15 Yaş Altına “Sosyal Medya” Yasağı

TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiği belirtilen yeni düzenlemelerle birlikte, Türkiye’de sosyal medya kullanımına ilişkin kuralların köklü biçimde değişeceği ifade ediliyor.

Düzenleme paketinin en dikkat çeken başlıkları arasında 15 yaş altı kullanıcıların sosyal medya platformlarına erişiminin yasaklanması, kimlik doğrulama zorunluluğu ve platformlara yönelik yaptırımlar yer alıyor.

Yeni düzenlemeye göre, sosyal ağ sağlayıcılarının 15 yaşını doldurmamış kullanıcılara hizmet sunması yasaklanıyor. Platformların bu kapsamda yaş doğrulama sistemleri geliştirmesi ve çocuk kullanıcılar için ebeveyn kontrol mekanizmalarını devreye alması zorunlu hale geliyor. Bu adımın, çocukların çevrimiçi ortamda zararlı içeriklerden korunmasını hedeflediği belirtiliyor.

Düzenlemenin bir diğer önemli ayağını ise sosyal medya hesaplarının açılışında kimlik doğrulama süreci oluşturuyor. İddialara göre yeni sistemde kullanıcıların Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarasıyla doğrulama yapması veya e-Devlet üzerinden alınacak tek kullanımlık kodlarla hesap oluşturması gerekecek.

Her ne kadar kullanıcıların platformlarda takma ad kullanmaya devam edebileceği belirtilse de, kimlik bilgilerinin sistemlerde kayıtlı olacağı ifade ediliyor. Bu durum, dijital anonimlik ve kişisel veri güvenliği açısından yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

Düzenlemede sosyal medya şirketlerine yönelik yaptırımlar da dikkat çekiyor. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen platformlara internet trafiği bant genişliğinin yüzde 50 ila yüzde 90 oranında daraltılması ve reklam yasağı gibi ciddi cezaların uygulanabileceği belirtiliyor. Bu yaptırımların, platformlar üzerinde güçlü bir denetim aracı oluşturacağı değerlendiriliyor.

“Koruma” mı, “Gözetim” mi?

Düzenleme kamu otoriteleri tarafından “çocukların dijital ortamda korunması ve dezenformasyonla mücadele” amacıyla savunulurken, hukukçular ve bazı sivil toplum kuruluşları farklı endişeler dile getiriyor.

Uzmanlara göre kimlik doğrulama zorunluluğu, internetin temel özelliklerinden biri olan anonimliği ortadan kaldırabilir. Bu durumun kullanıcılar üzerinde “otocensür” etkisi yaratabileceği ve ifade özgürlüğünü sınırlayabileceği yönünde görüşler bulunuyor.

Eleştiriler arasında öne çıkan bir diğer başlık ise veri güvenliği. Kimlik bilgilerinin sosyal medya platformları veya aracı sistemler üzerinden işlenmesinin, olası siber saldırılar durumunda büyük çaplı veri sızıntılarına yol açabileceği ifade ediliyor. Bazı uzmanlar, yaş doğrulama sistemlerinin dijital güvenliği artırmak yerine yeni riskler doğurabileceği uyarısında bulunuyor.

Türk Ceza Kanunu’nda yer alan “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuna ilişkin düzenlemelerin de yeni paketle birlikte daha sıkı uygulanabileceği belirtiliyor. Eleştirmenler, “gerçeğe aykırı bilgi” tanımının muğlak olabileceğini ve bunun ifade özgürlüğü açısından risk oluşturabileceğini savunuyor.

Bazı hukukçular ve akademisyenler, düzenlemelerin interneti daha güvenli hale getirme hedefi taşısa da, geniş kapsamlı kimlik eşleştirmesi nedeniyle dijital gözetim riskini artırabileceğini ifade ediyor. Bu çerçevede, kullanıcı davranışlarının daha izlenebilir hale gelmesinin toplumsal ölçekte bir “dijital panoptikon” etkisi yaratabileceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor.

