Yaşlanma Karşıtı Kremler İçin Uygun Yaş Hangisi?

Yıllardır, güzellik ürünlerinin sergilendiği reklamlarda “yaşlanma karşıtı” kavramı yaygın olarak kullanılmaktadır. Güneşe aşırı maruz kalma, sağlıksız yaşam tarzı, kirlilik, yetersiz uyku ve stres, başta yüz derisi olmak üzere cildin dokusuna zarar veren ve cilt yaşlanmasına en çok katkıda bulunan etkenlerdir.

Haber Merkezi / Yaşlanmanın erken belirtileri arasında kuru cilt, ince kırışıklıklar, düzensiz cilt tonu, pürüzlü doku, görünür gözenekler ve leke bulunur.

Artan “mükemmel” görünme arzusunu karşılamak için her gün yaşlanma karşıtı ürünler de dahil olmak üzere pek çok sayıda çözüm geliştirilmektedir. Yaşlanma karşıtı kremler, ince çizgilerin ve kırışıklıkların görünümünü en aza indirmede muazzam bir yardımcıdır.

Yaşlanma karşıtı ürünlerde alfa ve beta hidroksi bileşikleri, retinol ve A ve C vitaminleri bulunmaktadır. Bu tür yaşlanma karşıtı çözümleri cilt bakımı rutininize dahil ettikten sonra daha pürüzsüz bir dokuya yeniden kavuşabilirsiniz.

Yaşlanma karşıtı kremlerin faydaları

Cildin parlaklığını arttırır, cildin parlaklığın kaybolması ve gözle görülür semptomların ortaya çıkması cilde daha yaşlı bir görünüm veren birçok faktörden ikisidir. Etkili bir yaşlanma karşıtı krem, kırışıklıkları ve ince çizgileri azaltmayı kolaylaştırır.

Cildin nemlenmesi ve sıkılaşması

Aşırı cilt kuruluğu, cilt sıkılığının ve esnekliğinin kaybı gibi yaşlanma belirtileri çok yaygındır. Yaşlanma karşıtı kremlerin sürekli kullanılmasıyla bu sorunların çözüldüğü söylenmektedir.

Yüzdeki lekeleri ve renk bozulmalarını önler

Güneş kremi, cildinizi UVA ve UVB ışınlarından koruyarak yaşlılık lekelerini ve olası renk bozulmalarını önler. Genellikle cilde zarar veren hücrelere karşı savaşan E ve C vitaminleri gibi antioksidanlar içerir. Düzensiz pigmentasyon krem ​​kullanılarak tedavi edilebilir. Özellikle uzun süre güneş altındaysanız, her iki saatte bir güneş kremi ve yaşlanma karşıtı losyonu yeniden uygulayın.

Öz güveninizi artırır

Yaşlanma karşıtı rutinlerin hem fiziksel görünümünüz hem de psikolojik sağlığınız için avantajları vardır. İyi görünmeniz için sizi motive eder ve kendinize olan güveninizi artırır.

Herkes zorluklarla karşılaşır ve kendinizi erken yaşlanma belirtilerine karşı koruma hakkınız vardır. Hem içeriden hem dışarıdan sağlıklı kalmak sizin sorumluluğunuzdadır ve bu nedenle daha genç görünmek için yaşlanma karşıtı kremleri seçmek mantıklı bir karardır.

Daha sağlıklı olmaya

Domino etkisi genel sağlığınız için geçerlidir çünkü özgüveninizi artırır. Görünüşünüzü kabul etmek, sosyal utangaçlığınızı bırakmanızı ve daha dışa dönük olmanızı sağlar.

Yaşlanma karşıtı kremler için uygun yaş

İnsanların yaşlanma karşıtı kremleri 20’li yaşların sonunda ve 30’lu yaşların başında kullanmaya başlaması önerilmektedir. Yaşlanma belirtilerini fark etmeden önceki birkaç yıl.

Yaşlanma belirtileri ortaya çıkmadan önce yaşlanma karşıtı krem ​​kullanmaya başlarsanız, yaşlanma sürecini yavaşlatma avantajına sahipsinizdir.

“Kendinizle ilgilenmeye başlamak için asla erken değildir”. Doğru cilt bakım rutini ve sağlıklı alışkanlıklar, 30’lu yaşlardan sonra bile genç görünümünüzü korumanızı garanti etmenin mükemmel yollarından ikisidir.

Paylaşın

Geçmişten Bugüne Dedikodunun Anlamı Ve Bilinmeyen Faydaları

Dedikodu dünyanın her yerinde kötü bilinir. Ama kısa sohbetlerin insan hayatında büyük etkisi var. Temelsiz söylenti olarak bir kenara itilse de dedikodunun politikada da dünyanın genel işleyişinde de önemli bir yeri var.

“Dedikodu” kelimesini Google görsellerinde arattığınızda, karşınıza çıkan görsellerin  yüzde 62’sinin sadece kadınları, yüzde 7’sinin erkekleri, yüzde 31’inin ise kadın ve erkekleri kapsadığını görürsünüz.

Bu durum erkeklerin dedikodu yapmadığı mitini güçlendiriyor. Ama araştırmalar erkeklerin de kadınların da aynı derecede dedikodu yaptığını gösteriyor.

Dedikodunun kökeni, dilin ortaya çıkışına kadar gidiyor.

Evrim psikolojisi uzmanı Robin Dunbar, insanların dedikodu yapmasını sağlamak için dilin geliştiğini  bile ileri sürüyor. İlk çıkışından bu yana dedikodu, kimlere güvenip güvenemeyeceğinizden tutun da kimlerin “beleşçi” olduğunu, kimin palavra attığına kadar toplumsal olarak faydalı bilginin toplum içinde iletilmesini sağlamıştır.

Bu tür konuşmalar toplumsal bütünleşmeyi sağlamış ve çatışmayı önlemiştir. Ortaçağda dedikodu (“gossip”) kelimesi (kökeni “godsibb”den gelir ve isim annesi/babası anlamı içerir), hamile kadına doğum sırasında destek olan kadınlar için kullanılmıştır.

Zamanla yazılışı da kısmen değişikliğe uğrayan bu kelime ‘tanıdık’ veya arkadaş anlamı kazanmış, daha sonra da “bildik bir konuda veya boş konuşan kişi” anlamına gelmiştir. Bugünkü dedikodu kelimesinin İngilizcesi de hem bu eylemi hem de onu yapan kişiyi ifade etmektedir.

16’ncı ve 18’inci yüzyıllar arasında Avrupa’da süren cadı avı dönemine kadar dedikodu kelimesi olumsuz anlam içermiyordu. Bu dönemde ise büyücülük suçlamalarına katalizör olmuş ve cadı avı kapsamında kadınlar işkenceye uğramış ve öldürülmüşlerdi.

Kadınları cezalandırmak ve konuşmalarına engel olmak amacıyla özel bir dizgin geliştirilmişti. Böylece dedikodu kadınlar arasında konuşmaya dair negatif bir anlam kazanmıştı.

17’nci ve 18’inci yüzyıllarda ise dedikodu, İngiliz kahvehanelerinde erkekler arasındaki konuşmalar şeklinde yaygınlaştı.

Bu kahvehaneler zengin ve eğitimli erkeklere özgüydü ve eğitimli erkekler ve öğrencileri birbirlerine entelektüel becerilerini sergiliyordu (kadınlar ise buralara ancak hizmetçi olarak girebiliyordu).

Böylelikle kadınların dedikodu, erkeklerin ise ciddi sohbetler yaptığı miti doğmuş oldu.

