Tarımda Fiyat Artışı Hız Kesmiyor: Martta Üretici Enflasyonu Yüzde 36’yı Aştı

Tarımda üretici enflasyonu, mart ayında bir önceki aya göre yüzde 3,85, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 12,88, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,09 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 39,25 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Mart ayına ilişkin Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) verilerini açıkladı. Veriler, tarım sektöründe fiyat artışlarının hız kesmeden devam ettiğini ortaya koydu.

Tarım-ÜFE (2020=100), Mart ayında bir önceki aya göre yüzde 3,85 artarken, geçen yılın Aralık ayına göre yüzde 12,88, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 36,09 yükseldi. On iki aylık ortalamalara göre artış oranı da yüzde 39,25 olarak gerçekleşti.

Aylık bazda sektörler incelendiğinde, tarım ve avcılık ürünleri ile ilgili hizmetlerde yüzde 4,06, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,79 artış kaydedildi. Buna karşılık balıkçılık ve su ürünleri grubunda yüzde 0,10’luk sınırlı bir düşüş görüldü.

Ana gruplar itibarıyla bakıldığında ise tek yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 12,21 ile dikkat çekici bir artış yaşanırken, çok yıllık bitkisel ürünlerde yüzde 7,34 düşüş kaydedildi. Canlı hayvanlar ve hayvansal ürünler grubunda ise yüzde 3,30’luk artış gerçekleşti.

Alt gruplar bazında yıllık değişimde en yüksek artış yüzde 56,36 ile diğer ağaç ve çalı meyveleri ile sert kabuklu meyvelerde görülürken, aylık bazda en yüksek artış yüzde 20,37 ile sebze, kavun-karpuz ile kök ve yumrular grubunda gerçekleşti.

Açıklanan veriler, tarım üretici fiyatlarında yukarı yönlü baskının sürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Tansiyon Ve Duygusal Sağlık Arasındaki Gizli Bağlantı

Yüksek tansiyonu düşündüğünde genellikle kalp üzerindeki etkilerine odaklanılır. Yüksek tansiyonun kalp hastalığı, felç ve diğer ciddi sağlık sorunları riskini artırdığı bilinen bir gerçektir.

Haber Merkezi / Ancak yeni araştırmalar, kan basıncının yalnızca fiziksel sağlığı değil, duygusal durumumuzu ve olaylara verdiğimiz tepkileri de etkileyebileceğini ortaya koyuyor.

Diyastolik Değer Neden Önemli?

Kan basıncı iki farklı değerle ölçülür:

Sistolik basınç (büyük tansiyon): Kalbin kasıldığı anda atardamarlardaki basıncı gösterir.
Diyastolik basınç (küçük tansiyon): Kalbin atışlar arasında dinlendiği andaki basıncı ölçer.

Her iki değer de kritik öneme sahiptir. Ancak bilim insanları son dönemde özellikle diyastolik basıncın, duygular ve kişilik özellikleriyle olan ilişkisine daha fazla odaklanıyor.

Nevrotiklik ile Bağlantı

Araştırmalarda öne çıkan kişilik özelliklerinden biri “nevrotiklik”tir. Bu özellik; bireyin endişe, üzüntü, öfke ve hayal kırıklığı gibi olumsuz duyguları ne sıklıkla ve ne yoğunlukta yaşadığını ifade eder. Nevrotiklik düzeyi yüksek bireyler strese daha yatkın olur ve günlük olaylara daha güçlü tepkiler verebilir.

Bilim insanları, kan basıncı ile bu özellik arasındaki ilişkiyi incelemek için “Mendel rastgeleleştirmesi” adı verilen genetik temelli bir yöntem kullandı. Bu yöntem sayesinde, fiziksel durumların duygusal özellikler üzerindeki olası etkileri daha net biçimde değerlendirilebildi.

Şaşırtıcı Bulgular

Çok sayıda kişinin genetik verisinin analiz edildiği araştırmada dikkat çekici sonuçlara ulaşıldı. Yüksek diyastolik kan basıncına sahip bireylerde nevrotiklik düzeyinin de daha yüksek olduğu görüldü.

Başka bir ifadeyle, kalp atışları arasındaki basıncı yüksek olan kişiler olumsuz duyguları daha sık deneyimleme eğiliminde.

Öte yandan araştırma, kan basıncı ile genel kaygı ya da depresyon arasında doğrudan bir ilişki saptamadı. Bu durum, fiziksel sağlık ile ruh sağlığı arasındaki bağın sanılandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Kısır Döngü Riski

Uzmanlara göre bu ilişki zamanla bir döngüye dönüşebilir:

Sürekli stres ve olumsuz duygular kan basıncını yükseltebilir.
Yüksek kan basıncı ise beynin duyguları işleme biçimini etkileyerek olumsuz duyguların artmasına yol açabilir.

Bu kısır döngü, hem kalp sağlığını hem de duygusal dayanıklılığı olumsuz etkileyebilir.

Hem Kalbinizi Hem Ruhunuzu Koruyun

General Psychiatry dergisinde yayımlanan çalışma, önemli bir gerçeğe işaret ediyor: Tansiyon kontrolü yalnızca kalbi değil, duygusal sağlığı da koruyor.

Uzmanlar, sağlıklı bir yaşam için şu önerilerde bulunuyor:

Düzenli egzersiz yapın ve dengeli beslenin.
Tuz tüketimini sınırlayın.
Meditasyon ve nefes egzersizleri gibi gevşeme tekniklerini uygulayın.
Yeterli uyuyun ve sosyal bağlarınızı güçlendirin.

Gerekli durumlarda hekim kontrolünde ilaç tedavisi ve düzenli takip de büyük önem taşıyor. Çünkü beden ve zihin ayrılmaz bir bütün; birine gösterilen özen, diğerine de doğrudan yansıyor.

Paylaşın

Hayırseverlik Maskesi (Philanthro-Capitalism): Kamu Politikalarının Özelleştirilmesi

Küresel ekonomide son yıllarda giderek daha fazla görünür hale gelen “philanthro-capitalism” (hayırsever kapitalizm), büyük servet sahiplerinin ve kurumsal vakıfların kamu politikaları üzerindeki etkisini yeniden tartışmaya açıyor.

Haber Merkezi / Uluslararası akademik literatürde, bu modelin “hayırseverlik” ile “piyasa mantığını” birleştirerek sosyal sorunların çözümünü özel sermayenin alanına taşıdığı yönünde eleştiriler öne çıkıyor.

Bazı araştırmalar, philanthro-capitalism yaklaşımının temel varsayımını “özel çıkar ile kamusal faydanın uyumlu olduğu” fikrine dayandırıyor. Ancak eleştirel çalışmalar, bu uyum söyleminin gerçekte kamu politikalarının giderek daha fazla özel aktörler tarafından şekillendirilmesine yol açtığını savunuyor. Bu çerçevede, sosyal hizmetlerden eğitim politikalarına kadar geniş bir alanda karar alma süreçlerinin, demokratik mekanizmalar yerine bağışçı odaklı önceliklere kaydığı belirtiliyor.

“Hayırseverlik”ten “yönetişim gücüne”

Philanthro-capitalism modeli, geleneksel bağış anlayışından farklı olarak, “yatırım getirisi”, “ölçülebilir etki” ve “sosyal getiri” gibi piyasa temelli kavramlarla çalışıyor. Bu yaklaşım, bazı uluslararası çalışmalarda “kamusal sorunların özel yatırım alanlarına dönüştürülmesi” olarak tanımlanıyor.

Eleştirmenlere göre bu dönüşüm, yalnızca finansal bir değişim değil; aynı zamanda politika üretim süreçlerinde güç dengesinin yeniden dağıtılması anlamına geliyor. Büyük vakıfların eğitim reformları, sağlık programları ve yoksullukla mücadele politikalarında giderek daha fazla söz sahibi olması, “devletin rolünün geri çekilmesi” tartışmalarını beraberinde getiriyor.

Demokrasi ve hesap verebilirlik tartışması

Uluslararası literatürde öne çıkan en güçlü eleştirilerden biri, bu yapının demokratik denetim mekanizmalarının dışında çalışması. Büyük bağışçıların ve vakıfların kamu kaynaklarına benzer ölçekte etki yaratmasına rağmen, seçilmiş organlara tabi olmamaları “hesap verebilirlik açığı” olarak değerlendiriliyor.

Bazı akademik analizler, bu durumun kamu politikalarının özel çıkarlar doğrultusunda yeniden şekillenmesine ve dolaylı bir “yumuşak özelleştirme” sürecine yol açtığını belirtiyor.

Sosyal devletin geri çekilişi mi?

Eleştirel yaklaşımlara göre philanthro-capitalism, devletin sosyal politika alanından çekilmesini hızlandıran bir işlev de görüyor. Kamu hizmetlerinin finansmanında yaşanan boşlukların, özel vakıflar ve yüksek gelir grupları tarafından doldurulması, uzun vadede kamusal sorumlulukların bireysel bağışlara bağımlı hale gelmesine neden oluyor.

Bu durum bazı araştırmalarda “kamusal alanın parçalanması” olarak tanımlanırken, sosyal politika üretiminin giderek daha seçici, proje bazlı ve bağışçı önceliklerine bağlı hale geldiği vurgulanıyor.

Eleştirel çerçeve: yardım mı, güç mü?

Philanthro-capitalism savunucuları bu modeli “etkin kaynak kullanımı” ve “yenilikçi sosyal çözüm üretimi” olarak tanımlarken, eleştirel literatür bunun aynı zamanda ekonomik gücün siyasi güce dönüşmesi anlamına geldiğini öne sürüyor.

Bu perspektife göre hayırseverlik, yalnızca yardım mekanizması değil; aynı zamanda küresel ölçekte politika yönlendirme kapasitesi olan bir güç aracına dönüşmüş durumda. Böylece “bağış” kavramı, kamusal karar alma süreçlerinin dışında ama üzerinde etkili bir yönetişim biçimine evriliyor.

Yeni bir iktidar biçimi tartışması

Philanthro-capitalism etrafındaki tartışmalar, modern hayırseverliğin sınırlarını yeniden sorgulatıyor. Eleştirel yaklaşımlar, bu modelin yalnızca sosyal sorunlara çözüm üretmediğini; aynı zamanda devlet, piyasa ve toplum arasındaki güç ilişkilerini yeniden tanımladığını savunuyor.

Bu çerçevede temel soru giderek daha belirgin hale geliyor: Hayırseverlik, gerçekten kamusal yararı güçlendiren bir araç mı, yoksa kamu politikalarının özel sermaye eliyle sessizce yeniden şekillendirildiği yeni bir iktidar modeli mi?

Paylaşın

Özel’den İktidara “Sandıktan Kaçamazsınız” Mesajı

CHP lideri Özgür Özel, derinleşen ekonomik kriz ve demokratik gerilemeye dikkat çekerek ara seçimin zorunluluk haline geldiğini vurguladı. Özel, iktidarın seçimden kaçtığını söyledi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada özellikle ara seçim çağrısını güçlü şekilde gündeme taşıdı.

Özel, Türkiye’de yaşanan çoklu kriz ortamının artık sürdürülemez olduğunu belirterek, halkın iradesinin yeniden sandığa yansıması gerektiğini vurguladı. Mevcut yönetimin hem ekonomik hem de demokratik açıdan ciddi bir tıkanma yarattığını ifade eden Özel, bu çıkmazdan tek çıkış yolunun seçim olduğunu söyledi.

Konuşmasının önemli bölümünü ara seçim konusuna ayıran Özel, Anayasa’nın ilgili maddesini hatırlatarak Meclis’te oluşan boşluklar nedeniyle ara seçimin bir zorunluluk haline geldiğini dile getirdi. Halkın sesini duyurmak istediğini ancak iktidarın seçimden kaçtığını savunan Özel, “Millet konuşmak istiyor, sandık gelmeli” mesajı verdi.

Siyasi parti liderleriyle yaptığı görüşmelere de değinen Özel, birçok partiyle ara seçim konusunda ortak bir anlayış oluştuğunu belirtti. Görüşmelerde en önemli gündem maddesinin ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz ve bu krizden çıkış yolu olarak seçim olduğu ifade edildi.

Özel, iktidarın seçimden kaçınmasının nedeninin geçmişte verilen sözlerin tutulmaması olduğunu öne sürerek, “Seçime gelemiyorlar çünkü ne dedilerse tersini yaptılar” dedi. Bu durumun demokratik meşruiyet açısından ciddi bir sorun yarattığını vurguladı.

Ekonomik krize de değinen Özel, yüksek enflasyon, yoksulluk ve borçluluk gibi sorunların halkın günlük yaşamını doğrudan etkilediğini belirtti. Ancak bu sorunların çözümünün de yine sandıktan geçtiğini ifade ederek, ara seçimin sadece siyasi değil aynı zamanda ekonomik bir ihtiyaç olduğunu dile getirdi.

