GRECO’dan Türkiye’ye 28 Maddelik “Yolsuzlukla Mücadele” Uyarısı

Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO), Türkiye’nin yolsuzlukla mücadele ve kamu yönetiminde dürüstlüğün güçlendirilmesine yönelik tavsiyelere uyumunu değerlendiren iki raporun özetini yayımladı.

29 Eylül 2026’da kamuoyuna açıklanan özetlerde, milletvekilleri ile hâkim ve savcılar bakımından 22 tavsiyenin 6’sının tamamen, 9’unun kısmen uygulandığı, 7 tavsiyenin ise uygulanmadığı belirtildi. Üst düzey yürütme görevlileri ve kolluk kuvvetlerini kapsayan 32 tavsiyeden ise 4’ü tamamen, 7’si kısmen uygulandı; 21 tavsiye hayata geçirilmedi.

GRECO’nun dördüncü tur değerlendirmesinde Türkiye’ye toplam 22 tavsiye yöneltildi. Son değerlendirmede 6 tavsiyenin tatmin edici biçimde uygulandığı veya ele alındığı, 9 tavsiyenin kısmen uygulandığı, 7 tavsiyenin ise uygulanmadığı kaydedildi.

Milletvekillerine ilişkin 7 tavsiyenin hiçbirinin tam olarak uygulanmadığı belirtilirken, davranış kurallarının oluşturulması, çıkar çatışmalarının bildirilmesi, mal beyanlarının düzenli biçimde doğrulanması ve yasama dokunulmazlığı sisteminin gözden geçirilmesi gibi başlıklarda eksikliklerin sürdüğü aktarıldı.

GRECO ayrıca Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) bağımsızlığının güçlendirilmesi, yargı mensuplarının görev güvencesinin artırılması ve Adalet Bakanlığı’nın hâkim ve savcıların seçimi, geçici görevlendirmeleri ile disiplin süreçlerindeki bazı yetkilerinin kaldırılması yönünde tavsiyelerde bulundu.

Mal beyanlarının kural olarak gizli olmasına da dikkat çeken GRECO, yalnızca az sayıda milletvekilinin bu beyanları gönüllü olarak kamuoyuna açıkladığını belirtti.

Kamuoyu danışmalarına ilişkin kuralların netleştirilmesini olumlu bir adım olarak değerlendiren kuruluş, danışmaların hâlâ büyük ölçüde takdire bağlı olduğunu ve paydaşların sürece daha etkili katılımının sağlanması gerektiğini kaydetti.

GRECO, hâkim ve savcılarla ilgili alanda önceki değerlendirmeye kıyasla bazı ilerlemeler kaydedildiğini bildirdi.

Ekim 2025’te Yargı Etik Beyannamesi Rehberi’nin kabul edilmesi ve hâkim ile savcı adaylarına meslek öncesinde, görevdeki hâkim ve savcılara ise hizmet içi eğitim kapsamında yargı etiği ve yolsuzlukla mücadele eğitimi verilmesi bu gelişmeler arasında gösterildi.

Bununla birlikte kuruluş, yargı yönetimine ilişkin temel sorunların sürdüğüne dikkat çekti. Şubat 2025’te kabul edilen Adalet Akademisi Kanunu’na rağmen, yürütmenin Akademinin yönetimi ve liderliği üzerindeki etkisine ilişkin endişelerin devam ettiği belirtildi.

Türkiye “küresel olarak yetersiz” kategorisinden çıktı

GRECO, Türkiye’nin dördüncü tur tavsiyelerine uyum düzeyinin artık kendi usul kuralları kapsamında “küresel olarak yetersiz” olarak nitelendirilemeyeceğine karar verdi. Bu nedenle Türkiye hakkında daha ileri bir uyumsuzluk prosedürünün sürdürülmemesi kararlaştırıldı. Ancak bu durum, tavsiyelerin tamamının yerine getirildiği anlamına gelmiyor.

Türkiye’nin kalan tavsiyeler kapsamında aldığı önlemleri 31 Mart 2027’ye kadar GRECO’ya bildirmesi gerekiyor.

GRECO’nun beşinci tur değerlendirmesi ise merkezi hükümetlerdeki üst düzey yürütme görevleri ile polis ve jandarma gibi kolluk kuvvetlerini kapsıyor.

Bu kapsamda Türkiye’ye yöneltilen 32 tavsiyenin 4’ü tatmin edici biçimde uygulandı veya ele alındı, 7’si kısmen uygulandı, 21’i ise uygulanmadı. GRECO, özellikle üst düzey yürütme görevlileri konusunda “neredeyse hiç ilerleme” kaydedildiği değerlendirmesini yaptı.

Bazı bakanlıkların internet sitelerinde bakan müşavirlerinin isimlerinin yayımlanması ve üst düzey yöneticilere yönelik iyi yönetişim ile kamu etiği eğitimleri verilmesi sınırlı gelişmeler arasında gösterildi.

Türkiye’nin ayrıca ulusal yolsuzlukla mücadele stratejisi ve eylem planı taslağı hazırladığı, ancak taslağın içeriğinin henüz açıklanmadığı belirtildi.

GRECO; üst düzey yöneticilerin atanmasından önce bütünlük kontrollerinin güçlendirilmesi, bu kişiler için özel davranış kuralları oluşturulması, çıkar çatışmalarının bildirilmesinin zorunlu hale getirilmesi ve mal beyanlarının kamuoyuna açıklanması çağrısında bulundu.

Lobicilik faaliyetlerinin düzenlenmesi, hediye kabulüne ilişkin daha açık kurallar getirilmesi ve görevden ayrılan üst düzey yöneticiler için görev sonrası kısıtlamalar uygulanması da tavsiyeler arasında yer aldı.

Kolluk kuvvetleri alanında ise GRECO “bir miktar ilerleme” kaydedildiğini bildirdi.

Polis ve jandarma personeline dürüstlük ve tarafsızlık konusunda eğitim verilmesi, kurumlara yapılan bağışların düzenlenerek yayımlanması ve bir Yolsuzluk Risk Analizi hazırlanması olumlu gelişmeler arasında sayıldı.

Kolluk Gözetim Komisyonu’nun her yıl faaliyet raporu yayımlaması ve bu raporlarda kolluk görevlileri hakkında başlatılan işlemlere ilişkin istatistiklere yer verilmesi de raporda kayda geçirildi.

Bununla birlikte GRECO, polis ve jandarma için özel etik kurallarının henüz kabul edilmediğini belirtti. Kuruluş ayrıca etik konularında personele gizli danışmanlık sağlanması, üst düzey görevlilerin atanması ve terfilerinde şeffaflığın artırılması, kolluk personeline yönelik şikâyetler için bağımsız bir dış mekanizma oluşturulması ve ihbarcıların korunmasına yönelik bir çerçeve hazırlanması çağrısı yaptı.

Türkiye’nin önünde yeni raporlama süreci var

GRECO, Türkiye’nin kalan tavsiyelere uyum konusunda önümüzdeki dönemde yeni adımlar atmasını bekliyor. Beşinci tur tavsiyeleri kapsamında Türkiye’nin aldığı yeni önlemlere ilişkin bilgileri 30 Eylül 2027’ye kadar GRECO’ya sunması gerekiyor. Türkiye bu süreçte GRECO’nun uyum prosedürüne tabi olmaya devam edecek.

GRECO’nun 1999’da Avrupa Konseyi bünyesinde kurulduğu ve üye ülkelerin yolsuzlukla mücadele standartlarına uyumunu izlediği belirtildi.

GRECO, Türkiye’den söz konusu raporların yayımlanmasına ve Türkçeye çevrilerek kamuoyuna açılmasına izin vermesini istedi. Ancak raporların gizliliği kaldırılmadığı için kuruluş, usul kuralları gereği yalnızca özetleri kamuoyuyla paylaştı.

GRECO ayrıca Türkiye’den daha önce hazırlanan Dördüncü Tur Beşinci Ara Uyum Raporu ile Beşinci Tur Değerlendirme Raporu’nun da yayımlanmasına izin vermesini istedi. Kuruluş, kamuoyuna açıklanan özetlerin tam raporların yerini tutmadığını özellikle vurguladı.

Paylaşın

Cinsiyet Eşitliği İçin 120 Yıl Gerekiyor!

Türkiye’nin 126. sırada yer aldığı WEF’in raporuna göre; küresel cinsiyet eşitliğinin sağlanması için mevcut ilerleme hızının değişmemesi halinde 120 yıl daha gerekiyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Küresel Cinsiyet Farkı Raporu yayımlandı.

Rapora göre dünya genelinde cinsiyet farkının yüzde 69,2’si kapatılırken, mevcut ilerleme hızının korunması halinde tam eşitliğe ulaşılması için 120 yıl gerekiyor. Türkiye ise 145 ekonomi arasında 126. sırada yer aldı.

WEF’in bu yıl 20’ncisini yayımladığı raporda 145 ekonomi; ekonomik katılım ve fırsat, eğitimsel kazanımlar, sağlık ve hayatta kalma ile siyasi yetkilendirme olmak üzere dört temel başlık üzerinden değerlendirildi. 2006’dan bu yana kesintisiz izlenen 97 ekonomi üzerinden yapılan karşılaştırmada ise cinsiyet eşitliği skoru 20 yılda 64,2’den 69,4’e yükseldi.

Dört başlık arasında cinsiyet eşitliğine en fazla yaklaşılan alanlar eğitim ile sağlık oldu. Ekonomik katılım ve fırsat alanında küresel farkın yüzde 61,7’si, siyasi yetkilendirmede ise yüzde 22,4’ü kapatılabildi.

WEF’in mevcut ilerleme hızına dayalı hesaplamasına göre siyasi alanda tam eşitliğe ulaşmak 194 yıl, ekonomik katılım ve fırsatlarda 123 yıl, eğitimde ise yaklaşık 8 yıl sürebilir.

Raporda 2026 itibarıyla hiçbir ekonominin tam cinsiyet eşitliğine ulaşamadığı belirtildi.

İzlanda, yüzde 93’lük skoruyla 17’nci kez üst üste ilk sırada yer aldı. Ülke, cinsiyet farkının yüzde 90’ından fazlasını kapatan tek ekonomi oldu.

İzlanda’yı yüzde 87,2 ile Finlandiya ve yüzde 85,7 ile Norveç izledi. Namibia yüzde 84,5 ile dördüncü, Birleşik Krallık yüzde 84,2 ile beşinci, Yeni Zelanda yüzde 82,8 ile altıncı sırada yer aldı. İsveç yüzde 82,3 ile yedinci, Avustralya yüzde 81,9 ile sekizinci, Almanya yüzde 81,7 ile dokuzuncu ve İrlanda yüzde 81,4 ile onuncu oldu. Avustralya ilk kez ilk 10’a girdi.

Türkiye 126. Sırada

Türkiye’nin 2026 Küresel Cinsiyet Farkı Endeksi skoru 0,649 olarak hesaplandı. Türkiye, 145 ekonomi arasında 126’ncı sırada yer aldı. Geçen yıl 0,633 puanla 135’inci sırada bulunan Türkiye, sıralamada dokuz basamak yükseldi.

Türkiye’nin ekonomik katılım ve fırsat skoru 0,525, eğitimsel kazanımlar skoru 0,987, sağlık ve hayatta kalma skoru 0,968, siyasi yetkilendirme skoru ise 0,118 oldu.

Ekonomik katılım ve fırsat alanında Türkiye 130’uncu, eğitimsel kazanımlarda 93’üncü, sağlık ve hayatta kalmada 81’inci, siyasi yetkilendirmede ise 117’nci sırada yer aldı.

Türkiye’de kadınların parlamentodaki temsili göstergesinde 101’inci, bakanlık görevlerindeki temsilde ise 134’üncü sırada bulunuldu. Siyasi yetkilendirme skoru geçen yıl 0,059 iken 2026’da 0,118’e yükseldi.

Eğitim göstergelerinde Türkiye, ilköğretim ve yükseköğretime kayıt oranlarında eşitlik seviyesine ulaşırken, ortaöğretime kayıt ve okuryazarlık göstergelerinde daha geride kaldı.

Avrupa, yüzde 75,7’lik skorla bölgeler arasında ilk sırada yer aldı. Bölgedeki ekonomilerin yaklaşık yüzde 95’i yüzde 70’in üzerinde cinsiyet eşitliği skoruna sahip.

Buna karşın WEF, Türkiye ve Romanya’yı Avrupa’nın en alt sıralarında gösterdi. İki ülkenin skorunun, dünya sıralamasının lideri İzlanda’nın 20 puandan fazla gerisinde kaldığı belirtildi.

WEF raporu, küresel ölçekte cinsiyet eşitliğinde ilerleme kaydedilmesine rağmen mevcut hızın tam eşitliğe ulaşmak için yeterli olmadığını ortaya koydu.

Paylaşın

Türkiye’nin Brüt Dış Borcu 518,5 Milyar Dolar

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) açıkladığı 2026 yılı birinci çeyrek dış borç istatistikleri, Türkiye ekonomisinin dış finansmana bağımlılığının sürdüğünü bir kez daha ortaya koydu.

Verilere göre Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku yılın ilk çeyreğinde yüzde 0,4’lük sınırlı bir gerilemeyle 518,5 milyar dolar seviyesine inse de borç yükünün büyüklüğü ve özel sektör kaynaklı riskler ekonomi çevrelerinde tartışma yaratmaya devam ediyor.

Resmî verilere göre kısa vadeli dış borç stoku yüzde 0,5 azalarak 166,6 milyar dolara, uzun vadeli dış borç stoku ise yüzde 0,3 gerileyerek 351,9 milyar dolara düştü. Ancak uzmanlar, söz konusu gerilemenin borç stokunda anlamlı bir iyileşmeye işaret etmekten uzak olduğunu ve Türkiye’nin hâlâ yüksek düzeyde dış finansman ihtiyacı bulunan ekonomiler arasında yer aldığını vurguluyor.

Toplam dış borç stokunun 518,5 milyar dolar seviyesinde bulunması, Türkiye ekonomisinin üretimden yatırıma, enerjiden sanayiye kadar birçok alanda dış kaynak kullanımına bağımlı yapısını gözler önüne seriyor.

Ekonomi uzmanlarına göre dış borç stokunda görülen yüzde 0,4’lük düşüş, kur hareketleri veya dönemsel finansman işlemlerinden kaynaklanan teknik bir değişim niteliğinde. Bu nedenle rakamlardaki sınırlı gerilemenin yapısal bir iyileşme olarak değerlendirilmesi için erken olduğu ifade ediliyor.

Özellikle küresel faizlerin yüksek seyrettiği ve uluslararası finansman koşullarının sıkılaştığı bir dönemde, yarım trilyon doları aşan dış borç stoku Türkiye ekonomisi açısından önemli bir kırılganlık unsuru olmaya devam ediyor.

Verilerin dikkat çeken yönlerinden biri, borç yükünün sektörler arasındaki dağılımı oldu.

Bir önceki çeyreğe göre kamu sektörünün dış borcu yüzde 3,3 gerileyerek 192,2 milyar dolara düşerken, özel sektörün dış borcu yüzde 1,8 artışla 302,1 milyar dolara yükseldi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın dış yükümlülükleri ise yüzde 2,9 azalarak 24,3 milyar dolar seviyesine indi.

Bu tablo, dış finansman yükünün giderek daha fazla özel sektör bilançolarında yoğunlaştığını gösteriyor. Uzmanlar, özellikle döviz geliri sınırlı şirketlerin kur şoklarına karşı hassasiyetinin devam ettiğini belirtiyor.

Geçmiş yıllarda yaşanan kur dalgalanmalarının şirket bilançoları üzerinde yarattığı baskıyı hatırlatan ekonomistler, küresel piyasalarda yaşanabilecek yeni finansal dalgalanmaların borç çevirme maliyetlerini artırabileceği uyarısında bulunuyor.

Dış borcun para birimi dağılımı da dikkat çekici bir tablo ortaya koyuyor. Toplam dış borcun yüzde 48,7’si ABD doları cinsinden bulunuyor. Euro cinsinden borçların payı yüzde 29,5 olurken, Türk lirası cinsinden yükümlülükler yüzde 11,7 seviyesinde kaldı. Diğer para birimlerinin payı ise yüzde 10,2 olarak hesaplandı.

Uzmanlara göre dış borcun yaklaşık yarısının dolar cinsinden olması, kur riskinin hâlen ekonomi üzerindeki en önemli baskı unsurlarından biri olduğunu gösteriyor.

Türk lirasında yaşanabilecek olası değer kayıplarının, borç stokunun yerel para cinsinden karşılığını artırarak hem kamu hem de özel sektör üzerinde ek maliyet oluşturabileceği değerlendiriliyor.

Borç stokunun araç bazındaki dağılımı incelendiğinde ise en büyük payın kredilere ait olduğu görülüyor. Toplam dış borcun yüzde 46,1’i kredi kaynaklı yükümlülüklerden oluşuyor.

Kredileri yüzde 19,1 ile borç senetleri takip ederken, ticari krediler ve diğer yükümlülüklerin payı yüzde 17,5 olarak gerçekleşti.

Ekonomi çevreleri, kredi ağırlıklı yapının Türkiye’nin uluslararası finansman piyasalarına bağımlılığını artırdığını ve küresel faiz oranlarındaki değişimlerden doğrudan etkilenmesine neden olduğunu belirtiyor.

Özellikle son yıllarda yükselen küresel faiz ortamında yeni borçlanmaların daha maliyetli hale gelmesi, dış finansman ihtiyacının yönetimini daha kritik bir konu haline getiriyor.

TCMB verilerine göre kredi ve borç senetlerinin geri ödeme takviminde anapara ödemelerinin önemli bölümü 24 ay ve üzeri vadelerde yoğunlaşıyor. Bu durum ilk bakışta olumlu görünse de kısa vadeli yükümlülüklerin büyüklüğü dikkat çekmeye devam ediyor.

166,6 milyar dolarlık kısa vadeli dış borç stoku, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde de yüksek miktarda döviz finansmanına ihtiyaç duyacağını ortaya koyuyor.

Merkez Bankası verileri, özellikle 0-12 aylık dönemdeki geri ödeme baskısının büyük ölçüde özel sektör kredilerinden kaynaklandığını gösteriyor. Bu durum, şirketlerin dış finansmana erişim koşullarındaki değişimlere karşı hassasiyetini artırıyor.

Borç Azaldı Ama Kırılganlık Sürüyor

Birinci çeyrek verileri teknik olarak dış borç stokunda sınırlı bir gerilemeye işaret etse de, ekonomistler rakamların yapısal anlamda güçlü bir iyileşmeye işaret etmediği görüşünde birleşiyor.

Yarım trilyon doları aşan toplam borç stoku, yüksek dolarizasyon oranı, özel sektörün artan dış yükümlülükleri ve önemli seviyedeki kısa vadeli borçlar, Türkiye ekonomisinin dış finansman bağımlılığının sürdüğünü gösteriyor.

Uzmanlara göre kalıcı bir iyileşme için yalnızca borç miktarındaki sınırlı düşüşler yeterli değil; ihracat gelirlerini artıran, teknoloji yoğun üretimi teşvik eden ve dış kaynak ihtiyacını azaltan yapısal dönüşümlerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi halde dış borç stokundaki küçük gerilemeler, ekonominin temel kırılganlıklarını ortadan kaldırmaya yetmeyecek.

Paylaşın

15 Yaş Altına “Sosyal Medya” Yasağı

TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği belirtilen yeni düzenlemelerle birlikte, Türkiye’de sosyal medya kullanımına ilişkin kuralların köklü biçimde değişeceği ifade ediliyor.

Düzenleme paketinin en dikkat çeken başlıkları arasında 15 yaş altı kullanıcıların sosyal medya platformlarına erişiminin yasaklanması, kimlik doğrulama zorunluluğu ve platformlara yönelik yaptırımlar yer alıyor.

Yeni düzenlemeye göre, sosyal ağ sağlayıcılarının 15 yaşını doldurmamış kullanıcılara hizmet sunması yasaklanıyor. Platformların bu kapsamda yaş doğrulama sistemleri geliştirmesi ve çocuk kullanıcılar için ebeveyn kontrol mekanizmalarını devreye alması zorunlu hale geliyor. Bu adımın, çocukların çevrimiçi ortamda zararlı içeriklerden korunmasını hedeflediği belirtiliyor.

Düzenlemenin bir diğer önemli ayağını ise sosyal medya hesaplarının açılışında kimlik doğrulama süreci oluşturuyor. İddialara göre yeni sistemde kullanıcıların Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasıyla doğrulama yapması veya e-Devlet üzerinden alınacak tek kullanımlık kodlarla hesap oluşturması gerekecek.

Her ne kadar kullanıcıların platformlarda takma ad kullanmaya devam edebileceği belirtilse de, kimlik bilgilerinin sistemlerde kayıtlı olacağı ifade ediliyor. Bu durum, dijital anonimlik ve kişisel veri güvenliği açısından yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

Düzenlemede sosyal medya şirketlerine yönelik yaptırımlar da dikkat çekiyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen platformlara internet trafiği bant genişliğinin yüzde 50 ila yüzde 90 oranında daraltılması ve reklam yasağı gibi ciddi cezaların uygulanabileceği belirtiliyor. Bu yaptırımların, platformlar üzerinde güçlü bir denetim aracı oluşturacağı değerlendiriliyor.

“Koruma” mı, “Gözetim” mi?

Düzenleme kamu otoriteleri tarafından “çocukların dijital ortamda korunması ve dezenformasyonla mücadele” amacıyla savunulurken, hukukçular ve bazı sivil toplum kuruluşları farklı endişeler dile getiriyor.

Uzmanlara göre kimlik doğrulama zorunluluğu, internetin temel özelliklerinden biri olan anonimliği ortadan kaldırabilir. Bu durumun kullanıcılar üzerinde “otocensür” etkisi yaratabileceği ve ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği yönünde görüşler bulunuyor.

Eleştiriler arasında öne çıkan bir diğer başlık ise veri güvenliği. Kimlik bilgilerinin sosyal medya platformları veya aracı sistemler üzerinden işlenmesinin, olası siber saldırılar durumunda büyük çaplı veri sızıntılarına yol açabileceği ifade ediliyor. Bazı uzmanlar, yaş doğrulama sistemlerinin dijital güvenliği artırmak yerine yeni riskler doğurabileceği uyarısında bulunuyor.

Türk Ceza Kanunu’nda yer alan “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuna ilişkin düzenlemelerin de yeni paketle birlikte daha sıkı uygulanabileceği belirtiliyor. Eleştirmenler, “gerçeğe aykırı bilgi” tanımının muğlak olabileceğini ve bunun ifade özgürlüğü açısından risk oluşturabileceğini savunuyor.

Bazı hukukçular ve akademisyenler, düzenlemelerin interneti daha güvenli hale getirme hedefi taşısa da, geniş kapsamlı kimlik eşleştirmesi nedeniyle dijital gözetim riskini artırabileceğini ifade ediyor. Bu çerçevede, kullanıcı davranışlarının daha izlenebilir hale gelmesinin toplumsal ölçekte bir “dijital panoptikon” etkisi yaratabileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.

Güvenlik ve özgürlük arasında denge arayışı

Türkiye’nin dijital düzenleme alanındaki bu yeni adımı, bir yandan çocukların korunması ve çevrimiçi güvenliğin artırılması hedefiyle desteklenirken, diğer yandan ifade özgürlüğü, veri güvenliği ve mahremiyet açısından yoğun tartışmaları beraberinde getiriyor.

Uzmanlara göre önümüzdeki süreçte en kritik konu, güvenlik ile temel hak ve özgürlükler arasında nasıl bir denge kurulacağı olacak. Bu düzenlemelerin uygulamaya nasıl yansıyacağı ise dijital kamuoyunun en yakından takip edeceği başlıklar arasında yer alıyor.

Paylaşın

Türkiye’de Çocukların Yüzde 36,8’i Yoksulluk Ve Sosyal Dışlanma Riski Altında

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İstatistiklerle Çocuk 2025 verilerine göre, ülkede çocuk nüfusun yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşamını sürdürüyor.

Aynı dönemde toplam nüfus için bu oran yüzde 27,9 seviyesinde kalırken, çocuklardaki yüksek oran dikkat çekti. Veriler, ekonomik kırılganlığın en fazla etkilediği gruplardan birinin çocuklar olduğunu ortaya koydu.

Cinsiyete göre dağılım incelendiğinde ise riskin kız çocuklarında daha yüksek olduğu görüldü. Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunan erkek çocukların oranı yüzde 36,0 olurken, kız çocuklarında bu oran yüzde 37,8’e yükseldi.

Uzmanlar, çocukluk döneminde yaşanan yoksulluğun eğitim, sağlık ve sosyal gelişim üzerinde uzun vadeli etkiler yaratabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle gelir dağılımındaki eşitsizlikler, hanehalkı koşulları ve sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, çocukların yaşam standartlarını doğrudan etkileyen başlıca unsurlar arasında gösteriliyor.

Açıklanan veriler, çocuklara yönelik sosyal politikaların ve destek programlarının önemini bir kez daha gündeme taşırken, erken yaşta maruz kalınan yoksulluğun kuşaklar arası aktarım riskini de artırdığına işaret ediyor.

Paylaşın

Kapanan Şirket Sayısı Azaldı, Temkinli Seyir Sürüyor

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından açıklanan Mart 2026 kurulan-kapanan şirket istatistikleri, iş dünyasında kapanışların azaldığı ancak genel görünümün temkinli seyrettiği bir döneme işaret etti.

Verilere göre Mart ayında kapanan şirket sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 6,4 oranında azaldı. Aynı dönemde kapanan kooperatif sayısı yüzde 38,4 düşerken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı ise yüzde 45,6 artış gösterdi.

Yılın ilk üç ayına bakıldığında da benzer bir eğilim öne çıktı. 2026’nın ilk çeyreğinde kapanan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10,2 azalırken, kapanan kooperatif sayısı yüzde 25,2 geriledi. Buna karşılık kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 13 artış kaydedildi.

Kuruluş tarafında ise daha sınırlı bir hareketlilik görüldü. İlk üç ayda kurulan şirket sayısı yüzde 1,3 artarken, kooperatiflerde yüzde 28,3, gerçek kişi ticari işletmelerde ise yüzde 1,2 düşüş yaşandı. Mart ayında ise kurulan şirket sayısında önemli bir değişim gözlenmedi.

Aylık bazda bakıldığında ise kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 11,2 azaldı. Aynı dönemde kapanan şirket sayısı yüzde 11,6 artış gösterdi. Bu durum, kısa vadede girişimcilik tarafında dalgalı bir seyir yaşandığını ortaya koydu.

Mart ayında kurulan 8 bin 379 şirketin büyük bölümü limited şirketlerden oluşurken, şirketlerin yüzde 36,1’i İstanbul, yüzde 9,8’i Ankara ve yüzde 5,9’u İzmir’de kuruldu. Tüm illerde şirket kuruluşunun gerçekleşmesi dikkat çekti.

Sektörel dağılım incelendiğinde, en fazla kuruluşun toptan ve perakende ticaret, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleştiği görüldü. Kapanışlarda da benzer sektörlerin öne çıkması, ekonomik faaliyetlerdeki yoğunlaşmanın sürdüğünü ortaya koydu.

Öte yandan Mart ayında kurulan şirketlerin toplam sermayesi bir önceki aya göre yüzde 1,7 azaldı. Yabancı ortaklı şirket sayısı ise 827 olarak kaydedilirken, bu şirketlerde yabancı sermaye payı yüzde 95,3 seviyesinde gerçekleşti.

Genel tablo, kapanan şirket sayısındaki düşüşe rağmen, girişimcilik ve yatırım iştahının henüz güçlü bir ivme kazanmadığını, ekonomik aktörlerin temkinli hareket ettiğini gösterdi.

Paylaşın

Enflasyon Mutfağı Vurdu; Sağlıklı Beslenmek Lüks Oldu

Sağlıklı beslenme maliyetinin sadece üç ayda yüzde 14 ila 20 arttı; gıda fiyatlarındaki yükselişin artık doğrudan hanelerin sağlıklı yaşama erişimini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

Türkiye’de yüksek ve yapışkan enflasyonun hanehalkı bütçeleri üzerindeki baskısı sürerken, Toplum Çalışmaları Enstitüsü (TÇE) gıda enflasyonunun “sağlıklı yaşam” üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla yeni bir çalışma yayımladı. “İdeal Beslenme Endeksi (TÇE-İDE)” adı verilen rapor, sağlıklı beslenmenin maliyetindeki artışı gözler önüne serdi.

14 Nisan 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaşılan çalışmada, fiili tüketim alışkanlıkları yerine Sağlık Bakanlığı’nın “Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER) 2022” verilerinde yer alan örnek menüler esas alındı. Bu menülerin maliyeti ise WEB-TÜFE fiyatları üzerinden hesaplanarak, sağlıklı beslenmenin güncel ekonomik karşılığı ortaya konuldu.

Raporda Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğine de dikkat çekildi. TÜİK 2024 verilerine atıf yapılan çalışmada, en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam harcamalarının yüzde 30,4’ünü gıda ve alkolsüz içeceklere ayırmak zorunda kaldığı belirtildi. Buna karşılık en zengin yüzde 20’lik grupta bu oranın yüzde 12,8 seviyesinde kaldığı vurgulandı.

TÇE, bu farkın gıda fiyatlarındaki artışın alt gelir gruplarında yarattığı refah kaybını daha görünür hale getirdiğini ifade etti.

Üç farklı aile üzerinden maliyet hesabı

Çalışmada sağlıklı beslenme maliyeti üç farklı hane tipi üzerinden hesaplandı. 2026 yılının ilk üç ayına ilişkin veriler, tüm aile gruplarında dikkat çekici artışlara işaret etti.

Aile 1 (30 ve 36 yaş ebeveyn, 4 yaş çocuk ve 3 aylık bebek): 1 Ocak 2026’da 1.171,45 TL olan günlük ideal beslenme maliyeti, 31 Mart itibarıyla 1.345,71 TL’ye yükseldi. Bu dönemde üç aylık kümülatif artış yüzde 14,0 olarak hesaplandı.

Aile 2 (42 yaşlarında ebeveyn, 10 ve 16 yaşlarında iki çocuk): Büyüme çağındaki çocukların bulunduğu bu hanede günlük maliyet 1.411,94 TL’den 1.706,99 TL’ye çıktı. Üç aylık artış yüzde 20,2 olarak kaydedildi.

Aile 3 (Genç ebeveynler, iki çocuk ve 68 yaşında bir yetişkin): Beş kişilik geniş ailede günlük beslenme maliyeti 1.522,85 TL’den 1.809,38 TL’ye yükseldi. Bu grupta üç aylık artış oranı yüzde 18,0 oldu.

TÇE raporunda önemli bir metodolojik uyarıya da yer verildi. Endeksin yalnızca referans menülerdeki “çiğ gıda” ürünlerinin piyasa fiyatlarını kapsadığı, buna yemek hazırlama sürecindeki elektrik, doğalgaz, su ve emek maliyetlerinin dahil edilmediği belirtildi.

Ayrıca restoran, paket servis ve dışarıda yeme-içme harcamalarının da hesaplamalara dahil edilmediği vurgulandı. Bu nedenle, Türkiye’deki gerçek “mutfak enflasyonu” ve sağlıklı beslenme maliyetinin açıklanan rakamların da üzerinde olabileceği ifade edildi.

Aylık düzenli takip yapılacak

TÇE, “İdeal Beslenme Endeksi”ni bundan sonra her ayın ilk yarısında düzenli olarak yayımlayacağını duyurdu. Çalışmanın, özellikle gıda enflasyonunun toplumsal refah ve sağlık üzerindeki etkilerini daha görünür kılmayı amaçladığı belirtildi.

Paylaşın

ABD Ve İsrail’in İran Saldırıları: Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, Türkiye’yi doğrudan hedef almasa da, bölgesel güvenlik, ekonomik istikrar ve diplomatik manevra alanı açısından ciddi etkiler yaratıyor.

Haber Merkezi / Ankara’nın dengeli, diplomatik ve proaktif bir yaklaşım benimsemesi, hem riskleri azaltmak hem de bölgesel barışı güçlendirmek için kritik öneme sahip.

Orta Doğu’da son haftalarda yaşanan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, yalnızca bölgedeki güç dengelerini sarsmakla kalmadı; Türkiye için de güvenlik, dış politika ve ekonomik çıkarlar açısından önemli sonuçlar doğurdu. Analistler, Ankara’nın konumunu dikkatle değerlendirmesi gerektiğini belirtiyor.

Türkiye, İran ile uzun sınır komşusu olarak coğrafi konumundan dolayı doğrudan etkilenme potansiyeline sahip. Saldırılara İran’ın füze ve İHA karşılıkları eklenince, çatışmanın Türkiye’yi çevreleyen coğrafyaya yayılma riski ortaya çıktı. Bu durum, sınır güvenliği, hava sahası kontrolleri ve olası göç akımları açısından Ankara’yı doğrudan ilgilendiriyor. Uzmanlar, yanlış hesaplamaların veya gerilimin tırmanmasının Türkiye’nin güvenlik ortamını zorlayabileceğine dikkat çekiyor.

Öte yandan Türkiye’nin diplomatik bir rol üstlenme imkânı da öne çıkıyor. Uluslararası gözlemciler, Ankara’nın hem Washington hem Tahran ile ilişkilerini dengeleyerek çatışmayı yatıştırıcı arabuluculuk rolü üstlenebileceğini belirtiyor. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel diplomatik prestijini güçlendirebilecek bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Orta Doğu’daki çatışmalar, küresel enerji piyasalarında dalgalanmalara yol açıyor. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin enerji maliyetlerini yükseltiyor ve sanayi ile ulaştırma sektörlerine baskı yapıyor. Ayrıca İran üzerinden geçen ticaret ve nakliye bağlantıları üzerindeki belirsizlik, ekonomik hareketliliği kısıtlayabilir. Analistler, Ankara’nın enerji ve ticaret stratejilerini bu belirsizlikleri göz önünde bulundurarak güncellemesi gerektiğini vurguluyor.

Saldırılar İran halkı üzerinde baskı yaratırken, rejimin beklenenden daha dayanıklı olduğu yorumları yapılıyor. Bu durum, hem İran içindeki birlik ve direnç algısını güçlendiriyor hem de Türkiye’nin bölgesel istikrarı koruma çabalarını daha kritik hâle getiriyor. Uluslararası yorumlar, Ankara’nın diplomatik ve güvenlik adımlarını dikkatli planlaması gerektiğini ortaya koyuyor.

Uzmanlar, Türkiye açısından durumu iki yönlü değerlendiriyor:

Bir yandan gerilim, Ankara’yı daha dikkatli ve aktif bir dış politika yürütmeye zorluyor; bu, Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk kapasitesini güçlendirebilir. Öte yandan çatışmanın yayılması, güvenlik riskleri, ekonomik maliyetler ve toplumsal baskılar açısından Türkiye’yi olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

“Okula Aç Giden Çocuklar” Krizin Sessiz Kurbanı

Ekonomik kriz nedeniyle Türkiye’de her beş çocuktan biri okula aç gidiyor. Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu’na göre ücretsiz okul yemeği, çocukların gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için evrensel bir hak.

Ekonomik krizin derinleşmesiyle Türkiye’de “okula aç giden çocuklar” sorunu büyüyor.

12 Mart Dünya Okul Yemeği Günü’nde açıklama yapan Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu (UOYK), ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin yüzde 19,2’sinin haftada en az bir kez derse aç girdiğini, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında en kötü durumda gösterdiğini açıkladı. Koalisyon, bunun sadece bireysel yoksulluk değil, çocukların gelişimini doğrudan etkileyen yapısal bir kriz olduğunu vurguladı.

Aç karnına sınıfa giren çocukların eğitim hakkı fiilen askıya alınmış oluyor. Koalisyon, Türkiye’nin bir yıllık kamu harcamasının sadece yüzde 1,5’iyle 15 milyon öğrenciye ücretsiz yemek sağlanabileceğini ve her 1 dolarlık yatırımın ekonomiye 35 dolarlık katkı sunduğunu belirtti.

Ücretsiz okul yemeği, bir lütuf değil, her çocuğun evrensel hakkı. Fransa, Finlandiya ve Brezilya gibi ülkelerde uzun yıllardır başarıyla uygulanan program, çocukların sağlıklı gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için kritik öneme sahip. Koalisyon, Türkiye’de de tüm devlet okullarını kapsayacak evrensel bir sistem kurulmasını ve uygulamanın dönemsel sosyal yardım aracı olmaktan çıkarılmasını talep ediyor.

İstatistikler, her beş çocuktan birinin okula aç gittiğini gösteriyor. Ders başında kahvaltı yapmadan okula gelen çocuklar, öğrenmenin önündeki en sessiz ama en yıkıcı engeli temsil ediyor. Bu tablo, okul yemeğinin hem eğitim hem ekonomi hem de sosyal adalet açısından stratejik bir gereklilik olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Paylaşın