Kurtulmuş: Barış Olmadan İstikrarın Olması Mümkün Değil

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, 16. Büyükelçiler Konferansı kapsamında Ankara’da bulunan Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde görev yapan Büyükelçileri Meclis’te kabul etti.

Programda konuşan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı: “Dünyada her alanda büyük değişimlerin yaşandığı, çok doğal olarak da bunların devletler arasındaki ilişkilere, uluslararası ilişkilere birebir yansıdığı bir dönemden geçiyoruz. Belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla bu dönemi iyi anlamak, bunun gereklerine karşı tedbirlerimizi iyi geliştirmek ve Türkiye olarak bir bölgesel güç ve küresel aktör olma iddiasındaki bir ülke olarak tedbirlerimizi ona göre almak mecburiyetindeyiz.

Hiç şüphesiz dünyayı yönettiğini zannettiğimiz kuralların da bir bir her birisinin aşındığı hatta kağıt üzerinde çok güzel sözler olarak durmakla birlikte fiili hayatta hiçbir etkilerinin olmadığını da müşahede ediyoruz. Bunun yanında dünyadaki düzeni tanımlamak bakımından farklı süreçlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Tek kutuplu dünya sisteminin sona ermesiyle birlikte çok kutupluluk bütün unsurlarıyla birlikte gelişmeye başlıyor ama bunun yanında hem küreselleşme hem bölgeselleşme eğilimlerinin fevkalade ciddi bir şekilde eş zamanlı ve yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bütün bunların hepsinin diplomaside de farklı alanlarda güçlü bir şekilde mücadele etmeyi gerektirdiği aşikardır.

Düne göre alışık olmadığımız yeni durumların, yeni çelişkilerin, yeni çatışmaların, yeni gerilimlerin olduğu ama aynı zamanda yeni fırsatların da ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Biz insanoğlu olarak yaşadığımız dönemi adlandırmayı, tanımlamayı severiz. Uzay çağı, sanayi toplum vesaire gibi tanımlarla geçmiş dönemde yaşanan gelişmeleri tanımladık. Herhalde bu dönemi tanımlamak gerekirse, yeni bir eşikte olduğumuz aşikardır. Bu yeni eşik, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına doğru gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyoruz. Ama bu yeni eşiği eğer tanımlamak gerekirse ‘yeni zamanların eşiği’ olarak tanımlanabilir. Önümüze yeni, belirgin ve ilginç zamanların gelmekte olduğu, geldiği aşikardır. Dolayısıyla bizim de Türkiye olarak bütün bu süreçlerdeki devasa geniş bir alana yayılmış bu gelişmeleri yakinen takip etmek ve buna göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.

Çok şükür Türk dış politikası olarak özellikle son yıllarda fevkalade etkin ve ciddi atılımlar içerisinde olduğumuzu hepimiz iftiharla izliyoruz. Türk dış politikası öncelikle ilkeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Hele hele böyle bir dünyada, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla günü günü gün ederek dış politikayı kurmak mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve Türkiye olarak buna göre hareket ediyoruz.

Bölgemizdeki sorunların hepsinin çözülebilmesi için barış, istikrar ve güven perspektifini fevkalade güçlü bir şekilde koruyor ve çevremizdeki ülkelere de telkin ediyoruz. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta Türkiye’nin takındığı tutum, Kafkaslar’daki gerilimlerde ortaya koymuş olduğu tavır, Gazze’de ateşkesin sağlanması ve İsrail’in saldırganlıklarının durdurulması konusunda ortaya koyduğu tavır tam da bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir. Bu anlayışla dış politikamızı fevkalade güçlü bir şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlayışın bölgeye ve insanlığa sağlayacağı en önemli hususiyetlerden birisi normalleşmenin temin edilmesi ve normalleşme ile birlikte bölge halklarının da yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Bütün bunları yaparken de prensipli müzakereler ilkesinden asla ayrılmadığımızı görüyoruz.

Türk dış politikasının bir diğer özelliği insani diplomasidir. Bu insani diplomasi vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafındaki ihtiyaç sahibi olan insanlara en kısa sürede ve en etkin şekilde ulaşabilmeyi başarıyoruz, bunun için gayret sarf ediyoruz. Başta Filistin, mazlum ve mağdur Filistin halkı, Gazze halkı olmak üzere, başta mazlum ve mağdur Afrika halkları olmak üzere bu insanlara insani bakımdan her türlü desteği sağlamak için diplomasimizi en etkin şekilde kullanmaya gayret ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye bugün dünyada lider diplomasisini en iyi şekilde uygulayan birkaç ülkeden birisidir. Liderin üzerinden, liderin güçlü liderlik vasıfları ve karakteri üzerinden birçok zor meselenin nasıl çözüldüğünü hepimiz biliyoruz, sizler de yakinen muhatapları olarak şahitlerisiniz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte en önemli dış politika artılarından birisinin de lider diplomasisi, güçlü lider diplomasisi olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye’nin dış politikadaki bir başka özelliği ise çok taraflı ve etkin bir diplomasi icra etmiş olmasıdır. Artık Türkiye’nin herhangi bir bölgenin, herhangi bir ülkenin kuyruğuna takılıp herhangi bir paktın peyki olarak durması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü her zaman söylediğimiz gibi ne doğuya dönük ne sadece Batı’ya dönüktür. Türkiye ne şu tarafın uydusu ne bu tarafın yörüngesinde bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin, ısrarla vurguladığımız gibi, bir tek ekseni vardır, o da Türkiye eksenidir.

“Meşruiyetimizi dış politikada da milletin iradesinden alırız”

Türk dış politikası iddialıdır, kararlıdır ve tutarlıdır. Bu bölgede, bu coğrafyada, bu zaman diliminde Türkiye’ye iddiasız olmak yakışmaz. Dahasını söyleyeyim; iddiasız olan bir Türkiye de bu coğrafyada ayakta duramaz. Dolayısıyla bu temel ilkelerde iddiamızı, kararlılığımızı ve ölçülü bir şekilde sürdürdüğümüz dış politika faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Hiç şüphesiz bunları yerine getirirken dört temel ilke de bizim pusulamız olacaktır. Bunlardan birisi tutarlılık. Zikzak çizmeyen, bir o tarafa bir o bu tarafa dönmeyen, sözünü güçlü bir şekilde söyleyen, bu sözü de gücüyle, hem yumuşak gücüyle hem de sert gücüyle tahkim eden bir Türkiye olmak mecburiyetindeyiz. İkincisi meşruiyettir. Meşruiyet olmayan bir sözün ne kadar güçlü olursa olsun karşılığı yoktur. Bizim anladığımız sözümüzün meşruiyetinin arkasındaki en büyük güç ise bizatihi milletin iradesidir. Biz meşruiyetimizi sadece iç politikada değil, dış politikada da meşruiyetimizi milletin iradesinden alır, milli iradeden alır, milletin gücünden alırız.

Bizim bu istikamette yürürken pusulamızın üçüncü özelliklerinden birisi ise vicdandır. Bu tür konular devlet yönetimleri, dış politika ülkeler arasındaki ilişkiler sadece matematik denklemlerden ibaret değildir. Mutlaka ve mutlaka vicdanı işin orta yerine koymak ve vicdanı da pusulamızın önemli unsurlarından biri haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde bugün dünyada çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi vicdansızların elinde koskoca dünya zıvanadan çıkar ve kendi özelliklerini kaybeder, insani özelliklerini kaybeder. Bu vicdan pusulamız dolayısıyla bugün Türkiye özellikle Gazze diplomasisi çerçevesinde insanlık cephesinin öncüsü olmuştur.

Hiç şüphesiz pusulamızın dördüncü önemli unsuru ise zamandır, zamanın ruhudur. Zamanın ruhuna uygun olmayan fikirler ne kadar güçlü şekilde telaffuz edilirse edilsin bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Biz de zamanın çok hızlı aktığını biliyoruz. İşlerin çok hızlı geliştiğini biliyoruz. Ama burada hem sakin, aklı başında işlerimizi yürüteceğiz hem de işlerimizi en hızlı şekilde yapacağız. Sakin olmakla hızlı olmak birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı iki temel unsurdur. Bu çerçevede, bu ilkeler çerçevesinde dış politikamızı sürdürdüğümüz müddetçe bugün bizim için çok ileride gibi görülen birçok hususun da yakın dönemde gerçekleştiğine bizzat şahit olacağız. Türkiye, bütün bu özellikleriyle ve bunları hayata geçirme kararlılığıyla bir bölgesel güç olma ve küresel aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Parlamenter diplomasiyi dünyada en iyi kullanan ülkelerden birisiyiz. TBMM’de, buradan aşağı yukarı görüyorum, her masada dış ilişkilerle ilgili bir komisyon başkanı arkadaşımız oturuyor. Bir taraftan Dış Komisyonlarımız, bir taraftan Dostluk Gruplarımız, bir taraftan Meclis Başkanlığımız olarak dünyanın her yerinde böyle hemen hemen her hafta birçok yerde arkadaşlarımız ikili ya da çok taraflı temaslarını gerçekleştiriyor, Türkiye’nin tezlerini dünyanın en ücra noktasına kadar anlatıyor ve özellikle oralarda kurdukları ilişkilerle birlikte büyük bir dostluk köprülerini dünyanın en uzak noktalarıyla aramızda oluşturuyor.

Bu bölgede Türkiye’nin güçlü bir şekilde ayakta durmaktan başka şansı yoktur. Bunu hepimiz söylüyoruz, görüyoruz ve bunu gerçekleştirmek için gayretle mücadele ediyoruz. Çünkü burası tarih boyunca, tarihçilerin ‘Bereketli hilal’ dediği coğrafyanın tam merkezidir. Tarihte bütün büyük güçlerin gelip hakim olmak istediği, etkin olmak istediği bölge burasıdır. Kafkaslar’ın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, Anadolu kıtasının olduğu bu merkez. Bu merkezin coğrafyası da Anadolu kıtasıdır. Dolayısıyla merkezi de burasıdır. Dolayısıyla burada ayaklarımızı çok güçlü şekilde yere basmak zorundayız.

Bu bölge üzerinde, çok uzak dönemlere gitmeye gerek yok, öyle 1.Sykes Picot’ya falan gitmeye gerek yok, son dönemlerde özellikle son 25-30 yıllık süre içerisinde bu bölgenin 2. Sykes Picot planlarıyla nasıl paramparça edilmeye çalışıldığını, nasıl etnik ve mezhebi çatışmalar ekseninde bölündüğünü, birbirlerine şimdiye kadar düşman edilememiş olan halkların düşman edilmesi için nice hain emperyal planların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu çerçevede aradaki husumetin kalıcı hale getirilmesi için ellerine silah verdikleri vekil unsurlar vasıtasıyla halkların arasına düşmanlık kurmak için neler yaptıklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu süreçlerde en büyük bedel ödemiş ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Cumhuriyetimizin 102’nci yılındayız. Bu 102 yılın 50 yılı terörle geçmiş olan bir ülkeyiz. Neredeyse cumhuriyetimizin tarihinin yarısı terör belasıyla uğraşmış olan bir ülkeyiz. On binlerce insanımız ölmüş. Binlerce güvenlik kuvvetimiz şehit olmuş. Aynı şekilde bu ülkenin muazzam kaynakları terörle mücadele ya da terörün açtığı zararlar dolayısıyla kaybedilmiş. 2013 yılında bizzat bizim yaptığımız bir araştırmada o günkü rakamlarla terörün alternatif maliyetleri ile birlikte toplam Türkiye’ye verdiği zarar 1,3 trilyon dolardı. Herhalde bu rakam güncellenirse en az bunun iki katı olduğu aşikardır.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgede sözünü güçlendirmek ve dünyada etkin bir ülke olmak için bu terör meselesini artık geride bırakması, tarihin tozlu raflarına bırakması lazım. Bunun için başında itibaren söylediğimiz, iç kaleyi tahkim etmeden dışarıdan gelecek olan saldırılara karşı ayakta duramayız. Türkiye’nin iç kaleyi tahkim etmek amacıyla başlatmış olduğu Terörsüz Türkiye süreci çok şükür kısa bir süre içerisinde önemli bir noktaya gelmiştir. Ümit ediyoruz ki en kısa sürede örgütün içeride ve dışarıda bütün bileşenleriyle birlikte silah bırakma çağrısına uyarak, kendisini fesih sürecinin tamamlanmasıyla birlikte artık bu meselenin tamamen ortadan kalkacağı aşikardır.

Terörsüz Türkiye’nin aynı zamanda bir terörsüz bölge olduğuna da inanıyor ve böyle olması için de gayret sarf ediyoruz. Terörsüz Türkiye’nin sağlanması, Suriye’de terörün bitmesi, Irak’ta terörün bitmesi, Lübnan’da terörün bitmesi, bölge ülkelerine gerçekten huzur ve güvenliğin gelmesi anlamına gelecektir. Bunun için bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri, terör örgütü ile bir şekilde bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili süreci yönetirken diğer yandan da Türkiye’de ilk sefer şimdiye kadar rahmetli Demirel zamanında, Özal zamanında, rahmetli Erbakan zamanında ve çeşitli kereler örgütün bitirilmesi, PKK’nın bitirilmesiyle ilgili işler yapılmış ama maalesef terörün bitmesini istemeyen odakların çabalarıyla bütün bu süreçler akim kalmıştı.

Son dönemde, AK Parti iktidarları döneminde 2013 yılında da bu süreç belli bir olgunluğa gelmiş, o dönemki başta FETÖ unsurları olmak üzere birtakım unsurlar tarafından o süreç heba edilmişti. Şimdi inşallah öyle olmayacak. Bir kere kararlılıkla bu süreç sürdürülüyor ve ilk sefer geçmiş dönemden farklı olarak siyaset yani, milli irade bizatihi bu meseleyi gözetlemek ve yönetmek için bir kararlılık oluşturdu.

Bu salonda Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun toplantılarını gerçekleştirdik. 12 partinin 11’i Komisyon’a başlangıçta üye verdi ve fevkalade büyük bir demokratik olgunlukla, hiç kimse birbirine üst perdeden konuşmadan, hiç kimse kendi tezini diğerlerinin üzerinde baskın tez haline getirmek için gayret etmeden bu süre içerisinde çok nezih, çok demokratik bir tartışma ortamıyla süreç 19 toplantıyla belli bir noktaya geldi. Burada toplumun, bu meselenin çözülmesine ilişkin fikri olan bütün kesimleri birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmasına rağmen geldiler, burada konuştular.

Şehit aileleriyle başladık. Bu süreçten zarar görmüş olan ailelerin temsilcileri geldi, gazilerimiz geldi. Üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütleri, toplumun bütün kesimleri, barolar, iş dünyası ile ilgili kuruluşlar, sendikalar, herkes geldi görüşlerini söyledi. Çatışma çözümleri üzerine çalışmış olan öğretim üyesi arkadaşlarımız dünya deneyimlerini burada paylaştılar ve muazzam bir müktesebat oluştu. Bunun sonucunda da inşallah şu geldiğimiz noktada, partiler bugün yarın artık son olarak bize raporlarını verecekler ve en sonunda Komisyon, bu çalışmalarının sonucunu nihai bir raporla, yine ümit ederim ki ittifakla aldığı bir kararla Türkiye kamuoyuyla paylaşacaktır.

Bu siyasi çabanın ilk sefer olduğunu, Türkiye deneyimi bakımından, dünya deneyimleri ile kıyasladığımız zaman da çatışma çözümlerinde başka ülke örneklerinde 8-10 yılda gelinen noktaya, Türkiye’nin 6-7 ay gibi kısa bir süre içerisinde gelmesi ise fevkalade önemlidir. Ümit ediyorum, bu demokratik olgunluk düzeyi yüksek tartışmaların sonucunda Türkiye demokrasisi bakımından da önemli bir tecrübeyi Türk demokrasi tarihine kazandırmış olacağız. Partiler bir araya gelebilir, taban tabana zıt fikirleri olabilir ama memleketin ortak meselesinde ortak istikamette fikirlerini ortaya koyarlar ve çözüme ulaşmak için gayret sarf ederler.

İnşallah, iftiharla söylerim ki, bu sonuç başarıyla biterse, ki öyle olacak, bu modeli ‘Türkiye Modeli’ olarak çatışma çözümleri konusunda dünyaya örnek olacak bir model olarak dünyanın birçok siyasal bilgiler fakültesinde, uluslararası ilişkiler ile ilgili eğitim veren yerlerde bunun okutulacağına inanıyorum. İnşallah bu süreç başarıyla sona erdirilecektir. Hep söylediğim bir şeyi söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Bu sefer biz kazanacağız. Bu sefer Türkiye kazanacak. Bu sefer emperyalistler, onların oyuncakları bunu kazanamayacak. Ne olursa olsun inşallah Türkiye kazanacak, milletimiz kazanacak ve terörü ilanihaye Türkiye’nin gündeminden kaldıracağız.”

Paylaşın

Özel Sektörün Kredi Borcunda Dikkat Çeken Yükseliş

Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Haber Merkezi /Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Özel Sektörün Yurt Dışından Sağladığı Kredi Borcu Gelişmeleri Ekim 2025 Raporu’nu yayınladı. Buna göre; Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Bir önceki ay sonuna göre finansal kuruluşların toplam borcu 2,1 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların toplam borcu ise 1,3 milyar doları arttı. Aynı dönemde finansal kuruluşların uzun vadeli borçları 2,7 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların uzun vadeli borçları 1,4 milyar dolar arttı. Kısa vadede ise finansal kuruluşların borçları 0,6 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların borçları 0,2 milyar dolar azaldı.

Döviz kompozisyonu incelendiğinde, toplam yurt dışı borçlanmada Doların en yüksek paya sahip olduğu görüldü. 201,7 milyar Dolar tutarındaki uzun vadeli kredi borcunun yüzde 58,0’ının Dolar, yüzde 31,7’sinin Euro, yüzde 2,5’inin Türk lirası ve yüzde 7,8’inin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu; 9,1 milyar Dolar tutarındaki kısa vadeli kredi borcunun ise yüzde 25,4’ünün Doları, yüzde 20,5’inin Euro, yüzde 50,9’unun Türk lirası ve yüzde 3,2’sinin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu görüldü.

Ekim sonuna göre özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcunun 1 yıla kadar olan vade dağılımı incelendiğinde, toplam borç tutarının 63,9 milyar Dolar olduğu görüldü. Bu tutarın 40,4 milyar Doları bankalara, 17,9 milyar Doları finansal olmayan kuruluşlara, 5,6 milyar Doları ise bankacılık dışı finansal kuruluşlara aittir.

Paylaşın

TÜİK Duyurdu: Konut Satışları Yüzde 8 Azaldı

Türkiye genelinde konut satışları kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,8 oranında azalırken, 2025 yılının ilk 11 aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 13,3 oranında arttı.

Haber Merkezi / Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre, konut satış sayısının en fazla olduğu iller sırasıyla 24 bin 234 ile İstanbul, 12 bin 706 ile Ankara ve 8 bin 540 ile İzmir olurken, en az olduğu iller sırasıyla 78 ile Ardahan, 131 ile Bayburt ve 152 ile Artvin oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Konut Satış İstatistikleri Kasım 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Türkiye genelinde konut satışları kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 7,8 oranında azalarak 141 bin 100 oldu. Konut satış sayısının en fazla olduğu iller sırasıyla 24 bin 234 ile İstanbul, 12 bin 706 ile Ankara ve 8 bin 540 ile İzmir olurken, en az olduğu iller sırasıyla 78 ile Ardahan, 131 ile Bayburt ve 152 ile Artvin oldu.

Konut satışları Ocak-Kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 13,3 oranında artarak 1 milyon 434 bin 133 oldu.

Türkiye genelinde ipotekli konut satışları Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 1,4 oranında azalarak 21 bin 499 oldu. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 15,2 olarak gerçekleşti. Ocak-Kasım döneminde gerçekleşen ipotekli konut satışları ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 53,5 oranında artarak 207 bin 519 oldu. Kasım ayında 5 bin 483; Ocak-Kasım döneminde ise 49 bin 973 ipotekli konut satışı, ilk el oldu.

Türkiye genelinde diğer konut satışları Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 8,8 oranında azalarak 119 bin 601 oldu. Toplam konut satışları içinde diğer satışların payı yüzde 84,8 oldu. Ocak – Kasım döneminde gerçekleşen diğer konut satışları ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 8,5 oranında artarak 1 milyon 226 bin 614 oldu.

Türkiye genelinde ilk el konut satış sayısı Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,4 oranında azalarak 46 bin 589 oldu. Toplam konut satışları içinde ilk el konut satışının payı yüzde 33,0 oldu. İlk el konut satışları Ocak – Kasım döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 8,9 oranında artarak 444 bin 96 oldu.

Türkiye genelinde ikinci el konut satış sayısı kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 8,9 oranında azalarak 94 bin 511 oldu. Toplam konut satışları içinde ikinci el konut satışının payı yüzde 67,0 oldu. İkinci el konut satışları Ocak – Kasım döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15,4 oranında artarak 990 bin 37 oldu.

Yabancılara bin 943 konut satıldı

Yabancılara yapılan konut satışları Kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 9,7 oranında azalarak bin 943 oldu. Kasım ayında toplam konut satışları içinde yabancılara yapılan konut satışının payı yüzde 1,4 oldu. Yabancılara yapılan konut satış sayısının en fazla olduğu iller sırasıyla 728 ile İstanbul, 662 ile Antalya ve 157 ile Mersin oldu.

Yabancılara yapılan konut satışları Ocak – Kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,1 oranında azalarak 18 bin 993 oldu. Kasım ayında ülke uyruklarına göre en fazla konut satışı sırasıyla 310 ile Rusya Federasyonu, 159 ile Ukrayna ve 151 ile Almanya vatandaşlarına yapıldı.

Paylaşın

Tarımda Üretici Enflasyonu Yüzde 31,45

Tarımda üretici enflasyonu, kasım ayında bir önceki aya göre yüzde 1,56 azalırken, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 31,97, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 37,58 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) Kasım 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Tarımda üretici enflasyonu, kasım ayında bir önceki aya göre yüzde 1,56 azalırken, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 31,97, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 37,58 arttı.

Sektörlerde bir önceki aya göre, tarım ve avcılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,75 azalırken, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,66 ve balık ve diğer balıkçılık ürünleri; su ürünleri; balıkçılık için destekleyici hizmetlerde yüzde 1,07 arttı. Ana gruplarda bir önceki aya göre, tek yıllık (uzun ömürlü olmayan) bitkisel ürünlerde yüzde 0,69, çok yıllık (uzun ömürlü) bitkisel ürünlerde yüzde 0,03 azalırken, canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde yüzde 2,17 arttı.

Yıllık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 122,79 artış ile yumuşak çekirdekli meyveler ve sert çekirdekli meyveler, aylık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 38,02 azalış ile tropikal ve subtropikal meyveler oldu.

Paylaşın

Kahve Severler Yüksek Tansiyona Dikkat!

Yeni bir araştırma, günde iki veya daha fazla fincan kahve içmenin, çok yüksek tansiyona sahip kişilerde kalp hastalıklarından ölüm riskini iki kat artırabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bu risk, özellikle tansiyonu 160/100 mm Hg veya üzerinde olan bireylerde görülüyor.

Araştırmaya göre, günde sadece bir fincan kahve içmek veya düzenli olarak yeşil çay tüketmek kalp hastalıklarından ölüm riskini artırmıyor. Her iki içecek de kafein içeriyor, ancak risk yalnızca yüksek miktarda kahvede ortaya çıkıyor.

Bilim insanları, bu çalışmanın kahvenin kalp sağlığı üzerindeki etkilerini özellikle ciddi yüksek tansiyonu olan kişiler için daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu belirtiyor.

Önceki araştırmalar, kahvenin kalp üzerindeki etkileri konusunda karışık sonuçlar göstermişti. Bazı çalışmalar, orta miktarda kahve tüketmenin kalp krizi veya felç riskini azaltabileceğini öne sürüyordu. Kahve ayrıca ruh hâlini iyileştirme, uyanıklığı artırma, iştahı kontrol etme ve bazı kronik hastalıkların riskini azaltma gibi faydalarla da ilişkilendirilmişti.

Ancak fazla kahve, bazı sorunlara yol açabiliyor. Kan basıncını yükseltebilir, kaygıyı artırabilir, kalp çarpıntısı ve uyku sorunlarına neden olabilir.

Araştırmada katılımcılar, tansiyon seviyelerine göre beş gruba ayrıldı: normal (<130/85), yüksek-normal, hafif yüksek tansiyon (140–159/90–99) ve daha ciddi seviyeler (160/100 veya üstü). Ciddi yüksek tansiyon, ikinci ve üçüncü derece hipertansiyon olarak kabul edildi.

Çalışmada, 40–79 yaş arasındaki 18.000’den fazla kişi yaklaşık 19 yıl boyunca takip edildi ve bu süre zarfında 842 kişi kalp hastalıklarından dolayı hayatını kaybetti.

Sonuçlar, ciddi yüksek tansiyona sahip ve günde iki veya daha fazla fincan kahve içen kişilerin, kahve içmeyenlere göre kalp hastalıklarından ölme riskinin yaklaşık iki kat daha fazla olduğunu gösterdi. Öte yandan, günde bir fincan kahve içenlerde veya yeşil çay tüketenlerde böyle bir risk gözlenmedi.

Uzmanlar, ciddi yüksek tansiyonu olan kişilerin fazla kahve tüketiminden kaçınması gerektiğini, çünkü vücutlarının kafeine daha hassas tepki verebileceğini belirtiyor.

Yeşil çay ise daha güvenli bir seçenek olarak öne çıkıyor; bu durum, yeşil çayın içeriğindeki polifenoller sayesinde iltihaplanmayı azaltması ve vücuda zarar veren etkilere karşı koruma sağlamasıyla ilişkilendiriliyor.

Özetle, kahve birçok kişi için sağlıklı faydalar sunabilse de, ciddi tansiyon sorunları olanlarda risk oluşturabilir. Doktor tavsiyesi almak ve tansiyonu düzenli olarak takip etmek, kafein tüketiminde daha güvenli kararlar vermeye yardımcı olabilir.

Paylaşın

Gerçeklik Sorunu: Marksist Bir Sorgulama

Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır.

Haber Merkezi / Günümüz toplumunda “gerçeklik” hiç olmadığı kadar tartışmalı bir kavram hâline gelmiş durumda. Hakikat sonrası çağdan, algı yönetiminden, dezenformasyondan söz ediliyor. Ancak bu tartışmalar çoğu zaman yüzeyde kalıyor; gerçekliğin neden bu kadar kırılgan hâle geldiği sorusu sistemli biçimde ele alınmıyor. Marksist bir perspektiften bakıldığında ise “gerçeklik sorunu”, yalnızca epistemolojik değil, doğrudan sınıfsal ve maddi bir sorundur.

Marksizm, gerçekliği düşünceden değil maddi yaşamdan türetir. Marx’ın ünlü ifadesiyle, “insanların bilinci onların varlığını değil, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.” Bu nedenle bugün yaşanan gerçeklik krizi, öncelikle kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkilerin ideolojik üstyapısının bir ürünüdür. Gerçekliğin parçalanması, kapitalizmin kendi çelişkilerini görünmez kılma ihtiyacının sonucudur.

Kapitalist toplumda gerçeklik, meta biçimiyle örtülür. Meta fetişizmi, toplumsal ilişkilerin şeyler arasındaki ilişkilermiş gibi görünmesine yol açar. Emek sömürüsü, piyasa “doğallığı” içinde erir; sınıf ilişkileri bireysel başarı ya da başarısızlık anlatılarına indirgenir. Bu koşullarda gerçeklik, çıplak haliyle değil, piyasanın ve ideolojinin filtrelerinden geçerek algılanır. İnsanlar yaşadıkları hayatın neden böyle olduğunu değil, bu hayata nasıl uyum sağlayacaklarını düşünmeye zorlanır.

Bugün medya ve dijital platformlar bu süreci daha da derinleştiriyor. Gerçeklik, artık yalnızca çarpıtılmıyor; parçalara ayrılıyor, hızla tüketiliyor ve duygusal tepkilere indirgeniyor. Marksist açıdan bu durum rastlantı değildir. Sermaye, bütünlüklü bir gerçeklik algısından korkar; çünkü bütünlük, sistemin yapısal eşitsizliklerini görünür kılar. Bunun yerine parçalı, bağlamından kopuk, sürekli akan bir “şimdi” hali üretilir. İşsizlik bir istatistik, yoksulluk kişisel kader, savaş ise soyut bir “güvenlik sorunu” olarak sunulur.

“Gerçeklik sorunu”nun bir diğer boyutu da ideolojinin gündelik hayata nüfuz etme biçimidir. Egemen ideoloji, kendisini ideoloji olarak değil, “sağduyu” olarak dayatır. Alternatifsizlik söylemi (“başka türlü olamaz”) bu noktada kilit rol oynar. Kapitalist gerçeklik, tek mümkün gerçeklik gibi sunulur. Marksist eleştiri ise tam da burada devreye girer: Gerçekliğin tarihsel ve değiştirilebilir olduğunu hatırlatır. Mevcut düzenin “doğal” değil, belirli sınıf çıkarlarının ürünü olduğunu açığa çıkarır.

Gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir

Bu bağlamda, gerçeklik sorunu aynı zamanda bir mücadele alanıdır. Gerçekliği tanımlama gücü, siyasal iktidarın en önemli araçlarından biridir. Hangi sorunların “gerçek”, hangilerinin “abartı” ya da “marjinal” olduğu bu güç ilişkileri içinde belirlenir. Emekçilerin yaşadığı yapısal sorunlar görünmez kılınırken, sermayeyi tehdit etmeyen kültürel tartışmalar öne çıkarılabilir. Böylece gerçeklik, sınıfsal bir filtreden geçirilerek yeniden üretilir.

Marksist perspektif, bu sis perdesini dağıtmayı hedefler. Gerçekliği, bireysel algıların toplamı olarak değil, toplumsal ilişkilerin somut bir sonucu olarak ele alır. Bu nedenle marksist sorgulama, yalnızca “ne oluyor?” sorusunu değil, “kimin çıkarına oluyor?” sorusunu da sorar. Gerçeklik, bu sorudan kaçıldığında değil, bu soruyla yüzleşildiğinde anlaşılır.

Sonuç olarak, günümüzde yaşanan gerçeklik krizi, hakikatin kaybolmasından çok, hakikatin bastırılmasıyla ilgilidir. Kapitalist sistem, kendi sürekliliği için gerçekliği parçalamak, bulanıklaştırmak ve sınıfsal içeriğinden arındırmak zorundadır. Marksist eleştiri ise bu parçaları yeniden bir araya getirme, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır. Gerçeklik sorunu, ancak bu kolektif ve maddi zeminde ele alındığında aşılabilir. Çünkü gerçeklik, yalnızca yorumlanacak bir şey değil, aynı zamanda değiştirilecek bir şeydir.

Paylaşın

Sartre’nin Bulantı’sı: Modern İnsan Ve Anlamsızlık

Fransız edebiyatının ve felsefesinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, 1938 yılında yayımlanan Bulantı adlı romanıyla okuru, insanın varoluşu ve yaşamın anlamı üzerine derin bir sorgulamaya davet ediyor.

Haber Merkezi / Sartre’nin ilk romanı olma özelliğini taşıyan eser, yalnızca edebi bir yapıt değil, aynı zamanda felsefi bir laboratuvar niteliğinde.

Romanın başkahramanı Antoine Roquentin, sıradan bir hayatın içinde anlam arayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Roquentin’in yaşadığı şehir, tarih ve insan ilişkileriyle dolu görünmesine rağmen ona yabancı ve boş bir yer gibi geliyor. Günlük yaşamın monotonluğu, bireyin kendini ve dünyayı algılayış biçimi üzerinde derin bir yabancılaşma yaratıyor. Bu durum, romanın adını da aldığı “bulantı” hissiyle somutlaşıyor; Roquentin’in varoluşunu, özgürlüğünü ve hayatın anlamsızlığını sorgulamasına yol açıyor.

Sartre, Bulantı’da varoluşçuluğun temel temalarını ustalıkla işliyor. Özgür irade, sorumluluk, bireyin kendi yaşamını anlamlandırma çabası ve toplumla çatışması romanın merkezinde yer alıyor. Roquentin’in gözünden dünya, bazen saçma ve rahatsız edici, bazen de düşünsel bir keşif alanı olarak resmediliyor. Sartre, bu bakış açısıyla okuyucuyu karakterin zihninde derin bir yolculuğa çıkarıyor ve varoluşun temel sorularını doğrudan gündeme getiriyor.

Romanın dili, Sartre’nin felsefi düşüncesini yansıtacak şekilde hem yoğun hem de akıcı. Okuyucu, karakterin içsel dünyasına adım atarken aynı zamanda varoluşsal kaygının evrensel boyutunu da deneyimliyor. Eserde, sıradan nesneler ve olaylar bile Roquentin’in gözünde anlam kazanıyor veya kayboluyor; bu da günlük hayatın sıradanlığının altında yatan felsefi boşluğu gözler önüne seriyor.

Bulantı, yayımlandığı dönemde hem edebiyat çevrelerinden hem de felsefe dünyasından büyük ilgi gördü. Eleştirmenler, romanın okuru rahatsız eden bir gerçeklik sunduğunu, ancak bu yüzleşmenin bireysel bilinçlenme ve düşünsel özgürlük açısından önemli olduğunu belirtiyor. Sartre’nin bu eseri, modern insanın yalnızlık, yabancılaşma ve anlam arayışı temalarını ele alan klasik bir yapıta dönüşmüş durumda.

Özellikle felsefe ve edebiyat kesişiminde bir başyapıt olarak değerlendirilen Bulantı, sadece kitap severler için değil, insanın kendi varoluşunu sorgulamak isteyen herkes için okunması gereken bir eser. Sartre, okuyucuyu pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp aktif bir düşünür hâline getiriyor. Roman, bireyin yaşamı, özgürlüğü ve anlam arayışıyla yüzleşmesini sağlarken, varoluşçuluğun edebiyatla buluştuğu eşsiz bir örnek sunuyor.

Kısacası, Bulantı, modern edebiyatın ve felsefenin kesişim noktasında yer alan, insanın kendini ve dünyayı sorgulamasını sağlayan, hem rahatsız edici hem de aydınlatıcı bir başyapıt olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Beyindeki Yağlanma, Alzheimer Hastalığının Gizli Nedeni Olabilir

Beyin sağlığı, vücudun genel sağlığıyla yakından bağlantılı. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, sadece kalp ve damar sağlığı için değil, beyin sağlığı için de kritik öneme sahip.

Haber Merkezi / Yeni araştırmalar, beyindeki yağ birikiminin Alzheimer hastalığının oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini ortaya koyuyor. Bilim insanları, beyinde normalin üzerinde yağ birikmesinin sinir hücrelerinin işlevini bozduğunu, bu durumun hafıza kaybı ve bilişsel yetilerde düşüşe yol açabileceğini belirtiyor.

Araştırmalar, özellikle orta yaş ve üzeri bireylerde metabolik sağlığın ve beslenme alışkanlıklarının Alzheimer riskini etkileyebileceğini gösteriyor. Beyindeki yağlanmanın, klasik Alzheimer risk faktörleri arasında sayılan genetik yatkınlık, yaş ve yaşam tarzı unsurlarıyla etkileşime girdiği ifade ediliyor.

Uzmanlar, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve zihinsel egzersizlerin beyindeki yağ birikimini azaltabileceğini, dolayısıyla Alzheimer riskini düşürebileceğini vurguluyor. Ayrıca bazı araştırmalar, özellikle omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinlerin ve antioksidan içeren gıdaların beyin sağlığını korumada önemli rol oynayabileceğini ortaya koyuyor.

Bilim dünyası, bu bulguların Alzheimer’ın önlenmesi ve tedavisinde yeni stratejiler geliştirilmesine ışık tutabileceğini belirtiyor. Araştırmacılar, önümüzdeki yıllarda beyindeki yağlanmayı hedef alan tedavi yöntemlerinin hastalığın ilerlemesini yavaşlatabileceğini veya başlamasını önleyebileceğini öngörüyor.

Uzmanlar, “Beyin sağlığı, vücudun genel sağlığıyla yakından bağlantılı. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, sadece kalp ve damar sağlığı için değil, beyin sağlığı için de kritik öneme sahip” uyarısında bulunuyor.

Paylaşın

Karanlıktan Gelen İlgi: Korku Hikayeleri Neden Seviliyor?

Korku hikayeleri, yalnızca korkutmak için değil; anlamak, hissetmek ve sınırlarımızı yoklamak için de anlatılıyor. Ve görünüşe bakılırsa, bu merak kolay kolay sona ermeyecek.

Haber Merkezi / Hayaletler, karanlık koridorlar, beklenmedik sesler… Kalbimizi hızlandıran, uykularımızı kaçıran korku hikayeleri neden bu kadar ilgi çekiyor? Bilim insanları ve psikologlar, insanların korkudan kaçmak yerine onu aramasının ardındaki nedenleri anlamaya çalışıyor.

Korku, insanın en temel duygularından biri. Tehlikeden kaçmamızı sağlayan bu güçlü mekanizma, ilk bakışta keyif alınacak bir deneyim gibi görünmüyor. Ancak kitap satışları, sinema gişeleri ve dijital platformlardaki izlenme oranları, korkunun hâlâ en popüler anlatı türlerinden biri olduğunu gösteriyor. Peki insanlar neden bilerek korkmayı seçiyor?

Uzmanlara göre korku hikayeleri, “kontrollü tehdit” hissi sunuyor. Okuyucu ya da izleyici, gerçek bir tehlike altında olmadığını bilirken, beynin alarm sistemleri geçici olarak devreye giriyor. Bu süreçte adrenalin ve dopamin gibi kimyasallar salgılanıyor. Sonuç: Gerilimle karışık bir haz duygusu.

Psikologlar bu durumu, lunaparklardaki hızlı trenlere benzetiyor. Tehlike hissi var, ancak kontrol kaybolmuyor. Hikaye bittiğinde korku da sona eriyor.

Korku anlatılarının merkezinde çoğu zaman bilinmeyen, açıklanamayan ya da bastırılan korkular yer alıyor. Ölüm, yalnızlık, karanlık ve kontrol kaybı gibi evrensel kaygılar, korku hikayeleri aracılığıyla görünür hâle geliyor. Okur, bu korkularla yüzleşirken aynı zamanda onları anlamlandırma fırsatı buluyor.

Araştırmacılara göre bu tür hikayeler, insanın zihinsel sınırlarını test etmesine de olanak tanıyor. “En kötü ne olabilir?” sorusu, güvenli bir anlatı çerçevesinde yanıtlanıyor.

Korku hikayeleri yalnızca ürkütmüyor; aynı zamanda bir rahatlama da sunuyor. Gerilim zirveye ulaştıktan sonra gelen çözülme, okuyucuda bir tür duygusal boşalma yaratıyor. Uzmanlar bu etkiyi, klasik tragedyalardaki “katharsis” kavramıyla ilişkilendiriyor.

Bazı psikologlar ise korku anlatılarının, insanların stresle başa çıkma becerilerini dolaylı olarak güçlendirdiğini savunuyor. Kurmaca korkularla yüzleşen bireylerin, gerçek hayattaki belirsizliklere karşı daha dayanıklı olabildiği öne sürülüyor.

Herkes için geçerli mi?

Elbette korku herkes için cazip değil. Anksiyete düzeyi yüksek bireyler için bu tür içerikler rahatsız edici olabiliyor. Uzmanlar, korku hikayelerinden alınan hazzın kişilik özellikleri, yaş, kültürel arka plan ve geçmiş deneyimlerle yakından ilişkili olduğunu vurguluyor.

Korku hikayeleri, insanın kendi karanlık tarafıyla güvenli bir mesafeden yüzleşmesini sağlıyor. Belki de bu yüzden, binlerce yıldır anlatılmaya devam ediyorlar. Ateş başında anlatılan korku masallarından modern psikolojik gerilimlere uzanan bu ilgi, insan doğasının değişmeyen bir parçası olabilir.

Kısacası korku hikayeleri, yalnızca korkutmak için değil; anlamak, hissetmek ve sınırlarımızı yoklamak için de anlatılıyor. Ve görünüşe bakılırsa, bu merak kolay kolay sona ermeyecek.

Paylaşın

Medya Hegemonyası: Toplumsal Beklentilerin Sessizce Kodlanması

Günümüz toplumunda medya yalnızca haber veren bir araç değil; neyin “normal”, neyin “makul”, neyin “başarı” sayılacağını fısıltıyla öğreten görünmez bir öğretmen.

Haber Merkezi / Ekranlardan, manşetlerden ve algoritmaların seçtiği akışlardan yayılan bu öğretim, çoğu zaman yüksek sesle değil; tekrarın gücüyle, seçiciliğin sessizliğiyle işliyor.

Peki bu sessiz kodlama nasıl gerçekleşiyor ve biz farkında mıyız?

Her gün karşılaştığımız haber diliyle başlayalım. Hangi olaylar “son dakika” olurken hangileri dipnotlarda kayboluyor? Bir ekonomik kriz anlatılırken sorumluluk kime yükleniyor; çözüm olarak hangi reçeteler “akılcı” diye sunuluyor?

Medya, yalnızca olanı aktarmıyor; olanın nasıl anlaşılması gerektiğini de çerçeveliyor. Bu çerçeveleme, ideolojik bir bağırıştan ziyade, gündelik bir alışkanlık gibi sunulduğu için daha etkili.

Popüler kültür bunun bir başka cephesi. Dizilerdeki aile yapıları, reklamlardaki mutluluk tarifleri, yarışma programlarındaki “başarı hikâyeleri” tek tek masum görünebilir.

Ancak yan yana geldiklerinde ortak bir dünya görüşü üretirler: Tüketerek mutlu olma, rekabet ederek değer kazanma, uyum sağlayarak kabul görme. Alternatif hayatlar, aykırı tercihler ya egzotikleştirilir ya da görünmez kılınır. Böylece “seçeneklerimiz” genişliyormuş gibi görünürken, beklentilerimiz daraltılır.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Medya kimin adına konuşuyor? Sahiplik yapıları ve reklam ilişkileri bu soruya ipuçları verir. Büyük medya kuruluşlarının finansal bağımlılıkları, haberin tonunu ve sınırlarını belirler.

Eleştiri vardır ama ölçülüdür; itiraz vardır ama sistemin dışına taşmaz. Çünkü sistemin dışı, reytingin ve reklamın dışıdır. Sessiz kodlama tam da burada devreye girer: Açık sansüre gerek kalmadan, “önemsiz” ilan edilen başlıklar rafa kaldırılır.

Dijital çağ bu hegemonyayı dağıttı mı, yoksa derinleştirdi mi? Sosyal medya ilk bakışta çoğulculuk vaadi taşır. Herkesin sesi var gibidir. Oysa algoritmalar, hangi seslerin yükseltileceğine karar verir.

Tıklanabilir olan, duygusal tepki üreten, kutuplaştıran içerik ödüllendirilir. Böylece kamusal tartışma alanı genişlemek yerine keskinleşir; karmaşık sorunlar basit karşıtlıklara indirgenir. Sessiz kodlama bu kez kod satırlarıyla yapılır.

Medya hegemonyasının en güçlü yanı, rıza üretmesidir. İnsanlar dayatılan beklentileri benimserken bunu kendi tercihleri sanabilir. “Ben böyle istiyorum” cümlesi, çoğu zaman uzun bir maruziyetin sonucudur. Bu maruziyet, tek bir mesajdan değil, binlerce küçük tekrardan oluşur.

Bir haber başlığı, bir dizi sahnesi, bir reklam sloganı… Her biri küçük bir tuğla; sonunda örülen duvar görünmezdir ama sağlamdır.

Elbette medya monolitik değildir. Alternatif yayınlar, bağımsız gazeteciler ve eleştirel okur kitlesi bu hegemonyaya karşı gedikler açar.

Ancak bu gediklerin kalıcı olabilmesi, yalnızca içerik üretmekle değil, medya okuryazarlığıyla mümkündür. Okur, izleyici ve kullanıcı; kendisine sunulanın neden böyle sunulduğunu sormadıkça, sessiz kodlama işlemeye devam eder.

Sonuç olarak medya hegemonyası, yüksek sesli bir propaganda makinesi olmaktan çok, gündelik hayatın arka plan müziği gibidir. Dikkat etmezsek melodiyi doğal sanırız. Oysa sorguladığımızda, notaların nasıl dizildiğini, hangi seslerin bastırıldığını fark ederiz.

Gazeteciliğin asli görevi de tam burada başlar: Sadece olanı değil, bize “olması beklenen”i deşifre etmek. Çünkü demokrasi, ancak sessizce kodlanan beklentiler yüksek sesle tartışıldığında nefes alabilir.

Paylaşın