Dedikodu ve örgütlenme konusundaki araştırmam, dedikodunun kadınlar arasında önemsiz ve tehlikeli konuşma olduğuna dair yanılsamayı yerle bir ediyor.

İşyerinde dedikodu tecrübesine ilişkin mülakatlarda erkekler genellikle “Ben dedikodu yapmıyorum ama…” diye başlayıp, dedikoduyu stratejik ve politik olarak nasıl kullandıklarını uzun uzun anlatıyorlardı.

Dedikodu yerine kullanılan ‘iş sohbeti’, ‘toplantı sonrası bilgilendirme’ ve ‘koridor sohbetleri’ gibi birçok farklı ifadeyle karşılaştım.

Erkekler bu terimlerle kendilerini daha rahat hissediyor gibi görünüyor. Tatil dönüşünde “Son dedikodular ne?” diye sormak yerine, “Neler oluyor?” diye sormaları daha olasıdır.

Sorunun ardındaki niyet aynıdır, ama ikinci soru dedikoducu olmakla ilişkili utancı yumuşatabilir. Aynı şekilde, dedikodu yapan kişileri tanımlamak için “iyi bir dinleyici” veya “insan ilişkileri iyi” gibi ifadeler kullanıldığını duydum.

İşyerinde dedikodu

İşyerinde dedikodunun ortadan kaldırılması çağrısı içeren çok sayıda materyalin yanı sıra, dedikoduya direnmenin manevi nedenlerini sıralayan kitaplar da var.

Dedikoduya ilişkin popüler klişelerde dedikodu sırasındaki olumsuz yargılara aşırı vurgu yapılsa da, dedikodu merhamet, empati ve acıyı fark etme ile de ilişkilendirilebilir.

Dedikodu, hem olumlu hem de olumsuz duyguları ifade etmenin bir yolu, bir ‘stres atma’ yöntemi ve algılanan sosyal adaletsizliğe karşı duygusal bir tepkidir.

Etik veya profesyonel olmayan davranışlarla ilgili endişeler de dedikodu yoluyla ifade edilebilir. Örneğin cinsel istismarla ilgili ‘yaygın bilgi’ olduğu halde kimsenin konuşmaması gibi.

Dedikodu, kuruluşlardaki kötü uygulamalarla ilgili olduğunda, görmezden gelinmek veya önemsenmemek yerine dikkate alınması gereken bir erken uyarı sinyali olarak işlev görebilir.

Tüm dedikoduların iyi olduğu söylenemez. Dedikodunun kişilerin ve kuruluşların itibarına zarar verebileceği zamanlar vardır. Olumsuz dedikodu, insanlara zarar veren bir tür zorbalıktır. Dedikodu yapma ya da yapmama kararı her zaman etik bir karardır.

Yeni bir anlayış

Dedikodu, 25 yılı aşkın bir süre önce bu konuda araştırma yapmaya ve yazmaya başladığımdan bu yana yavaş bir rehabilitasyon sürecinden geçti.

Son kitabım “Dedikodu, Örgüt ve İş”in (Gossip, Organization and Work) de gösterdiği gibi dedikodu, iletişim ve iş dünyasında bir araştırma konusu olarak ciddiye alınıyor.

Küresel olarak, #MeToo (Sen De Anlat) hareketi dedikoduya ilişkin algıları değiştirdiği gibi, ‘ses çıkar’ kültürünün yükselişi ve suçlanma korkusu olmadan gerçeğin söylenebileceği güvenli ortamların yaratılması da dedikoduya ilişkin algıları değiştirdi.

Bilgi sızdırma, suiistimallerin veya gizli tehditlerin ortaya çıkarılması ve açık bir toplumun sürdürülmesi için hayati önem taşıyor.

Odak noktası artık dedikodunun sorun olması değil, onun, halının altına süpürülen yapısal sorunları açığa çıkaran ‘sorunun arkasındaki sorunu’ ifade etmenin bir yolu olarak görülmesidir.

Pandemi aynı zamanda dedikodunun faydalarına da ışık tuttu. Neredeyse bir gecede, sokağa çıkma yasakları, dedikoduyu oluşturan gündelik konuşmalar,  kahve kuyruğunda ve toplantılardan önce veya sonra yapılan konuşmalar için fırsatları ortadan kaldırdı.

Birçok insan ofise döndüğünde, bu küçük dedikodu anlarının sosyal bağlar ve işbirliği için ne kadar önemli olduğunu fark etmiştir.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

‘Çevre Dostu’ Güneş Kremleri Yeterli Koruma Sağlıyor Mu?

İngiltere’de tüketici haklarını takip eden bağımsız kuruluş ‘Which?’ tarafından yapılan araştırmada İngiltere’de satışta olan çevre dostu olarak bilinen mineral güneş kremlerinin zararlı morötesi (UV) ışınları önlemede yetersiz kaldığı anlaşıldı.

Araştırmada kimyasal ve mineral bazlı farklı markadan birçok güneş kremleri incelendi. İncelenen mineral güneş kremlerinin hiçbirinin paketlerinde belirttiği korumayı sağlamadığı görüldü.

Kimyasal bazlı kremler bu konuda daha iyi sonuç verse de bazı markalar koruma sağlamada yetersiz kaldı.

Mineral ve kimyasal güneş kremleri arasındaki fark nedir?

Kimyasal güneş kremleri oktosrilen gibi organik bileşenleri kullanarak morötesi (UV) ışınlarını filtreliyor.

Deri tarafınden emilen kremler güneş ışınlarını ya ışıktan aldığı enerjiyi ısıya dönüştürerek, ya da kimyasalın 3 boyutlu şeklini değiştirip kırmak suretiyle absorbe ederek koruma sağlıyor.

Ancak kimyasal morötesi (UV) ışın filtrelerinin çevreye olumsuz etkide bulunduğu biliniyor.

Mineral güneş kremleri bu nedenle çevreye duyarlı tüketiciler için son dönemde popüler hale geldi. Mineral kremlerin bazıları biyolojik olarak parçalanamayan ya da çevreye zararlı maddeler içerse de genel olarak çevre için güvenli olarak kabul ediliyor.

Bazı kimyasal güneş kremlerinin özellikle mercan kayakıları üzerinde zararlı etki yaptığı biliniyor. Önceki çalışmalarda kimyasal güneş ışını filtreleyicisi oxibenzona maruz kalan genç mercanları kendi iskeletine hapsederek büyümesini engellediği anlaşılmıştı.

Mineral güneş kremleri titanyum oksit ya da çinko oksit gibi inorganik mineraller kullanarak güneş ışınları bloke ediyor.

Deri tarafından emilmeyen ve deri yüzeyinde bir çeşit örtüleme yapan bu kremler bu sebeple hassas ciltler için de daha uygun bir seçenek olarak ortaya çıkıyor.

Güneş ışınlarnın birçok farklı türü bulunuyor. UVA ve UVB’ye fazla miktarda maruz kalındığında zararlı etkiileri ortaya çıkıyor. UVB güneç yanığına yol açarken, UVA cilt kanserinin sorumlusu olarak görülüyor.

Hangi güneş kremi markaları sınıfta kaldı?

Which?’in araştırmasına göre 30 koruma faktöre sahip beş mineral güneş kremi geçersiz not aldı. Bu markalar Alba Botanica, Clinique, Green People, Hawaiian Tropic ve Tropic oldu.

Öte yandan araştırmada süpermarketlerde satılan bazı ucuz güneş kremlerinin UVA koruması açısından iyi sonuç verdiği ortaya çıktı.

