AK Parti Döneminde Halktan 3 Trilyon Dolar Vergi Toplandı

Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla gündemdeki gelişmeleri değerlendiren DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, iktidarın “kaynak yok” açıklamalarına tepki göstererek, “Söz konusu halk olunca hep kaynak yok diyorlar. Ama AKP iktidarı 22 yılda halktan tam 3 trilyon dolar vergi toplamış. Yani kişi başına gelirin 10 bin doların altında olduğu bir ülkede, kişi başına 35 bin dolar vergi toplamış. Bu devasa bir para. Bu korkunç bir para. Peki, bu parayı ne yaptınız? Paraları nereye harcadınız? Halkın vergilerini kime, hangi yandaşa peşkeş çektiniz?” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları söyledi:

“Yasama faaliyetleri son hız devam ediyor. Normalde hukuk devletinde kanun yapıcılar yasayı toplumsal sorunların çözümü için getirirler. Hukuk devleti dediğimiz şeyde toplumsal ihtiyaçların giderilmesi için yasa yapılır. Ama AKP iktidarındaki bütün yasa yapma süreçlerine baktığımızda, demokratik muhalefetin, Meclis’teki muhalefetin ve toplumun itirazlarına rağmen yasaların yapıldığını görüyoruz. Ne yazık ki gerçek gündemleri değil kendi siyasal ihtiyaçlarını gören bir yerden yasa yapmaya çalışıyorlar. Yaz dönemlerinde de üst üste Anayasa’ya aykırı yasa teklifleriyle Meclis’in meşgul edildiğini; halkın gerçek gündemlerinin değil AKP’nin gündemlerinin işletildiğini görüyoruz.

Yasa yapma anlayışları tam da AKP’nin siyasal anlayışı ile örtüşüyor. Torba torba yasa hazırlıyorlar ama torba torba bu ülkenin hak ve özgürlüklerini götürüyorlar. Her torbanın arkasına rant politikasını gizlemişler. Bu yasa yapma sürecinin sağlıksız olması da toplumun yasa yapma süreçlerini yakından takip edememesinin, STK’lerin ve muhalefet partilerinin yasa yapma süreçlerine etkin katılamamasının bir sonucudur. Bu yasa yapma taktiğinin özel olarak tercih edildiğini, bunun AKP’nin bir içtihadı haline geldiğini belirtmemiz gerekiyor.

Ne yapıyorlar bu kadar yasa getiriyorlar, bu yasalar ne işe yarıyor? Toplumsal kutuplaşma ve çatışmayı daha derinleştiriyor. Kutuplaşma ve çatışmayı derinleştirecek ve körükleyecek yasa tekliflerini üst üste getiriyor AKP-MHP ittifakı. Getirdikleri yasa tekliflerinin merkezinde kesinlikle toplum, halk, yoksul, emekli, köylü, kadın, çocuk yok. En önemlisi de ülke kaygısı yok. Ne var? AKP’nin koltuk kaygısı ve sevdası var. Yasa yapma sürecinin tekçi ve yasakçı olduğunun, özgürlük ve demokrasi karşıtı siyaseti büyütmeye dönük olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Halihazırda son haftalarda gelen yasalara bakalım. Öğretmenlik Meslek Kanunu, 9. Yargı Paketi, Tasarruf Paketi, Vergi Paketi, hayvan katliamlarının önünü açacak olan yasa teklifi. Bir de duyduğumuz üzere 12 maddelik Ticaret Kanununu komisyona getirmek istiyor AKP’nin kendisi. Bunların her birinin içeriğine acil ihtiyaç mıdır diye baktığımız zaman hiçbirinin acil olmadığını, bu ülkedeki dertlere derman olmadığını görüyoruz. Buna rağmen ısrarlı bir şekilde getiriyorlar ve yangından mal kaçırırcasına üst üste teklifleri bindiriyorlar. Yaz günü Meclis’e fazla mesai yaptırarak, 20 saati bulan komisyon çalışmalarıyla hem bütün muhalefete, bütün milletvekillerine hem de topluma sağlıksız bir yasama faaliyeti dayatıyorlar.

Biz bütün bu süreç boyunca dünya kadar kanun teklifi verdik. Halkın gerçek sorunlarının çözülmesi için verdiğimiz teklifler vardı. Asgari ücretin artması için, emeklilerin insanca yaşaması için kanun teklifi verdik. Dar gelirlilere kira yardımı için kanun teklifi verdik. Kadınlar için verdik, çocukların haklarını gözeten kanun teklifleri verdik. En önemlisi temel hak ve özgürlükleri artıracak kanun teklifleri verdik ama bunların hiçbirisine yanıt alamadık. Biz toplumsal sorunların çözülmesi için siyaset yapıyor ve mücadele ediyoruz ama AKP iktidarı için toplumsal sorunlar bir sorun değil. Çünkü onlar için daha büyük sorunlar var.

Sermayeyi korumak, kendi iktidarlarını korumak, yandaşlarını korumak gibi temel dertleri var. Açık ve net söyleyelim: Biz bu ülkede, Meclis’te halkın sorunlarını cesurca halkın kürsüsünden ifade etmeye devam edeceğiz. Halkın, emekçinin, yoksulun, kadının, çocuğun, börtü böceğin ve doğanın haklarını savunmaya devam edeceğiz. Meclis’i AKP ve MHP’nin insafına asla terk etmeyeceğiz. Burayı halkın meclisi yapmaya, halkın sözünü kurmaya, etkin muhalefet yapmaya devam edeceğiz. Bu parlamento AKP ve MHP’den ibaret değil.

Sayısal çoğunluk onlarda olabilir ama siyasi çoğunluk, siyasi kararlılık, siyasi irade demokratik ve toplumsal muhalefettedir, bizlerdedir. Ülkenin gerçek sorunlarını ve bunlara yönelik çözüm önerilerimizi Meclis kürsüsünden verdiğimiz önergeler ve kanun teklifleriyle dile getirmeye devam edeceğiz. Bu parlamentoyu halkın ve hakikatin parlamentosu yapma mücadelemiz kesintisiz bir şekilde devam edecek. Parlamento kürsüsünde iktidarın yalanlarını deşifre etmeye ve hakikati anlatmaya devam edeceğiz. Bunun güvencesi bizleriz, DEM Parti’dir.

Geçen hafta Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonuna hayvan katliamı yasasını getirdiler. Ortada halihazırda bir yasa var, 2014’te çıkan 5199 Sayılı Yasa var. Bu yasanın eksiklerinin giderilmesi ve etkin uygulanması mümkün. Bunların hiçbirini yapmadılar ve şimdi toplu hayvan katliamının önünü açacak bir teklif getirdiler. 20 yıldır iktidar olan bir AKP gerçeği var, halihazırda bir yasa var. Daha önce Meclis’in kurduğu bir araştırma komisyonu ve bunun raporu var. Bu yasanın, araştırma komisyonu raporu gözetilerek eksiklikleri giderebilir ama bunu yapmayı tercih etmiyorlar.

Çünkü bu iktidar düşmanlaştırmadan, nefretten, ötekileştirme politikasından besleniyor. Bugün getirdikleri katliam yasasının da bunun bir parçası olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. 18 saatlik komisyon toplantısı boyunca her bir milletvekili arkadaşımız bu yasanın neden geçmemesi gerektiğini uzun uzun anlattı. Ama karşımızda gerçekten utanmaz, çocuklarını köpek saldırılarında yitirmiş insanların acısını istismar edecek kadar aymaz bir akıl olduğunu gördük.

Kürtleri, Ermenileri, Alevileri, kadınları, sığınmacıları, LGBTİ+’ları ötekileştiren, düşmanlaştıran ve siyasetini onun üzerinden kuran akıl, bugün de sokakta yaşayan köpekleri katlederek bu politikasını yeni bir aşamaya getirmeye ve buradan faşizmi kurumsallaştırarak tam bir tür soykırımına varacak bir yasayı Meclis’ten geçirmeye çalışıyor. Biz buna asla ve asla razı olmayacağız. Bugün tarif edilen sorunun kaynağında AKP iktidarının olduğunu biliyoruz. “Kısırlaştır, aşılat ve yerinde yaşat” diyen yasayı uygulamayan iktidar, mevcut sorunun bizzat müsebbibidir. Bu sorunu gidermek de iktidarın uhdesindedir.

“İktidar 22 yılda halktan 3 trilyon dolar vergi toplamış”

Bununla da bitmiyor. Normalde Temmuz’da asgari ücrete zam yapılması gerekiyordu. 6 aylık enflasyon oranları açıklandı. Biz bunları konuşurken Türkiye’de nasıl bir ekonomik tablo var. Milyonlarca insan sefalet ücretiyle yaşamaya çalışıyor, açlık sınırının altında yaşamaya çalışıyor, gündelik yaşamlarını kredi kartlarıyla devam ettirmeye çalışıyor. Borç batağına saplanmış bir Türkiye halkları gerçeği var. Bunu nereden biliyoruz? Kredi kartı harcama kalemlerinde en fazla borcun gıdada olduğunu herkes ve bütün istatistikler ortaya koyuyor. Emekçinin ve emeklinin durumu böyleyken, onlarla dalga geçen bazı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz.

“Bekleyin enflasyon düşecek, alım gücünüz artacak ve siz de refaha ulaşacaksınız”. Bunu söyleyen her gün talan eden, her gün kasaları boşaltan, her gün halkın sırtına yeni vergi yükleri bindiren ve yandaşlarını semirten iktidarın bizzat kendisi. Yaz geldi, büyük bir infial oluştu emekli maaşları ile ilgili. Bir düzenleme yaptılar, en düşük emekli maaşını 12 500 TL yaptılar ama kök maaşlarda bir değişiklik yok. Hatırlarsanız seçim öncesinde benzer bir basınç oluşmuştu ve yine emekli maaşlarında düzenlemeye gittiler. 10 bin TL’ye tamamladılar, kök maaşları yine artırmadılar. Kök maaşlar artmadığı için her zam döneminde eski düşük ücretler üzerinden zam alınıyor.

Bu da emeklileri büyük bir açlık ve sefalete mahkum ediyor. 12 500 TL’ye tamamladıkları maaşlar, yaklaşık 2 milyon emekliyi etkiliyor ama bu 2 milyon emekli Ocak ayında 12 500 TL üzerinden zam alamayacak. Kök ücretleri 10 bin TL üzerinden kalmış oluyor. Yine 10 bin TL altındaki rakam üzerinden zam alacaklar, büyük bir haksızlığa maruz kalacaklar. Emeklilere zam tartışmaları başlarken utanmadan sıkılmadan dönüp şunu söylüyorlar: “Kaynak yok”. Kaynak gerçekten yok mu? Tabii ki kaynak var ama emeklilere ayıracakları kaynağı sermayeye, yandaşlara peşkeş çektikleri için emekliye kaynak bulamıyorlar.

Sadece garanti projelere bütçeden 163 milyar TL ayırmışlar. Yetmemiş bir yılda 4 defa enflasyon güncellemesi yapmışlar. Temmuz ayı geldi, asgari ücretliler zam talep ediyor ama kaynak yok diyorlar. Söz konusu halk olunca hep kaynak yok diyorlar. Ama AKP iktidarı 22 yılda halktan tam 3 trilyon dolar vergi toplamış. Yani kişi başına gelirin 10 bin doların altında olduğu bir ülkede, kişi başına 35 bin dolar vergi toplamış. Bu devasa bir para. Bu korkunç bir para. Peki, bu parayı ne yaptınız? Paraları nereye harcadınız? Halkın vergilerini kime, hangi yandaşa peşkeş çektiniz? Halk adına buradan sormak istiyorum.

Türkiye enflasyonda ilk 5’te. Gıda enflasyonunda OECD ülkeleri arasında ilk 1’de. Bu ülkede tarihin en büyük yoksulluğu ve açlığı yaşanıyor. Orta sınıf kalmamış, herkes açlıkta ve sefalette eşitlenmiş durumda. Çocuklar yeterince beslenemediği için saç kırıkları oluşuyor, bodur kalıyor. Emekçiler ve emekliler açlık sınırının altında bir ücrete mahkum edilmiş. Kadın yoksulluğu almış başını gidiyor. Çocuklar okula aç gidip geliyor. Öğrenciler okula gidemiyor.

Okul terklerinin en fazla arttığı dönemdeyiz. Neredeyse günde tek bir öğünle bütün günü okulda geçiren bir gençlik ve öğrenci gerçeği var. Bütün bunlar yokmuş gibi zevk ve sefa içinde günlerini gün etmeye, şatafat ve israflarından hiçbir şey yitirmemeye gayret ediyorlar. “2024 yılını emekliler yılı ilan ettik” demişlerdi. Biz söyleyelim: 2024 yılı da 2025 yılı da emekliler yılı olacak. Çünkü emekliler örgütlenmeleri ve mücadeleleriyle, ortaya koydukları itirazlarıyla AKP’nin sonunu getirecek toplumsal kesimdir. Emeklinin yüzüne bakamayan, karşısına çıkamayan, korkan ve kaçan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Böyle bir iktidar olmak da AKP’ye nasip oldu.

2002 yılında en düşük emekli maaşı 216 TL imiş. 216 TL ile 7 tane çeyrek altın alınabilirmiş. Yani tanesi 32 liradan 7 çeyrek altın alınabiliyormuş. Şimdi en düşük emekli maaşını 12 bin 500 TL’ye tamamladılar. Sadece 3 çeyrek altın alınabiliyor. Yani emeklinin 4 çeyrek altınını çaldı bu iktidar. 2002 yılında en düşük emekli maaşıyla yaklaşık 20 kilo et alınabiliyordu. Bugün en düşük emekli maaşıyla sadece 16 buçuk kilo et alınabiliyor. Yine emeklinin sofrasından 3 buçuk kilo eti çalan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Yeni vergi düzenlemesi içerisine konulan emekliliklerle ilgili düzenleme, komisyon aşamasındayken en düşük emekli maaşı ve asgari ücretin 32 bin TL’ye çıkarılması için önerge verdik. Tabii yine her zamanki gibi AKP-MHP oylarıyla reddedildi. Bu önergemizi Genel Kurul aşamasında da vereceğiz. İşçinin, emekçinin, yoksulun, dar gelirlinin hakkını hukukunu korumaya devam edeceğiz. İktidara ve parlamentodaki tüm muhalefet partilerine de çağrımız bizim önergemize destek vermeleridir. Gelin bir nebze de olsa emeklinin, yoksulun yüzünü güldürelim, sorunlarına çözüm olalım.

“Emekçiler de yoksullar da sizi ölçüyor, günü geldiğinde sizi tek tek tartacaklar”

Tayyip Erdoğan, Kıbrıs dönüşü uçakta her zamanki gibi açıklamalar yaptı. En düşük emekli maaşının 12 bin 500 lira olacağını açıkladı. “Muhalefete bakıyorsunuz, düşünmeden 17 bin olsun diyor. Bunların sırtında maalesef küfe yok. Biz ölçüyoruz, biçiyoruz nasıl bu işi ekonomik dengeleri bozmayacak biçimde götürürüz diye” ifadelerini kullandı. Şimdi buradan Erdoğan’a şunu sormak istiyoruz: Ölçüp biçiyorsunuz da ne hikmetse 22 yıldır hep sermaye ve yandaşlarınız kazanıyor. Emekçiler ve emekliye gelince biçiyorsunuz ve ortada bir şey kalmıyor. Asgari ücretliye zam yapmıyorsunuz, sermayeye ve yandaşa gelince de bol kepçe dağıtıyorsunuz. Emekçiye gelince kesip biçiyorsunuz.

AKP’nin, yani Sayın Erdoğan’ın sırtında bir küfe falan yok. Asıl küfe emekçinin sırtında. Emekçinin belini büken küfenin içerisinde de Erdoğan ve şürekasının olduğunu çok iyi biliyoruz. Halkın sırtına binip halkın alın terini sömüren büyük bir sömürü çarkı içerisinde zevk sefa içinde yaşayan bir iktidar gerçeği var. Saray’ın bir günlük harcaması 34 milyon. Yani 17 bin TL asgari ücretlik 3 bin kişinin ücreti yapıyor.

İçte biçtikleri kimdir? Asgari ücretlidir. Ölçüyorsunuz, çünkü garanti ödemelerine 163 milyar TL ayırıyorsunuz. Biçiyorsunuz, çünkü açlık sınırı 20 bin TL’ye, yoksulluk 65 bin TL’ye yaklaşmış durumda. Bu ülkede asgari üscret sadece 17 bin TL. O yüzden tartınız bozuk, ölçünüz bozuk. Sizin ölçünüz sadece yandaşlarınız için çalışıyor. Emekçiye gelince gözünü kapatan, onları sırtında bir yük olarak gören bir siyasi akla ve bakışa sahipsiniz. Ama emekçiler de sizi ölçüyor, yoksullar da sizi ölçüyor ve günü geldiğinde sizi tek tek tartacaklar.

“Kadın cinayetleri politiktir”

Hatırlayacaksınız; İstanbul Sözleşmesinden çıkma tartışmaları olduğunda, AKP iktidarı kesinlikle kadın cinayetlerinde artış olmayacağını, kadına yönelik şiddetin duracağını söylemişti. Elimde 1 Ocak ile 30 Haziran arasındaki veriler var. Sadece 1 Ocak ile 30 Haziran arasında 221 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu katleden erkeklerin 80 tanesi hane içerisindendi. 37’si de boşanma aşamasında olan eşlerini, sevgililerini öldüren erkeklerdi. Yani erkek şiddeti her geçen gün artıyor. Peki, gerçekten bu erkek şiddeti, kadın cinayetleri engellenemiyor mu? Bu kadın kırımı gerçekten durdurulamıyor mu? Özel politik bir tercih olarak AKP’nin bunun önüne geçmediğini, kadınları korumadığını, 6284 Sayılı Yasayı etkin uygulamadığını, bu şiddete cevaz verdiğini görüyoruz. İşte bu nedenle kadın cinayetleri politiktir.

Yandaşlar, çeteler, mafyalar, sosyal medya fenomenleri bir şekilde yolunu bulup cezaevinden tahliye ediliyor. Ama söz konusu Kürtler, Kürt kadınlar ve muhalif kadınlar olunca cezaevlerine atıyorlar. En son Batman’da yaşadığımız örneği sizinle paylaşmak istiyorum. Batman’da 3 tane anne tek bir tanık beyanıyla tutuklandı. Her biri 70 yaşın üzerinde olan bu anneler cezaevinde çıplak arama işkencesine maruz kaldılar.

Odaları keyfi bir şekilde basıldı, su verilmedi, bir gün boyunca sadece ekmek verildi. Kirli bir şilte üzerine yatmaları istendi. Okuma yazma bilmemelerine rağmen taleplerini dilekçeyle yazmaları dayatıldı. Avukatlarıyla görüştürülmediler. Bütün bunları kim yaptı? AKP iktidarının bizzat kendisi. Polisin cezaevinden her seferinde sedyeyle taşıyarak hastaneye getirdiği Hatice Yıldız her gün baygınlık geçirmesine rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

81 yaşındaki Makbule Özer, 65 yaşındaki Besra Erol, 76 yaşındaki Hanife Aslan düşman ceza hukukunun bir uygulaması olarak hala cezaevinde tutulan Kürt analar. Bu yaklaşım Kürt’e yönelik, kadına yönelik düşman hukukunun bir yansımasıdır. Adalet Bakanlığına bir kez daha çağrı yapıyoruz: Başta Batman’daki anneler olmak üzere yaşlı annelerimizi cezaevine koymaktan, cezaevinde işkence yapmaktan, her türlü hukuksuzluğu yapmaktan vazgeçin. Batman’daki annelerimizi ve diğer annelerimizi derhal serbest bırakın.

Cezaevlerinde muktedir olduğunu zanneden gardiyanlara, cezaevi müdürlerine ve yetkililere de seslenmek istiyorum: Sanmayın ki bütün yaptığınız hukuksuzluklar yanınıza kalacak. Sanmayın ki bu iktidar sizi bu hukuksuzluklardan koruyacak. Gün gelecek ve bu ülkede demokrasi ve hukuk tesis edilecek, siz de yaptığınız işkence ve eziyetler nedeniyle yargılanacaksınız. İktidarın kanunsuz emirlerine uyan ya da kişisel nedenlerle cezaevlerinde işkence yapan herkesin iki elimiz yakasındadır. Bütün hukuksuz süreçleri takip edeceğiz. Onların yargılanması ve ceza alması için elimizden geleni yapacağız.

Biliyorsunuz bu ülkede çocuğa yönelik şiddet ve istismar da en temel gündemlerden biri. Ne yazık ki bu gündem kamuoyunun gözünden kaçırılıyor. TÜİK’in sene başında açıkladığı cinsel istismara maruz kalan çocuk verilerine göre son 9 yılda çocuklara yönelik cinsel istismar oranı 3 kat artmış durumda. Bunun resim kayıtlar olduğunu, resmi kayıtlara yansımayanların çok daha fazla olduğunu iyi biliyoruz. Geçen sene 31 bini aşkın çocuk, cinsel istismara maruz kalmış ve bunların belki de 2-3 katı verilere girmemiştir. Sadece son birkaç haftada hepimizi derinden üzen iki örnekten bahsetmek istiyorum.

Konya’da evli olduğu dini nikahlı eşinin, çocuğuna cinsel istismarına göz yuman, rıza gösteren ve kayıt altına alan bir kadın, kayıtlarının yıllar sonra ortaya çıkması sonucu tutuklandı. Diğeri de Diyarbakır’da 7 yaşından itibaren amcası ve amcasının oğlu tarafından sistematik cinsel istismara maruz kalan bir kız çocuğunun yaşadıkları. Şu anda 13 yaşında o çocuk ve sınıfta çizdiği resimlerin hep aynı olması nedeniyle rehberlik öğretmeni tarafından fark ediliyor, 6 Kasım 2023’te olay açığa çıkıyor. Amca ve kuzeni gözaltına alınıyor, tecavüzcü olanlar gözaltına alınıp tutuklanıyor ama 8 ay sonra uzun tutukluluk nedeniyle tahliye ediliyorlar. Bütün bu örnekler neyi gösteriyor? Bu ülkede çocuklar korunmuyor, bu ülkede yargıdan kolluğa kadar hiç kimse çocuğun üstün yararını gözetmiyor.

Bizzat söylemin kendisi, yargılama usulleri ve bu cezasızlık politikası çocuk istismarı oranlarını artırıyor. Bu cezasızlık politikalarına karşı çok daha etkin bir politika yürütülmesi ve hızla bir çocuk bakanlığının kurulması gerekiyor. Biz DEM Parti olarak hem Çocuk Komisyonumuzla hem de tüm mekanizmalarımızla bundan sonra da çocukların üstün yararını gözeten ve çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismarın önüne geçen politikalar için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Meclis’e de çağrı yapıyoruz: Madem çalışacağız, gelin, hep beraber el ele verelim çocuk istismarının ve kadına yönelik şiddetin önüne geçelim.”

Paylaşın

DEM Parti’den “Tasarruf Paketi” Tepkisi: Faturayı Halka Yıkmaya Çalışıyorlar

DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “AKP – MHP iktidarı yine bir paketle göz boyamaya çalışıyor, tasarruf paketi getiriyor. Her gün israf eden, har vurup harman savuran iktidar ama tasarrufu halkın yapmasını bekliyorlar. Bütçeyi savaşa, ranta ve talana harcayan iktidar ama göz diktiği halkın cebi, halkın sofrası. Getirdikleri paketle yarattıkları büyük ekonomik yıkımın faturasını halka yıkmaya çalışıyorlar” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Yani karları sermayeye aktarıyorlar ama maliyeti toplumsallaştırıp halka çıkarmaya çalışıyorlar. Bir israf ve şatafat sofrası kurmuşlar orada yiyip içiyorlar ama hesabı halka ödetmek istiyorlar. AKP-MHP bir kriz iktidarıdır. Yalandan, talandan, ranttan tasarruf yapmadan bu ülke düzlüğe çıkmaz. Aldıkları ekonomik kararlar bu kadar derin ekonomik krize yol açmışken, gerçekleri karartmaya ve toplumun gözünden kaçırmaya çalışıyorlar. Mali disiplini güçlendirmek, kamu kaynaklarını etkin kullanmak için kanun teklifi veriyoruz diyorlar. Bu ülkeyi 22 yıldır kim yönetiyor? AKP sanki ülkeyi 22 yıldır kendisi yönetmiyormuş gibi, sanki tasarrufu başka bir odak engelliyormuş gibi bir algı yaratmaya devam ediyor. İsraf düzeni hali hazırda devam ederken ve Saray’a oluk oluk para akarken bu tasarruf paketi ile ne yapmaya çalışıyorsunuz. Halkın sofrasındaki ekmeği çalmaya doymadınız mı? Ne zaman doyacaksınız? Allah gözünüzü doyursun.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı direnişinde 72 yol arkadaşıyla beraber katledilmesinin üzerinden yüzlerce yıl geçti. Aleviler bu katliamın ardından yas tutmaya başladılar. Dün de Yas-ı Matem Orucu başladı. Dün akşam ilk oruç açmayı gerçekleşirdi Aleviler. Hüseyni çizgide, hak ve hakikat çizgisinde direnenler önünde saygıyla eğiliyorum. Yas-ı Muharrem Ayında oruç tutan bütün canlarımızın oruçlarının kabul edilmesini diliyorum.

2 Temmuz, Madımak Katliamının yıldönümüydü ve biz de Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan, milletvekillerimiz, MYK-PM üyelerimiz ve partililerimizle birlikte Sivas’taydık. Sivas’ta katledilen 33 canımızı andık, karanfillerimizi bıraktık. Toplumun hafızasında bu katliamın silinmemesi çok önemli. Bunun bazı gerekleri var ama ne yazık ki bu gereklerin hiçbiri yerine gelmedi. Dava cezasızlıkla sonuçlandı. Alevilerin en büyük talebi olan Madımak’ın utanç müzesi olması talebi yerine getirilmiş değil. Madımak utanç müzesi olmalıdır ve bu konuda hızla adım atılmalıdır.

Alevilere yönelik katliamlarda bir cezasızlık hüküm sürüyor. Madımak Katliamının davasının zaman aşımıyla akamete uğratılması ve yine aynı şekilde Çorum ve Maraş katliamlarında yaşanan yargısal süreçlerin her birindeki hukuksuzluklar ve garabetler hem kamu vicdanını hem Alevi halkını incitti. Oysa ki hem evrensel hukukta hem de Türk Ceza Kanunu’nda insanlığa karşı suçlarda zaman aşımı yoktur. Sivas Katliamı insanlığa karşı bir suçtur ve bu suçun gerçek faillerinin açığa çıkarılması bu ülkenin en büyük sorumluluklarındandır.

Aleviler bu ülkede eşit yurttaşlık istiyor, anayasal güvence istiyor, inançlarını özgürce yaşamak istiyor; din derslerinde asimile edilmek istemiyor. Bu ülkede Aleviler güvercin tedirginliğinde yaşamak istemiyor. Bu taleplerin her birinin yerine getirilmesi için de yıllardır mücadele ediyorlar, alanlarda sözlerini söylüyorlar. Fakat bütün bu mücadeleyi görmezden gelen iktidar Alevileri asimile etmek için yeni yol ve yöntemler deniyor.

En son Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı bir Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurdular. Şimdi de cemevlerini Saray’a bağlamaya çalışıyorlar. Amaç Saray’a ve iktidara bağlı bir Alevilik yaratmaktır. Yani Alevilere kayyım atamak istiyorlar. Kerbala’dan bugüne yas tutan ve mücadele eden Aleviler bugüne kadar nasıl biat etmedilerse bundan sonra da biat etmezler. Kerbala’dan Sivas’a yas tutuyoruz ama hak ve hakikat için mücadele ediyoruz, Hüseyni duruşu ortaya koyuyoruz. Ben bu vesileyle yola ikrar veren, yoldan dönmeyen, canını veren ama yolundan ve sözünden dönmeyen bütün Alevi canlarımıza aşkı niyaz ediyorum. Bir kez daha onların bu Hüseyni duruşunu selamlıyorum.

AKP – MHP iktidarı yine bir paketle göz boyamaya çalışıyor, tasarruf paketi getiriyor. Her gün israf eden, har vurup harman savuran iktidar ama tasarrufu halkın yapmasını bekliyorlar. Bütçeyi savaşa, ranta ve talana harcayan iktidar ama göz diktiği halkın cebi, halkın sofrası. Getirdikleri paketle yarattıkları büyük ekonomik yıkımın faturasını halka yıkmaya çalışıyorlar. Yani karları sermayeye aktarıyorlar ama maliyeti toplumsallaştırıp halka çıkarmaya çalışıyorlar. Bir israf ve şatafat sofrası kurmuşlar orada yiyip içiyorlar ama hesabı halka ödetmek istiyorlar.

AKP – MHP bir kriz iktidarıdır. Yalandan, talandan, ranttan tasarruf yapmadan bu ülke düzlüğe çıkmaz. Aldıkları ekonomik kararlar bu kadar derin ekonomik krize yol açmışken, gerçekleri karartmaya ve toplumun gözünden kaçırmaya çalışıyorlar. Mali disiplini güçlendirmek, kamu kaynaklarını etkin kullanmak için kanun teklifi veriyoruz diyorlar. Bu ülkeyi 22 yıldır kim yönetiyor? AKP sanki ülkeyi 22 yıldır kendisi yönetmiyormuş gibi, sanki tasarrufu başka bir odak engelliyormuş gibi bir algı yaratmaya devam ediyor. İsraf düzeni hali hazırda devam ederken ve Saray’a oluk oluk para akarken bu tasarruf paketi ile ne yapmaya çalışıyorsunuz. Halkın sofrasındaki ekmeği çalmaya doymadınız mı? Ne zaman doyacaksınız? Allah gözünüzü doyursun.

“Kamuda tasarruf yapmak istiyorsanız gerçek vergi adaletini sağlayın”

Bu tasarruf paketini açıklamalarından hemen sonra Hazine ve Maliye Bakanlığının tuvaletlerinin onarımına 23 milyon 933 bin TL’lik bir harcamanın yapılacağı basına yansıdı. Bakanlık bunu yalanladı mı, hayır. Aksine özrü kabahatinden büyük bir açıklama ile bakım ve onarım giderlerinin tasarruf giderlerinin kapsamı dışında olduğunu ifade etti. Bunu söyleyince toplumun ikna olacağını sanıyorlar. 23 milyon 933 bin liralık onarımı tasarruf paketinin dışında tutuyorlar ama muhalefetteki bütün belediyelerin en küçük harcamalarını tasarruf paketi kapsamında engelliyorlar.

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Tasarruf böyle olmaz. Tasarruf ciddidir; popülist, göz boyayan önlemlerle gerçekleşmez. Kamuda tasarruf yapmak istiyorsanız vergi yapısını düzeltmeniz, gerçek vergi adaletini sağlamanız gerekiyor. Politik tercihlerinizi savaştan, Saray’dan ve sermayeden yana kullanmak yerine bütçe kaynaklarını halkın ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmanız gerekiyor.

Teklifte toplumun gözünden kaçırılmaya çalışılan devasa düzenlemeler olduğunu görüyoruz. Bunlardan biri BOTAŞ tarafından yapılacak doğalgaz alımlarına geniş yetkiler verilmesi. AKP yaklaşık 200 defa Kamu İhale Kanunu’nda değişiklik yaptı ama bu kanun hiçbir zaman demokratik olmadı, şeffaf olmadı, toplumdan yana olmadı. Hep yandaşa ihale ve rant aktarmanın mevzuatını yapmaya çalıştılar. AYM her seferinde Anayasaya aykırılık nedeniyle kanuni düzenlemeyi iptal ediyor ama AKP virgülüne dokunmadan yeniden Meclis’e getirerek kanunlaştırmaya çalışıyor. Başka bir şey daha var; BOTAŞ tarafından yapılacak her türlü doğalgaz alımı Kamu İhale Kanunu’nun dışına çıkarılıyor ve Cumhurbaşkanına yetki veriliyor. Biz bu tür düzenlemelerin altında bir bit yeniği olduğunu biliyoruz. BOTAŞ’ın ihaleleriyle ne yapmaya çalışıyorsunuz? Neden BOTAŞ ihalelerini Kamu İhale Kanunu’nun dışına çıkararak istisna tutuyorsunuz? Bunu halk ve kamu adına soruyoruz.

Bu düzenlemelerin bir avuç sermayedar için olduğunu çok iyi biliyoruz. Teklifte bir madde daha var. Türkiye Varlık Fonu Yönetim A.Ş’nin piyasa denge alt fonunda, kamu bankalarının sermayelerinin güçlendirilmesi amacıyla 2024 mali yılı içerisinde özel tertip devlet iç borçlanması senedi ihraç edilmesi hususunda Hazine ve Maliye Bakanlığına yetki verileceği ifade edilmiş. Şimdi bu Türkiye’deki Varlık Fonu ilk kurulduğu zaman da çok tartışılmıştı. Türkiye’nin en büyük iktisadi varlıkları o fonun içerisine konuldu, fon Sayıştay denetiminden kaçırıldı. Şeffaflıktan uzak, kimin neyi nasıl yönettiğini bilmiyoruz.

Fona devredilen bütün teşekküllerin zarar ettiğini biliyoruz. Yine fonun içerisinde olan kamu bankalarının yandaşlara nasıl kredi verdiğini ve bu kredilerin tahsil edilmediğini çok iyi biliyoruz. Ama şimdi fonun zararını da bütün halkın sırtına yıkmaya çalışan bir düzenleme yapmaya çalıştıklarını görüyoruz. Sermaye yapısını güçlendirmek için yandaş kredilerin peşine düşmeyen iktidar, yeniden borçlanma senedi aracılığıyla yükü topluma, yoksula yüklemeye çalışıyor. İşte iktidarın tercihi budur. AKP-MHP iktidarı her koşulda yandaşın ve sermayenin kazandığı bu kazancın yükünü halka yüklediği bir mali düzen kurmuştur. Karlar sermayeye, maliyetler halka. Onlar için kasa hiçbir zaman kaybetmiyor.

Bu ayın başında kira artışındaki yüzde 25 sınırı kaldırıldı. TÜİK verilerine göre kira artışları yüzde 60,5 olarak belirlenmişti. Milyonlarca dar gelirli, asgari ücretli sadece kira için çalışıyor. Biz bu hafta başında belirli bir gelirin altında olanlar için kira desteği sağlanması konusunda bir kanun teklifi veriyoruz. Bu kanun teklifine bütün muhalefet partilerinin desteğini bekliyoruz. Bu ülkedeki milyonlarca yoksul, dar gelirli ve çiftçi için talep ediyoruz. Gelin el ele verelim ve halkın sorunlarını bir nebze olsun hafifletelim.

“2024 emeklilerin canına okuma yılıydı”

Bir emekli maaşı 2016 yılında asgari ücretin yüzde 66 fazlasıyken, bugün asgari ücretten yüzde 28 daha düşük durumda. Emeklilerin maaşları tam anlamıyla sefalet ücretine dönmüş durumda. En düşük emekli maaşı 10 bin TL’ye tamamlanmış ama bu kök aylıklarda yapılmadığı için kök aylıklar 10 bin TL’’nin altında olmaya devam ediyor. Yaklaşık 4 milyon emeklinin kök maaşı 10 bin TL’nin altında. Şimdi emekli maaşlarına 24.73’lük enflasyon zammı yapılacak fakat bu zam da emeklileri hiçbir şekilde kurtarmıyor. Özellikle kök ücreti 10 bin TL’nin altında kalanlar açısından ciddi bir haksızlık olduğunu ifade edelim. Bugün basına yansıyan bilgiye göre kök maaşı 10 bin TL altında olanlara bir ek katkı sunulacak. Yaklaşık 1 milyon 800 bin emekliyi kapsadığı ifade ediliyor.

10 bin TL ve çok az üzerinden olan 4 milyon emekli var. Kök ücretleri artırmayarak büyük bir zulüm yapıyorlar ama ikinci bir zulüm daha var. Eğer emekli maaşı 10 bin 100 TL ise ek ücret vermiyorlar. İkinci kez emeklileri mağdur ediyorlar. AKP kurduğu bu zulüm düzenine rağmen 2024 yılının emekliler yılı olduğunu söylemişti. Oysa 2024 ve son yıllar emeklilerin canına okuma yıllarıydı. Emekliler açısından artık bıçak kemikte. Emeklilerin kök ücretlerinin artırılmamasına, asgari ücret karşısında erimesine bir çözüm bulunması gerekiyor. Bunun için bir yasa teklifi hazırlıyoruz, yakında Meclis’e sunacağız. Emekliler cülus bahşişi değil haklarını istiyorlar. Emeklilere haklarını verin, cülus bahşişi sizin olsun.

Biliyorsunuz harika bir kurumumuz var: TÜİK. Enflasyon sepetini herkesten gizliyor TÜİK. Alaattin Aktaş köşesinde TÜİK’in 2022’den beri enflasyon sepetindeki 100 kalem hizmet ve malın fiyatını detaylı bir şekilde kaleme aldı. Bu 100 kalem mal ve hizmetin fiyatını görünce TÜİK’in neden enflasyon sepetini açıklamadığını çok iyi anlıyoruz. Pakette neler var? TÜİK’e göre Haziran ayında bir adet yumurta 2.47 TL, bir kg kuru soğan 7.76 TL, toz şekerin kilosu 20,73 TL, bir litre zeytinyağı 113 liraymış. Şimdi bu ürünleri hangi markette aldığını TÜİK’E sormak istiyoruz. Adresini verin biz de gidelim, o marketten alışveriş yapalım.

Bizim alışveriş yaptığımız marketlerde hiç böyle rakamlar yok. TÜİK’E göre ev kirası 5 bin 844 lira. Şehirde 5 bin 844 liraya siz bir oda tutamazsınız. TÜİK’e soruyoruz bu evi nerede kiralamışlar? Söylesin biz de hep beraber o mahalleye, o şehre taşınalım. Zira böyle bir fiyatla hiç karşılaşamıyoruz. Yine sepetin içerisindeki çarpıcı rakamlardan birisi uzman doktor muayene ücreti 33 lira 69 kuruşmuş. Evet, bir uzman doktor. Normal koşullarda bir özel hastaneye gittiğinizde katkı payı diye neredeyse 1000 TL veriyorsunuz ama burada bir uzman doktor muayenesi 33 lira 69 kuruş diye geçmiş. Soruyoruz bu hangi hekimdir ki böyle halk yararına çalışıyor, bu kadar ucuza muayene yapıyor? Söyleyin halkımız da gitsin orada muayene olsun.

“TÜİK Saray’ın aparatı haline gelmiştir”

Tüm bunları üst üste koyduğumuz zaman neyi görüyoruz? Bu enflasyon rakamlarıyla işçinin, emekçinin, yoksulun ve asgari ücretlinin cebindeki parayı gasp eden bir yandaş TÜİK kurumu olduğunu görüyoruz. Eskiden bu ülkenin en fazla güvendiği kurumlardan biriydi TÜİK, bugünse Saray’ın aparatı haline gelmiştir. TÜİK’in Saray’ın mali politikaları doğrultusunda enflasyon oranını açıklayan bir kuruma dönüştüğüne görüyoruz. Tabii ki bunu kabul etmiyoruz. Elbette TÜİK de bunun hesabını verecek, iktidar da bunun hesabını verecek.

Meclis gündemi oldukça hareketli. Yaza girdiğimizden beri üst üste getirdikleri yasa teklifleriyle Meclis’i Ağustos’a kadar çalıştırmayı düşünen bir AKP iktidarı var. Günlerce konuşuldu, 9’uncu Yargı Paketi. 8 tane yargı paketinden ne hayır gördük de 9’uncudan ne bekliyoruz? Valla hiçbir hayrını görmedik. Varsa yoksa hukuksuzluk, haksızlık, yandaşı kurtarmaya çalışan yargı paketleri. Adaletsizliği ve hukuksuzluğu derinleştiren yargı paketleri getirdiler. 9’uncu Yargı Paketi nedeniyle toplumda da bir umut, bir beklenti doğdu.

Bizim de günlerce telefonlarımız çaldı, gittiğimiz her yerde halkımız soruyor. Evet, sonuçta olan oldu ve dağ fare bile doğurmadı. AKP’nin yapacağı yargı paketinden, AKP’nin getireceği reformdan kim ne bekleyebilir ki? Ortada bir yargı mı var ki reformu olsun? Ortada bir hukuk mu var ki reformu olsun? Buradan sormak istiyoruz. Tabii ki yok. Ortada ne bir hukuk var ne de bir yargısal düzen var. Güçler dengesi tamamen ortadan kaldırılmış ve yargı AKP’nin aracı haline dönüşmüş durumda.

Sayın Bakan açıklama yapmış ve demiş ki “Uygulamada olan Yargı Reformu Strateji Belgesinin gerçekleşme oranı yüzde 70 civarında, İnsan Hakları Eylem Planının gerçekleşme oranı da yüzde 66 civarında”. Tam bir Alice Harikalar Diyarı! Sorayım bu tam dezenformasyon değil de nedir? Kayyımlar atanmaya devam ediyor mu, evet. Siyasetçiler ağır cezalar almaya devam ediyor mu, evet. Kobani ve Gezi davalarındaki hukuksuzluklar bütün toplumun gözü önünde oluyor mu, evet. Gazeteciler, kadın aktivistler, avukatlar, öğrenciler her gün darp edilip gözaltına alınıyor mu? Evet. Cezaevlerinde her gün ölüm ve ihlaller oluyor mu, tecrit devam ediyor mu? Evet. Her gün en az bir kadın bu ülkede erkekler tarafından katlediliyor ve Aile Bakanlığı başta olmak üzere bütün hükümet bunu seyrediyor mu?

Evet. Ankara Gar Katliamı ve SOMA başta olmak üzere bütün toplumun takip ettiği davalar cezasızlıkla sonuçlandı mı, evet. Tabanımızda her gün insanlar gözaltına alınıp tutuklanıyor mu, evet. Meclis’te iki kelime Kürtçe konuştuğumuzda mikrofonumuz kapatılıyor mu? Evet. Kadınların kazanımlarına saldıran, ayrımcı düzenlemeler getiren, sorunları derinleştiren paketler o zaman nasıl reform oluyor? Getirdikleri yargı paketine reform demek için akıl tutulması yaşamak gerekiyor. Çünkü ortada bir reform yok. Aslında çürümüş bir yargısal düzeni makyajlamaya çalışan bir akıl var.

Gerçek bir reformdan bahsedebilmek için demokratik siyaseti ağır tahribata uğratan, özgürlükleri askıya alan, haksız tasfiyelere yol açan, yargının siyasal iktidarın aracı olduğu algısını güçlendiren uygulamaların son bulması ve adalet sisteminin düzeltilmesi, bir onarım sisteminin yaratılması gerekiyor. Partimizin bu konuda yıllardır ifade ettiği gibi bir yol temizliğine ihtiyaç var. Gerçek bir yargı reformunun yolu buradan geçiyor. Bunun için de AKP ve MHP’nin yargının üzerinden elini çekmesi gerekiyor. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin işletilmesi, yargının tam bağımsızlığının işletilmesi gerekiyor. Ama bütün bunlardan uzak bir akılla paket paket hakkı, hukuku ve adaleti çalan bir iktidarla karşı karşıyayız.

Öğretmenlik Meslek Kanunu geçen hafta komisyonda görüşüldü, bu hafta da Meclis’e gelecek. Öncelikle teklifin hazırlanma biçimini eleştirmek istiyoruz. Topluma rağmen kanun yapma pratiğinin bir devamıdır Öğretmenlik Meslek Kanunu. 18 milyona yakın öğrenci ve 1 milyon 200 öğretmeni ilgilendiren, toplumun yüzlerce yıllık geleceğini bağlayan bir meselede sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin ve akademisyenlerin, siyasi partilerin görüşü alınmadan getirilen bir yasal düzenleme ile karşı karşıyayız.

AKP’nin eğitim sistemiyle kavgalı olduğunu çok iyi biliyoruz. İşte bu kanun teklifi AKP’nin eğitimle kavgasının bir yansımasıdır. Eğitimi ideolojik ve politik bakışına göre şekillendirmesinin yasasıdır. Bu teklifte öğretmen yoktur. Teklifte öğretmenlerin gerçek ihtiyaçlarının tespiti, haklarının geliştirilmesi, sosyal statülerinin artırılması gibi hakları hiç sayılmıştır. Sorumluluk çok ama hak yok. Bunu asla ama asla kabul etmiyoruz. Yine teklifte özel okul ve kurslarda öğretmenlik yapan öğretmenler başta olmak üzere tavan ücret düzenlemesi es geçilmiştir.

Yine teklifte kariyer ve ücret farklılaşmasına, eşit ücret ilkesine, toplumsal cinsiyet sorunlarının giderilmesine, tek tipçi eğitim anlayışının yarattığı sorunlara, kadın emekçilerin sorunlarına, iş kazalarına, meslek hastalıklarına yer verilmemiştir. Eğitim emekçilerine yönelik şiddet üstün körü ele alınmıştır. Öğretmenlerin dışındaki eğitim emekçilerinden, ücretli ve özel sektör öğretmenlerinden bahsedilmemiştir. Eğitim yaşamında fiilen olan, sayıları yüz binleri aşan idari, teknik ve yardımcı personelin sorunları da görmezden gelinmiştir.

Bu anlamıyla bu teklifte öğretmenlerin sorunlarının çözümüne, ücretli öğretmenliğe, meslek hastalıklarına, yıpranma paylarına dair hiçbir düzenleme yoktur. İktidar bu kanun teklifini ideolojik saiklerle hazırlamıştır. Ek olarak 1 milyon 200 bin öğretmenin eğitim akademisinde eğitim alması pratik olarak mümkün değildir. Müfredat ve Öğretmenlik Meslek Kanunu sömürünün, hak gaspının ve Siyasal İslam’ın kurumsallaşmasıdır. AKP-MHP iktidarının kendi ideolojik bakışına göre geleceği şekillendirmesinin aracına dönüşmüştür.

100 yıldır asimilasyoncu anlayışla sürdürülen eğitim sistemi Kürtleri ve diğer halkaları yok sayarak yol almaya devam ediyor. Anadilinde eğitim hakkı mevzubahis dahi edilmemiştir. Alevilere ve farklı inanç gruplarına mensup öğrencilere zorunlu din dersi dayatması devam etmekte ve buna dair tek bir kelam edilmemektedir. Bu teklifin tümden çekilmesi talebimizi yeniden ifade ediyoruz. AKP’nin oldu bitti uygulamasıyla bu kadar köklü bir değişiklik yapmasına yol vermeyeceğiz, rıza göstermeyeceğiz.

Dün Fransa’da sonuçlanan seçimlerde Yeni Halk Cephesi birinci çıktı. Tabii Avrupa ve dünyada aşırı sağın ve faşizmin yükselmesi bütün toplumsal kesimde endişe yaratmış durumda. Bu anlamda aşırı sağ ve faşizmin geriletilmesi açısından çok önemli bir başarı olduğunu ve bir başlangıç olduğunu ifade etmek istiyorum. Sosyal demokratların ve solun bu başarısının umudu artırdığını ifade etmek gerekiyor. Faşizme karşı mücadelenin yolu birleşmekten, buluşmaktan, yan yana durmaktan ve mücadele etmekten geçiyor. Fransa’da halkın ortaya koyduğu bu tutumun karşılığı da hükümet kurarak verilir. Bir kez daha bu başarıdan dolayı Fransa’da yaşayan halkların hepsini kutluyoruz.

30 Temmuz’da Marmara ve Ege’den başlattığımız İradeye Saygı Yürüyüşü devam ediyor. Bugün Hakkari’ye vardı yürüyüşçülerimiz. Biz hem Hakkari’de hem de Türkiye’nin dört bir tarafında haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Günlerdir yolda olan bütün arkadaşlarımızı buradan selamlıyoruz. Emeklerine ve yüreklerine sağlık. Türkiye’ye demokrasiye gelecekse bu tutkuyla ve mücadeleyle gelecek.”

Paylaşın

DEM Parti’den “Hakkari” Açıklaması: Mücadelemizi Kesintisiz Yürüteceğiz

Meclis’te basın toplantısı düzenleyen DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Hakkari Belediyesi’ne kayyım atanmasına ilişkin, “Kayyım atama kararı geri alınıncaya kadar ve orada bulunan belediye meclis üyeleri kendi içlerinden seçtikleri Viyan Tekçe arkadaşımızın belediye eş başkanvekili olarak atanıncaya kadar bu mücadelemizi kesintisiz yürüteceğiz” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Meclis Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Hakkari Belediyemize kayyım atanmıştı. O günden bugüne biz hem Hakkari’de hem de ülkenin dört bir yanında demokratik haklarımıza sahip çıkmak alanlardayız, mücadele yürütüyoruz. Hakkari’den Edirne’ye, Diyarbakır’dan İstanbul’a kadar Türkiye’nin dört bir yanında sokağa çıkan, sözünü söyleyen, demokrasiye sahip çıkan herkese teşekkür ediyoruz.

Tabii ki bu mücadele devam ediyor. Bu kapsamda 13 Haziran’da Hakkari’de, 14 Haziran’da Mersin’de mitingler gerçekleştireceğiz. Kayyım atama kararı geri alınıncaya kadar ve belediye meclis üyelerinin kendi içlerinden seçtikleri Viyan Tekçe arkadaşımız belediye eş başkanvekili olarak atanıncaya kadar bu mücadelemizi kesintisiz yürüteceğiz.

Hakkari’de başlayan kayyım meselesinin AKP-MHP ittifakı tarafından tırmandırılmaya, devam ettirilmeye çalışıldığını çok iyi biliyoruz. Bunu birkaç ay önce yandaş kalemşörlerin yazdığı haberlerden, televizyonlardan verdikleri demeçlerden biliyoruz. Rant muslukları kesildiğinde nasıl iftiraya başvurduklarını, nasıl algı ve manipülasyonlarla kayyıma ortam hazırlamaya çalıştıklarını çok iyi biliyoruz. Dün Yeni Şafak’ta çıkan haberin kendisi bir haber değil olsa olsa MİT raporudur. Yeni Şafak arkadaşlarımızı hedef göstermiştir, algı operasyonu yapmıştır, yalan söylemiştir. Manipülasyonun ve operasyonun merkezinde yer alıyor.

Bu mesnetsiz iddiaların her birine karşı hem kurumsal olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyemiz hem de adı zikredilen her bir arkadaşımız suç duyurusunda bulunacaktır. Minareyi çalmak için kılıf hazırlamaya çalıştıklarını, yeni kayyımlara zemin hazırlamaya çalıştıklarını iyi biliyoruz. Yandaş kanallardan bakanlıklara kadar uzanan, oradan Saray’a kadar devam eden ve İletişim Başkanlığı tarafından yönetilen bir operasyonla, bir algı süreciyle karşı karşıyayız. Neredeyse belediye eş başkanlarımızın nefes almasını bile sorun haline getirecek, buna bile saldıracak kadar akıldan izandan yoksun bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu ifade edelim.

“Erdoğan’ın fotoğrafının asılması zorunlu değil, indirilmesi de suç değil”

Tatvan Belediye Eş Başkanı Mümin Erol hakkında AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafını makam odasından indirdiği için soruşturma başlatıldı. Buradan soruyoruz: Hangi kanuna göre bu soruşturma başlatıldı? Hangi kanuna göre bir siyasi rakibin fotoğrafını indirmek suç? Saray’ın kanunlarında mı? Büyük ihtimalle öyle. Çünkü hiçbir kanunda Erdoğan’ın fotoğrafının siyasi rakipleri tarafından indirilmesinin suç olduğu yazmıyor. Yine hiçbir kanun ve yönetmelikte de asılmasının zorunlu olduğu yazmıyor.

Ama ne yapılıyor? Adalet Bakanı hemen bir açıklama yayınlıyor ve “birlik ve beraberliğimizi bozmaya yönelik bir tutum ve davranıştır” diyor. Üstelik konuşmasının başında ironik bir şekilde, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu vurgusunda bulunuyor. Hangi hukuk devletinde partili bir cumhurbaşkanının fotoğrafını indirmek suç olabilir? Cumhurbaşkanı tarafsız konumunu kendi isteğiyle 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile terk etmemiş midir? “Partili cumhurbaşkanı” sıfatını almamış mıdır? Tarafsızlıktan kendi talebiyle vazgeçmemiş midir?

Bakanın açıklaması aslında zorlama bir suç üretme meselesinin ta kendisidir. Suç üretmek de ceza hukukunun en temel ilkesi olan yasallık ilkesini çiğnemek demektir. Böyle bir suç yok. Bakanın açıklamasının hukukla alakası yok, siyaseten ise karşılığı yok. Hiçbir DEM Partili siyasetçi Erdoğan’ın fotoğrafını asmak zorunda değildir. Bakan Bey hukuk fakültesi eğitimini yeniden almalıdır.

Çünkü açıklamaları bizi mezuniyeti konusunda şüpheye düşürüyor. Tek başına bu bile kayyım gerekçesi yapılan dosyaların nasıl zorlama, nasıl uydurma olduğuna iyi bir örnektir. Belediye başkanlarımız yasaya göre suç olmayan, tam tersine hak olan eylemleri gerekçe gösterilerek görevden uzaklaştırılmıştır. Bugün aldığımız bir haber Mümin Erol’un ifadeye çağrıldığıdır. Yani olmayan bir suçtan algı yarattılar, soruşturma başlattılar. Şimdi de olmayan suçtan belediye eş başkanımızın ifadesini aldılar. Ne diyelim, tam bir akıl tutulması ile karşı karşıyayız.

6 Haziran’da açıklanan hububat fiyatlarına ilişkin de birkaç şey söylemek istiyorum. Türkiye son yıllarda çok ciddi bir tarım krizi içinde. Bu krizin en temel nedeni ise AKP’nin neoliberal tarım politikaları ve Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün kendisi. AKP, sermayeyi esas alan tarım politikalarıyla küçük ölçekli çiftçileri ezmiş ve tarımsal üretimi ne yazık ki ithalata bağımlı hale getirmiştir.

Kürt sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle milyonlarca metrekare alan, meralar yasaklı olduğu için ne yazık ki atıl kalmakta ve üreticiler tarafından kullanılmamaktadır. AKP’nin çiftçinin dertlerini önemsemediği, 6 Haziran’da yaptığı hububat taban fiyatı açıklamasında da açık ve net bir şekilde görülüyor. Tarım ve Orman Bakanlığı ekmeklik buğdayın kilogram fiyatını 9.25 lira, durum buğdayının kilogram fiyatını 10 lira, arpanın kilogram fiyatını ise 7.25 lira olarak açıkladı. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Tam anlamıyla üreticinin üretimden ellerinin çektirileceği bir tablonun açığa çıktığını açık ve net görüyoruz.

“Çiftçilerin bu koşullarda üretime devam etmesi mümkün değil”

Resmi enflasyon bile yüzde 75’lerde. Ve en önemli girdilerden biri olan yakıtın, yani mazotun fiyatının son bir yılda yüzde 104 zamlandığı bir ortamda çiftçiye yapılan bu sembolik zamların akılla bir alakası yok. Çiftçinin aklıyla dalga geçen ve çiftçinin üretimden el çekmesine neden olan bir yaklaşım olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bu sürede sadece mazot mu yüzde 104 zamlandı? Hayır, gübreden tohuma, tarımsal ilaçtan taşıma ve depolamaya kadar bütün girdi fiyatlarında çok ciddi zam var. Ama ne yazık ki AKP, çiftçiye bütün bunlar için yüzde 10 zam yaptı.

Arpa için onu bile yapmadı. Orada da yüzde 4 oranında kaldı. Tam bir fiyasko ile karşı karşıyayız. Çiftçiler bir yıl boyunca üretiyorlar, sonra da ürünlerini satarak borçlarını ödemek istiyorlar ve üretime devam etmek istiyorlar. Peki bu koşullarda mümkün mü? Değil. Zarar eden çiftçi üretime devam eder mi? Siz olsanız üretime devam eder misiniz? Çiftçiyi yok sayan, onu üretimden koparan politikaların arkasında AKP’nin desteklediği büyük tarım tekellerinin ve sermayenin olduğunu söylesek yanlış mı olur? Küçük ölçekli çiftçinin üretimden el çekmesini sağlayan ama buna karşılık ithalat yapan firmaları destekleyen bir tarımsal politikanın olduğunu görüyoruz.

Bütün bunları üst üste koyduğumuzda, çiftçilerin üretim yapmasının koşullarının olmadığını görüyoruz. Çiftçi borçları almış başını gidiyor. Çiftçilerin borçları 700 milyara yaklaşmış durumda. Bu borçların sebebi de her şeye rağmen üretimin içinde kalma ısrarları. Ama AKP her yıl çiftçinin bu ısrarını yok etmek için hamle üzerine hamle yapıyor. Bunun sonucunda çiftçi borcunu ödeyemiyor, üretime devam edemiyor. Bunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu üretimden kopuşun afaki olmadığını söylememiz lazım.

Son yıllarda çiftçi sayısı hızla geriledi, 2 milyon 177 binlere kadar düştü. Bunun nedeni çiftçilerin yüksek girdi maliyetleriyle baş edememesi ve artan borçlarıdır. Bununla birlikte, çiftçiler TMO’ya ürünlerini satmak istediklerinde randevu alamıyor. Randevular 3-4 ay sonrasına veriliyor ve o zamana kadar çiftçilerin ürünlerini depolayabilecekleri alanları yok. Depolama maliyetine katlanmamak için de çiftçiler ürünlerini elden çıkarıyor. Bu elden çıkarma dönemlerinde de tüccarlar ucuz fiyata ürünleri alıyor. Bugün devletin açıkladığı taban fiyatın altında çiftçiler ürünlerini tüccarlara satmak zorunda kalıyor. Büyük bir çıkmaz olduğunu söylememiz lazım.

Hububat alım fiyatlarının revize edilmesi gerekiyor. Hızlı bir şekilde bu ülkenin stratejik bir tarım planını ortaya koyması gerekiyor. Hızlı bir şekilde küçük ve orta ölçekli çiftçilerin destekleneceği bir destek paketinin açıklanması gerekiyor. Tarım stratejik bir alandır, aynı zamanda milyonlarca insanın gıda güvenliğini ve beslenmesini ilgilendirir. Bunlar yapılmazsa bu gidişle bu ülkede ekmeğin 20 TL olacağı günler uzak değil.

Bütün bunların sonucunda ne oluyor? Türkiye gıda enflasyonunda OECD ülkeleri içerisinde birinci, 37 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip ülke konumunda. İşte bu bir zamanların tarım ülkesi olan Türkiye’de oluyor. AKP bunu başardı. Yani kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olan Türkiye, bugün gıda enflasyonda birinci pozisyona yükselmiş durumda. Yine BM Gıda ve Tarım Örgütünün verilerine göre son 1 yılda gıda fiyatları bir önceki yıla göre 3,4 düşüş gösterirken, Türkiye’deki gıda fiyatları ise küresel eğilimin aksine çok şiddetli bir şekilde artmaya devam ediyor.

TÜİK aylık gıda enflasyonunu yüzde 1,69, yıllık gıda enflasyonunu yüzde 70,14 olarak hesapladı. Ankara’daki gıda fiyatlarını referans alan TÜRK-İŞ ise mutfak enflasyonunu aylık 7.02, yıllık bazda ise yüzde 83,06 olarak gerçekleştiğini açıkladı. Bütün bunlar bize büyük bir gıda krizinin olduğunu ve dar gelirlinin, emeklinin, işçinin aslında gıdaya erişemediğini ortaya koyuyor. O nedenle bu konuda çok hızlı bir şekilde hükümetin adım atması gerektiğini, üretimde ısrar eden milyonlarca çiftçi adına buradan bir kez daha ifade etmek istiyorum.

Biliyorsunuz Milli Eğitim Bakanlığı “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla yeni bir reform yapacağını iddia ediyor. AKP iktidara geldiğinden beri 8 bakan değiştirdi, 17 kez de eğitim reformu yapacağını ifade etti. Her gelen bakan süreci kendisiyle başlattı, çok şaşaalı güzel sözler söyledi ama eğitimdeki sorunlar gittikçe derinleşti, kangrenleşti. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla hazırlanan müfredat programını 10 yıldır hazırladıklarını ifade ettiler.

Bu süreçteki usulsüzlüklerine, paydaşlara danışmamalarına, bu meselenin özüne baktığımızda modelin tam olarak AKP-MHP ittifakının itaati merkeze alan yeni bir nesil yetiştirme projesi olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. AKP-MHP’nin ideolojik amaçlarla hazırladığı bu program tam anlamıyla asimilasyoncudur, dinsel inancı araçsallaştırmaktadır, bilim dışıdır, cinsiyetçi öğeler ve konulardan oluşmaktadır. Çok kimlikli, çok dilli Türkiye gerçeğine aykırıdır ve tam anlamıyla kamucu eğitim yerine piyasayı esas almaktadır. Ayrıca kapsayıcı olmadığını, son derece ideolojik saiklerle hazırlanmış bir program olduğunu da ifade edelim. DEM Parti olarak bu programı, bu müfredatı reddediyoruz.

Geçtiğimiz hafta Türkiye Yüzyılı Maarif Modelinin tanıtım programında konuşan Erdoğan, ideolojik nedenlerle bu programa karşı çıkanları kendilerini sorgulamaya davet etmiş. Biz de Tayyip Erdoğan’a, kendisini sorgulamaya davet ediyoruz. Şunu çok iyi biliyoruz ki bu programı ideolojik nedenlerle bütün topluma ve bu ülkedeki milyonlarca öğrenciye dayatıyorsunuz. Bu, sizin yeni nesil oluşturma, yeni nesil yetiştirme projenizdir. “Dindar ve kindar nesil” yetiştirme hedefine giden yolda yeni bir adım attınız.

Uzun uzun bu alandaki sorunlara değinmeyeceğim ama şunu söyleyelim. Eğitim alanında dünya kadar sorun var. Bu ülkede ataması yapılmayan bir milyon öğretmen bekliyor. 2023’te KPSS’ye giren ve atama başvurusu yapan öğretmen sayısı 572 bin. Bakanlık 68 bin olarak ifade etmişti ataması yapılması gereken öğretmen sayısını ama buna karşılık 20 bin öğretmen ataması gerçekleştirildi. Peki, ataması yapılan öğretmenlere ve halihazırda çalışan öğretmenlere ne oluyor? Onlar da yoksulluk girdabıyla ve mobbingle karşı karşıyalar.

Her gün CİMER’e yapılan şikayetler nedeniyle mesleklerini icra edemiyorlar, kendilerini geliştiremiyorlar, çağa uygun bir şekilde eğitim hizmetlerini verme konusunda ciddi sorunlar yaşıyorlar. Bütün bunlara tek bir söz söyleyen yok, tek bir çözüm üreten yok. Bununla beraber hala ideolojik saiklerle eğitim süreci yürütülüyor. Özellikle dershanelerde ve özel okullarda çalışan öğretmenler için taban maaş uygulamasının olmaması, çoğunun ya asgari ücretle ya da asgari ücretin altında maaşlarla çalıştırılmaya zorlanması tam bir gasptır. Bakanlık buna dair bir şey diyor mu? Hayır demiyor. Ve bütün bu süreci haksız ve hukuksuz bir şekilde topluma karşı, eğitim bileşenlerine karşı, öğrencilere ve velilere karşı adım adım yürütmeye devam ediyorlar.

Bir yüzyıllık asimilasyon süreci varken, hala bu ülkede Kürtler başta olmak üzere dünya kadar halk kendi anadilinde eğitim alamıyor, Aleviler zorunlu din derslerinde asimile edilmeye devam ediliyor. Laik ve bilimsel eğitimden zaten artık bahsedemiyoruz. Tam bir dinci eğitim modeli son gaz devam ettiriliyor. Bütün bunlara karşı demokratik kamuoyunun ve eğitim örgütlerinin yan yana gelerek oluşturdukları bir platform var. 45 kurum bir araya geldi ve “Müfredata Hayır Platformu”nu kurdular. 11 Haziran Salı günü büyük bir okul boykotunu örgütlediler. Biz de buradan bütün halklarımıza ve çocuklara çağrı yapmak istiyoruz. İrademe, öğrencime, anadilime, bedenime, eğitim hakkıma sahip çıkıyorum diyerek bu boykota bütün öğrencileri katılmaya davet ediyoruz.

“Kadını sadece anne olarak görüp aile içinde rol biçiyorlar”

Son dönemlerde sık sık Türkiye’deki doğurganlık istatistikleri açıklanıyor. Bu doğurganlık istatistikleri üzerinden, kadınların çocuk yapmaları üzerinden iktidar ve hatta bazı muhalefet partileri tarafından yeni bir dönemin başlatıldığına tanıklık ediyoruz. AKP ve MHP doğurganlık oranlarının düşmesini bir varoluşsal tehdit olarak görüyor. Bu tarihsel bir tartışma. Uzun yıllardır ulus devletler kadınlara ulusun anneleri rolünü biçmiştir. Doğurganlığı artırmanın iki temel amacı vardır; birisi kapitalizme ucuz işçi yetiştirmek, diğeri de aslında militarizme savaşlar için asker yetiştirmek.

Bu iki hedef nedeniyle her seferinde kadın bedenine müdahale edildiğini, kadının eve ve aileye hapsedilmeye çalışıldığını çok iyi biliyoruz. Özellikle Türkiye’deki dönüşümün de buna uygun olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Bu hedeflere ulaşmak için çalışma yaşamından Medeni Kanun’a kadar büyük bir değişim ve dönüşümü AKP yapmak istiyor. Sözde doğum sonrası izni artırmaya çalışıyorlar ama çok iyi biliyoruz ki kadını gözeten bir yerden değil. Yine uzaktan ve esnek çalışmayı getiriyorlar. Bununla kadınları yeniden iş hayatının dışına atıyorlar. Bununla beraber afetlerde bile yine aileyi korumayı esas alan bir vizyon belgesi yayınladılar. Bununla da kadını özne olarak görmediklerini, eşit yurttaş olarak görmediklerini, sadece anne olarak gördüklerini ve aile içinde rol biçtiklerini görüyoruz.

Ben küçük bir istatistik paylaşarak bu meselenin ne kadar acı olduğunu göstermek istiyorum. 2021 yılında 117’si 15 yaşından küçük olmak üzere 7 bin kız çocuğu bu ülkede doğum yaptı. 2022’de yaklaşık 32 bin çocuk istismara maruz kaldı. 2023’te ise 40 bin 713 yeni dosya açıldı. Peki, bütün bunların olduğu ülkede Aile Bakanlığı buna dair tek bir şey yapıyor mu? Hayır yapmıyor. 2024’ün ilk 2 ayında 74 kadın, 24 Şubat’ta ise aynı günde 7 kadın katledildi. 2023’te en az 33 kadın yine erkekler tarafından katledildi. Peki, AKP iktidarı ya da Aile Bakanlığı bütün bunlara yönelik tek bir söz kuruyor mu? Hayır!

Bütün bunları engelleyici hiçbir tedbir almıyor. Ama onun yerine kadınların ve LGBTİ’lerin haklarını tırpanlamaya devam ediyor, kadınları aile içerisinde tanımlayıp mahkum etmeyi sürdürüyor. Buradan söyleyelim: Kadın özgürlük mücadelemizi ne olursa olsun her zeminde devam ettireceğiz. Kadın bedeninin kontrol edilmesi politikalarına karşı her zeminde mücadele edeceğiz. Kadınların ve LGBTİ’lerin daha adil, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumda yaşaması için olan mücadelemizi devam ettireceğiz. Kadını nesne olarak gören, kadını birey olmaktan çıkaran, aileye mahkum eden bu anlayışa geçit vermeyeceğiz.

Son bir çağrıyla bitireyim. Ayın 12’sinde Diyarbakır’da faili meçhul bırakılmaya çalışılan Tahir Elçi’nin karar duruşması var. Tahir Elçi cinayeti yakın dönemde bütün kamuoyunun gözü önünde işlenen ama karartılmaya çalışılan bir cinayet olması bakımından çok önemlidir. Savcının verdiği son mütalaaları da bütün kamuoyu çok iyi biliyor. Biz bir kez daha Türkiye’deki vicdan sahibi herkesi, bu ülkede hukuktan yana olan herkesi bu cinayetin karanlıkta kalmaması ve bir dönemin aydınlatılması için orada olmaya ve dayanışmaya çağırıyoruz. Hükümete de hukuka uyması, gerçek katilleri ve o katillerin arkasındaki karanlık güç odaklarını açığa çıkarması çağrımızı da yinelemek istiyorum.”

Paylaşın

DEM Parti’den ‘Kayyım’ Açıklaması: AKP’nin Normalleşme İddiası Çökmüştür

DEM Parti Sözcüsü Gülistan Kılıç Koçyiğit, Hakkari Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ın yerine kayyım atanmasına ilişkin yaptığı açıklamada, “AKP’nin normalleşme iddiası çökmüştür” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti ) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Koçyiğit’in açıklamalarından başlıklar şöyle:

“Hakkari eş başkanımız Mehmet Sıddık Akış, bugün sabah Van’da gözaltına alındı. Sonrasında Hakkari Belediyesi polisler tarafından ablukaya alındı. Seçilmiş belediye meclis üyelerimiz ve belediye çalışanları içeri giremezken, Vali Yardımcısı belediyeye girerek eş başkanımızın görevden alındığını şifahen bildirdi. Sonrasında ise İçişleri Bakanlığı belediyemize kayyım atandığını ilan eden bir açıklama yaptı.

Kayyım atadıkları belediye başkanımız için uydurma gerekçeler sunarak bu hukuksuzluğa hukuk kılıfı bulmaya çalıştıklarını biliyoruz. Ülkede hukukun ne hale geldiğini hepimiz biliyoruz. Verilen bütün kararların siyasi olduğunu, yargının siyasetin aparatı haline geldiğini sadece biz değil, tüm dünya biliyor. Görevden alma, irade gaspı ve hukuki bir kılıf uydurarak demokrasiye darbe yapmak, bu iktidarın bu yüzyılda işlediği en korkunç suçlardan biridir.

Şimdi yine siyasetçilerimizle ilgili her zaman yaptıkları gibi karalama ve algı operasyonları ile toplumu manipüle etmeye çalışıyorlar. Kendini anayasadan üstün gören bir parti ile yönetiliyor tüm Türkiye. İstediği zaman seçim yapar, istediği zaman seçimi yeniler, istediğinde de seçimsiz belediyeye kayyım atar. Fakat hesaba katmadığı bir şey var: demokrasiyi halk söke söke alır.

31 Mart seçimlerinden çıkan en önemli sonuçlardan biri, Kürt halkının darbeci, gaspçı, talancı kayyımları süpürüp tarihin çöp sepetine atmasıydı. Kayyım kararıyla iktidar, 31 Mart seçimlerindeki yenilginin intikamını belediyelerimizden almaya başladı. Önce Van’da, seçilmiş eş başkanımız memnu haklarını almış olmasına rağmen, seçildikten sonra adeta bir tuzak kurarak mazbatasını vermediniz.

Van halkı iradesine sahip çıktı ve zaten kendisine ait olanı geri aldı. Daha dün, 2 Haziran’da, Hilvan halkı türlü hilelerle yenilediğiniz seçimde yeniden DEM Parti dedi. İptal ettiğiniz seçimde oy farkı neredeyse 10 katına çıktı. Hilvan’da halkımız hilecilerin boylarının ölçüsünü aldılar. Halkımız yine iradesine sahip çıktı ve en güzel cevabı size verdi.

1 ay önce sarayın tetikçileri, kazandığımız belediyelere dair gasp etme girişimlerinin sözlü duyurusunu yaymaya başladılar. Kazanılmış belediyemizde asılsız iddialarla, ısmarlama talimatla ve siyasi hazımsızlık sonucu gasp girişimleri, demokrasinin temel ilkelerine ve halkın iradesine açık bir saldırıdır. Mehmet Sıddık Akış, seçimle iş başına gelen, yerel ihtiyaçları bilerek ve bu doğrultuda hizmet üretmeye gönül vererek eş başkan olmuştur. Siz isteseniz de istemeseniz de Hakkari’nin iradesi DEM Parti’dir, Kürt halkıdır, Sıddık Akış’tır.

Bakın bu OHAL hukukudur. KHK ile getirdikleri irade gaspları, siyasi darbeler bugün hâlâ Kürtlere karşı, Kürt halkının iradesini sindirme ve yıldırma politikası olarak kullanılıyor. Kürdün OHAL’i bitmiyor. Biz ne kadar demokratik siyasette ısrar ediyorsak, iktidar da o kadar bu ısrarımızdan bizi vazgeçirmeye çalışıyor.

Normalleşme ve yumuşama safsataları günlerdir almış başını gidiyor. Bu mudur normalleşme? Bu mudur demokratik anayasa için ilk yaptığınız? AKP-MHP iktidarının normalleşme iddiası çökmüştür. Yeni anayasa iddiaları da kayyımın enkazının altında kalmıştır. Yeni anayasanın ve normalleşmenin Kürtleri kapsamadığı açığa çıkmıştır.

31 Mart gününden bu yana, yıllarca çarçur edilen belediyelerimiz sayesinde halkımız nefes aldı. Kayyımların zevki sefa içinde yaşayarak bıraktıkları tahribatı onarmak için kolları sıvadık. Kayyım siyasetinin çoktan iflas ettiğini, kayyımların rüşvet, yolsuzluk, yandaş kayırmacılığı ve Kürt düşmanlığından başka bir miras bırakmadığını hepimiz biliyoruz. Hakkari Belediyemizin toplam borcu 348 milyon lira. Belediyelerimiz halka yeniden açılacak diye coşkuyla karşılandı. Ne bu coşkuyu yarım bırakmanıza ne de halkımızın hakkı olan hizmeti yarıda bırakmanıza müsaade edeceğiz.

Hakkari halkı, kendilerini temsil edeceklerine inandıkları kişiyi seçmiş, önümüzdeki 5 yılı onunla yürümek istediklerini açıkça ifade etmiştir. Fakat bugünkü gasp girişimi halkın beklentilerini boşa çıkarmaya ve yerel demokrasinin işlevsiz hale getirilmesinin önünü açmaktadır. Yerel yönetimler, demokrasinin kılcal damarlarıdır; halkın iradesi seçimle tecelli etmiştir. Siyasi rekabeti sandıkta kaybetmiş olanların, hukuk dışı antidemokratik uygulamaları bu gerçeği değiştirmeyecektir. Belediyemize dönük bu hukuksuzluk, sadece Hakkari halkına ya da DEM Parti’ye değil, tüm demokrasi güçlerine ve yüzyıllar önce kazanılmış seçme seçilme özgürlüğüne yapılmıştır.

Tüm demokratik kamuoyunu bu konuyla ilgili tepkisini en yüksek şekilde göstermelidir. Siyasi partilerden sivil topluma, aydın ve sanatçılardan yüreği demokrasiden yana atan herkese kadar herkes bu kayyım hukuksuzluğuna ses çıkarmalı, Hakkari halkının iradesinin yanında olduğunu göstermelidir.

31 Mart seçimlerinde kaybettiklerini kayyım yoluyla geri almalarına bir kez izin verirsek, Hakkari’de başlayan saldırı ve gasp dalgasının nerede sonuçlanacağını asla bilemeyiz. Bu anlatılan, tüm ülkenin hikayesidir. Seçimlerde oy kullanmış tüm yurttaşlar, kendi oylarına nasıl saygı duyulmasını istiyorlarsa Hakkari için de aynı duyarlılığı göstermelidir. Tüm demokrasi güçlerini bu hukuksuzluğa karşı bir araya gelmeye ve Hakkari halkıyla dayanışmaya çağırıyoruz.

Bütün belediyelerimizin önünde de belediyelerimiz savunmak için nöbet eylemi başlatıyoruz. Bütün halkımızı bu nöbetlere destek vermeye çağırıyoruz. Bugün saat 18.00’de İstanbul Şişhane’de bir buluşma gerçekleştireceğiz.”

Hakkari Belediye Başkanı’nın yerine “kayyım” atandı

DEM Partili Hakkari Belediye Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ın gözaltına alınması sonrasında İçişleri Bakanlığı Akış’ın görevden uzaklaştırıldığını ve yerine kayyum atandığını bildirdi.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Mehmet Sıddık Akış’ın Anayasa’nın 127’nci maddesi ile 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 47’nci maddesi gereğince geçici bir tedbir olarak İçişleri Bakanlığı’nca görevden uzaklaştırılmıştır. 5393 sayılı Belediye Kanunun 45 ve 46’ncı maddeleri uyarınca Hakkari Valisi Ali Çelik, Hakkari Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirilmiştir” ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, Akış’ın “Silahlı terör örgütünü yönetmek, silahlı terör örgütüne üye olmak ve örgüt propagandası yapmak” suçlarından yargılandığı belirtilerek, “Silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan hakkında Hakkari Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından” açılan soruşturma kapsamında gözaltına alındığı kaydedildi.

Akış’ın gözaltına alınması sonrasında polis sabah saatlerinde Altay Caddesi’ni giriş ve çıkışlara kapatıp, Hakkari Belediyesi’nde arama başlattı. Bu arada partililer ise belediye binası önünde toplanmaya başladı. Polisin belediyede yaptığı aramaların tamamlanmasının ardından kurum çalışanlarının içeri girmesine izin verildi. Meclis üyeleri ve belediye başkan yardımcılarının ise binaya girmelerine izin verilmedi.

Hakkari Valiliği ise kentte gösteri ve yürüyüşlerin bugünden itibaren 10 günlüğüne yasaklandığını duyurdu. Bu açıklama öncesinde DEM Parti Genel Merkezi’nin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, Hakkari Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ın Van’da gözaltına alındığı bildirildi.

Hakkari Belediyesinin “polis zoruyla gasp” edildiği belirtilerek, “Bu kayyımcı anlayışı reddediyoruz. Halkımız bu kayyımcı anlayışı tanımadığını 31 Mart’ta demokratik yollarla gösterdi. Bu darbeci ve kayyımcı zihniyet sadece Hakkari’ye değil bütün Türkiye halkının iradesine yönelik bir tehdittir” ifadeleri kullanıldı. DEM Parti paylaşımında “Demokrasiden yana herkese bu darbeye açık tavır alma” çağrısı yaptı.

DEM Parti eş başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlarda Hakkari Belediyesine kayyum atanmasına tepki gösterdi. Hatimoğulları, “Sandıkta halkın iradesine yenilen iktidar, yine irade gaspı peşinde. Polis zoruyla belediyemizi gasp etmeye kalkan, Eş Başkanımız Mehmet Sıddık Akış’ı gözaltına alan bu kayyımcı anlayışa asla boyun eğmeyeceğiz” dedi.

Bakırhan da paylaşımda “Halk iradesini hiçe sayan AKP-MHP, emrindeki yargı ve polis eliyle halkın meşru ve demokratik temsilcilerine karşı gözaltı hukuksuzluğuna başvurdu. Hakkari Belediye Eş Başkanımızın gözaltına alınması karanlık ve kirli bir hukuksuzluktur. Bu darbeci, kayyımcı ve yeminli Kürt düşmanı anlayışı ret ediyoruz” ifadelerine yer verdi.

Mehmet Sıddık Akış, 31 Mart yerel seçimlerinde oyların yüzde 48,91’ini alarak Hakkari Belediye Başkanı olarak seçilmişti.

Paylaşın

‘Siyasette Normalleşme’ Tartışmaları: DEM Parti Ne Anlıyor?

Erdoğan’ın “siyasette yumuşama veya normalleşme” mesajına ilişkin konuşan DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, herkesin farklı bir “normalleşme” algısı bulunduğunu ve bu meselenin toplumsal kamplar üstünden okunduğunu söyledi.

Kılıç Koçyiğit, DEM Parti için değil tüm antidemokratik uygulamalar için bir normalleşmeden bahsettiğini söyleyerek, bu kapsam altında yargıdaki hukuksuzlukların yanı sıra İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması gibi konuların da sayılabileceğini belirtti.

AKP ile MHP ittifakının sadece kendi tabanını konsolide ederken aynı zamanda muhalefete de bir gömlek biçtiğini ve bir söylem sınırı çizdiğini ifade eden Koçyiğit, “Ne yazık ki muhalefet özellikle geçmiş dönemlerde hep o sınırlara hapsoldu. Hep o sınırlar içerisinde siyaset yaptı ve o anlamıyla biz hep bir ‘öteki’ olduk. Hem iktidarın ötekisiydik ama aynı zamanda muhalefetin de ortak fotoğraf vermekten çekindiği bir partiydik” diyor.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, bir grup gazetecinin sorularını yanıtladı. DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in aktardığına göre; Koçyiğit, son günlerde herkesin farklı bir “normalleşme” algısı bulunduğunu ve bu meselenin toplumsal kamplar üstünden okunduğunu belirterek, bunu şöyle açıklıyor:

“Bunun en çarpıcı örneği; cezaevinde çok sayıda siyasi mahpus var ve rehine pozisyonundalar bizim açımızdan. Ama cezaevindeki hukuksuzluklar üzerinden söz kurulduğunda bu sadece Osman Kavala ya da Gezi tutukluları üzerinden kuruluyor. Bunun kendisi bir çifte standart. Normalleşeceksek eğer öncelikle muhalefetin dilinden başlayarak normalleşmeye başlanması gerek. Yani siz Kavala’yı söylediğinizde Demirtaş’ı, Yüksekdağ’ı ya da Kışanak’ı söylemiyorsanız orada zaten bir normallik algısı oluşturmuyorsunuzdur.”

Koçyiğit, bunu söylerken sadece DEM Parti için değil tüm antidemokratik uygulamalar için bir normalleşmeden bahsettiğini söyleyerek, bu kapsam altında yargıdaki hukuksuzlukların yanı sıra İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması gibi konuların da sayılabileceğini belirtiyor.

AKP ile MHP ittifakının sadece kendi tabanını konsolide ederken aynı zamanda muhalefete de bir gömlek biçtiğini ve bir söylem sınırı çizdiğini ifade eden Koçyiğit, “Ne yazık ki muhalefet özellikle geçmiş dönemlerde hep o sınırlara hapsoldu. Hep o sınırlar içerisinde siyaset yaptı ve o anlamıyla biz hep bir ‘öteki’ olduk. Hem iktidarın ötekisiydik ama aynı zamanda muhalefetin de ortak fotoğraf vermekten çekindiği bir partiydik” diyor.

Koçyiğit muhalefet partilerinin geçmiş dönemde HDP’li belediyelere kayyum atanmasını “kendilerine yapılmış saymamasını çok büyük bir kayıp” olarak niteleyerek, şu eleştiriyi yapıyor:

“Oysa demokrasi dediğimizde hangi siyasi partiye yapılırsa yapılsın antidemokratik uygulamanın karşısında birlikte durabilmek meselesidir. Biz örneğin bunu yaptık İstanbul’da. Ekrem İmamoğlu’nun seçildiği ve iptal edilen ilk seçim sonrası bütün parti teşkilatımızla sahadaydık. Çalıştık ve kayyum siyasetinin karşısında durduk. Ama aynı tavrı ve tutumu ne yazık ki ana muhalefet partisi başta diğerlerinden görmedik.”

CHP’nin şu anda kayyumlarla ilgili eskiye kıyasla daha net bir tutum izlemesini kıymetli bulduklarını da söyleyen Koçyiğit, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bu gerçekten çok kıymetli bir şey. Sadece DEM Parti olduğu için kıymetli değil. Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından çok kıymetli. Çünkü tüm anti demokratik uygulamalar önce bize yapılıyor; ses çıkmayınca ve toplu bir refleks oluşmayınca sonra diğerlerine yapılabiliyor. Hani deniyor ya sarı öküzü vermeyecektik. Yani o mesele. İlk dayağı yiyen biziz ama bu dayağın herkese uzanacağını Türkiye’nin görmesi gerekiyor.”

Koçyiğit, Özgür Özel’in tutumunu şu an için değerli bulduklarını da söyleyerek, bununla birlikte “temkinli bir iyimserlik” taşıdıklarını şu sözlerle aktarıyor:

“Şu riski hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekiyor. Bizimkisi bir temkinli iyimserlik yani. Çünkü yarın öbür gün, bu ülkede siyasi atmosferi provoke edebilecek çokça dinamik var. Devletin elinde de hükümetin elinde de çok imkan var. Olası bu durumların hepsinde bunlara göğüs gerebilecek, mukavemet gösterebilecekler mi? Bunu zamanla göreceğiz.”

“‘Kürtler hariç’ yazarak normalleşemezsiniz”

Bu arada aralarında HDP’nin eski eş başkanlarının da bulunduğu ve 18’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobani davasında gelecek haftaki duruşmada karar çıkabilir.

Koçyiğit son normalleşme söylemleri bağlamında gelecek haftaki davadan beklentisini şu sözlerle anlatıyor: “Kobani davası bir eşik bence. Bu devletin ya da bu hükümetin kafasında yeni döneme ilişkin bir okuma varsa ve gerçekten Erdoğan’ın deyimiyle yumuşama, bizim normalleşme dediğimiz bir süreç başlayacaksa bence ilk sınavları bu olacak. Kobani davası eğer hakkaniyetli bir şekilde sonuçlanırsa diyeceğiz ki evet hükümet, devlet, bu akıl haksızlık yaptığını gördü ve bundan sonra yeni bir süreç başlar. Çünkü normalleşme dediğinizde ‘Kürtler hariç’ yazarak normalleşemezsiniz.”

Koçyiğit, normalleşmeye başlanacaksa önce Kürtlerle başlanması gerektiğini de söyleyerek, “Kürtlerle barışmadan ülkede genel bir normalleşmenin imkanı yok. Onun için başlanacaksa bizce Kobani’den başlanmalı” diyor.

Koçyiğit, iktidarın yerel seçimden bu yana DEM Partili belediyeler ile ilgili bir algı oturtmaya çalıştığını belirterek, bunu şöyle açıklıyor: “Haftalardır bir bayrak üzerinden, istiklal marşı üzerinden linç ediliyoruz. Bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Bizi bir yere oturtmaya çalışıyorlar ve bunu bilinçli yapıyorlar. Çünkü bizi eğer oraya oturturlarsa, ondan sonra yapacakları şeyler de toplumun ya da CHP’ye ya da farklı partilere oy veren seçmenin rızasını üretmiş olacaklar. Bu bir rıza üretme süreci.”

Kendilerinin de belediyelerle iktidarın eline “koz vermemek” için dikkatli olmaya çalıştıklarını ve yasal mevzuatı ortadan kaldıracak ya da yasal mevzuata karşı hiçbir şey yapılmamasına öncelik verdiklerini söyleyen Koçyiğit, partinin tüm yerel yöneticilerine de işlerinin “genel siyaset yapmak değil, halka hizmet etmek olduğunu” aktardıklarını kaydediyor.

Koçyiğit, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un başlattığı yeni anayasa çalışmaları ile ilgili soruları da yanıtlarken, iktidarın bu konuda bir samimiyet sorunu yaşadığını ancak kapıyı tamamen kapatmamak gerektiğini belirtiyor.

DEM Parti için anayasa konusunun temel bir gündem olduğunu ve yeni bir anayasaya ihtiyaç olunduğunu söyleyen Koçyiğit, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Numan Bey’le görüşmemizde Kobani ve HDP kapatma davaları devam ederken, DEM Parti’nin de kapatılması gündeme gelmişken, kayyum tehdidi hala belediyelerimizin başı üstünde sallanırken nasıl olacak bu normalleşme diye açık şekilde sorduk. Bir samimiyet sorunu olduğunu düşünüyoruz açıkçası. Gerçekten AKP yeni bir anayasa yapmak istiyorsa bu konuda toplumu ikna etmeli, siyasi partiler olarak bizleri de ikna etmeli.”

Koçyiğit, DEM Parti olarak şu anda kendilerinin buna ikna olmadıklarını söyleyerek, “İktidar bu ülkenin ihtiyacı olan anayasayı mı yapmak istiyor? Yoksa 2028 yürüyüşü için sekteye uğrayan, kaybettiği gücünü tahkim etmek, kısmen sistemi de revize ederek onu onarmak mı istiyor? Biz bunun zamanla hangisinin ağırlık bastığını göreceğiz” diyor.

Bununla birlikte AKP’ye kapıyı hemen kapatmanın da halkın ve demokrasinin lehine olmayacağını düşündüklerini ifade eden Koçyiğit, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bir şans verilmesi gerekiyor. AKP’ye değil, yeni bir anayasa yapma meselesine bir şans verilmesi, bunun ortamının zorlanması gerekiyor.

Biz belki de yeni anayasa tartışmalarını yürütürken ülkenin normalleşmesine katkı sunacak bazı adımların atılmasını zorlayabiliriz. Yani bu tartışmayı yürütmeden diyelim ki bütün muhalefet kapıları kapattık; peki hangi zeminin içerisinde neyi tartışmış olacağız? Yeni anayasa tartışması, müzakerelerin yapılması aynı zamanda normalleşmenin adımlarını, normalleşmenin ihtiyaçlarını, yeni bir anayasa yapmanın koşullarını da tartışmayı beraberinde getiriyor. Bu anlamıyla birbirini besleyen, birbirini tamamlayan başlıklar olarak görüyoruz.”

Koçyiğit, buna karşılık “AKP’nin kendi ajandasını dayattığı ve kendi gücünü tahkim etmek istediği yerde bunun parçası olmayacaklarını” da belirterek, şöyle konuşuyor: “Burada çok ince bir ayar var. “AKP’yi güçlendirmeyelim, bekleyelim, 4 yıl sonra eğer erken seçim olmazsa yeni bir hükümet gelir, biz onunla anayasa yaparız’ diyeceğimiz bir durumda değiliz.

Çünkü her gün cezaevinden tabutlar çıkıyor, hak ihlalleri artıyor. Biz diğer partiler gibi değiliz, sırtımızda yumurta küfesi taşıyoruz. İnsanların yaşamının sorumluluğunu hissediyoruz ve onun için de kurduğumuz her cümleyi gerçekten bin defa düşünüp kuruyoruz. Çünkü her kapattığımız kapı, her kapattığımız tartışma birilerinin yaşamına ya da daha uzun yıllar bedel ödemesine yol açabilir.”

Paylaşın

TBMM’de ‘Yeni Anayasa’ Trafiği: Kurtulmuş’tan DEM Parti Ve Saadet Partisi’ne Ziyaret

Meclis’teki siyasi partilere gerçekleştirdiği yeni anaya ziyaretlerine devam eden Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, son olarak Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) ve Saadet Partisi’ni ziyaret etti.

Haber Merkezi / DEM Parti’ye yapılan ziyarette Numan Kurtulmuş’u, DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, DEM Parti Grup Başkanvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit ve Sezai Temelli karşıladı. Numan Kurtulmuş ve DEM Parti heyeti, daha sonra görüşmeye geçti. Ziyaret sonrası Kurtulmuş ve DEM Parti heyeti basın mensuplarının karşısına geçti.

Numan Kurtulmuş, ziyarete ilişkin basın mensuplarına yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Salı günü başlattığımız anayasa çalışmaları çerçevesinde ikinci gün temaslarını bugün parlamentoda grubu bulunan 3 partiyle birlikte sürdürüyoruz. İlk ziyareti DEM Parti ile gerçekleştirdik. Bu sürece ilişkin görüşlerimizi, çerçeveyi kendileriyle paylaştık. Bu sürecin açık, şeffaf ve demokratik bir şekilde sürdürülmesi talebimizi kendilerine ilettik.

Değerli Eş Genel Başkanlar, Grup Başkanvekilleri arkadaşlarıyla müzakere ettikten sonra bu konudaki görüşlerini kamuoyuyla da paylaşacaklar. Bizim temennimiz TBMM’de çok büyük bir çoğunlukla siyasi partilerin uzlaşabileceği bir anayasa çalışmasının ortaya konulması ve bunun da Meclis’te kabul edilmesidir. Buna ilişkin daha detaylı açıklamayı 3 partiyi ziyaretten sonra en sonunda gerçekleştireceğiz. Ben bir kez daha ilginiz için teşekkür ediyorum.”

“Yol temizliğine ihtiyaç var”

DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğluları ise basın mensuplarına yaptığı açıklamada şunları kaydetti: “Sayın Meclis Başkanına ziyaretlerinden dolayı sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyoruz. Evet, bizler de DEM Parti olarak bir anayasa yapım sürecine Türkiye’nin ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz. Bu konuyla ilgili çeşitli açıklamalarımız olmuştur. 12 Eylül Anayasasının dahi uygulanmadığı bir dönemden geçerken, 12 Eylül Anayasasının değişmesi ve demokratik bir Türkiye’nin inşa edilmesi konusunda adımlar atılmasıyla ilgili görüşlerimiz kamuoyunca bilinmektedir.

Bu dönemde elbette bir yol temizliğine ihtiyaç var. Türkiye’de bir demokratik anayasa yapım sürecini inşa edebilmek için de mevcut olan baskı sürecinin ve antidemokratik uygulamaların ortadan kalkması, anayasa hükümlerinin ve AİHM kararlarının uygulanması bizler açısından çok önemlidir.

Dün 1 Mayıs’ta yaşanan şiddet olaylarını olumsuz gördüğümüzün ve böyle bir zeminde anayasa yapım sürecinin zorluklarının olabileceğinin altını çizdik bugün. En büyük temennimiz; ciddi bir yol temizliğinin yapılması, demokratik bir zeminin oluşturulması, en geniş yelpazede toplumsal bir mutabakatla Türkiye’deki bütün farklılıkların, bütün farklı halkların ve inançların eşit yurttaşlık hakkı temelinde haklarının anayasal güvence altına alındığı bir zeminde bir anayasa yapım sürecinin yapılmasıdır. Bu elbette bizler açısından da önemlidir.

Son olarak Türkiye’nin içinde geçtiği çok derin bir ekonomik kriz ve yoksulluk var. Anayasa tartışmalarının ülkenin bu acil ve alarm veren sorununun üstünü örtmeyecek bir şekilde çözülmesi gerekir. Parlamento zemininde ve hep birlikte bütün siyasi partiler olarak değerli halklarımıza, bu ülkenin yoksullarına, işçi ve emekçilerine karşı bir görev ve sorumluluğumuz var. Biz bir kez daha değerli başkana bu ziyaretlerinden dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz.”

“Süreci de şeffaf açık bir şekilde yürüteceğiz”

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, DEM Parti yöneticileriyle görüşmesinin ardından Saadet Partisi yöneticileri ile bir araya geldi. Görüşmenin ardından gazetecilere açıklama yapan Kurtulmuş, “Genel çerçeveyi, bu süreçle ilgili görüşlerimizi, özellikle TBMM zemininde anayasa çalışmalarını nasıl ilerletebiliriz ve sonuç alırız, bunlarla ilgili görüşlerimi aktardım. Değerli arkadaşlarımızın da görüşlerini alma fırsatımız oldu. Yapıcı bir görüşme oldu.

Önümüzdeki ekim ayı gibi bu işin muhtevasına ilişkin tartışmalara başlanabileceğini görüyorum. Siyaset diyalog içerisinde çözüm üretme yeridir. Bütün siyasi partilerin bu diyaloğun yapıcı unsurları olmasını temenni ederim. Meclis’te grubu olan partilerin görüşünü aldıktan sonra, Meclis’te temsil edilen diğer siyasi partilerin de görüşlerini alacağız. Bu süreci de şeffaf açık bir şekilde yürüteceğiz” ifadelerini kullandı.

Saadet Partisi Grup Başkanvekili Bülent Kaya da verimli bir görüşme olduğunu belirterek, “Anayasaların daha sağlıklı siyasal zeminlerde daha sağlıklı sonuçlar vereceğini dolayısıyla öncelikle Türkiye’deki siyasal iklimi tüm sorularımızı siyaset yoluyla müzakere edebileceğimiz bir zeminde konuşmanın önemine işaret ederek. Saadet ve Gelecek olarak bu siyasal zemine katkı sunacak her türlü çabanın içinde olacağımızı sağlıklı bir zemin inşasının sorunları konuşmaktan daha önemli olduğunu ifade ettik.” dedi.

Saadet Grup Başkanı Selçuk Özdağ ise bu Türkiye’nin bir anayasa değişikliğine ihtiyacı var olduğunu söyleyerek söz konusu görüşmenin değerlendirileceğini söyledi. Özdağ, şunları söyledi: “Mutlaka ki Türkiye’nin bir anayasa değişikliğine ihtiyacı var. Türkiye çok anayasa değiştirdi zaman zaman darbelerle zaman zaman olağanüstü şartlarda değiştirdi, zaman zaman da referandumlarla değiştirdi.

Önemli olan şu, Türkiye’de mevcut bir anayasa var, bu anayasa zaman zaman ihlal ediliyor, zaman zaman ilga ediliyor, bunları görüyoruz, en önemli şey de şudur; bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha net bir şekilde ayrılacağı söylenmişti. Ama gördüğümüz şu ki burada ben parlamenter olarak grup başkanlığının ötesinde vermiş olduğumuz soru önergelerinde daha, anayasa bakanlara diyor ki 15 gün içerisinde cevap vermeniz gerekir, cevap vermiyorlar, cevap vermedikleri zaman peki anayasa çiğnendiğinde ne olması gerekiyor ilgasında bir cezası olması gerekiyor. Var mı? Var. Uygulanıyor mu? Uygulanmıyor.

O zaman uygulanabilecek şeyleri yapmamız gerekiyor. Bununla ilgili olarak da çalışmalar yapılmasında fayda var. Mevcut anayasaya göre Türkiye’deki problemleri anayasanın maddeleri engel değil, bugünkü gerek ekonomik gerek dış politik meselelerde, gerekse de hukukun ihlal edilmelerinde bir problem oluşturmuyor kendisi. Oluşturmadığına göre peki ne yapmamız gerekiyor?

Hep beraber daha çok konuşmamız, daha fazla demokratikleşmemiz, daha fazla hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ön plana çıkartan bir anaysa: Bu anayasa için çalışmalara birlikte destek vereceğiz. Bir Türkiye’nin konuşan Türkiye olmasını istiyoruz; susan veya dayatılan Türkiye değil. Diyalogla uzlaşan ve anlaşan bir Türkiye özlemi içerisindeyiz. Bu tür çabaların ve çalışmaların Türk demokrasisine katkıda bulunacağı inancı içerisinde bizler de bu süreç içerisinde yol alacağız. Birlikte çaba göstereceğiz.”

“Terörle mücadele ayrı, anayasa çalışması ayrı”

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi yöneticileriyle görüşmesinin ardından İYİ Parti’yi ziyaret etti. Görüşmenin ardından açıklama yapan İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “Aramızda yaptığımız görüşmeyi arkadaşlarımla da paylaşacağım. Daha sonra yol haritamızı sizinle paylaşacağız” dedi.

Numan Kurtulmuş ise MHP ve AK Parti’yi de ziyaret edeceğini açıkladı. Gazetecilerin DEM Parti ile görüşmesinin eleştirildiği yönündeki sorusuna ise Kurtulmuş “Terörle mücadele ayrı, anayasa çalışması ayrı” yanıtı verdi.

Paylaşın

DEM Parti’den ‘Yeni Anayasa’ Açıklaması: Çok Acil Bir İhtiyaç

Meclis’te basın toplantısı gerçekleştiren DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum. Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Milli Eğitim Bakanı, eğitim sisteminin altına dinamit koyan, Milli Eğitim Sistemini ve okulu tarikat yuvasına dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan bir bakandır. Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Modeliyle bir aşama kat etti.

Türkiye’deki öğrenci velilerine de şunu söylüyoruz. Milli Eğitim Bakanının icraatları devam ederse, çocuklarınızı bu uygulamalardan nasıl koruyacağınızı hepimizin beraber düşünmesi ve tartışması gerekiyor. Aslında çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim paradigmasını hep beraber inşa edebiliriz. Bunun imkanları fazlasıyla mevcut. Fakat Milli Eğitim Bakanlığının “Türkiye Yüzyılı” başlığıyla askıya çıkardığı model tam anlamıyla bir skandalı içeriyor. Tekçi olan rejimi daha da tekçi hale getirmeye, istedikleri makbul vatandaşı okuldan başlayarak yetiştirmeye dönük bir müfredat olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

İlk eleştirinin diğer çevrelerce ilericilik-gericilik meselesine sıkıştırılmasını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin din ve dinsel örgütlenme ile geliştirdiği simbiyoz ilişkiyi görmezden gelen bir anlayıştır. Mesele sadece ilericilik ve gericilik olarak ele alınamaz; mesele AKP’nin 2071 hayalleriyle örtüşen dindar ve kindar nesil yetiştirmeye yönelik paradigmasını yaşamsallaştırmasıdır. Bu anlamıyla bu müfredat çok tehlikeli bir adımdır.

Yakın tarihte yetişen kuşaklara baktığımızda -ki ben de onlardan biriyim- hiçbirimiz özgürlükçü, laik, çoğulcu bir ortamda yetişmedik. Türkiye Cumhuriyetinin bütün müfredatına baktığımızda, Milli Eğitim Sistemine baktığımızda her zaman bir tipoloji yaratmaya yönelik bir aklı olduğunu görüyoruz. Genel olarak farklılıkları yok etmeye yönelik, farklı halkları, inançları ve mezhepleri çoğunluk içerisinde eritmeye yönelik bir müfredat var. O anlamıyla sistemin kendisinin bir “hedef insanı” var aslında.

Fakat AKP dönemiyle bunun daha da ilerletildiğini ve tam bir dinci motivasyonla bu işin ele alındığını görmek mümkün. Bir yüzyıldır halkları, toplumsal kesimleri, toplumsal sınıfları, inançları, kültürleri ve her şeyi eritmeye çalışan bu sistem şimdi yeni bir aşamaya geçti. Bu yeni aşamayı da aslında ilerici bir model olarak ya da en azından kendileri açısından vizyonel bir model olarak topluma anlatmaya çalışıyorlar ki bunun hiçbir şekilde doğru olmadığını ifade edelim.

Çok uzun süredir AKP’nin eğitimdeki meselesi ikili bir ayak üzerinden yürüyor. Birincisi; bir dindar ve kindar nesil yetiştirmektir. İdeolojik saikle yürüttükleri bir mesele bu. Makbul bir vatandaş kimliği inşa etmeye çalışıyorlar. Diğer yönüyle de kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ara eleman yetiştirmeye, sermaye için insan gücü yetiştirmeye dönük bir yaklaşımları var. Daha önce bir okul-fabrika dönemiydi, şimdi öğrenci-işçi modeline geçiş var. Okullar fabrikaya dönüştürülmüş durumda, artık sanayi sitelerinin içine yapılıyor.

Öğrenciler ise artık öğrenci değil her biri çocuk işçi. Çocuk işçilere de sermayenin ihtiyaçlarına göre beceri kazandırılmaya ve sisteme bir şekilde entegre edilmeye çalışılıyor. Bu modelin neoliberal bir model olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Oluşturdukları modeli bir hafta askıda tuttular. Sivil toplumun, üniversitelerin, akademisyenlerin, siyasi partilerin, veli derneklerinin ve diğer bütün çevrelerin katılımına kapattıklarını görüyoruz. O yüzden çoğulcu ve katılımcı değil. Yani yine AKP’nin hızlı bir şekilde oldubittiye getirdiği bir süreçle karşı karşıyayız.

Eğitim dediğimiz ve bütün toplumu, gelecek nesilleri ilgilendiren bir meselenin sadece bakanlık ve AKP eliyle yürütülmesi doğru mudur? Tabii ki değildir. Bu akıldan hızlı bir şekilde geri dönülmesi ve gerçekten yeni bir müfredat yazılacaksa, eğitimdeki yapısal sorunların öncelikle giderilmesi gerekiyor. Bu sorunları konuşmak, tartışmak ve bu sorunlara çözüm önerileri geliştirmek için akademisyenlerin, üniversitelerin, sivil toplumun, siyasi partilerin, velilerin ve öğrencilerin katılımıyla yeni bir süreç başlatılmalıdır.

Sadece Türkçeye, Türklüğe, Müslümanlığa, Müslümanlığın da bir mezhebine indirgenmiş bir sistem aklı ve eğitim müfredatının bu ülkede yaşayan bütün halkları, inançları ve toplumsal kesimleri dışladığını ve bu anlamıyla da ayrımcı ve ötekileştirici bir müfredat programı olduğunu, dolayısıyla bu süreci daha da derinleştirdiğini söylememiz gerekiyor. Oysa ki 31 Mart seçimleri sadece bu ülkede yaşayan işçilerin ve emekçilerin bir itirazı değildi, aynı zamanda eğitim sistemine yönelik ciddi bir itiraz ve ret olarak da okunmalıdır. Bu itirazın da süreç yürütülürken göz önünde bulundurulması gerekiyordu. Ancak ne yazık ki bütün bunların göz önünde bulundurulmadığını görüyoruz.

21. yüzyıldayız. 2024 yılındayız. Ancak hala anadilinde eğitimi konuşamıyoruz, hala başta Kürt çocukları olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halkların çocukları anadilinde eğitime erişemiyor. Hala bu ülkenin çocukları okula aç gidip geliyor. Hala müfredat tekçi yapısını koruyor, cinsiyetçi yapısını koruyor. Bütün bunların içerisinde bize bir masal anlatmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığı var ki buna inanmamızın, buna güvenmemizin mümkün olmadığını ifade etmemiz gerekiyor.

Bizler AKP’nin paradigma inşasının önünde duracağız, sonuna kadar mücadele edeceğiz. 3. Yol perspektifimizle yeni bir eğitim modelinin oluşturulması için; eşitlikçi, özgürlükçü ve toplumsal katılımın olduğu bir model için elimizden gelen bütün çabayı harcayacağız. Bu müfredat tam anlamıyla bütün topluma, çocukların geleceğine, Türkiye’nin geleceğine kasteden bir müfredattır. Derhal bu müfredattan geri adım atılması çağrımızı yinelemek istiyorum.

“Tahir Elçi cinayetinin dosyasını kapatmaya çalışıyorlar”

28 Kasım 2015’te Dağkapı Meydanında 4 Ayaklı Minarenin önünde Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi katledildi. 8 yılın sonunda bugün öğrendiğimiz bir haber var. Savcılık her 3 sanık polis hakkında da beraat yönünde mütalaa verdi. 8 yıl boyunca bu cinayetin üzerine hiçbir şekilde gitmeyen, aksine cinayetin üstünü örtmeye çalışan yargının, bugün verdiği mütalaa kararı yeni bir faili meçhuldür. Diyarbakır’ın orta yerinde onlarca kameranın önünde vuruldu Tahir Elçi ama kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen bir yargı var. Kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen kriminal raporlar gerçeği var. Ancak bu raporları yalanlayan başka raporlar da var.

Katilin kimliğini tespit etmek gerçek bir yargılama için çok önemliydi ama bundan imtina ettiler. Örneğin soruşturma aşamasında savcılık gizlilik kararıyla sır perdesi çektiği bu davada polislerin avukatlığını yaptı. Dosyada olay yeri incelemesi 5 ay sonra yapılıyorsa, tabii ki bu deliller açığa çıkamazdı. Keşif yapılmazsa, tabii ki mermi çekirdeği bulamazdı. Polisleri şüpheli değil tanık sıfatıyla dinlerseniz tabii ki hakikat açığa çıkmazdı. En önemlisi de cinayet anını gösteren emniyetin 12 saniyelik kamera görüntüsünün kaybedilmesi cinayetin üstünü örtmeye yönelik önemli bir delil karartmaydı.

Peki, katilin kim olduğunu bildikleri için onu korumaya çalıştıklarını düşünsek abartılı mı olur, hayır. Tam da bunu yapıyor yargı. Katili biliyor, tanıyor ve korumaya çalışıyor. Çünkü Elçi’nin avukatlarının dava dosyasındaki tüm görüntülerin incelenmesiyle Londra Üniversitesinden aldığı görsel ve işitsel veri analiz raporunda, aslında siyah ceketli polis memurunun Elçi’ye yönelik açık ve engelsiz bir ateş hattıyla silahını ateşleyen tek kişi olduğu tespit edilmişti. Peki, davanın heyeti ve savcı bütün bu raporu göz önünde bulundurdu mu? Hayır.

Davayı karartmayı, katili yargıdan ve adaletten kaçırmayı tercih ettiler. Katili istihbarat şube tanıyor, iktidar biliyor, dönemin başbakanı olan ve “Biz iktidardan düşersek beyaz toroslar dönemi başlayacak” diyen Davutoğlu çok iyi biliyor. Bu karanlığın üzerini bütün bu bilenler birlikte kapatmaya çalışıyor. Ama biz de katili biliyoruz ve tanıyoruz, katili koruyan anlayışı tarihsel hafızamızla çok iyi biliyoruz. Bu dosyanın böyle kapanmaması için, Tahir Elçi’nin katillerinin adalet önünde gereken hesabı vermesi için sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Tahir Elçi dosyasındaki bu aşamanın bir kez daha kamu vicdanını ve toplumsal adalet duygusunu zedelediğini ifade etmek istiyorum. Buradan derhal geri adım atılmalıdır. Dosyanın üstünü kapatarak değil, dosyadaki gerçeği açığa çıkarıp gerçek suçluları adalet önüne çıkarak Türkiye yeni bir döneme kapı aralayabilir. Aksi ise eski Türkiye’yi hatırlatan, onu referans alan bir pratiktir. Eski Türkiye’nin bugün hepimizi nereye getirdiğini de herkes çok iyi biliyor. Bu çağrımı da yinelemek istiyorum.

Bir anayasa tartışması süreci başladı. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ve AKP’nin birçok sözcüsü açıklamalar yaptılar. Tabii ki demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç.

Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum.

Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir. “50 + 1 halkın demokratik kazanımıdır” demiş. Kuvvetler ayrılığının olmadığı, gittikçe totaliter bir yönetime dönüşen, sınırsız yetkili bir iktidarın oluşturduğu bu sistem nasıl 50+1’i özgürlükçü olarak ifade edebilir? Hiçbir özgürlüğümüz yok, hiçbir hukuksal güvencemiz yok. En temel haklarımız askıya alınmış durumda. Anayasa askıda, tam bir anayasasızlık yaşıyoruz ama Uçum 50+1’i ve onun yönetim sistemini demokratik bir yönetim olarak ifade ediyor.

Öncelikle bu ülke gerçek anlamda bütün bunları gerçekleştirmek ve demokratik bir anayasa yapmak istiyorsa, AİHM kararlarını hızlıca uygulamalıdır ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırmaktan yargı bağımsızlığının sağlanmasına kadar bir dizi işi ivedilikle yapmalıdır. Daha da önemlisi bugün halihazırda devam eden Kobani Kumpas Davası, HDP Kapatma Davası gibi bu ülkenin utanç karnesine yerleşen, demokrasi tarihinin birer utanç vesikası olan davalarda hızlı bir şekilde tutum almalıdır ve bu konudaki haksız hukuksuz uygulamalardan vazgeçmelidir.

İşte o zaman biz gerçekten demokratik bir anayasa yapma niyetinin olduğuna inanırız. Ancak böyle bir şey yapmıyorlar. Sadece süslü cümleler kurarak demokratik anayasa yapma işini yürütmeye ve bunu topluma yeni ve pozitif bir gündem olarak sunup kendi iktidarlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Şunu söyleyelim; biz hiçbir şekilde AKP’ye can suyu olabilecek bir yeni anayasa yapma tartışmasının bir parçası olmadık, bundan sonra da olmayacağız. Gerçekten yeni bir anayasa yapılmak isteniyorsa, 12 Eylül darbe anayasasından kurtulmak isteniyorsa da bunun yol temizliğini yapma çağrımızı buradan tekrar ifade etmek istiyorum.

“Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz”

Sayın Uçum yeni anayasa başlığında bazı ilkeler de saymış. O ilkeler de gerçekten güzel, kulağa hoş geliyor. “Kişilerin hak ve özgürlüklerinin eksiksiz yer aldığı, yedi kuşak hak ve özgürlükler alanlarının tanımlandığı, hak ve özgürlüklerin esas sınırlamalarının istisna olduğu özgürlükçü bir anayasa yapılmalı” diyor örneğin. Daha birçok ilke var, ben saymayayım. Okurken gözlerim doldu. Uçum güzel söylüyor ama sazı yok. Demokratik anayasa geçmişten bugüne DEM Parti ve geleneğinin hep gündeminde oldu.

Bu konuda çokça çağrı yaptık, yol temizlik planını açıkladık. Taslaklarımızı demokratik kamuoyu ile paylaştık. Bütün bunları yaparken de hiçbir zaman AKP gibi iktidarda kalmayı ya da pragmatik bir yerden kendi partimizin siyasal çıkarlarını öncelemedik. Türkiye halklarının geleceğini, Türkiye halklarının eşit ve özgür bir şekilde bir arada yaşamasını önceledik. Sözümüzü buradan kurduk, sözümüzü bunun için kurduk. O zaman söyleyelim: Darbe anayasalarına palyatif çözümlerle makyaj yapmak Türkiye’nin sorununu çözmez.

Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede gerçek anlamda demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz. Kadını görmeyen, gençleri görmeyen, işçi sınıfını görmeyen, doğayı görmeyen, toplumu katmayan bir anayasa yapım süreci olmaz. Olmadığını daha önce de gördük. Anayasa darbe ruhundan arındırılmak ve sivilleştirilmek isteniyorsa, öncelikle yeni bir anayasa ihtiyaçtır. Türkiye halkları bunu yapmaya muktedirdir ve Türkiye halkları bunun kapısını aralamıştır. Bu kapıyı hep beraber açabiliriz. Bunun için iktidarın samimi olması gerekiyor.

Bunu da pratikte göstermesi, toplumda güven oluşturması gerekiyor. Biz AKP kanadından gelen bütün açıklamalarda; kaybettiği gücü yeniden ele geçirmeye çalıştığını, “2028 yürüyüşü” içerisinde tekleyen sistemini ayakta tutmaya çalıştığını, 50+1’i kendi lehine yeniden yapılandırmaya çalıştığını görüyoruz. Bütün bunlar toplumun ihtiyaçları ile örtüşmeyen amaçlardır. Bu amaçlara çıkılan yol sonuç alıcı olmayacaktır. Yeni bir anayasa tartışmasına varız ama AKP’ye can suyu olacak bir tartışmanın dışındayız, böyle bir tartışmanın parçası olmayacağız.

1 Mayıs haftasındayız. Çarşamba günü 1 Mayıs etkinlikleri alanlarda, meydanlarda yapılacak. Bütün işçi sınıfı talepleriyle meydanlarda olacak. 1 Mayıs derken işçi sınıfı üzerinden tartışmaları yürütüyoruz. İşçi sınıfının önemli bir bölümünü oluşturan kadınların ve kadın emeğinin yok sayılmasını 1 Mayıs vesilesiyle gündem yapmak istiyorum. Aile Bakanlığı 8 Mart etkinlikleri için Mor Protokol Organizasyon şirketine neredeyse 10 milyon lira para ödemiş. Bu şirketin son 7 ayda aldığı 7 ayrı ihale ile birlikte düşündüğümüzde, yaklaşık 17 milyonu aşan bir hale aldığını görüyoruz.

Bu ne cüret, bu ne vurdumduymazlık? Bu ihalelerin de olağanüstü ve acil durumlarda yapılması gereken yöntemle yapıldığını, toplumdan kaçırıldığını görüyoruz. Bu paralar kimin parası? Halkın parası, kadınların parası. Bu parayı kadınlar için harcamak yerine sadece siyasilerin katıldığı etkinliklere harcamayı kendileri açısından uygun görmüşler. Bu tablonun karşısında kadınlar aç, işsiz, güvencesiz ve en ağır şartlarda çalışıyor. Bütün bu güvencesizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Esnek, parçalı, yarı zamanlı birçok iş yapanların kadınlar olduğunu biliyoruz. Kadın emeğinin en fazla sömürülen emek olduğunu görüyoruz.

Tüm bunlara duyarsız olan, gözünü kulağını kapatmış bir iktidar gerçeği ile karşı karşıyayız. Onlarca ekonomi paketi getirdiler, tek birinin içinde kadınlar yoktu, kadın emeğini gören bir uygulama yoktu. Onun için biz kadınlar 1 Mayıs’ta meydanlarda olacağız; emeğimiz ve haklarımız için, işyerinde taciz ve mobbinge uğramamak için, işten çıkarılan ilk kişi olmamak için, eşit işe eşdeğer ücret almak için, emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz için alanlarda olacağız. Bu erkek devlet şiddetine karşı, patron-koca-babanın el ele verip bizleri ve emeğimizi sömürmesine karşı isyan ve itirazımızı 1 Mayıs meydanlarında ifade edeceğiz.

“Taksim 1 Mayıs için yasaklanamaz”

Sayın Bakan Yerlikaya bir açıklama yaptı ve Taksim Meydanının 1 Mayıs ve miting meydanı olmadığını ifade etti. Aynı şekilde Çalışma Bakanı Vedat Bilgin’in bu konuda açıklamaları var. Bütün açıklamaları hayretle izliyoruz. Bu kadar tarihsel hafızadan ve ülke gerçeğinden kopuk açıklamaları nasıl izah ederiz açıkça bizler de bilmiyoruz. Ama biz Meclis kürsüsünden bir kez daha ifade edelim. Taksim Meydanı sadece bir meydan değildir, aynı zamanda emek ve özgürlük mücadelesinin sembolüdür.

Yasak kararının asıl amacının aslında demokratik haklarımızı gasp etmek, işçi sınıfının tarihsel hafızasını yok etmek olduğunu çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını ideolojik saiklerle de aldığını çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını sınıfsal karakteri nedeniyle de çok iyi biliyoruz. Çünkü işçi düşmanı bir iktidarla karşı karşıyayız. İşçi düşmanı, sınıf düşmanı bir iktidarın da işçi sınıfının emeğinin ve kanının olduğu o meydana bir değer atfetmesini de açıkçası beklemiyoruz. Tabii ki bu yasak kararına boyun eğmeyeceğiz. Taksim Meydanı yasaklanamaz. Taksim Meydanı bizimdir.

Taksim Meydanı; 1 Mayıs meydanıdır, adalet meydanıdır, özgürlük meydanıdır. Taksim Meydanını kapatmaya çalışanları tarih de affetmeyecek işçi sınıfı da asla affetmeyecek. Bu vesileyle bir kez daha bütün işçi sınıfının 1 Mayısını kutluyorum. O gün yan yana, omuz omuza Taksim Meydanına hep beraber yürüyeceğiz. Bijî Yek Gulan, Yaşasın 1 Mayıs! Bütün farklılıklarımızla ve renklerimizle işçi sınıfıyla buluşacağımız ve beraber kol kola yürüyeceğimiz o coşkulu bayram gününü şimdiden dört gözle beklediğimi ifade etmek istiyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

Türkiye’de Her Çocuk 2 Milyon Lira Borçla Doğuyor

TBMM’de gündeme ilişkin basın toplantısı düzenleyen DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Türkiye’nin borcuyla ilgili olarak “ortada abartılacak bir şey yok” açıklamasına ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Biz ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Gerçekten ibretlik ve hayret verici bir durum” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bu lakaytlığa, Türkiye’deki milyonlarca işçinin, emekçinin, yoksulun, emeklinin, kadının aklıyla dalga geçen bu açıklamaya ne diyelim? Tam ibretlik verici bir açıklama olduğunu ifade edelim. Sayın Mehmet Şimşek rasyonel politikalara geçtiğini ifade eden bir bakan olarak ortada duruyor ama Türkiye’nin kocaman büyüyen borç yüküne “abartılacak bir şey yok” diyor. Buradan bir iki rakam vermek itiyorum ve kendisine sormak istiyorum. Bütün bu tablo abartılacak bir tablo değil midir?”

Gülistan Kılıç Koçyiğit, açıklamasının devamında, “Bu ülkede her çocuk yaklaşık 2 milyon TL borçla doğuyor. Birey kredi kartı borçları 1 trilyon 407 milyar TL’ye ulaşmış. Bireysel borçluluk 1 trilyon 610 milyar TL’ye ulaşmış. 2023’te toplam 111 bin 576 esnaf kepenk kapatmış. Çiftçi borçları 600 milyar TL’ye yaklaşmış. 2024 bütçesinde her 100 liranın 11.3 lirası faiz ödemelerine gidiyor. 2024 bütçesinde her 100 liranın 10.2 lirası askeri harcamalara harcandı. Türkiye gıda enflasyonu 3 yıldır sürekli artıyor ve rekor üzerine rekor kırıyor.

OECD ortalamasının 5 katı yüksekliğinde. Bugün büyük bir gıda yoksulluğu ve gıda yoksunluğu yaşıyor Türkiye halkları. Çocuklar yumurtaya, ete, süte hasret kalmış durumda. İnsanlar neredeyse öğün atlayarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Türkiye’nin gıda enflasyonunda dünyanın ilk sıralarında yer alması da sanırım Sayın Bakan açısından abartılacak bir durum değil. Yine Türkiye enflasyonda 4’üncü ülke ama sanırım Bakan Bey açısından bu da abartılacak bir durum değil. Soralım bütün bunlar kimin eseri? Bütün bunlar AKP hükümetinin en büyük ekonomi duayeni olan Erdoğan’ın eseri değil mi?” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, TBMM’de gündeme ilişkin basın toplantısı düzenledi. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Bugün Çorlu tren kazasının karar duruşması görüldü. Bu karar duruşmasında Türkiye kamuoyunu üzüntüye boğan cezasızlık meselesini hep beraber gördük. 8 Temmuz 2018’de Uzunköprü-Halkalı seferini yapan yolcu treni kaza yaptı ve 7’si çocuk 25 kişi bu kazada ne yazık ki yaşamını yitirdi. 340 kişi ise yaralanmıştı. Peki, bu gerçekten bir kaza mıydı? Hayır, daha önce yaşanan Pamukova kazasında olduğu gibi göz göre göre gelen bir katliamdı aslında. Bunun özel olarak altını çizelim. Eğer gerçekten gerekli tedbirler alınsaydı, bakım onarım için gerekli bütçe ayrılmış olsaydı, 138 km’lik yola tek bir yol bekçisi yerine birden fazla görevlendirme yapılsaydı, kilometreye bölünmüş olsaydı belki de bu kaza olmayacaktı.

Ama ne yazık ki bunların hiçbiri yapılmadı. Menfezlerin bakımına para ayırmak yerine iktidar lüks ve şatafata para ayırmayı tercih etti. Halkın canını korumak yerine sermayeyi korumayı önceledi ve göz göre göre gelen bir kazayı biz hep beraber izledik. Ben bir kez daha o kazada yaşamını yitirenleri rahmetle anıyorum. Bugün çıkmış olan bu haksız hukuksuz cezalarla bir kez daha yaralanan ailelerin yanında olduğumuzu da ifade etmek istiyorum.

Her mahkeme aşamasını takip ettik. Her mahkeme öncesi, özellikle Sayın Mısra Öz başta olmak üzere, ailelerin feryatlarını hep beraber bütün Türkiye kamuoyu duydu. Bir tek AKP iktidarı bu feryadı, bu acıyı, bu adalet talebini duymadı. AKP iktidarının talimatlı yargısı da ne yazık ki yeni bir adaletsizliğe daha imza atmış oldu. Özellikle şunu söylemek gerekiyor. Ailelerin talepleri hiçbir şekilde karşılanmadı.

Davanın açıldığı ilk günden itibaren yargı aslında Devlet Demir Yollarını koruma görevini üstlendi. İlk etapta dosyada 4 kişi yargılandı ve bütün bu yargılananların asli sorumlular olmadığını çok iyi biliyoruz. Ailelerin avukatlarının çabası sonucunda yargılanan sayısı 9’a çıkarıldı ama yine içerisinde gerçek anlamda bir sorumlu olmadığını görüyoruz. Örneğin Ulaştırma Bakanı istifa etmedi, hükümet düşmedi. Her şey normalmiş, her şey olağanmış, bu yaşananlar her zaman olabilecekmiş gibi bir tutum takınıldı.

25 insanın yaşamına mal olan bu kazanın üzerinden atlandı ve bu aslında adaletten kaçırılan bir dava oldu. Sadece Devlet Demir Yollarındaki Bakım Servis Müdürü 50 günlük bir cezaevi süreci yaşadı. O yüzden aslında hiçbir şekilde adaletin olmadığını, bütün yargılama boyunca devletin tutumunun toplum karşıtı olduğunu ve ailelerin acısına acı katan bir yargılama olduğunu yeniden ifade etmek istiyoruz. Belki yarına kalır ama AKP’nin bu hukuksuzluklarının yanına kalmayacağını da ifade etmemiz gerekiyor.

Yargılamanın burada bittiğini sananlar, bu defterin kapandığını sananlar, Çorlu tren kazası başta olmak üzere diğer bütün kaza ve katliamlarda yaşamlarını yitirenleri sadece sayılarla ifade edenler, yurttaşların en temel hakkı olan yaşam hakkının ihlal edilmesinde hiç payları olmadığını düşünenler elbette bir gün gerçek bir hukuk önünde bütün bunların hesabını verecektir. Bunun için bizler elimizden gelen bütün mücadeleyi yürüteceğiz. Çorlu tren kazasında yaşamını yitirenlerin ailelerinin bugün yaşadıkları hayal kırıklığını ve acıyı anladığımızı, onların yanlarında olduğumuzu, bundan sonraki hukuki süreci de birlikte yürüteceğimizi tekrardan ifade etmek istiyorum.

Ülkede yargılamalarda bu kadar büyük adaletsizlikler oluyor. Ne yazık ki yargı her zamanki gibi yeniden ve yeniden iktidarı, sermayeyi ve muktedirleri koruyor ama toplumu koruyan bir sistem yok. Bu sistemin başındaki Adalet Bakanı yargıdaki bütün hukuksuzluklar, çarpıklıklar ve çürümeye karşı bir şey yapıyor mu? Hayır, hiçbir şey yapmıyor. Kendisi AKP’nin yeni Goebbels’i olmuş galiba. Ülkede adalet ve yargı yerlerde, o yemiyor içmiyor DEM Parti’ye söz söylemeye, DEM Parti üzerinden algı yaratmaya devam ediyor.

DEM Parti’yi yeni bir hukuksal kıskaca almak için sözler kuruyor. Adalet Bakanına buradan sormak istiyorum: Sizin gerçekten başka işiniz yok mu? Sayın Adalet Bakanına Goebbels olmak yetmemiş, bir de Süleyman Soylu olmaya soyunmuş. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, mübaşiri MHP olan HDP Kapatma Davasının hakimliğine soyunmuş durumda. Bu kapatma davası kendilerine yetmemiş olacak ki DEM Parti’ye kapatma davası açması için yargıya talimat veriyorlar, yargıyı yönlendirmeye çalışıyorlar.

Bakan konuşmasında AİHS’in 10 ve 11’inci maddelerini referans gösteriyor. Peki, geçmişte hukuksuz bir şekilde kapatılan partilerden bahseden Adalet Bakanı, Türkiye’nin AİHM’de mahkum edilen kapatma davalarına dair neden tek bir cümle kurmuyor, Türkiye’nin bu konuda mahkum edildiğini neden ifade etmiyor? Bilmediğinden değil tabii ki işine gelmiyor. Çünkü onun işi adaletin tesisini sağlamak değil adaletsizliğin tesisi için algı yaratmak, manipülasyon yapmak. Kapatma davasının iddianamesini satır satır okumuş biri olarak şunu söyleyeyim; o kadar akıldan yoksun, hakikaten uzak bir iddianame ki okuduğumuzda utandığımızı ifade etmek istiyorum.

Kumpas, kurgu diyeceğim ama onu da becerememişler. Bir kurgunun en azından aklı olur. Ancak burada tam bir akıl tutulmasının olduğunu, intikam ve düşmanlık duygusuyla ve siyasi saiklerle hazırlandığını görüyoruz. Adalet Bakanına soruyorum; Kobanî Davasında unutulan kapatma davası açma talimatına ilişkin belgeye dair niye hiçbir şey söylemiyorsunuz? Çünkü kumpası çökerten, kurguyu çürüten bir belge. Siz o belgeye bir şey söyleyemezsiniz, üzerinden atlayıp görmezden geliyorsunuz. Neden Hazine yardımımıza bloke konulması kararında, 3 gün kala siparişle getirilmiş bir gizli beyanının dosyaya konulduğundan bahsetmiyorsunuz? Çünkü o süreci de elinize yüzünüze bulaştırdınız, o süreci de talimatla yürüttünüz.

“Anayasa Mahkemesine emir vermekten derhal vazgeçin”

Neden kapatma davasına konu edinilen birçok iddiaya dair AİHM’in ihlal kararı verdiğini söylemiyorsunuz? Çünkü aslında konuşurken dayandığınız AİHS maddeleriyle çeliştiğini siz de iyi biliyorsunuz. Biz konuşmaların hukuki bir değerlendirmesini yapmayacağız. Çünkü Sayın Bakanın ağzından hukuk adına tek bir cümle çıkmıyor. Halkın sinir uçlarını zıplattığımızı söylemişler.

Biz söyleyelim; halkın sinir uçlarını zıplatmadığımız seçim sonuçlarıyla açık ve nettir. Ama seçimde kazandığımız başarının birilerinin sinir uçlarını zıplattığını, AKP ve MHP’yi korkuttuğunu çok açık ve net bir şekilde bir kez daha söyleyelim. Ne HDP ne de DEM Parti birilerinin ağzına meze olacak, birilerinin yöneleceği bir parti değildir. Onun için de partimizi yargılamak için yargıya talimat vermekten, Anayasa Mahkemesine emir vermekten derhal vazgeçin. Adalet Bakanını bir kez daha hukuka davet ediyoruz, bir kez daha görev tanımına uygun davranmaya davet ediyoruz.

Şimdi partimizi kapatmak istiyorlar. Peki, partimiz talimatla kapatılacak bir parti mi? Hayır. Bizim partimiz aslında bir siyasi parti olmanın çok çok ötesindedir; halkın partisidir, halkın evinde kurulmuş bir partidir, bir fikriyattır, bir felsefedir. Partimiz, yeni yaşamı örgütleyen ve inşa eden temel güçtür. Bu gücü kapatmaya hiçbir yargısal karar, hiçbir talimat tabii ki yetmeyecektir. Bakan’ın anlamadığı ve anlayamayacağı işte bu hakikatin tam da kendisidir. Onun için önerimiz şudur Bakan’a ve diğer sinirleri zıplayanlara; partimizin adını sürekli karalamaya çalışmak yerine sakinleştirici alabilirsiniz.

Seçim sürecini sindirmek için bir dönem inzivaya çekilebilirsiniz ve en nihayetinde bu sonuçları tabii ki sindireceksiniz çünkü bu sonuçlar halkın iradesinin sonuçlarıdır. Halkımızın ortaya koyduğu sonuçlardır. Halkın iradesine meydan okunamayacağını da 31 Mart seçimleri hepinize açık ve net bir şekilde göstermiştir. Ne yaparsanız yapın çökeceksiniz ve çözüleceksiniz. Çünkü halkın iradesinin karşısında duran her yapı çökmüştür ve çözülmüştür. 31 Mart seçimleri bunun açık ve net bir şekilde fotoğrafını ortaya koymuştur. Ama 31 Mart seçimlerinden sonra gerekli dersleri aldığını söyleyenlerin yine aynı pratiklere girmesi aslında hiç de bu dersi almadıklarını gösteriyor. Yine aynı yoldan yürüyeceklerini gösteriyor. Buna karşı da Van’da olduğu gibi duracağız, bunlara geçit vermeyeceğiz, bunlara prim vermeyeceğiz.

“2024 bütçesinde her 100 liranın 11.3 lirası faiz ödemelerine gidiyor”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bir röportajında Türkiye’nin borcuyla ilgili olarak “ortada abartılacak bir şey yok” demiş. Biz ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Gerçekten ibretlik ve hayret verici bir durum. Bu lakaytlığa, Türkiye’deki milyonlarca işçinin, emekçinin, yoksulun, emeklinin, kadının aklıyla dalga geçen bu açıklamaya ne diyelim? Tam ibretlik verici bir açıklama olduğunu ifade edelim. Sayın Mehmet Şimşek rasyonel politikalara geçtiğini ifade eden bir bakan olarak ortada duruyor ama Türkiye’nin kocaman büyüyen borç yüküne “abartılacak bir şey yok” diyor. Buradan bir iki rakam vermek itiyorum ve kendisine sormak istiyorum. Bütün bu tablo abartılacak bir tablo değil midir? Bu ülkede her çocuk yaklaşık 2 milyon TL borçla doğuyor. Birey kredi kartı borçları 1 trilyon 407 milyar TL’ye ulaşmış. Bireysel borçluluk 1 trilyon 610 milyar TL’ye ulaşmış. 2023’te toplam 111 bin 576 esnaf kepenk kapatmış.

Çiftçi borçları 600 milyar TL’ye yaklaşmış. 2024 bütçesinde her 100 liranın 11.3 lirası faiz ödemelerine gidiyor. 2024 bütçesinde her 100 liranın 10.2 lirası askeri harcamalara harcandı. Türkiye gıda enflasyonu 3 yıldır sürekli artıyor ve rekor üzerine rekor kırıyor. OECD ortalamasının 5 katı yüksekliğinde. Bugün büyük bir gıda yoksulluğu ve gıda yoksunluğu yaşıyor Türkiye halkları. Çocuklar yumurtaya, ete, süte hasret kalmış durumda. İnsanlar neredeyse öğün atlayarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Türkiye’nin gıda enflasyonunda dünyanın ilk sıralarında yer alması da sanırım Sayın Bakan açısından abartılacak bir durum değil. Yine Türkiye enflasyonda 4’üncü ülke ama sanırım Bakan Bey açısından bu da abartılacak bir durum değil. Soralım bütün bunlar kimin eseri? Bütün bunlar AKP hükümetinin en büyük ekonomi duayeni olan Erdoğan’ın eseri değil mi?

İnsanlar cebinde minibüs parası bulamıyor, çocuklar okula aç gidip geliyor, kadınlar en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, emekliler ikinci bir iş yapmak zorunda kalıp 70-80 yaşında çalışmak zorunda kalıyor. Bütün bunların müsebbibi kim, bütün bunlar abartılmaya değer değil midir? Bir de Mehmet Şimşek neredeyse makamında oturamıyor, ülkeden ülkeye koşup duruyor. Uçaktan indiğini görene aşk olsun! Neden bu kadar koşturuyor, çünkü para arıyor.

Çünkü sıcak paraya ihtiyacı var. Çünkü Türkiye’nin ciddi bir likidite sorunu var ve bu parayı aramak için kah IMF’nin kapısına gidiyor, kah Londra’da sermaye gruplarıyla toplantılar alıyor, kah Katar’a ve Suudi Arabistan’a gidiyor. Neden, çünkü para arıyor. Neden bu kadar borç arıyorsunuz diye buradan sormamız gerekiyor. Bunun bir de matematiksel bilanço boyutu var. 2024 bütçesinin bütçe açığı 2,6 trilyon lira. Madem abartılacak bir şey yok, bu açığı kapatmak için neden halkın sırtına yeni vergiler yüklemeye çalışıyorsunuz? Neden yeni vergi yüküyle, örneğin Motorlu Taşıtlar Vergisini iki defa alarak insanlarımızı mağdur ettiniz?

Bütün bunlara nasıl açıklama getiriyor Sayın Bakan? “Deprem oldu”. Evet, deprem bir hakikat ama deprem harcamalarının bu bilançonun sorumlusu olmadığını biliyoruz. Bu bilançonun sorumlusunun, Türkiye’nin bu kadar ciddi enflasyonla baş başa kalmasının sebebinin, yoksulluğun bu kadar artmasının sebebinin Kürt düşmanlığı nedeniyle artan savaş harcamaları ve sermayenin çıkarları için yapılan düzenlemeler olduğunu çok iyi biliyoruz.

Sadece Saray’ın şatafatının bile bu bilançodaki payını görmemiz gerekiyor. Her halde Saray’ın sadece ışıkları kapatılsa Türkiye ciddi bir tasarruf yapmış olacak. Bunu da ne yazık ki yapmıyorlar. Tıpkı 15 Temmuz darbe girişiminin AKP’nin yeni rejimi ikame etmesinde kullanışlı aparat olması gibi, ekonomiyle ilgili her soruna da bugün depremi bahane ediyorlar. Deprem onlar için artık Allah’ın bir lütfu haline gelmiş. Biz işçilere zam yapın, asgari ücrete zam yapın diyoruz; para yok, deprem oldu diyorlar. Emekli maaşlarını arttırın diyoruz; para yok, deprem oldu diyorlar. Hayat pahalılığı artıyor, gıda enflasyonunu düşürün diyoruz; para yok, deprem oldu diyorlar. Yakında Taksim Meydanını kapatma gerekçelerini depreme bağlarlarsa şaşırmayacağız.

Çünkü her şeyi depremle kapatmaya, depremi bir gerekçe yapmaya çalışıyorlar. Buradan söyleyelim; depremin bütçesi elinizdeydi, deprem vergileri nereye gitti? 99 depreminde topladığınız paraları nereye, kimlere harcadınız? Deprem gerekçesine sığınmak yerine bu soruların cevabını verin. Deprem olduktan sonra canlı yayında topladığınız paraları şu anda faizde tutuyorsunuz. Deprem bölgesinde insanlar konteynerde yaşıyor, temel gereksinimlerinden yoksunlar ama siz parayı kasada, faizde tutuyorsunuz. İnsanları bir konuta ulaştırmadınız. O yüzden Mehmet Şimşek’in sözü bitmiş, makyajı dökülmüş ve bu gerekçeleri de hiç kimse tarafından kabul edilmeyen bir bakan olduğunu ifade etmek isterim.

“Hükümete kırmızı kart gösterdiler”

1 Mayıs öncesindeyiz. İşçi sınıfının uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs bu yıl yine ağır ekonomik krizlerin ve boş tencerelerin gölgesinde meydanlarda kutlanacak. İşsizlik artmış durumda, iş cinayetleri bir katliama dönüşmüş durumda. Güvencesizlik en temel sorunlardan biri olarak görülüyor. Bütün bu tablonun içinde işçiye ve emekçiye bir kez daha kemer sıkma politikaları dayatılıyor. Hak ve özgürlüklerin tırpanlandığı, adaletin sadece muktedirlere sağlandığı, savaş siyasetinin hayata geçirildiği, sermayenin hak ve imtiyazlarının emekçilerin aleyhine her geçen gün arttığı bu dönemde işçi sınıfı 31 Mart seçimlerine damgasını vurdu.

İşçiler ve emekçiler seçimlerde genel gidişe dur dediler, hükümete kırmızı kart gösterdiler. O nedenle siyasal iklim değişmiştir. Artık okumaları 1 Nisan öncesi ve sonrası olarak yapmak zorundayız. Kadınların, gençlerin, ezilenlerin, yoksulların yan yana geldiği ve birlikte mücadele ettiği yeni bir dönemin kapısı aralanmıştır. Bu dönemin kapısını aralayan halklarımız, işçi ve emekçi sınıfı tabii ki 1 Mayıs İşçi Bayramını meydanlarda kutlayacaktır. Bunun önünde hiçbir irade duramaz, duramayacağını 1 Mayıs alanlarında görmüş olacağız.

Bu yıl Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu bütün dünyada otoriter rejimlerin yükselmesine, demokrasinin gerilemesine ve işçi haklarının zayıflamasına karşı “Demokrasi İçin” başlıklı küresel bir kampanya başlatmıştır. 1 Mayıs, bütün dünyada sermayenin ve otoriter rejimlerin tahrip ettiği demokrasinin yeniden inşa edilmesi için meydanların dolacağı önemli bir tarihtir. Bu tarihe biz de hep beraber tanıklık edeceğiz. Ülkede otoriter rejime karşı itirazın ilk nüveleri 1 Nisan’da ortaya çıktı, şimdi bunu daha da ilerletme zamanıdır.

1 Mayıs meydanlarında işçiler ayaklarıyla oy kullanacaklar bu sefer. Bu yıl biz ve birçok emek ve meslek kuruluşu Taksim’e çağrı yaptık. Taksim 1 Mayıs 1977 nedeniyle tarihsel önemi olan bir meydan. 42 emekçinin yaşamını yitirdiği manevi değeri olan bir meydan ve bu meydan bu yıl yine yasaklandı. Üç açıklama geldi bu konuda. İstanbul Valiliği yasaklandığını ifade etti. İçişleri Bakanlığı yasaklama değil kısıtlama kararı olduğunu ifade etti. Çalışma Bakanı ise böyle kısıtlamalar olursa dayanışma ruhunun zedeleneceğinden söz etti. Kim doğru söylüyor? Hakikati İstanbul Valisi söylemiş. Bir kez daha Taksim 1 Mayıs’ını yasaklama ayıbı yaşayan bir iktidarla karşı karşıyayız.

“Milyonlarca emekçiyi 1 Mayıs alanlarında buluşmaya çağırıyoruz”

Biz bu tartışmaları elbette Taksim Meydanına sıkıştırmayacağız. Milyonlarca işçi emekçi alanlarda olacak, taleplerini haykıracak ve yeni bir dönemin kapısını hep beraber işçi ve emekçi sınıfı zorlayacaktır. Bütün bu yasaklama kararlarının yok hükmünde olduğunu ifade edelim. Bizler de DEM Parti olarak 1 Mayıs’ta Taksim Meydanında olacağız. İşçi ve emekçi halkımızla birlikte yan yana duracağız. Güvenlik gerekçesiyle sürekli yasaklanan Taksim’de 2010 yılında 1 Mayıs kutlamasına izin verilmişti ve o zaman tek bir işçinin burnu kanamamıştı, hiçbir sorun çıkmamıştı. Onun için güvenlik gerekçesinin sadece bir bahane olduğunu biliyoruz. Güvenlik önlemi alması gerekenlere, güvenliği gerekçe yaparak alanları ve meydanları kadınlara, halklara, işçi ve emekçi sınıfına kapatma tutumundan bir an önce vazgeçmeleri çağrısını yapmak istiyoruz.

Tüm emekçi kardeşlerimizi de 1 Mayıs meydanlarında omuz omuza bu işçi sınıfı düşmanı, sermaye yanlısı iktidara karşı gücümüzü göstermeye, işçi ve emekçi örgütlülüğünü bir kez daha büyütmeye davet ediyoruz. Şimdiden bütün işçi ve emekçilerimizin 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun. Bu bayram tarihi bir bayramdır. 77’deki 1 Mayıs kadar önemli bir bayramdır. Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolunu işçi sınıfının zorlayacağının önemli bir eşiğini göstereceğimiz bir bayramdır. Ben herkesin bu hassasiyetle sürece yaklaşacağına inanıyorum. Hükümete ve İçişleri Bakanlığına da bir an önce bu yanlıştan dönme çağrımı yapmak istiyorum.”

Paylaşın

DEM Parti: Faşizmi Kurumsallaştıran Anayasa Yapmak İstiyorlar

Meclis’te basın toplantısı düzenleyen DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Yeni bir anayasa tartışması Türkiye’nin en temel tartışmalarından biridir. Biz de yeni demokratik çoğulcu, özgürlükçü, özgürlükçü laiklik ilkesine sahip bir toplumsal sözleşmenin, anayasanın yapılması gerektiğini çokça ifade ettik” dedi ve ekledi:

“Ama bu anayasa meselesinde AKP’nin kafasının arkasındaki anayasanın asla çoğulcu, demokratik anayasa olmadığını tam da bu sürecin içerisine bakarak görebiliriz.  Yapmak istedikleri şey, yeniden 12 Eylül Anayasasını aratacak. Daha otokratik, daha despotik daha bütün temel hak ve özgürlükleri tırpanlayan bir anayasa yapmak istiyorlar.”

Gülistan Kılıç Koçyiğit, konuşmasının devamında, “Bu yeni yönetimi daha kalıcı hale getiren, faşizmi gittikçe kurumsallaştıran bir anayasa yapmak istiyorlar. Bu anlamıyla da bu krizi yeniden Allah’ın bir lütfu olarak gördüklerini ve bu kriz üzerinden de yeni anayasa tartışmalarını ilerletmeye çalıştıklarını açık ve net bir şekilde görüyoruz. Bu anlamıyla da buna geçit vermemek gerektiğini ifade edelim.” ifadelerini kullandı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, gündemdeki gelişmelere dair Meclis’te basın toplantısı düzenledi. Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre Koçyiğit, konuşmasında şunları söyledi:

“Koç Üniversitesinde bir üniversite öğrencisinin Alevi ve Kürt olmasının nedeniyle oda arkadaşları tarafından darp edilmesi ve ırkçı saldırıyla, nefret saldırısına maruz kalmasına ilişkin haberleri takip ettik. Ne yazık ki gereğinin yerine getirilmediğini, sürecin akamete uğratıldığını, saldırıya uğrayan öğrencinin okuldan uzaklaştırıldığını ve saldırganlarla ilgili hiçbir şekilde bir sürecin işletilmediğini görüyoruz.

Yaşanan olay her gün Kürde, Alevi’ye, sosyaliste, devrimciye, kadına ve LGBT+ bireylerine yönelik nefret söylemlerinin bu ülkedeki şiddeti olağanlaştırıp yaygınlaştırıldığını ve hayatın her alanını şiddetle kuşattığını göstermesi açısından da önemli.

Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi, 8 Kasım tarihinde yargısal bir darbe olarak nitelendirilen bir karara imza atarak bu kararın uygulanmayacağını ifade etti. Bunun üzerine Can Atalay’ın avukatları yeniden AYM’ye bireysel başvuru yaptılar. AYM bir kez daha ‘hak ihlali’ kararı verdi.

Anayasanın 153/6 fıkrasının yani anayasa kararlarının yasama, yürütme ve yargı, gerçek ve tüzel kişileri bağladığına ilişkin fıkrasına atıf yaparak bu kararın derhal uygulanması gerektiğini ifade etti. Ama ne yazık ki bu karara da İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi uymak ve gereğini yerine getirmek yerine; topu bir kez daha Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesine attı. Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi, bir yargısal darbeye imza atarak haddini ve sınırlarını aşan bir karara imza koymuş oldu.

Bu kararın detaylarına politik olarak bakış açımızı ifade etmeden önce bu kararın ve bu sürece nasıl geldiğimizi kısaca özetlemek istiyorum. Biz bu darbe sürecini çok uzun bir süredir yaşıyoruz. Aslında Kürt sorunundaki çözümsüzlük meselesinin sürekli darbe mekaniğini canlı tuttuğunu çokça ifade ettik.

Ama bu darbe mekaniğinin bugün son 7-8 yıllık sürecin başlangıcını oluşturan 30 Ekim 2014 tarihindeki MGK kararı ve ardından 24 Temmuz 2015 tarihinde barış ve çözüm sürecinin yok edilerek yeniden Kürt sorununda güvenlikçi anlayışın devreye girmesiyle başladığını ifade etmek gerekiyor.

Bu başlangıcın bir gerekçesi de HDP’nin 7 Haziran başarısı olduğunu altını çizmek gerekiyor. Bu ülkede Kürtlerin, demokratların, sosyalistlerin ittifakıyla 80 milletvekilinin Meclis’e girmesi müesses nizamı ve onun bekçilerini oldukça ürküttü. Hızlı bir şekilde kırmızı alarm vererek Kürt düşmanı bir ittifakı hayata geçirdiler ve o gün bugündür de başta Kürt halkı olmak üzere demokratik siyasete ve tüm alanlara saldırılar olduğunu biliyoruz.

Ne yapıldı? 20 Nisan 2016 tarihinde bu Meclis anayasaya aykırı olduğu halde milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırdı. O zaman ‘anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ diyenlerin bugünkü anayasal krizde, devlet krizinde emeklerinin olduğunun altını çizmemiz gerekiyor.  O gün bu yargısal darbeye bu hukuksuzluğa geçit verilmeseydi, sırf Kürt’tür diye, sırf demokratik siyaseti temsil ediyor diye HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmasaydı bugün belki de bunları konuşmuyor olacaktık.

Ama sadece bununla da sınırlı kalmadı. Hatırlatalım, 4 Kasım 2016 tarihinde eş zamanlı olarak eş genel başkanlarımızın ve milletvekilli arkadaşlarımızın içinde olduğu birçok arkadaşımız gözaltına alındı, tutuklandı ve cezaevine konuldular. Bununlar da yetinmediler. 2016 yılındaki darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL eliyle aslında KHK’ler eliyle bir siyasi mühendislik yapmaya çalıştılar ve bununla da bir bütün olarak sistemi değiştirmek istediklerini göstermiş oldular.

Bu da yetmedi. HDP’ye kapatma davası açıtlar, Kobani kumpas davasıyla 108 arkadaşımızı en ağır suçlarla yargılamaya çalışıyorlar ki hali hazırda Kobani kumpas davası devam ediyor ve bütün bunların aslında yeni kurulmak istenen rejimin, sistemin taş ayakları olduğunu bütün bunların bir büyük planın parçası olduğunu ama ilk elden kendileri açısından sorun teşkil eden Kürtleri devrimcileri sosyalistleri aslında bu ülkenin direniş odağını yok etmek istediklerini çok iyi biliyoruz.

İşte bu nedenle bu ülke 7 Haziran 2015 ten bu yana karanlığın içine gömülmüş durumda. Bu karanlığı bizim dışımızda aydınlatmaya çalışan da yok ne yazık ki. Bu nedenle bu kadar darbelere maruz kalmış, yargısal darbelere maruz kalmış bir parti olarak bugün yaşanan sürecin aslında çok önceden geldiğini ifade etmiştik. Bugün de bunun altını bir kez daha çizmemiz gerekiyor. Tabi ki yargıdaki mesele sadece bize yönelik kumpaslar ve darbelerle sınırlı değil. Aslında liyakatsizliğin başını alıp gittiği, çürümenin olduğu, yargıda borsaların konuşulduğu, yargısal çürüme sürecinin içinden geçtiğimizi ifade etmemiz gerekiyor.

Mehmet Uçum şöyle diyor; ‘Biz Başkanlık sistemine geçtik, kendimiz açısından yeni bir düzeni kurduk ama bu düzenin içerisinde hali hazırda önümüzde engeller var. AYM bazen hoşumuza gitmeyen kararlar alıyor. Onun için AYM’nin de Anayasa’nın da değiştirilmesi gerekiyor.’ Yani AYM’nin itibarsızlaştırılması, yetkilerinin gasp edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Mehmet Uçum bunu kimin adına söylüyor? Çünkü dün AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in bir açıklaması vardı. Yine Erdoğan’ın da aynı şekilde yaptığı açıklaması vardı.

Bu tartışma ve çelişkide, iki yüksek yargı kurumu arasındaki çelişkide ‘hakemim’ diyordu. Öncelikle şunu söyleyelim. Bu bir maç değil. Eğer bu, topluma karşı bir maç ise bütün muhaliflerin elini, kolunu bağlamışsınız, kaleciyi kale duvarına sabitlemişsiniz ve tek taraflı oynadığınız şikeli bir maçtır. Eğer hakemsen, Mehmet Uçum’un açıklamalarını kim yazıyor? Mehmet Uçum kim adına konuşuyor, diye de sormamız lazım. Mehmet Uçum, Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesinin 8 Kasım’da verdiği ilk kararında da son kararında da açık ve net bir şekilde AYM’ye parmak sallıyor, tehdit ediyor. Aslında AYM’yi birçok konuda suçluyor.

Sadece yeni bir hukuksal düzenin kurulması gerektiğini ifade etmiyor. Henüz HDP kapatma davasında karar vermediği için son yerel seçimde HDP’ye yapılan hazine yardımı nedeniyle AYM’yi terörün finansmanıyla suçlayacak akıldan, izandan, sağduyudan yoksun açıklamalar yapıyorlar. Bir karar vermeleri gerekiyor. Bu tartışmanın içinde Saray’ın nerede durduğunu çok iyi biliyoruz. Saray bizzat taraftır.

Kendi yeni rejimini kurmak, tek adam rejimini sağlamlaştırmak açısından bu iktidara dikensiz gül bahçesi yaratmak açısından Saray’ın taraf olduğunu, Erdoğan’ın taraf olduğunu biliyoruz. Tek taraf olanlar onlar değil, özellikle grup ve kürsü konuşmalarında AYM’ye parmak sallayanlar, partimizin kapatılması için oradan emir ve talimat verenler ve bugün aslında Yargıtay’ın birçok dairesinde ve özellikle 3’üncü Ceza Dairesinde etkin olduğunu bildiğimiz siyasi partinin de bu işin bir tarafı olduğunu ve siyasi mühendislik yaparak ülkeyi başka bir yere taşımaya çalıştığını da çok iyi biliyoruz.

Artık ortada bir anayasasızdık hali var. Ne yazık ki AYM’de bu anayasasızlaştırma meselesinde bir taraftı. Bu sürece katkı koydu. Bu sürecin parçalarını oluşturan bir yerde duruyordu ama gördüğümüz meselenin çok daha ileri boyuta gittiğini, Yargıtay’ın sadece AYM’ye değil, aynı zamanda halka, Meclis’e, Meclis Başkanı’na da parmak sallayan had bildiren bir noktaya taşındığını görüyoruz. Bunu kabul etmek, buna sessiz kalmak mümkün değil.

Biz de bunu kabul etmeyeceğiz, sessiz kalmayacağız. Bu anlamıyla bu siyasi krizin bizim açımızdan bir yönüyle de aslında yaratılmak istenen bir kriz olduğuna dair de açıkçası şüphelerimiz olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Yani bir danışıklı dövüşün, bir kavganın seyircisi pozisyonuna da bütün toplumu ve siyasi getirmek isteyen bir anlayışı olduğunu da görüyoruz.

“Daha otokratik, daha despotik daha…”

Buradan ifade edelim; dün Ömer Çelik’in açıklamalarında bütün bu krizin asıl nedeninin mevcut anayasa olduğunu, mevcut anayasa durduğu sürece bu krizlerin de artarak devam edeceğini ifade etmiş. Şunu söyleyelim; yeni bir anayasa tartışması Türkiye’nin en temel tartışmalarından biridir. Biz de yeni demokratik çoğulcu, özgürlükçü, özgürlükçü laiklik ilkesine sahip bir toplumsal sözleşmenin, anayasanın yapılması gerektiğini çokça ifade ettik. Ama bu anayasa meselesinde AKP’nin kafasının arkasındaki anayasanın asla çoğulcu, demokratik anayasa olmadığını tam da bu sürecin içerisine bakarak görebiliriz.

Yapmak istedikleri şey, yeniden 12 Eylül Anayasasını aratacak. Daha otokratik, daha despotik daha bütün temel hak ve özgürlükleri tırpanlayan bir anayasa yapmak istiyorlar. Bu yeni yönetimi daha kalıcı hale getiren, faşizmi gittikçe kurumsallaştıran bir anayasa yapmak istiyorlar. Bu anlamıyla da bu krizi yeniden Allah’ın bir lütfu olarak gördüklerini ve bu kriz üzerinden de yeni anayasa tartışmalarını ilerletmeye çalıştıklarını açık ve net bir şekilde görüyoruz. Bu anlamıyla da buna geçit vermemek gerektiğini ifade edelim.

Şimdi bu bir karanlık dehliz, bu bir karanlık eşik…Türkiye çok yakın dönemde aslında birçok dönemeçten geçti. Örneğin; 7 Haziran 2015 bu eşiklerden birisiydi. Türkiye halkları bir taraftan barışın, demokrasinin tercihini yapmıştı. Türkiye halkları gerçekten o yoldan gidilseydi, bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu. Ama diğer taraftan güvenlikçi, savaştan, askeri operasyonlardan medet uman, yeniden Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen bir yol vardı. Ne yazık ki AKP iktidarı bu yolu tercih etti. O gün bugündür de Türkiye ne yazık ki düze çıkamıyor.

Şimdi yeni bir yol ayrımındayız. Ya hep beraber bu ülkedeki yurttaşlar olarak, bu ülkedeki siyasetçiler olarak, bu ülkedeki her bir yurttaşın temel hak ve özgürlüklerini savunacak, anayasal devlet düzenini savunacağız ya da bu büyük karanlık ve kötülük kendini gittikçe büyütecek ve bütün ülke sathına yayılarak yeni bir anayasal düzeni bize dayatacak. Bunun içerisinde her birimiz kaybolup gideceğiz. O anlamıyla biz bütün çağrımızı bütün Türkiye halklarına yapmak istiyoruz; gelin bu darbeye hep beraber direnelim.

Bu çağrımızı Meclise yapmak istiyoruz. Meclis iradesine, halkın kendisine verdiği temsile sahip çıkması gerekiyor. Meclisin onuruna sahip çıkması gerekiyor. Bugün Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi, meclise parmak sallıyor. Bugün Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi meclise kayyım olarak atanmak isteniyor. Bu kayyımca anlayışa karşı biz meclisin onuruna, haklarına toplum adına Türkiye halkları adına sahip çıkması gerektiğini ifade ediyoruz.

Meclis Başkanına çağrı yapıyoruz; Yargıtay’ın kararı asla ama asla Meclis’te okunmamalıdır bu yargısal krizin Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesinin kararının geçmişteki darbe muhtıralarından bir farkının olmadığını altını çiziyoruz. Bu kararın 28 Şubat muhtırasından 27 Nisan e-muhtırasından hiçbir farkı olmadığını ifade edelim. O gün ‘bize karşı darbe yapılıyor diye bağıranlar’ ve o günün mazlumları bugünkü darbenin başında olup bütün topluma darbe yapıyor. Sayın Numan Kurtulmuş’a çağrı yapıyoruz, asla ama asla Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesinin kararı bu Meclis’te okunmamalıdır. Sizden de Meclis iradesini sahip çıkacak bir tutumu beklediğimizi ifade etmek istiyoruz.

Bu işin bütün bu sürecin mağduru olan Hatay halkının iradesi olan Can Atalay var. Can Atalay hali hazırda hepimiz gibi milletvekili olarak seçildi ama ne yazık ki yemin edemedi, milletvekili görevlerini yerine getirmiyor. Neden tutuluyor? AKP’nin aslında emelleri için.

AKP’nin bir yeni Türkiye inşası için aslında orada, cezaevinde rehine pozisyonunda tutulmaya devam ediyor. Burada da bir kez daha AYM kararının derhal uygulanması ve Hatay Milletvekili Can Atalay’ın derhal serbest bırakılması çağrısını yenilemek istiyoruz. Bu ülkedeki bütün toplumsal kesimleri darbeye karşı demokratik, barışçıl gösteri hakkını, darbeye karşı direnmeye, ülkeyi karanlıktan çıkarıp aydınlığa taşımak için elin taşın altına koymaya davet ediyorum.”

Paylaşın