Her Dört Üniversite Mezunundan Biri İşsiz

OECD’nin “Bir Bakışta Eğitim 2025” raporu göre; Türkiye’de 25 – 64 yaş aralığında yer alan üniversite mezunlarının yüzde 24,6’sı işsiz. Bu oran lise mezunlarında yüzde 37’ye kadar yükseliyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) her yıl yayımlanan “Bir Bakışta Eğitim 2025” raporu, Türkiye’nin eğitim ve istihdam alanındaki çarpıcı verilerini ortaya koydu. Rapora göre, Türkiye’de 18-24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 31,3’ü ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Bu oran, OECD ülkelerinin ortalaması olan yüzde 14,1’in neredeyse iki katı.

Raporda dikkat çeken bir diğer önemli bulgu ise Türkiye’nin, hem lise hem de üniversite mezunları için OECD ülkeleri arasındaki en düşük istihdam oranına sahip olması. Lise mezunlarında istihdam oranı sadece yüzde 63 (OECD ortalaması yüzde 77,6), üniversite mezunlarında ise yüzde 75,4 (OECD ortalaması yüzde 87,1) olarak kaydedildi. 25-64 yaş aralığındaki üniversite mezunlarının ise yüzde 24,6’sı işsiz.

Türkiye’de ne eğitimde ne de istihdamda olan genç kadınların oranı yüzde 41,6 ile erkeklerin (yüzde 22,1) neredeyse iki katı. Bu durum, OECD ortalamasındaki 1,5 puanlık farkın çok üzerinde.

Eğitim sistemine bakıldığında ise, Türkiye’de yükseköğretime yeni başlayan öğrencilerin yüzde 42’si ortaöğretim sonrası en az bir yıl gecikmeyle üniversiteye başlıyor. Ancak, üniversitelerin ilk yılında okulu bırakma oranı sadece yüzde 1 olarak ölçüldü ki bu oran OECD ortalaması olan yüzde 13’ün oldukça altında.

Rapora göre Türkiye’de ilkokul düzeyinde okul tatilleri yılda 15 hafta sürerken, bu süre OECD genelinde 13,5 hafta olarak belirlenmiş durumda. Eğitim alanında ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, uzun tatiller ve mezunların istihdamındaki yetersizlikler, ülkenin eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu temel sorunlar olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Okula Başlama Masrafı Asgari Ücretin Üç Katı

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, alnızca okula başlama maliyetinin asgari ücretin 3 katına çıktığını vurgulayarak, “Eğitim ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Velilerin kara kara düşündüğü bir tablo ile karşı karşıyayız” dedi.

Yeni eğitim-öğretim yılı, milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmen için başlıyor. Okulların açılmasıyla birlikte beslenmeden ulaşıma, kırtasiye giderlerinden eğitim kurumlarının fiziki koşullarına kadar pek çok başlık yeniden gündeme taşındı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da eğitimde yaşanan yapısal sorunları ve veliler ile öğrenciler üzerinde artan ekonomik yükleri Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programında değerlendirdi. Özbay, şunları söyledi:

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm paydaşlar için sorunlarla başladığını belirten Özbay, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleştiğini, velilerin ekonomik yük altında ezildiğini, öğretmen ve eğitim emekçilerinin ise yetersiz koşullar ile karşı karşıya olduğunu dile getirdi:

“Okullar açılırken öğretmeni, eğitim çalışanı, velisi, öğrencisi dertlenmiş durumda. Sorunları ile bir kez daha eğitim ortamlarında baş başa bırakılacakları bir süreci yaşıyoruz. Eğitimin bütün yükünün velinin sırtına, ailelerin cüzdanına yüklendiği bir süreç. Eğitim emekçileri, öğretmenler, eğitim çalışanları açısından da hem çalıştıkları ortamın yetersizliği hem de ekonomik açıdan, mesleki açıdan sorunlarla beraber başlıyor.

Eğitimin ülkede artık tamamen bir ayrıcalık haline dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’de eğitim hakkına ulaşmak tamamen velilerin cüzdanı ile alakalı bir durum. Öğretmenin, eğitim çalışanının mesleki itibarının yerle bir edildiği bir süreci yaşıyoruz. Ekonomik olarak daha da fazla yoksullaştığını, yoksulluğun daha da derinleştiğini görüyoruz.

Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konu olan eğitimdeki sorunlar aslında ülkenin en esaslı sorunu olarak görülmesi lazım. 20 milyona yakın öğrenciden bahsediyoruz. Gençlerin bir ülkenin geleceği olduğu şiarından yola çıktığımızda eğitim ortamlarındaki birçok yoksunlukları da aslında ülkenin geleceğindeki yoksunlukları, eksiklikleri de beraberinde getirecek.”

Özbay, kayıt parası, servis, kırtasiye ve giyim masraflarının asgari ücretin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Velilerin yalnızca okul başlangıcında bile büyük bir mali yük altına girdiğini söyleyen Özbay, şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle veliler kayıt parasıyla karşılaşıyor. 3 bin lira isteyen de, yüz bin lira isteyen de var. Türkiye’de eğitim tamamen taşımalı hale gelmiş. Servislerde kısa ve uzun mesafeye göre rakamlar değişiyor. Kısa mesafede 30 bin, uzun mesafede 45 bin liralara da yıllık ücretlerin olduğunu görüyoruz. Kırtasiye ihtiyaçları var; 5 bin lira gibi. Tabii bu söylediğim rakamlar minimum rakamlar.

Ortalama rakamları aldığımızda; çocuğun kırtasiye, giyim ihtiyacını karşılasa asgari ücretin yüzde 80’inden fazla bir ücret çıkıyor. Bugün asgari ücretli maaşı ile çocuğunun okula başlangıcını karşılayamıyor. Buna servis de girerse, peşin ödemeye kalktığında asgari ücretin 2-3 katı rakamlar ortaya çıkıyor. Bugün çalışanların yüzde 40’ı asgari ücret ya da ona yakın ücretle çalışıyor. Bu ortamda yalnızca okula başlama maliyeti, servis de devreye girerse 2-3 katı üzerinde olduğunu görüyoruz.

Bir de bunun okula gittiğinde kantin masrafı var. Bu beslenme değil, yalnızca çocuğun midesine bir şey gitmesi. En az 100 lira. O nedenle eğitim çok ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Her okul döneminde velilerin artık kara kara düşündüğü, çocuğunun okula gidişinden, dönüşünden mutlu olmadığı kara bir tablo ile karşı karşıyayız. Asgari ücretli ağırlıklı yaşam standardının olduğu bir ülkede ücretlerin okula başlama masraflarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.”

Velilerden ‘bağış’ adı altında zorunlu ödemeler alındığını dile getiren Özbay, bunun aslında açıkça kayıt parası olduğunu söyledi. Okul yöneticileri ve öğretmenlerin de Bakanlığın yetersiz bütçesi nedeniyle bu sisteme mecbur bırakıldığını kaydeden Özbay, şöyle konuştu:

“Eğitim bir hak olmaktan çıktı. Tamamen bir ayrıcalık. Ciddi rakamlar harcayarak eğitim almaya çalışan 1 milyonun üzerinde çocuğumuz olduğu özel okul sistemi var. Bunun yanında devlet okullarına geldiğimizde devletin, yani aslında siyasi iktidarın bir tercihi bu, ayırdığı bütçenin okulların ve oradaki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Her adım paralı hale geldi. Bakıyoruz ki okula kayıt da bir sorun ile karşı karşıya kalıyor.

Adına kayıt parası denmiyor ama ‘bağış’ adı altında ya da çeşitli kurumlara, şirketlere yapılan yardım adı altında aslında birebir kayıt parası alınıyor. Sizin aracılığınızla sesleneyim, hodri meydan; bütün Okul-Aile Birlikleri’nin hesaplarını inceleyelim. O okulların iş birliği içerisinde oldukları, kırtasiyeleri, temizlik şirketlerini inceleyelim. Bunların hesaplarına nerelerden para gitmiş, bu kadar yüklü para gitmesinin sebebi ne? Anayasanızda güvence altına aldığınız, en temel insan hakkı olan eğitim hakkında yurttaşlar neden bağış yapmak zorunda kalır?

Bunun aslında bağış değil bir zorundalık olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun adı çok net kayıt parası. Bu kayıt parası dediğimiz sistemi oradaki okul müdürü ve öğretmene mi yükleyeceğiz? Tabii ki hayır. Çünkü okul müdürü ve öğretmen de okulun temel ihtiyaçları karşılanamadığı için aslında Milli Eğitim Bakanlığı’nın mecbur bıraktığı bir sisteme maalesef ki uyum sağlamış oluyor. Yani kendi mesleğinin dışında, bir nevi tahsildara dönüşmüş oluyor.”

‘Eğitim kurumları ticarethaneye dönüşmüş halde’

Özel okulların sayısındaki artışı eleştiren Özbay, devlet okullarının ise kalabalık sınıflar, yetersiz temizlik ve güvenlik gibi sorunlarla baş başa bırakıldığını ifade etti. Eğitimin metalaştığını ve ticarethaneye dönüştüğünü söyleyen Özbay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ile paranın yan yana gelmesi büyük bir utanç. Bunun devlet tarafından sağlanması lazım, yani kamucu bir bakış açısına sahip olmak lazım. Özel okul diye okul olmaz. Çünkü velilerden, yurttaşlardan vergi alıyorsunuz. Bu verginin karşılığında ilk sağlayacağınız hak eğitim, sağlık. Bunlar devletin asli görevlerindendir. Ama maalesef eğitim bizde tamamen metalaşmış durumda. Eğitim kurumları adeta ticarethaneye dönüşmüş durumda.

Özel okulların olmadığı bir sistemi var etmek gerekir. Cumhuriyetin temeli de bu. Çünkü okullarda sadece bireyin akademik gelişimini sağlamıyorsunuz, okullarda yurttaş yetiştiriyorsunuz, o topluma insan yetiştiriyorsunuz. O nedenle onlara eşit eğitim hakkını sağlama zorunluluğunuz var. Peki neden yurttaşlar özel okullara yönleniyor? Kendi çocuğumdan bahsedeyim, şimdi ortaokula geçti.

Sınıfı 44 kişi. Özel okullarda 30 kişilik sınıf bulamazsınız. 50-60 kişilik okullar var. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, temizlenmeyen okullar, güvenlik görevlisi olmayan okullar var. Öğrencinin sosyal alanları yok. Temel ihtiyaçlar anlamında birçok eksiklikler var. Bu eksiklikler velilere mecburi bir istikamet oluşturuyor.”

Ailelerin eğitim harcamaları için kredi çekmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özbay, “Eskiden çocuklar okula başlarken evde bayram havası olurdu. Artık televizyon kanallarına bakın; en çok reklamı yapılan şey ne? Eğitim kredisi. Olay bu noktaya geldi. Türkiye ailelerin eğitime en çok para harcamak zorunda kaldığı ülkelerin başında geliyor. Kamunun buradan çekildiği, piyasalaşmanın ve gericiliğin içerisindeki kıskaçta can çekişen bir eğitim sisteminden bahsediyoruz” dedi.

Paylaşın

TÜİK’e Göre Türkiye Ekonomisi Yüzde 4,8 Büyüdü

TÜİK’e göre, GSYH, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 4,8 arttı. TÜİK verileri, Türkiye ekonomisinin yılın ilk çeyreğinde yüzde 2,3 büyüdüğünü ortaya koymuştu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bu yılın Nisan-Haziran dönemine ilişkin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre GSYH, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 4,8 arttı.

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2025 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; inşaat sektörü toplam katma değeri yüzde 10,9, bilgi ve iletişim faaliyetleri yüzde 7,1, sanayi sektörü yüzde 6,1; ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 5,6; mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri yüzde 5,4, ürün üzerindeki vergiler eksi sübvansiyonlar yüzde 3,0, finans ve sigorta faaliyetleri yüzde 2,6, gayrimenkul faaliyetleri yüzde 2,6 ve diğer hizmet faaliyetleri yüzde 2,1 arttı.

Tarım sektörü yüzde 3,5, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri ise yüzde 1,2 azaldı.

TÜİK verilerine göre, Nisan-Haziran döneminde Türkiye ekonomisinin çeyreklik bazdaki büyüme oranı yüzde 1,6 olarak gerçekleşti. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,6 arttı.

Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2025 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 4,6 yükseldi.

Üretim yöntemiyle GSYH tahmini, yılın ikinci çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 43,7 artarak 14 trilyon 578 milyar 556 milyon lira oldu. GSYH’nin ikinci çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 377 milyar 622 milyon olarak gerçekleşti.

Yerleşik hane halklarının nihai tüketim harcamaları 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak yüzde 5,1 arttı. Devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 5,2 azalırken gayrisafi sabit sermaye oluşumu ise yüzde 8,8 arttı.

Mal ve hizmet ihracatı, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla zincirlenmiş hacim endeksi olarak yüzde 1,7, ithalatı ise yüzde 8,8 yükseldi.

İş gücü ödemeleri, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 42 arttı. Net işletme artığı/karma gelir yüzde 46,3 arttı.

İş gücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içerisindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 38,8 iken, bu oran 2025 yılında yüzde 38,4 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 39,5 iken yüzde 40,2 olarak gerçekleşti.

Paylaşın

Bu Yaz 10 Kişiden 6’sı Tatile Gitmedi

Araştırma şirketi Ipsos’un yaptığı son çalışma, halkın tatil alışkanlıklarında yaşanan dramatik değişimi ortaya koyuyor. Bulgulara göre, her 10 kişiden 6’sı bu yaz tatil yapmadı ve yapmayı da düşünmüyor.

Türkiye’de ekonomik koşullar, yaz tatilini pek çok kişi için ulaşılması güç bir hayale dönüştürdü. Araştırma şirketi Ipsos’un yaptığı son çalışma, halkın tatil alışkanlıklarında yaşanan dramatik değişimi ortaya koyuyor. Bulgulara göre, her 10 kişiden 6’sı bu yaz tatil yapmadı ve yapmayı da düşünmüyor. Katılımcıların yüzde 90’ı bu durumun sebebini doğrudan ekonomik sıkıntılar olarak açıklıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri, tatil planı yapanların oranındaki düşüş oldu. 2024’te yüzde 24 olan oran bu yıl yüzde 20’ye geriledi. Yükselen enflasyon ve artan yaşam maliyetleri, tatili birçok kişi için lüks haline getirdi.

Ekonomim’de yer alan habere göre, katılımcıların neredeyse tamamı tatil yapamama gerekçesi olarak ekonomik koşulları gösteriyor. Barınma, ulaşım ve yeme-içme fiyatlarındaki artış, özellikle yurt içi tatili pahalı bir seçenek haline getiriyor.

Araştırmaya göre, yurt dışı tatil tercihinde artış gözleniyor. Katılımcıların yüzde 10’u tatilini yurt dışında geçirdiğini belirtirken, bunun temel sebebi yurt içi maliyetlerinin bazı komşu ülkelere kıyasla daha yüksek olması. Vize istemeyen ülkelerdeki uygun fiyatlı turlar, tatilciler için cazip bir alternatif yaratıyor.

Eskiden aile yanında tatil yaygınken, bu eğilim gerilemeye başladı. Araştırma, insanların “gerçek anlamda dinlenmek” için otel ve pansiyon gibi konaklama seçeneklerini daha çok tercih ettiğini gösteriyor. Bu seçenekler, bireylere yemek ve temizlik gibi detaylarla uğraşmadan konforlu bir tatil imkânı sunuyor.

Halk yorgun bıkkın ve endişeli

Araştırmada, katılımcılara son dönemdeki ruh hallerine dair sorular da yöneltildi. Cevaplar; yorgunluk, bıkkınlık ve endişe duygularının hâkim olduğunu gösterdi. Uzmanlara göre bu ruh halinin en önemli nedenlerinden biri, dinlenme fırsatlarının azalması.

Tatil yapabilenlerin büyük çoğunluğu yurt içi destinasyonları tercih etti. Ancak otel ve pansiyon konaklamalarında artış gözlenirken, aile yanında geçirilen tatiller azaldı. Ödeme yöntemi olarak kişisel gelir hâlâ ilk sırada, fakat banka kredisiyle tatil yapanların sayısı geçen yıla göre artış gösterdi.

Ekonomik zorluklar nedeniyle tatil artık ertelenen veya iptal edilen bir plan haline geldi. Araştırma sonuçları, yaz tatilinin pek çok kişi için hayal olmaktan öteye geçemediğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye’de Finans-Kapitalin Tekelci Yapısı

Finans-kapital, bankacılık sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesiyle oluşan, piyasaları kontrol eden tekelci bir ekonomik yapılanmadır. Bu sistemde, büyük bankalar ve holdingler, kredi, yatırım ve fiyatlandırma üzerinde hakimiyet kurarak rekabeti sınırlandırırlar.

Kurtuluş Aladağ /Finans-kapital kavramı, Marksist kuramcı Lenin tarafından kapitalizmin emperyalist aşamasında bankaların ve büyük şirketlerin piyasaları kontrol etmesi olarak ele alınmıştır. Kavram Türkiye’de de Hikmet Kıvılcımlı gibi düşünürler tarafından sıkça kullanılmıştır.

Türkiye’de bankacılık sektörü, finans-kapitalin temel taşıdır. Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank gibi kamu bankalarının yanı sıra, QNB Finansbank, Türkiye Finans Katılım Bankası ve Kuveyt Türk gibi yerli ve yabancı sermayeli özel bankalar, ekonomik kaynakların büyük bir kısmını kontrol ederler.

Örneğin, Türkiye Finans Katılım Bankası’nın çoğunluk hissesi 2008 yılında Suudi Arabistan merkezli National Commercial Bank (şimdi Saudi National Bank) tarafından satın alınmıştır. Bu satın alma ile birlikte uluslararası sermayenin Türkiye’deki etkisi artmıştır. Kuveyt Türk’ün sermayesinin yüzde 57,81’i Kuveyt Finans Evi’ne aittir, bu da yabancı sermayenin tekelci yapıda önemli bir rol oynadığının başka bir göstergesidir.

Türkiye’de finans-kapital, büyük holdingler aracılığıyla sanayi, ticaret ve finans sektörlerinde yoğunlaşmıştır.

Örneğin, Yıldız Holding ve Boydak Holding gibi büyük sermayeli gruplar, Türkiye Finans Katılım Bankası’nın önceki ortakları arasında yer almışlardır. Bu tip ortaklıklar ve işbirlikleri, serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişin bir göstergesidir, çünkü büyük sermaye grupları rakiplerini saf dışı bırakarak piyasada dominant hale gelirler.

“Piyasanın birkaç büyük oyuncunun kontrolüne geçmesi”

Lenin, finans-kapital tanımında, bankaların ve büyük şirketlerin uluslararası bağlantılarıyla emperyalist bir yapı oluşturduğunu belirtir. Türkiye özelinde bakarsak, yabancı sermayenin bankacılık sektöründeki etkisi oldukça belirgindir.

Örneğin, QNB Group’un Finansbank’ı 2016 yılında satın alması ve National Commercial Bank’ın Türkiye Finans’taki çoğunluk hissesi, küresel finans-kapitalin Türkiye piyasasındaki tekelci etkisini artırmıştır. Bu durum, yerel sermayenin uluslararası sermayeyle entegrasyonunu ve piyasanın birkaç büyük oyuncunun kontrolüne geçmesini hızlandırmıştır.

Üzerinde durulması gereken başka bir nokta da katılım bankacılığı. Her ne kadar katılım bankacılığı faizsiz finans prensiplerine dayansa da tekelci yapının bir parçasıdır. Türkiye Finans ve Kuveyt Türk gibi bankalar, katılım bankacılığı sektöründe önemli bir pazar payına sahiptir ve bu bankaların sermaye yapısı, genellikle yabancı ortaklıklar veya büyük yerel sermaye gruplarıyla şekillenir.

Örneğin, Türkiye Finans’ın 2025’te ekonomiye 235,8 milyar TL’lik finansman desteği sağladığı ve sermaye yeterlilik rasyosunu yüzde 17,23’te tuttuğu rapor edilmiştir, bu da Türkiye Finans’ın sektördeki güçlü konumunu göstermektedir.

Finans-kapitalin tekelci yapısı, piyasada rekabetin azalmasına yol açar. Büyük bankalar ve holdingler, kredi dağıtımı, yatırım kararları ve piyasa fiyatlandırması üzerinde belirleyici bir rol oynarlar. Örneğin, Türkiye Finans’ın masrafsız bankacılık hizmetleri ve dijital altyapıya yaptığı yatırımlar, müşteri tabanını genişletirken, daha küçük oyuncuların piyasada tutunmasını zorlaştırabilir.

Sonuç olarak; Türkiye’de finans-kapitalin tekelci yapısı, bankacılık sektörünün ve büyük holdinglerin piyasadaki dominant konumlarıyla şekillenmektedir. Yabancı sermayenin etkisi, katılım bankacılığının büyümesi ve dijital bankacılık gibi yenilikler, bu yapıyı hem güçlendirmekte hem de dönüştürmektedir.

Ancak, tekelci yapının rekabeti sınırlaması ve ekonomik kaynakların yoğunlaşması, uzun vadede sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri derinleştirebilir. Bu nedenle, finans-kapitalin tekelci yapısının etkilerini azaltmak için daha kapsayıcı ekonomik politikalar ve rekabeti teşvik eden düzenlemeler gereklidir.

Paylaşın

Türkiye, Yoksullukta Avrupa Birincisi

Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri haline getiriyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan güncel verilere göre, Türkiye’de halkın önemli bir kesimi en temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor.

2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri hâline getiriyor.

2023’te aynı oran yüzde 45,8 düzeyindeydi. Bu 6,5 puanlık düşüş, görünürde olumlu bir değişimi işaret etse de, hala Türkiye’de milyonlarca insanın temel beslenme hakkından mahrum kaldığını ortaya koyuyor.

Verilere göre tablo, yoksulluk riski altındaki bireyler için çok daha karanlık. Medyan gelirin yüzde 60’ından daha az gelirle yaşamaya çalışan bu grupta, yeterli öğün tüketemeyenlerin oranı 2024’te yüzde 54,0 olarak kaydedildi. Bu oran 2023’te yüzde 58,5 idi. Yani yoksulların yarısından fazlası protein bazlı sağlıklı bir öğüne ulaşamıyor.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığına göre; Eurostat aynı zamanda şiddetli maddi ve sosyal yoksunluk (SMD) içinde yaşayan kesimin verilerini de açıkladı. Bu grupta iki günde bir et ya da eşdeğeri bir öğün yiyemeyenlerin oranı 2024 itibarıyla yüzde 57,9 seviyesinde.

Bu veriler, Türkiye’nin artık yalnızca yoksulluk altındaki kesimlerde değil, toplam nüfus bazında da Avrupa’nın en yüksek oranına sahip ülkesi olduğunu ortaya koyuyor. 2024 itibarıyla Türkiye, yüzde 39,3’lük oranla Avrupa genelinde ilk sıraya yerleşti. Onu izleyen Romanya’da bu oran yaklaşık yüzde 33, Bulgaristan’da ise yüzde 20 civarında.

Buna karşılık, Almanya’da iki günde bir protein içeren bir öğün tüketemeyenlerin oranı sadece yüzde 8,2, Fransa’da ise yüzde 7,9. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 8,3 seviyesinde. Yani Türkiye, AB ortalamasının yaklaşık beş katı kadar daha yüksek bir yoksunluk oranıyla dikkat çekiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) küresel et fiyatlarındaki rekor artışı ortaya koyan verileri, Türkiye’deki kırmızı et piyasasına da yansıdı. Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin kesimhane verilerine göre, Türkiye’de dana ve kuzu etinde yıllık fiyat artışları yüzde 30’u aştı. Dana bıçak yağsız etin kilogram fiyatı 452,57 TL’ye ulaştı. Bu rakam geçen yıla kıyasla yüzde 32,7 artış anlamına geliyor.

Bölgesel bazda en yüksek dana eti fiyatı 463,40 TL ile Karadeniz’de görülürken, en düşük fiyat 425,50 TL ile Ege Bölgesi’nde kaydedildi. Kuzu etinde de ortalama fiyat 476,06 TL oldu. Yıllık artış oranı yüzde 26,2’ye ulaşırken, Marmara ve Ege Bölgeleri 500 TL’yi aşan fiyatlarla öne çıktı.

Ankara Ticaret Borsası verileri ise dana butun 496,9 TL, karkas etin 460,33 TL ve dana kolun 416,1 TL’den işlem gördüğünü ortaya koydu. Türkiye’de kırmızı et fiyatlarındaki artış oranı, yıllık tüketici enflasyonunu aşarak dar gelirli tüketicinin alım gücünü zorlayan bir tablo oluşturdu.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Haneden Üçü Geçim Sıkıntısı Yaşıyor

Türkiye’de her dört haneden üçü, temel harcamalarını karşılamakta güçlük çekiyor. Ekonomistler bu tabloyu, “hayat pahalılığı artık kalıcılaştı” şeklinde yorumluyor.

Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat), Türkiye’de geçinme zorluğu yaşayan hane halklarının oranının 2024 itibarıyla yüzde 76,8’e yükseldiğini açıkladı. Bu oran, 2018’de yalnızca yüzde 30,3 seviyesindeydi. Böylece son altı yılda geçim sıkıntısı yaşayan hanelerin oranı yaklaşık 2,5 katına çıktı.

Verilere göre artık her dört haneden üçü, temel harcamalarını karşılamakta ciddi güçlük çekiyor. Karar’dan Berfu Kargı‘nın aktardığına göre; Ekonomistler bu tabloyu, “hayat pahalılığı artık kalıcılaştı” şeklinde yorumluyor.

Eurostat’ın “geçim güçlüğü” anketi kapsamında Türkiye verileri yıllara göre şöyle:

2020: Yüzde 46,8
2021: Yüzde 63,0
2022: Yüzde 73,0
2023: Yüzde 75,0
2024: Yüzde 76,8

2018’de yalnızca üç haneden biri geçim zorluğu yaşadığını belirtirken, bu oran 2024’te dört haneden üçüne çıkmış durumda. Artışta pandemi sonrası bozulan gelir dengeleri, yüksek enflasyon ve ücretlerin satın alma gücündeki kayıp belirleyici oldu.

Eurostat, geçinme zorluğunu üç ayrı kategori altında sınıflandırıyor: “çok zorlananlar”, “zorlananlar” ve “biraz zorlananlar”. 2024 verilerine göre Türkiye’de:

Gelirinin giderlerine kesinlikle yetmediğini ve “çok zorlandığını” söyleyenlerin oranı yüzde 2,8, “zorlananlar” yüzde 29,4, “biraz zorlananlar” yüzde 44,6 seviyesinde.

Eurostat’ın verileri, geçim algısının TÜİK’in resmî enflasyon oranlarının çok ötesinde olduğunu gösteriyor. Temel tüketim harcamalarının yüksek seyretmesi, sabit gelirli yurttaşların yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor.

TÜRK-İŞ’in Temmuz 2025 tarihli Açlık-Yoksulluk Sınırı Araştırması da geçim baskısının ulaştığı boyutu ortaya koyuyor:

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı: 26.413 TL
Yoksulluk sınırı: 86.036 TL
Bekar bir çalışanın yaşama maliyeti: 33.982 TL

Bu tabloya karşın Türkiye’de net asgari ücret 22.104 TL seviyesinde kalıyor. Yani bir çalışanın geliri, hem temel beslenme harcamalarının hem de kişisel yaşam maliyetinin altında kalmış durumda.

Araştırma, mutfak enflasyonunun da hız kesmeden sürdüğüne işaret ediyor. Buna göre, gıda fiyatları temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 1,14 oranında arttı. Son 12 ayda mutfak enflasyonu yüzde 37,32 olarak ölçülürken, yıllık ortalamada bu oran yüzde 42,60’a ulaştı.

Paylaşın

Türkiye’de Her İki Kişiden Biri Borç Sarmalında

Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) tarafından yapılan son araştırma, kredi kartı kullanıcıların yüzde 43.5’inin kart borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Türkiye’de milyonlarca vatandaş, artan kredi kartı borçları nedeniyle ekonomik bir çıkmazın içine sürüklendi. Resmi veriler ve son yapılan araştırmalar, her iki kişiden birinin borcunu ödemekte zorlandığını ve borç sarmalına girdiğini gösteriyor. Yüksek faiz oranları, durmak bilmeyen enflasyon ve alım gücündeki düşüş, vatandaşın kredi kartı borcunu 2.36 trilyon TL’ye kadar yükseltti. Ayrıca, 4.14 milyon kişi yasal takip ve icra tehdidi altında bulunuyor.

Tüketici Birliği Federasyonu tarafından yapılan son araştırmaya göre, Türkiye’deki kredi kartı kullanımının kontrolden çıktığı belirlendi. Araştırma sonuçları, kullanıcıların yüzde 43.5’inin kredi kartı borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, uzun süredir yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Özellikle dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Nefes Gazetesi’nin haberine göre; Araştırma, her üç kullanıcıdan birinin ciddi ödeme sorunları yaşadığını ve yüzde 9.2’sinin kronik bir borç sarmalında olduğunu vurguluyor. Ayrıca, kullanıcıların büyük çoğunluğunun kredi kartı sözleşmelerindeki hükümlerden ve özellikle gecikme faizlerinden haberdar olmadığı da tespit edildi. En yoğun kredi kartı kullanan yaş grubunun ise 45-55 yaş arası olduğu belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 8 Ağustos 2025 tarihli verileri, bireysel kredi kartı borçlarının 2.36 trilyon TL’ye yükseldiğini doğruluyor. Bu borcun 829 milyar TL’si taksitli, 1.53 trilyon TL’si ise taksitsiz borçlardan oluşuyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin haziran verileri de, 4.14 milyon kişinin borçları nedeniyle yasal takibe intikal ettiğini gösteriyor.

Paylaşın

Devletin Parası Şehir Hastanelerine Akıyor

Şehir hastaneleri için ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 liralık harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025 yılının ilk 6 ayında 52 milyar 183 milyon liraya çıktı.

Sağlık Bakanlığı tarafından yayımlanan “Bütçe Giderlerinin Faaliyet Sınıflandırması Tablosu”na göre ise “Kamu Özel İş Birliği (KÖİ) modeli ile yapılan sağlık tesisleri” için Ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 TL’lik harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025’in ilk 6 ayında 52 milyar 183 milyon TL’ye çıktı. Son olarak bu yılın yedi ayında ise 70 milyar 770 milyon 837 bin 838 TL’yi bulması dikkat çekti.

Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu, bakanlığın yayımladığı “Bütçe giderlerinin faaliyet sınıflandırması tablosu”nu yorumladı.

BirGün’den Sibel Bahçetepe’nin aktardığına göre, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sağlık hizmeti organizasyonunda ve finansman yapısında koruyucu sağlık hizmetlerini geri plana ittiğini, kamu yararından önce özel sektörün çıkarlarını gözettiğine vurgu yaparak “Popülist sağlık politikaları nedeniyle kaynakların büyük bölümü tedavi edici sağlık hizmetlerine ve şehir hastanelerine aktarılırken, kamu bütçesinden şirketlere yapılan kaynak transferi her yıl artmaktadır” denildi.

Şehir Hastanelerinin kamu kaynaklarını yutmaya ve genel bütçe üzerinde yük oluşturmaya devam ettiği anımsatılan açıklamada “KÖİ modeliyle yapılan şehir hastaneleri bütçedeki kara deliğin genişlemesine neden olmaktadır. Eski Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, şehir hastanelerinin iktisadi yükünü itiraf ederken ‘kira bedelinin 322 milyar avroya ulaştığını’, bu nedenle ‘bütçeye yükünü 27,5 milyar avroyla sınırladıklarını’ açıklamıştı. Sağlık Bakanı değişse de sağlığı piyasalaştıran anlayış değişmediği için şehir hastaneleri sorunları sürmektedir” ifadelerine yer verildi.

2025 yılı bütçe ödeneklerinde şehir hastaneleri için ayrılan kira ödemeleri tutarlarının artırıldığı belirtilen açıklamada, şöyle devam edildi:

“37 milyar 420 milyon 717 bin TL’si hizmet alımı, 67 milyar 181 milyon 365 bin TL’si kullanım bedeli olmak üzere 104 milyar 602 milyon 82 bin TL’lik ödenek şehir hastaneleri için ayrıldı. Bu miktar Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 10’una denk geliyor. ‘Bütçe Giderlerinin Faaliyet Sınıflandırması Tablosu”na göre “KÖİ ile yapılan sağlık tesisleri” için Ocak ayında 15 milyar 129 milyon 245 bin 397 TL’lik harcama kalemi ayrılırken, bu rakam 2025 yılının ilk yedi ayında (Ocak-Temmuz) 70 milyar 770 milyon 837 bin 838 TL’yi buldu. Bu tutarların detayı açıklanmamıştır.

Kamu İhale Kurumu ve çeşitli ihale ilanlarında yer alan bilgilere göre 2025 yılı fiyatlarıyla 100 yataklı standart bir devlet hastanesinin inşaat maliyeti ortalama 900 milyon TL ila 1 milyar TL arasında değişmektedir. İllerin ve ilçelerin demografi, kent yapısı ve ulaşım gibi özellikleri göz önünde bulundurularak 2025 yılının ilk yedi ayda KÖİ modeli için ayrılan 70,7 milyar TL ile en az 100 yataklı 78 devlet hastanesi açılabilir veya kapatılan hastaneler modernleştirilerek yeniden ve yerinde halkın hizmetine sunulabilirdi.

Ayrıca söz konusu kaynak, birinci basamak koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için seferber edilebilirdi. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun 2024 yılının sonunda yaptığı bir açıklamada “2025 yılında 1000 yeni Aile Sağlığı Merkezi (ASM) açacağız’ demesine karşılık, Türkiye genelinde ASM sorunu devam etmektedir. 2025 yılının ilk yedi ayda Kamu Özel İş Birliği modeli için ayrılan kaynakla ortalama maliyeti 10 milyon TL’yi bulan 4 birimlik en az 7 bin 70 ASM yapılabilirdi.

Sağlık hizmetleri, kamucu planlamayla birlikte, eşit, ücretsiz ve erişilebilir olmalıdır. KÖİ modeliyle yapılan Şehir Hastaneleri sözleşmeleri tazminatsız olarak feshedilmeli, kamu zararı belirlenerek sorumlulardan geri alınmalıdır. Şehir hastaneleri için kapatılan köklü devlet hastaneleri yeniden açılmalıdır. Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır.”

Hastaneler yenilensin

Sağlık emekçisi Kubilay Yalçınkaya da şehir hastanelerine ayda ayrılan gider kaleminin yüksekliğine dikkat çekerek “Birçok ilde hastaneler bütçe yetersizliği gerekçesi ile deprem riskine rağmen yenilenmez güçlendirilmez iken yılın ilk 7 ayında KÖİ Modeli ile yapılan sağlık tesislerine yönelik Faaliyetler 70 milyar TL’den fazla harcandı. KÖİ projelerine her ay harcanan bütçe ile her ay orta büyüklükte 3 kamu hastanesi yapılabilirdi” dedi.

Paylaşın

Hazine, Her 100 Lira Ödeme İçin 400 Lira Borçlandı

Hazine’nin ödediği her 100 liralık anapara borcuna karşılık tam 407 lira yeni borç aldığı ortaya çıktı. 2025 yılının ilk yedi ayında, Hazine 519,5 milyar lira anapara ödemesi yaparken, 2,1 trilyon lira borçlandı.

Ekonomist Alaattin Aktaş, Türkiye’nin borçlanma dinamiğine ilişkin yaptığı son analizle ekonominin röntgenini çekti ve “Böyle bir dengesizlik daha önce hiç görülmemişti” diyerek uyarıda bulundu. Hazine’nin iç borçlanma verilerini yeniden hesaplayan Aktaş’a göre, Hazine’nin ödediği her 100 liralık anapara borcuna karşılık tam 407 lira yeni borç aldığı ortaya çıktı.

İç borç çevirme oranı genellikle “anapara + faiz ödemesi / toplam borçlanma” formülüyle hesaplanıyor. Ancak Aktaş, faizin bütçeden ödendiğini hatırlatarak, Hazine’nin yeni borcu aslında sadece anaparayı ödemek için aldığını vurguladı. Bu nedenle, gerçeğe en yakın oranın yalnızca anapara ödemesi ile borçlanma miktarı karşılaştırılarak bulunabileceğini belirtti.

Klasik yönteme göre bu yılın ilk yedi ayında iç borç çevirme oranı yüzde 141 seviyesinde gerçekleşti. Ancak yalnızca anapara ödemesi dikkate alındığında oran yüzde 407’ye ulaştı. Aktaş, “100 birim borç ödemek için 407 birim borç alındı” ifadesini kullanarak durumun vahametini ortaya koydu.

Verilere göre, Hazine 519,5 milyar lira anapara ödemesi yaparken, 2,1 trilyon lira borçlandı. Bütçeden yapılan faiz ödemesi ise 985,6 milyar lira oldu. Böylece, Hazine sadece yedi ayda ödediği anaparadan 1,6 trilyon lira daha fazla borç aldı.

Aktaş’a göre bu tablo, bütçe açığının büyüklüğünden kaynaklanıyor. Açığın kapatılması için Hazine sürekli yeni borçlanmaya gidiyor. Ancak borçlanma miktarının ödemelerin çok üzerinde olması, borç yükünü her geçen yıl artırıyor ve faiz yükünün de bütçe üzerinde ağır bir baskı oluşturmasına yol açıyor.

Ekonomist Aktaş, durumu bir aile şirketi örneğiyle anlatarak, borç sarmalının nasıl kalıcı hale geldiğini vurguladı. Hazine’nin giderek büyüyen borç yükü, vade sonunda hem anapara hem de faiz olarak yeniden ödenecek ve bu da kısır döngünün devam etmesine neden olacak.

Paylaşın