“Gıda Enflasyonu” Tüketicinin Cebini Yakıyor

İktidar, son dönemde ekonomide pembe tablolar çizmeye çalışsa da, özellikle gıda fiyatlarındaki durdurulamayan artış tüketicilerin ceplerini yakmaya devam ediyor.

Sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez gıdalarından sebze ve meyve fiyatlarındaki artış, tüketicilerin cebini yakıyor. İstanbul halinin 19 Temmuz tarihli listelerine göre, son bir yılda armutun fiyatı yüzde 525, limonun fiyatı yüzde 289 ve fasulyenin fiyatı yüzde 260 oranında yükseldi.

Türkiye’de gıda fiyatlarındaki artış, geçim sıkıntısını derinleştiriyor. Haziran ayında genel gıda enflasyonu aylık yüzde 1.78, yıllık yüzde 68.2 arttı. Asgari ücrete ara zam yapılmaması, bu sorunu daha da büyütüyor. Toptancı hallerinde bazı ürünlerin fiyatları son bir yılda beşe katlanırken, dört kişilik bir ailenin günlük gıda harcamasında sebze ve meyvenin payı yüzde 26’yı aştı. Haziran ayı açlık sınırına göre bu tutar 168 lira. Bugün günlük asgari ücret ise 566 lira.

Cumhuriyet’ten Şehriban Kıraç‘ın aktardığına göre, sebze ve meyve, üreticiden tüketiciye ulaşana kadar altı defa el değiştiriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hal Müdürlüğü’nün 19.07.2023 ve 19.07.2024 tarihleri arasındaki fiyat değişimlerine göre:

Armut: yüzde 525 artışla 50 TL/kg,
Limon: yüzde 289 artışla 70 TL/kg,
Taze fasulye: yüzde 260 artışla 90 TL/kg,
Avokado: yüzde 150 artışla 50 TL/tane,
Karpuz: yüzde 150 artışla 20 TL/kg,
Kiraz: yüzde 114 artışla 150 TL/kg,
Sarımsak: yüzde 131 artışla 150 TL/kg,
Enginarın fiyatı bir yılda yüzde 525 artışla 50 TL’ye çıktı.

Papaz eriği 60 TL’den 80 TL’ye, elma 20 TL’den 25 TL’ye, kayısı 35 TL’den 60 TL’ye, vişne 25 TL’den 60 TL’ye yükseldi. Maydanozun demeti 4 TL’den 10 TL’ye, sivri biberin kilosu 23 TL’den 45 TL’ye, domatesin kilosu 25 TL’den 35 TL’ye çıktı. Sadece patatesin fiyatı 20 TL’den 15 TL’ye düşerken, soğanın fiyatı sabit kaldı.

Türkiye’de mazot, gübre, ilaç, tohum ve yem gibi tarımsal girdilerin ithalatla sağlanması, dövizdeki artışa bağlı olarak fiyatların sürekli yükselmesine neden oluyor. TÜİK verilerine göre, tarımsal girdi fiyat endeksi mayısta yüzde 53.1 arttı, enerji grubundaki artış yüzde 75.4 oldu. Haziranda Devlet Su İşleri Sulama Birlikleri su bedeline yüzde 60-400 zam yaptı, sulamada kullanılan elektrik fiyatları ise yüzde 30 arttı. Uzmanlara göre, üretim maliyeti yükselen bir ürünün rafa düşük fiyatla gitmesi mümkün değil. Gıda fiyatlarının artmaya devam etmesi bekleniyor.

Paylaşın

DEM Partili Bakırhan: Biz Ekmek Diyoruz Onlar Savaş Diyor

DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, DEM Parti Parti Meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, “Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor. Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Parti Meclisi (PM), yeni dönem mücadele hattını belirlemek ve planlama yapmak üzere partinin genel merkezinde toplandı. Toplantının açılış konuşmasını yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar hepinizi saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Verimli bir toplantı geçireceğimize inanıyorum. Geçen perşembe günü Eş Genel Başkanımızla birlikte Sincan Cezaevi’ndeydik. Kobanî Kumpas Davasında yargılanıp ceza verilen Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Leyla Güven, Selver Yıldırım ve Ayşe Gökkan’la görüştük. Hepinize çok selamları vardı. Dayanışmanızdan dolayı sizlere teşekkürlerini ilettiler. Moralleri yerindeydi, gelişmeleri yakinen takip ediyorlar. Onlar da orada direniyorlar.

Bizimle birlikte olduklarını belirtmek istiyorum. Yine dün Türkiye halklarıyla Rojava halkları arasında bir dayanışma köprüsü oluşturmak için yola çıkan 33 düş yolcusunun Suruç’ta katledilmelerinin üzerinden 9 yıl geçti. 33 düş yolcusunu saygı ve minnetle anıyorum. Onların halklar arasında kurmaya çalıştığı barış, demokrasi, özgürlük ve dayanışma köprüsünü büyüterek devam ettireceğimizin sözünü arkadaşlarımıza veriyoruz. Bu katliamı yapanları, katliamın alt yapısını oluşturanları da buradan kınadığımızı belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Dünyada yine hepimizin takip ettiği gibi çatışmalar, savaşlar derinleşerek devam ediyor. Bir türlü de çözüme kavuşturulmuyor. Çünkü savaş bölgelerinde dünyanın hegemonik güçleri var. Onların orada paramiliter güçler aracılığıyla bazen direkt kendilerinin müdahil olduğu bir savaş devam ediyor. Yine takip ediyorsunuz. Dünyanın birçok ülkesinde seçimler oldu, yönetimler değişiyor, yönetimler yenileniyor. Çok sıcak bir gündem var. Fransa, İngiltere ve İran’daki seçimleri hep birlikte izledik. Dünyada ve bölgemizde iki temel başlık göze çarpıyor. Bir savaş başlığı, bir de siyasi karmaşa.

Bu siyasi boşluğu, kapitalist neo liberal politikalarla doldurmaya çalışan otoriter iktidarlar var. Bizim boş bıraktığımız, bizim örgütlü olmadığımız, halkların örgütsüz olduğu, güçlü bir mücadele yürütmediği yerde işte Suriye’de olduğu gibi, Lübnan’da olduğu gibi, Libya’da olduğu gibi ekonomik güçler orada boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Yine sıcak çatışmaların olduğu yerler çin Rusya, Türkiye, körfez ülkeleri olmak üzere bu çatışma yerlerinden kendilerine güç ve çıkar devşirmeye çalışıyorlar. Buralardaki dengelerde güçlü yer almak için o bölgelerde bulunmaya devam ediyorlar.

“Türkiye’nin Afrin’de, İsrail’in Gazze’de ne işi var?”

Savaş bölgelerinde bu savaşı közleyen ve derinleştiren güçlere de sormak istiyoruz. Kiminle, kimin için, niye o savaş bölgelerinde bulunuyorsunuz? Aslında sesli bir şekilde sormak lazım. Afrin’de Türkiye’nin ne işi var? Afrin’de Türkleri ilgilendiren ne var? İsrail devletinin Gazze’de, Filistin topraklarında ne işi var? İran’ın, Rusya’nın, ABD’nin bölge ülkelerinde ne işi var? Ukrayna’da hegemonik güçlerin ne işi var?

Bu savaş bölgelerinin tamamı bu ekonomik güçlerin çıkar ve paylaşım savaşlarının yürütüldüğü ve enerji hatlarının geçtiği yerler, bu güçlerin kendi ülkelerine refah ve daha fazla rant sağlamak ama orada yaşayan halkları açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkum etmek isteyen siyasetleri var. DEM Parti bu siyasetin karşısında durmaya çalışıyor. Savaş karşıtı mücadeleyi büyütmeye çalışıyor. Bu savaşların derinleşmemesi için, halkların iradesi ile çözülmesi için mücadeleye devam ediyor.

Bu savaşları isteyenler Suriye’deki veya Irak’taki halklar değil. Bu savaşı isteyenler Ukrayna’daki halklar değil, Lübnan’daki halklar değil. Savaşı iktidarlar istiyor. Savaşı iktidarlarda bulunan otoriter mantığa sahip bireyler istiyor. İktidarlarını korumak için Afrin’in demografik yapısını değiştirmeyi göze alıyorlar. İnsanların perişan olmasını, katledilmesini, oranın kültürünün ve doğasının talan edilmesini çok rahatlıkla isteyebiliyorlar. Dolayısıyla bu savaş isteyen halklar değil, emekçiler ve kadınlar değil, biz hiç değiliz. Bu savaştan zarar görenler, bu savaşın mağdurları, savaş isteyenlere karşı durmak ve itiraz etmek durumundadır.

Değerli arkadaşlar Türkiye’nin de önemli gündemleri var. Türkiye’de dikkat ediyorsak 2015 sonrası siyaset tekrar güncellenerek devreye geçirilmeye çalışılıyor. İktidar her kaybettiğinde, her kaybedeceğini anladığında başta Ortadoğu’da ve coğrafyamızda savaş ve çatışma peşinde koşuyor. Kendi iktidarını devam ettirmek için savaş ve çatışma arıyor. Tam da 2015’ten sonra yaşanan bir durumla karşı karşıyayız. Üçüncü dünya savaşı diyorlar, güvenlik meselesi diyorlar, Rojava’da halkların demokratik bir şekilde yaşamasını tehdit olarak görüyorlar.

Ne alakaları ve işleri varsa Federe Kürdistan Bölgesi’nde, Amediye’de, oradaki dağlarda, kırlarda, ovalarda üsler, kalekollar kurmaya devam ediyorlar. Belli ki bunu belli bir süre daha devam ettirmeye çalışacak bu iktidar. Halk açlık ve sefalet içinde. Emekliler geçim derdindeyken, ülkede büyük bir yoksulluk yaşanırken iktidar dün Rojava’da, bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde bir çatışma bir savaş peşinde koşuyor. Buna itiraz ediyoruz, kabul etmiyoruz.

Bu savaş ve çatışmalı anlayışa muhalefetin de destek olmaması ve bu oyuna gelmemesi gerektiğini buradan belirtmek istiyorum. Çünkü savaş AKP-MHP iktidarının savaşıdır, Türkiye halklarının savaşı değil. Kürtler tehdit değil, Federe Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan insanlar Türkiye’nin  güvenliği için tehdit değil. Sadece bir şey var: İktidarın kendisini devam ettirmek için orada bir düşman yaratmaya ve orayı bir savaş alanı haline getirmek istiyor. Dolayısıyla biz, bizim olmayan bu savaş karşısında dün olduğu gibi bugün de durmaya devam edeceğiz.

Biraz önce söyledim. Derin bir yoksulluk var. Ama Türkiye’nin ana gündemi savaş ve çatışmadır. Siz de dün izlediniz. Aslında cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar büyük bir yoksulluk, derin bir kriz var. Darbe dönemlerinde bile bu ülke böylesine derin bir ekonomik kriz yaşamamıştır. İnsanlar topraklarını ekemedikleri, üretemedikleri, biçemedikleri için mevsimlik işçi olup yollara düşüyorlar. En son dün Viranşehir’den Bursa’ya giden tarım işçileri, çalıştıkları tarlaya giderken traktör devrildi. 15 yaşındaki Esmanur ve ablası traktörün altında kaldı.

Lanet olsun savaş ve çatışma isteyenlere! Türkiye’nin ekonomisini, bütçesini, Kürtler demokratik özgürlüklerine, statüye kavuşmasın diye, Rojava’ya, Federe Kürdistan Bölgesi’ne döken, bütçesinin büyük bir bölümünü Kürt karşıtı politikalar için örgütleyen, planlayan bu iktidar Esmanur’un katilidir. Esmanur, Viranşehir’de geçinebilseydi, ailesi Viranşehir’de yaşamını devam ettirebilseydi bugün aramızda yaşayacaktı.

Sadece savaşlarla insanlarımızın canını almıyorlar. İşte bu ekonomi politikalarıyla da, bu savaşa giden bütçeyle de bir çok insanımızın yolda katledilmesine sebep oluyorlar. Evet bu iktidarın tek bir derdi var, Türkiye halklarını aç bırakmak, yoksul bırakmak, sermayeyi daha fazla güçlendirmek ve sermayenin karını arşa çıkarmaktır. Artık bu çok iyi biliniyor. Bu iktidar gözünü Kürt kazanımlarına dikmiş durumdadır. Kürt anasını görmesin diye yapmadıkları şey yok, söylemedikleri şey yok. Emin olun üçüncü dünya savaşı diyorlar değil üçüncü dünya savaşı 10 defa da savaş çıksa bu iktidarın tüfeği Kürtlere dönük, elleri emekçilerin, yoksulların cebinde olmaya devam edecektir.

Bunların amacı da siyaseti de budur. Sadece Ortadoğu’daki Kürtler hedef alınmıyor. Ortadoğu’ya istikrarın gelmesini de önlüyorlar. İstikrarın önündeki engeldir bunlar. Ortadoğu halklarının bir arada yaşaması önünde de engeldirler. Bu işgalci akla soruyoruz: Nereye kadar Kürt düşmanlığı? Ne kazandıracak size Kürt düşmanlığı? Türkiye’deki ekonomik felaketle ilgilenmek yerine, Kürt dağlarında, Kürt coğrafyasında Türkiye’nin emekçi yoksul gençlerini çocuklarını savaşa göndermek, üstler kalekollor kurmak nereye kadar? Bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Dün birlikte izledik. Kıbrıs’ta bir konuşmada şöyle diyor Erdoğan; ”müzakereye, görüşmeye Kıbrıs’ta kalıcı barışı ve çözümü sağlamaya hazırız” diyor, ”çözüm yolunda uzatılan hiçbir elin bugüne kadar boş çevirmedik” diyor. Peki Şam’a çözüm eli, Irak İran’a çözüm eli, Yunanistan’a çözüm eli. Olsun tabi her yerde olsun ama Kürde gelince Federe Kürdistan Bölgesi’nde Rojava’da olduğu gibi tank top niye? Çözüm niye Kürtler için yok? Uzatılan çözüm eli neden Kürtlerin elini tutmuyor? Kürtler o kadar mı düşman?

Malazgirt’ten bugüne kadar ortak bir kader birliği yapmış, en zor günlerde birlikte yan yana durmuş ve yaşamış, birbirine komşu, yüz yıllardır birlikte yaşayan Kürtlere çözüm eli yok, müzakere yok, el uzatmak yok, elini tutmak yok ama dünyanın her yerindeki kendisine karşıt belirlediği güçlerle çözüm ara! Biz bu mantığı eleştiriyoruz. Bu mantık bir yere gitmez. İşte tam da değerli arkadaşlar bu politikayı teşhir etmek lazım. Esad’la barışabilirsiniz, çözüm eli uzatabilirsiniz. Ama Afrin’deki Kürdün ne suçu var?

Kürdistan Federe Bölgesi’nde, Amediye’de yaşayanların ne suçu var? Daha bir kaç gün önce İsrail’in Gazze’ye attığı bombaların on misli büyüklüğündeki bombalar Amediye köylerine ve çevresine atıldı. Ormanlar yakılıyor, doğa tahrip ediliyor. İnsanlar katlediliyor. 90’larda olduğu gibi Kürdistan’da boşaltılan köylerin aynısı bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde yapılıyor. Sen kimsin, ne arıyorsun, hangi hakla ordasın? Senin sınırların içinde olmayan bir coğrafyada Kürt köylerini boşaltma, orada kalekol yapma hakkını sana kim verdi?

Tam da bu noktada Federal Kürdistan Bölgesi yöneticilerine de çağrı yapmak istiyoruz. Allah aşkına bir yönetim mi var orada? Böyle bir yönetim mi olur? Başka bir ülke başka bir ülkenin, kendisinin olmayan, sınırlarının ötesindeki bir bölgede 80 tane üst kuruyor. Amerika’nın Suriye’de kurduğu üstlerden daha fazla. Onlarca kalekol kuruyor. Oradaki yonetim bu üstler, bu tanklar, bu toplar ne için, kimin için sorusunu ne zaman soracak? Bi zahmet sorsunlar. Biz o üstlerin, oradaki askeri güçlerin neden orada olduğunu çok iyi biliyoruz.

Türkiye emekçileri ve ezilenleri de bunu çok iyi biliyor. 60 milyon Kürt, bu iktidarın orada ne gezdiğini çok iyi biliyor. Bunu sadece Federe Kürdistan Bölgesi yönetimi bilmiyor. Onlara çağrımızdır: Lütfen bu işgal politikalarına alet olmayın. Lütfen bu işgalin orada derinleşmesine, burada olduğu gibi Kürdün evini, köyünü, yaylasını yakmasına, köyleri boşaltmasına, orada yaşayan insanları perişan etmesine alet olmayın.

Kürtlerin bu yaklaşımdan dolayı vicdanları sızlıyor. Buruk bir şekilde izliyorlar. Kürtler kendi aralarında ne zaman diyalog kurduysa, ne zaman konuştuysa, birlikte hareket ettiyse kazanımlarını büyüttüler. Rojava’da olduğu gibi. IŞİD saldırılarına karşı bir çok yerde ortak mücadele ettikleri gibi. Şimdi Kürtleri 70’lerde, 90’larda, 2000’lerde yaşanan kardeş kavgası yerine, acıların tekrar etmesi yerine diyalogla, kendi aralarında müzakereyle bu işgalci politikalara karşı durmaya çağırıyoruz.

“Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz”

Bugün PM üyelerimizle toplandık. En acil görevlerden biri AKP-MHP iktidarının topluma yönelik saldırıları karşısında güçlü bir mücadele yürütmektir. Siz de izliyorsunuz. Milyonlarca emekli aç ve yoksul. Asgari ücret açlık sınırının altında. Yoksulluk sınırının dörte biri kadar insanlar ücret alamıyorlar. Ama Türkiye devletinin, iktidarının tankları topları bütçesi işte kendilerinin olmayan bir savaşta, çatışmada, Türkiye sınırlarının ötesinde duruyor. Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir.

Yetmiyor on bin liraya mahkum etmiş, iki bin lira emeklilere zam yaparak büyük bir şey bahşetmiş gibi, devrim gibi lanse ediyorlar, sanki 12 bin lirayla emekliler geçinebilecek, yaşamını sürdürebilecek. O kanallarda anlatılıp duruyor. Sanki 12 bin lira 12 trilyon gibi anlatılıyor. Neler alınmıyor, neler yapılmıyormuş. Meğer çok şey yapılıyormuş. Bu parayla sadece kuru soğan ve ekmek, zeytin ve peynir alabiliyor, bu bir ay geçinmek için yeterli olmayan bir ücret. Buna da karşı duracağız. Bunlar yetmiyor gibi yeni vergi paketleri açıklıyorlar. Nefes vergisi alacaklar. Emin olun bu çok uzak değil. Nefes ölçer takacaklar. Çünkü başka vergi koymadıkları kalem kalmadı.

Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir. Emekçilerle, ezilenlerle, geçinemeyenlerle, insanca yaşayamanlarla, adalet ve özgürlük arayan ama copla cezaeviyle yargıyla terbiye edilmeye çalışılan milyonlarla bizim mücadelemiz sürecektir. Hepimiz mücadele yoldaşıyız. Onun için PM’deki arkadaşlarımızın hiç olmadığı kadar bu dönem daha duyarlı, daha yoğun, daha çalışmalara kendisini katan, daha koşturan, giden, örgütleyen, partiyi büyüten bir anlayışa ve çalışma tarzına sahip olmaları gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bu zorba düzeni bir gün mutlaka yenilgiye uğratacağız. Bu zorbalık sür git değil, bu zorbalık karşısında DEM Parti ve geçmiş geleneğimizdeki partileri de çok iyi biliyorsunuz, bugüne kadar diz çökmedi, boyun eğmedi. Bu zorbalığı kabul etmeyeceğiz. 31 Mart’ta bu zorbalığa karşı Türkiye halkları çok önemli bir cevap verdi. İşte tam da bu süreçte 31 Mart’ta bu zorba, zulüm, sömürü ve zam düzenine karşı iradesini ortaya koyan halklarla buluşma ve onları örgütleme, mücadele ederek bu iktidarı gönderme gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

Örgütlenmemizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Örgütlenmemizi büyütmeliyiz. Örgütlenme yoksa mücadele de yok. Örgütlenme yoksa bu zorba düzen karşısında başarıya ulaşma da yok. Önümüzdeki temel görevlerden biri de örgütlenmedir. Eğitim yoksa bir parti yok. Bir partinin paradigmasının, bir partinin mücadelesinin başarıya ulaşmasının en önemli adımı eğitimdir. Örgütlenme gibi önümüzdeki dönem eğitime de çok büyük bir önem vereceğiz. Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz, toplumu savunmak için mücadele ortaklığını büyüteceğiz, sahada hiçbir dönem olmadığı kadar mücadele edeceğiz.