Bu ürünler arasında Asda, Avon, Lloyds Pharmacy Solero, Morrissons, Piz Buin AllergySuperdrug ve Ultrasun Family yer aldı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Alkali Diyet Nedir? Artıları Ve Eksileri

Asit-alkali diyeti veya alkali kül diyeti olarak da adlandırılan bu beslenme planı, asit oluşturan gıdalar yerine alkali oluşturan gıdaların tüketimine dayanmaktadır. Diyetin savunucuları, bunun sağlığı iyileştirebileceğini ve ömrü uzatabileceğini iddia ediyorlar, çünkü kırmızı et gibi asit üreten gıdaları yemek, bizi sağlıksız hale getiren bir pH dengesizliğine yol açıyor.

Haber Merkezi / Buradaki temel fikir, bir kişinin tükettiği gıdalar aracılığıyla vücudunun asitliğini veya alkalinitesini kontrol edebilmesidir. Yiyecekler kalori çıkarmak için metabolize edildiğinde, yiyecek yakılır ve asidik, alkali veya nötr olabilen bir kül kalıntısı bırakır.

Alkali diyetin savunucuları, bu külün vücudun ne kadar asidik olduğunu etkileyebileceğini ve asidik külün hastalığa duyarlılığı artırdığını iddia ediyor. Alkali kül ise koruyucu olduğuna ve diyeti “alkalize ederek” ve vücudun pH’ını dengeleyerek sağlığı iyileştirmenin mümkün olduğuna inanıyorlar.

Yenen yiyecekler arasında sebze, meyve, badem, mercimek, soya ürünleri, tofu ve filizlenmiş tahıllar bulunur. Gıdaların yaklaşık %80’i alkalileştirici gıdalar olmalıdır ve %20’si asit oluşturucu olabilir; her yemek ve içecek için geçerli olan bir kural.

Asit oluşturan gıdaların örnekleri (pH0 ila 7) et, kümes hayvanları, yumurta, süt ürünleri, şekerli içecekler, atıştırmalıklar, buğday ürünleri, kahve, mayonez, süt, alkol ve ketçaptır; nötr gıdaların örnekleri (ph7) doğal yağlar, şekerler ve nişastalardır ve alkali gıdaların örnekleri (pH 7 ila 14) sebzeler, baklagiller, meyveler ve kuruyemişlerdir.

Bu diyeti bazı artıları ve eksileri aşağıda açıklanmıştır.

Artıları

  • Diyet meyve, sebze ve tahıllar üzerinde ağırdır ve kırmızı et, ilave şeker ve işlenmiş ve abur cubur yiyecekleri keser.
  • Bazı insanlar daha fazla enerjiye sahip olduklarını, daha az bağırsak sorunu yaşadıklarını ve kilo verdiklerini fark ederler. Bununla birlikte, bu, azaltılmış asitlikle bağlantılı olmaktan ziyade işlenmiş ve abur cuburları azaltmanın bir sonucu olabilir.
  • Diğer bazı diyetlerin aksine, alkali diyet tüm besin gruplarını ortadan kaldırmaz. İnsanlar hala asit oluşturan yiyecekleri tüketebilir; sadece onlardan daha az yerler.
  • Diyet pahalı değildir.

Eksileri

  • Bu diyetin nasıl çalıştığına dair iddialar hiçbir güvenilir bilimsel kanıtla desteklenmemiştir.
  • DNA, yağ asitleri ve amino asitler gibi asitler yaşam için gerekli yapı taşlarıdır.
  • Bu diyetin savunucuları, tümü sağlığa faydalı olan ve önemli proteinler ve besinler içeren et, süt ürünleri ve yumurtaların sınırlandırılmasını tavsiye ediyor.
  • İnsan vücudu, böbreklerin ana rollerinden biri olan kendi pH’ını kesinlikle düzenler. Bu nedenle birçok uzman, diyetle değiştirilebileceğine inanmamaktadır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Kakaonun Sağlığa Faydaları Nelerdir?

Pek çok kişi için kakao denilince aklına gelen ilk şey elbette çikolatadır. Bu kesinlikle lezzetli bir tatlıdır, ancak kakao sadece tat ile ilgili değildir, kakaonun kardiyovasküler sistem için büyük faydaları vardır ve bilişsel yetenekleri geliştirir.

Haber Merkezi / Kısacası kakao kalbi daha sağlıklı ve bizi daha akıllı yapar. Adının Latince’den “tanrıların yemeği” (theobroma cacao) olarak çevrilmesine şaşmamalı. 

Kakao, ruh halini iyileştirmek, kan basıncını düşürmek, insülin duyarlılığını artırmak, sağlıklı kolesterol seviyelerini desteklemek, beyin sağlığını desteklemek, vücuttaki iltihabı azaltmak için kullanılır.

Kahveden vazgeçmek isteyenler kakao ile değiştirmeyi deneyebilir. Kakaonun aktif maddesi olan teobromin, kafeinin aksine bağımlılık yapmaz.

Kalp sağlığı için kakao

Kakao tüketildiğinde düz kas gevşemesi meydana gelir, kalbin atardamarlarındaki kan akışı artar ve damar tonusu azalır. Bilim adamlarının gözlemleri, düzenli olarak kakao yiyenlerin kardiyovasküler hastalıklardan ölüm riskinin azaldığını gösteriyor.

Moralinizi yükseltmek için kakao

Birçok insan ruh halinizi iyileştirmek için çikolata yiyebileceğinizi bilir. Bununla birlikte, iyi, kakao içeriği en az% 70 olan çikolata olarak adlandırılabilir. Kakaonun etkisini, (şekerden bahsediyorum) geçici bir enerji patlaması ve ardından oldukça keskin bir düşüş veren bir çikolata çubuğundan şekerin etkisiyle karıştırmayın.

Beyin ve görme için

Kakao bilişsel işlevi geliştirir (hafıza, dikkat, alıcılık). Yaşlı insanlar ve günde 2 bardak şekersiz kakao ile bir çalışma yapıldı. Kakao tüketiminin sonucu, serebral dolaşımda, bilişsel işlevde ve basınçta bir azalma oldu.

Araştırmacılar, bunun gelişmiş insülin duyarlılığından kaynaklandığını varsaydılar. Başka bir çalışmada, kakao gençler tarafından tüketildi. Sonuç olarak, bilişsel işlevlerini ve buna ek olarak görme yetilerini de geliştirdiler. Bilim adamları bu etkiyi beyne giden kan akışının iyileşmesine bağlıyor.

Yorgunken

Kakao, kronik yorgunluk sendromu olan kişilere yardımcı olur. Yorgun olduğumuzda, genellikle daha fazla yemeye başlarız. Kakao iştahı azaltır ve insülin duyarlılığını artırır, diyabet riskini azaltır.

Kakao başka ne yapar?

  • Nöronları iltihaplanmadan korur (günde 20 gram bitter çikolata tüketen kişilerde minimum C-reaktif protein değerleri vardı),
  • Görme keskinliğini ve zıt renkleri ayırt etme yeteneğini arttırır,
  • Cildin ultraviyole hassasiyetini azaltır (12 hafta sonra ortalama tüketim seviyesinde %25 ve yüksek tüketimde 2 kat), kan akışını ve cildin oksijenlenmesini arttırır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Yapay Tatlandırıcıların Bağırsak Sağlığına Etkileri

Yapay tatlandırıcılar, beslenmede yaygın olarak tüketilen sentetik şeker ikameleridir. Son birkaç on yılda, yapay tatlandırıcılar, yiyecek ve içecekleri tatlandırmak için kalorisiz bir katkı maddesi olarak giderek daha popüler hale geldi.

Haber Merkezi / Birçok gıda ürünü ve içeceğin içine dahil edilmelerinin yanı sıra farmasötik ürünlerin de bileşenleridirler. Beslenmede yapay tatlandırıcı tüketimi artmaya devam ediyor, mikrobiyota üzerindeki etkileri ve zararlı etkilerin nasıl azaltılacağı giderek daha fazla araştırılıyor.

Artan yapay tatlandırıcı tüketimi

Tatlandırıcı örnekleri arasında sukraloz, sorbitol, mannitol, eritritol ve aspartam bulunur. Tipik olarak tatlandırıcılar, gram başına daha büyük bir kalori etkisine sahip olan şekere göre çok yüksek bir tatlandırma yoğunluğuna sahiptir. Tatlılık, sentetik veya doğal kaynaklı olabilir, ikincisi tercih edilen bir seçimdir.

Epidemiyolojik çalışmalar, glikoz intoleransı ve tip 2 diyabetli hastalarda tatlılığın kilo vermedeki faydasını kanıtlamış olsa da, ebeveyn yapay tatlandırıcı tüketiminin metabolik hastalık gelişimi ile sonuçlanan koşullarla bağlantılı olduğu konusunda bazı çelişkili raporlar vardır – bu etki bağırsak yoluyla sağlanır.

Tatlandırıcılar şunları içerir:

  • Besleyici olmayan tatlandırıcılar: Doğal kaynaklardan elde edilen besleyici tatlandırıcılara kıyasla tatlandırma yoğunluğuna ve gram başına daha düşük kalori içeriğine sahip olarak tanımlanır
  • Düşük kalorili tatlandırıcılar: Hidrojene şeker veya şuruptan elde edilen düşük sindirilebilir karbonhidratlar olan tipik olarak polioller veya şeker alkolleri; bu şeker alkolleri şekere göre daha düşük kalori içeriğine sahiptir ve diş çürümesine veya kan şekerini yükseltmez

Yaygın olarak kullanılan besleyici olmayan yapay tatlandırıcıların tüketimi, bağırsak mikrobiyotasının bileşiminde ve işlevinde değişikliklere neden olarak glikoz intoleransının gelişmesine neden olmuştur.

Bağırsak mikrobiyal topluluklarının insan hastalığı ve sağlığında önemli ve merkezi bir rol oynadığı bilinmemektedir. Bağırsak mikrobiyomu, metabolizma, bağışıklık, anabolizma (büyüme) dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik süreçlerde yer alır ve bilişsel işlevler ekler. Bağışıklık sistemi üzerindeki bağırsak mikrobiyotası arasında çok yakın bir bağlantı vardır; mikrobiyal topluluklar, bağışıklık hücrelerinin eğitimini ve olgunlaşmasını destekleyen sinyaller sağlar.

Yapay tatlandırıcıların yanı sıra mikrobiyomun bileşimi ve işlevi de diyetle modüle edilir ve hızla değiştirilir. Yapay tatlandırıcılar ve bunların insan sağlığı üzerindeki aşağı yönlü etkileri arasındaki potansiyel bağlantı, insan sağlığı, diyet ve bağırsak mikrobiyotasının çeşitli unsurları arasındaki bu iyi bilinen etkileşimler nedeniyle şu anda ele alınmaktadır.

Bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklikler ve bunun sonucunda metabolizma, ağırlık ve metabolik bozukluktaki değişiklikler

Çalışmalar, yapay tatlandırıcıların, kalorilerin biyoyararlanımını artıran bakterilerin büyümesini destekleyebileceğini göstermiştir.

Aspartam, sukraloz veya sakarinin fareler üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma, dolaşımdaki kan şekeri seviyelerinin, şeker alan farelere göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Bunun nedeni, bağırsaktaki bakteri türlerinin yaklaşık %90’ını oluşturan iki tür bakteri türünün bileşimindeki değişikliktir. Bunlar Bacteroidetes ve Firmicutes’dir. Araştırmalar, genetik olarak obez farelerin, normal ağırlıktaki muadillerine göre ortalama olarak %50 daha az Bacteroidetes ve %50 daha fazla Firmicutes’e sahip olduğunu göstermiştir.

Prensip olarak, bir Firmicutes örneği normal ağırlıktaki fare popülasyonuna aktarıldığında, normal fareler obez oldu. Bu değişikliğin temeli, daha fazla enerji ekstraksiyonu sağlayan Firmicutes türlerinden artan enzim üretiminin bir sonucudur. Ayrıca Firmicutes, enerjinin parçalanmasına göre yağ depolanmasını teşvik etmek için gen ekspresyonunu manipüle edebilir.

Bu bulgu, insan bağırsağındaki bakterilerin sadece diyetten kalori alma ve enerji depolama yeteneğini etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda yeme davranışını şekillendiren ve artan kalori tüketimine yol açan leptin gibi hormonların dengesini de etkilediğini göstermektedir.

Yapay tatlandırıcı tüketimi ile belirli bakteri türlerindeki değişiklikler arasında pozitif korelasyonlar gösteren çeşitli çalışmalarda benzer etkiler gösterilmiştir. Ayrıca, bu etkilerin glisemik yanıt ve glukoz toleransına yansıdığı görülmüştür. Her zaman, bu çalışmalar bağırsak mikrobiyotasındaki değişikliklerin bir sonucu olarak glikoz toleransı üzerinde zararlı bir etki göstermiştir.

Bu örüntüler ilişkili olsa da, nedensel olmadıklarına dikkat etmek önemlidir. Obez insanlar, normal bir popülasyona kıyasla yapay tatlandırıcıları tüketme olasılığı daha yüksek olabilir.

Bununla birlikte, zayıf ve sağlıklı gönüllülerden oluşan küçük bir grup üzerinde bu ilişkinin doğrudan test edilmesi, beş gün boyunca maksimum sakarin dozunu tükettikten sonra, yedi denekten dördünün, bağırsak mikroplarında ani bir değişikliğin yanı sıra glikoz tepkisinde bir azalma gösterdiğini göstermiştir. . Glikoz toleransındaki değişikliklere dirençli olan üç gönüllü, bağırsak mikrobiyomunun bileşiminde veya işlevinde bir değişiklik yaşamadı.

Kilo, glikoz toleransı ve metabolik bozukluğun ötesinde: Tatlandırıcıların bağırsak mikrobiyomunun patojenetik özellikleri üzerindeki etkisi

Bu yıl yayınlanan yakın tarihli bir araştırma, tatlılığın bağırsak bakteri türlerinin patojenitesini de etkileyebileceğini göstermiştir. Bu çalışmada, model bağırsak bakterileri, yapay tatlılık sakarin, sukraloz ve aspartamın çeşitli konsantrasyonlarına maruz bırakılmış ve bunların patojeniteleri ve bağırsak hücre tipleri ile olan değişimleri ve etkileşimleri in vitro çalışmalar kullanılarak ölçülmüştür. Sonuçlar, tatlandırıcıların bu bakterilerin bir biyofilm (yani Escherichia coli ve Enterococcus faecalis ) oluşturma yeteneğini arttırdığını gösterdi. Sonuç olarak, bu bakteriler konak epiteline yapışabildi, istila edebildi ve öldürebildi.

Analizler, yapay tatlandırıcıların tüketiminin bağırsak mikrobiyota popülasyonlarının birçoğunun bileşimini ve bolluğunu değiştirdiğini gösterse de, daha ileri çalışmalar gereklidir. Bunun nedeni, bağırsak mikrobiyotasında gözlenen değişikliklerin insan deneklerden ziyade ağırlıklı olarak hayvanlarda gözlenmesidir.

Sonuç olarak, yapay tatlandırıcı tüketiminin insanlarda bağırsak mikrobiyotası üzerindeki etkilerini ve bunun sağlık sonuçlarını nasıl etkileyebileceğini belirlemek ve ilgili biyobelirteçleri belirlemek için iyi tasarlanmış, uzun vadeli, çift kör, plasebo kontrollü, randomize klinik araştırmalar gereklidir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Bitki Bazlı Diyetlerin Bağırsak Sağlığına Etkileri

Bitki bazlı diyetler son dönemde oldukça popüler hale geldi. Diyet alışkanlıklarının, mikrobiyal bileşimin bileşimini ve işlevselliğini etkileyerek, bağırsak sağlığına katkıda bulunduğu bilinmektedir. Bağırsak mikrobiyotasının fonksiyonlarındaki çeşitlilik, beslenme alışkanlıkları da dahil olmak üzere birçok farklı faktörden etkilenir.

Haber Merkezi / Bitki bazlı diyetler ağırlıklı olarak meyveler, sebzeler, tahıllar, baklagiller, kuruyemişler ve tohumlar içerir; Ansteyler, bağırsaktaki çeşitli ve faydalı bakteri ekosisteminin korunmasında farklı bir rol oynar ve ardından sağlığı etkiler.

Bitki bazlı diyetlerin metabolizma, mikrobiyota ve beyin fonksiyonu üzerindeki etkileri

Vegan ve vejeteryan diyetleri gibi bitki bazlı diyetler, bazı kronik hastalıkların daha düşük oranda ortaya çıkması ve aynı zamanda değiştirilmiş bir mikrobiyal rekabet ile ilişkilendirilmiştir.

Genel olarak konuşursak, bitki bazlı diyetler, diyet lifi, çoklu doymamış yağ asitleri, fitokimyasallar ve bitkisel proteinlerin yüksek içeriği nedeniyle kommensal bakterilerde bir artışın yanı sıra patojenik bakterilerde bir azalmayı teşvik edebilir.

Diyet bileşenlerinin bağırsak mikrobiyomu modüle edilmiş etkileri

Karbonhidratlar

Karbonhidratlar, insan diyetindeki en belirgin makro besindir; Genel olarak konuşursak, karbonhidrat alımı vejetaryenler ve veganlarda daha yüksektir. Basit karbonhidratlar ince bağırsaklarda enzimatik olarak parçalanmazlar ve kolondaki mikrobiyom tarafından fermente edildikleri yerde kolayca emilirler.

Bitki bazlı diyetlerin en dikkat çekici özelliği yüksek lif içeriğidir. Bu diyet lifi, Bacteroides, Bifidobacterium, Ruminococcus, Eubacterium ve Lactobacillus gibi belirli bakteri türleri tarafından fermente edilir . Bu fermantasyon olaylarının birincil çıktısı, metabolik çıktıları şekillendiren kısa zincirli yağ asitlerinin (SCFA’lar) üretimidir. Yani, en yaygın olarak üretilen SCFA’lar arasında asetat, propiyonat ve butirat bulunur.

Bu SCFA’lar metabolizma, inflamasyon ve hastalığın düzenlenmesi için önemlidir. Bunlar kolonositler için enerji sağlar ve bağırsak pH’ını değiştirerek patojenlerin büyümesini etkiler. Özellikle SCFA’lar, kolonosit adı verilen bağırsaklardaki hücreler için enerji sağlar ve bağırsak pH’ını değiştirir; Özellikle bütiratın sağlam bir bağırsak bariyeri işlevini desteklediği ve ayrıca araç metabolizması üzerinde başka faydalı etkiler ürettiği bilinmektedir.

Bütirat, iyi bağırsak sağlığının pozitif belirteçleri olarak kabul edilen belirli bakteri türleri tarafından üretilir. Bu SCFA, sıkı bağlantı protein ekspresyonunun yukarı regülasyonuna neden olur.

Bu proteinler epitelyal ve endotelyal hücreler arası bağlantıların organizasyonunda yer alır ve geçirgenliği, yani bağırsağın bariyer oluşturma özelliklerini kontrol eder. Sonuç olarak, bütirat, lipopolisakkaritlere (LPS) bağlı inflamatuar hastalıkları önler; bu moleküller, hemen hemen tüm Gram-negatif bakterilerde bulunan başlıca yüzey membran bileşenleridir ve bir dizi patojenik etkiye sahiptir, en önemlisi bir bağışıklık tepkisini ortaya çıkarır.

SCFA’lar ayrıca tokluk ve gıda alımının kontrolü ile de ilişkilendirilmiştir. SCFA’lar, enteroendokrin hücrelerde serbest yağ asidi reseptörleri olarak da adlandırılan G proteinine bağlı reseptörleri birleştirir. Bu bağlanma olayı, doygunluk yaratan hormonların salınımını uyarır (yiyecek için iştahı bastırır); glukagon benzeri peptit 1 (GLP-1) ve peptit YY (PYY).

GLP-1, β-hücre insülin sekresyonunu uyarır ve mide boşalmasını azaltarak tokluğu destekler. GLP-2 salgılanması, GLP-1 ile eşzamanlıdır ve bağırsak epitelyal proliferasyonunu ve geçirgenliğini arttırır. PYY, besin emilimini etkileyen bağırsak hareketini düzenler. Aynı zamanda merkezi olarak hareket eder ve oreksijenik nöronları (iştahı uyaran hormonlar) inhibe eder, bu nedenle gıda tüketimini azaltır.

Obezite ve tip 2 diyabet düşük dereceli iltihaplanma koşulları olarak kabul edildiğinden, SCFA ile modüle edilmiş bağışıklık sistemi işlevi, bitki bazlı diyetlerimi görebilenlerin yanı sıra lif açısından zengin müdahaleleri izleyenlerde gözlemlenen faydalara katkıda bulunabilir. kardiyometabolik hastalıklar.

Yağ asitleri

Katı bitki bazlı diyetlerde, diyetin yağ içeriği ağırlıklı olarak doymamış yağ asitlerinden elde edilir. Diyetteki farklı oranlarda yağ asitleri, bağırsak mikrobiyom bileşimini değiştirebilir.

Yüksek yağlı bir diyete kronik maruz kalma, gram-negatif bakterilerin artması ve onu koruyan sıkı bağlantı proteinlerinin azaltılmış bir ekspresyonu ile ilişkili olabilen bağırsak geçirgenliğinde bir artış ile ilişkilendirilmiştir. Bu bakterilerin dış zarında bulunan LPS, bağışıklık hücrelerindeki ücret benzeri reseptörler tarafından tanınır ve bu da insülin sinyalini olumsuz yönde etkileyen inflamatuar aktivasyona yol açar.

Buna karşılık, bitki bazlı gıdalarla (avokado, tohum ve kabuklu yemişler) ilişkilendirilen omega-3 PUFA’lar inflamasyonu üç ana yolla azaltabilir: (1) bağışıklık hücresi aktivasyonuna aracılık etmek, (2) inflamasyonun öncüllerini azaltmak ve ( 3) inflamasyonla ilgili genlerin ekspresyonunun değiştirilmesi.

Proteinler

Proteinler, diyetin ve tahıllar, sebzeler, kuruyemişler ve tohumlar gibi çeşitli ürünlerin, et içeren diyetlerle aynı protein kalitesini ve bolluğunu sağlamak için yeterli olması gereken önemli bir projedir. Genellikle protein, yüksek miktarda lif, magnezyum, potasyum ve folat alımıyla ilişkili soya ürünlerinden elde edilir. Bu ürünler, bağırsak mikrobiyom bileşimini değiştiriyor gibi görünüyor.

Bitki bazlı diyetlerin tüketimi, trimetilamin N-okside (TMAO) dönüştürülen trimetilamin (TMA) oluşumuyla sonuçlanan aşırı et tüketimini önler. Bu bileşik kolesterolün ters taşınmasını baskılamakla ilgili olduğundan, yüksek TMAO’nun artan kardiyovasküler riskin öngörüsü olduğuna dair bazı kanıtlar vardır. Yumurta, süt, karaciğer, kırmızı et, kabuklu deniz ürünleri, kümes hayvanları ve balık gibi hayvansal kaynaklarda bulunan L-karnitin ve kolin alımının azaltılması bu nedenle kardiyovasküler faydalara neden olabilir.

Fitokimyasallar

Fitokimyasalların bağırsak mikrobiyomunu modüle etmedeki rolü, özellikle polifenoller dikkate değerdir. Ağırlıklı olarak polifenoller, faydalı bakteri oranını artırarak ve potansiyel olarak patojenik çeşitleri engelleyerek mikrobiyom bileşimini olumlu şekilde değiştirebilir. Faydalı bakterilerdeki artışlar ve patojenik çeşitlerin inhibisyonu, polifenollerin emilecek daha basit fenomenik bileşiklere metabolizasyonunu en üst düzeye çıkarmak için önemlidir.

Bitki bazlı diyetler, bağırsak mikrobiyomu ve kronik hastalıklar arasındaki ilişki

Yine bitki bazlı olan Akdeniz diyetlerinin kardiyovasküler mortaliteyi azalttığı bildirilmiştir. Birkaç şehir, bu diyetlerin faydalarının, daha düşük bir inflamatuar potansiyele sahip olan bağırsak mikrobiyomunun modülasyonuna aracılık ettiğini öne sürdü. Akdeniz diyetinin birçok yönü, örneğin zeytinyağı ve fındıkta bulunan daha fazla miktarda tam tahıllı gıdalar, meyve, sebze ve doymamış yağlar dahil olmak üzere bitki bazlı diyetlerde bulunur.

Bitki bazlı diyetler lif açısından zengindir ve SCFA dahil olmak üzere mikrobiyal metabolizmanın son ürünü aracılığıyla olumlu etkilere aracılık eder. Mikrobiyal bileşim açısından, lifle zenginleştirilmiş diyetler daha yüksek Bacteroidetes/Firmicutes oranıyla ilişkilidir.

Bu diyetlerin mikrobiyomun bileşimini değiştirmedeki etkisi, hayvan temelli bir diyet tüketenlerde artan lif alımını gösteren müdahale çalışmalarında dikkate değerdir; geliştirilmiş bir metabolik risk profili.

Bitki bazlı bir diyetin benimsenmesinin bağırsak sağlığını arttırdığı, vücutta metabolizma, kardiyovasküler sağlık ve daha fazlasıyla ilgili yaygın sistemik etkiler ürettiği kanıtlanmıştır. Genel olarak, bitki bazlı diyetler, yüksek diyet lifi, çoklu doymamış yağ asitleri ve fitokimyasallar içeriği nedeniyle kommensal bakterilerdeki artışı teşvik edebilir ve patojenik türleri azaltabilir.

Bitki bazlı diyetler, mikrobiyom bileşimi yoluyla dolaylı etkileri sayesinde, bağırsak sağlığını olumlu yönde etkiler, bu da daha düşük inflamatuar durum, olay direnci ve gelişmiş kardiyovasküler risk profili ile sonuçlanır. Bağırsak mikrobiyomu üzerinde güçlü ve etkili bir diyet modülasyonu vardır ve bu da bağırsak sağlığını etkiler; Bu nedenle, bakteri bileşimini değiştirmek için diyet müdahale stratejilerinin sağlık yararlarını artırabileceği öne sürülmüştür.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Keten Tohumunun Sağlığa Faydaları Nelerdir?

Keten tohumu, eski çağlardan beri gıda ve endüstriyel lif kaynağı olarak kullanılmaktadır. Keten tohumu, lipidler, protein, diyet lifi ve sağlık yararlarının atfedildiği eikosapentaenoik asit (EPA), dokosaheksaenoik asit (DHA) ve secoisolariciresinol diglukosit (SDG) gibi diğer biyoaktifler dahil olmak üzere birçok makro besin içerir. Bu sağlık yararları kardiyovasküler, hormonal ve metabolik sistemleri kapsar.

Haber Merkezi / Keten tohumu, %40 lipid, %21 protein, %28 diyet lifi, %4 kül ve yaklaşık %6’sını oluşturan lignanlardan oluşur. Kalan %1, şekerler fenolik asitleri içeren diğer çözünür bileşenlerden oluşur. Keten tohumu kayda değer bir yağ içeriğine sahiptir ve tohumun %29 ila 45’ini temsil eder; Kesin değer, konuma, tarımsal iklim koşullarına ve çeşidine bağlıdır.

Alfa-linolenik asit (ALA): Önemli bir biyoaktif molekül

Keten tohumu yağının ana besinsel faydası, yüksek seviyedeki alfa-linolenik asitten (ALA) elde edilir. ALA, toplam yağ içeriğinin %50-60’ını oluşturur. Ancak ALA, keten tohumunda olduğu kadar kolay bulunmaz; tipik olarak, keten tohumu verimli besin emilimini kolaylaştırmak için öğütülmelidir. ALA, de novo sentezlenemediği için esansiyel bir omega-üç yağ asididir.

ALA ayrıca eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) içeren daha uzun zincirli çoklu doymamış yağ asitlerine dönüştürülür. Bir çalışma, öğütülmüş keten tohumu veya keten tohumu yağı formunda günde 6 g ALA tüketen deneklerin (iki grup; 18-29 veya 45-69 yaş), plazma DHA ve EPA konsantrasyonlarında bir ay boyunca önemli bir artış gösterdiğini göstermiştir. .

Bununla birlikte, ALA dönüşümünün bu daha uzun zincirli çoklu doymamış yağ asitlerine dönüşüm tepkisinde, söz konusu çalışmaların yaş ve cinsiyetindeki farklılıkların yanı sıra farklı diyetlerini yansıtabilecek bir varyasyon vardır. ALA tüketiminin klinik ve halk sağlığı etkileri vardır; nüfusun önemli bir kısmı balık tüketmiyor veya temel EPA’dan zengin balıklara erişemiyor.

Keten tohumu ve kardiyovasküler hastalık (CVD)

Yüksek ALA tüketimi, orta derecede azaltılmış KVH riski ile ilişkilidir. Bununla birlikte, birkaç çalışma arasında sonuçlarda geniş bir çeşitlilik olduğu ve kardiyovasküler sağlık üzerindeki yararlı etkilerine dair kesin kanıtlar gösterilmeden önce ek araştırmaların gerekli olduğu belirtilmelidir.

Genel olarak, ALA, endotel fonksiyonunu ve kan lipid profilini iyileştirerek hücre zarlarının omega-üç yağ içeriğini değiştirerek CVD’ye karşı koruma sağlıyor gibi görünmektedir. ALA’lar ayrıca önemli anti-inflamatuar ve anti-trombotik etkiler de üretebilir. Prospektif çalışmaların bir meta-analizi, ALA alımını iki çay kaşığı öğütülmüş keten tohumu (1.2 g/gün’e eşdeğer) ile artırmanın – ölümcül koroner kalp hastalığı riskini en az %20 azaltabileceği sonucuna varmıştır.

Keten tohumunun diyabet üzerindeki etkisi

Çözünür lif, protein, SGD, bir antioksidan ve ALA içeriği nedeniyle keten tohumu, insülin sekresyonunda ve plazma glukoz homeostazının korunmasında (açlık plazma hemoglobin A1c [HbA1c], glukoz ve insülin ile ölçüldüğü üzere) orta düzeyde bir iyileşmeye neden olabilir. .

Katılımcılara keten tohumu türevi lignin verildiği diğer deneylerde, katılımcılar HbA1c ile ölçüldüğü üzere glisemik kontrolde önemli gelişme gösterdi; bununla birlikte, açlık glukozunda ve buna bağlı olarak iç insülin direncinde ve kan lipid profillerinde herhangi bir değişiklik görülmedi.

CVD’de olduğu gibi, diyet lifi, lignanlar, çözünür lif ve ALA’nın rolü, tümü glisemik kontrole katkıda bulunabilir. Tüm analizler kesin değildir ve çoğu çelişkilidir, bu nedenle keten tohumu ile glisemik kontrol ve diyabet üzerindeki etkisi arasındaki mekanik bağlantıyı belirlemek için daha fazla araştırma gereklidir.

Keten tohumu tüketimi ve hormonal kontrol

ALA aynı zamanda yüksek hayvanlarda inflamasyonu ve bağışıklık fonksiyonunu düzenleyen hormon benzeri eikosanoidlerin biyosentezinde bir ara maddedir. Daha fazla ALA metabolizmasından kaynaklanan EPA ve DHA, endojen olarak resolvinler, nöroprotektinler ve koruyucular olarak bilinen farklı metabolitlere dönüştürülebilir.

  • Resolvinler, (1) güçlü bir anti-inflamatuar etkiye sahiptir, inflamatuar ve anafilaktik reaksiyonların aracıları olan prostanoidlerin (eikosanoidlerin alt sınıfı) hareketlerini bloke ederek inflamasyonun boyutunu sınırlandırır ve (2) bir bağışıklık bölgesi temizleme etkisine sahiptir.
  • Resolvinlerin yanı sıra koruyucular, homeostazı sürdürmek için belirli mekanizmaları harekete geçirmek için çalışan çeşitli organ iltihabı türlerinin çözülmesini destekler.
  • Nöroprotektinler DHA’dan türetilir ve oksidatif, stres kaynaklı pro-inflamatuar gen ekspresyonunu inhibe ederek nöronların bütünlüğünü korur ve bu nedenle hücre hayatta kalmasını destekler.

Keten tohumunun kanser önleyici potansiyeli

Keten tohumu tüketimi, özellikle meme ve prostat kanseri olmak üzere kanser riskinin azalmasıyla ilişkilendirilmiştir. Genel olarak, randomize kontrol çalışmalarının sonuçları, keten tohumu tüketiminin prostat ve meme kanseri için koruyucu olabilecek biyolojik değişikliklerle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Meme kanseri bağlamında keten tohumuna atfedilen anti-kanser etkileri, ilgili reseptörlerine bağlanmak ve östrojen üretiminde rol oynayan bir enzim olan aromatazı inhibe etmek için östrojen ve testosteron ile rekabet eden keten tohumu lignanlarının bir sonucu olabilir.

Meme kanseri bağlamında, keten tüketimi, riskin azalması ve tümörlerin büyüme ve boyutunun azalmasıyla ilişkilidir. Yine, menopoz öncesi ve menopoz sonrası kadınları içeren karşıt denemeler ve çalışmalar aynı sonuçları göstermedi. Sonuç olarak, keten tohumunun meme kanseri üzerindeki net etkisini belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Bu uyarıcı sonuç, prostat kanseri bağlamında geçerlidir. ALA’nın artmış prostat kanseri riski ile ilişkili olduğunu gösteren epidemiyolojik çalışmalardan elde edilen çelişkili kanıtlar vardır. Bu çelişkili bulgular, farklı prostat kanseri sınıflandırma yöntemlerine ve popülasyon demografik özelliklerine bağlı olabilir.

Genel olarak keten tohumu, anti-inflamatuar, antioksidan ve hormonal ve kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve menopoz ile ilgili sağlık yararlarına yol açan metabolik etkileri kapsayan birkaç biyoaktif bileşen içerir. T

Bütün keten tohumu bileşenlerinin ve biçimlerinin (yağ, müsilaj ve protein) tüketiminin yararlarındaki çeşitlilik, biyolojik aktivite ve sağlık sonuçlarını belirli bileşiklerle ilişkilendiren kesin sonuçlara varılmadan önce biyoaktifin tüm tamamlayıcısının dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, keten tohumu, sağlık üzerindeki net olumlu etkileri ile ilişkili değerli bir besin kaynağıdır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Tereyağı Sağlık İçin İyi Mi?

Tereyağı, büyük miktarda yenilebilir yağ içeren bir süt ürünüdür. Tereyağının süte standart oranı 1:20’dir. Bu işlemde elde edilen tereyağı miktarı sütün kalitesine ve yağ içeriğine göre değişir. Günümüzde yağsız süt çeşitli ürünlerde kullanılmakta ve önemi oldukça artmıştır.

Haber Merkezi / Tereyağı %1-2 süt, %16-17 su, %80-82 süt yağı ve belki de yaklaşık %1-2 tuzdan oluşur ve bu tuz doğrudan içine eklenir. Ayrıca kalsiyum, fosfor, A, D ve E vitaminleri ve proteinler içerir. Laktonlar, diasetil, metil ketonlar, dimetil sülfür ve yağ asitleri tereyağına lezzet katan faktörlerdir. Tuzsuz tereyağına tatlı tereyağı da denir.

Güçlü bir antioksidan olarak tereyağı

Doğal tereyağındaki karoten varlığı, insanlar için önemli bir besin kaynağıdır. Karoten vücudun çeşitli bölgelerine fayda sağlar. Vücudu çeşitli enfeksiyonlardan koruyarak hücre yeniden büyümesini ve onarımını destekler.

Ek olarak, A vitamini yağda çözünür ve kolayca emilen ve cilde, gözlere, ağıza, boğaza, idrar ve sindirim yollarına fayda sağlayan tereyağında çok miktarda bulunur. Lenfosit üretimini teşvik ederek bağışıklık sistemini güçlendirmenin yanı sıra hücre yeniden büyümesini ve yenilenmesini iyileştirebilir.

Tereyağının sağlığa faydaları

Tereyağının düzenli olarak makul miktarlarda tüketilmesi, sağlıklı yaşam için gerekli olan birkaç gerekli mineral ve vitaminleri sağladığından sağlığa faydalıdır. Örneğin, beyin ve sinir sisteminin, iskeletin ve birçok fizyolojik sürecin düzgün gelişimi için gerekli olan A ve D vitaminlerini içerir. Ayrıca, tereyağı vücudun diğer birçok bölümünün düzgün çalışmasına yardımcı olur.

  • Görme: Beta-karoten çoğunlukla tereyağında bulunur. Sağlıklı görme için gerekli olan ve gözü koruyan bir besindir. Beta-karoten ayrıca anjina pektoris riskini azaltır. Makula dejenerasyonu riski de azalır.
  • Kemik: Kalsiyum ve bakır, çinko, selenyum ve manganez gibi diğer mineraller tereyağında bulunur. Kemik gücünü oluşturmada ve korumada çok önemli unsurlardır ve ayrıca kemik onarımına ve büyümesine yardımcı olurlar. Bu minerallerin yetersiz alımı nedeniyle kemikte erken yaşlanma, artrit ve osteoporoz oluşabilir.
  • Tiroid bezi: Tiroid bezi önemli bir endokrin bezidir ve A vitamini metabolizmasında çok önemli bir bağlantıdır. Tiroid bozukluğu olan kişilerde A vitamini seviyesi düşüktür. Tereyağı yeterli A vitamini sağlar ve yeterli miktarda tereyağı tüketimi tiroid problemlerini hafifletmeye yardımcı olacaktır.
  • Kalp: Doğal olarak işlenmiş tereyağı, ölçülü olarak düzenli olarak alındığında kalp için sağlıklı bir besindir. Tereyağı yağları, iyi kolesterol olarak kabul edilen yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterolü oluşturur. Tereyağındaki omega-3 yağ asitleri ayrıca omega-6 yağ asitlerinin seviyesini düşürür ve böylece kalp hastalıkları riskini azaltır.

Obezitede Rolü

Konjuge linoleik asit (CLA), otla beslenen ineklerden elde edilen tereyağında zengin bir şekilde bulunan bir yağ asididir. CLA, bir birey için bir sağlık takviyesi olarak kabul edilmiştir. Toplam vücut yağ içeriğini azaltabilir ve bu nedenle obezite riskini azaltabilir. CLA’nın insanlarda vücut yağ kütlesini azaltmadaki etkisi üzerine bir araştırma, art arda 12 hafta boyunca günde 3.4 gram CLA alımının, obez insanlarda vücudun yağ içeriğini önemli ölçüde azaltabildiği sonucuna varmıştır.

Tereyağı alımının insan obezitesine neden olmada bir risk faktörü olduğunu gösteren birkaç çelişkili çalışma vardır. Bu tür araştırmalar, sadece aşırı miktarda tereyağı ve diğer yağdan zengin süt ürünleri alımına bağlı olarak vücuttaki yağ birikiminin kilo alımını ve dolayısıyla obeziteyi desteklediğini göstermektedir.

Tereyağının olumsuz etkileri

Tereyağının sağlığa birçok faydası olmasına rağmen, esas olarak aşırı tüketildiğinde birçok istenmeyen soruna neden olabilen yağlardan oluşur. Bunlara obezite, hipertansiyon, kalp hastalığı ve kanser dahildir. Ayrıca, tereyağı tüketilen çoğu durumda beyaz un kullanımının, obeziteye ve bağlantılı komplikasyonlara neden olan birincil suçlu olması da mümkündür. Çoğu durumda olduğu gibi, ılımlı bir tereyağı alımı, yüksek düzeyde kötü kolesterol de dahil olmak üzere, kendisine atfedilen sağlık risklerinin çoğunu ortadan kaldıracaktır.

Bu, özellikle zaten kalp hastalığı veya yüksek tansiyonu olan kişilerde böyledir. Tereyağı alımını dikkatli bir şekilde kısıtlamaları veya hatta bir süre için tamamen kaçınmaları gerekebilir. Sürekli yüksek miktarlarda tereyağı alımı da tip 2 diyabetle sonuçlanabilir. Kandaki yüksek yağ seviyesi, β hücrelerinde insülin üretimini etkileyerek diyabet oluşumuna neden olur. Bununla birlikte, genel olarak, düzenli olarak alınan sınırlı miktarda tereyağının sağlık için oldukça faydalı olduğuna dair hiçbir soru yoktur.

Paylaşın

Alkol Ve Diyabet

Diyabet (şeker hastalığı), yüksek kan şekeri seviyelerine ve ciddi sağlık sonuçlarına yol açan glikoz metabolizmasındaki bir dengesizlik olarak tanımlanır. Alkol, önceden var olan diyabetik semptomları şiddetlendirerek bu kan şekerlerinin seviyelerini hem artırabilir hem de azaltabilir.

Haber Merkezi / Alkolün diyabetli bireyler üzerinde birçok olumsuz etkisi vardır. Az miktarda alkol bile kan şekeri düzeylerini önemli ölçüde artırarak ilişkili koşulları şiddetlendirebilir. Bu özellikle büyük oranda karbonhidrat içeren şekerli şaraplar ve biralar için geçerlidir.

Tip 2 diyabet, biri obezite olmak üzere birçok risk faktörüne sahiptir. Alkol birçok kalori içerir ve aşırı içme önemli kilo alımına neden olabilir. Bu nedenle tüketim, tip 2 diyabetin yönetimini engelleyebilir, kötü beslenme kararlarını teşvik edebilir ve açlığı artırabilir. Alkol alımı, diğer tip 2 risk faktörleri olan trigliserit ve kan basıncı seviyelerini de yükseltir.

Hipoglisemi

İnsülin enjeksiyonları (ve diğer ilaçlar) ile birleştiğinde, aşırı alkol alımı tehlikeli derecede düşük kan şekeri seviyelerine yol açarak hipoglisemiye neden olabilir. Bu etki, alkolün tipik olarak kan şekeri seviyelerini düzenlemek için çalışan karaciğer fonksiyonu üzerindeki olumsuz etkisinden kaynaklanmaktadır.

Normal olarak depolanmış glikozu serbest bırakmak yerine, karaciğer kandaki alkolü parçalamalıdır. Bu, glikozun serbest bırakılmadığı ve kan şekeri seviyelerinin düştüğü anlamına gelir. Bu, terleme, çarpıntı, bulanık görme, titreme ve baş ağrısı gibi sayısız semptomla sonuçlanabilir.

Tip 1 diyabetlilerde, özellikle aç karnına, genellikle 24 saat sonra ortaya çıkan hipoglisemiyi tetiklemek için çok az miktarda alkol gerekir. Hipoglisemi semptomları kolaylıkla akşamdan kalma ile karıştırılabilir, bu da genellikle tıp uzmanları tarafından tanınmadığı ve yanlış tedavi edildiği anlamına gelir.

Diyabet komplikasyonları

Alkol ayrıca diyabet komplikasyonlarını şiddetlendirebilir. Örneğin, hem duyusal hem de motor fonksiyonları etkileyen ve diyabetle ilişkili en ciddi komplikasyonlardan biri olan nöropati.

Sürekli yüksek glikoz seviyeleri, kan damarı hasarına yol açarak, sinir sistemine kan akışını keserek sinir hasarına neden olur. Alkol bu durumu şiddetlendirerek, kişinin ağrıya tepkisini artıran hiperaljeziye yol açar. Ek olarak alkol, ağrıyı kontrol eden hormonların sürekli salınımını uyarır ve sinyal yolu yoğunlaştıkça ağrı tepkilerini daha da artırır.

Alkol alımı ile şiddetlenebilecek diğer durumlar gözle ilgili problemlerdir. Alkol alımı bilişsel işlevi azaltır, bu da yavaş öğrenci hareketi ve kademeli olarak daha zayıf göz kasları ile sonuçlanır. Zamanla, bunun görme üzerinde kalıcı bir etkisi olabilir, bu da bulanık ve görme bozukluğuna neden olabilir. Gözler ayrıca kan çanağı haline gelebilir ve hızlı hareketler geliştirebilir.

Şeker hastaları için alkol önerileri

  • Sadece yemekle birlikte içilmeli
  • Kadınlar günde bir bardaktan, erkekler ise günde iki bardaktan fazla içmemelidir.
  • Şarap, bira ve tatlı kokteyller içmeyin

Bununla birlikte, diyabetik semptomların kötüleşmesine yol açabilecek tek madde alkol değildir. Sigara içmek kalp, böbrek, görme ve akciğer komplikasyonlarında çarpıcı bir artışa yol açarken, birçok uyuşturucu da kokain gibi felç ve kalp krizi riskinde dramatik bir artışa yol açabilen çok sayıda duruma yol açar. Bu nedenle, özellikle diyabetli bir birey için herhangi bir madde dikkatle değerlendirilmelidir.

Ayrıca, tıbbi bir kimlik takısı takmak, tıp uzmanlarına hipoglisemi yaşayanları belirlemede yardımcı olabilir ve doktorların uygun bakımı sağlamasına olanak tanır.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın