Erdoğan’dan 28 Şubat Generalleri İlhan Kılıç Ve Kenan Deniz İçin Af Kararı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Şubat davasında müebbet hapis cezasına çarptırılan eski Orgeneral İlhan Kılıç ile eski Tümgeneral Kenan Deniz’ın cezalarını Adli Tıp Kurumunun “kocama hali” raporu gerekçesiyle kaldırdı.

Cumhurbaşkanı Kararı, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı. Adi suçlardan 9 yıl 46 ay hüküm giyen Osman Kartal’ın cezası da sağlık sorunları nedeniyle affedildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, söz konusu kararları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 104’üncü maddesinin 16’ncı fıkrası hükmü uyarınca verdi.

28 Şubat davasını yürüten Ankara 5’inci Ağır Ceza Mahkemesince 2018 yılında müebbet hapis cezasına çarptırılan her iki isim de Ağustos 2021’den beri cezaevindeydi.

86 yaşındaki İlhan Kılıç, 28 Şubat döneminin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri ve eski Hava Kuvvetleri Komutanıydı.

74 yaşındaki Kenan Deniz ise dönemin Genelkurmay İç Güvenlik Harekat Dairesi Başkanı ve Başbakan Askeri Başdanışmanı’ydı.

Genelgede değişikliğe gidilmişti

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, geçtiğimiz haftalarda yaptığı açıklamada, Anayasa’nın 104’üncü maddesine göre Cumhurbaşkanı’nın sürekli hastalık, sakatlık ve engellilik hâlinde hükümlülerin cezasını hafifletme ve kaldırma yetkisi bulunduğunu hatırlatırken Adalet Bakanlığının bu konudaki genelgede gittiği değişiklikle ilgili bilgi vermişti.

Bozdağ, “Genelgenin yazımında birtakım yanlışlıklar vardı. Adli tıbbın uygulamalarında yanlışlıklar vardı. Adli tıp raporlarında, adeta cumhurbaşkanı yetkisini kullanır gibi şu ifadeleri kullanıyorlardı, ‘104. madde kapsamına girmez, 104. madde kapsamına girer.’ Halbuki bu konuda kanun ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi var, yasalarımız var. ‘Adli Tıp Kurumuna sadece bilimsel ve teknik görüş sorulur’ diyor. Ama onlar öyle bir yetki kullanıyorlar ki 104. madde kapsamına girip girmeyeceğine karar veriyorlar. Bu kararı verme yetkisi Sayın Cumhurbaşkanı’mıza aittir. O yüzden biz genelgemizi güncelledik” demişti.

Bakan Bozdağ, “Adli Tıp Kurumu, sadece sürekli hastalık, sakatlık ve kocama hâli olup olmadığına dair teşhis ve tespit yapacak. Derecesini de yazmayacak. ‘Kocama vardır’ o kadar. ‘Sakatlık vardır’ o kadar. ‘Sürekli hastalık vardır’ o kadar. Onun dışında geri kalan konu Cumhurbaşkanı’nın takdirine aittir. Affeder, etmez veya cezasını azaltır, azaltmaz. Onun takdirinde. Şimdi bizim yayınladığımız yeni genelge, bu konudaki kargaşayı ortadan kaldıracaktır. Biz genelgeyi değiştirdik. Şimdi bir bahane kalmamış oldu” ifadelerini kullanmıştı.

Bu doğrultuda 28 Şubat davası hükümlüleri Kenan Deniz ve İlhan Kılıç hakkında Adli Tıp Kurumunca “kocama hâli”ne ilişkin rapor düzenlendiğini söyleyen Bozdağ, “Tabii o, ceza işlerine gelecek, ceza işlerinden Cumhurbaşkanı’na iletilecek. Bu bir süreç tabii. Yani o yüzden henüz daha tekamül etmiş değil. Süreç işliyor” demişti.

28 Şubat davası

2 Eylül 2013’te başlayan 28 Şubat davasında 103 sanık, 28 Şubat sürecinde “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini cebren devirmeye, düşürmeye iştirak”la suçlandı.

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Nisan 2018’de 103 sanıktan 21’i hakkında müebbet hapis cezası verdi. 68 sanık beraat etti. 10 sanık için zaman aşımının dolması, 4 sanık için de hayatlarını kaybetmiş olmaları nedeniyle dava düşürüldü.

1 numaralı sanık olan dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, 26 Mayıs 2020’de temyiz süreci devam ederken hayatını kaybetti.

Yargıtay 9 Temmuz 2021’de 14 sanık (Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, İdris Koralp, İlhan Kılıç, Kenan Deniz, Vural Avar ve Yıldırım Türker) hakkında verilen müebbet hapis cezalarını onadı.

Davada hüküm giyen emekli generallerin rütbeleri Genelkurmay Başkanlığı’nın kararıyla söküldü.

Vural Avar, 22 Aralık 2022’de tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’nde demans hastalığı nedeniyle hayatını kaybetmişti. Çevik Bir, Çetin Saner ve Aydan Erol’dan sonra bu ay Hakkı Kılınç da sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmişti.

Paylaşın

Demirtaş: Hapiste Olmamın Bir Nedeni De Marx, Lenin, Nazım Hikmet, Ahmed Arif

Almanya’da Türkiye’den gelen maden işçilerinin çalışma koşullarını anlatan “En Alttakiler” kitabının yazarı Günter Wallraff’ın sorusunu eski HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, “Hapiste olmamın bir nedeni de sensin, bir de Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif!” şeklinde yanıt verdi.

Edirne F Tipi Cezaevi’nde Kasım 2016’dan bu yana tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Alman yayın kuruluşu Westdeutscher Rundfunk (WDR) COSMO aracılığıyla yönetmen Fatih Akın, yazarlar Günter Wallraff ve Navid Kermani, gazeteciler Can Dündar, Fulya Canşen, Frederike Geerdink, Sven Lorig, Dunja Hayali, Gor Yeranyan, Mark Lowen, Hasnain Kazim, Nadja Kriewald ve eski Amedspor oyuncusu Deniz Naki’nin sorularını yanıtladı. Demirtaş, “Erdoğan seçimle geldi seçimle gidecek, başka bir ihtimal yoktur. Bunu görmek için sadece dört ay daha beklememiz gerekecek” dedi.

BBC Türkçe’nin aktardığına göre Selahattin Demirtaş, Der Spiegel dergisinden gazeteci Hasnain Kazim’in, “Erdoğan’ın bu seçimle gitmesi mümkün mü?” sorusuna “Seçim sonucunu tanımayan olursa halk da onu tanımaz, darbe yapmaya kalkanın sarayını başına yıkar” dedi.

“HDP son yerel seçimlerde kimseye jest yapmadı”

Eski HDP Eş Genel Başkanı, WDR Editörü Fulya Canşen’in, “HDP belediye seçimlerinde İstanbul’da CHP’ye bir jest yaptı. Karşılığını aldı mı? Benzer bir jesti yine yapmak gerekli mi?” sorusuna, “HDP son yerel seçimlerde kimseye jest yapmadı aslında, demokrasi mücadelesinin büyümesi, otoriter rejimin gerilemesi için üstüne düşen tarihi görevi, sorumluluğu yerine getirdi” yanıtını verdi. Demirtaş, HDP’nin bundan sonra da aynı sorumluluk duygusuyla ve bilinciyle hareket edeceğini söyledi.

“Batılı liderler gölge etmesin başka ihsan istemiyoruz”

BBC’nin halen Roma’da görev yapan eski İstanbul muhabiri Mark Lowen ise Demirtaş’a, “Batılı ülkelerin ve liderlerin devam eden tutukluluğunuz ile ilgili olarak neler yapmasını, ne gibi yaptırımlarda bulunmasını isterdiniz ve sizce onların baskısı Türkiye hükümetinin kararlarını etkileyebilir mi?” sorusunu yöneltti.

Demirtaş, “Soruna çok açık cevap vermek istiyorum Mark, lafı hiç dolandırmayacağım. Diyojen’e atıfla, ‘Batılı liderler gölge etmesin başka ihsan istemiyoruz’. Erdoğan’la bu kadar iş tutmasalar, kirli anlaşmalara imza atmasalar bize yeterdi. Doğrudan destek beklemiyorduk ama köstek olmasaydılar iyi olurdu” yanıtını verdi.

Selahattin Demirtaş, Alman n-tv televizyonun sunucusu Nadja Kriewald’ın, “Sizce mülteci sorunu nasıl çözülmeli?” sorusuna ise şu cevabı verdi:

“Sorunun adı ‘mülteci sorunu’ değil ‘zorla yerinden edilme’ sorunudur. Konuyu bu şekilde tariflemek, sorununun nedenleri ve çözümleri hakkında daha gerçekçi, daha adil bir perspektif ortaya koymamızı kolaylaştırır. Kim, kimi neden zorla yerinden göç ettirdi? Her bir Avrupalının, Kanadalının, ABD’li veya Türkiyelinin bu soruyu kendine, hükümetine, devletine sorması ve hakikatle yüzleşerek adil bir cevap vermesi gerekir.”

Modern sömürgecilik faaliyeti altında Afrika’nın, Orta Doğu’nun, Asya’nın madenlerinin ve yer üstü zenginliklerinin Avrupalı şirketlerce talan edildiğini, o coğrafyanın halklarının açlıktan kırıldıklarını hatırlatan Demirtaş, “Avrupa halkları ise pırıl pırıl restoranlarda orta pişmiş bifteklerine kırmızı şarap mı, beyaz şarap mı iyi gider telaşına düştüler” ifadelerini kullandı ve ekledi:

“Çözüm mü? Çok basit, ya hızlı trenlerinizi, steaklerinizi (bifteklerinizi) ve şaraplarınızı o malların ortaklarıyla yani mültecilerle severek paylaşırsınız veya 300 yıldır onlardan çaldıklarınızı ülkelerine iade eder, onların da kendi topraklarında demokratik yönetimler, refah toplumu inşa etmelerine canı gönülden yardım eder ve ülkelerine dönmelerini teşvik edersiniz. Avrupa devletlerine ve hükümetlerine yapacağım en adil çağrı bu olur.”

Diğer tüm çözüm arayışlarının dışlayıcı, ötekileştirici, incitici ve geçici olduğunu vurgulayan Demirtaş, “Zaten Erdoğan hükümeti dahil tüm Avrupa hükümetleri mültecileri siyasi bir pazarlık, şantaj unsuru olarak görüp güvenlik meselesi olarak ele alıyor. Oysa mültecilere yaşatılan trajedi tarihseldir ve bir adalet ve eşitlik sorunudur” dedi.

“Döverek, işkence ederek, çırılçıplak soyup paralarına el koyarak…”

Genç bir avukatken birçok Avrupalı sivil toplum örgütünden mülteci hakları konusunda eğitim aldığını söyleyen Demirtaş, “Avrupalılar bize mültecilerin haklarını, hukukunu öğretiyordu. Ama ne zaman ki mülteciler Avrupa sınırına dayandı işte bize o eğitimleri veren Avrupalılar mültecileri Akdeniz’in karanlık sularına gömmeye başladılar” diye konuştu.

Yunanistan’ın, tutulduğu cezaevinden 10 kilometre uzakta her gün mültecileri döverek, işkence ederek, çırılçıplak soyup paralarına el koyarak Türkiye’ye püskürttüğünü söyleyen Demirtaş, “Aynı Avrupa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aracılığıyla hakkımda ağır ihlal ve salıverme kararı verdi ve Türk hükümeti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu kararını tanımadığını açıkladı. Siz Erdoğan’ın yerinde olsanız bu Avrupa’nın hukukunu dikkate alır mıydınız? Erdoğan da dikkate ve ciddiye almıyor zaten” diye konuştu.

Avrupa’ya değil, Avrupa’da direnen halklara, siyasi gruplara, kişilere inandığını vurgulayan Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Benim ve bizim için bir şeyler yapmak istiyorsanız kendi hükümetlerinizin iki yüzlülüğünü teşhir edin, onların sömürü politikalarına karşı çıkın. Mülteci pazarlığı yapmak için Erdoğan gibi bir otoriterle her fırsatta el sıkışmalarını teşhir edin.

Siz bizi kurtaramazsınız, biz de sizi. Ama birlikte mücadele edip birlikte kurtulabiliriz. Yani ya hep beraber ya da hiç!”

“Hapiste Olmamın Bir Nedeni De Marx, Lenin, Nazım Hikmet, Ahmed Arif”

Demirtaş, Almanya’da Türkiye’den gelen maden işçilerinin çalışma koşullarını anlatan “En Alttakiler” kitabının yazarı Günter Wallraff’ın sorusuna yanıtında, “Hapiste olmamın bir nedeni de sensin, bir de Tolstoy, Marx, Balzac, Ahmedê Xanî, Lenin, Che, Dickens, Nazım Hikmet, Ahmed Arif!” dedi.

Demirtaş, soru gönderen herkesle “özgür günlerde görüşebilmeyi” diledi, yanıtlarını “Bildiğim tek Almanca cümle ile bitireyim: Ich liebe dich (Sizi seviyorum)” diyerek noktaladı.

Paylaşın

MGK Bildirisinde “Suriye’nin Toprak Bütünlüğü” Vurgusu

MGK toplantısı sonrası yayınlanan bildiride, “PKK/KCK-PYD/YPG ve destekçilerinin, Suriye halkının barış, huzur ve refaha kavuşmasının önündeki en büyük engeli teşkil ettiği, terör örgütlerinin tamamen bertaraf edilerek Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini esas alan kapsayıcı ve bütüncül bir çözüme ulaşılmasının, kalıcı barışa giden yolu açacağı konuşuldu.” ifadelerine yer verildi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin, NATO’nun açık kapı politikasını desteklediği belirtilen bildiride, şunlar kaydedildi: “Buna mukabil NATO İttifakı’na katılmak isteyen devletlerin de müttefiklik hukukuna ve ruhuna uygun hareket etmeleri gerektiğinin altı çizilmiş, PKK/KCK-PYD/YPG ile FETÖ başta olmak üzere terör örgütleri ile mücadele konusundaki mutabakat zaptından kaynaklanan yükümlülüklerini somut adımlarla bir an evvel yerine getirmelerinin zaruri olduğu ifade edilmiştir.

İslam karşıtı ırkçılığın bir tezahürü olan ve milyarlarca insanın kutsal değerlerini hedef alan menfur saldırılar şiddetle kınanmış; din, vicdan ve düşünce hürriyeti gibi değerleri temellerinden sarsan, demokrasi ve ifade özgürlüğü ile de izah edilemeyecek eylemleri teşvik ve himaye edenlerin, insan haklarını hiçe sayan bu nefret suçuna ortak oldukları hatırlatılmıştır.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından bildiri yayımlandı. Bildiride şu ifadeler yer aldı:

“PKK/KCK-PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ başta olmak üzere milli güvenliğe, birlik ve beraberlik ile bekaya yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve yurt dışında azim, kararlılık ve başarıyla icra edilen operasyonlar hakkında Kurul’a bilgi sunulduğu ve ihtiyaç duyulması halinde daha ileri adımların atılacağı, bunun için gereken iradenin ve hazırlıkların tam olduğu kaydedilmiştir.

PKK/KCK-PYD/YPG ve destekçilerinin, Suriye halkının barış, huzur ve refaha kavuşmasının önündeki en büyük engeli teşkil ettiği, terör örgütlerinin tamamen bertaraf edilerek Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve egemenliğini esas alan kapsayıcı ve bütüncül bir çözüme ulaşılmasının, kalıcı barışa giden yolu açacağı belirtilmiştir.

Yunanistan’ın sürdürdüğü kışkırtıcı eylem ve söylemleri ile silahlanma gayretlerinin, bölgemizdeki gerilimi artırmanın ötesinde bir fayda sağlamayacağı belirtilmiş, Türkiye’nin milli güvenliğini ve menfaatlerini hedef alan herhangi bir oldubittiye hiçbir surette müsaade edilmeyeceği hususu, bir kez daha kuvvetle vurgulanmıştır.

Buna mukabil NATO İttifakı’na katılmak isteyen devletlerin de müttefiklik hukukuna ve ruhuna uygun hareket etmeleri gerektiğinin altı çizilmiş, PKK/KCK-PYD/YPG ile FETÖ başta olmak üzere terör örgütleri ile mücadele konusundaki mutabakat zaptından kaynaklanan yükümlülüklerini somut adımlarla bir an evvel yerine getirmelerinin zaruri olduğu ifade edilmiştir.

İslam karşıtı ırkçılığın bir tezahürü olan ve milyarlarca insanın kutsal değerlerini hedef alan menfur saldırılar şiddetle kınanmış; din, vicdan ve düşünce hürriyeti gibi değerleri temellerinden sarsan, demokrasi ve ifade özgürlüğü ile de izah edilemeyecek eylemleri teşvik ve himaye edenlerin, insan haklarını hiçe sayan bu nefret suçuna ortak oldukları hatırlatılmıştır.”

Paylaşın

Finlandiya’dan Kritik Türkiye Kararı: Askeri Malzeme İhracat Yasağını Kaldırdı

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyelik süreci son gelişmelerle olumsuz etkilense de, Finlandiya Savunma Bakanlığı, ülkesinin Türkiye’ye askeri malzeme ihracatı için 2019’dan bu yana ilk ticari lisansı onayladı.

Helsinki’nin NATO üyeliği başvurusuna onay vermek için Ankara’nın dile getirdiği koşullardan biri Finlandiya’nın bu lisansı yeniden tesis etmesiydi. 28 Haziran’da Madrid’deki zirvede İsveç ve Finlandiya, NATO üyelik başvurularına Türkiye’nin veto tehdidini kaldırması şartıyla, bu satışların önünü yeniden açacak değişikliği yapma taahhüdü vermişti.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyini hedef alan askeri harekatı nedeniyle Finlandiya ve İsveç hükümetleri Ekim 2019’da Türkiye’ye yaptırım uygulayarak askeri teçhizat ihracatını askıya almıştı. Savunma Bakanlığı özel danışmanı Riikka Pitkanen, AFP haber ajansına verdiği demeçte, zırh yapımında kullanılan çelik için ihracat lisansı verildiğini söyledi.

Ambargonun kaldırılarak ihracatın yeniden başlatılması, üç ülke arasında geçen haziran ayında imzalanan mutabakat zaptında yer alıyor. Bu arada Savunma Bakanının kararı, Başbakan Sanna Marin liderliğindeki koalisyon hükümetinde yer alan siyasi partilerden birinin eleştirisine neden oldu.

Koalisyon hükümeti ortaklarından Sol İttifak lideri Li Andersson, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “Sol İttifak, savaş halindeki ya da insan haklarını ihlal eden ülkelere savunma teçhizatı ihracatını desteklemiyor. Finlandiya’nın, Türkiye’ye zırhlı çelik ihracatına izin vermemesi gerektiği kanaatindeyiz. Savunma Bakanı Mikko Savola, koruyucu çelik için Türkiye’ye ihracat lisansı verilmesine kendisi verdi. Ruhsat, Savunma Bakanı tarafından verildi ve konu hükümet içinde tartışılmadı.” ifadelerini kullandı.

İsveç de Eylül ayında Türkiye’ye askeri malzeme ihracatına yönelik yasağı kaldırmıştı. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği için askeri ittifakın 30 üyesinin de onay vermesi gerekiyor. Türkiye, Stockholm’de aşırı sağcı bir grubun Kuran yakma eylemine izin verilmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İsveç, NATO’ya başvurusuyla ilgili bizden destek beklemesin” demişti.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, Adaylık İçin Şubat Ayını İşaret Etti

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), İYİ Parti ve Saadet Partisi’nden oluşan Atılı Masa’nın ikinci tur beşinci buluşması, 11’inci kez, bu kez İYİ Parti ev sahipliğinde 26 Ocak’ta toplanacak.

Atılı Masa’nın en önemli gündem başlıkları, “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” ve cumhurbaşkanı adayının nitelikleri ve ismi olacak. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin genel merkezinde CHP’li büyükşehir belediye başkanlarıyla bir araya geldi.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ile Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş’ın programları nedeniyle katılmadığı görüşmeye İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın aralarında olduğu 9 büyükşehir belediye başkanı katıldı. Yaklaşan genel seçimler ve yerel yönetimler üzerine yapılan toplantı bir saatin üzerinde sürdü.

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın edindiği bilgilere göre belediye başkanları CHP lideri Kılıçdaroğlu’na cumhurbaşkanı adayının ne zaman açıklanacağını sordu. CHP lideri şubat ayının ortasını işaret ederek bu tarihte Altılı Masa’nın adayını açıklayabileceğini söyledi.

Adayın bir an önce açıklamasını talep ettiler

Belediye başkanları CHP liderine, adaylığın bir an önce açıklanması gerektiğini, sahaya çıkıp sürece her türlü katkıyı sunacaklarını ifade etti. Sahada herkesin “aday kim” diye sorduğunu belirten belediye başkanları Kılıçdaroğlu’na, “Biz söylüyoruz adayın sizin olduğunuzu, sizi önerdiğimizi ama Altılı Masa’nın karar vereceğini söylüyoruz. Ama insanları çok da tatmin etmiyor. Herkes bir an önce adayı öğrenmek istiyor. Bunun da hızlandırılması iyi olur. Bir an önce açıklanırsa biz de sahada daha rahat çalışırız” dedi.

Belediye başkanları seçim için kaygılarını dile getirdiler

Belediye başkanlarının CHP lideriyle görüşmesinde genel seçimlere dair partinin çalışmaları da masaya yatırıldı. CHP lideri belediye başkanlarına genel seçim için bir çalışma grubunun oluşturulduğunu, bütün verileri değerlendirerek o heyetin çalışmalara başladığını ifade etti. Belediye başkanları görüşmede seçim güvenliği ile ilgili kaygılarını da dile getirdi. CHP lideri seçim için yaptıkları çalışmaları kapsamlı bir şekilde belediye başkanlarına anlattı.

Paylaşın

İsveç Ve Finlandiya’nın NATO Üyelik Onayı Seçimden Sonraya Mı Kaldı?

Türkiye’nin eski Stockholm Büyükelçisi Selim Kuneralp, Mayıs’taki seçim öncesinde İsveç Ve Finlandiya’nın NATO üyelik onayının zor olduğunu belirterek, iki ülke açısından NATO üyeliğinin bu aşamada bir aciliyet olmadığına dikkat çekiyor.

Kuneralp, Ukrayna savaşı ile NATO genişlemesi arasındaki ilişkiye dair son durumu şöyle açıklıyor: İsveç ve Finlandiya NATO’ya girmek için müracaat ettiklerinde Rusya’nın Ukrayna’daki durumu şimdikine nazaran çok daha güçlüydü. Tüm Avrupa’da sadece Ukrayna ile sınırlı kalmayacağına dair ciddi bir endişe vardı. Ama şimdi durum pek öyle değil. Rusya’nın Ukrayna’yı pek ele geçiremediği belli, geçiremeyeceği de. Hatta tersine Ukrayna karşı taarruza geçecek gibi.

Stockholm Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Enstitüsü başkanı Paul Levin, TBMM’nin NATO genişlemesini seçimlerden önce onaylama şansının artık “yok denecek kadar az” olduğunu düşünen isimlerden.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri için Türkiye’den beklenen onaya dair süreç son gelişmelerle olumsuz etkilendi. Üç ülke arasındaki mekanizmanın Şubat toplantısı iptal edilirken, iki ülkenin İttifak’a katılımına onayın Türkiye’deki seçimden önce gelmesine çok ihtimal verilmiyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından tarihten gelen Rusya’ya yönelik tehdit algıları en üst seviyeye çıkan İsveç ve Finlandiya NATO’ya üyelik için başvurmuştu. Ancak iki ülkenin NATO üyeliği için şu an Macaristan ve Türkiye’nin onayı eksik durumda. Macaristan’ın önümüzdeki haftalarda onay sürecini tamamlaması beklenirken Türkiye ise özellikle İsveç’ten “terörle mücadele” alanında bazı taleplerinin karşılanmasını şart koşmuştu.

Türkiye, İsveç ve Finlandiya arasında üçlü bir mekanizma kurulurken, İsveç Ankara’nın taleplerini karşılamaya yönelik bazı adımlar atmış ancak bunlar yeterli bulunmamıştı. Son olarak İslam ve göç karşıtı aşırı sağcı Sıkı Yön partisinin lideri Rasmus Paludan’ın Türkiye’nin İsveç’teki büyükelçilik binası önünde Kur’an-ı Kerim yakması Ankara tarafından sert tepkiyle karşılanmış ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dünkü konuşmasında “İsveç bizden NATO desteği beklemesin” demişti.

Son günlerde yaşanan gelişmelerin ardından üç ülke arasındaki ortak mekanizmanın önce süresiz ertelendiği bilgisi verilirken, ardından toplantıların “ileri bir tarihe ertelendiği” belirtildi.

Ancak Ankara’nın talebiyle bu toplantının ertelendiğinin duyurulmasından önce Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto dün sabah saatlerinde yaptığı açıklamada ülkesinin NATO’ya İsveç olmadan katılması seçeneğini değerlendirmesi gerektiğini ifade ederek, üçlü görüşmelerde bir molaya ihtiyaç olduğunu belirtmişti.

Bu aşamada görüşmelere nasıl ve ne zaman devam edileceği, iki ülkenin birlikte mi yoksa ayrı ayrı mı üye olacakları ve seçimlerden önce Türkiye’nin onayının gelip gelmeyeceğine ilişkin çok sayıda soru işareti bulunuyor.

Seçimden önce onay zor görünüyor

Sürece dair gelinen noktada Türkiye’nin onayı seçimden önce vermesinin zorluğuna dikkat çekilerek, iktidarın bu konuyu seçmenleri etkilemek için sonuna kadar kullanmak isteyeceği belirtiliyor.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’in haberine göre, Stockholm Üniversitesi Türkiye Araştırmaları Enstitüsü başkanı Paul Levin, TBMM’nin NATO genişlemesini seçimlerden önce onaylama şansının artık “yok denecek kadar az” olduğunu düşünen isimlerden.

“Üçlü mekanizmanın toplantılarını iptal etme kararıyla ilgili son haberler doğruysa, bu sürecin şimdilik ölü olduğu anlamına gelir” diyen Levin, sözlerini şöyle sürdürüyor: Erdoğan bir anlaşmadan değil de bir kavgadan daha çok fayda sağlayacağına karar vermiş görünüyor. En azından seçimler sonrasına kadar bu değişmeyecek.

Levin, İsveç ve Finlandiya hükümetlerinin artık hızlı bir onayı zorlamak yerine sürecin tamamen raydan çıkmasını engellemeye odaklanmış olabileceklerini söyleyerek, şu anda ortadaki en iyi senaryonun Türkiye’de Mayıs ayında yapılacak seçimden sonra ama Temmuz ayındaki NATO zirvesinden önce bir onayın gerçekleşmesi olduğunu belirtiyor.

Türkiye’nin eski Stockholm Büyükelçisi Selim Kuneralp de Mayıs’taki bir seçim öncesinde onayın gelmesinin zor olduğunu belirterek, iki ülke açısından NATO üyeliğinin bu aşamada bir aciliyet olmadığına dikkat çekiyor. Kuneralp, Ukrayna savaşı ile NATO genişlemesi arasındaki ilişkiye dair son durumu şöyle açıklıyor:

“İsveç ve Finlandiya NATO’ya girmek için müracaat ettiklerinde Rusya’nın Ukrayna’daki durumu şimdikine nazaran çok daha güçlüydü. Tüm Avrupa’da sadece Ukrayna ile sınırlı kalmayacağına dair ciddi bir endişe vardı. Ama şimdi durum pek öyle değil. Rusya’nın Ukrayna’yı pek ele geçiremediği belli, geçiremeyeceği de. Hatta tersine Ukrayna karşı taarruza geçecek gibi.”

Kuneralp ayrıca iki ülkenin de aslında fiilen NATO içinde gibi olduğunu da söyleyerek, NATO Genel Sekreteri’nin İttifak’ın 5. maddesinin bu iki ülke için de uygulanacağına dair sözlerini hatırlatıyor.

Üç ülke arasındaki mekanizmanın ertelenmesinin belki diplomatik açıdan şu anda daha mantıklı olduğunu belirten Kuneralp, “Çünkü NATO kamuoyunda iki ülkenin Türkiye’ye karşı yükümlülüklerini yerine getirdiği görüşü var. Bu durumda toplantının ertelenmesini istemek çok mantıksız değil. Çünkü toplantıda yine aynı şeyler söylenecekti, bunu yapmaktansa ertelemek belki daha iyi” yorumu yapıyor.

İsveç’teki aşırı grupların etkisi

Süreci etkileyen unsurlar arasında Türkiye’deki seçimler kadar İsveç’te NATO üyeliğini istemeyen kesimler ile aşırı grupların etkisi de bulunuyor.

Levin, bir süre öncesine kadar aslında müzakerelerin olumlu gittiğine ve iyi bir kimya yakalandığına işaret ederek, atmosferin değişmesi ile ilgili şöyle konuşuyor:

“Bir yanda Türkiye’deki seçim siyaseti diğer yanda İsveç’teki üyelik istemeyen ya da Türkiye’yi eleştiren aşırı sol ve aşırı sağ gruplar ve onların provokasyon girişimlerinden oluşan birleşim, bu süreci zorlaştırdı. Ben en azından seçimlere kadar bu sürecin böyle devam edeceğini düşünüyorum.”

Akademik hayatını İsveç’te sürdüren Siyaset Bilimci Emrah Gülsunar da Kur’an yakılması olayının İsveç’te çok büyük bir gündem olmadığını, çünkü bunu yapan siyasetçinin bunu daha önce pek çok kez yaptığını söyleyerek, bu kez Türkiye Büyükelçiliği önünde yapmasının olaya ayrı bir boyut kattığını belirtiyor.

Gülsünar, İsveç kamuoyunda son dönemde “Türkiye’ye bu kadar çok taviz verilmesinin yanlış olduğu” yönündeki düşüncenin güçlenmeye başladığını belirterek, son seçimler sonrasında kurulan merkez sağ hükümete dışardan destek olan göçmen karşıtı sağcı partinin de bu görüşü seslendirmekte olduğunu söylüyor.

Muhalefetteki sol partilerin İsveç hükümetine Türkiye’ye verilen tavizlerle ilgili sert eleştiriler yönelttiğini ifade eden Gülsunar, “Bugüne kadar zaten Rusya’ya karşı hissedilen bir tehdit algısı vardı. Şu anda ise ‘Rusya’ya boyun eğmemek için NATO’ya üye olmak istiyoruz ama bu kez de Türkiye’ye çok taviz veriyoruz’ diye düşünülmeye başlandı” diyor.

Türkiye’ye bakış nasıl etkileniyor?

Peki NATO genişlemesini bloke eden tek ülke olarak kalmak Türkiye açısından nasıl bir etki doğurabilir?

Deneyimli diplomat Kuneralp Ankara’nın gerekli onayı seçimden sonra, yeni seçilecek Meclis’in toplanma durumuna göre en geç sonbaharda vereceği ve sorunu çok uzatmayacağı görüşünde.

Kuneralp, Türkiye’nin daha önce eski Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine atanmasını veto ettiğini ancak müzakerelerin ardından ittifakın siyasi ve askeri yapısı içinde bazı pozisyonlar elde etme karşılığında Rasmussen’in genel sekreterliğine onay verildiğini hatırlatıyor.

Levin de Erdoğan’ın 2017’de referandum öncesinde Hollanda ile de benzer bir süreç yaşadığını ancak referandum sonrasında ilişkilerin normale döndüğünü anımsatarak, “Belki de İsveç için de benzeri mümkün olabilir. Ama benim korkum hasarın bu kez daha uzun süreli olması” yorumu yapıyor.

Son döneme kadar Türkiye’nin İttifak üyelerine sadece güvenlik çıkarları nedeniyle talepte bulunduğuna yönelik algı bulunduğunu belirten Levin, ancak marjinal bir sağcı tarafından çoğu İsveçlinin de yanlış bulduğu Kur’an yakılması girişiminin NATO ile ilgisi bulunmadığına işaret ediyor.

Levin, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Pek çok müttefik tarafından bu olaya verilen tepki bir seçim taktiği olarak görülüyor ve Erdoğan’ın iç siyasi gündemini NATO için stratejik açıdan önemli bir gelişmenin önüne koyduğu anlamına geliyor.”

Pek çok şeyin Mayıs seçimlerinin sonucuna bağlı olduğunu söyleyen Levin, Erdoğan’ın iktidarda kalması durumunda müttefiklerin Türkiye’yi ikna için üzerlerine düşeni yapmaya çalışması gerekeceğini belirtiyor.

“Bunun için göz önünde olmayan sopalar ve kamuoyuna açık havuçlar gerekebilir” diyen Levin, Türkiye’nin genişlemeyi seçimden sonra da engellemeye devam etmesi durumunda ise Türkiye-NATO ilişkilerinde daha ciddi bir kriz riskinin oluşacağını kaydediyor.

Paylaşın

AK Partili Çelik’ten “Seçim Tarihi” Açıklaması: 14 Mayıs’ta Yapılması Artık Kesinleşti

Seçim takvimine ilişkin açıklama yapan AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, “Seçimin 14 Mayıs’ta yapılması artık kesinleşti. Burada esas olan muhalefet Meclis’e önem verilmesi gerektiğini söylüyor. Tabii ki Meclis önemlidir. Türkiye Meclis’i dünyada önemli bir yere sahiptir. Tüm Meclis’ler savaş sonucu kurulmuştur fakat bizim Meclis’imiz savaşa komuta etmiştir” dedi ve ekledi:

“Türkiye demokratik tecrübeye sahip bir ülke. Cumhurbaşkanımız gerekli açıklamayı yaptı. 14 Mayıs’ı telaffuz ederek. Türkiye büyük bir olgunlukla bu seçimi gerçekleştirebilecek yetkiye sahip. En çok sandık güvenliği söyleniyor. Bütün siyasi partilerden temsilciler, vatandaşlar sandıkların başında olacak. Güvenlik sorunu yok. Kurallara uygun bir şekilde sandık başında görevini gerçekleştirenlere teşekkür ettik.”

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, katıldığı bir canlı yayında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

İsveç’te Türkiye’nin büyükelçilik binasının önünde aşırı sağcı ve ırkçı politikacı Rasmus Paludan’ın Kuran yakmasıyla ilgili konuşan Çelik, “İsveç Başbakanı diyor ki; bu eylemleri yapanlar bizim NATO’ya üye olmamızı engelliyor. Bunlar sizi engelliyorsa ve siz buna karşı bir şey yapamıyorsanız tabii ki bir zaaf söz konusu. ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın makeninin yakılmasını biz kabul etmeyiz’ dediler, ama bundan sonra bütün eylemleri ifade özgürlüğüne sokuyorlar” dedi.

Çelik, Türkiye-İsveç gerginliğinin ardından Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik müzakerelerinin iptal edilmesiyle ilgili, “Masada ilerleme değil, gerileme var. Bu noktaya getiren İsveç’in kendisi oldu. İsveç verdiği hiçbir sözü tutamadı. Bu çerçevede o toplantının yapılmasının bir anlamı yok. Finlandiya bu konuda kendisini pozitif yönde ayrıştırmak istiyor. Onun için NATO ile konuşacak. Finlandiya ve İsveç iki ayrı bir ülke. Finlandiya terör konusunda doğru adımları attıktan sonra tabii ki İsveç’ten kendisini ayrıştırmış olur” ifadelerine yer verdi.

“Bütün siyasi partilerden temsilciler, vatandaşlar sandıkların başında olacak”

Seçim takvimine ilişkin açıklama yapan Çelik şunları kaydetti:

“Seçimin 14 Mayıs’ta yapılması artık kesinleşti. Burada esas olan muhalefet Meclis’e önem verilmesi gerektiğini söylüyor. Tabii ki Meclis önemlidir. Türkiye Meclis’i dünyada önemli bir yere sahiptir. Tüm Meclis’ler savaş sonucu kurulmuştur fakat bizim Meclis’imiz savaşa komuta etmiştir. Türkiye demokratik tecrübeye sahip bir ülke. Cumhurbaşkanımız gerekli açıklamayı yaptı. 14 Mayıs’ı telaffuz ederek. Türkiye büyük bir olgunlukla bu seçimi gerçekleştirebilecek yetkiye sahip. En çok sandık güvenliği söyleniyor. Bütün siyasi partilerden temsilciler, vatandaşlar sandıkların başında olacak. Güvenlik sorunu yok. Kurallara uygun bir şekilde sandık başında görevini gerçekleştirenlere teşekkür ettik.

“Kampanyamız güçlü bir şekilde hazırlanıyor”

Burada enteresan bir şey vardır. Cumhurbaşkanımızın siyaset yapma biçimi CHP’yi dönüştürdü. Cumhurbaşkanımız CHP liderine Demokrat partinin ilkesini söyletmiş oldu. Her seçime giderken patronunuz millettir. Her seferinde bunu ifade edersiniz. Burada millete atıf yapmak. Kampanyamız güçlü bir şekilde hazırlanıyor. Bunlar Türkiye Yüzyılı şemsiyesi altında oluyor. Bizim beyannamemiz vardır. Manifestomuz çıkar ve kampanyamız olur. Ana sloganı Cumhurbaşkanımız açıkladığında göreceğiz. Cumhurbaşkanımızın mitinglerinde adım adım slogan ve kampanya açıklanacak.”

“Asla doğru bulmadığımız bir ifade”

AK Parti Ordu Milletvekili Şenel Yediyıldız’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı överken kullandığı ve büyük tepki çeken “Tayyip ağabeye ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım, ayakkabısını elimizle yalamamız lazım” ifadeleri sorulan Çelik, “Asla doğru bulmadığımız bir ifade. Kendisi de özür dileyip bir açıklama yaptı. Böyle bir ifadeden üzüldük doğrusu” yanıtı verdi.

Paylaşın

DEVA Lideri Babacan: Başörtüsü Sorununun Tek Mağduru Erdoğan Mı?

Başörtüsü teklifine ilişkin değerlendirme yapan DEVA Lideri Babacan, “Başörtüsü sorununun Türkiye’deki ilk mücadelesini veren benim halam; Hatice Babacan. Döndü dolaştı Erdoğan’a mı kaldı? O, kızlarını yurt dışında okuttu, kendi ailesiyle ilgili sorunu bir şekilde aştı. Ama benim halam okuldan ihraç edildi. Kız kardeşlerim defalarca ceza yedi. Bu sorunu ailece yaşamışız” dedi ve ekledi:

“Başörtüsü sorununun tek mağduru o mu? Çözümün tekeli mi olmak istiyor? Ne yapmaya çalışıyor? Bu milletin ortak sorunuysa, gelin, hep beraber çözelim. Bu moda olması lazım”

Babacan, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Erdoğan şu anda başörtüsü üzerinden bir referandum istiyor. Çünkü milleti bölmek istiyor. Gerçek bölücülük bu. Birlik beraberlik istese böyle bir şey yapmaz. Gelin, neyse uzlaşalım der. Hiç kusura bakmasın. Bu ülkenin sorunları ya da bu ülkenin önemli konuları Erdoğan’ın tekelinde değil. Bu mesele (başörtüsü) hepimizin meselesi, tüm Türkiye’nin meselesi. Biz bunu Türkiye olarak çözeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA) Genel Başkanı Ali Babacan, Flash Haber TV’de gazeteci Fatih Ertürk’ün sorularını yanıtladı. Babacan’ın konuşmasında öne çıkanlar bölümler şöyle:

“Bizden korkuyorlar”

“Dikkat edin, önümüzdeki dönemde Sayın Erdoğan’ın sinirleri daha da bozulacak. Daha çok hakaret edecek. Biz siyasetin asla öfke, hakaret, nefret düzlemine geçmeyeceğiz. Siyaset yaptığımız düzlemde umut var, koskoca başarı hikâyesi var. Biz bu işi kafaya koyduk. Seçimi alacağız. İnşallah Türkiye’de demokrasi kazanacak. Bunu da görecekler. Zaten görmeye başladıkları için bu panik hali var.

Görmeye başladıkları için son iki-üç haftadır sürekli hedefte ben varım. Niye? Gerçekten zayıf, önemsemedikleri bir rakip olsa niye uğraşsınlar? Eğer söylediğimiz her bir cümleye dikkat ediyorlarsa, söylediğimiz her bir kelimeden mana çıkarmaya çalışıyorlarsa, konuşmalarımız içerisinden cümleleri cımbızlayıp anlamını değiştirip yanlış anlaşılacak şekilde yalan yanlış servis ediyorlarsa demek ki bizden artık korkuyorlar.

“Başörtüsü referandumu istiyor”

Başörtüsü sorununun Türkiye’deki ilk mücadelesini veren benim halam; Hatice Babacan. Döndü dolaştı Erdoğan’a mı kaldı? O, kızlarını yurt dışında okuttu, kendi ailesiyle ilgili sorunu bir şekilde aştı. Ama benim halam okuldan ihraç edildi. Kız kardeşlerim defalarca ceza yedi. Bu sorunu ailece yaşamışız. Başörtüsü sorununun tek mağduru o mu? Çözümün tekeli mi olmak istiyor? Ne yapmaya çalışıyor? Bu milletin ortak sorunuysa, gelin, hep beraber çözelim. Bu moda olması lazım.

Erdoğan şu anda başörtüsü üzerinden bir referandum istiyor. Çünkü milleti bölmek istiyor. Gerçek bölücülük bu. Birlik beraberlik istese böyle bir şey yapmaz. Gelin, neyse uzlaşalım der. Hiç kusura bakmasın. Bu ülkenin sorunları ya da bu ülkenin önemli konuları Erdoğan’ın tekelinde değil. Bu mesele (başörtüsü) hepimizin meselesi, tüm Türkiye’nin meselesi. Biz bunu Türkiye olarak çözeceğiz.

“Yıldız Hanım işini yapıyor”

Sayın Bahçeli’ye sormak lazım: Bugüne kadar ülke için ne yaptın? Hangi faydan dokundu? ‘Benim şöyle bir eserim var’ diyeceği ne var? Merak ediyorum. Çıksın cevap versin. Her gün öfke, her gün nefret. İnsanlar bıktı.

Bugün Sayın Bahçeli’ye bir gazeteci sormuş. Bir siyasi partinin genel başkanının bir gazeteciyle konuşma tarzı… O tonda, o ifadede her şey var. Tehdit de var. Bir cümle deyip geçmeyin. Ama hepsi bitecek. İlk seçimde millet bitirecek. İfadesi enteresan. ‘İşine bak’ diyor. Halbuki Yıldız (Yazıcıoğlu) Hanım orada işini yapıyor, soru soruyor, gazetecilik yapıyor.

“6’lı Masa adaylığı”

Hasar Tespit Komisyonu gibi bir komisyon kurmaya karar verdik. Devletin gerçek tablosunu, gerçek verileri bulma komisyonu. Seçimlerden hemen sonra gerçek rakamları öğreneceğiz. O kadar çok şey örtülüyor ki… Bunların hepsi ortaya çıkar. Devlette evrak kaybolmuyor, her şey iz bırakıyor. Şimdiye kadar sakladıkları ne varsa ‘Budur’ deriz, milletimizin önüne koyarız.

Biz masada altı parti olarak açık yüreklilikle ‘Takım kaptanı kim olsun’u konuşacağız. Mutabakat benim üzerimde oluşursa kaptanlığı tabii ki yaparım. Kazanmakta da yönetmekte de sorun olmaz. Bunu ben, sen meselesine getirmek doğru olmaz. Takım, takım olarak başarılı olacak.

Benim Davos’ta verdiğim mesajın özü şu: Türkiye’den vazgeçmeyin, Türkiye büyük bir ülkedir. Davos neden önemli? Dünya ekonomisinin nereden baksanız yarısı üç günlüğüne Davos’ta buluşmuş oluyor. Bu, insanlara Türkiye’yi anlatmak için çok önemli bir fırsat. Davos’ta dış politikanın, jeopolitik meselelerin konuşulduğu çok sayıda oturuma katıldım, konuşmalar yaptım. Batı Balkanlar’dan tutun da dünyanın genel gidişine kadar, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan tutun Çin-Taylan meselelerine kadar her şey konuşuldu.”

Paylaşın

Altılı Masa 26 Ocak’ta Toplanacak; Masada Ne Konuşulacak?

CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nden oluşan Atılı Masa 11’inci kez, bu kez İYİ Parti ev sahipliğinde 26 Ocak’ta toplanacak. Toplantıda hem 30 Ocak’ta açıklanacak “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” masada olacak hem de ilk kez ortak adayı konuşacak.

DW Türkçe’den Kıvanç El’in haberine göre, Altılı masa, 5 Ocak’taki son toplantısında “ortak aday” çıkarılacağına dair mesajını net şekilde vermişti. Masa ilk kez adayları en net 11’inci toplantıda konuşacak. Kamuoyunda konuşulan 3 isim; Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş dışında henüz güçlü bir aday ismi gündeme gelmedi. Mansur Yavaş hafta sonu yaptığı, Kılıçdaroğlu’nu işaret eden çıkışı sonrası artık denklemde olmadığını bir kez daha deklare etmiş oldu.

CHP’nin, CHP yöneticilerinin ve CHP tabanının adayı ise artık neredeyse kesin gibi: Kemal Kılıçdaroğlu. Masada, Kılıçdaroğlu’na İYİ Parti dışında güçlü bir itiraz bulunmuyor. İYİ Parti cephesinde ise Kılıçdaroğlu’nun adının masada resmen geçmesi durumunda Meral Akşener’in “parti kurullarında değerlendirme yapacağını” söylemesi bekleniyor. Bu durumda Akşener, partisinin yönetimine Kılıçdaroğlu ismini taşıyacak.

26 Ocak toplantısında partilerin ellerindeki anketlerin de masada olması beklenirken, süreç içinde yeni bir çalışma yapılıp yapılmayacağına da karar verilmesi bekleniyor.

İYİ Parti bu noktada sık sık “kazanacak aday olmalı” vurgusu yaparken Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, hafta başında yaptığı açıklamada “Kılıçdaroğlu kazanacak adaydır” demişti.

Adayın ise Şubat ayının ilk 2 haftası içinde artık kamuoyuna ilan edilmesi hedefleniyor.

“Cumhurbaşkanı yardımcıları” nasıl olacak?

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun “Altı liderin de imza yetkisi olacak” sözleriyle başlayan tartışma da altılı masanın gündemi olacak. Edinilen bilgiye göre taslak çalışmada, “Cumhurbaşkanı yardımcısı” yerine “Cumhurbaşkanı yardımcıları” denilecek ve bu göreve gelip gelmemek liderlerin tercihine bırakılacak. İstemeleri halinde cumhurbaşkanı yardımcısı olabilecekler.

Sistemin nasıl işleyeceğine dair kamuoyuna daha net ve kesin bilgi verilmesi konusunda Akşener’in yaptığı liderler turunda da ortak bir fikir birliği olduğu kaydedildi. Meral Akşener’in “tek cumhurbaşkanı yardımcısı olmalı o da ben olayım” dediği de iddia edilirken Akşener bu iddiayı gazeteci Murat Yetkin’e yaptığı açıklama ile yalanladı. Bu konuda farklı modeller 26 Ocak’taki buluşmada ele alınacak. DW Türkçe’nin edindiği bilgiye göre “Cumhurbaşkanı yardımcıları” ifadesinin geçiş süreci belgesinde olması beklenirken belgeye göre Cumhurbaşkanı yardımcıları kabinede bulunacak ama kabinede partilerin dağılımının ise seçimde alacakları oy oranına göre belirlenmesi yönünde ağırlıklı görüş var.

Cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanı yardımcıları her kararı ortak fikirle değil önem açısından kritik konularda kararı birlikte alacak. Cumhurbaşkanının kararına diğer yardımcıların veto yetkisi olmayacak.

“Yetkiler devredilecek”

26 Ocak’taki toplantıda ele alınacak geçiş sürecine dair taslakta en fazla geçen kelimeler “İstişare”, “uzlaşı” ve “yönetişim” olacak. Altılı masa kaynakları, yeni dönemin şifresinin bu üç kelime olacağını ve kararların istişare ve uzlaşı ile alınacağına dikkati çekiyor. 30 Ocak’ta açıklanacak ve 26 Ocak’ta ele alınacak çalışmada “Cumhurbaşkanının yürütmeye dair yetkisini kime nasıl devredeceğine” dair detaylar da olacak.

Altılı masa ön çalışmasına göre; Cumhurbaşkanlığı bünyesinde “politika kurulları” kaldırılacak ve yetkileri bakanlıklara bırakılacak. Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki “İnsan Kaynakları”, “Yatırım”, “Finans” ve “Dijital Dönüşüm” Ofisleri de kaldırılacak ve ofis yetkileri de bakanlıklara dağıtılacak. Altılı masanın yol haritasına göre “Bakan yardımcılığı” da kaldırılacak ve yerine yeniden “Müsteşarlık sistemi” kurulacağı duyurulacak. Ayrıca yasal zorunluluk olmamasına karşın hükümetin ilk 100 günlük programı da dahil olmak üzere tüm programları Meclis’e sunulacak.

Seçilen Cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisini sonlandırması da gündemde. Ancak bu konuda masada farklı görüşler var. Geçiş süreci boyunca partili olabileceği ancak daha sonra yapılacak düzenlemelerin ardından partisini bırakabileceği kaydediliyor.

Kabine nasıl oluşacak?

Kabine dağılımı da yol haritasının önemli başlıklarından olacak. Kabinenin hangi partilerden oluşacağı, nasıl belirleneceği başlıkları ile partilere göre eşit dağılım mı, milletvekili sayısı oranında mı dağılım olacağı konusu da liderlere bırakıldı. Netlik bulunmayan konu başlığında liderler son kararı verecek.

Geçiş süreci programına göre; atamaların tamamı cumhurbaşkanınca yapılmayacak. İkili ve üçlü kararnameler geri gelecek. Bakanlar ilgili birimlere atamaları kendi yapacak.

Mevcut Anayasa gereği atamalarda sorumluluk ve yetki cumhurbaşkanında. Anayasa değişmeden bazı adımların atılamayacağı da kamuoyuna deklare edilecek ve cumhurbaşkanının mevcut anayasa içerisindeki yetkilerini kullanacağı duyurulacak. Ancak bu yetkileri kullanırken “istişare mekanizmasını işleteceği”ne vurgu yapılacak.

Yürütmenin yasama faaliyetlerine katılım sağlaması konusunda da adımlar atılacak.

Meclis içtüzüğü, siyasi partiler kanunu, seçim kanunu üzerinde ilk çalışılacak ve ilk değişecek kanunlar arasında gösterilecek. “Siyasi etik kanunu” ise çıkarılacak ilk kanun olacak.

İttifak protokolü çalışılacak

Altılı masa, seçim kararı alınmasından sonra resmi olarak “ittifak” olacak. Adının yine “Millet İttifakı” olarak devam etmesi kesin görülürken, ittifakın ortak protokolü de hazırlanacak. Ayrıca ittifakın nasıl seçime gireceğine dair çalışmalar da sürüyor. Altı partinin kendi logosu ile seçime girmesi için en az 41 seçim bölgesinde liste çıkarması gerekiyor. Bu durumda “en az 360 vekil” parolasıyla hareket eden altılı masa, il il, bölge bölge hangi partinin hangi listede yer alacağını belirleyecek. Saadet, Gelecek, DEVA ve Demokrat partiden bazı isimlerinin CHP ve İYİ Parti listelerinden de seçime girebileceği ifade ediliyor.

Hükümet ne vaat edecek?

Geçiş süreci yol haritası yanında altılı masanın somut vaatleri de ilk kez gün yüzüne çıkacak. Her partinin ayrı ayrı seçim bildirgesinin yanı sıra ortak çalışmalar da açıklanacak. Bu noktada, dokuz ana başlıkta 73 alt başlıktan oluşan 2500’e yakın maddede eylemler ve vaatler sıralanacak. DW Türkçe’nin edindiği bilgiye göre, programın ana çerçevesini ekonomi programı oluşturuyor. İstihdamın artırılması, işsizlikle mücadele, yabancı yatırımcıların çekilmesi, tarım ve sosyal politikalarda hayata geçecek projeler ana omurgayı oluşturacak.

Program, “Hukuk, adalet ve yargı”, “kamu yönetimi”, “yolsuzlukla mücadele, şeffaflık ve denetim”, “ekonomi, finans ve istihdam”, “bilim, Ar-Ge, yenilikçilik, girişimcilik ve dijital dönüşüm”, “sektörel politikalar”, “eğitim ve öğretim”, “sosyal politikalar” ile “dış politika, savunma, güvenlik ve göç” olmak üzere 9 ana başlıktan oluşuyor.

Bu noktada açıklanacak bazı projeler şöyle:

  • Enflasyonun tek haneye inmesi için bir dizi proje hayata geçecek.
  • İşsizlerin yeni yetenekler kazandırılarak istihdama geçmelerini sağlamayı amaçlayan “İkinci Şans Okulları” kurulacak.
  • Sivil toplumdan da destek alınarak yolsuzlukla mücadele eylem planı hazırlanacak ve eş zamanlı olarak Meclis’te bir yolsuzluk araştırma komisyonu kurulacak.
  • Merkez Bankası yapısı değiştirilecek, Türkiye Varlık Fonu kapatılacak.
  • Beyin göçüyle mücadele eylem planı hazırlanacak.
  • Terörle mücadele yurtiçi ve yurtdışında sürecek.
  • AB üyelik süreci için gerekli adımlar atılacak.
  • Rusya ile kişisel temelli değil devletlerarası iş birliği temelli ilişki süreci inşa edilecek.
Paylaşın

Bloomberg’den Dikkat Çeken Yazı: Erdoğan’a Baskı Yapılmalı

“NATO liderleri, en geç 18 Mayıs’a kadar, İskandinav ülkelerinin üyeliğini onaylaması için Erdoğan’a baskı yapmalıdır. Türkiye direnirse ABD Kongresi, Ankara’ya F-16 savaş uçağı satışını durdurarak yanıt vermelidir. NATO, Türkiye’nin ortak tatbikatlara katılımını azaltmalı ve temmuzdaki NATO liderleri zirvesinde Erdoğan’ı dışlamalıdır. İttifaktan ihraç da masada olmalı.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Stockholm’deki Kuran yakma eylemi sonrası İsveç’in NATO üyeliğini engelleme açıklamasının yankıları sürüyor.

Son olarak ABD merkezli medya kuruluşu Bloomberg’in internet sitesinde, “NATO, Erdoğan’ın genişlemeyi ertelemesine izin vermemeli” başlıklı bir analiz yayınlandı. Macaristan ile birlikte İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine henüz onay vermeyen Türkiye, ‘inatçı bir ülke’ olarak nitelendirildi.

‘Milliyetçi seçmenlerin desteğine ihtiyacı var’

Erdoğan’ın da önümüzdeki aylarda düzenlenecek seçimler öncesi milliyetçi seçmenlerinin desteğine ihtiyacı olduğu ve bu yüzden ‘geri adım atmayacağı’ belirtildi.

“Türkiye’nin inatçılığı sadece İskandinav ülkelerinin üyelik hedeflerini tehlikeye atmıyor, Avrupa’nın güvenliği de risk altına giriyor” denilen analizde, şu ifadelere yer verildi: “NATO’ya katılmak üzere tarafsızlık politikasını terk eden ancak tam üyeliğin getirdiği güvenlik garantilerinden mahrum olan Finlandiya ve İsveç, Rus baskısına karşı benzersiz bir şekilde savunmasız durumdalar.”

‘Erdoğan’ı dışlamalı, ittifaktan ihraç da masada olmalı’

Bloomberg editörlerinin kaleme aldığı analizde, ABD ile Avrupa’nın ‘NATO açmasını çözmesi’ gerektiği belirtilirken, ‘NATO liderlerinin Erdoğan’a baskı yapması gerektiği’ savunuldu. Analizde, şu ifadeler kullanıldı:

“İttifak liderleri, en geç 18 Mayıs’a kadar, İskandinav ülkelerinin üyeliğini onaylaması için Erdoğan’a baskı yapmalıdır. Türkiye direnirse ABD Kongresi, Ankara’ya F-16 savaş uçağı satışını durdurarak yanıt vermelidir. NATO, Türkiye’nin ortak tatbikatlara katılımını azaltmalı ve temmuzdaki NATO liderleri zirvesinde Erdoğan’ı dışlamalıdır. İttifaktan ihraç da masada olmalı.”

Macaristan Şubat ayında onaylayacağını açıklamıştı

NATO’nun 30 üyesinden 28’i Rusya’nın Ukrayna işgalinden sonra NATO üyeliği başvurusunda bulunan İsveç ve Finlandiya’nın ittifaka katılımına kendi parlamentolarında onay vermiş durumda.

Türkiye ve Macaristan henüz onay sürecini tamamlamamış olan iki NATO üyesi. Macaristan Dışişleri Bakanı Peter Szijjarto, Şubat ayında Meclis toplandığında İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini onaylayacaklarını belirtmişti.

Paylaşın