Dün Kadın Meclisimiz ‘Özgür ve Eşit Yaşamda Israrcıyız, Örgütleniyoruz’ kampanyasının startını verdi. Biliyorsunuz biz de Ekmek ve Adalet Buluşmalarımızın startını verdik. Önümüzdeki günler hem kadın meclisimizin hem de bizim  başlattığımız Ekmek ve Adalet Buluşmalarının başarıya ulaşması için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyacağız. Bu kampanyaları Türkiye halklarıyla, emekçileri, ezilenleriyle buluşturacağız, büyüteceğiz. Aş arayan, iş arayan özgürlük arayan, demokrasi arayan bütün çevrelere dokunacağız. Önümüzdeki dönem bu konuda büyük bir çaba ve çalışma içinde olacağız.

Önceki gün Mardin’deydik. Orada kampanyamızın startını verdik. Büyük bir sahiplenme vardı. Oradaki emekçiler, tarım üreticileri geldiler, katıldılar, seslerini yükselttiler, sözlerini dile getirdiler. Çok ilginç şeyler söylediler. Kızıltepe biliyorsunuz Mezopotamya Bölgesi’nin en verimli toprakları üzerinde bir ilçemizdir. 400 bine yakın insan yaşıyor, tarımla geçinen bir ilçemiz. Bir kilo buğdayın çiftçiye maliyeti 10 TL. Açıkladıkları taban fiyatı 10 TL’nin altında bir fiyat. Ekmeyin diyor, tarımla uğraşmayın diyorlar, taban fiyat maliyetin altında ama üç buçuk milyar dolar para harcayarak buğday ithal ediyorlar, böyle bir mantık olabilir mi? Bir soru sormak lazım.

Gerçekten toplumun geçinmesini, ekmesini, biçmesini mi istiyorsunuz yoksa üç beş AKP’li gıda ithal eden rantçıyı zenginleştirmek mi istiyorsunuz? O kadar gözleri kara. Elektriğe yüzde yüz zam, devlet su işlerine bağlı sulama birliklerinin verdiği suya yüzde 60-400 arasında zam. Mazota yüzde 100 zam. Buğdayın taban fiyatına ise sadece yüzde 10 zam. İşte bu iktidar çiftçi, köylü, emekçi düşmanı bir iktidardır, bu somut örnekler de bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor.

Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar. İtaat onların kültüründe var ama dün Garip Dede Dergahı’ndaydık. Bizim kim olduğumuzu da unutuyorlar. 1340 yıldır Hüseyni bir direnişin, bir geleneğin, bi mücadelenin devamı olduğumuzu bilmiyorlar. Onlar itaat edin diyorlarsa biz de Hüseyni direnişi toplumun her sahasında, her zeminde hayata geçirmeye çalışan bir hareketiz. Derdimiz ortaktır. Edirnelinin de Amedlinin de Samsunlunun da ortak bir derdi var. Ekmek ve adalet.

Dolayısıyla bizim ekmek ve adalet zemininde, Türkiye’nin dört bir yanında emekçilerle, tarımla uğraşanlarla buluşma zorunluluğumuz olduğunu belirtmek isterim. Yeni dönemde en büyük görev de sizlere düşüyor. Dün olduğu gibi bugün de yarın da layıkıyla güçlü bir şekilde yerine getireceğinize inanıyorum. Kimsenin şüphesi olmasın. Halklarımızın hiç şüphesi olmasın. Umudumuz tam, inancımız tam, mücadele edecek bu zam, zulüm ve sömürü düzenini değiştireceğiz. Türkiye’de halkların insanca yaşadığı, barış ve kardeşlik içinde yaşadığı demokratik bir ülke yarattığımızı belirtiyor hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

Dev Bankadan Merkez Bankası İçin Dikkat Çeken Yıl Sonu Faiz Tahmini

Deutsche Bank, Merkez Bankası’nın (TCMB) yılın son iki ayında 250’şer baz puanlık indirim yaparak, 2024 yılını yüzde 45 politika faiziyle sonlandıracağını öngördüğünü duyurdu.

Banka, fiyat artışları, akaryakıt, alkol ve tütünde otomatik vergi artışları ve kamu çalışanları ile emeklilere yapılan ücret artışlarına dikkat çekerek, temmuz ve ağustos aylarında aylık enflasyonun yükselmesini beklediğini belirtti.

Deutsche Bank, Ekonomist Yiğit Onay ve Stratejist Christian Wietoska imzasıyla “Türkiye (TCMB): Faiz değişikliği beklenmiyor, ancak gözler likidite önlemlerinde” başlığıyla yeni makro notunu yayımladı.

Raporda fiyat artışları, akaryakıt, alkol ve tütünde otomatik vergi artışları ve kamu çalışanları ile emeklilere yapılan ücret artışlarına dikkat çeken Banka, temmuz ve ağustos aylarında aylık enflasyonun yükselmesini beklediğini belirtti.

Ekomomim’de yer alan habere göre, raporda Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz kararlarına ilişkin tahminlere de yer verildi.

“TCMB’nin üst üste dördüncü ayda da politika faizini değiştirmeyerek yüzde 50’de sabit tutmasını bekliyoruz” denilen raporda, “Baz senaryomuzda, TCMB’nin mevcut politikasını kasım ayında politika faizini düşürmeye başlayabileceği 4. çeyreğe kadar sürdürmesini öngörüyoruz” ifadelerine ye verildi.

Yılın son iki ayında 250’şer baz puanlık indirim beklene Banka, 2024 yılı sonunda politika faizinin yüzde 45’e düşeceğini öngördüğünü ifade etti.

Ayrıca 2025 yıl sonu faiz öngörüsünü de yer verilen raporda, “Enflasyondaki düşüşün devam etmesi ve tüketici enflasyonunun 2025 yılı sonunda yüzde 23 seviyelerine gerilemesi ile birlikte 2025 yılında kademeli ancak kalıcı bir gevşeme döngüsünün devam etmesini bekliyoruz. Politika faizi tahminimiz gelecek yılın sonunda yüzde 25’tir” denildi.

Banka, “enflasyondaki kalıcı bir gevşeme döngüsü” için de 2025 yılını işaret etti: “Enflasyondaki düşüşün devam etmesi ve tüketici enflasyonunun 2025 yılı sonunda yüzde 23 seviyelerine gerilemesiyle birlikte 2025 yılında kademeli ancak kalıcı bir gevşeme döngüsünün devam etmesini bekliyoruz.”

Paylaşın

Özel Ve Dervişoğlu’ndan “İttifak” Açıklaması: Ülkenin Menfaati Ne İse…

Müsavat Dervişoğlu, basın mensuplarının “ittifak” sorusuna verdiği yanıtta, “Seçimleri geçeli bir yıldan fazla oldu. Önümüzdeki seçimlere yaklaşık 4 yıl var, genel seçime de şayet zamanında yapılırsa uzunca bir zaman var. Şimdiden o günlere ilişkin bir şey söylemek mümkün değil” ifadelerini kullandı.

CHP Lider Özgür Özel ise, ittifak sorusuna, “Her partinin kendini halka en doğru anlatması en doğru muhalefeti yapması, kendisini iktidara hazırlaması zamanı. Eskiden seçimi tek başına kazanamazsan seçimden sonra 40 gün koalisyon görüşmeleri olurdu. Şimdi de seçimler yaklaşırken böyle bir ihtiyaç görülürse makul bir süre önce her şey konuşulur. Ülkenin menfaati ne ise gerektiğinde orada birleşiriz” şeklinde cevap verdi.

‘Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50. yılında KKTC Cumhuriyet Meclisi Başkanı Zorlu Töre’nin resepsiyonunda bir araya gelen CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ortak açıklama yaparak gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; İYİ Parti ve CHP arasında normalleşme sorusunu yanıtlayan Dervişoğlu, “Bizim aramızda hiç anormalleşme olmadı” diyerek şöyle konuştu:

“Dervişoğlu: 50. yıl, böyle bir zamanda burada olmak hepimiz için bir şeref. Bu şerefi bize bahşedenlere Allah’tan rahmet diliyoruz. Kıbrıs’ın milli mücadelesinde emeği olanları rahmetle minnetle anıyorum. CHP’nin o dönemde çıkarma kararı alırken göstermiş olduğu dirayet tarihe altın harflerle yazılacak özelliklere haiz. Milli övünçlerimizi müştereken kutlayacağız, milli hüzünlerimizi müştereken yaşayacağız. Bundan 50 sene önce Kıbrıs’a çıkarma yapma kararı veren o dönemin başbakanı Sayın Bülent Ecevit’i rahmetle anıyorum.

Bizim aramızda hiç anormalleşme olmadı, normalleşme arayanların genellikle lafım Özgür Bey’e değil, sistemi anormalleştiren, süreci anormalleştiren insanların böyle bir anlayışı oldu. Biz CHP ve iktidar partisiyle TBMM’de normal standartlarda çalıştık ama toplumu gererek bundan siyaten nemalanmaya çalışan o gerginliği kutuplaştırmaya dönüştüren, bundan siyasi fayda temin edenlerin aslında rutin bir birliktelik olan bu görüşmelerin normalleşme talebi gibi sunmalarını ben yadırgıyorum.

Bizim her zaman ilişkilerimiz normaldi. TMBB’nin doğru, hızlı ve yerinde işlemesine katkı sağlayan muhalefet partilerinin grup başkanvekilleriydik. Karşı durduğumuz şey süreci anormalleştirenlerdi. CHP’nin AK Parti ile AK Parti’nin İyi Parti ile normalleşmeye ihtiyacı olabilir. Bizim CHP ile ilişkilerimiz hiç anormal olmadı.”

CHP lideri Özel ise en kısa zamanda güçlü bir parlamentonun oluşması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “Biz millet yeni bir görev verene kadar ana muhalefet partisiyiz, muhalefet partileriyiz. Türkiye’nin dışına çıktık mı Türkiye’nin partisiyiz. İki muhalefet partisinde lider değişimi oldu, ikisi de grup başkanvelliğinden geliyor. Güçlü Meclis grubumuz boşuna değilmiş.

CHP güçlendirilmiş parlamenter sistem hakkında ne diyor diye soruyorlar, altına imza attığımız gün ne dediysek bugün aynısını söylüyoruz. En kısa zamanda güçlü bir parlamentoya kavuşması lazım. Muhalefet partilerindeki lider değişimlerinin dahi grup başkanvekilleri üzerinden yürüyor olması muhalefetin bir bütün olarak hep sahip çıktığı TBMM’nin, milletin gönlünde de partilerin gönlünde de gerçekten farklı bir yeri olduğunu gösteriyor.”

“Ülkenin menfaati ne ise orada birleşiriz”

Gazetecilerden gelen ittifak sorusunu yanıtlayan İYİ Parti Lideri Dervişoğlu, “Seçimleri geçeli bir yıldan fazla oldu. Önümüzdeki seçimlere yaklaşık 4 yıl var, genel seçime de şayet zamanında yapılırsa uzunca bir zaman var. Şimdiden o günlere ilişkin bir şey söylemek mümkün değil” dedi.

CHP Lider Özel ise, “Her partinin kendini halka en doğru anlatması en doğru muhalefeti yapması, kendisini iktidara hazırlaması zamanı. Eskiden seçimi tek başına kazanamazsan seçimden sonra 40 gün koalisyon görüşmeleri olurdu. Şimdi de seçimler yaklaşırken böyle bir ihtiyaç görülürse makul bir süre önce her şey konuşulur. Ülkenin menfaati ne ise gerektiğinde orada birleşiriz” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Moody’s, Türkiye’nin Kredi Notunu 10 Yıl Sonra İlk Kez Yükseltti

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, ortodoks ekonomi politikalara geri dönüş yapan Türkiye’nin kredi notunu 10 yılı aşkın bir aradan sonra ilk kez yükseltti.

Haber Merkezi / Kredi notu B3’ten B1’e iki kademe yükseltilen Türkiye’nin notu hala yatırım yapılabilir seviyenin dört kademe altında. Türkiye, Ürdün ve Bangladeş ile aynı seviyede.

Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin kredi görünümünü, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanması sonrası uygulanan ekonomik politikalara atıfta bulunarak, durağandan olumluya revize etmişti.

ABD merkezli kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Türkiye’nin notunu iki basamak artırarak B3’ten B1’e yükselttiğini ve kredi notu görünümünü “pozitif” olarak koruduğunu belirtti. Kararın gerekçesi olarak Türkiye’nin ortodoks para politikasına dönüşü gösterildi.

Moody’s raporunda ayrıca, “Enflasyon ve iç talepte ılımlılaşma başlamasıyla beraber, önümüzdeki aylarda ve 2025’te enflasyonist baskıların azalacağına dair güvenimiz artmakta” ifadeleri kullanıldı.

Moody’s Ocak ayında Türkiye’nin kredi görünümünü, Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye Bakanı olarak atanması sonrası uygulanan ekonomik politikalara atıfta bulunarak, durağandan olumluya revize etmişti.

S&P Global Ratings ve Fitch Ratings, Türkiye’nin notunu B’den B+’ya bir kademe yükselterek olumlu bir görünüme kavuşturmuştu.

Mehmet Şimşek’ten açıklama

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya hesabından, Moody’s’in Türkiye ekonomisine yönelik değerlendirmesine ilişkin paylaşım yaptı. Şimşek, paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

“Moody’s kredi notumuzu ilk defa iki kademe artırdı! Uyguladığımız program sayesinde ülke kredi notumuzu 11 yıl sonra yükselten Moody’s görünümü pozitif olarak korudu.

Ekonomideki dengelenme, azalan dış finansman ihtiyacı, artan uluslararası rezervler ve dezenflasyon süreci not artışında etkili oldu. Görünümün pozitif olarak korunması programımıza duyulan güveni yansıtırken potansiyel not artışlarına işaret ediyor.

Ekonomimizin dayanıklılığını artıran kurala dayalı ve öngörülebilir politikalarımızı uygulamaya kararlılıkla devam edeceğiz.”

Paylaşın

Kıymanın Kilosu, Londra’da 282, İstanbul’da 420 Lira

Kıymanın kilosu, Londra’da 282, İstanbul’da 420 liraya satılırken, Londra’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla 296 kilo kıyma alırken İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla sadece 40 kilo kıyma alabiliyor.

Londra’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla 994 kilo tavuk kanat, 3 bin 93 litre süt, 2 bin 896 paket makarna alırken, İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretli sadece 57 kilo tavuk kanat, 425 litre süt, 871 paket makarna alabiliyor.

İstanbul Planlama Ajansı Başkanı Buğra Gökce, İstanbul ve Londra kentlerindeki market araştırmalarını yayımladı. 20 temel ürünü esas aldıklarını açıklayan Buğra Gökce, araştırma sonucu, Londra’da 2 bin 972 lira, İstanbul’da ise 3 bin 297 lira harcandığını belirtti.

Ardından bir paylaşım daha yapan Gökce, “Londra’da yaşayan bir asgari ücretli ile İstanbul’da yaşayan asgari ücretli arasındaki fark ne?” sorusunun yanıtını açıkladı.

Gökce paylaşımında şu ifadelere yer verdi: “Londra’da yaşayan bir asgari ücreti bu 20 ürünü maaşının sadece yüzde 3’ü ile alırken, İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretli aynı ürünler için maaşının yüzde 19’unu harcamak zorunda.

Londra’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla 296 kilo kıyma alırken İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla sadece 40 kilo kıyma alabiliyor.

Londra’da yaşayan bir asgari ücretli maaşıyla 994 kilo tavuk kanat, 1070 yumurta, 3093 litre süt, 2896 paket makarna alırken, İstanbul’da yaşayan bir asgari ücretli sadece 57 kilo tavuk kanat, 425 litre süt, 871 paket makarna alabiliyor.

Türkiye’de çok ciddi bir gıda sorunu var. Bu sorun yalnızca yüksek enflasyondan kaynaklanmıyor. Üretim de yeterli değil. Yıllarca uygulanan tarım ve hayvancılık politikalarının ağır bedelini halkımız ödüyor.”

Paylaşın

Demirtaş’tan Hakime Tepki: Hikaye Gibi Mi Geldi Size?

Selahattin Demirtaş, “cumhurbaşkanlığına hakaret” ve “hükümet ve devlet organlarını alenen aşağılama” suçlamalarıyla açılan davada savunmasını yaptığı esnada, mahkeme hâkimi “Kitabın ismini verin, okumak isteyen okusun. Buradan kitabı başından sonuna kadar okuyamazsınız” dedi. Demirtaş, söz konusu söyleme karşı, “Ne kitabı, savunma okuyorum savunma. Hikaye gibi mi geldi size?” diye sordu.

Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkında 2015-2017 yılları arasında Diyarbakır, Mardin, Ankara ve Mersin’de yaptığı konuşmalar nedeniyle pek çok soruşturma açıldı.

Buna göre Demirtaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nu El-Nusra, IŞID, Ahrar ul Şam gibi örgütlere maddi ve manevi yardım yapmak, lojistik destek, silah ve para yardımında bulunmak ve Türkiye’de 2014-2016 yılları arasında meydana gelen olaylardan sorumlu tutmakla itham etti.

Gazete Duvar’ın haberine göre, Demirtaş hakkında TCK 301 kapsamında “cumhurbaşkanlığına hakaret” ve “hükümet ve devlet organlarını alenen aşağılama” suçlamalarıyla açılan 10 dosya birleştirildi. Davanın karar duruşması, Mersin 14’ncü Asliye Ceza Mahkemesinde görülmeye başlandı.

Duruşma salonu tıka basa dolarken, salon dışında pek çok kişi de duruşmayı kapıdan izledi. Duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katılan Demirtaş, burada savunma yaptı. “Devleti aşağılama” suçlamasıyla yargılanan Demirtaş, “Türkiye Cumhuriyeti dahil dünyanın bütün devletleri katildir, kan üzerine kurulur, kutsal değildir. Devletler toplumun özgürlüklerini kısıtlayarak var olmuşlardır. Devlet rıza üzerine kurulmamıştır, devlet kutsal değildir, Türk devleti niye kutsal olsun? Ben bunu söylediğim için hangi devletin neresi incindi. Devlet tüzel kişiliktir, tüzel kişiliğe hakaret mi olur?” diye sordu.

Konuşmasının başında Demirtaş, “Bugün cezaevinde konuşuyorum, yarın bakarsınız iktidardan konuşurum. İddialıyım. Bir gün Selahattin Demirtaş olarak bu ülkeyi halkın desteğiyle ben yöneteceğim” ifadelerini kullandı.

Söz konusu iddialara dikkat çeken Demirtaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu ülkede cumhurbaşkanı, başbakandan başka eleştirilerimizi kime söyleyeceğiz, söyleyince hakaret oluyor. Ben bu konuşmaları yaptığım sırada, Cizreli Cemile Çakır’ın cenazesi buzdolabı içinde bekletildi. Cenazesinin gömülmesine izin verilmedi. Cemile Çakır günlerce bu buzdolabında, ailesinin gözü önünde defnedilmeyi bekledi, cenazesi kokmasın diye dolaba konuldu. Bu fotoğraf bir kadını öldürdükten sonraki çıplak fotoğrafı. Twitter’da yayınlandı. Bunlar devlet mi, bunlar devlet görevlisi mi?

Ben bunları eleştirirken ne diyeyim, ‘3-5 polis’ mi diyeyim, ‘ayıp etmişsiniz çocuklar böyle şeyler paylaşmayın’ mı diyeyim, ne diyeyim? Hangi ahlak, hangi hukuka göre bunu yaptılar, neden sessiz kalayım. Çünkü ben Kürdüm, burada duranlar Türklük sözleşmesini imzalamış olanlardır, farkımız budur. Taybet İnan, 65 yaşında kendi evinin önünde 7 gün cenazesi sokakta kaldı. Ben o konuşmayı yaptığımda 7 gün boyunca Taybet İnan’ın cenazesini almaya çalıştık. Ben bu insanın hakkını savunan Selahattin Demirtaş’ım, budur farkımız. İnsanlık onuru burada 7 gün yattı.

