Enflasyon Mutfağı Vurdu; Sağlıklı Beslenmek Lüks Oldu

Sağlıklı beslenme maliyetinin sadece üç ayda yüzde 14 ila 20 arttı; gıda fiyatlarındaki yükselişin artık doğrudan hanelerin sağlıklı yaşama erişimini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

Türkiye’de yüksek ve yapışkan enflasyonun hanehalkı bütçeleri üzerindeki baskısı sürerken, Toplum Çalışmaları Enstitüsü (TÇE) gıda enflasyonunun “sağlıklı yaşam” üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla yeni bir çalışma yayımladı. “İdeal Beslenme Endeksi (TÇE-İDE)” adı verilen rapor, sağlıklı beslenmenin maliyetindeki artışı gözler önüne serdi.

14 Nisan 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaşılan çalışmada, fiili tüketim alışkanlıkları yerine Sağlık Bakanlığı’nın “Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER) 2022” verilerinde yer alan örnek menüler esas alındı. Bu menülerin maliyeti ise WEB-TÜFE fiyatları üzerinden hesaplanarak, sağlıklı beslenmenin güncel ekonomik karşılığı ortaya konuldu.

Raporda Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğine de dikkat çekildi. TÜİK 2024 verilerine atıf yapılan çalışmada, en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam harcamalarının yüzde 30,4’ünü gıda ve alkolsüz içeceklere ayırmak zorunda kaldığı belirtildi. Buna karşılık en zengin yüzde 20’lik grupta bu oranın yüzde 12,8 seviyesinde kaldığı vurgulandı.

TÇE, bu farkın gıda fiyatlarındaki artışın alt gelir gruplarında yarattığı refah kaybını daha görünür hale getirdiğini ifade etti.

Üç farklı aile üzerinden maliyet hesabı

Çalışmada sağlıklı beslenme maliyeti üç farklı hane tipi üzerinden hesaplandı. 2026 yılının ilk üç ayına ilişkin veriler, tüm aile gruplarında dikkat çekici artışlara işaret etti.

Aile 1 (30 ve 36 yaş ebeveyn, 4 yaş çocuk ve 3 aylık bebek): 1 Ocak 2026’da 1.171,45 TL olan günlük ideal beslenme maliyeti, 31 Mart itibarıyla 1.345,71 TL’ye yükseldi. Bu dönemde üç aylık kümülatif artış yüzde 14,0 olarak hesaplandı.

Aile 2 (42 yaşlarında ebeveyn, 10 ve 16 yaşlarında iki çocuk): Büyüme çağındaki çocukların bulunduğu bu hanede günlük maliyet 1.411,94 TL’den 1.706,99 TL’ye çıktı. Üç aylık artış yüzde 20,2 olarak kaydedildi.

Aile 3 (Genç ebeveynler, iki çocuk ve 68 yaşında bir yetişkin): Beş kişilik geniş ailede günlük beslenme maliyeti 1.522,85 TL’den 1.809,38 TL’ye yükseldi. Bu grupta üç aylık artış oranı yüzde 18,0 oldu.

TÇE raporunda önemli bir metodolojik uyarıya da yer verildi. Endeksin yalnızca referans menülerdeki “çiğ gıda” ürünlerinin piyasa fiyatlarını kapsadığı, buna yemek hazırlama sürecindeki elektrik, doğalgaz, su ve emek maliyetlerinin dahil edilmediği belirtildi.

Ayrıca restoran, paket servis ve dışarıda yeme-içme harcamalarının da hesaplamalara dahil edilmediği vurgulandı. Bu nedenle, Türkiye’deki gerçek “mutfak enflasyonu” ve sağlıklı beslenme maliyetinin açıklanan rakamların da üzerinde olabileceği ifade edildi.

Aylık düzenli takip yapılacak

TÇE, “İdeal Beslenme Endeksi”ni bundan sonra her ayın ilk yarısında düzenli olarak yayımlayacağını duyurdu. Çalışmanın, özellikle gıda enflasyonunun toplumsal refah ve sağlık üzerindeki etkilerini daha görünür kılmayı amaçladığı belirtildi.

Paylaşın

CHP ve AKP Arasında Kıl Payı Fark

ASAL Araştırma’nın son bir yıl içinde gerçekleştirdiği kamuoyu yoklamalarının ortalama sonuçları, Türkiye siyasetinde iki büyük parti arasındaki yarışın başa baş seyrettiğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Verilere göre muhalefetteki CHP ile iktidardaki AKP arasındaki fark yalnızca 0,6 puan seviyesinde.

Son bir yılın anket ortalamalarına göre tablo şu şekilde oluştu:

CHP: Yüzde 32,8
AKP: Yüzde 32,2
DEM Parti: Yüzde 9,1
MHP: Yüzde 8,2
İYİ Parti: Yüzde 4,9
Zafer Partisi: Yüzde 3,9
Yeniden Refah Partisi: Yüzde 3,0
Anahtar Parti: Yüzde 1,9
Türkiye İşçi Partisi: Yüzde 1,3
Diğer: Yüzde 2,7

Ortalamalar, Türkiye siyasetinde iki büyük parti arasındaki rekabetin oldukça sıkı bir dengede olduğunu gösteriyor. CHP yüzde 32,8 ile birinci sırada yer alırken, AKP yüzde 32,2 ile hemen arkasında bulunuyor.

Bu tablo, iki parti arasındaki farkın hata payı sınırları içinde kaldığına işaret eden “kıran kırana yarış” yorumlarını beraberinde getiriyor.

Üçüncü sırada yer alan DEM Parti yüzde 9,1’lik ortalama ile dikkat çekerken, onu yüzde 8,2 ile MHP takip ediyor.

Bu iki partinin, özellikle yerel seçim dinamikleri ve ittifak tartışmaları açısından kilit rol oynadığı değerlendiriliyor.

Listenin devamında İYİ Parti yüzde 4,9, Zafer Partisi yüzde 3,9 ve Yeniden Refah Partisi yüzde 3,0 seviyelerinde yer alıyor.

Yeni siyasi aktörlerden Anahtar Parti yüzde 1,9, Türkiye İşçi Partisi ise yüzde 1,3 oranında ölçüldü.

Ortalamalar, Türkiye’de siyasi tablonun iki büyük parti etrafında yoğunlaştığını ancak üçüncü blokta istikrarlı bir denge oluştuğunu gösteriyor. Küçük partilerin toplam oy oranı ise siyasetin giderek daha parçalı bir yapıya evrildiğine işaret ediyor.

ASAL verileri, özellikle CHP ve AKP arasındaki rekabetin önümüzdeki seçim sürecinin en belirleyici unsuru olmaya devam edeceğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

DEM Parti’den Çağrı: Çözüm İçin Barış Yasası Şart

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), 11-12 Nisan tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği Parti Meclisi (PM) toplantısının ardından sonuç bildirgesini kamuoyuyla paylaştı.

Türkiye’nin siyasi ve ekonomik krizlerine dikkat çekilen bildirgede, Kürt sorununun çözümünden ekonomik adalete kadar pek çok kritik başlıkta “Barış Yasası” vurgusu yapıldı.

Bildirgede, ABD ve İsrail’in Orta Doğu’daki hamlelerinin sadece bölgesel bir saldırganlık değil, küresel kapitalist sistemin siyasi çöküşünün bir göstergesi olduğu belirtildi.

Petrol ve enerji kaynaklarını kontrol etme arzusuyla yürütülen bu “hegemonya savaşlarının” bedelini halkların ödediği vurgulanırken; İran’a yönelik askeri hareketliliğin Türkiye ekonomisini ve siyasetini de doğrudan etkilediği ifade edildi.

Kürt Sorunu ve “Barış Yasası” Talebi

DEM Parti PM, Türkiye’nin en köklü meselesi olan Kürt sorununun demokratik çözümünü bir “tarihsel zorunluluk” olarak tanımladı. Bildirgede öne çıkan çözüm önerileri şunlar oldu:

Yasal Güvence: Çözüm sürecinin kalıcılaşması için tüm toplumsal kesimlerin katılımıyla bütünlüklü bir Barış Yasası çıkarılmalıdır.

Kayyım Uygulamalarına Son: Yerel iradeye saygı duyulmalı, kayyım atanan belediye başkanları görevlerine iade edilmelidir.

Politik Tutsaklara Özgürlük: Cezaevindeki siyasetçiler serbest bırakılmalı ve demokratik hukuk normlarına uygun düzenlemeler yapılmalıdır.

Muhataplık ve Diyalog: Barışın kurumsallaşması adına Sayın Abdullah Öcalan’ın fikirlerini toplumla paylaşabileceği özgür ve hukuki bir zeminin oluşturulması gerektiği yinelendi.

Ekonomik krizin bir “kader” değil, yanlış politik tercihlerin sonucu olduğu savunulan metinde; barışın tesisi ile ekonomik refah arasındaki bağa dikkat çekildi: “Demokratikleşme sağlanmadan ekonomik adalet, hukuk olmadan hakça paylaşım, barış olmadan refah mümkün değildir.”

Yükselen militarizmin ve erkek egemen sistemin doğrudan kadın kazanımlarını hedef aldığı belirtildi. Türkiye’de her gün işlenen kadın cinayetlerinin ve cezasızlık politikalarının, siyasetin eril dilinden beslendiği ifade edilerek, onurlu bir barışın ancak kadın özgürlüğü ile mümkün olacağı vurgulandı.

Bildirge, yaklaşan 1 Mayıs İşçi Bayramı için güçlü bir katılım çağrısıyla son buldu. DEM Parti; yoksulluğa, baskılara ve savaşa karşı tüm halkları, gençleri ve kadınları “Ekmek, Barış, Adalet” şiarıyla meydanlarda buluşmaya davet etti.

Paylaşın

Tükenmişlik Nasıl Bir Moda Gerçeğine Dönüştü?

Jenna Ortega ile popülerleşen “yorgun kız” estetiği, kusursuz görünüm baskısına karşı çıkarak yorgunluğu saklamak yerine görünür kılıyor; modern yaşamın tükenmişliğini dürüst bir stil ifadesine dönüştürüyor.

Haber Merkezi / Son dönemde “yorgun kız” (tired girl) estetiği hızla popülerlik kazanıyor. Bu akım, göz altındaki koyu halkaları, dağılmış eyeliner’ı ve solgun ifadeyi gizlemek yerine, kolektif bir tükenmişliğin görünür bir ifadesi olarak sahipleniyor.

Jenna Ortega gibi isimlerin de ilişkilendirildiği bu trend, yorgunluğu örtmekten çok onu bir stil ifadesine dönüştürüyor.

Yorgunluk: Yeni Bir Estetik Kod

Bir zamanlar iyi dinlenmiş, parlak ve “kusursuz” görünüm ideal kabul edilirken, artık yorgunluk farklı bir anlam kazanıyor. “Yorgun kız” estetiği, sürekli enerjik ve kusursuz görünme baskısını tersine çevirerek bitkinliği bir görünüm unsuru haline getiriyor.

Koyu göz altları, hafif dağılmış makyaj ve solgun tonlar artık saklanması gereken kusurlar değil; aksine bilinçli bir stil tercihine dönüşmüş durumda.

“Clean Girl” Estetiğinden “Tired Girl”e

Uzun yıllar boyunca güzellik standartlarını “clean girl” estetiği şekillendirdi. Işıltılı cilt, minimal makyaj ve zahmetsiz bir şıklık bu anlayışın temelini oluşturuyordu. Bella Hadid, Hailey Bieber ve Kendall Jenner gibi isimler bu görünümün popülerleşmesinde etkili oldu.

Ancak günümüzün hızlı, stresli ve sürekli çevrim içi yaşamı içinde bu kusursuzluk idealine karşı farklı bir yönelim ortaya çıktı: yorgunluğu kabul eden, daha gerçekçi bir estetik.

Jenna Ortega ve Görünümün Yayılması

Bu estetiğin en dikkat çekici temsilcilerinden biri Jenna Ortega oldu. Wednesday dizisinin tanıtım sürecinde ortaya çıkan solgun teni, gölgeli gözleri ve belirgin yorgunluk hissi, bu görünümü geniş kitlelere taşıdı.

Benzer şekilde Lily-Rose Depp, Emma Chamberlain, Gabbriette, Danielle Marcan ve Lara Violetta gibi isimler de bu estetiğin yayılmasına katkı sağladı. TikTok’ta “yorgun kız makyajı” başlığıyla paylaşılan videolar ise yüz binlerce izlenmeye ulaşarak bu trendi dijital bir fenomene dönüştürdü.

İsyandan Çok Bir Dürüstlük Hali

“Yorgun kız” estetiği, klasik anlamda bir isyan hareketi değildir. Ne 90’ların grunge tarzı gibi sistem karşıtı bir duruş taşır ne de belirli bir güzellik idealini tamamen reddeder. Bunun yerine daha sade bir şeyi öne çıkarır: gerçeklik.

Bu yaklaşım, insanların günlük yaşamda hissettiği yorgunluğu saklamak yerine onu görünür kılmayı tercih eder.

Kolektif Tükenmişliğin Görsel Yansıması

Bu trend yalnızca bir makyaj tarzı değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız dönemin ruh haline dair bir işaret olarak da okunabilir. Sürekli ekranlara maruz kalmak, yoğun iş temposu ve bitmeyen bildirimler, birçok kişide ortak bir tükenmişlik hissi yaratıyor.

“Yorgun kız” estetiği ise bu durumu inkâr etmek yerine kabul ediyor: “Evet, yoruluyoruz ve bu görünür olabilir.”

Hiçbir Şey Yapmama Kültürü

Bu estetiğin arkasındaki düşünce, daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor: dinlenme ve durma ihtiyacı.

Sürekli üretken olma baskısı içinde “hiçbir şey yapmamak” çoğu zaman yanlış ya da verimsiz görülüyor. Oysa zihnin toparlanması için durgunluk anlarına da ihtiyaç var.

Belki de bu trendin en önemli mesajı şudur: Yorgunluğu gizlemek yerine kabul etmek, bazen sadece durmayı ve kendimize alan açmayı öğrenmekle başlar.

Paylaşın

AİHM, Ekrem İmamoğlu İçin Türkiye’den Savunma Talep Etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında yapılan başvuruyu öncelikli inceleme kapsamına aldı.

Mahkeme, “siyasi tutukluluk” ve “seçilme hakkının ihlali” iddialarını değerlendirerek Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nden kapsamlı bir savunma istedi.

İmamoğlu’nun tutukluluk süreci, 2025 yılı Mart ayında başlayan bir dizi kritik gelişmeyle şekillendi:

19 Mart 2025: Diplomasının iptal edilmesinin ardından gözaltına alındı.
23 Mart 2025: Mahkeme kararıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi.
13 Mayıs 2025: Avukatları, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yaptı.
10 Kasım 2025: AYM sürecinden sonuç alınamaması üzerine dosya AİHM’e taşındı.
23 Mart 2026: AİHM İkinci Bölümü, başvuruyu ciddi bularak Türkiye’ye resmi savunma talebinde bulundu.

Başvurunun Temel Gerekçeleri

Başvuruda, tutukluluğun yalnızca hukuki değil aynı zamanda demokratik hakları hedef aldığı iddia ediliyor. Öne çıkan gerekçeler şu şekilde sıralanıyor:

Hukuka aykırı tutuklama: Somut ve yeterli suç şüphesinin bulunmadığı savunuluyor.

Etkin yargısal denetim eksikliği: Tutukluluğa yönelik itirazların hızlı ve tarafsız biçimde değerlendirilmediği iddia ediliyor.

Siyasi saik iddiası: Tutuklama kararının hukuki değil, siyasi bir sürecin parçası olduğu ileri sürülüyor.

Seçilme hakkının ihlali: Cumhurbaşkanlığı adaylığının bu süreçle engellendiği savunuluyor.

AİHM’in Sorduğu Kritik Sorular ve “Siyasi Amaç” Tartışması

AİHM’in Türkiye’ye yönelttiği sorular arasında, davanın seyrini etkileyebilecek nitelikte kritik başlıklar yer alıyor. Mahkeme özellikle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. maddesi kapsamında olası “siyasi amaçlı kısıtlama” iddialarına dikkat çekti.

Bu kapsamda Türkiye’ye şu sorular yöneltildi:

Tutuklama kararı, Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamında siyasi amaç taşıyor mu?
Bu süreç, İmamoğlu’nun siyasi faaliyetlerini ve seçilme hakkını kısıtlama amacı güdüyor mu?

Değerlendirmelere göre bu sorular, mahkemenin dosyayı yalnızca bireysel bir özgürlük ihlali değil, aynı zamanda demokratik süreçlere müdahale iddiası olarak ele aldığını gösteriyor.

Ayrıca Mahkeme, önceki içtihatlar arasında yer alan Selahattin Demirtaş kararı kararına da atıfta bulundu.

Hukuki Takvim: Süreç Nasıl İşleyecek?

AİHM’in Türkiye’den savunma istemesiyle birlikte dosya resmî bir takvime bağlandı.

Hükümetin savunması (16 hafta): Adalet Bakanlığı, mahkemenin sorularına yanıt veren kapsamlı bir savunmayı delilleriyle birlikte sunacak.

Cevap hakkı: Savunmanın ardından İmamoğlu ve hukuk ekibi karşı görüşlerini AİHM’e iletecek.

Nihai karar: Tüm belgeler tamamlandıktan sonra AİHM, başvurunun kabul edilebilirliği ve esas yönünden ihlal olup olmadığına karar verecek.

Sürecin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor. Kararın, Türkiye’nin iç siyasi dengeleri ve yaklaşan seçim atmosferi üzerinde etkili olabileceği yorumları yapılıyor.

Özellikle “siyasi amaç” iddiasına ilişkin değerlendirme, davanın en kritik noktası olarak öne çıkıyor.

AİHM’in Türkiye’den savunma istemesiyle birlikte dosya yeni ve resmî bir aşamaya geçti. Önümüzdeki süreçte verilecek yanıtlar, davanın hem hukuki yönünü hem de siyasi etkilerini belirleyecek temel unsur olacak.

Paylaşın

Macaristan’da Siyasi Güç Dengesi Yeniden Şekilleniyor

Macaristan’da Viktor Orbán iktidarı sona ererken, Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi’nin zaferi, ülkenin yönünü yeniden Avrupa’ya çeviren tarihi bir dönüm noktası oldu.

Haber Merkezi / 12 Nisan 2026’da gerçekleştirilen Macaristan genel seçimleri, yalnızca ülke siyaseti için değil, Avrupa’nın genel dengeleri açısından da kritik bir dönüm noktası oldu.

2010’dan bu yana iktidarda olan ve “illiberal demokrasi” yaklaşımıyla anılan Başbakan Viktor Orbán, eski müttefiki Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi karşısında ağır bir yenilgi aldı.

Uluslararası gözlemciler bu sonucu “bir devrin kapanışı” ve Avrupa değerleri açısından “yeniden hizalanma” olarak değerlendiriyor.

Resmi olmayan sonuçlara göre Péter Magyar liderliğindeki Tisza Partisi oyların %53’ünü aşarak parlamentoda anayasal çoğunluk elde etti.

Tisza Partisi: %53+ (yaklaşık 138 sandalye)
Fidesz-KDNP (Orbán): %38 civarı (55 sandalye)
Mi Hazánk: %5,8 (6 sandalye)

Katılım oranının %79,56 ile 1990 sonrası en yüksek seviyeye ulaşması, seçimin toplumsal önemini açıkça ortaya koydu.

Orbán Neden Kaybetti?

Uluslararası analizlere göre bu tarihi değişimin arkasında üç temel dinamik öne çıkıyor:

Magyar Faktörü: Péter Magyar, Fidesz içinden gelen bir isim olarak sistemin zayıf noktalarını iyi analiz etti. Muhalefeti tek çatı altında toplamayı başarması ve yolsuzluk ile dış politika eleştirilerini merkeze alması, geniş bir seçmen koalisyonu oluşturdu.

Ekonomik Baskı: Yüksek enflasyon, yaşam maliyetindeki artış ve Avrupa Birliği fonlarının dondurulması, hükümetin “istikrar” söylemini zayıflattı. Seçmen davranışı ekonomik memnuniyetsizlikten doğrudan etkilendi.

Dış Politikada Yalnızlaşma: Macaristan’ın AB içindeki tartışmalı pozisyonu, özellikle Ukrayna politikası üzerinden artan izolasyon algısı, seçmenlerin yön değiştirmesinde etkili oldu.

Seçim sonuçları Avrupa başkentlerinde hızlı yankı buldu.

Ursula von der Leyen: “Avrupa’nın kalbi bu gece Macaristan’da daha güçlü atıyor.”
Emmanuel Macron: “Demokratik katılımın zaferini selamlıyoruz.”
Donald Tusk: “Macaristan, Polonya ve Avrupa yeniden birlikte.”

Uluslararası medya ise sonucu, Avrupa’da popülist yönetimlere karşı önemli bir kırılma olarak yorumladı.

Yeni Dönem: Macaristan’ı Ne Bekliyor?

Péter Magyar, seçim sonrası yaptığı konuşmada “yeni bir başlangıç” vurgusu yaptı. Elde edilen 2/3 çoğunluk, yalnızca hükümet değişimini değil, sistemsel dönüşüm ihtimalini de beraberinde getiriyor.

Öne çıkan beklentiler:

Dondurulan AB fonlarının serbest bırakılması için hukuk reformları
Ukrayna politikalarında AB ile uyumlu yeni bir çizgi
Yolsuzlukla mücadelede Avrupa Savcılığı (EPPO) ile entegrasyon
Medya ve yargı bağımsızlığının yeniden yapılandırılması
Avrupa Siyaseti İçin Domino Etkisi

Macaristan’daki bu değişim, yalnızca ulusal bir iktidar değişimi değil; Avrupa genelinde yükselen popülist hareketler için de önemli bir test niteliği taşıyor.

Özellikle 2027’de Fransa’da yapılacak seçimler ve diğer Avrupa ülkelerindeki siyasi dengeler açısından bu sonuçlar yakından izlenecek.

Bu gelişme, seçmenlerin ekonomik performans, uluslararası konumlanma ve demokratik standartlar arasında daha hassas bir denge kurmaya başladığını gösteriyor. Aynı zamanda, güçlü liderlik söylemlerinin ekonomik ve kurumsal sonuçlarla sınandığı yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor.

12 Nisan 2026 seçimleri, Macaristan için sadece bir iktidar değişimi değil, aynı zamanda siyasi yönelimde köklü bir dönüşüm anlamına geliyor.

Bu sonuç, Avrupa’da “illiberal demokrasi” modelinin sınırlarını ve seçmenlerin değişen beklentilerini açık biçimde ortaya koyarken, kıta genelinde yeni bir siyasi tartışma dalgasının da kapısını aralıyor.

Paylaşın

DEM Partili Buldan: Öcalan, CHP’ye Yönelik Baskılardan Rahatsız

TBMM Başkanvekili Pervin Buldan, gazeteci Cansu Çamlıbel’e yaptığı açıklamalarda, iktidarın Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) üzerindeki siyasi baskıları ile yürütülen görüşme süreçleri arasındaki çelişkilere dikkat çekti.

Buldan, İmralı’da yürütülen görüşmelerin yalnızca Kürt meselesiyle sınırlı olmadığını, Türkiye’nin genel demokratikleşme sürecini de kapsadığını belirterek, “Bu mesele sadece Kürtlerin geleceğini garanti altına alacak bir süreç değil; Türkiye toplumunun tamamını ilgilendiriyor. Sayın Öcalan, CHP’ye yapılanlardan oldukça rahatsız olduğunu zaman zaman ifade ediyor” dedi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sürece verdiği desteği “çok kıymetli” olarak değerlendiren Buldan, buna rağmen Öcalan’ın CHP’den daha fazla inisiyatif beklediğini ifade ederek, “CHP’nin biraz daha cesur adımlar atması gerektiği yönünde bir beklenti var” sözlerini kullandı.

“CHP üzerindeki iç baskı” vurgusu

CHP’nin süreçte karşılaştığı zorluklara da değinen Buldan, parti içi dinamiklere işaret etti. CHP tabanının ve karar organlarının, iktidar baskısı sürerken demokratikleşme sürecine destek verilmesi konusunda eleştirel bir tutum sergilediğini belirterek, bu durumu “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” ifadesiyle özetledi.

Devlet yetkilileri ve Cumhurbaşkanı ile yapılan temaslara da değinen Buldan, görüşmelerin genel çerçevesine ilişkin olarak, “Genel olarak biz konuşuyoruz, devlet yetkilileri de konuşuyor. Sayın Cumhurbaşkanı daha çok dinleyen bir pozisyonda duruyor ve temennilerini ifade ediyor” dedi.

CHP üzerindeki baskıların kaldırılması yönündeki taleplerini de ilettiklerini söyleyen Buldan, “Bu tür konuların konuşulmadığını özellikle ifade etmek isterim” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol Tutuklandı

CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, İzmir’de yürütülen “kooperatif” soruşturması kapsamında tutuklandı. Soruşturma kapsamında Erkol’la birlikte toplam 9 kişinin daha cezaevine gönderildiği bildirildi.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma, İzmir Büyükşehir Belediyesi iştiraki İZBETON A.Ş. üzerinden bazı kentsel dönüşüm projelerinde “kooperatif aracılığıyla usulsüz menfaat sağlandığı” iddiasına dayanıyor. Dosyada “zimmet”, “nitelikli dolandırıcılık”, “resmî belgede sahtecilik” ve “görevi kötüye kullanma” gibi suçlamalar yer aldı.

Soruşturma kapsamında 9 Nisan 2026 tarihinde başlatılan operasyonla çok sayıda kişi gözaltına alındı. Şüphelilerin jandarmadaki işlemlerinin ardından İzmir’e sevk edildiği, savcılık ifadeleri sonrasında ise tutuklama talebiyle mahkemeye çıkarıldığı öğrenildi.

Nöbetçi sulh ceza hâkimliği, aralarında CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’un da bulunduğu 9 şüphelinin tutuklanmasına karar verdi. Kararın ardından şüpheliler cezaevine gönderildi.

Soruşturmanın, İZBETON A.Ş. ve bağlı kooperatifler üzerinden yürütülen projelerde mali usulsüzlük iddialarına ilişkin olduğu, bilirkişi raporları ve şikâyet dilekçeleri doğrultusunda genişletildiği belirtildi.

Olayla ilgili yargı sürecinin devam ettiği, soruşturmanın yeni gözaltı ve iddianame süreçlerine açık olduğu ifade ediliyor.

Ümit Erkol kimdir?

Ümit Erkol, uzun yıllar sağlık sektöründe görev yapmış bir hekim ve sağlık yöneticisi olarak biliniyor. CHP Ankara İl Başkanlığı görevini yürüten Erkol, 2025 yılında yapılan il kongresinde delegelerin büyük çoğunluğunun oyunu alarak yeniden seçilmişti.

Paylaşın

Özel’den Erdoğan’a “Mertçe Yarışalım” Çağrısı

Özgür Özel, ara seçim çağrısını yineleyerek iktidarı Anayasa’yı ihlal etmekle suçladı ve Erdoğan’a “mertçe yarışalım” mesajı verdi; emekli ve işçiler için ara zam, yargı bağımsızlığı ve siyasi etik yasası konularında da sert eleştirilerde bulundu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, “ara seçim” talebi kapsamında yürüttüğü siyasi temaslar çerçevesinde Gültekin Uysal ile bir araya geldi. Görüşme, Demokrat Parti Genel Merkezi’nde gerçekleşti. Toplantı sonrası düzenlenen ortak basın açıklamasında Özel, hem ekonomik gelişmelere hem de yargı süreçlerine ilişkin iktidara sert eleştiriler yöneltti.

Konuşmasına Polis Teşkilatı’nın kuruluş yıl dönümünü kutlayarak başlayan Özel, güvenlik güçlerinin özlük haklarına dikkat çekti. Küresel ekonomik dalgalanmaların enerji fiyatlarına etkisine değinen Özel, son zamların özellikle dar gelirli kesimleri zorladığını belirterek, “Bu enflasyon ortamında emekliler ve emekçiler için en kısa sürede ara zam yapılmalıdır” dedi.

Ara seçim tartışması: “Anayasal zorunluluk”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Gündemimizde yok” açıklamasına tepki gösteren Özel, ara seçim konusunun yürütmenin değil, Anayasa’nın belirlediği bir süreç olduğunu vurguladı. Anayasa’nın 78. maddesine atıf yapan Özel, şu ifadeleri kullandı:

“Sayın Erdoğan’ın ‘ara seçim gündemimizde yok’ demesi Anayasa’nın açık hükmünü yok saymaktır. 1960’tan bu yana hiçbir siyasi lider ara seçimden kaçmamıştır. Kendi siyasi yolculuğunu da ara seçimle başlatmış bir isim bugün bunu reddediyor.”

CHP’li belediyelere yönelik yargı süreçlerine de değinen Özel, özellikle Mersin Yenişehir ve İzmir Bornova belediyeleri üzerinden yürütülen işlemleri eleştirdi. Adalet Bakanlığı üzerinden savcılara baskı yapıldığına dair iddialar bulunduğunu söyleyen Özel, yargı bağımsızlığının zedelendiğini savundu.

Bornova Belediye Başkanı’na yönelik tutuklama talebini de eleştiren Özel, “Eğer belediyelerdeki idari sorunlar nedeniyle başkanlar tutuklanacaksa, AK Parti’de benzer durumlar yaşayan çok sayıda isim var” ifadelerini kullandı.

“Siyasi etik yasası” vurgusu

Görüşmede ayrıca “Siyasi Etik Yasası” konusunun da gündeme geldiğini belirten Özel, tüm seçilmişlerin mal varlıklarının şeffaf biçimde kamuoyuna açıklanması gerektiğini söyledi. Açıklamasının sonunda Demokrat Parti heyetine teşekkür eden Özel, “Milletin iradesine güveniyoruz. Gelin, anayasal çerçevede mertçe yarışalım” diyerek seçim çağrısını yineledi.

Paylaşın

Egemenliğin Aşınması: Küresel Sermaye Çağında Ulus-Devletin Dönüşümü

21. yüzyılda demokrasi, sandıkla sınırlı bir ritüele mi dönüşüyor? Küresel sermayenin artan hareket kabiliyeti, ulus-devletlerin ekonomik ve siyasi karar alma gücünü nasıl etkiliyor?

Haber Merkezi / Bir zamanlar demokrasi, belirli bir coğrafyada yaşayan yurttaşların kendi kaderlerini belirlemek üzere sandığa gitmesiyle özdeşleştiriliyordu. Ancak günümüzde bu tanımın yeterliliği giderek daha fazla tartışma konusu oluyor. Küreselleşmenin geldiği noktada, ulus-devletlerin yalnızca siyasi değil, ekonomik egemenlik alanlarının da daraldığı yönünde güçlü bir görüş var.

Uzmanlara göre birçok devlet, artık sadece iç politik dinamiklerle değil, küresel finans akımları, çok uluslu şirketler ve uluslararası kurumların belirlediği çerçeve içinde hareket etmek zorunda kalıyor.

Küresel ekonominin en belirgin özelliklerinden biri, sermayenin yüksek hızda ve düşük maliyetle sınır ötesine taşınabilmesi. Bu durum, hükümetlerin ekonomi politikalarını belirlerken manevra alanını sınırlayan önemli bir faktör olarak görülüyor.

Ekonomistler, özellikle vergi politikaları, ücret düzenlemeleri ve sosyal harcamalar gibi alanlarda hükümetlerin “piyasa tepkisi”ni hesaba katmak zorunda kaldığını belirtiyor. Bu çerçevede, yatırım çekme kaygısı ile sosyal politikalar arasında denge kurma ihtiyacı, modern demokrasilerin temel gerilimlerinden biri haline gelmiş durumda.

Bazı eleştirmenler ise bu durumu daha sert bir şekilde tanımlıyor: Onlara göre seçim süreçleri devam etse de, ekonomik tercihlerin sınırları büyük ölçüde küresel piyasa dinamikleri tarafından çiziliyor.

Küresel ekonomik düzenin bir diğer önemli bileşeni, uluslararası finansal kuruluşlar ve yatırım mekanizmaları. Özellikle borç krizi yaşayan ya da dış finansmana bağımlı ülkelerde, ekonomik reform programlarının çoğu zaman uluslararası kuruluşlarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde şekillendiği biliniyor.

Buna ek olarak, uluslararası yatırım anlaşmaları kapsamında yer alan tahkim mekanizmaları da son yıllarda daha fazla tartışılıyor. Bu sistemler, yabancı yatırımcıların devlet politikalarına karşı hukuki yollara başvurmasına imkân tanıyor.

Destekleyenler bu mekanizmaların yatırım güvenliği sağladığını savunurken, eleştirenler ise kamu yararını gözeten düzenlemelerin bu süreçte baskı altına girebildiğini öne sürüyor.

Dijitalleşme ile birlikte çok uluslu şirketlerin faaliyet alanı genişlerken, vergi sistemleri de bu değişime ayak uydurmakta zorlanıyor. Büyük şirketlerin kârlarını düşük vergili ülkelere kaydırabilmesi, birçok devlet için vergi gelirlerinde kayıp anlamına geliyor.

Bu durum, kamu hizmetlerinin finansmanı açısından önemli bir sorun olarak değerlendiriliyor. Uzmanlara göre, küresel ölçekte koordinasyon sağlanmadığı sürece, devletlerin tek başına bu tür vergi stratejileriyle mücadele etmesi oldukça güç.

Son yıllarda gündeme gelen küresel asgari kurumlar vergisi gibi girişimler, bu soruna çözüm arayışlarının bir parçası olarak görülüyor.

Tüm bu gelişmeler, demokrasinin kapsamına ilişkin daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Sadece seçim süreçlerinin varlığı, bir sistemin tam anlamıyla demokratik olduğu anlamına geliyor mu?

Siyaset bilimciler, ekonomik karar alma süreçlerinin de demokratik denetime açık olması gerektiğini vurguluyor. Aksi halde, seçilmiş hükümetlerin hareket alanının daralmasının, temsil mekanizmalarını zayıflatabileceği ifade ediliyor.

Bugün gelinen noktada temel soru şu: Küresel ekonomik entegrasyon ile ulusal egemenlik arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Bir görüşe göre çözüm, uluslararası iş birliğinin güçlendirilmesi ve küresel kuralların daha adil hale getirilmesinde yatıyor. Başka bir yaklaşım ise yerel ekonomilerin dayanıklılığını artırmayı ve stratejik sektörlerde daha fazla kamusal kontrolü savunuyor.

Vatandaş mı, Küresel Ekonominin Aktörü mü?

Küreselleşme, devletlerin ve bireylerin rollerini yeniden tanımlayan bir süreç olarak ilerliyor. Bu dönüşümün nihai yönü henüz net değil. Ancak açık olan şu ki, ekonomik güç ile demokratik temsil arasındaki ilişki, önümüzdeki yılların en kritik tartışma başlıklarından biri olmaya devam edecek.

Bu çerçevede asıl soru giderek daha fazla dile getiriliyor: Bireyler, karar süreçlerinin gerçek öznesi olmaya devam edebilecek mi, yoksa küresel ekonomik düzenin pasif unsurları haline mi gelecek?

Paylaşın