Güvenlik ve özgürlük arasında denge arayışı

Türkiye’nin dijital düzenleme alanındaki bu yeni adımı, bir yandan çocukların korunması ve çevrimiçi güvenliğin artırılması hedefiyle desteklenirken, diğer yandan ifade özgürlüğü, veri güvenliği ve mahremiyet açısından yoğun tartışmaları beraberinde getiriyor.

Uzmanlara göre önümüzdeki süreçte en kritik konu, güvenlik ile temel hak ve özgürlükler arasında nasıl bir denge kurulacağı olacak. Bu düzenlemelerin uygulamaya nasıl yansıyacağı ise dijital kamuoyunun en yakından takip edeceği başlıklar arasında yer alıyor.

Paylaşın

Türkiye’de Çocukların Yüzde 36,8’i Yoksulluk Ve Sosyal Dışlanma Riski Altında

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İstatistiklerle Çocuk 2025 verilerine göre, ülkede çocuk nüfusun yüzde 36,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşamını sürdürüyor.

Aynı dönemde toplam nüfus için bu oran yüzde 27,9 seviyesinde kalırken, çocuklardaki yüksek oran dikkat çekti. Veriler, ekonomik kırılganlığın en fazla etkilediği gruplardan birinin çocuklar olduğunu ortaya koydu.

Cinsiyete göre dağılım incelendiğinde ise riskin kız çocuklarında daha yüksek olduğu görüldü. Yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunan erkek çocukların oranı yüzde 36,0 olurken, kız çocuklarında bu oran yüzde 37,8’e yükseldi.

Uzmanlar, çocukluk döneminde yaşanan yoksulluğun eğitim, sağlık ve sosyal gelişim üzerinde uzun vadeli etkiler yaratabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle gelir dağılımındaki eşitsizlikler, hanehalkı koşulları ve sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, çocukların yaşam standartlarını doğrudan etkileyen başlıca unsurlar arasında gösteriliyor.

Açıklanan veriler, çocuklara yönelik sosyal politikaların ve destek programlarının önemini bir kez daha gündeme taşırken, erken yaşta maruz kalınan yoksulluğun kuşaklar arası aktarım riskini de artırdığına işaret ediyor.

Paylaşın

Kapanan Şirket Sayısı Azaldı, Temkinli Seyir Sürüyor

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından açıklanan Mart 2026 kurulan-kapanan şirket istatistikleri, iş dünyasında kapanışların azaldığı ancak genel görünümün temkinli seyrettiği bir döneme işaret etti.

Verilere göre Mart ayında kapanan şirket sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 6,4 oranında azaldı. Aynı dönemde kapanan kooperatif sayısı yüzde 38,4 düşerken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı ise yüzde 45,6 artış gösterdi.

Yılın ilk üç ayına bakıldığında da benzer bir eğilim öne çıktı. 2026’nın ilk çeyreğinde kapanan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10,2 azalırken, kapanan kooperatif sayısı yüzde 25,2 geriledi. Buna karşılık kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 13 artış kaydedildi.

Kuruluş tarafında ise daha sınırlı bir hareketlilik görüldü. İlk üç ayda kurulan şirket sayısı yüzde 1,3 artarken, kooperatiflerde yüzde 28,3, gerçek kişi ticari işletmelerde ise yüzde 1,2 düşüş yaşandı. Mart ayında ise kurulan şirket sayısında önemli bir değişim gözlenmedi.

Aylık bazda bakıldığında ise kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 11,2 azaldı. Aynı dönemde kapanan şirket sayısı yüzde 11,6 artış gösterdi. Bu durum, kısa vadede girişimcilik tarafında dalgalı bir seyir yaşandığını ortaya koydu.

Mart ayında kurulan 8 bin 379 şirketin büyük bölümü limited şirketlerden oluşurken, şirketlerin yüzde 36,1’i İstanbul, yüzde 9,8’i Ankara ve yüzde 5,9’u İzmir’de kuruldu. Tüm illerde şirket kuruluşunun gerçekleşmesi dikkat çekti.

Sektörel dağılım incelendiğinde, en fazla kuruluşun toptan ve perakende ticaret, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleştiği görüldü. Kapanışlarda da benzer sektörlerin öne çıkması, ekonomik faaliyetlerdeki yoğunlaşmanın sürdüğünü ortaya koydu.

Öte yandan Mart ayında kurulan şirketlerin toplam sermayesi bir önceki aya göre yüzde 1,7 azaldı. Yabancı ortaklı şirket sayısı ise 827 olarak kaydedilirken, bu şirketlerde yabancı sermaye payı yüzde 95,3 seviyesinde gerçekleşti.

Genel tablo, kapanan şirket sayısındaki düşüşe rağmen, girişimcilik ve yatırım iştahının henüz güçlü bir ivme kazanmadığını, ekonomik aktörlerin temkinli hareket ettiğini gösterdi.

Paylaşın

Enflasyon Mutfağı Vurdu; Sağlıklı Beslenmek Lüks Oldu

Sağlıklı beslenme maliyetinin sadece üç ayda yüzde 14 ila 20 arttı; gıda fiyatlarındaki yükselişin artık doğrudan hanelerin sağlıklı yaşama erişimini zorlaştırdığı vurgulanıyor.

Türkiye’de yüksek ve yapışkan enflasyonun hanehalkı bütçeleri üzerindeki baskısı sürerken, Toplum Çalışmaları Enstitüsü (TÇE) gıda enflasyonunun “sağlıklı yaşam” üzerindeki etkisini ölçmek amacıyla yeni bir çalışma yayımladı. “İdeal Beslenme Endeksi (TÇE-İDE)” adı verilen rapor, sağlıklı beslenmenin maliyetindeki artışı gözler önüne serdi.

14 Nisan 2026 tarihinde kamuoyuyla paylaşılan çalışmada, fiili tüketim alışkanlıkları yerine Sağlık Bakanlığı’nın “Türkiye Beslenme Rehberi (TÜBER) 2022” verilerinde yer alan örnek menüler esas alındı. Bu menülerin maliyeti ise WEB-TÜFE fiyatları üzerinden hesaplanarak, sağlıklı beslenmenin güncel ekonomik karşılığı ortaya konuldu.

Raporda Türkiye’deki gelir dağılımı eşitsizliğine de dikkat çekildi. TÜİK 2024 verilerine atıf yapılan çalışmada, en yoksul yüzde 20’lik kesimin toplam harcamalarının yüzde 30,4’ünü gıda ve alkolsüz içeceklere ayırmak zorunda kaldığı belirtildi. Buna karşılık en zengin yüzde 20’lik grupta bu oranın yüzde 12,8 seviyesinde kaldığı vurgulandı.

TÇE, bu farkın gıda fiyatlarındaki artışın alt gelir gruplarında yarattığı refah kaybını daha görünür hale getirdiğini ifade etti.

Üç farklı aile üzerinden maliyet hesabı

Çalışmada sağlıklı beslenme maliyeti üç farklı hane tipi üzerinden hesaplandı. 2026 yılının ilk üç ayına ilişkin veriler, tüm aile gruplarında dikkat çekici artışlara işaret etti.

Aile 1 (30 ve 36 yaş ebeveyn, 4 yaş çocuk ve 3 aylık bebek): 1 Ocak 2026’da 1.171,45 TL olan günlük ideal beslenme maliyeti, 31 Mart itibarıyla 1.345,71 TL’ye yükseldi. Bu dönemde üç aylık kümülatif artış yüzde 14,0 olarak hesaplandı.

Aile 2 (42 yaşlarında ebeveyn, 10 ve 16 yaşlarında iki çocuk): Büyüme çağındaki çocukların bulunduğu bu hanede günlük maliyet 1.411,94 TL’den 1.706,99 TL’ye çıktı. Üç aylık artış yüzde 20,2 olarak kaydedildi.

Aile 3 (Genç ebeveynler, iki çocuk ve 68 yaşında bir yetişkin): Beş kişilik geniş ailede günlük beslenme maliyeti 1.522,85 TL’den 1.809,38 TL’ye yükseldi. Bu grupta üç aylık artış oranı yüzde 18,0 oldu.

TÇE raporunda önemli bir metodolojik uyarıya da yer verildi. Endeksin yalnızca referans menülerdeki “çiğ gıda” ürünlerinin piyasa fiyatlarını kapsadığı, buna yemek hazırlama sürecindeki elektrik, doğalgaz, su ve emek maliyetlerinin dahil edilmediği belirtildi.

Ayrıca restoran, paket servis ve dışarıda yeme-içme harcamalarının da hesaplamalara dahil edilmediği vurgulandı. Bu nedenle, Türkiye’deki gerçek “mutfak enflasyonu” ve sağlıklı beslenme maliyetinin açıklanan rakamların da üzerinde olabileceği ifade edildi.

Aylık düzenli takip yapılacak

TÇE, “İdeal Beslenme Endeksi”ni bundan sonra her ayın ilk yarısında düzenli olarak yayımlayacağını duyurdu. Çalışmanın, özellikle gıda enflasyonunun toplumsal refah ve sağlık üzerindeki etkilerini daha görünür kılmayı amaçladığı belirtildi.

Paylaşın

ABD Ve İsrail’in İran Saldırıları: Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, Türkiye’yi doğrudan hedef almasa da, bölgesel güvenlik, ekonomik istikrar ve diplomatik manevra alanı açısından ciddi etkiler yaratıyor.

Haber Merkezi / Ankara’nın dengeli, diplomatik ve proaktif bir yaklaşım benimsemesi, hem riskleri azaltmak hem de bölgesel barışı güçlendirmek için kritik öneme sahip.

Orta Doğu’da son haftalarda yaşanan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, yalnızca bölgedeki güç dengelerini sarsmakla kalmadı; Türkiye için de güvenlik, dış politika ve ekonomik çıkarlar açısından önemli sonuçlar doğurdu. Analistler, Ankara’nın konumunu dikkatle değerlendirmesi gerektiğini belirtiyor.

Türkiye, İran ile uzun sınır komşusu olarak coğrafi konumundan dolayı doğrudan etkilenme potansiyeline sahip. Saldırılara İran’ın füze ve İHA karşılıkları eklenince, çatışmanın Türkiye’yi çevreleyen coğrafyaya yayılma riski ortaya çıktı. Bu durum, sınır güvenliği, hava sahası kontrolleri ve olası göç akımları açısından Ankara’yı doğrudan ilgilendiriyor. Uzmanlar, yanlış hesaplamaların veya gerilimin tırmanmasının Türkiye’nin güvenlik ortamını zorlayabileceğine dikkat çekiyor.

Öte yandan Türkiye’nin diplomatik bir rol üstlenme imkânı da öne çıkıyor. Uluslararası gözlemciler, Ankara’nın hem Washington hem Tahran ile ilişkilerini dengeleyerek çatışmayı yatıştırıcı arabuluculuk rolü üstlenebileceğini belirtiyor. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel diplomatik prestijini güçlendirebilecek bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Orta Doğu’daki çatışmalar, küresel enerji piyasalarında dalgalanmalara yol açıyor. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin enerji maliyetlerini yükseltiyor ve sanayi ile ulaştırma sektörlerine baskı yapıyor. Ayrıca İran üzerinden geçen ticaret ve nakliye bağlantıları üzerindeki belirsizlik, ekonomik hareketliliği kısıtlayabilir. Analistler, Ankara’nın enerji ve ticaret stratejilerini bu belirsizlikleri göz önünde bulundurarak güncellemesi gerektiğini vurguluyor.

Saldırılar İran halkı üzerinde baskı yaratırken, rejimin beklenenden daha dayanıklı olduğu yorumları yapılıyor. Bu durum, hem İran içindeki birlik ve direnç algısını güçlendiriyor hem de Türkiye’nin bölgesel istikrarı koruma çabalarını daha kritik hâle getiriyor. Uluslararası yorumlar, Ankara’nın diplomatik ve güvenlik adımlarını dikkatli planlaması gerektiğini ortaya koyuyor.

Uzmanlar, Türkiye açısından durumu iki yönlü değerlendiriyor:

Bir yandan gerilim, Ankara’yı daha dikkatli ve aktif bir dış politika yürütmeye zorluyor; bu, Türkiye’nin bölgesel arabuluculuk kapasitesini güçlendirebilir. Öte yandan çatışmanın yayılması, güvenlik riskleri, ekonomik maliyetler ve toplumsal baskılar açısından Türkiye’yi olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Türkiye, Gıda Enflasyonunda Dünya Liderleri Arasında

Türkiye, yıllık yüzde 36,44 gıda enflasyonu ile dünya genelinde Arjantin’i geride bıraktı. Artan fiyatlar, sağlıklı beslenmeyi toplum için lüks hâline getirdi.

Haber Merkezi / Türkiye’nin mutfak harcamalarındaki kronik artış, küresel istatistiklerde üst sıralara tırmanmaya devam ediyor. TÜİK’in Şubat 2026 verilerini analiz eden Sözcü yazarı ve vergi uzmanı Ozan Bingöl, gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 36,44’lük artışın Türkiye’yi 175 ülke arasında en yüksek enflasyona sahip üçüncü ülke konumuna getirdiğini belirtti.

Ocak ayında dünya sıralamasında dördüncü olan Türkiye, Şubat ayında bir basamak yükselerek Arjantin’in önüne geçti. Bingöl’ün paylaştığı verilere göre Türkiye, Avrupa ve G20 ülkeleri arasında gıda enflasyonu liderliğini açık ara koruyor.

Bingöl durumu şöyle özetliyor: “Ocak ayında yüzde 6,59, Şubat ayında ise yüzde 6,89 olan sadece bir aylık gıda enflasyonumuz, dünyadaki 145 ülkenin yıllık toplam enflasyonunun üzerine çıkmıştır. Bu tablo, mevcut tarım ve bütçe politikalarının gıda enflasyonunu durdurma noktasında yetersiz kaldığının kanıtıdır.”

Gıda arz güvenliğinin yalnızca bir ekonomi başlığı olmadığını vurgulayan Bingöl, sağlıklı gıdaya erişimin kısıtlanmasının toplumsal yapı üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğine dikkat çekti. Ona göre, sağlıklı ve erişilebilir gıda arzı sağlamak, iktidarların en öncelikli milli güvenlik görevi olmalı.

Bingöl ayrıca tarım politikalarındaki tercihlerin ve bütçe dağılımının gıda fiyatlarını düşürmeye yönelik bir ufuk sunmadığını savunuyor. Artan fiyatların toplumun büyük kesimi için yeterli beslenmeyi lüks hâline getirdiği ifade ediliyor.

Paylaşın

“Okula Aç Giden Çocuklar” Krizin Sessiz Kurbanı

Ekonomik kriz nedeniyle Türkiye’de her beş çocuktan biri okula aç gidiyor. Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu’na göre ücretsiz okul yemeği, çocukların gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için evrensel bir hak.

Ekonomik krizin derinleşmesiyle Türkiye’de “okula giden çocuklar” sorunu büyüyor.

12 Mart Dünya Okul Yemeği Gününde açıklama yapan Uluslararası Okul Yemeği Koalisyonu (UOYK), ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin yüzde 19,2’sinin haftada en az bir kez derse girdiğini, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında en kötü durumda gösterdiğini açıkladı. Koalisyon, bunun sadece bireysel yoksulluk değil, çocukların gelişimini doğrudan etkileyen yapısal bir kriz olduğunu vurguladı.

karnına sınıfa giren çocukların eğitim hakkı fiilen askıya alınmış oluyor. Koalisyon, Türkiye’nin bir yıllık kamu harcamasının sadece yüzde 1,5’iyle 15 milyon öğrenciye ücretsiz yemek sağlanabileceğini ve her 1 dolarlık yatırımın ekonomiye 35 dolarlık katkı sunduğunu belirtti.

Ücretsiz okul yemeği, bir lütuf değil, her çocuğun evrensel hakkı. Fransa, Finlandiya ve Brezilya gibi ülkelerde uzun yıllardır başarıyla uygulanan program, çocukların sağlıklı gelişimi ve eğitimde fırsat eşitliği için kritik öneme sahip. Koalisyon, Türkiye’de de tüm devlet okullarını kapsayacak evrensel bir sistem kurulmasını ve uygulamanın dönemsel sosyal yardım aracı olmaktan çıkarılmasını talep ediyor.

İstatistikler, her beş çocuktan birinin okula gittiğini gösteriyor. Ders başında kahvaltı yapmadan okula gelen çocuklar, öğrenmenin önündeki en sessiz ama en yıkıcı engeli temsil ediyor. Bu tablo, okul yemeğinin hem eğitim hem ekonomi hem de sosyal adalet açısından stratejik bir gereklilik olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Enflasyon Şampiyonu

OECD ülkelerinde enflasyon ortalama yüzde 3,3’e gerilerken Türkiye yüzde 30,7 ile açık ara ilk sırada yer aldı. Türkiye ayrıca gıda ve enerji enflasyonunda da diğer üye ülkelerden belirgin biçimde ayrıştı.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) yayımladığı Ocak 2026 tüketici fiyat endeksi verileri, üye ülkelerde enflasyonun genel olarak gerileme eğilimine girdiğini ortaya koyarken Türkiye’nin yüksek enflasyon oranıyla diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını gösterdi.

Verilere göre OECD genelinde yıllık enflasyon yüzde 3,3 seviyesine gerilerken Türkiye’de aynı dönemde yıllık enflasyon yüzde 30,7 olarak hesaplandı. Böylece Türkiye, OECD ülkeleri arasında açık ara en yüksek enflasyona sahip ülke konumunu sürdürdü.

Ocak 2026 verilerine göre Türkiye’nin ardından en yüksek enflasyon yüzde 5,4 ile Kolombiya’da kaydedildi. İzlanda’da yıllık enflasyon yüzde 5,2 olurken Avustralya ve Meksika’da yüzde 3,8, Estonya’da ise yüzde 3,7 seviyesinde gerçekleşti.

OECD ortalamasının yüzde 3,3 olduğu tabloda birçok ülkede enflasyon oranı yüzde 3 civarında ya da altında kaldı. Birleşik Krallık’ta yıllık enflasyon yüzde 3,2, Litvanya ve Yeni Zelanda’da yüzde 3,1, Letonya’da ise yüzde 2,9 olarak ölçüldü.

Gelişmiş ekonomilerde ise daha düşük oranlar dikkat çekti. ABD’de yıllık enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3 seviyesinde gerçekleşirken Almanya’da yüzde 2,1 olarak hesaplandı. Fransa’da yüzde 0,3 ve İsviçre’de yüzde 0,1 gibi oldukça düşük oranlar kaydedildi.

OECD verileri, gelişmiş ekonomilerde enflasyonun daha dengeli seviyelerde seyrettiğini ortaya koydu. Euro Bölgesi ekonomilerinde enflasyon genel olarak yüzde 2 civarında gerçekleşti. Almanya’da yüzde 2,1, Hollanda’da yüzde 2,4, İtalya’da ise yüzde 1 seviyeleri kaydedildi.

G7 ülkelerine bakıldığında da benzer bir tablo dikkat çekiyor. ABD’de enflasyon yüzde 2,4, Kanada’da yüzde 2,3, Almanya’da yüzde 2,1 ve Japonya’da yüzde 1,5 seviyesinde gerçekleşti. Birleşik Krallık’ta yüzde 3,2 ile G7 içinde görece yüksek bir oran görülürken Fransa’da yıllık enflasyon yüzde 0,3 olarak ölçüldü.

Bu veriler Türkiye ile G7 ve Euro Bölgesi ekonomileri arasındaki fiyat artışı farkının oldukça yüksek seviyelere ulaştığını ortaya koydu.

Gıda Fiyatlarında da Türkiye Zirvede

OECD’nin yayımladığı gıda enflasyonu verileri de Türkiye’nin diğer ülkelerden belirgin şekilde ayrıştığını gösterdi. OECD genelinde gıda fiyatları Ocak 2026 itibarıyla yıllık bazda yüzde 3,7 artarken Türkiye’de gıda enflasyonu yüzde 31,7 olarak hesaplandı.

Bu oran OECD ülkeleri arasında en yüksek gıda enflasyonu olarak kaydedildi. Türkiye’nin ardından Estonya’da gıda fiyatları yüzde 6 artarken İzlanda’da yüzde 5,9, Kolombiya’da yüzde 5,1 ve Yeni Zelanda’da yüzde 5,1 oranında yükseldi.

Birçok Avrupa ülkesinde ise gıda fiyat artışlarının oldukça sınırlı kaldığı görüldü. Almanya’da gıda enflasyonu yüzde 2,6, ABD’de yüzde 2,1, Fransa’da yüzde 2 ve İsrail’de yüzde 2,1 seviyesinde gerçekleşti.

Enerji fiyatları açısından ise OECD genelinde farklı bir eğilim gözlendi. Ocak 2026 itibarıyla OECD ülkelerinde enerji fiyatları yıllık bazda ortalama yüzde 0,6 geriledi.

Türkiye’de ise aynı dönemde enerji fiyatları yüzde 28,2 artış gösterdi. Bu oran Türkiye’yi enerji enflasyonunda da OECD ülkeleri arasında ilk sıraya taşıdı.

Türkiye’nin ardından Avustralya’da enerji fiyatları yüzde 8,8, Yeni Zelanda’da yüzde 7, İsveç’te yüzde 5,9 ve Norveç’te yüzde 5,3 oranında arttı. Buna karşılık birçok OECD ülkesinde enerji fiyatlarının gerilediği görüldü. Danimarka’da enerji fiyatları yüzde 15 düşerken Kanada’da yüzde 10,9, Fransa’da yüzde 7,3 ve İtalya’da yüzde 6,1 oranında gerileme kaydedildi.

OECD verileri, küresel ölçekte enflasyonun genel olarak kontrol altına alınmaya başladığını gösterirken Türkiye’nin hem genel enflasyon hem de gıda ve enerji fiyatlarındaki artış bakımından diğer ülkelerden belirgin biçimde ayrıştığını ortaya koydu.

Paylaşın

Türkiye’nin Brüt Dış Borcu 520 Milyar Dolar

2025’in dördüncü çeyreğinde Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku yüzde 4 artarak 519,9 milyar dolar seviyesine ulaştı; kısa vadeli borçlar sınırlı artarken, uzun vadeli borçlarda yükseliş dikkat çekti.

Haber Merkezi / 2025 yılının dördüncü çeyreği itibarıyla Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku, bir önceki çeyreğe göre yüzde 4 artış göstererek 519,9 milyar dolar seviyesine yükseldi. Aynı dönemde kısa vadeli dış borçlar yüzde 0,4 artışla 167,4 milyar dolar olurken, uzun vadeli dış borçlar yüzde 5,8 artışla 352,6 milyar dolar olarak kaydedildi.

Alt sektörler incelendiğinde, kamu sektörü borcu yüzde 5,4 artarak 196,8 milyar dolar, özel sektör borcu yüzde 4,5 artarak 298,2 milyar dolar seviyesine ulaştı. Öte yandan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın dış yükümlülükleri yüzde 10 azalarak 25,0 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Kredi ve borç senetlerinin ödeme projeksiyonları, anapara geri ödemelerinin 24 ay ve üzeri vadelerde yoğunlaştığını gösteriyor. 13–24 ay aralığında ödemeler sınırlı kalırken, kısa vadede (0–12 ay) ödemelerin büyük kısmı özel sektör kredilerinden kaynaklanıyor.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın