanması hedefleniyor.

Yarı iletkenler, yapay zekâ ve kuantum teknolojileri gibi stratejik alanlar da risk azaltma politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. AB, hassas teknolojilerin transferi ve bu alanlara yönelik yatırımların doğurabileceği güvenlik risklerini daha yakından izlemeye çalışıyor. Bu çerçevede, kritik teknolojilerdeki dış yatırımların değerlendirilmesine yönelik mekanizmalar da gündeme geliyor.

Ticaret Açığı ve Elektrikli Araç Gerilimi

AB ile Çin arasındaki ekonomik ilişkilerin en önemli sorunlarından biri, ticaretteki dengesizlik. Çin’den Avrupa’ya yapılan mal ithalatının yüksekliği, AB’nin dış ticaret açığını artırırken, Pekin yönetiminin sanayi politikaları ve şirketlere sağladığı devlet destekleri Avrupa’da rekabet koşullarına ilişkin tartışmalara yol açıyor.

Bu tartışmaların en görünür örneklerinden biri elektrikli araç sektörü. Çinli üreticilerin Avrupa pazarındaki paylarını artırması üzerine AB Komisyonu, Çin menşeli elektrikli araçlara yönelik sübvansiyon karşıtı soruşturma yürüttü. Soruşturmanın ardından Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara, üretici bazında değişen oranlarda ilave gümrük vergileri uygulandı.

Brüksel, söz konusu önlemleri devlet desteklerinin Avrupa pazarındaki rekabeti bozmasını önleme amacıyla savunurken, Pekin yönetimi uygulamaları ticari ilişkileri olumsuz etkileyen adımlar olarak değerlendiriyor.

Gerilim elektrikli araçlarla sınırlı kalmıyor. Çin’in Avrupa menşeli bazı ürünlere yönelik anti-damping ve diğer ticaret soruşturmaları da taraflar arasındaki anlaşmazlıkları artırıyor. Tarım ürünleri, alkollü içecekler ve tıbbi ekipmanlar gibi sektörler, karşılıklı ticaret önlemlerinin etkileyebileceği alanlar arasında bulunuyor.

Bu tablo, iki tarafın ekonomik ilişkilerini sürdürmek istemesine rağmen stratejik sektörlerde giderek daha fazla karşı karşıya geldiğini gösteriyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı

AB ile Çin arasındaki ilişkilerde ticaret kadar belirleyici olan bir diğer konu da güvenlik. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı, Brüksel’in Pekin’e bakışını önemli ölçüde etkiliyor.

Çin’in Rusya ile geliştirdiği yakın ilişkiler ve Rusya’nın askeri kapasitesini destekleyebilecek çift kullanımlı ürünlerin tedarikine ilişkin iddialar, Avrupa’da ciddi kaygılara neden oluyor. Sivil amaçlarla kullanılabilen ancak askeri alanlarda da değerlendirilebilen bu ürünler, AB’nin Rusya’ya yönelik yaptırımlarının etkinliği bakımından önem taşıyor.

AB, yaptırımların aşılmasına yardımcı olduğu değerlendirilen bazı Çin ve Hong Kong merkezli şirketlere yönelik kısıtlayıcı önlemler de aldı. Bu adımlar, Brüksel’in Çin’le ekonomik ilişkileri koruma isteği ile Rusya’nın savaş kapasitesini sınırlama hedefi arasında denge kurmaya çalıştığını gösteriyor.

Tayvan Boğazı’ndaki gelişmeler de Avrupa’nın güvenlik gündeminde önemli bir yer tutuyor. Bölgedeki olası bir askeri gerilim, özellikle gelişmiş yarı iletkenlerin üretimi ve küresel tedarik zincirleri açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Tayvan çevresindeki istikrar ve deniz yollarının güvenliği, AB’nin Hint-Pasifik yaklaşımında öne çıkan başlıklar arasında yer alıyor.

AB Ülkeleri Arasında Ortak Politika Arayışı

AB’nin Çin politikasını şekillendiren bir diğer unsur ise üye ülkelerin farklı ekonomik ve siyasi öncelikleri. Çin’le ticari ilişkilerden önemli ölçüde yararlanan ülkeler ile ekonomik ve güvenlik risklerinin azaltılmasını önceleyen ülkeler arasında yaklaşım farklılıkları bulunuyor.

Bazı üye ülkeler Çin pazarına erişimi ve ihracat olanaklarını korumaya öncelik verirken, diğerleri kritik sektörlerdeki bağımlılığın azaltılmasını ve ticari rekabette daha sıkı önlemler alınmasını savunuyor. Bu farklılıklar, AB’nin Çin’e karşı ortak bir tutum belirlemesini zaman zaman zorlaştırıyor.

Bununla birlikte, tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi, stratejik teknolojilerin korunması ve ekonomik güvenliğin güçlendirilmesi konularında ortak bir politika oluşturma çabası sürüyor.

AB’nin Çin stratejisi, ekonomik bağları tamamen koparmadan riskleri azaltma arayışına dayanıyor. Ancak ticaret, teknoloji ve güvenlik alanlarındaki gerilimlerin artması, Brüksel’in bu dengeyi korumasını giderek daha zor hale getiriyor. Avrupa’nın önündeki temel mesele, Çin’le iş birliğini sürdürürken stratejik bağımsızlığını ve ekonomik güvenliğini ne ölçüde güçlendirebileceği olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan Barış Sürecinde Somut Adımlar Çağrısı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Ortadoğu’daki çatışmalardan fon krizine, ekonomik sorunlardan siyasi transferlere ve kadın haklarına kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’nin çatışmalara asker göndermek yerine diplomatik girişimlerde bulunması gerektiğini belirten Hatimoğulları, fon mağdurlarının zararlarının karşılanması, siyasi transferlerin önlenmesi ve barış sürecinde somut adımlar atılması çağrısı yaptı.

Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendiren Hatimoğulları, Türkiye’nin kendi içinde barış sürecini yürüttüğü bir dönemde başka bölgelerdeki çatışmalara asker gönderilmesinin tartışılmasını eleştirdi. Yemen’deki Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalara işaret eden Hatimoğulları, Türkiye’nin önceliğinin askeri müdahale değil, müzakere ve diyalog olması gerektiğini söyledi.

Hatimoğulları, “Türkiye’nin üstlenmesi gereken rol oraya asker taşımak değil, tam tersine müzakere ve diyalog süreci için aracı olmak” ifadelerini kullandı.

Fon krizine karşı yedi maddelik öneri

Fon krizini “yüzyılın vurgunu” olarak nitelendiren Hatimoğulları, Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) uyarılarına rağmen gerekli önlemlerin alınıp alınmadığının açıklığa kavuşturulmasını istedi. Fon şirketleriyle iktidar çevreleri arasındaki olası ilişkilere dikkat çeken Hatimoğulları, kimlerin kazanç sağladığının ve kimlerin zarara uğradığının ortaya çıkarılması gerektiğini belirtti.

Soruşturmada adı geçen kişiler açısından gündeme getirilen lekelenmeme hakkının herkes için eşit biçimde uygulanması gerektiğini vurgulayan Hatimoğulları, DEM Parti’nin fon mağduriyetlerinin giderilmesine yönelik yedi önerisini açıkladı.

Hatimoğulları’nın sıraladığı öneriler şöyle:

Mağduriyetin maliyeti halka yüklenmemeli: Fon krizinden kaynaklanan zararların vatandaşlara ödetilmemesi ve bu konuda yasal güvence oluşturulması gerektiğini belirtti.

Kaçırılan varlıklar geri getirilmeli: Yurt dışına çıkarılan paraların Türkiye’ye getirilmesini, sorumluların mal varlıklarının dondurulmasını istedi.

Bütün mağdurların zararı karşılanmalı: Tazminatlarda üst sınır uygulanmasına karşı çıkan Hatimoğulları, herhangi bir miktar sınırlaması olmadan mağduriyetlerin giderilmesi gerektiğini söyledi.

Ödeme takvimi açıkça belirlenmeli: Mağdurlara yapılacak ödemelerin tarihlerinin belirsiz bırakılmamasını istedi.

Kamu görevlilerinin sorumluluğu araştırılmalı: Mecliste bir araştırma komisyonu kurulmasını, bürokratların ve sorumluluğu bulunan siyasetçilerin rollerinin ortaya çıkarılmasını önerdi.

Fonlarda şeffaflık sağlanmalı: Fonların portföylerinin, yöneticilerinin ve denetim raporlarının her ay kamuoyuna açıklanması gerektiğini ifade etti.

SPK bağımsızlaştırılmalı: Kurul üyelerinin Mecliste nitelikli çoğunlukla seçilmesini ve denetim raporlarının Meclise sunulmasını önerdi.

Hatimoğulları, fon krizinin yalnızca şirketlerden kaynaklanmadığını, denetim mekanizmalarının işleyişinin de araştırılması gerektiğini savundu.

Fon soruşturması kapsamında gazetecilerin tutuklanmasını ve bazı gazetecilere ev hapsi uygulanmasını eleştiren Hatimoğulları, soruşturmada adı geçen bazı kişilerin gördüğü muameleyle haber yapan gazetecilerin karşılaştığı uygulamalar arasında çifte standart bulunduğunu ileri sürdü.

Fonlarla ilgili milyarlarca liralık iddialara dikkat çeken Hatimoğulları, “Bu ülkede vurgun yapmak serbest ama bunun haberini yapmak suç” dedi. Konuşmasında adalet sistemine yönelik eleştirilerini sertleştiren Hatimoğulları, gazetecilerin haberleri nedeniyle cezalandırılmasına tepki gösterdi.

Hatimoğulları, Türkiye’deki ekonomik koşullara ilişkin değerlendirmelerinde tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı borçlarının büyüklüğüne dikkat çekti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunun (BDDK) 25 Eylül tarihli verilerine atıfta bulunan Hatimoğulları, söz konusu borçların yaklaşık 6,95 trilyon liraya ulaştığını belirtti.

Enflasyonun düştüğüne ilişkin açıklamaların vatandaşların günlük yaşamındaki gerçeklerle örtüşmediğini savunan Hatimoğulları, gıda fiyatları, kira giderleri ve eğitim masraflarının hane bütçeleri üzerindeki baskısına işaret etti.

Türkiye’de çalışmanın yoksulluktan kurtulmak için artık yeterli olmadığını söyleyen Hatimoğulları, Şanlıurfa’da çiftçilerin üretim ve geçim sorunları nedeniyle protesto düzenlediğini, Manisa’nın Akhisar ilçesinde ise zeytin üreticilerinin ürün fiyatlarına tepki gösterdiğini hatırlattı.

Hatimoğulları, geçinemediği için zeytin toplamak zorunda kalan 66 yaşındaki bir emeklinin yaşadığı sıkıntıları anlatmasının, ekonomik tablonun vatandaşlar üzerindeki etkisini ortaya koyduğunu ifade etti.

Emeklilerin ekonomik ve sosyal haklarına da değinen Hatimoğulları, Birleşik Emekliler Sendikasının Karadeniz şubelerinden gelen temsilcileri selamlayarak emeklilerin taleplerine destek verdi. DEM Parti olarak emeklilerin geçim, sağlık, sosyal yaşam ve güvence taleplerinin yanında olduklarını söyledi.

Siyasi transferlere karşı yasal düzenleme çağrısı

Hatimoğulları, siyasi parti değiştiren milletvekilleri ve belediye başkanlarını da eleştirerek siyasi transferlerin seçmen iradesini zedelediğini savundu. Fonlarda para, ekonomide krizin yükü ve siyasette seçmen iradesinin el değiştirdiğini belirten Hatimoğulları, yargıdaki atamalarla ilgili iddialara da dikkat çekti.

Siyasi transferlerin önüne geçilmesi için üç temel öneri sundu. İlk olarak, partisinden ayrılan milletvekilleri ile belediye başkanlarının ve belediye eş başkanlarının, ilgili parti listelerinden kazandıkları görevlerini sürdürmelerini engelleyecek açık bir yasal düzenleme yapılmasını önerdi.

İkinci olarak, büyük ekonomik suçları, yolsuzlukları ve sermaye piyasası vurgunlarını soruşturacak bağımsız, tarafsız ve uzmanlaşmış bir mahkeme kurulması çağrısında bulundu.

Üçüncü olarak ise siyaset ile ticaret arasındaki ilişkinin sınırlandırılması ve bürokrasinin kişisel çıkarlar için kullanılmasının önlenmesi amacıyla siyasi etik kanunu çıkarılmasını istedi.

Hatimoğulları, “Türkiye böyle yönetilemez” diyerek seçmen iradesinin ve vatandaşların emeğinin korunması gerektiğini vurguladı.

Kadın cinayetleri ve nafaka hakkı gündeminde

Konuşmasında kadın haklarına da geniş yer ayıran Hatimoğulları, Rojin Kabaiş ve Gülistan Doku dosyalarına değinerek şüpheli ölümlerin aydınlatılmasını ve sorumluların bulunmasını istedi. Kadın örgütlerinin ve ailelerin yürüttüğü mücadelenin önemini vurgulayan Hatimoğulları, dosyaların kapatılmasına izin vermeyeceklerini söyledi.

Nafaka hakkına ilişkin olası düzenlemelere de tepki gösteren Hatimoğulları, boşanma sonrasında kadınların ekonomik güvencelerinin zayıflatılmaması gerektiğini belirtti. Nafakanın bir lütuf değil, hayati bir hak olduğunu söyleyen Hatimoğulları, kadınların ekonomik eşitsizlikler ve karşılıksız ev içi emek nedeniyle daha fazla güçlük yaşadığını ifade etti.

Hatimoğulları, kadınların hayatını doğrudan etkileyecek düzenlemelerin kadınlar sürece dâhil edilmeden yapılmaması gerektiğini belirterek nafaka hakkı başta olmak üzere mevcut kazanımların korunması çağrısında bulundu.

Barış sürecinde somut adımlar çağrısı

Hatimoğulları, konuşmasının önemli bölümünü Türkiye’de yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ayırdı. Sürecin hangi aşamada olduğu ve bundan sonra hangi adımların atılacağı konusunda toplumda ciddi beklentiler bulunduğunu belirten Hatimoğulları, yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi için daha fazla beklenmemesi gerektiğini söyledi.

8 Ekim’de yapılan çekilme açıklamasını tarihî bir adım olarak değerlendiren Hatimoğulları, barışın tarafların sorumluluklarını karşılıklı olarak yerine getirmesiyle mümkün olacağını ifade etti. İktidarın sorumluluklarının belirsiz bir geleceğe ertelenemeyeceğini belirten Hatimoğulları, sürecin ilerlemesi için somut adımlar atılması gerektiğini kaydetti.

Kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması ve Selahattin Demirtaş ile Figen Yüksekdağ’ın durumunun çözüme kavuşturulması yönündeki talepleri yineleyen Hatimoğulları, Abdullah Öcalan’ın koşullarına ilişkin de çağrıda bulundu.

Sürecin koordinasyonundan sorumlu kurulların ve alt komisyonların bir an önce oluşturulmasını isteyen Hatimoğulları, Meclis İzleme Kurulunun da gecikmeden çalışmalarına başlaması gerektiğini belirtti.

Kurulun yalnızca sembolik bir yapı olmaması gerektiğini vurgulayan Hatimoğulları, sahada gözlem yapan, süreçteki tıkanıklıkları belirleyen, taraflarla görüşen ve çözüm önerileri geliştiren işlevsel bir mekanizmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Kadın örgütleri, Alevi kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının da sürece etkin biçimde katılmasını istedi.

Barış sürecinin toplumsal önemine dikkat çeken Hatimoğulları, son iki yıldır Türkiye’ye asker ve gerilla cenazelerinin gelmemesini önemli bir kazanım olarak değerlendirdi. Bu durumun değerinin en iyi asker ve gerilla anneleri tarafından bilindiğini ifade eden Hatimoğulları, barışın kalıcı olması için demokratikleşme adımlarının da atılması gerektiğini söyledi.

Barış ve demokrasinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirten Hatimoğulları, sürecin yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınmaması, hak ve özgürlükleri güçlendiren düzenlemelerle desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Konuşmasının sonunda Hatay’ın Samandağ ilçesinde hayatını kaybeden Eğitim Sen Şube Başkanı Cüneyt Kayıkçı’yı anan Hatimoğulları, ailesine, yakınlarına ve eğitim emekçilerine başsağlığı dileklerini iletti.

Hatimoğulları, konuşmasını mücadele ve dayanışma mesajlarıyla tamamlayarak demokratik ve adil bir düzenin ortak mücadeleyle kurulabileceğini ifade etti.

Paylaşın

Çarpıcı Keşif: En Soğuk Kahverengi Cücede Su Bulutları Gözlemlendi

Jüpiter büyüklüğündeki ve Dünya’ya yalnızca 7,5 ışık yılı uzaklıktaki WISE 0855, su bulutları ve karmaşık atmosfer kimyasıyla dikkat çekiyor. James Webb Uzay Teleskobu (JWST) ile gerçekleştirilen gözlemler, bu soğuk gök cisminin atmosferinde bulut örtüsünün ve kimyasal gazların zaman içinde nasıl değiştiğini ortaya koydu.

Arizona Üniversitesi Steward Gözlemevi’nde yardımcı astronom olarak görev yapan Brittany Miles liderliğindeki araştırma ekibi, bilinen en soğuk kahverengi cücelerden biri olan WISE 0855’i James Webb Uzay Teleskobu ile 11 saat boyunca gözlemledi. Araştırmacılar, her 15 dakikada bir ışık tayfı verisi toplayarak gök cisminin atmosferindeki değişimleri ayrıntılı biçimde inceledi.

The Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan çalışma, WISE 0855’in atmosferinde meydana gelen değişimleri zaman içinde takip etmeye olanak sağladı. Bulgular, gök cisminin kendi ekseni etrafındaki dönüşüyle ilişkili bulut değişimleri ile atmosferin derin katmanlarından yukarı taşınan kimyasal gazların etkilerinin birbirinden ayrılabildiğini gösterdi.

Araştırmaya göre WISE 0855’in atmosferindeki değişimler, eş zamanlı ilerleyen en az iki temel süreçle ilişkili. Bunlardan ilki, gök cisminin dönüşü sırasında görüş alanına giren farklı bölgelerde su bulutlarının kalınlığının değişmesi. İkincisi ise derin atmosferdeki sıcak gazların konveksiyon yoluyla üst katmanlara taşınması.

Daha önceki gözlemlerde bu iki sürecin etkilerini birbirinden ayırmak oldukça zordu. JWST’nin yüksek hassasiyetli tayfsal gözlemleri, bulutların, sıcaklık değişimlerinin ve kimyasal bileşenlerin atmosfer üzerindeki etkilerinin daha ayrıntılı incelenmesini sağladı.

Araştırmanın başyazarı Dr. Brittany Miles, elde edilen bulguları şu sözlerle değerlendirdi:

“İlk kez yakınımızdaki bir gök cisminde su bulutlarının incelip kalınlaştığını doğrulayabildik. JWST’den önce yalnızca fotometrik verilere sahiptik. Bu veriler, bulutların, kimyasal bileşenlerin ve sıcaklığın etkilerini birbirinden ayırmamızı zorlaştırıyordu. Şimdi ise bu etkenleri çok daha net biçimde inceleyebiliyoruz.”

Yıldızlar ile Gezegenler Arasındaki Sınırda Bir Gök Cismi

Kahverengi cüceler, kütleleri gezegenlerden büyük olmasına rağmen yıldızlarda olduğu gibi hidrojen füzyonunu sürdüremeyen gök cisimleridir. Oluşumlarından kalan ısıyı uzaya yayarak ışınım yaparlar. Bu özellikleriyle yıldızlar ve gaz devi gezegenler arasında yer alırlar.

WISE 0855’in sıcaklığı yaklaşık 265 Kelvin, yani eksi 8 santigrat derece civarındadır. Bu düşük sıcaklık, onu bilinen en soğuk kahverengi cücelerden biri yapar. Jüpiter’e benzer boyutlara sahip olan gök cisminin kütlesinin de Jüpiter’in yaklaşık iki katı olduğu tahmin ediliyor.

WISE 0855’in atmosferini incelemek, gök cisminin iç yapısı ve atmosferindeki süreçler hakkında bilgi edinmek açısından önem taşıyor. Araştırmanın ortak yazarlarından, Alberta Üniversitesi Ay ve Gezegen Laboratuvarı Direktörü Mark Marley, atmosferin incelenmesini telli bir sineklik kapının arkasından dünyaya bakmaya benzetiyor.

Marley, ışığın atmosferden geçerken farklı moleküller tarafından soğurulup filtrelendiğini belirterek bu sürecin hem atmosferin arkasında kalan bölgeler hem de atmosferin kendi yapısı hakkında bilgi sağladığını ifade ediyor.

Atmosferdeki Bulutlar ve Kimyasal Gazlar Sürekli Değişiyor

WISE 0855 kendi ekseni etrafında döndükçe farklı sıcaklıklara ve bulut örtülerine sahip atmosfer bölgeleri gözlem alanına giriyor. Bu durum, gök cisminin parlaklığında ve tayfsal özelliklerinde zaman içinde değişikliklere yol açıyor.

JWST’nin orta çözünürlüklü spektrografı, bu değişimleri moleküler düzeyde incelemeyi mümkün kıldı. Araştırmacılar, dönüşle bağlantılı sıcaklık değişimlerinin yanı sıra karbonmonoksit ve fosfin gibi kimyasal bileşiklerle ilişkili sinyaller de tespit etti.

Bu gazların atmosferdeki dağılımının değişmesi, gök cisminin derin katmanlarından üst bölgelere doğru gerçekleşen konvektif taşınımla ilişkili olabilir. Konveksiyon sırasında sıcak gazlar yükselirken daha soğuk gazlar aşağı doğru hareket eder. Böylece atmosferin farklı katmanları arasında ısı ve kimyasal maddeler taşınır.

Bu süreç, Jüpiter gibi gaz devi gezegenlerde de görülüyor. Jüpiter’in derin ve sıcak atmosfer katmanlarındaki gazlar, konvektif hareketlerle üst bölgelere taşınabiliyor. Dengesizlik kimyası olarak adlandırılan süreçlerde ise gazların kimyasal bileşimi, atmosferdeki sıcaklık ve basınç koşullarıyla ilişkili olarak değişiyor.

WISE 0855 üzerinde elde edilen gözlemler, bu tür süreçlerin zaman içindeki etkilerinin ayrıntılı biçimde incelenmesine olanak sağlıyor.

Dr. Miles, atmosferdeki değişimleri şöyle özetliyor: “Su bulutlarının kalınlaşıp inceldiğini, derin katmanlardaki gazların yükselip alçaldığını ve bütün bu süreçleri zaman içinde izleyebildiğimizi görüyoruz.”

Bulgular Ötegezegen Araştırmalarına da Katkı Sağlayabilir

Araştırmanın önemi, WISE 0855’in atmosferini anlamanın ötesine geçiyor. Bulgular, gaz devi ötegezegenlerin atmosferlerinde meydana gelen bulut hareketleri, konveksiyon ve kimyasal süreçlerin incelenmesi açısından da yeni olanaklar sunuyor.

Jüpiter’in atmosferini şekillendiren temel fiziksel süreçlerin WISE 0855 gibi soğuk kahverengi cücelerde de görülmesi, farklı gök cisimlerinin atmosferlerini karşılaştırmalı olarak incelemeye yardımcı oluyor. Bu benzerlikler, kahverengi cüceler ile gaz devi gezegenlerin atmosferleri arasında ortak fiziksel ve kimyasal mekanizmalar bulunabileceğine işaret ediyor.

Dr. Miles, kahverengi cüceler ile gezegenler arasındaki benzerliklere dikkat çekerek şu değerlendirmede bulunuyor:

“Kahverengi cüceler gerçek gezegenler olmasalar da gezegenlere benzer davranışlar sergileyebiliyor. Aralarında keskin bir sınırdan çok, süreklilik gösteren bir özellikler yelpazesi bulunuyor. Jüpiter ile bu gök cismi birbirinden belirgin biçimde farklı olsa da benzer atmosferik süreçlere sahipler. Dolayısıyla bu dünyaların tümünü anlamamıza yardımcı olabilecek ortak fizik ve kimya ilkeleri mevcut.”

Çalışma, kahverengi cüce atmosferlerine ilişkin kuramsal modellerin gözlem verileriyle karşılaştırılması bakımından da önem taşıyor. Araştırmada elde edilen veriler, mevcut atmosfer modellerinin geliştirilmesine ve bu modellerin farklı sıcaklık koşullarında ne ölçüde geçerli olduğunun değerlendirilmesine katkı sağlayabilir.

Yeni Gözlemlerle Atmosferin Üç Boyutlu Yapısı Araştırılacak

Araştırma ekibi, WISE 0855’in dönüşünü ve atmosferindeki hareketleri daha ayrıntılı anlamak amacıyla JWST ile yeni gözlemler gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu gözlemlerin, bulutların dağılımı ve derin atmosferdeki gaz hareketleri hakkında daha kapsamlı bilgiler sağlaması bekleniyor.

WISE 0855 üzerinde yürütülen çalışma, su bulutlarının ve atmosfer kimyasının yalnızca Güneş Sistemi’ndeki gezegenlerde değil, çok daha uzaktaki soğuk gök cisimlerinde de zaman içinde değişebildiğini ortaya koyuyor. Elde edilen bulgular, kahverengi cücelerin atmosferik özelliklerinin anlaşılmasına ve ötegezegenlerin hava olaylarının incelenmesine yönelik araştırmalar için yeni bir gözlemsel temel sunuyor.

Paylaşın

IMF, Türkiye’nin 2026 Büyüme Tahminini Yüzde 2,7’ye Düşürdü

IMF, Türkiye ekonomisinin 2026’da yüzde 2,7 büyüyüp ortalama yüzde 31,2 enflasyon görmesini, 2027’de ise büyümenin yüzde 3,6’ya çıkmasını enflasyonun yüzde 26,5’e gerilemesini bekliyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nun ekim sayısını yayımladı. Raporda, küresel ekonominin dayanıklılığını koruduğu ancak ülkeler arasındaki büyüme performansının farklılaştığı belirtilirken, Türkiye ekonomisine ilişkin büyüme ve enflasyon beklentileri de paylaşıldı.

IMF, Türkiye ekonomisinin 2026’da yüzde 2,7 büyümesini öngörüyor. Fonun temmuz ayında yayımladığı tahminlerde bu oran yüzde 2,9 olarak açıklanmıştı. Böylece Türkiye’nin 2026 yılı büyüme beklentisi 0,2 puan aşağı yönlü revize edilmiş oldu.

Türkiye ekonomisinin 2027’de ise yüzde 3,6 büyümesi bekleniyor. IMF, temmuz ayındaki tahminlerinde de gelecek yıl için aynı büyüme oranını öngörmüştü. Buna göre Türkiye’nin 2027 yılı büyüme beklentisinde değişikliğe gidilmedi.

Türkiye’de enflasyonun yüksek seyretmesi bekleniyor

IMF’nin Türkiye ekonomisine ilişkin öngörülerinde enflasyon tahminleri de öne çıktı. Rapora göre Türkiye’de ortalama enflasyonun 2026’da yüzde 31,2, 2027’de ise yüzde 26,5 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.

Tahminler, enflasyonun gelecek yıl da yüksek seviyelerde kalmakla birlikte gerileme eğilimini sürdürmesinin beklendiğine işaret ediyor.

Küresel ekonomi 2026’da yüzde 3,1 büyüyecek

IMF, dünya ekonomisinin 2026’da yüzde 3,1, 2027’de ise yüzde 3,4 büyüyeceğini tahmin ediyor. Fon, temmuz ayındaki öngörülerinde 2026 yılı küresel büyüme tahminini yüzde 3, 2027 yılı tahminini ise yüzde 3,4 olarak açıklamıştı.

Raporda, Orta Doğu’da devam eden savaşın ve ticaret gerilimlerinin yarattığı baskılara rağmen 2026’nın ilk yarısında ekonomik faaliyetin beklentilerden daha iyi seyrettiği belirtildi. Yapay zekâ yatırımlarının yön verdiği teknoloji döngüsünün de talebi desteklediği vurgulandı.

Bununla birlikte IMF, enerji ve gıda fiyatlarında yaşanabilecek yeni artışların enflasyonist baskıları güçlendirebileceği ve küresel büyümeyi olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulundu.

Küresel ekonominin karşı karşıya olduğu risklerin aşağı yönlü olduğuna dikkat çekilen raporda, orta vadeli büyüme görünümünün tarihsel ortalamalara kıyasla zayıf kalmayı sürdüreceği ifade edildi.

Paylaşın

Kripto Suç Kartelleri Nasıl Çalışıyor?

Uluslararası organize suç örgütleri, uyuşturucu ve insan kaçakçılığından siber şantaja kadar pek çok suçtan elde ettikleri gelirleri aklamak ve faaliyetlerini finanse etmek için kripto varlıklardan yararlanıyor.

Haber Merkezi / Geleneksel finans sistemindeki denetim boşluklarını kullanan suç ağları, dijital ödeme yöntemlerini tedarik zincirlerinden para transferlerine, suç gelirlerinin aklanmasından yasal ekonomiye aktarılmasına kadar farklı aşamalarda kullanıyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ile Chainalysis ve TRM Labs gibi blokzincir analiz kuruluşlarının raporları, organize suç örgütlerinin finansal işlemlerinde kripto varlıkların giderek daha fazla yer tuttuğuna işaret ediyor. Bu dönüşüm, suç ağlarının sınır ötesi faaliyetlerini dijital finans araçları üzerinden yürütmesini kolaylaştırırken, kara para aklamayla mücadeleyi de daha karmaşık hale getiriyor.

Kripto varlıklar, suç örgütlerinin faaliyetlerinde üç temel alanda öne çıkıyor: yasa dışı ürün ve malzemelerin tedarikinin finanse edilmesi, suç gelirlerinin izinin gizlenmeye çalışılması ve elde edilen paranın yasal finans sistemine aktarılması.

Kripto Varlıklar Tedarik Zincirinde

Meksika merkezli Sinaloa ve Jalisco Yeni Nesil (CJNG) gibi uyuşturucu kartellerinin, sentetik uyuşturucu üretiminde kullanılan öncül kimyasalların temininde kripto varlıklardan yararlandığı bildiriliyor. Özellikle sınır ötesi işlemlerde kullanılan dijital varlıklar, farklı ülkelerdeki alıcı ve satıcılar arasında ödeme yapılmasını sağlayabiliyor.

Bu süreçte suçtan elde edilen nakit para, aracılar veya tezgâh üstü işlem yapan kripto varlık hizmet sağlayıcıları üzerinden Bitcoin ya da Tether (USDT) gibi dijital varlıklara dönüştürülebiliyor. Ardından bu varlıklar, uluslararası bankacılık kanallarına başvurmadan farklı ülkelerdeki cüzdanlara aktarılabiliyor. Bununla birlikte, kripto transferlerinin bankacılık sisteminin denetiminden bütünüyle bağımsız olduğu düşünülmemeli; işlemler blokzincir kayıtları üzerinden incelenebiliyor.

Suç Gelirlerinin İzi Nasıl Gizleniyor?

Suç gelirlerinin aklanmasında öne çıkan yöntemlerden biri, paranın kaynağını ve hareketlerini gizlemeyi amaçlayan çok aşamalı işlemlerden oluşuyor. Kara para aklamada “katmanlama” olarak bilinen bu süreçte, fonların izini sürmeyi zorlaştırmak için çok sayıda transfer ve farklı dijital varlık kullanılıyor.

İlk aşamada büyük tutarlar daha küçük işlemlere bölünerek farklı cüzdanlara gönderilebiliyor. Sonraki aşamada kripto varlıklar, farklı blokzincir ağları arasında aktarılıyor veya işlemleri bir araya getirerek kaynakla alıcı arasındaki bağlantıyı belirsizleştirmeyi amaçlayan karıştırma hizmetlerinden geçiriliyor. Bazı durumlarda ise fonlar, işlem tutarları ve cüzdan bakiyeleri gibi bilgilerin izlenmesini zorlaştıran Monero (XMR) gibi gizlilik odaklı kripto varlıklara dönüştürülüyor.

Bitcoin ve Ethereum gibi blokzincirlerde işlemler kamuya açık kayıtlarda yer alırken, bu işlemlerin arkasındaki kişilerin kimliğini belirlemek her zaman kolay olmuyor. Gizlilik araçları ve farklı ağlar arasında yapılan transferler, soruşturmaları daha karmaşık hale getirebiliyor. Ancak bu yöntemler, işlemlerin kesin olarak izlenemez olduğu anlamına gelmiyor.

Aklanan Para Yasal Ekonomiye Nasıl Giriyor?

Suç gelirlerinin aklanmasındaki son aşama, fonların yasal finans sistemine veya ekonomik faaliyetlere dahil edilmesi olarak öne çıkıyor. Bu aşamada para; ticari işletmeler, gayrimenkul alımları, lüks tüketim veya farklı yatırım araçları üzerinden ekonomiye sokulabiliyor.

Uluslararası suç ağlarının başvurduğu yöntemlerden biri de kayıt dışı para transferi ağları. Çin yeraltı bankacılık sistemleri olarak anılan yapılar, farklı ülkelerdeki nakit hareketlerini ve ticari işlemleri birbirine bağlayarak sınır ötesi para transferlerinde kullanılabiliyor. Bu tür ağlar, kripto varlıklarla bağlantılı işlemlerle birlikte kara para aklama soruşturmalarının da konusu olabiliyor.

Bir diğer risk alanını ise müşteri tanıma (KYC) ve kara para aklamayla mücadele (AML) yükümlülüklerinin yeterince uygulanmadığı ya da denetimin zayıf olduğu kripto varlık platformları oluşturuyor. Bu platformlar, suç gelirlerinin nakde çevrilmesi veya farklı finansal kanallara aktarılması amacıyla kullanılabiliyor.

Uluslararası Kurumların Mücadelesi

Kripto varlıkların suç faaliyetlerinde kullanılmasına karşı ABD Adalet Bakanlığı, Interpol, Europol ve ABD Hazine Bakanlığına bağlı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi (OFAC) gibi kurumlar, finansal soruşturmalarda blokzincir analizlerinden yararlanıyor.

Bu çalışmalarda, cüzdanlar arasındaki işlem ilişkileri incelenerek farklı adreslerin aynı kişi veya yapıyla bağlantılı olup olmadığı araştırılıyor. İşlem örüntülerinin ve fon hareketlerinin analizi, suç gelirlerinin izlenmesine ve soruşturmaların derinleştirilmesine katkı sağlıyor.

Bazı merkezi kripto varlık kuruluşları da yaptırım listelerinde yer alan veya yasa dışı faaliyetlerle ilişkilendirilen adreslere ait varlıkları dondurabiliyor. Örneğin, merkezi bir sabit kripto varlık olan USDT’nin ihraççısı Tether, belirli koşullarda cüzdan adreslerini dondurabiliyor. Öte yandan, eşler arası (P2P) işlemlere ve kripto varlık hizmet sağlayıcılarına yönelik kimlik doğrulama ve denetim yükümlülükleri, suç gelirlerinin finansal sisteme aktarılmasını önlemeyi amaçlıyor.

Kripto varlıklar, organize suç örgütlerine sınır ötesi ödeme ve transfer imkânı sunarken, blokzincir kayıtları da kolluk kuvvetlerine yeni soruşturma araçları sağlıyor. Bu nedenle dijital finansın suç ekonomisindeki rolü, yalnızca teknolojik gelişmelerle değil, uluslararası denetim ve iş birliğinin etkinliğiyle de yakından ilişkili bulunuyor.

Paylaşın

Bahçeli’den “Fon Vurgunu” Açıklaması: Hiçbir Yolsuzluk Hukuk Önünde Koruma Görmemeli

Partisinin grup toplantısında, fon soruşturmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan MHP Lideri Devlet Bahçeli, hiçbir yolsuzluk ve usulsüzlüğün hukuk önünde koruma görmemesi gerektiğini vurguladı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Fon soruşturması ve belediyelere yönelik yolsuzluk iddialarını değerlendiren Bahçeli, hiçbir yolsuzluk ve usulsüzlüğün hukuk önünde koruma görmemesi gerektiğini vurguladı.

Fon soruşturması kapsamında devlet kurumlarının gerekli adımları attığını, yargı sürecinin devam ettiğini belirten Bahçeli, küçük yatırımcıyı korumaya yönelik yasal süreçlerin de başlatıldığını ifade etti. Türk adaletine güvendiklerini dile getiren Bahçeli, adaletin doğru ve hızlı şekilde tecelli etmesini beklediklerini söyledi.

Türkiye’nin kamu, siyaset ve farklı alanlarda hukuka aykırı uygulamalardan arındırılması gerektiğini savunan Bahçeli, sermaye piyasalarında yaşanan gelişmelerin yanı sıra futbolda ve hakemlik camiasında gündeme gelen olayların da soruşturulması çağrısında bulundu.

Bahçeli, hiçbir yolsuzluk ve usulsüzlüğün hukuk önünde koruma görmemesi gerektiğini belirterek, kamu kaynaklarının istismar edilmesine karşı gerekli adımların atılmasının önemine dikkati çekti.

“Muhalefet fon krizini bir kaçış rampası olarak görmekte”

Belediyelere yönelik rüşvet ve yolsuzluk operasyonları ile fon soruşturmasının siyasi tartışmalara konu edilmesini eleştiren Bahçeli, muhalefetin fon krizini belediyelere ilişkin iddiaların üzerini örtmek için kullandığını öne sürdü.

Söz konusu olayların birbirinden bağımsız değerlendirilmesi gerektiğini savunan Bahçeli, hukuki süreçlerin siyasi yaklaşımlarla gölgelenmemesi gerektiğini ifade etti. Somutlaşan ve mahkeme kararlarıyla netleşen konuların kamuoyuyla paylaşılması gerektiğini belirten Bahçeli, belediyelerdeki yolsuzlukların boyutunun vatandaşların bilgisine sunulması çağrısında bulundu.

Bahçeli, toplumsal kafa karışıklığının önlenmesi için haklı ile haksızın, doğru ile yanlışın ayrılmasını sağlayacak etkili bir iletişim stratejisinin önem taşıdığını kaydetti.

Paylaşın

Kalıtsal Körlük ile Bir Gen Arasındaki Bağlantı Keşfedildi

Manchester Üniversitesi, University College London ve ABD’deki Greenwood Genetik Merkezi’nden bilim insanlarının yürüttüğü uluslararası araştırma, çocukluk çağında ağır bir metabolik hastalığa neden olduğu bilinen bir gendeki mutasyonların yetişkinlerde kalıtsal görme kaybına da yol açabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / American Journal of Human Genetics dergisinde yayımlanan ve bu alanda bir ilk olma özelliği taşıyan çalışmada araştırmacılar, söz konusu gendeki belirli genetik değişimlerin, daha önce bilinenden çok daha hafif seyreden bir hastalık tablosuna nasıl neden olabileceğini inceledi.

Araştırmada, retinitis pigmentosa (tavukkarası olarak da bilinen, gece görüşünde azalma ve ilerleyici görme kaybıyla seyreden kalıtsal retina hastalığı) tanısı almış 14 hastanın genetik verileri incelendi. Bulgular, hastalığın IDUA genindeki belirli mutasyon kombinasyonlarıyla ilişkili olduğunu gösterdi.

IDUA geni, normal koşullarda mukopolisakkaridoz tip I (MPS I) adı verilen nadir bir metabolik hastalıkla ilişkilidir. Bu hastalık; ağır fiziksel engellilik, kalp ve iskelet sistemi sorunları gibi ciddi sağlık problemlerine ve yaşam süresinin kısalmasına neden olabilir.

Ancak araştırmaya katılan hastaların çoğunda, ayrıntılı tıbbi değerlendirmelere ve 40’lı, 50’li, 60’lı, hatta 70’li yaşlara uzanan takip süreçlerine rağmen MPS I’in bilinen sistemik belirtilerine rastlanmadı. Bu kişilerde görme kaybı, altta yatan genetik bozukluğun ilk ve kimi zaman tek belirtisi olarak ortaya çıktı.

Bulgular, retinitis pigmentosa tanısı alan bazı kişilerin, uzun yıllar boyunca fark edilmeyen ve son derece hafif seyreden bir metabolik hastalığa sahip olabileceğini gösteriyor.

Araştırmanın başyazarı, Manchester Üniversitesi’nden Dr. Siying Lin, bulguların önemini şu sözlerle açıkladı:

“Bu çalışma, aynı genin, ilgili enzim aktivitesinin ne kadar korunduğuna bağlı olarak birbirinden tamamen farklı hastalık tablolarına yol açabileceğini göstermektedir.”

Hastalık Tablosunu Mutasyonların Etkisi Belirliyor

Araştırma, IDUA genindeki farklı mutasyonların hastalığın şiddetini nasıl etkileyebileceğine ilişkin yeni bilgiler sundu. Bilim insanları, hastalarda klasik MPS I ile ilişkilendirilen ağır genetik değişim kombinasyonları yerine, enzimin işlevini kısmen koruyan daha hafif mutasyon kombinasyonları belirledi.

Laboratuvar deneyleri, söz konusu mutasyonların enzimin işlevini tamamen ortadan kaldırmadığını ortaya koydu. Mutasyonların etkisiyle enzim aktivitesinin normal düzeyin yalnızca yüzde 0,5 ila yüzde 2’si kadarının korunduğu belirlendi.

Bazı mutasyonlar enzimin aktivitesini doğrudan azaltırken bazıları, genetik bilginin işlenerek işlevsel protein üretiminde kullanılmasını sağlayan RNA birleştirme (splicing) sürecini bozuyor.

Araştırmacılar, geriye kalan düşük düzeydeki enzim aktivitesinin vücudun birçok organında ciddi hasarı önlemeye yetebildiğini, ancak retinanın bu sınırlı aktiviteden yeterince yararlanamayabileceğini değerlendiriyor.

Olası açıklamalardan biri, retinanın yüksek enerji gereksinimi nedeniyle hücre içindeki maddelerin parçalanması ve geri dönüştürülmesi süreçlerindeki aksaklıklara karşı özellikle hassas olması. Bununla birlikte, gözün neden daha fazla etkilendiğini açıklayan mekanizmanın kesin olarak ortaya konulması için ek araştırmalara ihtiyaç duyuluyor.

Erken Tanı ve Genetik Testler Açısından Önemi

Araştırmanın sonuçları, kalıtsal retina hastalıklarının genetik nedenlerinin belirlenmesi ve nadir metabolik hastalıkların hafif formlarının tanınması açısından önem taşıyor.

Bulgular, retinitis pigmentosa tanısı alan bazı hastalarda IDUA geninin de genetik incelemelere dahil edilmesinin yararlı olabileceğine işaret ediyor. Böylece, klasik belirtileri göstermeyen ancak genetik bir bozukluğa sahip olan kişilerin tespit edilmesi mümkün olabilir.

Araştırmacılar, bu bulguların nadir hastalıkların erken teşhisine yönelik yaklaşımların geliştirilmesine ve gelecekte görme kaybını önlemeyi ya da yavaşlatmayı amaçlayan tedavilerin araştırılmasına katkıda bulunmasını umuyor.

Dr. Siying Lin, araştırmanın klinik önemini şu sözlerle vurguladı:

“Bazı hastalarda IDUA ile tipik olarak ilişkilendirilen ağır ve çoklu sistemik bozuklukların hiçbirine rastlamadık. Hastalık yalnızca retina ile sınırlı görünüyordu; bu, bugüne kadar gözlemlediğimiz en hafif tablodur. Bu bulguların, klinisyenlerin daha önce fark edilmemiş IDUA kaynaklı vakaları tespit etmelerine ve kalıcı hasar oluşmadan görmeyi korumayı amaçlayan yeni tedavilere öncülük etmesini umuyoruz.”

Araştırma, aynı gendeki farklı mutasyonların ve korunan enzim aktivitesi düzeylerinin hastalığın seyrini önemli ölçüde değiştirebileceğini ortaya koyuyor. Bununla birlikte, bulguların daha geniş hasta gruplarında doğrulanması ve erken tanının görme kaybının önlenmesine katkısının belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç duyuluyor.

Paylaşın

AİHM’nin Türkiye Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı İhlalleri: En Yüksek Sayı 2009’da

Adalet Bakanlığı verilerine göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 2003-2007 yılları arasında Türkiye hakkında adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin 415 karar verdi.

Bu sayı, incelenen dönemler arasındaki en yüksek düzey olarak kayıtlara geçti.

İhlal kararlarının sayısı sonraki dönemlerde azaldı. 2008-2012 yılları arasında 299 karar verilirken, 2013-2017 döneminde sayı 123’e geriledi. 2018-2022 yıllarında 113 ihlal kararı kaydedildi. 2023-2025 döneminde ise bu sayı 54 oldu.

Yıllara göre dağılım incelendiğinde, adil yargılanma hakkı ihlali nedeniyle Türkiye hakkında en fazla kararın 2009 yılında verildiği görülüyor. AİHM, söz konusu yılda Türkiye aleyhine 126 ihlal kararı aldı.

Adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesiyle güvence altına alınıyor. Bu hak, kişilerin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından makul süre içinde, adil ve kamuya açık bir şekilde yargılanmasını öngörüyor.

Söz konusu güvence, suç isnadı altındaki kişilerin suçluluğu yasal olarak kanıtlanana kadar masum sayılması ilkesini de kapsıyor. Mahkeme kararlarının aleni olarak açıklanması esas kabul edilirken, belirli koşullar altında duruşmaların kamuya kapalı yapılmasına da izin veriliyor.

Paylaşın

DSÖ: Küresel Yaşam Beklentisi Pandemi Öncesi Seviyelere Yaklaştı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünya genelinde ortalama yaşam süresinin yeniden uzamaya başladığını ve küresel yaşam beklentisinin COVID-19 pandemisinin yol açtığı kayıpların ardından pandemi öncesi seviyelere büyük ölçüde yaklaştığını açıkladı.

DSÖ’nün yayımladığı son Küresel Sağlık Tahminleri’ne göre, dünya genelinde ortalama yaşam beklentisi 2023 yılında 73,3 yıla ulaştı. Böylece 2019’da kaydedilen 73,4 yıllık seviyeye yeniden yaklaşıldı.

DSÖ Veri, Dijital Sağlık, Analitik ve Yapay Zekâ Departmanı Direktörü Dr. Alain Labrique, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “İnsanların daha uzun yaşaması, halk sağlığının en büyük başarılarından biridir.” ifadelerini kullandı.

Dünya genelinde 2000-2023 yılları arasındaki ölüm ve hastalık kaynaklı sağlık kaybı eğilimlerini ülke ve bölge düzeyinde inceleyen tahminler; ulusal nüfus kayıtları, DSÖ’nün teknik programları ve Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşların verileri de dahil olmak üzere çok sayıda kaynağa dayanıyor.

Bununla birlikte, insanların hastalık veya engellilik yaşamadan geçirdiği süreyi ifade eden sağlıklı yaşam beklentisindeki toparlanma daha yavaş ilerliyor. Bu değer, 2023 yılında 62,8 yıla ulaştı ancak 2019 seviyesinin 0,4 yıl altında kaldı.

Dr. Labrique, bundan sonraki temel hedefin yalnızca yaşam süresini uzatmak değil, kazanılan ek yılların sağlıklı geçirilmesini sağlamak olduğunu belirtti. Labrique, sağlık sistemlerinin toplumların değişen ihtiyaçlarına yanıt verebilecek biçimde güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı.

Düşük gelirli ülkelerde bulaşıcı hastalıkların payı azaldı

DSÖ verileri, küresel ölçekte ölüm nedenlerinin uzun vadede değiştiğini de ortaya koyuyor. 2023 yılında bulaşıcı hastalıklar, ilk kez düşük gelirli ülkelerdeki toplam ölümlerin yarısından azına neden oldu. Bu gelişme, bulaşıcı hastalıklardan bulaşıcı olmayan hastalıklara doğru yaşanan epidemiyolojik dönüşümün önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Bulaşıcı olmayan hastalıkların küresel ölümler içindeki payı da yıllar içinde arttı. Bu hastalıklar 2000 yılında dünya genelindeki ölümlerin yüzde 58’inden sorumluyken 2023’te bu oran yüzde 74’e yükseldi. Bulaşıcı olmayan hastalıklar, dünya genelinde en fazla ölüme neden olan 10 etkenden sekizini oluşturdu.

Kalp ve damar hastalıkları, küresel ölçekte ölüm ve hastalık yükünün başlıca nedenleri arasında yer almaya devam ediyor. İskemik kalp hastalığı, 2023 yılında yaklaşık 9,5 milyon kişinin ölümüne neden olurken 210 milyon yıllık sağlıklı yaşam yılı kaybına yol açtı.

2000 yılından bu yana dünyanın birçok bölgesinde bu hastalıkların yükünü azaltmaya yönelik ilerlemeler kaydedilse de Batı Pasifik ve Güneydoğu Asya bölgelerinde bazı sağlık risklerinin artması, ülkeler ve bölgeler arasındaki eşitsizliklerin sürdüğünü gösteriyor.

Demans ve ruh sağlığı sorunlarının yükü artıyor

DSÖ tahminleri, bazı kronik hastalıkların ve ruh sağlığı sorunlarının küresel sağlık üzerindeki etkisinin giderek büyüdüğüne işaret ediyor.

Demans: Demans, 2000 yılında küresel ölüm nedenleri sıralamasında 19. sıradayken 2023’te beşinci sıraya yükseldi. Aynı dönemde demansa bağlı ölümler üç katına çıktı.

Diyabet: Özellikle Güneydoğu Asya’da diyabete bağlı ölüm riski, 2000 yılından bu yana önemli ölçüde arttı.

Ruh sağlığı: 2019-2023 yılları arasında yaşa göre standardize edilmiş sağlıklı yaşam yılı kaybı oranı, depresif bozukluklarda yaklaşık yüzde 20, anksiyete bozukluklarında ise yaklaşık yüzde 45 arttı.

Madde kullanım bozuklukları: Uyuşturucu kullanım bozukluklarına bağlı ölüm riski ve sağlıklı yaşam yılı kayıplarında en büyük artış Amerika kıtasında kaydedildi. Buna karşılık Batı Pasifik bölgesinde belirgin bir düşüş görüldü.

Bu veriler, bulaşıcı olmayan hastalıkların yanı sıra ruh sağlığı sorunları ve madde kullanım bozukluklarının da sağlık politikalarında daha fazla dikkate alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Sağlık politikaları için kapsamlı veri desteği

Dr. Alain Labrique, raporun öneminin yalnızca sayısal veriler sunmasından kaynaklanmadığını, ölüm nedenleri ve hastalık yükünün zaman içinde farklı toplumlarda nasıl değiştiğini göstermesinin de önemli olduğunu belirtti.

Labrique, bu tahminlerin ülkelerin sağlık politikalarını ve önceliklerini belirlemesine yardımcı olacak güçlü kanıtlar sunduğunu ifade etti.

DSÖ’nün değerlendirmeleri, küresel yaşam beklentisinin pandemi öncesi seviyelere yaklaşmasına karşın sağlıklı yaşam süresinin aynı hızla toparlanmadığını ortaya koyuyor. Bulaşıcı olmayan hastalıkların artan payı, demans ve diyabet kaynaklı sağlık yükü ile ruh sağlığı sorunları, sağlık sistemlerinin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı temel başlıklar arasında yer alıyor.

Paylaşın

Otomotiv Pazarı Yüzde 13 Daraldı

Otomotiv Sanayii Derneği (OSD) verilerine göre, 2026’nın ocak-eylül döneminde toplam otomotiv üretimi geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 6 azalarak 971 bin 159 adede geriledi.

Otomobil üretimindeki düşüş ise yüzde 17 oldu. Aynı dönemde toplam otomotiv ihracatı adet bazında yüzde 11 azalırken, dolar bazında yüzde 3 artış gösterdi.

Yılın ilk dokuz ayında traktör üretimi de dahil olmak üzere toplam üretim 986 bin 584 adet olarak gerçekleşti. Otomobil üretimi yüzde 17 düşüşle 528 bin 366 adede gerilerken, ticari araç üretimi yüzde 12 arttı. Ticari araç grubunda ağır ticari araç üretimi yüzde 7, hafif ticari araç üretimi ise yüzde 13 yükseldi.

Ürün grupları bazında kamyonet üretimi yüzde 18, midibüs üretimi yüzde 11, otobüs ve kamyon üretimi ayrı ayrı yüzde 7 artarken, minibüs üretimi yüzde 5 azaldı.

Otomotiv sanayisinin toplam kapasite kullanım oranı yüzde 61 olarak kaydedildi. Bu oran hafif araçlarda yüzde 62, kamyon grubunda yüzde 59, otobüs-midibüs grubunda yüzde 67 ve traktörde yüzde 27 oldu.

Ocak-eylül döneminde toplam otomotiv pazarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 13 azalarak 832 bin 521 adede geriledi. Otomobil pazarı ise yüzde 15 düşüşle 627 bin 977 adet olarak gerçekleşti.

Otomobil pazarında ithalatın payı yüzde 65 oldu. Bu dönemde toplam otomobil satışları yüzde 15, ithal otomobil satışları yüzde 23 azalırken, yerli otomobil satışları yüzde 2 arttı.

Hafif ticari araç pazarında satışlar yüzde 5 geriledi. Bu grupta ithal araç satışları yüzde 9 azalırken, yerli araç satışları yüzde 11 yükseldi. İthal araçların hafif ticari araç pazarındaki payı yüzde 76 olarak kaydedildi.

Ağır ticari araç pazarı yüzde 7 azalarak 29 bin 56 adede düştü. Kamyon pazarı yüzde 9 gerileyerek 25 bin 213 adet olurken, otobüs pazarı yüzde 22 artışla bin 638, midibüs pazarı ise yüzde 11 artışla 2 bin 205 adede ulaştı.

Buna karşın toplam otomotiv pazarı, son 10 yıllık ortalamaya göre yüzde 29 daha yüksek seviyede gerçekleşti. Aynı dönemde otomobil pazarı yüzde 29, hafif ticari araç pazarı yüzde 30 ve ağır ticari araç pazarı yüzde 24 artış gösterdi.

Yılın ilk dokuz ayında toplam 685 bin 671 taşıt ihraç edildi. Bu miktar, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11 düşüşe işaret etti. İhraç edilen araçların 317 bin 970 adedini otomobiller oluşturdu. Otomobil ihracatı yüzde 27 azalırken, ticari araç ihracatı yüzde 11 arttı. Traktör ihracatı da yüzde 13 yükselerek 9 bin 381 adede ulaştı.

İhraç edilen taşıtlar, toplam üretimin yüzde 71’ini oluşturdu.

Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre, otomotiv sanayisinin toplam ihracatı ocak-eylül döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 3 artarak 31,1 milyar dolara ulaştı. Uludağ Otomotiv Endüstrisi İhracatçıları Birliği (OİB) verilerine göre ise otomobil ihracatı yüzde 8 azalarak 7,8 milyar dolar oldu.

Dolar bazında ana sanayi ihracatı yüzde 2,2, tedarik sanayi ihracatı ise yüzde 3,7 arttı.

Otomotiv sanayisi, Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre toplam ihracat içindeki yüzde 17’lik payıyla 2026’nın ilk dokuz ayında sektörel ihracat sıralamasındaki birinciliğini korudu.

Paylaşın