Bana 6 yıl değil 60 yıl verin, yine bu insanların haklarını savunacağım. İnsanlık onurunu ben korudum, bin defa karşıma gelse yine korurum, cezadan çekinmem. O konuşmaları durup dururken mi yaptım, insan durup dururken devleti neden eleştirsin. Bakın neler yaşamışız: Bir özel harekatçı bir yatak odasına gitti, spermlerini bir kadının iç çamaşırına sildi fotoğrafını çekip Twitter’da paylaştı. Duvara ‘katliam yaptık, emri senden aldık uzun adam’ yazmışlar. Evlerin duvarına yazmışlar bunu. Kürdün duvarına ‘Türksen övün değilsen itaat et’ yazmışlar. Kim yazmış, devlet yazmış. Ben bu devleti eleştirdim. Ben yargılamaya konu konuşmaları yaparken bunlar yaşanıyordu.”

Konuşmalarına konu söylemleri gerçekleştirilen görevlilerin tamamının FETÖ’den tutuklandığını belirten Demirtaş, “Devlet yapar mıymış böyle bir şey? 15 Temmuz’da gördünüz, Meclis’i bombaladılar. Cizre’de bir sivile işkence yapacağına inanmadığın devletin 15 Temmuz’da Meclis’i bombaladığına inandınız. Ben bunların hepsini söyledim, az bile söyledim. Bu Fetullahçılar bunu yaparken başbakan ‘Taş üstende taş, baş üstünde baş bırakmayın’ diyordu. Onlar da durdurmaya çalışmadı. Devlet dediğin böyle mi olur?”

“Hikaye gibi mi geldi size?”

Demirtaş savunmasını yaptığı esnada, mahkeme hâkimi “Kitabın ismini verin, okumak isteyen okusun. Buradan kitabı başından sonuna kadar okuyamazsınız” dedi. Demirtaş, söz konusu söyleme karşı, “Ne kitabı, savunma okuyorum savunma. Hikaye gibi mi geldi size?” diye sordu.

Demirtaş’ın savunmasını alkışlayan bir izleyici ise salondan çıkarıldı. Demirtaş’ın savunmasını kitap olarak nitelendiren mahkeme hakimi, Demirtaş’ın savunmasına devam etmesini talep etti. Demirtaş, “Okumuyorum, savunmamı da yapmıyorum. Sözümü kestiniz, hakim benim savunmamı kesti bitiriyorum” dedi.

Savunmasını yarıda kestiğini ve son sözlerini söylediğini belirten Demirtaş, “Biz tutuklandığımızda dolar kuru 3.13’dü, bugün 30’larda. Hukukun katledilmesinin faturasını insanlar dolar kuru ve enflasyon ile ödedi. Hukukun üstünlüğü ekonomi ile ilişkilidir. Emekliler her ay Demirtaş ve Kavala’yı içerde tutabilmek için cebinden 3 bin lira ödüyor. Siz bir maaşınızı veriyorsunuz, öğretmenler bir maaşını Demirtaş ve Kavala içeride tutulabilsin diye veriyor. Bedelli hapis yatıyoruz, parasını da siz ödüyorsunuz. Neden? Bu iktidar orada kalabilsin diye, mafya cirit atabilsin diye, tarikatlar parayla, devleti soyarak, talanla semirebilsin diye. Halk da bedelini ödüyor. Bugüne kadar verdiğiniz kararlar, sadece buna yaradı. Daha söylenecek çok şey vardı ama sizin rahatsız olmanız beni de rahatsız etti” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Duruşma, Demirtaş’ın avukatlarının savunmaları ile devam etti. Demirtaş’ın avukatlarından Özgür Özbek, yargılamaya konu konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, konuşmaların yapıldığı dönemde mevcut koşulların değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Demirtaş’ın bu konuşmaları, milletvekili olduğu dönemde yaptığına işaret eden Özbek, bu kapsamda yargılamanın hukuka aykırı olduğunu belirterek ara karar kurulmasını talep etti. Mahkeme heyeti, tefsi tahkikat talebinin reddine karar verdi.

Savunmaların ardından mahkeme heyeti kararını açıkladı. Buna göre Demirtaş’a TCK 301’den 1 yıl 6 ay, TCK 62’den 1 yıl 3 ay, TCK 216’den 1 yıl 6 ay, TCK 62’den 1 yıl 3 ay olmak üzere toplam 5,5 yıl hapis cezası verildi.

Paylaşın

CHP Ve Dem Parti’den TÜİK Hakkında Suç Duyurusu: Halkın Parasını Çalıyor

CHP ve DEM Parti, TÜİK Başkanı ve yöneticileri hakkında, görevi kötüye kullandıkları, halkı yanılttıkları ve maaşların düşük belirlenmesine neden oldukları gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Haber Merkezi / DEM Parti, suç duyurusuna ilişkin yaptığı başvuruda, “TÜİK, siyasi iktidarı zora sokmamak adına milyonlarca insanın enflasyon koşullarında daha da fakirleşmesine sebebiyet verecek veriler açıklayarak açıkça suç işlemektedir” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı ve yöneticileri hakkında, görevi kötüye kullandıkları, halkı yanılttıkları ve emekçilerin maaşlarının düşük belirlenmesine neden oldukları gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

DEM Parti avukatları tarafından yapılan başvuruda şu ifadelere yer verildi: “TÜİK’in verileri, emeğiyle geçinen milyonlarca insanın hayatını olumsuz etkilemektedir. TÜİK, siyasi iktidarı zora sokmamak adına milyonlarca insanın enflasyon koşullarında daha da fakirleşmesine sebebiyet verecek veriler açıklayarak açıkça suç işlemektedir.

Madde düzeyinde yayınlanmayan fiyatlar ve yanıltıcı biçimde belirlenen sözde enflasyon rakamları aynı zamanda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunu teşkil etmektedir. Kurum başkan ve yöneticileri görevlerini kötüye kullanmakta ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayarak suç işlemektedirler.” ifadeleri kullanıldı

Başvuruda, başkan ve yöneticilerin TCK.’nın 217. ve 257. maddeleri ve resen tespit edilecek suçlar uyarınca cezalandırılmaları istendi.

“Halkın cebinden parasını biner biner çalıyor”

CHP Ankara Milletvekilli Gamze Taşcıer, partisinin hukuk komisyonu üyeleri ile beraber, TÜİK hakkındaki suç duyurusu dilekçesini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. Taşcıer, suç duyurusu dilekçesini teslim etmeden önce Ankara Adliyesi önünde açıklama yaptı.

Gamze Taşcıer, açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “TÜİK’in fiyatıyla gerçek fiyat farklı. TÜİK milyonlarca çalışanın refah düzeyini belirleyecek enflasyon sepetini oluştururken hangi maddeleri, ürün ve hizmetleri temel aldığını, sepetteki hangi maddenin nasıl bir fiyat değişikliğine uğradığını 2022’den beri açıklamıyor.

Oysa verilerin ayrıntılı açıklanması kamu düzeni açısından vazgeçilmezken; TÜİK yıllardır veri karartarak deyim yerindeyse ‘tırnakçılık’ yaparak, halkın cebinden parasını biner biner çalıyor. Bu aleni biçimde yapılan bir hırsızlıktır.”

Paylaşın

İktidar, Derin Yoksulluğu Sosyal Yardımlarla Örtmeye Çalışıyor

İktidarın Türkiye’deki derin yoksulluğu sosyal yardımlarla örtmeye çalıştığını ortaya koyan mali verilere göre, 2024 yılının mayıs ayında maddi destek alan hane sayısı 3,5 milyona dayandı.

Kişi başına düşen gelirin 1.883 TL’den az olduğu hanelere yapılan sosyal yardım tutarı, Mayıs sonu itibarıyla 20 milyar 46 milyon 70 bin TL’ye yükseldi.

Birgün’den Mustafa Bildirci‘nin haberine göre; Haziran 2022’de Recep Tayyip Erdoğan tarafından tanıtılan Aile Desteği Programı’na yönelik veriler, Türkiye’deki yoksulluğun ulaştığı boyutu bir kez daha gözler önüne serdi. Program kapsamında Haziran 2024 itibarıyla maddi yardım yapılan hane sayısı 3,5 milyona dayandı.

Türkiye Aile Desteği Programı, Haziran 2022’de uygulamaya konuldu. Program kapsamında yoksul hanelere gelirlerine göre 850 TL ile 1.250 TL arasında destek verileceği bildirildi. Programın uygulamaya konulduğu Haziran 2022’de, 2,5 milyon hanenin desteklerden yararlandığı belirtildi.

Türkiye Aile Destek Programı kapsamına alınan haneler için yapılan toplam ödeme de hesaplandı. İktidarın Türkiye’deki derin yoksulluğu sosyal yardımlarla örtmeye çalıştığını ortaya koyan mali verilere göre, 2024’ün Ocak ayında yoksul hanelere 3 milyar 998 milyon 147 bin TL aktarıldı. Kişi başına düşen gelirin 1.883 TL’den az olduğu hanelere yapılan sosyal yardım tutarı, Mayıs sonu itibarıyla 20 milyar 46 milyon 70 bin TL’ye yükseldi.

Aile Destek Programı kapsamında ihtiyaç sahibi haneler, hane içindeki kişi başına düşen gelir tutarına göre en fazla 12 aylık süre boyunca maddi olarak destekleniyor. Kişi başına düşen aylık gelirin 450 TL ve altı olduğu hanelerde yardımlar, hane başına 1.250 TL olarak yapılıyor. Kişi başına gelirin 450 TL ve üzeri olduğu hanelere ise 911 TL tutarında maddi destek sağlanıyor.

İktidar eliyle yaratılan ve önlenemez hale gelen ekonomik kriz, program kapsamına alınan hane sayısında da çarpıcı artışa yol açtı. Haziran 2022’de 2,5 milyon olan programdan yararlanan hane sayısı, Aralık 2022’de 3 milyon oldu.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye Aile Desteği Programı kapsamında yardım edilen hane sayısı, Haziran 2024 itibarıyla 3,5 milyona dayandı. Kişi başına düşen gelirin 1883 TL’den az olduğu hanelerin dahil edildiği program kapsamındaki hane sayısı, Mayıs 2024’te 480 bine yaklaştı.

Türkiye Aile Desteği Programı kapsamında yardım edilen hane sayısı:

Ocak: 3 milyon 264 bin 227
Şubat: 3 milyon 338 bin 294
Mart: 3 milyon 402 bin 305
Nisan: 3 milyon 449 bin 864
Mayıs: 3 milyon 479 bin 832

Paylaşın

Diyanet’in Cuma Hutbesi Dikkat Çekti: Tesettür Tercih Değildir

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Cuma Hutbesi’nde tesettürün kişisel tercih olmadığını söylemesi dikkat çekti. Hutbede, “Uzuvları belli eden dar ya da açık elbise giymek, Rabbimizin emaneti olan bedenin saygınlığını ihlal etmektir” denildi.

Diyanet 2019’daki bir başka Cuma Hutbesi’nde “Bedenin örtülmesi, her şeyden önce dinî bir yükümlülüktür”, 2022’de ise “Örtünme, Allah’ın sevdiği, istediği, emrettiği bir davranış olduğu için değerlidir. Tesettür küçümsenemez, itibarsız bir tercih gibi gösterilemez” gibi bugünkü metinde yer alan kesin yargılardan uzak, daha tarafsız bir dil kullanmıştı.

Diyanet’in hutbeleri, geçmişte de Anayasa’nın laiklik prensibine aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirilere neden olmuştu. Diyanet’in özellikle LGBTİ bireyler ve siyasi meselelerle ilgili hutbeleri de tartışmaları tetiklemişti.

Diyanet İşleri Başkanlığının tüm camilerde okunan ve web sitesinde de yayımlanan Cuma Hutbesi’nde tesettürün kişisel tercih olmadığını söylemesi dikkat çekti.

“Kadınlar için yabancı erkeklerin yanında ve evlerinin dışına çıkarken örtülmesi gereken yerler; yüz, eller ve ayaklar hariç bedenin tamamıdır. Erkeklerde ise göbek ile diz kapağı arasıdır” denilen metinde, “Şu husus unutulmamalıdır ki, tesettür her şeyden önce Allah’ın bir emridir, kişisel bir tercih değildir” ifadeleri yer aldı.

Bir devlet kurumu olan ve bütçesi birçok bakanlığın kasasına giren parayı geçen Diyanet’in hutbeleri, geçmişte de Anayasa’nın laiklik prensibine aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirilere neden olmuştu. Diyanet’in özellikle LGBTİ bireyler ve siyasi meselelerle ilgili hutbeleri de tartışmaları tetiklemişti.

Hutbede, “Uzuvları belli eden dar ya da açık elbise giymek, Rabbimizin emaneti olan bedenin saygınlığını ihlal etmektir” denilerek bu tarifin dışında kalacak şekilde giyinenleri suçlayıcı bir dil kullanıldı.

Diyanet 2019’daki bir başka Cuma Hutbesi’nde “Bedenin örtülmesi, her şeyden önce dinî bir yükümlülüktür”, 2022’de ise “Örtünme, Allah’ın sevdiği, istediği, emrettiği bir davranış olduğu için değerlidir. Tesettür küçümsenemez, itibarsız bir tercih gibi gösterilemez” gibi bugünkü metinde yer alan kesin yargılardan uzak, daha tarafsız bir dil kullanmıştı.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın