Tıpta Yapay Zekanın Yükselişi; Endişelenmeli Miyiz?

Yapay zeka (Artificial Intelligence / AI), hastalıkları teşhis etmekten hasta sonuçlarını tahmin etmeye kadar bildiğimiz sağlık hizmetlerinde devrim yapma potansiyeline sahip.

Haber Merkezi / Ancak yapay zekanın kullanılmasıyla birlikte tıp alanındaki hızlı ilerleme, ele alınması gereken bir dizi etik ve kaygıyı da beraberinde getirmiş görünüyor.

Yapay zekanın tıpta kullanılmasının en önemli faydalarından biri, yapay zekanın büyük miktarda veriyi hızlı ve doğru bir şekilde analiz edebilme yeteneği. Bu, daha hızlı ve daha doğru teşhislere, kişiselleştirilmiş tedavi planlarına ve daha iyi sonuçlara yol açabilir.

Yapay zekanın bir diğer öneli faydası, sağlık hizmeti sağlayıcılarına en son araştırmalara ve en iyi uygulamalara dayalı bilgiler ve öneriler sunarak daha bilinçli kararlar almalarına yardımcı olabilir. Araştırmacılar ise, yapay zekanın gücünden yararlanarak hastalıklara ilişkin yeni çözümler geliştirebilirler.

Potansiyel riskleri

Önemli faydalarına rağmen rağmen tıpta yapay zekanın kullanılması dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konu. Temel endişelerden biri, hasta verilerinin mahremiyeti ve güvenliği. Bir diğer endişe ise, yapay zekanın sağlık hizmeti sağlayıcılarının yerini alma ve sağlık hizmetlerinde insan dokunuşunun kaybolmasına yol açma potansiyeli.

Yapay zekanın tıpta kullanılmasının potansiyel risklerinin ve faydalarının dikkatle değerlendirilmesi önemli. Hasta verilerinin mahremiyeti ve güvenliği gibi konular ele alınması sonrası, bu teknoloji şeffaf bir şekilde sağlık hizmetlerine entegre edilebilir.

Paylaşın

31 Mart: AK Parti’nin Oyları Neden Düştü?

Seçim sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Tanju Tosun, “En son 14 Mayıs seçimlerinde sorun, ‘boş tencere iktidar devirmedi’ şeklinde belirlendi. Görünen o ki özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz bu kez beklenen etkiyi yaptı” dedi ve ekledi:

“CHP’nin başarısında ekonomik krizin yol açtığı, gelir dağılımındaki adaletsizlik, ekonomik yoksulluk, Ankara ve İstanbul belediyelerinin başarısı CHP’nin iddialarını pekiştirdi ve seçmende pozitif bir algı yarattı. AKP’nin sandığa gitmemesi kadar YRP’ye yönelen kitle var. CHP ilk kez oy kullanacak 1 milyon 200 bin seçmenden en fazla oy alan parti oldu. Bunların hepsi CHP’ni başarılı olmasına katkı sundu.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), yerel seçimlerde 47 yıl sonra büyük bir zafer elde etti. Türkiye genelinde CHP yüzde 37.8, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yüzde 35.5, Yeniden Refah Partisi yüzde 6.2, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yüzde 5.7, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yüzde 5, İYİ Parti ise yüzde 3.8 oy aldı.

Seçmenin 14-28 Mayıs’a göre yerel seçimlerde eğiliminin değişmesini uzmanlar Cumhuriyet’ten Gökhan Kam‘a değerlendirdi.

Siyaset bilimci Prof. Dr. Mithat Baydur, “16 milyon emekçinin 10 milyonuna 7 bin 500 bin TL’den 10 bin TL’ye getirilen yani yüzde 37’lik bir zamla karşılık verilmesi bir öfke birikmesine sebep oldu. Nihayetinde seçimin yaklaştığı üç-dört gün öncesinde cumhurbaşkanının, ‘Emeklilere verecek paramız yok. Kasamız bomboş’ demesi, hatta daha da ileri giderek EYT’lilere de, ‘Yaptığımız esasında bir hataydı’ deyip yüz binlerce kişiyi yeniden karşısına alması büyük bir infiale sebep oldu. Cumhurbaşkanının tabiriyle, ‘Bu bir emeklilik yılı olacak’ diyordu. Gerçekten emeklinin yılı oldu bence. Bu çerçevede emeklinin durumu şöyle oldu, emekliler çok büyük bir protesto hareketine giriştiler” diye konuştu.

AKP’nin kitlesinin sandıklara gitmediğinin belli olduğunu söyleyen Baydur, “CHP’nin seçmeni büyük bir sadakatle, hırsla sandığa giderken AKP’nin emeklileri ki -emeklilerden yüzde 35 oy aldığı bilimsel araştırmalarla sabittir- özellikle emeklilerden oy alan AKP’nin kitlesi sandığa gitmedi. Seçime yüzde 77-78 oranında bir katılım var. Seçmenin AKP’ye bir uyarı verdiği söyleniyor. Bence seçmen bir tür kınama cezası verdi” diye konuştu.

“Bu seçim CHP için bir zafer gibi görünüyor. Evet, CHP kazandı 100 birim üzerinden değerlendirirsek CHP’nin bundaki oy hakkı yüzde 30’du. Yüzde 70 esasında AKP kaybetti” diyen Baydur, “Bu yüzde 30’ları CHP’nin daha ileriye taşıyabilmesi için bizim genel seçimlerde iktidar olduğunda, dış politika yani bölgesel ve küresel çapta hangi blok çerçevesinde hareket edeceği, Avrasya blokuyla ilişkilerinin nasıl olacağı, NATO çerçevesinde hareketlerinin ne olacağı, Rusya- Ukrayna savaşında nasıl bir tavır takınabileceği, sağlık politikaları nasıl olacak, milli eğitimdeki tahribatı nasıl giderebilecek, tasarruf ve makro ekonomik tedbirler çerçevesinde sıkı para politikasıyla büyümeyi aynı anda nasıl ileriye götüreceği konusunda net politikalar gösterebilmesi ve anlatabilmesi lazım. Bu sadece AKP’ye bir protesto mahiyetindedir” ifadelerini kullandı.

“Ekonomik kriz beklenen etkiyi yaptı”

Prof. Dr. Tanju Tosun, seçim sonuçlarında ekonomik krizin etkili olduğunu belirtti. Tosun, “En son 14 Mayıs seçimlerinde sorun, ‘boş tencere iktidar devirmedi’ şeklinde belirlendi. Görünen o ki özellikle Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz bu kez beklenen etkiyi yaptı. CHP’nin başarısında ekonomik krizin yol açtığı, gelir dağılımındaki adaletsizlik, ekonomik yoksulluk, Ankara ve İstanbul belediyelerinin başarısı CHP’nin iddialarını pekiştirdi ve seçmende pozitif bir algı yarattı. AKP’nin sandığa gitmemesi kadar YRP’ye yönelen kitle var. CHP ilk kez oy kullanacak 1 milyon 200 bin seçmenden en fazla oy alan parti oldu. Bunların hepsi CHP’ni başarılı olmasına katkı sundu” şeklinde konuştu.

Paylaşın

Merkez Bankası Faiz Arttırdı; Kur Neden Düşmüyor?

Şubat ayında politika faizini yüzde 45’te sabit tutan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), mart ayında ise politika faizini 500 baz puan birden artırarak yüzde 50’ye yükseltti.

Peki, Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artırma kararına rağmen rezervler neden artmadı, kur neden düşmedi?

Ekonomim yazarı Burcu Aydın Özüdoğru bu konuyu köşesine taşıdı. Özüdoğru’nun konuyla ilgili yazısı şöyle:

“Bu konuda önemli bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünüyorum ve ilk önce, soruya soruyla karşılık vermek istiyorum: Merkez Bankası geçtiğimiz hafta faiz artışına gitmemiş olsaydı bu hafta rezerv ve kur üzerindeki baskı ne durumda olurdu?

Rezervler/kur üzerindeki baskı, bir sonraki Para Politikası Kurulu karar tarihi olan 3 Mayısa kadar sürdürülebilir miydi?

Cevap hayır ise neden Merkez Bankası’nın geçtiğimiz hafta neden 500 (+/-300) puanlık bir faiz artışına gittiğini anlamış olmalıyız. Daha da net anlaşılması için bu kararın sistem üzerinde birikmiş yüksek düzeydeki stresi azaltma konusunda atılan kritik bir karar olduğunun altını çizelim.

Yazıya kur/rezerv/enflasyon patikasında bizleri neler bekliyor sorusuyla devam edelim. Merkez Bankası’ndan gelen faiz artışı gerek TL mevduatları cazip kılma gerekse yurt dışından portföy girişini desteleme adına çok önemli bir karar oldu.

Ancak 22 Mart haftası itibarıyla $284 milyar seviyesinde olan toplam yabancı para ve KKM mevduatların TL varlıklara dönmesi zaman alacaktır. Benzer şekilde yabancıların portföy akımlarının da zaman içinde artan düzeylere ulaşmasını beklemeliyiz.

Turizm kaynaklı döviz girişinin düşük, yabancı para ödeme ihtiyacının yüksek olduğu bir dönemde kur ve rezerv üzerinde hızlı bir iyileşme beklemek gerçekçi olmayacaktır. Ayrıca TL varlıklara olan ilgi döviz kurunu rahatlatacak olacaksa da tarihi dip düzeylere düşen rezervleri (swap ve kamu mevduatları hariç) iyileştirme ihtiyacı, nominal döviz kurundaki değer kaybının izleyen aylarda da devam edeceğini bize söylüyor.

Peki, tek başına Merkez Bankası faiz artışı, yukarıda bahsettiğim zaman içinde liralaşma senaryosu için yeterli mi? Hayır.

Bu senaryonun gerçekleşmesi için ekonomik aktörlerin güveninin tesis edilmesi; dolayısıyla ekonomik ve yapısal politikaların bu süreci desteklemesi gerekiyor.

Bugünlerde IMF Başkanı Georgieva’nın da gündeminde olduğu üzere; kurumsal bağımsızlık, enflasyon ve uzun vadeli sürdürebilir ekonomik büyüme için kritik öneme sahip. IMF ekonomistlerinden L. I. Jacome ve S. Pienknagura (2022) tarafından yapılan çalışmaya göre, bağımsızlık değerlerinin yüksek olduğu ülkelerde hane halklarının enflasyon beklentileri düşük enflasyonu destekliyor.

Dolayısıyla ekonomi politikası konusunda kamuoyu güvenini sağlamak adına ilk önce kurumsal bağımsızlığı ve hesap verebilirliği tesis edecek düzenleme ve uygulamaları hızlı bir şekilde hayata geçirmemiz gerekiyor.

Eş zamanlı olarak, kamu maliyesinin de genişleyici bir çerçeveden çıkarak Merkez Bankasının yürüttüğü para politikasıyla uyumlu bir yapıda yeniden şekillenmesi gerekiyor. Ancak bu hiç de kolay bir süreç değil. Kamu maliyesinin sırtında Kahramanmaraş Merkezli deprem bölgesinin yeniden inşa edilmesi, kamu personeli, sosyal güvenlik sistemi, faiz, başta İstanbul olmak üzere binaların afetlere karşı güçlendirilmesi gibi birçok harcama yükü var.

Maliye politikalarının yanı sıra yapısal politikaların da fiyat istikrarı için önemli olan gıda, tarım, işgücü ve eğitim gibi alanlardaki katılıkları çözmesi gerekiyor. Özetle; belirtiğim tüm bu alanlarda koordineli ve etkin politikaların uygulanması halinde enflasyonun hedefe, rezervlerin de uluslararası kabul gören yeterlilik seviyelerine ulaştığını görebiliriz.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

“Türkiye, Yerel Seçimlerden Sonra ‘Acı İlacı’ İçecek”

Yerel seçimler sonrası Türkiye’yi ekonomide çok zor bir dönemin beklediğini ifade eden ekonomist Güldem Atabay, “Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye’nin o acı reçete karşısına konacak, Türkiye o acı ilacı içecek” dedi.

“Politik olarak ilk üç ayda bu adımlarda geri duruldu ama yerel seçimlerden sonra hem bütçe açığının kapatılması ya da daraltılması hem de enflasyonla mücadelede vergi artışları olduğunu göreceğiz” diyen Atabay’a göre KDV (katma değer vergisi) artışları Bakan Şimşek’in ifade ettiği düşük KDV’li ürünlerin yüzde 18-20 bandına çekilmesi şeklinde gerçekleşecek.

Ekonomistler, seçim sonrası para ve özellikle de maliye politikasında sıkı duruşla beraber kemerlerin sıkılacağını düşünüyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimsek bir süredir enflasyonu düşürmek için iç talebin kuvvetli seyrinin yavaşlatılması gerektiğini söylüyor.

Ekonomist Güldem Atabay, DW Türkçe’den Seda Sezer Bilen‘e yaptığı değerlendirmede yerel seçimler sonrası Türkiye’yi ekonomide “çok zor” bir dönemin beklediğini ifade etti: “Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Türkiye’nin o acı reçete karşısına konacak, Türkiye o acı ilacı içecek.”

“Politik olarak ilk üç ayda bu adımlarda geri duruldu ama yerel seçimlerden sonra hem bütçe açığının kapatılması ya da daraltılması hem de enflasyonla mücadelede vergi artışları olduğunu göreceğiz” diyen Atabay’a göre KDV (katma değer vergisi) artışları Bakan Şimşek’in ifade ettiği düşük KDV’li ürünlerin yüzde 18-20 bandına çekilmesi şeklinde gerçekleşecek.

Bakan Şimşek, katıldığı bir programda enflasyonist yeni vergi getirilmeyeceğini, KDV genel oranını, Kurumlar Vergisi’ni ve Gelir Vergisi’ni artırmayacaklarını vurgulayarak “Bu konuda çok netiz. Ama istisnaları, muafiyetleri, indirim oranlarını gözden geçireceğiz” demişti.

Atabay, Şimşek’in bu açıklamasını şöyle yorumladı: “Bunlar nedir, aslında temel tüketim malzemeleri ve temel gıda maddeleri. Biz bunun zaten manşet enflasyonun çok üzerinde seyreden gıda fiyatları enflasyonunu hareketlendirdiğini göreceğiz.”

Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ekonomistler tarafından “manşet enflasyon” olarak adlandırılıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre tüketici enflasyonu Şubat ayında yıllık yüzde 67,07’ye yükseldi. Artışın en yüksek olduğu ana harcama gruplarından biri olan gıda ve alkolsüz içeceklerdeki yıllık artış oranı yüzde 71,12 oldu. Enflasyonun Mayıs ayında yüzde 70 seviyesini aşarak zirve yapması bekleniyor.

“Merkez Bankası’nın faiz artışı etkili”

Londra merkezli Capital Economics’te gelişmekte olan piyasalar kıdemli ekonomisti olan Liam Peach de DW Türkçe’ye seçim sonrasına ilişkin yaptığı değerlendirmede, Merkez Bankası’nın faiz artışının etkili olduğunu ve bankanın seçimden sonra en az bir faiz artırımı daha yapmasını muhtemel gördüğünü, maliye politikasında ise daha fazla önlem alınmasını beklediğini belirtti:

“Mali sıkılaştırma şu ana kadar sınırlı kaldı ve seçimden sonra daha fazlasının yapılması gerekecek. Maliye Bakanı Şimşek büyük vergi artışlarını reddetmiş olsa da KDV oranlarında bazı artışlar yapılması muhtemel. En büyük mali değişiklikler muhtemelen hükümet harcamalarının ve altyapı projelerine yönelik sermaye harcamalarının kısıtlanması yoluyla gelecek.”

Türkiye ekonomisinin geçtiğimiz yıl boyunca aşırı ısınmaya devam ettiğini belirten Peach, “Hükümetin bütçe açığını dizginlemesi ve Merkez Bankası’nın reel faiz oranlarını uzun süre yüksek tutmasıyla bu durumun bu yıl değişeceğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Enflasyonla mücadelede “sıkı para politikası duruşu sürdürülecek” mesajı veren Merkez Bankası yerel seçimlere 10 gün kala 500 baz puanlık faiz artışı yapmıştı. Londra merkezli Bluebay Asset Management kıdemli analisti Timothy Ash de faiz artışına dair değerlendirmesinde bu adımı olumlu bulduğunu belirterek dezenflasyon eğilimine yardımcı olmak için politikanın seçim sonrasında da sıkı kalması gerektiğini kaydetti.

Ash, “Umarım siyasi döngü buna yardımcı olur. Bence Şimşek ve ekibi enflasyon cinini öldüreceklerse zamanın çok önemli olduğunu ve maliye ve para politikasının 2024’te sıkı kalması gerektiğini kabul ediyorlar. Bu da faizlerde daha uzun süre daha yüksek seyir ve maliye politikası açısından daha uzun süre daha derin bütçe kemer sıkma politikaları anlamına geliyor. Eğer bunu yaparlarsa, umut var demektir” dedi.

“Daha orta gelirli, maaşı ile yaşayan ve daha düşük gelir grupları bunu çok ağır hissedecek” diyen Atabay, önlemlerin vatandaşa yansımalarının nasıl olacağını şöyle anlattı: “Bir taraftan kredi kartlarının sınırlandırılmasının kullanımı artırılacak. Maaş artışlarının ayarlamalarının da enflasyona göre yılın ortasında yapılmayacağını düşünürsek bayağı bir nefes alamaz hale geleceğiz, özellikle yaz aylarından sonra. Yılın son çeyreğinde büyük bir ihtimalle bizim stagflasyon dediğimiz yüksek seyreden enflasyon ve durgunlaşmış bir ekonomi ile karşı karşıya geleceğiz ve hayatımız çok zor olacak.”

Geçen Temmuz ayında Resmi Gazete’de yayımlanan kararla genel KDV oranı yüzde 18’den yüzde 20’ye, yüzde 8 indirimli KDV oranı ise yüzde 10’a yükseltilmişti. Ancak 2022 yılında KDV oranı yüzde 8’den yüzde 1’e indirilen et, balık, çay, kahve, peynir, şeker, süt, su, meyve, kuruyemiş gibi temel gıda ürünlerinin KDV oranında değişiklik yapılmamıştı.

TL’de değer kaybı beklentisi hakim

Ekonomistler, Türk Lirasında (TL) değer kaybının da sürebileceği görüşünde birleşiyor. Peach, faiz artışı geçici bir destek sağlasa da TL’de daha fazla değer kaybı beklediğini belirterek “Seçim sonrasında Merkez Bankası’nın rezervlerini yeniden inşa etmesiyle TL’nin değer kaybı biraz daha hızlanabilir. Liranın önümüzdeki yıl içinde dolara karşı 40 seviyesine doğru değer kaybetmesini bekliyoruz, bu da dış rekabet gücünün korunmasına ve yatırımcıların politik iyimserliğinin sürdürülmesine yardımcı olacak” dedi.

Güldem Atabay sene sonu kurda 38 seviyesindeki beklentisini değiştirmediğini söylerken TL’nin seyrinden ve döviz rezerv kaybından endişe duyduğunu belirten Timothy Ash de Türklerin yerel seçimlerin ardından büyük bir devalüasyonun daha yaşanacağı söylemine inanıyor gibi göründüğünü söyledi.

Paylaşın

Yerel Seçimler: Türkiye İçin Dönüm Noktası Olabilir

31 Mart’ta yapılacak seçimlere sayılı günler kalırken, seçimlere ilişkin değerlendirmelerde gelmeye devam ediyor. Berlin merkezli Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) uzmanlarından Dr. Sinem Adar’a göre seçim sonuçları Türkiye’nin siyasi geleceği bakımından belirleyici olacak.

“Yerel seçimlerden fazlası” görüşünü içeren bir analiz kaleme alan Sinem Adar’a göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan özellikle tek başına Türkiye ekonomisinin üçte birini oluşturan İstanbul’da belediye seçimlerini kazanarak AKP’nin mali kaynaklara erişimini güçlendirmek istiyor.

Ekonomi politikaları çıkmaza giren, seçmeni nezdindeki popülaritesi gerileyen Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı ve CHP’nin İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu’nu sandıkta yenilgiye uğratmak için elinde bulundurduğu devlet imkanlarını, kontrolü altındaki basını, tüm gücünü, seferber etmiş durumda. İçişleri, savunma ve dışışleri bakanları da dahil olmak üzere kabine üyeleri, Erdoğan’ın talimatı üzerine sahada. Bakanlar, İBB adayı Murat Kurum başta olmak üzere AKP’nin yerel seçimlerdeki adaylarına destek toplamaya çalışıyor.

Hatta Erdoğan’ın Pazartesi günü Tokat’ta düzenlediği mitingde “İstanbul’daki hemşehrilerinizi sizden aramanızı rica ediyorum” diye seslenmesi, Tokatlılardan AKP’nin İstanbul adayı Murat Kurum’un seçilmesi için yardım isteyecek noktaya gelmesi de dikkatlerden kaçmadı.

Yerel seçimler neden önemli?

Sinem Adar, Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerini “2019 yerel seçimlerinin rövanşını alma fırsatı olarak gördüğüne”, CHP’ye kaptırdığı İstanbul ve Ankara gibi büyük kentleri geri alarak AKP’nin “siyasi meşruiyetini” güçlendirmek istediğine işaret ediyor.

Büyük kentlerde seçimleri kazanması durumunda AKP’nin muhalefet karşısındaki psikolojik üstünlüğünü daha da artıcağına işaret eden CATS uzmanı, Erdoğan için bunun milliyetçi ve İslamcı akımlar tarafından desteklenen başkanlık sistemini konsolide etmesi ve otoriter yönetimini sağlamlaştırması anlamına geleceğini vurguluyor.

Ayrıca Adar’a göre seçimler muhalefet partileri için de 20 yılı aşkın bir süredir devam eden AKP iktidarına alternatif olma iddiası bakımından da önemli bir sınav olacak.

Washington Enstitüsü’nün Kıdemli Araştırmacısı Soner Çağaptay da yayımladığı analizinde benzer bir noktaya dikkat çekiyor. İmamoğlu’nun İstanbul seçimlerini yeniden kazanması halinde bu galibiyetin onu “Erdoğan’ı yenebilecek yıldız siyasetçi” olarak ön plana çıkartacağını belirten Çağaptay, “Böyle bir gelişme aynı zamanda İmamoğlu’nu Erdoğan’a karşı güvenilir bir rakip olarak gösterecek ve Erdoğan karşıtı bloğa ivme kazandıracaktır” görüşünü kaydetti.

Seçimlerin Türkiye’nin siyasi geleceği açısından bu kadar ciddi önem taşımasına rağmen, toplumda heyecan yaratmaması, sadece iktidarın değil, muhalefet mitinglerinin de sönük geçmesi, beraberinde soru işaretlerini getiriyor.

DW Türkçe’den Değer Akal‘a konuşan Alman Marshall Fonu Türkiye Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı “Türkiye’de siyasi gerilimden, kutuplaşmadan ve seçimlerden yoruldu” gözlemini aktardı.

İktidar seçmeni ile muhalif seçmenin farklı nedenlerden de olsa hayal kırıklığı yaşadığına işaret eden Ünlühisarcıklı, “İktidar seçmenleri ‘Bu sefer de oyunuzu verin, bakın göreceksiniz çok iyi olacak’ denip hiçbir şeyin değişmemesinden, muhalif seçmen ise ‘göreceksiniz bu sefer kazanacağız’ denip yine seçimlerin kaybedilmesinden dolayı hayal kırıklığı yaşıyor” diye konuştu.

Türkiye’de son dönemde ayrıca siyasal duygusal kutuplaşmanın da görünürlüğünün artığını vurgulayan Özgür Ünlühisarcıkla, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bunun temel fay hattının modernleşmeyle muhafazakarlaşma arasındaki fay hattı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yarattığı gerilim var. Bunun yanı sıra gittikçe artan bir oranda dünya ile entegre olan bir kesim ile daha yerli kalan, yerli ve milli söylemi benimseyen bir kesim var bu da aynı modernleşme- muhafazakarlaşma şablonuna oturuyor.

Bu kutuplaşma, seçmen davranışını büyük ölçüde belirliyor. Bunun yanı sıra cumhurbaşkanının kendisi bir kutuplaşma konusu. Sevenleri çok seviyor, sevmeyenleri hiç sevmiyor. Dolaysıyla seçimlerde aslında taraflardan biri ne AKP ne Murat Kurum Erdoğan gibi görünüyor. AKP adaylarına oy verenler Erdoğan’a oy vermiş vermeyenlerde vermemiş sayılacak. 31 Mart her ne kadar bir yerel seçim gibi görünse de, Erdoğan aslında bunu kendisi için bir seçim olarak lanse ediyor.”

Aslında Türkiye’de seçmenin sandığa gitme oranı pek çok ülkeye kıyasla hep daha yüksek oranda gerçekleşiyor. Son olarak Mayıs 2023’te gerçekleşen cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunda katılım oranı yüzde 87,04, 28 Mayıs’taki ikinci turda ise yüzde 85,71 olarak gerçekleşmişti. 31 Mart yerel seçimlerine seçmenin katılım oranın ne düzeyde olacağı, seçmendeki hayal kırıklığının sandığa yansıyıp yansımayacağı büyük merak uyandırıyor.

Küresel risk uzmanı Dr. Wolf Piccoli de Türkiye’ye yaptığı araştırma gezisi esnasındaki izlenimlerini DW Türkçe ile paylaşırken seçmende umutsuzluğun göze çarptığına dikkat çekti. Politik risk danışmanlığı hizmeti veren Teneo’nun Eş Başkanı ve Araştırma Direktörü Piccoli, Türkiye’de seçmenler ile seçmenleri temsil etme iddiasındaki siyasi aktörler arasındaki uçurumun derinleştiğini söyledi:

Piccoli, “Halkta seçim heyecanı yok. İnsanlar ay sonunu getirme mücadelesine odaklanmış durumda. Hem iktidar hem muhalefet partileri halkın gerçek sorunlarına çözüm üretmiyor, üretme iddiasına bile sahip değiller. Siyaset dünyasında olanlarla, halkın günlük yaşantısında olup bitenler arasında uçurum derinleşiyor” izlenimini aktardı.

Ipsos Türkiye’nin açıkladığı son araştırma sonuçlarına göre Türk halkının yüzde 85’i ülkedeki en büyük sorunun ekonomi olduğunu söylüyor, yüzde 74’ü enflasyonun daha da artacağını, yüzde 71’i de döviz kurunun yükseleceğini düşünüyor. Yüzde 75’i de Türkiye’deki genel durumdan memnun değil.

“Seçmenin asıl derdi ekonomi”

“Yerel seçimlere, halkın ağır geçim sıkıntısı yaşadığı koşullarda gidiliyor. Aslında seçmenin asıl derdi ekonomi” diyen Piccoli, yaşanan iktisadi gerilemenin sadece AKP’nin izlediği ekonomi politikaları ile ilintili olmadığını vurguladı.

Wolf Piccoli, “Mesele son 8-10 yılda izlenen politikaların ekonomiyi etkiliyor olması. Nedir bunlar? Kötüleşen eğitim sistemi, kamu hizmetlerinin kalitesinin gerilemesi, kurumsal erozyon, yolsuzluk, hesap verilebilirliğin olmaması, cezasızlık, hukukun üstünlüğünde, demokrasi ve basın özgürlüğündeki gerileme. Kamu kaynakları, daha ayrıcalıklı küçük bir gruba aktarılıyor, diğerleri bunun dışında kalıyor, ayın sonunu getirme mücadelesi vermek zorunda kalıyorlar. Hatta AKP’nin çok övdüğü sağlık hizmetlerinde de son dönemde çok ciddi gerileme olduğu kaydediliyor. Ama ne iktidarda ne de muhalefette kimse, halkın asıl sorunlarını çözüme kavuşturma konusunda ciddiyet sergilemiyor” dedi.

“Erdoğan’ın siyasi öncelikleri, halkın önceliklerinin önüne geçiyor”

Erdoğan’ın siyasi öncelikleri nedeniyle son dokuz ayda ekonomiyi düzeltmek adına gerekli adımların atılmadığına, hem zamanın hem kaynakların boşa harcandığına, dizginlenmeyen enflasyon ve hayat pahalılığı krizinin insanların günlük yaşamını giderek çok zor hale getirdiğine dikkat çeken Wolf Piccoli, yerel seçimlerden sonra da Erdoğan’ın ekonomi politikalarında büyük bir değişiklik beklemediğini kaydetti.

31 Mart seçimlerinin sonucu ne olursa olsun Erdoğan için önceliğin Anayasa değişikliği olacağını söyleyen Piccoli, büyük ihtimalle bir ya da bir buçuk yıl içinde referandum ve erken seçim moduna girileceği öngörüsünü paylaştı, “Dolaysıyla 31 Mart seçimlerinden sonra da popülaritesini sürdürmek Erdoğan’ın önceliği olacak” dedi.

Erdoğan’ın siyasi önceliklerinin Türk halkının ve gelecek nesillerin önceliklerinin önüne geçtiğini aktaran Piccoli, “AKP iktidara geldiğinde asgari ücretlilerin oranı yaklaşık yüzde 30’du, şimdi yaklaşık yüzde 70’e ulaştı. Bu aslında Erdoğan’ın Türkiye’yi nasıl bir ülkeye dönüştürdüğünü anlatıyor. Küçük bir gruba hizmet eden bir ekonomi yarattı yani kamu çalışanlarının bir bölümü, inşaat sektörü ve vasıfsız işçilere dayanan tekstil gibi sanayi kolları. Kitlesel bir vasıfsız, az eğitimli, kesim yaratılıyor. Farklı bir hayat isteyenler ise Türkiye’nin bunun için doğru bir yer olmadığı gerçekliği ile yüzleşiyor. Eğitim istatistikleri Türkiye’deki gerilemeyi gözler önüne seriyor. Yani Türkiye gelecek vaat etmeyen bir ülkeye dönüştürülüyor” gözlemini kaydetti.

Halkın Türkiye’deki gidişattan ötürü büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olduğunu, “pes etmiş göründüğünü” söyleyen risk analisti, AKP’nin yıllarca övündüğü yüksek sayıdaki genç nüfusunun da artık çareyi ülkeyi terk etmekte aradığını, bunun kimsenin konuşmak istemediği büyük bir drama dönüşmekte olduğunu aktardı.

Wolf Piccoli, “Kimse gerçekleri ve asıl tehlikeyi konuşmuyor. Geçen yıl Türkiye’den Avrupa’ya en yüksek iltica oranı kaydedildi. Kimse neden her yıl 100 bin kişinin Türkiye’den kaçmaya çalıştığını konuşmuyor. Geleceklerini artık Türkiye’de görmeyen eğitimli insanlar yurtdışına gidiyor. Türkiye’den çok ciddi beyin göçü yaşanıyor. Bu gerçek bir dram” dedi.

“Türkiye için önemli bir kavşak”

Siyasi gözlemciler, dünyanın bugün geldiği noktada jeostratejik açıdan önemi artan, ekonomik olarak da önünde büyük fırsatlar bulunan Türkiye’nin önemli bir kavşakta bulunduğuna işaret ediyorlar. Türkiye’nin bu fırsatları ve geleceği ıskalamaması için yönetim anlayışını değiştirmesi, demokrasi ve hukuk devletini güçlendirmesi, yolsuzlukların üzerine gitmesi gerektiği konusunda hemen hemen tüm uzmanlar hem fikir.

Gözlemciler, 31 Mart seçimlerinden çıkacak mesajın, Türkiye’yi yeniden doğru istikamete yönlendirecek bir değişim getirebileceğini, bunun da ancak seçmenin sandığa giderek tercihini kullanmasıyla sağlanabileceğini dile getiriyorlar.

Paylaşın

Merkez Bankası’nın Faiz Kararı: Amaç Enflasyon Mu, Döviz Mi?

Fatih Karahan başkanlığında toplanan Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK), politika faizini yüzde 50 düzeyinde yükseltme kararı aldı.

Peki faiz artırım kararının amacı enflasyonu düşürmek mi, dövize olan yönelişi engellemek mi?

Ekonomim yazarı Alaattin Aktaş, Merkez Bankası’nın bu artışın gerekçesini enflasyonla mücadele olarak açıklamasının gerçeği yansıtmadığını, dövize yönelişi engellemek için böyle bir yol seçildiğini belirtti. Aktaş’ın “Olurdu olmazdı derken oldu, faiz 5 puan artırıldı” başlıklı yazısının ilgili bölümü şöyle:

“Fitili yabancı bankalar ateşledi; faizin artırılması gerektiği yönünde raporlar peş peşe gelmeye başladı. Faiz artışı için önce nisana işaret edildi, sonra mart ayına…

Yurt içinden de bu raporları destekleyen yönde açıklamalar gelince dövize yoğun bir yönelme yaşandı. Döviz talebi adeta çığa dönüşmüştü ve önünde durmanın yolu faizi artırmaktan geçiyordu. Yapılan da zaten bu.

Ama şunu görmüş olduk; ocak ayındaki açıklamasıyla bir anlamda kendini bağlayan ve aradan bir ay geçtikten sonra bu kez kendini yalanlarcasına yeni bir faiz artışına gidemeyen Merkez Bankası, bir aylık aranın maliyetini milyarlarca dolar döviz satarak ödemek durumunda kaldı.

Döviz mi, enflasyon mu?

Merkez Bankası faiz artışına ilişkin gerekçeyi tabii ki enflasyonla mücadele olarak açıklamak durumunda. Ama ilk etapta amacın dövize olan yönelişi önlemek olduğu açık. Gerçi dövizdeki artış da artık sanılanın çok ötesinde bir hızla ve oranla enflasyona yol açıyor. Dolayısıyla dövizi tutmak, sonuçta enflasyonu tutmak demek.

Eğer dövize böylesine bir yönelme olmasaydı Merkez Bankası ne ocak ayındaki yüzde 6.70’ten, ne şubattaki yüzde 4.53’ten rahatsızlık duyup faiz artırımına gitmeyi düşünürdü. Zaten mayısta yıllık oranın yüzde 74-75’e ulaşacağı kabul edilmişti. Yıllık enflasyonda da özellikle temmuz ve ağustosta baz etkisiyle çok hızlı bir düşüş olacaktı.

Dolayısıyla Merkez Bankası’nı harekete geçiren ilk iki ay görece yüksek gelen, belki martta da gelecek olan enflasyon değildi. Amaç, artık karşılanamaz hale gelen döviz talebini frenlemekti ve dünkü 5 puanlık faiz artışının en temel nedeni buydu.

Merkez Bankası’nın sayfasına girip geçmişteki faizlere bir bakalım dedik; nostalji oldu doğrusu… Hani Naci Ağbal’ın görevden alındığı dönemdeki faiz kararı vardı ya, hatırlıyorsunuz değil mi, Ağbal faizi Mart 2021’de yüzde 19’a çıkarmıştı. Ağbal herhalde faizi çok yükseltti diye görevden alındı!

Biraz daha önceye gidelim; Murat Çetinkaya ‘Laf dinlemiyordu’, biliyoruz ki o yüzden görevden alındı. Çetinkaya rahip krizi sırasında faizi yüzde 24’e çıkarmış ve uzun süre o düzeyde tutmuştu. Oysa Erdoğan faizin inmesini istiyordu ve ‘Laf dinlemeyen’ Çetinkaya da bu yüzden Başkanlıktan oldu.

Haftalık repo faizinde ilk oran 2010 yılındaki yüzde 7. Evet yalnızca yüzde 7. Üstelik 2013’te yüzde 4.5’e kadar da inilmiş. Gerçi çok geriye gitmeye de gerek yok, daha bir yıl önce bugünlerde politika faizi yüzde 8.5 düzeyindeydi. 8.5’ten 50’ye ve daha da yolumuz var. 0’dan 100’e gibi! Hani tam ‘Nereden nereye’ denir ya, işte o durum…”

Paylaşın

Merkez Bankası’nın Faiz Karar Neden Önemli Ve Enflasyon Nasıl Etkilenir?

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) Fatih Karahan başkanlığında toplandı. PPK, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranının yüzde 50 düzeyinde yükseltme kararı aldı.

Peki bu karar neden önemli ve enflasyon nasıl etkilenir? Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, BBC Türkçe‘ye değerlendirdi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 21 Mart toplantısında politika faizini 5 puan artırarak yüzde 50’ye yükseltti. Yerel seçimlerden hemen önce gelen bu karar, Merkez Bankası’nın geri kazanmaya çalıştığı kredibilitesi açısından kıymetli ve sinyal değeri güçlü bir adım.

Sosyal medyada karardan önceki gün yaptığım paylaşımda şöyle demiştim: “Piyasaların “yapamazsın ki” diye köşeye sıkıştırdığı Merkez Bankası’nın yarın bir faiz artırımına gitmesi kaçınılmaz oldu. Zorbalıkla sinerek mücadele edilmez.”

Bu paylaşımıma cevap olarak pek çok kişiden “Merkez Bankası faiz artırabilecek olsaydı, son bir ayda 20 milyar dolar harcar mıydı?” sorusu geldi. Bu soru, piyasalardaki “TCMB nasıl olsa faiz artıramaz” algısı ile tutarlı ve mantıklı bir soru belki.

Öte yandan, eğer mantıklı sorular soracaksak, işe “Madem Merkez Bankası’nın faiz artırmasına izin verilecekti, o zaman Eylül 2021 sonrası dönemde düşük faiz inadı ile neden enflasyon 65’lere çıkartıldı?” sorusuyla başlamamız gerekmez mi?

Merkez Bankası’nın 20 milyar dolar rezerv yakmadan, bir ara toplantı ile neden faiz artırımına gitmediği sorusunun cevabını ben de bilmiyorum. Ama buna benzer cevabını bilmediğim o kadar çok soru var ki! Faiz artırımlarını neden önden yüklemeli olarak yapmayıp zamana yaydıklarını da bilmiyorum.

Mart başı itibarıyla likidite fazlasının büyük ölçüde temizlenip parasal aktarım mekanizmasının da olması gerektiği gibi çalışmaya başladığı bir noktada neden hala makro ihtiyati tedbirlerle sıkılaştırma yapıldığını da bilmiyorum. Zira nihai amaç ekonomide bir yavaşlama ise, bunu yaparken politika faizinin sinyal etkisinden yararlanmak daha maliyetsiz olmaz mı?

Bu ve benzer soruların cevaplarını bilmesem de para politikası icra etmenin oldukça zor olduğu bir coğrafyada dün gelen 5 puanlık artışın arka planında siyasi idareyi ikna edebilmiş bir ekip olmasını takdir ediyorum.

Faiz karar neden önemli?

8 Şubat’taki enflasyon raporu toplantısında Başkan Fatih Karahan TCMB’den görmeye alışmadığımız netlikte ve oldukça şahin bir yol haritası sunmuştu. Karahan, mevsimsellikten arındırılmış aylık ortalama enflasyon yüzde 3’ün üzerine çıkarsa bu durumun yıl sonu enflasyon tahminini tehlikeye sokacağını ve o durumda ilave adım atmaktan çekinmeyeceklerini söylerken, bu sözünü tutmazsa kendisinden hesap sorulacağını da biliyordu elbette. Verilen mesajı kıymetli kılan da buydu.

Ay başında gelen Şubat ayı enflasyon verisini mevsim etkilerinden arındırdığımızda aylık mal enflasyonu %4, hizmet enflasyonu ise %6’ya tekabül ediyor. Yani TCMB’nin vermiş olduğu Ocak sonrası %3’lük patikanın daha ilk aydan bozulduğunu görüyoruz.

Bu durumda kredibilitesini inşa edecek yeni bir Merkez Bankası Başkanı’nın sözünün arkasında durabilmesi, hele de yaklaşan seçimlere rağmen bunu yapabilmesi önemli bir sinyal değeri içeriyordu. Yıl başından bu yana kur üzerindeki baskılar giderek arttı. Sadece 1 Mart-21 Mart döneminde Dolar/TL döviz kuru yüzde 3,5 değer kaybetti.

Koç Üniversitesi’nden çalışma arkadaşlarım Çem Çakmaklı ve Sevcan Yeşiltaş ile üzerinde çalıştığımız model döviz kurundan manşet enflasyona olan geçişkenliğin yüzde 50 civarına yükseldiğine işaret ediyor.

Bu durum Mart ayının ilk 20 gününde, milyarlarca dolarlık döviz satışına rağmen, enflasyon üzerinde 1,5 puan kadar ek baskı oluştuğunu gösteriyor. Kurdaki değer kaybının önüne ancak döviz yatırımının karlı olmadığı gösterilerek geçilebilir. Merkez Bankası’nın dünkü kararında da amacı buydu.

Merkez Bankası’nın “yapamaz” beklentilerini değiştirebilmesi ve piyasaları “terbiye etmesi” ancak somut adımlarla mümkün. Kredibilitenin yıprandığı ve test edildiği bir ortamda Fatih Karahan liderliğindeki Merkez Bankası’nın sözünün arkasında durup seçim öncesi bu adımı atabilmesi bu sebeple önemliydi.

Enflasyon neden hala düşmüyor?

TCMB çok zor bir miras devraldı. Yüzde 67’lere gelmiş bir manşet enflasyonu, yıl sonu için verilen yüzde 36’lık seviyelere çekebilmek kolay değil. Zira enflasyonun “ödünleşme olmadan” düşürülemeyeceği de giderek netleşiyor.

Merkez Bankası faiz silahına sonuna kadar yüklense/yüklenebilse enflasyonu çok daha düşük seviyelere getirebilir belki. Ancak bunu yaparsa ekonomik büyümede ani bir yavaşlama riski doğacağını da unutmamak lazım.

Daha ılımlı gitmeyi seçerse (ki Mayıs sonrası dönemde yapılan tercih bu yönde idi) bu sefer enflasyon yüksek seviyelerde yapışkanlık kazanıyor ve düşürmek iyice zorlaşıyor.

Bir şeylerin yanlış olduğu çok net. İnsanlar yüksek enflasyonun getirdiği fakirleşmenin üzerine bir de acı reçete eklenince haklı olarak isyan ediyorlar. Ancak bu isyan duyguları içinde doğru ve yanlışı ayırt etmeye özen göstermek lazım.

Enflasyonla mücadelenin çok ağır bir bedeli var, doğru. Ama zaten tam da bu sebepten ötürü ilk etapta enflasyonun bu seviyelere çıkmasına izin verilmemesi gerekmiyor muydu?

İçinde bulunduğu zor durum Merkez Bankası’nı yeterli dozda ilaç vermekten de alıkoyuyor. İlacın yetersiz dozuna ilave olarak mevcut ilacın vücut tarafından emilimini zorlaştıran faktörler de var.

Bunların başında politikaların “sürdürülebilirliğine” dair zayıf inanç geliyor. Karar alıcıların düşük faiz konusundaki net tercihleri, 2018 sonrasındaki 6 senede 6 kere değişen Merkez Bankası başkanları gibi “ayrıntılar” Merkez Bankası’nın attığı adımların karşılığı olması umulan güveni tesis etmiyor.

İlave olarak böylesine yüksek seviyelerde kemikleşmeye başlayan bir enflasyonu salt para politikasını sıkılaştırarak düşürebilmek de mümkün değil.

2001 sonrasında reel faiz yüzde 35’li seviyelere çekilirken kapsamlı bir istikrar programı devreye sokulmuş; bir yandan kamu disiplini, bir yandan yapısal reformlarla dezenflasyon süreci desteklenmişti. Bugün salt faiz bacağına odaklanırsak bile 2001 sonrası döneme benzer bir reel faizden çok uzaktayız.

Acı reçete ne zaman hissedilir?

Yaptığımız hesaplamalar acı reçetenin esas etkilerinin seçim sonrası dönemde hissedileceğine işaret ediyor: Mayıs 2023 sonrası dönemde her ne kadar yüklü faiz artışları olsa da; kredi ve mevduatlar üzerindeki sınırlamaların kalkması ile beraber finansal koşulların iyileştiğine, risk priminin düştüğüne şahit olduk (mavi çizgi). Bu durum TCMB’nin karar metnine de giren güçlü talebi destekledi (turuncu çizgi).

Ekonominin canını acıtacak bir sıkılaştırmanın yeni yeni başladığını ve bunun ancak yerel seçimlerden sonraki dönemde reel aktiviteyi etkilemesini bekliyoruz. İşte bu noktada acı reçetenin maliyetini kimin ne kadar ödeyeceği sorusu gündeme geliyor.

Merkez Bankası’nın başladığı işi bitirebilmesi, enflasyonun fiyat istikrarı ile tutarlı seviyelere gelmesi için maliye politikasının desteği şart. Bu destek; verimliliği artıracak reformlar, kamu tasarrufları ve vergi reformu kadar, acı reçeteden etkilenen sabit gelirli kesimleri koruyarak da gelmeli.

2001 sonrası dönemde acı reçete konuşulmadı. Ancak acı reçeteden korunma sağlayacak somut adımlar devreye girerse acı reçetenin dayanılır bir hal alacağını unutmayalım.

Paylaşın

“Acı Reçetenin Acılığını Yılın İkinci Yarısında Hissedeceğiz”

Ekonomi yönetiminin aldığı kararları ve ekonomideki gelişmeleri değerlendiren ekonomist Prof. Dr. Selva Demiralp, “Enfeksiyon bütün vücuda yayıldığında antibiyotik dozu yüksek de olsa yetmeyebilir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Peki ya daha fazla doz artışını da bünye kaldırmazsa? İşte zorluk tam da burada devreye giriyor. Faizi yeterince artırsanız ekonomide ciddi bir yavaşlama olacak, artırmasanız enflasyon yüksek seviyelerde yapışacak. Merkez Bankası’nın işi çok zor. Ama zaten esas sorun enflasyonun bu kadar kontrol edilmez seviyelere çıkmasına izin verilmesi değil miydi?”

Koç Üniversitesi öğretim üyesi ekonomist Prof. Dr. Selva Demiralp, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklama ile ekonomi yönetiminin aldığı kararları ve ekonomideki gelişmeleri değerlendirdi. Demiralp, yerel seçimlerden sonra ekonomi politikalarının en zor sınavı vereceğini belirterek, şu ifadeleri kullandı:

“Çünkü: 1) Kemer sıkma politikalarının etkileri gecikmeli geliyor. Mayıs 2023 sonrası atılan adımların etkileri seçim sonrası dönemde hissedilecek. Peki buna ne kadar izin verilecek? TCMB hangi noktada “havlu atmak” zorunda kalacak?

2) Acı reçeteyi hafifletecek temel tatlandırıcı olan sermaye girişleri 36.5 puanlık faiz artışına rağmen ivme kazanamadı. Burada temel sebep Mayıs 2023 öncesi uygulanan politikaların yarattığı travmanın hafızalardan silinmemiş olması ve her an geri dönüş olur endişesi. Durum böyle olunca acı reçetenin esas acılığını yılın ikinci yarısında hissedeceğiz görünüyor.

3) Merkez bankası faizi 36.5 puan faiz artırdı, yetmez mi sorusuna gelince: Manşet enflasyon %65 iken politika faizini %45’e de çıkarsanız -20 puan reel faiz var (bileşik faizden hesaplasanız -10 puan). Yetiyor olsa zaten enflasyon beklentileri düşmeye başlar, talep öne çekilmez, döviz talebi olmazdı. Demek ki doz yetmiyor. TCMB de bu bilinçle makroihtiyati önlemlerle ek sıkılaştırmaya gitti. Bu adımların hele de seçim öncesi dönemde atılmasının sinyal değeri yüksek. Öte yandan faiz bu seviyede dursun, üstünü makroihtiyati tedbirlerle tamamlayalım denirse nihai olarak aynı ekonomik yavaşlamayı hedefleseniz de para politikasının temel aracı olan politika faizinin çok daha güçlü olan sinyal etkisini çöpe atmış oluyorsunuz.

Enfeksiyon bütün vücuda yayıldığında antibiyotik dozu yüksek de olsa yetmeyebilir. Peki ya daha fazla doz artışını da bünye kaldırmazsa? İşte zorluk tam da burada devreye giriyor. Faizi yeterince artırsanız ekonomide ciddi bir yavaşlama olacak, artırmasanız enflasyon yüksek seviyelerde yapışacak. Merkez Bankası’nın işi çok zor. Ama zaten esas sorun enflasyonun bu kadar kontrol edilmez seviyelere çıkmasına izin verilmesi değil miydi?”

Paylaşın

Erdoğan’ın “Son Seçimim” Açıklaması: Ömür Boyu Sürecek İktidarın Mı Peşinde?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerel seçimlere ilişkin “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” açıklaması gündemdeki yerini korurken, Gazeteci Murat Yetkin, konuya ilişkin dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

“Erdoğan Cumhurbaşkanlığını üç dönemin ötesine, ömür boyu sürecek şekilde nasıl taşıyabilir?” diye soran Murat Yetkin, yazısında şu ifadelere yer verdi:

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Ömür boyu sürecek” bir iktidarın peşinde olduğu sorusunu sormanın zamanı geldi. Hayır, sadece AK Parti seçim kampanyasının sıcak günlerinde “Bu benim son seçimim” demesi nedeniyle değil. Bu Erdoğan’ın seçmenlerinin vicdanına ilk “Bu seçim son seçimim” deyişi de değildi, böylelikle kendisinden sonra “acı günlerin yakında” olduğunu ima edişi de.

Erdoğan’ın ömür boyu sürecek bir iktidarın peşinde olduğu sorusu, TBMM’nin AK Partili Başkan Vekili, önceki Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın son açıklamasından sonra anlam kazandı. Bozdağ, sosyal medya hesabından şunları söyledi:

“Yarınlar ne getirir, bilinmez. Belki de vakti gelince TBMM seçimlerin yenilenmesi kararı alarak, Cumhurbaşkanımıza yeniden adaylık yolunu açabilir.”

Anayasa’nın 101’inci maddesi “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir” diyor. Bozdağ ise “seçim yenilenmesi” ya da “erken seçim” hatırlatmasıyla Anayasa’ya adeta Cumhurbaşkanının yeniden ve yeniden seçilebilmesi ihtimalini üzerine yerleştirilmiş olan 116’ıncı maddesinin 3’üncü fıkrasına atıfta bulunuyor.

Yani, seçimlerin yenilenmesi kararını Meclis’in alması durumunda isterse Cumhurbaşkanının 5 yıllık görev süresinin bitimine çeyrek kalsın, Cumhurbaşkanı o sürede ülkenin başında kalmamış sayılıyor, yeniden aday olabiliyor.

Aslında Anayasa’nın 101’inci maddesine göre Erdoğan’ın 2023 seçimlerindeki adaylığı da tartışmalıydı. Önceki TBMM Başkanı Mustafa Şentop 2017’de Anayasa değişmiş olduğundan, Erdoğan’ın 2014’te Cumhurbaşkanı seçilmesinin sayılmayacağını, sadece 2018’de seçilmesinin sayılacağı yorumunu yapmıştı. Anayasa Mahkemesine götürülebilirdi ama o dönem müttefik olan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti lideri Meral Akşener “Sandıkta yeneceğiz” şövalyeliğine kalktı ve Erdoğan üçüncü defa Cumhurbaşkanı seçildi.

Üç dönem cumhurbaşkanlığı yetmediyse buna çare ne olabilir?

Peki, Erdoğan Cumhurbaşkanlığını üç dönemin ötesine, ömür boyu sürecek şekilde nasıl taşıyabilir?

“Muhalefet cephesinden destek alabilmesi gerekiyor”

Cumhur İttifakı partilerinin (AK Parti, 264; MHP, 49; Hüda-Par 4, Yeniden Refah 4, DSP1) toplam 322 oyu bulunuyor; o da tamamı bu yönde oy kullanırsa. Geriye kalıyor 38 oy.

Muhalefet cephesindeyse CHP’nin 129, DEM Parti’nin 52, İYİ Parti’nin 38, (gelecek dahil) Saadet’in 20, DEVA’nın 15, DP ve TİP’in 3’er, Emek ve DBP partilerinin de 2’şer vekili bulunuyor. 7 de bağımsız milletvekili var.

Dolayısıyla Erdoğan’ın hem 2023’ün Cumhur ittifakı partilerini ömür boyu cumhurbaşkanlığı için saflarında tutması hem de stratejik ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’nin oluruyla muhalefet cephesinden destek alabilmesi gerekiyor. Bu çok sıkı ve tavizlerin verilmek zorunda olduğu bir pazarlık sürecini gerektiriyor.

Bu süreçte Erdoğan kapılarını DEM’den İYİ Parti’ye dek herkese açık tutmak zorunda kalabilir.

Erdoğan’ın “son seçim” sözleri üzerine Bozdağ’ın erken seçim hazırlıkları bu pazarlık kapısını 31 Mart seçiminden önce açmış, şimdiden kendisine karşı kesin tutum almamaya çağırmayı amaçlıyor adeta Erdoğan.

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Cumhuriyet’ten Mehmet Ali Gürler’de “Erdoğan’ın Final” başlıklı yazısında konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Mehmet Ali Gürler, yazısında şu ifadeleri kullandı:

“Cumhurbaşkanı, AKP Genel Başkanı ve Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı Erdoğan, belediye seçimleri için her gün bir ilde miting düzenliyor. Haliyle Adana’dan İstanbul’a, Malatya’dan Zonguldak’a kadar tüm illerde fiilen belediye başkanı adayı gibi çalışıyor.

“Tek adam rejimi”nin doğal sonucu olarak partisinde ikinci, üçüncü, beşinci sırada etkin aktör kalmadığından, kazanabilmek için tüm illerde bizzat çalışmaya mecbur. Erdoğan’ın “Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçimim” demesini de “Erdoğan’ın finali” olarak değil, kazanabilmek için seçmene ağıt ve kurduğu rejimden nemalanan sermaye kesimlerine mesaj olarak okumak lazım. Ve elbette demokrasinin de finali olarak okumak lazım.

30 yıl önce demokrasiyi “zamanı gelindiğinde inilecek tramvay durağı” olarak tanımlayan Erdoğan, 2024’te kalan yarım demokrasiye de final yaptırıyor. Çünkü seçimin görünen konusu belediye ama görünmeyen konusu da yeni anayasadır. Erdoğan belediyeleri kazanırken aynı zamanda yeni anayasa yapma gücü de elde etmek istiyor. Böylece “yasanın verdiği yetkiyle son seçim”den, yeni anayasanın vereceği ömür boyu başkanlık yoluna çıkmak istiyor.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

SWP: Türkiye’ye Eurofighter Satışı Silah İhracat Anlaşmasından Çok Daha Fazlası

Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) uzmanlarından Jens Bastian, Türkiye’nin uluslararası savunma üretimi ve askeri hizmetler arenasında kalıcı bir aktör olacağına, dış politikada ağırlığının da artacağına dikkat çekti ve ekledi:

“Eurofighter Typhoon’ların Türkiye’ye satışı ticari bir silah ihracatı anlaşmasından çok daha fazlası olacaktır. Bu, Türkiye’nin Batı’nın askeri-endüstriyel sistemlerine entegre olmasının devamı anlamına gelir, böylelikle dolaylı da olsa, Türkiye’nin uzaklaşıp kendi stratejik özerkliğine yönelmesi de teşvik edilmemiş olur.”

DW Türkçe’nin aktardığına göre; Almanya’nın saygın düşünce kuruluşu Bilim ve Politika Vakfı’nın (SWP), “Türkiye küresel bir silah ihracatçısı olma yolunda” başlıklı analizinde, Türk savunma sanayisinde yeni bir dönemin kapılarını aralayan değişim ve bunun Batılı hükümetleri karşı karşıya getirdiği yeni sınamalar mercek altına alınıyor.

SWP bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS) uzmanlarından Jens Bastian tarafından kaleme alınan analizin en dikkat çeken bölümünü ise Türkiye’nin 40 adet Eurofighter Typhoon savaş uçağı satın alma talebine ilişkin değerlendirmeler oluşturuyor.

Almanya, İngiltere, İtalya ve İspanya’dan oluşan dörtlü konsorsiyum tarafından üretilen bu uçakların Türkiye’ye satışına Madrid ve Londra’nın yeşil ışık yaktığını, Berlin ve Roma’nın ise henüz onay vermediğini hatırlatan Jens Bastian, Alman hükümetinin önemli bir kararın eşiğinde olduğu görüşünde.

Analizinde Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller ve Hür Demokratlar’ın (FDP) oluşturduğu federal hükümetin Türkiye’ye muharebe silahı satışına onay vermediğini anımsatan Bastian, Eurofighter satışı ile ilgili olarak, “Alman hükümeti iç politika konuları ile NATO ittifakı içindeki taahhütlerini dengeleme gerekliliğinin yol açtığı sınamayla karşı karşıya” saptamasında bulundu.

Türkiye’nin satın aldığı Rus S-400 hava savunma sisteminin Ankara-Kremlin arasındaki yakınlaşmada “münferit bir vaka” olarak görülemeyeceğini vurgulayan CATS uzmanı, “İkili enerji iş birliği çerçevesinde Ankara Moskova’ya bağımlı hale gelirken bu bağımlılık yapısal olarak da yerleşik hale gelmiştir” tespitinin altını çiziyor.

Eurofighter satışı, ihracat anlaşmasından çok daha fazlası

Analizde ayrıca Türkiye’nin savunma ihracatı politikalarında NATO dışında ittifaklar oluşturmakta olduğu, Ankara’nın Eurofighter tedarik edemediği takdirde Çin-Pakistan ortak yapımı JF-17 Thunder savaş uçaklarını satın almayı değerlendirdiği belirtiliyor.

Türkiye’nin uluslararası savunma üretimi ve askeri hizmetler arenasında kalıcı bir aktör olacağına, dış politikada ağırlığının da artacağına dikkat çeken Jens Bastian, şu ifadelere yer verdi:

“Eurofighter Typhoon’ların Türkiye’ye satışı ticari bir silah ihracatı anlaşmasından çok daha fazlası olacaktır. Bu, Türkiye’nin Batı’nın askeri-endüstriyel sistemlerine entegre olmasının devamı anlamına gelir, böylelikle dolaylı da olsa, Türkiye’nin uzaklaşıp kendi stratejik özerkliğine yönelmesi de teşvik edilmemiş olur.”

ABD yönetiminin Türkiye’nin F-16 talebine onayı, bu savaş uçaklarını NATO amaçları için kullanma ve Yunan adaları üzerinden uçmama şartıyla verdiğini belirten Alman uzman, Eurofighter satışının da Rusya’ya uygulanan yaptırımlara uyulması gibi bazı koşullara bağlanabileceğine işaret etti. Bastian, bu vesileyle insansız hava araçları gibi Türk savunma teçhizatlarının Alman ordusuna ihraç edilmesi gibi yeni iş birlikleri için de fırsatların ortaya çıkabileceğini kaydetti.

Bu arada Jens Bastian tarafından kaleme alınan analizde, AKP’nin Türkiye’nin silahlanma yetkinliğini güçlendirerek dışarıya bağımlılığını azaltma hedefi ve bu hedef doğrultusunda izlenen “tekno-ulus” inşa etme stratejisi ile ilgili bilgiler de aktarılıyor, teknolojik inovasyonda önemli atılımlar gerçekleştirildiği vurgulanıyor.

Türkiye’nin geçen yıl 5 milyar 500 milyon dolar ile yeni bir zirveye ulaşan silah ihracatındaki artışın “yeni pazarların fethedilmesinin bir sonucu olduğuna” vurgu yapılan yazıda, 2023 yılında 185’ten fazla ülkenin Türkiye’den askeri ekipman satın aldığı belirtiliyor. Baykar, TAI, Roketsan, STM ve Aselsan gibi Türk savunma şirketlerinin portföylerindeki ürünlerin cazip olduğu ve bu nedenle de özellikle Afrika kıtasında, Tayvan dahil Asya’da ve son dönemde de Latin Amerika’da ilgi gördüğü aktarılıyor.

Yazıda faaliyetleri uluslararası kamuoyunda büyük ilgiyle takip edilen silahlı insansız hava aracı (SİHA) üreticisi Baykar’a da dikkat çekiliyor.

Bayraktar TB-2 SİHA’larının Suriye’de, Kuzey Irak’ta ve Libya’da kullanıldığına işaret eden CATS uzmanı, bu hava araçlarının ihracatında da büyük artış olduğunu, hem Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı, hem de Ukrayna’nın Rusya’ya karşı bunları kullandığını hatırlatıyor.

Bu arada 2019 yılında Ukrayna devletinin savunma şirketiyle ortak üretim için anlaşma imzalayan Baykar’ın CEO’su Haluk Bayraktar, Çarşamba günü Reuters haber ajansına Ukrayna’daki fabrika inşaatının başladığını açıkladı. Kiev yakınlarındaki fabrikada 500 kişinin istihdam edileceğini ve yılda 120 hava aracının üretilmesinin hedeflendiğini söyleyen Bayraktar’ın, Rusya’nın başlattığı savaşın sürmesi nedeniyle mevcut güvenlik tehditleri için “Hiçbir şey bizi engelleyemez” demesi dikkat çekti.

Bayraktar’ın Ukrayna’ya desteği ve inşa edilecek fabrika NATO’da da yankı buldu. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Çarşamba günü düzenlediği ortak basın toplantısında, Ukrayna ordusunun modernizasyonunun önemine vurgu yaparak Türkiye’nin bu bağlamda önemli bir rol üstlendiğine dikkat çekti.

Türkiye’nin, Bayraktar SİHA’ları ile Ukrayna’ya destek verdiğini anımsatan Stoltenberg, “Şimdi de insansız hava araçları üretmek için Ukrayna’da yeni bir fabrika, yani bir Türk insansız hava aracı fabrikası kuruyorlar. Ve bu, NATO müttefiklerinin Ukrayna’yı doğrudan silah ve mühimmat teslimatıyla desteklemelerinin yanı sıra kendi silahlarını üretme kapasitelerine yatırım yaparak ve kapasitelerini artırarak desteklemelerine bir örnek teşkil ediyor” diye konuştu.

“Baykar SİHA’ları değişimin sadece görünen kısmı”

Ancak CATS uzmanı Bastian’a göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın küçük damadı Selçuk Bayraktar’ın ailesine ait olan Baykar, Türkiye’nin silahlanma politikasında yeni bir döneme girildiğinin sadece görünen kısmı.

SWP analizinde, Türk savunma sanayisinin yerli üretime odaklanmasının Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkilendirilemeyeceğine, aslında bu sürecin 1970’lerin ortalarında başladığına ve Türkiye’nin hedef olduğu uluslararası yaptırım politikalarının gölgesinde savunma politikalarını yeniden düzenlediğine vurgu yapılıyor.

“Batılı hükümetlerin, özellikle ABD’nin uzun bir zaman önce Türkiye’ye uygulamaya başladıkları farklı yaptırım ve ambargolar, bu ülkenin askeri sanayideki dönüşüm ve modernizasyon sürecinin tetikleyicisi olarak görülebilir” ifadelerine yer verilen yazıda, 1985’te kurulan Savunma Sanayii Başkanlığı’na (SSB) işaret ediliyor.

Analizde Türkiye’nin modernizasyon hamlelerinin özellikle askeri havacılık endüstrisine odaklandığına vurgu yapılıyor, bu yönde gerçekleştirilen atılımlar, yapılan yatırımlar hakkında ayrıntılı bilgiler paylaşılıyor.

Ancak kaydedilen ilerlemeye rağmen Türkiye’nin ABD, Rusya veya Çin ile rekabet edebilecek teknolojik olgunluğa sahip olmadığına dikkat çeken CATS uzmanı Bastian, ayrıca Türkiye’nin dışa bağımlılığının sürdüğüne de şu tespitle dikkat çekiyor:

“Türk savunma şirketleri, tüm Avrupalılar gibi, hala ithalata bağımlı. Bu durum özellikle yabancı teknoloji şirketlerinden temin edilmesi gereken yarı iletkenler ve mikroçipler için geçerli. Türk savunma sanayisinin, hammadde eksikliği nedeniyle özellikle dış ticarete bağımlı olduğu da göz ardı edilmemeli. Türkiye’nin enerji politikasının ana ortağı Rusya. Özetle, kendi kendine yetme söylemine karşın somut dış bağımlılıklar söz konusu.”

Paylaşın