DEM Partili Doğan’dan İktidara “Güven” Eleştirisi

DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Kürt meselesinde gelinen yeni aşamaya dair AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in açıklamalarına sert yanıt verdi: Örgüt kendini feshetti, Ömer Bey’in haberi yok galiba!

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, İlke TV’de katıldığı canlı yayında Türkiye siyasetinin sıcak başlıklarını değerlendirdi. Parti içi kulislerden “yol haritası” tartışmalarına kadar pek çok konuya açıklık getiren Doğan, özellikle çözüm süreci tartışmaları ve tutuklu siyasetçilerin durumu üzerinden hükümete kritik mesajlar gönderdi.

Son günlerde kamuoyunda yer alan “DEM Parti yeniden isim değişikliğine gidiyor” iddialarını kesin bir dille yalanlayan Doğan, partinin kurumsal kimliğine odaklandıklarını belirtti. Kongre sürecinin rutin işleyişinde devam ettiğini hatırlatan Doğan, “Milletvekili grubumuzdan Kadın Meclisimize kadar tüm kurullarımızla toplantı halindeyiz ancak masamızda isim değişikliği gibi bir başlık kesinlikle bulunmuyor” dedi.

Ömer Çelik’e “Fesih” Yanıtı: “Aynı Dilde Israr Güven Sarsıyor”

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, “Silah bırakma ve örgütün tasfiyesi gerçekleşmeden adımların atılamayacağı” yönündeki açıklamaları, Doğan’ın hedefindeydi. Sürecin yeni bir evreye girdiğini savunan Doğan, Çelik’in söylemlerini “gerçeklikten kopuk” olarak niteledi:

“Örgüt zaten kendini feshetti, galiba Ömer Bey’in bundan haberi yok. Türkiye yeni bir döneme girmişken, AK Parti cephesinde hala eski ve dışlayıcı dilde ısrar edildiğini görüyoruz. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmak, toplumsal barış umudunu zedeliyor ve siyasi güveni sarsıyor.”

“Sürgündeki ve Cezaevindeki Siyasetçiler Dönmeli”

Kürt meselesinin demokratik çözümü için somut bir takvim oluşturulması gerektiğini vurgulayan Ayşegül Doğan, yasal düzenlemelerin hızlandırılması çağrısında bulundu. Doğan, sadece cezaevindekilerin değil, düşünceleri nedeniyle yurt dışında yaşamak zorunda kalan siyasetçilerin de ülkeye dönebilmesi için “ivedi bir yol haritası” gerektiğini ifade etti.

Sürecin sadece söylemle değil, kurumsal adımlarla yürümesi gerektiğini belirten Doğan, sorumluluk paylaşımı konusunda şu vurguları yaptı:

Siyaset Kurumu: Yapıcı ve kucaklayıcı bir dil inşa etmeli.
Meclis Başkanlığı ve Komisyonlar: Çözüm için yasal zemini hazırlamalı.
Güvenlik Bürokrasisi: Demokratikleşme adımlarının önünü açmalı.

Doğan konuşmasını, “Herkesin rolü ve misyonu bellidir. Eğer gerçek bir barış ve çözüm isteniyorsa, siyaset kurumu üzerine düşeni yapmalı ve bu tarihi sorumluluktan kaçmamalıdır,” sözleriyle noktaladı.

Paylaşın

Orta Doğu’dan Hint-Pasifik’e: ABD Stratejisinin Kırılma Noktası

İran’a yönelik saldırıların hedefleri oldukça iddialıdır: İran tehdidini ortadan kaldırmak, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devretmek ve stratejik kaynakları Hint-Pasifik’e yönlendirmek.

Aynı zamanda ABD’nin muazzam askerî gücünün sergilenmesi, Pekin’i Tayvan’a yönelik girişimleri konusunda caydırabilir. Kısacası, İran’a yönelik saldırılar; ABD’nin nihayetinde Hint-Pasifik’e ve Çin tehdidine odaklanabilmesini amaçlayan daha geniş bir “büyük stratejinin” parçası olarak görülebilir.

Eğer amaç, Orta Doğu güvenliğini bölgesel ortaklara devrederek Hint-Pasifik için kapasite yaratmaksa, bu hedef doğrultusunda tasarlanmış diplomatik mimari zaten mevcuttu. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile kilit Arap devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeyi ve Amerikan müdahalesinin azalmasıyla işleyebilecek bölgesel bir güvenlik çerçevesi oluşturmayı hedefliyordu.

2023 İsrail-Hamas savaşı diplomatik normalleşmeyi sekteye uğratmış olsa da, anlaşmaların güvenlik iş birliği boyutu büyük ölçüde korunmuştur. Paradoksal olarak, mevcut İran harekâtı, bu sağlam kalmış mimariyi dahi tehlikeye atmaktadır.

Daha derin bir yapısal sorun ise “İran sonrası” iyimserliğini zayıflatmaktadır: İsrail ve Suudi Arabistan’ı bir arada tutan temel unsur, İran tehdidine yönelik ortak algıdır. Bu tehdidin ortadan kalkması hâlinde ittifakın devam edeceğine dair ikna edici bir argüman henüz ortaya konmamıştır. Ortak bir düşmanın ortadan kaldırılması otomatik olarak kalıcı barış sağlamaz; aksine, bastırılmış rekabetleri yeniden gün yüzüne çıkarabilir.

İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bölgesel aktörlerin Amerikan desteği olmaksızın kolektif sorumluluk üstleneceği beklentisi, bölge tarihinde pek de örneği bulunmayan bir iş birliği varsayımına dayanmaktadır.

Nükleer Durum ve Petrol Denklemi

İran, silah yapımına yakın seviyede önemli miktarda uranyum biriktirmiş, ancak nihai silahlandırma aşamasına geçmemiştir. Nitekim, Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Senato İstihbarat Komitesi’ndeki ifadesinde; İran’ın bir önceki yıl gerçekleştirilen “Gece Yarısı Çekiç Operasyonu”ndan bu yana zenginleştirme kapasitesini yeniden oluşturmak için herhangi bir adım atmadığını belirtmiştir. Bu durum, Pyongyang’ın aktif biçimde bölünebilir madde ürettiği ve muhtemelen silahlanma kapasitesine ulaştığı 1994 Kuzey Kore Yongbyon krizinden niteliksel olarak farklıdır.

Tartışmanın bir diğer boyutu enerji güvenliğidir. İran’ın petrolünün yaklaşık %90’ını Çin’e ihraç ettiği göz önüne alındığında, zayıflayan bir İran’ın Çin’in enerji arzını ciddi şekilde aksatacağı öne sürülmektedir. Ancak Çin, enerji ihtiyacının büyük bölümünü kendi kaynaklarıyla karşılamaktadır. Kömür, toplam tüketimin %51’inden fazlasını oluşturan birincil enerji kaynağı olmaya devam ederken; yenilenebilir enerji 2024 itibarıyla petrolü geride bırakarak ikinci sıraya yükselmiştir. Ham petrol ise toplam enerji tüketiminin %20’sinden daha azını oluşturmaktadır.

Nomura Grubu’nun hesaplamalarına göre, Hürmüz Boğazı’ndan geçen İran petrolü, Çin’in toplam enerji ihtiyacının yalnızca yaklaşık %6,6’sına karşılık gelmektedir.

Pekin ayrıca bu tür senaryolara karşı önemli bir önlem almıştır: Mart ayı başı itibarıyla Çin’in stratejik rezervlerinde yaklaşık 1,39 milyar varil petrol bulunmaktadır; bu miktar, yaklaşık 120 günlük net ham petrol ithalatını karşılayabilecek düzeydedir.

ABD’nin Orta Doğu’daki büyük bir gücü yenmesi durumunda, Pekin’in Tayvan konusunda Washington’ı sınamadan önce duraksayıp duraksamayacağı kritik bir sorudur. Bu yaklaşım, bir bölgedeki askerî başarının başka bir bölgede caydırıcılık yaratacağı varsayımına dayanan “modern domino teorisi” ile açıklanabilir.

Operasyonel başarılar (100 saat içinde 2.000 hedefin vurulması, yapay zekâ entegrasyonu, üst düzey liderliğin tasfiyesi) rakipler tarafından dikkatle incelenmektedir.

Ancak bu caydırıcılık yaklaşımı önemli bir soruyu da beraberinde getirmektedir: Bu mesajı iletmenin tek yolu gerçekten büyük ölçekli bir savaş mıdır? Askerî yetenekler, gerçek envanter tüketilmeden de tatbikatlar ve kontrollü teknolojik gösterimler aracılığıyla sergilenebilir. Sürekli muharebe operasyonları ise bu yetenekleri ortaya koyarken aynı zamanda onları mümkün kılan kaynakları da tüketmektedir.

Yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri etkileyici olsa da, kullanılan Tomahawk, SM-3 ve THAAD önleme sistemleri sınırlı sayıdadır ve üretim süreçleri yavaştır.

Maliyet asimetrisi bu noktada belirginleşmektedir: İran, yaklaşık 500.000 dolarlık bir Fateh-313 füzesine karşılık, ABD’nin yaklaşık 3,9 milyon dolarlık PAC-3 önleyici füzelerini kullanmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Ucuz İHA’lar pahalı savunma sistemlerini tüketirken, ardından balistik füze saldırıları gelmektedir.

ABD’de Soğuk Savaş döneminde 51 olan ana savunma yüklenicisi sayısı günümüzde 5’e düşmüştür. Savunma sektöründeki iş gücü ise 1985 seviyesinin yaklaşık üçte birine gerilemiştir.

Tayvan’ın teslim edilmemiş yaklaşık 20 milyar dolarlık silah siparişi bulunurken, müttefiklerin hava savunma sistemlerinin Orta Doğu’ya kaydırılması Pasifik’teki savunma mimarisini zayıflatmaktadır.

ABD, potansiyel uzun vadeli kazanımlar (İran tehdidinin ortadan kaldırılması ve zorunlu yeniden silahlanma süreci) karşılığında Hint-Pasifik’te kısa vadeli ciddi riskler alıyor olabilir. Bu stratejik tercihin başarısı; harekâtın süresine, savunma sanayiinin mobilizasyon hızına ve Pekin’in bu “aşırı genişleme” durumunu bir fırsat olarak görüp görmemesine bağlıdır.

Müttefikleri rahatlatan unsur, uzaktan gerçekleştirilen bombardımanlar değil; ihtiyaç duyulan bölgelerdeki somut askerî varlıktır. ABD açısından temel sorun, caydırıcılık kapasitesini binlerce kilometre ötede tüketirken Pasifik’teki güvenilirliğini nasıl koruyacağıdır.

Kaynak: FPRI

Paylaşın

İmamoğlu’ndan İktidara “Milli İradeye Çöktünüz” Tepkisi

Ekrem İmamoğlu, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tartışmalı bir operasyonla AKP’ye geçmesine sert tepki gösterdi. İmamoğlu, “Zaman, Türkiye’nin muhafızı olma zamanıdır” diyerek mücadele çağrısı yaptı.

Haber Merkezi / Türkiye siyaseti, Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde yaşanan yönetim değişimi ve beraberinde gelen hukuk tartışmalarıyla sarsılıyor. Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, sürece dair sessizliğini bozarak iktidara çok sert eleştiriler yöneltti.

İmamoğlu’nun “Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi” sosyal medya hesabı üzerinden paylaşılan mesajda, Bursa’daki görev değişiminin demokratik meşruiyetine vurgu yapıldı. İktidarın hamlesini “milli iradeye çökme” olarak nitelendiren İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye’nin en büyük 4. şehri Bursa’ya da çöktünüz. Milletin iradesine, milli iradeye çöktünüz! Milletimiz; zalimlikte, hukuksuzlukta sınır tanımayan bir aymazlıkla karşı karşıyadır. Demokrasi, adalet ve cumhuriyet kolonları tehdit altındadır. Mücadelemiz büyüktür. Zaman, Türkiye’nin muhafızı olma zamanıdır!”

Paylaşın

Merkez Bankası’ndan Tarihi Zarar

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 2025 yılına ilişkin bilançosu Resmi Gazete’de yayımlandı. Açıklanan verilere göre Banka, 2025 hesap dönemini 1 trilyon 65 milyar TL zarar ile kapattı.

TCMB’nin 31 Aralık 2025’te sona eren 94. hesap dönemine ilişkin bilançosunda, toplam aktif büyüklüğün yaklaşık 12,4 trilyon TL seviyesine ulaştığı görüldü. Aynı dönemde Banka’nın altın varlıkları 4,8 trilyon TL’ye yaklaşırken, ihtiyat akçesi ise yaklaşık 334 milyon TL olarak kaydedildi.

Açıklanan bilanço verilerine göre TCMB’nin 2025 yılı zararı 1 trilyon 64 milyar 875 milyon TL düzeyinde gerçekleşti. Böylece Banka’nın zararı, son yılların en yüksek seviyelerinden birine ulaştı.

TCMB’nin açıkladığı zarar, küresel merkez bankalarının performansıyla da benzerlik gösterdi. ABD Merkez Bankası (Fed) 2025 yılında üst üste üçüncü kez zarar açıklarken, Avrupa Merkez Bankası da yılı negatif bilanço ile kapattı. Bu tablo, sıkı para politikaları ve yüksek faiz ortamının merkez bankaları üzerinde maliyet baskısı oluşturduğuna işaret ediyor.

Ekonomistler, son dönemde merkez bankalarının zarar açıklamasında artan faiz giderleri, likidite yönetimi kapsamında yapılan ödemeler ve para politikasına yönelik operasyonların etkili olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle yüksek faiz ortamı, merkez bankalarının bilançosunda giderleri artıran temel unsurlar arasında yer alıyor.

Genel görünüm, TCMB’nin 2025 yılında açıkladığı yüksek zararın yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını, küresel ölçekte merkez bankalarının benzer bir finansal baskıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Paylaşın

Ara Seçim Tartışmaları: Muhalefetten Anayasa Çıkışı, İktidardan İstikrar Vurgusu

Muhalefet, Meclis’teki boş sandalyeleri gerekçe göstererek ara seçimi anayasanın emri olarak savunuyor; iktidar ise suni gündem diyerek 2028’e kadar seçim olmayacağını vurguluyor.

Haber Merkezi / Nisan 2026 itibarıyla Türkiye siyasetinin gündemi, Meclis’teki boş sandalyeler üzerinden alevlenen “ara seçim” tartışması oldu. CHP ve İYİ Parti önderliğindeki muhalefet, ara seçimi sadece teknik bir gereklilik değil, aynı zamanda demokratik bir sorumluluk olarak nitelendiriyor.

Öte yandan iktidar cephesi ise seçim taleplerini “suni gündem” olarak değerlendiriyor ve önceliklerinin istikrar ve ekonomik hedefler olduğunu vurguluyor.

CHP lideri Özgür Özel, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nu ziyaret ederek ara seçimin “tercih değil, anayasal zorunluluk” olduğunu vurguladı: “Anayasa ‘30 ay geçtikten sonra boşalan vekillikler için ara seçim yapılır’ diyor. Bu bir emir. Meclis Başkanı tarafsız kalamaz, tarafları bir araya getirmeli ya da demokrasiden yana taraf olmalıdır.”

Özel’in bu çıkışı, muhalefetin sandığı demokrasi ve meşruiyet simgesi olarak gördüğünü gösteriyor. İYİ Parti lideri Dervişoğlu da aynı çizgide: “Meşruiyetin tek kaynağı sandıktır. Türkiye’nin yakıcı sorunları varken temsil noktasındaki boşluklar siyasi bir tercihle kapatılamaz.”

Bu mesajlar, muhalefetin yalnızca birkaç koltuk boşluğuna bakmadığını, aynı zamanda Meclis’in temsil yetisinin eksik kalmasının demokratik meşruiyeti zedelediğini düşündüğünü ortaya koyuyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Lideri Devlet Bahçeli, muhalefetin çağrılarına net karşı çıkıyor. Erdoğan, ara seçim taleplerini “siyaset mühendisliği” olarak nitelendirerek 2028’e kadar seçim planları olmadığını açıkladı:

“Dışarıdaki ateş çemberi ve içerideki ekonomik mücadelemiz sürerken kimse bize sandık dayatmasın. Suni tartışmalarla milletin vaktini çalmayacağız.”

Bahçeli ise istikrar vurgusunu öne çıkararak muhalefetin talebini “kaos arayışı” olarak yorumladı: “Türkiye’nin önceliği mutfaktaki yangın ve sınır güvenliğidir. Seçim demek duraksama demektir.”

Bu yaklaşım, iktidarın kriz ve güvenlik kaygılarıyla seçim gündeminden uzak durmayı stratejik bir tercih olarak gördüğünü gösteriyor.

DEVA Partisi lideri Ali Babacan, ara seçimi teknik bir gereklilik olarak kabul etmekle birlikte, esas çözümün erken genel seçim olduğunu savunuyor: “Ekonomi yönetimi akıl tutulması yaşıyor. Sadece birkaç koltuk için değil, Türkiye’nin yönetimi için sandık şarttır.”

Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ ise Ekim 2026’yı erken seçim için uygun tarih olarak gösterdi ve mevcut ittifakların ülkeyi taşıyamadığını vurguladı. TİP ve Gelecek Partisi temsilcileri de iktidarın seçimden kaçmasının halkın sorunlarını görmezden gelme riski taşıdığını öne sürüyor.

Anayasal Çerçeve

Tartışmanın merkezinde Anayasa’nın 78. maddesi bulunuyor. Buna göre: TBMM üyeliklerinde %5 (yaklaşık 30 milletvekili) boşalma olması durumunda ara seçime gidilmesi gerekiyor.

Ancak boşalan üyelik sayısı bu oranı tutmasa da, bir ilin veya seçim çevresinin temsilcisiz kalması durumunda ara seçim zorunluluğu doğabiliyor.

Muhalefet bu boş koltukları bir “demokrasi sınavı” olarak yorumlarken, iktidar ise seçim gündeminin kapalı kalacağını vurguluyor.

Türkiye siyasetinde ara seçim tartışması, sadece birkaç boş sandalye meselesi değil; aynı zamanda demokratik temsil, siyasi strateji ve iktidar-iktidar dışı güçlerin güç mücadelesi ile ilgili bir meseleye dönüşmüş durumda.

Muhalefet, anayasanın gereğini yerine getirmek ve temsil eksikliğini gidermek isterken, iktidar “istikrar” ve kriz yönetimi gerekçesiyle zaman kazanmayı tercih ediyor. Önümüzdeki aylarda, Ankara’daki “sandık” sesleri muhtemelen yükselmeye devam edecek.

Paylaşın

Özel’den Kurtulmuş’a “Anayasa’dan Taraf Ol” Çağrısı

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in erken ve ara seçim çağrılarıyla ısınan Başkent siyaseti, bugün karşılıklı sert ve teknik açıklamalarla yeni bir boyuta taşındı.

Haber Merkezi / TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un sürecin anayasal prosedürlerini hatırlatan çıkışına, Özel’den “liderlik ve arabuluculuk” vurgusuyla yanıt geldi.

İlk açıklama TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’tan geldi. Ara seçim taleplerine ilişkin “hukuki set” çeken Kurtulmuş, Meclis Başkanlığı makamının bir noter gibi hareket ettiğini belirterek şunları söyledi:

“Anayasamızda hangi şartlar altında ara seçime gidilebileceği çok nettir ve milletvekili istifalarının kabul şekli açıktır. Bu konuda karar alma yetkisi TBMM’dedir. Ara seçimin nasıl yapılacağı Anayasa ve İç Tüzük’te bellidir. Şartlar yerine geldiğinde bu olur ama karar Genel Kurul’un yetkisindedir. TBMM Başkanlığı’na en ufak bir inisiyatif bırakılmamıştır.”

Kurtulmuş’un açıklamalarının ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nu ziyaret ederek Meclis Başkanı’nın sözlerini değerlendirdi. Özel, Kurtulmuş’un aslında anayasal bir gerçeği dile getirdiğini savunarak süreci şöyle yorumladı:

“Sayın Meclis Başkanı, ara seçimin anayasal bir zorunluluk olduğunu söylüyor; 30 ay şartı sağlanmış durumda. Benim çağrım, Meclis’in tıkandığı noktada ara seçim zorunluluğunu hatırlatmak ve Meclis Başkanı’nı bu süreçte aktif bir rol üstlenmeye davet etmektir. Tarafları bir araya getirin ya da Anayasa’ya uymaktan yana taraf olun.”

Özel, gelecek hafta Kurtulmuş’u ziyaret edeceğini belirterek Meclis Başkanı’nı, partiler arası diyalog ve eşgüdümü sağlamaya çağırdı. Özel’in açıklamaları, Başkent’te ara seçim tartışmalarının önümüzdeki günlerde daha da yoğunlaşacağının işareti olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

Bursa Büyükşehir Belediyesi CHP’den AK Parti’ye Geçti

CHP’den Bursa Belediye Başkanı seçilen Mustafa Bozbey’in tutuklanarak görevden uzaklaştırılmasının ardından boşalan koltuğa, AK Parti’nin adayı Şahin Biba seçildi.

Perşembe günü saat 11.00’de toplanan Büyükşehir Belediye Meclisi’nde yapılan başkan vekilliği oylamasında, AK Parti Grubu’nun adayı Şahin Biba 61 oy alarak yeni başkan vekili oldu. Böylece Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin yönetimi resmen AK Parti’ye geçmiş oldu.

Şahin Biba’nın adaylığı, partinin meclis çoğunluğunu elinde bulundurması ve CHP’nin başkanvekilliği için aday çıkarmaması sonucunda kesinleşti.

Süreç Nasıl İşledi?

Bursa’da, CHP’li Belediye Başkanı Mustafa Bozbey, hakkında yürütülen soruşturma kapsamında rüşvet ve örgüt kurma suçlamalarıyla tutuklanmış ve İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. Bu gelişme, belediye yönetiminde yeni bir sürecin başlamasına neden oldu.

Bunun üzerine, Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi Olağanüstü Toplantı’sında başkan vekilliği seçimi gündeme alındı. CHP Meclis Grubu, aday göstermeme kararı alarak sandık başına gitmedi. Üyelerin çoğunluğunu elinde bulunduran Cumhur İttifakı, AK Parti’nin adayı Şahin Biba’yı destekledi.

AK Parti’nin başkan vekili adayı olarak gösterdiği Şahin Biba, Bursa Büyükşehir Belediye Meclisi’nin oy çokluğuyla yeni yönetici olarak seçildi. Biba, Nilüfer Belediye Meclis Üyesi olarak görev yapmış, belediye meclisinde AK Parti Grup Sözcülüğü gibi önemli sorumluluklar üstlenmiş bir isim olarak tanınıyor.

Bu gelişme, Bursa’daki yerel siyasette köklü bir değişim olarak değerlendiriliyor. CHP’nin daha önce kazandığı Büyükşehir Belediyesinin yönetiminin, hukuki süreçler sonucunda AK Parti’ye geçmesi, yerel kamuoyu ve siyasi çevrelerce tartışılmaya devam ediyor.

Bursa’da yeni yönetimin kent hizmetleri ve projelerinde nasıl bir yön izleyeceği, önümüzdeki günlerde dikkatle takip edilecek.

Paylaşın

Hizbullah Lideri Naim Kasım Öldürüldü Mü?

İsrail ordusu, Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta dün gece düzenlenen hava saldırılarında İran destekli Hizbullah’ın Genel Sekreteri Naim Kasım’ın öldürüldüğünü duyurdu.

Haber Merkezi / Bu açıklama, çatışmaların en yoğun dönemlerinden birinde geldi ve mezkur iddia uluslararası kamuoyunda geniş yankı buldu.

Naim Kasım’ın, 2024’te uzun süren lider Hasan Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’ın en üst düzey yöneticisi olarak atandığı biliniyor. Örgütte yıllardır üst düzey figür olarak yer alan Kasım’ın hedef alındığı iddiası, bölgedeki gerilimi daha da artırdı.

İsrail’in iddiasına karşın şu ana kadar Hizbullah tarafından resmi bir onay gelmedi. Uluslararası haber ajansları, özellikle Reuters dün gece yayımladığı haberinde, söz konusu ölüm iddiasının bağımsız kaynaklarca doğrulanmadığını vurguladı. Bu nedenle Naim Kasım’ın gerçekten öldüğü hâlâ netlik kazanmış değil.

Aynı saatlerde İsrail ordusu ayrıca Naim Kasım’ın yeğeni ve yakın bir danışmanı olarak tanımlanan bir ismin Beyrut’ta öldürüldüğünü de bildirdi. Bu açıklama, haber akışında karışıklığa yol açtı ve gözlemciler iddiaların ayrıntılarına ilişkin belirsizlikten söz ediyorlar.

Bu iddialar, İsrail ile Hizbullah arasında geçen aylarda devam eden gerilimin bir parçası olarak ortaya çıktı. Al Jazeera’nın haberine göre, Lübnan genelinde yürütülen İsrail bombardımanlarında onlarca sivil yaşamını yitirdi ve bölgedeki ateşkes çabaları tehlikeye girdi.

İsrail tarafı, operasyonlarının bir parçası olarak Hizbullah’ın komuta ve kontrol ağlarını hedef aldığını belirtiyor. Bölgedeki sivillerin can kayıplarının yüksek olması ise uluslararası toplumu endişelendiriyor.

Analistler, Naim Kasım’ın öldüğüne dair iddianın doğrulanmasının durumun seyrini önemli ölçüde değiştirebileceğini belirtiyor. Özellikle İran’ın bölgedeki rolü ve Hizbullah’ın konumu düşünüldüğünde, lider kaybının örgüt üzerindeki etkileri derin olabilir.

Ancak şu anda uluslararası ajanslar ve bağımsız kaynaklar kesin bir teyit alamadıklarını dile getiriyor; bu da haberin doğruluk durumunu belirsiz kılıyor.

Paylaşın

CHP’li Bornova Belediyesi’ne Operasyon: Başkan Ömer Eşki Gözaltında

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü bir soruşturma çerçevesinde Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki ve belediyeye bağlı üst düzey bazı yöneticiler gözaltına alındı.

Soruşturma, sosyal medyada yayılan ihbar niteliğindeki paylaşımların ardından İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatıldı. İddialara göre, Bornova Belediyesi’nde çalışan olmadığı halde maaş alan bir çalışanın bulunduğu ve kamu kaynaklarının usulsüz şekilde aktarıldığı öne sürüldü.

Savcılık, bu paylaşımları ihbar kabul ederek belediye personeli A.A. ile belediye bünyesindeki bazı yetkililer hakkında resen soruşturma başlattı.

Operasyon kapsamında Başkan Ömer Eşki’nin yanı sıra Bornova Belediyesi İnsan Kaynakları Müdürü ve Halkla İlişkiler biriminden bazı isimlerin de gözaltına alındığı, şüphelilere “nitelikli dolandırıcılık” ve “resmi belgede sahtecilik” gibi suçlamaların yöneltildiği ileri sürüldü.

Soruşturmanın kökeni olarak görülen olayın, CHP’li Uşak Belediyesi’ne yönelik yürütülen rüşvet ve yolsuzluk dosyasından kaynaklandığına dair işaretler bulunuyor. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın gözaltına alınmasının ardından yürütülen süreçte, Yalım’ın Bornova Belediyesi’nde “yakın arkadaşı” olduğu iddia edilen bir kişinin yüksek maaşla istihdam edildiği iddiaları savcılığı harekete geçirdi.

AK Parti İzmir Milletvekili Mahmut Atilla Kaya da soruşturmayla ilgili yaptığı açıklamada, söz konusu personelin hiç çalışmadan belediye bütçesinden yüksek maaş aldığı ve Yalım ile ilişkisi bulunan kişilerle bağlantılı olabileceğini belirtti.

Operasyonun ardından siyasi tartışmalar da alevlendi. CHP cephesinden resmi açıklama gelirken, parti kanadından bu tür süreçlerin “siyasi gündemle ilişkilendirilmemesi” gerektiği ve hukukun kendi süreçlerinde işletilmesi gerektiği vurgulandı. Öte yandan iktidar yanlısı medya ile muhalefet arasındaki tartışmalar, olayın parti politikasına indirgenmeye çalışıldığı iddialarıyla yoğunlaştı.

Sosyal medya üzerinde yayılan tepkilerde ise farklı görüşler öne çıkıyor. Bazı kullanıcılar operasyonu “CHP’li belediyelere yönelik artan yargı süreçlerinin bir parçası” olarak nitelendirirken, diğer kesimler bunun “algı operasyonu” olduğunu savunuyor.

Bornova, İzmir’in en yoğun nüfuslu ilçelerinden biri olarak biliniyor ve uzun süredir Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi altında şekillenen yerel hizmetlerle gündemdeydi. Belediye, altyapı projeleri, sosyal hizmetler ve kentsel gelişim programlarıyla yerel halkın dikkatini çekerken, operasyon bu hizmetlerin gölgesinde tartışma yarattı.

Savcılığın yürüttüğü soruşturma devam ediyor ve gözaltı süreçlerinin ardından olası ifadeler, delil tespitleriyle birlikte yargı sürecinin önümüzdeki günlerde netlik kazanması bekleniyor. Bornova Belediyesi’nden veya ilgili kurumlardan resmi bir açıklama yapılmadı, ancak gelişmelerin takipçisi olunacağı belirtiliyor.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Hukuk Herkese Eşit İşlemeli

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yerel yönetimlerdeki hukuksuzluklara, kayyum uygulamalarına ve siyasi etik eksikliğine tepki gösterdi, herkes için eşit hukuk ve Siyasi Etik Yasası çağrısı yaptı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yerel yönetimlerdeki operasyonlar, Orta Doğu’daki güç mücadeleleri ve demokratik çözüm süreci tartışmalarına ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Bakırhan, iktidara güçlü bir “Siyasi Etik Yasası” çağrısı yaptı.

Bakırhan, İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı verileri örnek göstererek yargı uygulamalarındaki çifte standarda dikkat çekti. 31 Mart 2024’ten bu yana açılan 1048 soruşturmanın 472’sinin AK Partili, 217’sinin CHP’li, 78’inin MHP’li ve yalnızca 16’sının DEM Partili belediyeleri kapsadığını belirten Bakırhan, “Partisine göre hukuk uygulanıyor; muhalefet nefes alamıyor, iktidar usulsüzlükten muaf” ifadelerini kullandı.

Yerel seçimlerin ardından yaklaşık 90 belediyede yönetim değiştiğini ve 9 milyon vatandaşın iradesine müdahale edildiğini vurgulayan Bakırhan, bu durumun istikrar değil, güvensizlik ürettiğini söyledi.

Bakırhan, dünyadaki çatışmaları enerji kaynakları, ticaret yolları ve geçitler üzerinden yürütülen bir “dolaşım krizi” olarak tanımladı. Orta Doğu ve İran’daki gelişmelere değinen DEM Parti lideri, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “üç çizgi” analizini hatırlatarak, İsrail çizgisi, İngiltere çizgisi ve demokrasi-ortak yaşam çizgisinin önemine dikkat çekti.

Türkiye’de iç barışın sağlanması gerektiğini belirten Bakırhan, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasını, kayyumların kaldırılmasını ve seçilmiş iradenin görev başına gelmesini talep etti.

Ayrıca, siyaset ve bürokraside yolsuzluk ve ayrıcalıklara karşı Siyasi Etik Yasası çağrısı yapan Bakırhan, “Hodri meydan! Kim halkın vergisinden aşırıyorsa peşini bırakmayalım” dedi.

Bakırhan, tüm siyasi partilere de çağrıda bulunarak, “Sandığı, makamı, rantı ve polemiği değil, 86 milyonun geleceğini düşünerek siyasal iklimi normalleştirelim. DEM Parti olarak elimizden geleni yapmaya hazırız” ifadelerini kullandı.

Paylaşın