Konuşmasının sonunda ara seçim çağrısını yineleyen Özel, partilerinin bu süreçte kararlı olduğunu vurgulayarak, halkın iradesinin önünde hiçbir gücün duramayacağını söyledi. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan çıkış için sandığın kaçınılmaz olduğunu belirten Özel, “Milletin sözünü söylemesi için ara seçim şart” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Toplumsal Beklentiler Kimin Eseri?

Küresel medya düzeni üzerine yapılan uluslararası akademik çalışmalar, toplumların neyi “önemli”, “normal” ya da “arzu edilir” bulduğuna dair algıların büyük ölçüde medya içerikleri üzerinden şekillendiğine dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / Bu çerçevede, toplumsal beklentilerin kendiliğinden oluşan doğal eğilimler değil, büyük ölçüde medya, dijital platformlar ve içerik endüstrileri tarafından yeniden üretilen yönlendirilmiş yapılar olduğu yönünde eleştiriler giderek güçleniyor.

İletişim bilimlerinde uzun süredir tartışılan “gündem belirleme” yaklaşımı, medyanın hangi konuların konuşulacağını belirleyerek kamuoyunun dikkatini yönlendirdiğini öne sürüyor.

McCombs ve Shaw’un klasik çalışmaları, medyanın “ne hakkında düşüneceğimizi” doğrudan olmasa da “ne hakkında düşüneceğimizi” belirlemede güçlü bir etkisi olduğunu ortaya koymuştu. Bu çerçeve günümüzde sosyal medya algoritmalarıyla birlikte daha karmaşık bir yapıya dönüşmüş durumda.

Dijital platformların yükselişiyle birlikte medya etkisi yalnızca haber bültenleriyle sınırlı kalmadı. Sosyal medya algoritmaları, kullanıcıların geçmiş davranışlarına göre içerik seçerek “kişiselleştirilmiş gerçeklik alanları” oluşturuyor. Uluslararası araştırmalar, bu durumun bireyleri farklı bilgi evrenlerine ayırarak ortak kamusal alanı zayıflattığını gösteriyor.

Bu yapı içinde “beğenilme”, “trend olma” ve “viral olma” gibi ölçütler, toplumsal görünürlüğün temel belirleyicileri haline gelirken; hangi konuların “önemli” sayılacağı da büyük ölçüde platform dinamikleri tarafından şekillendiriliyor.

Tüketim kültürü ve arzu üretimi

Eleştirel medya teorileri, özellikle Frankfurt Okulu’nun mirasına dayanarak, medya içeriklerinin yalnızca bilgi aktarmadığını, aynı zamanda “arzu ürettiğini” savunuyor. Bu yaklaşıma göre reklam, eğlence ve haber içerikleri iç içe geçerek bireylerin tüketim tercihlerini ve yaşam beklentilerini yeniden şekillendiriyor.

Uluslararası akademik literatürde bu süreç, “kültürel endüstri” kavramıyla açıklanıyor ve medya içeriklerinin standartlaşarak toplumsal beklentileri homojenleştirdiği ileri sürülüyor.

“Gerçeklik inşası” ve görünmeyen çerçeveler

Medya sosyolojisinde önemli bir diğer yaklaşım ise “çerçeveleme (framing)” teorisi. Buna göre medya, olayları yalnızca aktarmakla kalmıyor, aynı zamanda hangi bağlamda anlaşılacağını da belirliyor. Bu durum, toplumsal beklentilerin hangi değerler üzerinden kurulacağını da etkiliyor.

Örneğin ekonomik başarı, bireysel girişimcilik ya da tüketim kalıpları gibi temalar, sıklıkla “başarı hikâyeleri” üzerinden sunularak norm haline getiriliyor. Böylece bireyler, bu çerçeveleri içselleştirerek kendi yaşam beklentilerini de bu doğrultuda yeniden kuruyor.

Sosyal medya: katılım mı, yönlendirme mi?

Yeni medya ortamı, kullanıcıya içerik üretme ve yayma imkânı sunarak “katılımcı kültür” iddiasını güçlendiriyor. Ancak eleştirel çalışmalar, bu katılımın çoğu zaman platform şirketlerinin algoritmik kontrolü altında gerçekleştiğini vurguluyor.

Bu bağlamda sosyal medya, bir yandan bireylere görünürlük alanı açarken diğer yandan bu görünürlüğü belirli kurallar ve ekonomik modeller üzerinden filtreliyor. Böylece toplumsal beklentiler, yalnızca devlet ya da geleneksel medya tarafından değil, aynı zamanda küresel teknoloji şirketleri tarafından da şekillendiriliyor.

Beklenti mi, inşa mı?

Uluslararası iletişim araştırmaları, toplumsal beklentilerin “doğal” değil, büyük ölçüde medya ekosistemi içinde üretilen ve yeniden dağıtılan yapılar olduğunu ortaya koyuyor. Bu çerçevede medya, yalnızca toplumu yansıtan bir ayna değil; aynı zamanda toplumu sürekli yeniden kuran bir mekanizma olarak işlev görüyor.

Bu nedenle temel soru giderek daha kritik hale geliyor: Toplum gerçekten ne istiyor, yoksa ne istemesi gerektiği mi ona sürekli olarak anlatılıyor?

Paylaşın

Hatimoğulları: Demokrasi Ve Seçim Güvencesi En Temel Talep

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada hem Türkiye’deki siyasi gündemi hem de bölgesel gelişmeleri değerlendirdi.

Tülay Hatimoğulları’nın konuşmasında özellikle demokrasi, seçim güvenliği ve seçilmişlerin durumu öne çıktı.

Hatimoğulları, Türkiye’de yurttaşların en temel taleplerinden birinin demokratik hakların korunması ve seçimle göreve gelenlerin görevlerini sürdürebilmesi olduğunu vurguladı. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasına tepki gösteren Hatimoğulları, “Yurttaş seçme ve seçilme hakkının korunmasını istiyor. Seçilmiş belediye başkanlarının görevlerine iade edilmesini talep ediyor” dedi.

Toplumun geniş kesimlerinde demokrasiye yönelik güçlü bir talep olduğunu ifade eden Hatimoğulları, “Ülkenin tamamına yakını Türkiye’de demokrasinin kırıntısının kalmadığını söylüyor ve demokrasi istiyor. Yargının bağımsız olmadığına, kararların siyasi saiklerle verildiğine dair güçlü bir kanaat var” diye konuştu.

Seçilmiş siyasetçilere yönelik tutuklamalara da değinen Hatimoğulları, Ekrem İmamoğlu, Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş ve Can Atalay gibi isimlerin durumuna dikkat çekerek bu isimlerin serbest bırakılması çağrısında bulundu.

Hatimoğulları, iktidarın meşruiyetinin yalnızca güvenlik aygıtlarıyla değil, halkın rızası ve demokratik katılımıyla sağlanabileceğini belirterek, “Bir iktidarı meşru kılan şey polis ve yargı gücü değildir, halkın sesine kulak vermesidir” ifadelerini kullandı.

DEM Parti’nin demokratikleşme hedefi doğrultusunda çalışmalarını sürdürdüğünü vurgulayan Hatimoğulları, “Demokrasi herkes içindir diyerek yola çıktık. Bu odaktan asla ayrılmayacağız” dedi.

Bölgesel gelişmeler ve 1 Mayıs mesajı

Konuşmasında Orta Doğu’daki çatışmalara da değinen Hatimoğulları, savaşların sivil halklar üzerinde ağır yıkımlara yol açtığını belirterek “Savaşa hayır demeyi sürdüreceğiz” mesajını yineledi.

Yaklaşan 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Hatimoğulları, işçi sınıfının güvencesiz çalışma koşullarına dikkat çekti. “1 Mayıs, emekçilerin adalet ve eşitlik çağrısıdır” diyen Hatimoğulları, DEM Parti olarak tüm kadrolarıyla alanlarda olacaklarını söyledi.

Hatimoğulları ayrıca iktidara çağrıda bulunarak Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarına açılması gerektiğini ifade etti.

Paylaşın

Kronik Ağrı Ve Sigara Kullanımı Arasında “Kısır Döngü”

Kansas Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, kronik ağrı yaşayan bireylerin sigara ve elektronik sigara kullanımına çok daha yüksek oranda yöneldiğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / 2014–2023 yılları arasında Ulusal Sağlık Görüşme Anketi (NHIS) verilerinin incelendiği çalışma, kronik ağrı ile tütün kullanımı arasında güçlü ve çift yönlü bir ilişki bulunduğunu gösterdi.

Bulgular, American Journal of Preventive Medicine dergisinde yayımlandı.

Araştırmaya göre, kronik ağrı yaşayan kişiler hem sigara hem de elektronik sigara kullanımında, ağrı şikâyeti olmayanlara kıyasla belirgin şekilde daha yüksek oranlara sahip. Çalışma, ABD genelinde sigara kullanım oranları düşerken, bu düşüşün kronik ağrı yaşayan bireylerde çok daha yavaş gerçekleştiğini de ortaya koydu.

Kansas Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Yardımcı Doçent Jessica Powers, bu ilişkiyi “kısır döngü” olarak tanımladı. Powers, “Ağrı sigara içmeyi tetikliyor, sigara içmek ise ağrıyı daha da kötüleştiriyor. Bu durum bırakmayı da oldukça zorlaştırıyor” dedi.

Nikotin kullanımının kısa vadede geçici bir rahatlama hissi oluşturabildiğini ancak uzun vadede ağrı eşiğini düşürebildiğini belirten Powers, kronik ağrı riskinin de artabileceğine dikkat çekti.

Araştırmada, 195 binden fazla katılımcının verilerinin analiz edildiği belirtildi. Bulgulara göre kronik ağrı çeken bireylerin sigara, elektronik sigara veya her ikisini birden kullanma olasılığı, ağrısı olmayanlara kıyasla yaklaşık iki kat daha fazla.

Powers, kronik ağrıyla yaşayan bireylerin sigarayı çoğu zaman bir başa çıkma yöntemi olarak gördüğünü belirterek, “Hastalarımızın bir kısmı evden çıkamama, günlük aktiviteleri yapamama ve ruhsal çöküntüyle baş etmek için sigaraya yöneliyor. Ancak bu yöntem durumu daha da ağırlaştırıyor” ifadelerini kullandı.

Araştırma, ağrı şiddeti arttıkça tütün kullanımının da yükseldiğini gösterirken, sigara bırakma oranlarının kronik ağrı hastalarında daha yavaş ilerlediğine işaret etti.

Elektronik sigara kullanımına da dikkat çeken araştırmacılar, nikotinin ağrı sistemi üzerindeki etkilerinin hâlen tam olarak anlaşılmadığını ancak ağrı duyarlılığını artırabileceğine dair bulgular bulunduğunu aktardı.

Powers, bu sonuçların klinik uygulamalar açısından önemli olduğuna vurgu yaparak, kronik ağrı tedavisi ile sigara bırakma programlarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. “Elimizde etkili ağrı tedavileri ve sigara bırakma yöntemleri var. Ancak asıl etki, bu iki yaklaşım birleştirildiğinde ortaya çıkacak” dedi.

Paylaşın

Bahçeli’den Net Mesaj: Ara Seçim Yok, Seçim Zamanında

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında hem dış politika hem ekonomi hem de iç siyasete ilişkin dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.

Bahçeli, gündemdeki “ara seçim” tartışmalarına da net bir yanıt vererek, “Ara seçim yok, seçim zamanındadır. Türk milletinin iradesidir, o iradeye de şimdiden saygı duymak lazımdır” dedi.

Konuşmasında küresel gelişmelere geniş yer ayıran Bahçeli, enerji güvenliği, sınır emniyeti ve uluslararası hukuk arasındaki gerilimin “çok katmanlı bir hesaplaşma ağı” oluşturduğunu söyledi.

İran ile ilgili çatışmalara değinen Bahçeli, ABD ve İsrail’in 2026 başında gerçekleştirdiği saldırılar sonrası sağlanan geçici ateşkesin kalıcı bir barış anlamına gelmediğini savundu. Ateşkesin “tarafların pozisyonlarını gözden geçirdiği bir ara safha” olduğunu ifade eden Bahçeli, krizin sürdüğünü belirtti.

İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarına da değinen MHP lideri, “Siyonist hesapların Lübnan topraklarını terk etmeye niyeti yok” ifadelerini kullanarak, bölgedeki saldırıların artarak devam ettiğini söyledi. Bahçeli, Gazze’deki insani krizin Lübnan’a da yansıdığını belirterek uluslararası toplumun daha aktif olması gerektiğini vurguladı.

Terörle mücadele ve “Terörsüz Türkiye” hedefi üzerinden partisinin politikalarını savunan Bahçeli, MHP’ye yönelik eleştirileri de sert bir dille yanıtladı.

“Çapları MHP’yi tartışmaya yetmez” diyen Bahçeli, Türk milliyetçiliğini sorgulama girişimlerinin “siyasi acziyet” göstergesi olduğunu ifade etti.

Ekonomiye ilişkin değerlendirmelerinde tarım ve gıda güvenliğini ön plana çıkaran Bahçeli, savaşların artık yalnızca silahla değil, gıda ve üretim üzerinden de yürütüldüğünü söyledi.

Tarımı “milli mukavemetin temeli” olarak tanımlayan Bahçeli, çiftçilerin desteklenmesi gerektiğini vurguladı. “Toprağı küstürmemek, çiftçiyi yalnız bırakmamak” gerektiğini belirten MHP lideri, gıda güvenliğini “milli egemenlik ve milli beka meselesi” olarak nitelendirdi.

Bahçeli, dışa bağımlı gıda sistemlerinin ülkeleri kırılgan hale getirdiğini ifade ederek, üretimin stratejik önemine dikkat çekti.

Konuşmasında güvenlik güçlerine de geniş yer ayıran Bahçeli, polis teşkilatının ağır çalışma koşulları altında görev yaptığını söyledi.

Türk Polis Teşkilatı’nın 181. kuruluş yıl dönümüne de değinen Bahçeli, uzun mesai saatleri, yoğun nöbet sistemi ve psikolojik baskının ciddi sorunlara yol açtığını ifade etti. Polis intiharlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini belirterek çalışma koşullarının iyileştirilmesi çağrısında bulundu.

“Ara seçim yok” mesajı

Toplantı sonrası gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bahçeli, ara seçim tartışmalarını bir kez daha reddederek, “Seçim zamanındadır. Türk milletinin iradesi esastır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Mansur Yavaş Hakkında “Soruşturma İzni”

Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş hakkında, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşandığı iddia edilen bir olayla ilgili önemli bir gelişme yaşandı.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından, ABB’ye ait araçların seçim mitinginde kullanıldığı iddiası kapsamında soruşturma izni verildi.

Soruşturma iznine konu olayın, 2023 seçim döneminde Karabük’te düzenlenen bir cumhurbaşkanlığı mitingi sırasında yaşandığı öne sürülüyor. Dosyada yer alan iddialara göre, ABB’ye ait altı minibüsün miting için Karabük’e gönderildiği belirtildi.

Söz konusu seçimde muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu olmuştu.

Çiftçi imzalı soruşturma izni yazısında, Mansur Yavaş’ın araçların Karabük’e gönderilmesine ilişkin doğrudan bir talimatının bulunduğuna dair herhangi bir bulguya rastlanmadığı ifade edildi. Ancak aynı yazıda, araçların bu şekilde sevk edilmesinin Yavaş’ın bilgisi dışında gerçekleşmiş olamayacağı yönünde bir değerlendirmeye yer verildi.

Bu ifade, kararın hukuki dayanağına ilişkin tartışmaları beraberinde getirirken, ABB cephesinin “varsayıma dayalı sorumluluk yükleme” eleştirilerinin de temelini oluşturdu.

Ankara Büyükşehir Belediyesi, soruşturma iznine yazılı açıklamayla tepki gösterdi. Açıklamada, kararın somut bir delile dayanmadığı ve yalnızca varsayım üzerinden kurulduğu savunuldu.

Belediye ayrıca, 2023 seçim kampanyası sürecinde Mansur Yavaş’ın belediye başkanlığı maaşını dahi almadığını vurguladı. Bu durumun, kamu kaynaklarının seçim faaliyetiyle ilişkilendirilmemesi adına gösterilen hassasiyetin bir göstergesi olduğu ifade edildi.

Açıklamada, iddiaların bir televizyon programında gündeme gelmesinin ardından Yavaş’ın konuyu doğrudan teftişe açtığı, yapılan incelemede ise herhangi bir bulguya rastlanmadığı da aktarıldı.

ABB açıklamasında ayrıca, geçmiş döneme ilişkin dikkat çekici bir karşılaştırmaya yer verildi. Eski belediye yönetimi döneminde çalışanların zorla mitinglere götürüldüğü, belediye otobüsleriyle siyasi organizasyonlara katılım sağlandığı iddia edilirken, buna rağmen herhangi bir soruşturma açılmadığı savunuldu.

Bu durumun kamuoyunun takdirine bırakıldığı belirtilirken, mevcut soruşturma izninin “sindirme ve itibarsızlaştırma girişimi” olduğu görüşü tekrarlandı.

Belediye, verilen soruşturma iznine karşı hukuki sürecin başlatılacağını ve kararın Danıştay nezdinde itiraza taşınacağını duyurdu.

Siyasi tartışma büyüyor

Gelişme siyasi cephede de geniş yankı buldu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, soruşturmaya ilişkin ilk değerlendirmesinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmiş seçim süreçlerinde devlet araçlarını ve resmi imkânları kullandığını öne sürerek uygulamayı eleştirdi. Özel, bu tür uygulamalara geçmişte sessiz kalındığını, bugün ise farklı bir hassasiyet gösterilmesinin çelişki oluşturduğunu savundu.

Özel ayrıca, Erdoğan’ın seçim dönemlerinde valilerin eşlik ettiği resmi programlarla mitinglere katıldığını belirterek, bu durumların da kamu kaynakları kullanımına ilişkin tartışma yarattığını ifade etti.

Soruşturmalar gündemde

Öte yandan, son dönemde CHP’li belediyelere yönelik soruşturmaların arttığı da siyasi tartışmaların bir diğer başlığı oldu. Son iki ay içinde Bolu, Uşak ve Bursa belediye başkanlarının tutuklanması, muhalefet tarafından “siyasi operasyon” olarak değerlendirilirken, iktidar cephesi ise soruşturmaların hukuki süreçler kapsamında yürütüldüğünü savunuyor.

Dosyanın ilerleyen süreçte nasıl şekilleneceği ve Danıştay’a yapılacak itirazın sonucu, hem siyasi hem de hukuki açıdan yakından takip ediliyor.

Paylaşın

Yapay Zeka, Yaratıcılığı Tek Tipleştiriyor Mu?

Yüz binlerce büyük dil modeli (LLM) geliştirilmiş olmasına rağmen, piyasada GPT-4, Claude ve Gemini gibi az sayıda ticari sistemin baskın olduğu görülüyor.

Kullanıcılar özellikle yazma gibi yaratıcı görevlerde farklı modeller arasında tercihler yapsa da, yeni araştırmalar bu modellerin düşündüğümüz kadar “çeşitli” üretimler sunmadığını ortaya koyuyor.

Duke Üniversitesi tarafından yürütülen ve Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) Nexus dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, ticari yapay zeka modellerinin yaratıcı çıktıları insanlara kıyasla çok daha benzer bir yapıya sahip. Araştırmacılar, farklı modellerden alınan yanıtların beklenenden daha az çeşitlilik gösterdiğini tespit etti.

Duke Üniversitesi Elektrik ve Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nden Emily Wenger, “İnsanlar farklı yapay zeka modellerinin yaratıcı görevlerde farklı yönlere evrilip evrilmediğini merak edebilir. Bu çalışma temel olarak ‘hayır’ diyor. Model çıktıları, insanlara göre daha düşük çeşitlilik gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Araştırma, 22 farklı yapay zeka modeli ile 100’den fazla insan katılımcının karşılaştırıldığı üç standart yaratıcılık testi üzerinden yürütüldü: Alternatif Kullanımlar Testi (AUT), Farklı Çağrışım Görevi (DAT) ve İleri Akış (FF) testi. Bu testler, ıraksak düşünme ve yaratıcı çeşitliliği ölçmeyi amaçlıyor.

Sonuçlara göre, tek bir yapay zeka modeli bazı durumlarda bireysel insanlardan daha yüksek “yaratıcılık puanı” alabilse de, genel olarak modellerin ürettiği yanıtların birbirine oldukça benzer olduğu görüldü. Araştırmacılar, bu durumun modellerin benzer veri setleri üzerinde eğitilmesi ve benzer hedef fonksiyonlara sahip olmasından kaynaklanabileceğini belirtiyor.

Technion – İsrail Teknoloji Enstitüsü’nden Yoed Kenett ise, “Yapay zeka son derece özgün gibi görünse de aslında yanıtlar giderek homojenleşiyor” diyerek bu eğilimin uzun vadede yaratıcı düşünce üzerinde olumsuz etkiler doğurabileceği uyarısında bulundu.

Araştırmada ayrıca, kullanıcıların yapay zekayı bir “yaratıcı ortak” olarak giderek daha fazla kullandığına dikkat çekildi. Ancak uzmanlara göre bu durum, üretimlerin birbirine daha çok benzemesine yol açabilir.

Emily Wenger, yapay zeka kullanımının artmasıyla birlikte yaratıcı çeşitliliğin azalabileceğine işaret ederek, “Aşırı güven, fikirlerin aynı kalıplara sıkışmasına neden olabilir” dedi.

Araştırmacılar, özgün fikir üretmek isteyenler için yalnızca yapay zekaya değil, farklı bakış açılarına sahip insanlarla yapılan beyin fırtınalarına da önem verilmesi gerektiğini vurguladı.

Paylaşın