Ekonomi Gündemi Değişti: Fon Krizi İlk Sıraya Yükseldi

ASAL Araştırma ve Danışmanlık tarafından 4-10 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Türkiye Siyasi Gündem Ekim 2026 Araştırması”, ekonomik sorunlara ilişkin kamuoyu algısında dikkat çekici bir değişimi ortaya koydu.

Araştırmaya katılanların yüzde 26,5’i, Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak yatırım fonu ve borsa krizini gösterdi. Uzun süredir ekonomik gündemin ilk sıralarında yer alan enflasyon, gıda fiyatları ve konut maliyetleri ise bu kez geride kaldı.

Katılımcılara yöneltilen “Genel olarak düşündüğünüzde Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlar, finans piyasalarında yaşanan gelişmelerin kamuoyundaki ağırlığını gözler önüne serdi.

Araştırma sonuçlarına göre yatırım fonu ve borsa krizini en önemli ekonomik sorun olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 26,5 oldu. Enflasyonun yüksekliğini işaret edenlerin oranı yüzde 22,2’de kalırken, gıda fiyatlarındaki artış yüzde 13 ile üçüncü sırada yer aldı.

Kira ve konut fiyatlarının yüksekliği yüzde 6,8, elektrik, su, aidat ve doğalgaz giderlerinin yüksekliği yüzde 5,5 oranında yanıt aldı. İşsizlik ve faizlerin yüksekliği yüzde 5’er, ekonomi yönetimi yüzde 4,8, akaryakıt fiyatlarının yüksekliği ise yüzde 3,7 oranında belirtildi.

Katılımcıların yüzde 3,1’i diğer sorunları işaret ederken, yüzde 3’ü fikri olmadığını veya yanıt vermek istemediğini belirtti. Ekonomide herhangi bir sorun bulunmadığını düşünenlerin oranı ise yüzde 1,4 oldu.

Böylece yatırım fonu ve borsa krizi, enflasyonun 4,3 puan önüne geçerken, gıda fiyatlarındaki artışın iki katından fazla oranda yanıt aldı.

ASAL Araştırma’nın haziran ayında aynı soruyla gerçekleştirdiği çalışmada ekonomik sorun algısı farklı bir görünüm sergilemişti. 6-14 Haziran tarihleri arasında yapılan araştırmada katılımcıların yüzde 21’i gıda fiyatlarındaki artışı ilk sırada göstermişti. Kira ve konut fiyatları yüzde 18,5 ile ikinci, enflasyon ise yüzde 12,4 ile üçüncü sırada yer almıştı.

Ekim araştırmasında ise ilk sıraya yatırım fonu ve borsa krizi yerleşti. Haziran ile ekim ayları arasındaki bu değişim, eylül ayında derinleşen fon krizinin kısa sürede ekonomik gündemin öne çıkan başlıklarından biri haline geldiğine işaret etti.

Türkiye’de yatırım fonlarına ilişkin sorunlar, eylül ayında bazı fonlarda artan satış taleplerinin karşılanamaması ve fon paylarının iade ödemelerinde yaşanan aksaklıklarla gündeme geldi. Süreçte yatırımcıların paralarına erişimi, fonların yönetimi ve sermaye piyasalarına duyulan güven öne çıkan tartışma konuları oldu.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketine ait toplam 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre tasfiye kapsamındaki fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.

Kriz, yalnızca doğrudan yatırım fonlarında pay sahibi olan kişilerle sınırlı kalmadı. Fon portföylerinde yer alan hisse senetleri üzerinden Borsa İstanbul’da oluşan satış baskısı da sermaye piyasalarındaki dalgalanmaların daha geniş bir yatırımcı kitlesinin gündemine taşınmasına neden oldu.

Tasfiye sürecine ilişkin kararlar, devam eden soruşturmalar ve yatırımcıların alacaklarına ne zaman kavuşacağına dair belirsizlikler, finans piyasalarında güven tartışmalarını da beraberinde getirdi.

Fon krizinin siyasi yansımalarına ilişkin değerlendirmeler de gündeme geldi. MAK Araştırma’nın sahibi Mehmet Ali Kulat, X hesabından yaptığı paylaşımda, sahadan elde ettikleri verilerin krizin siyasi etkilerinin ekonomik boyutunun ötesine geçtiğini gösterdiğini ifade etti.

Kulat, “Sahadan gelen veriler net: FON’un siyasete etkisi, FON’un kendisinden çok daha büyük!” değerlendirmesinde bulundu.

Toplumun beklentisine de dikkat çeken Kulat, “Vatandaşın tek bir beklentisi var: Şeffaflık ve herkese eşit işleyen bir yargı sistemi” ifadelerini kullandı. Kulat, halkın ekonomik ve sosyal koşullarına ilişkin değerlendirmesinde ise “Ama hepsinden büyük bir gerçek var ki; halkın ekonomik ve sosyal sorunları artık dayanılamaz boyutta!” sözleriyle uyarıda bulundu.

Öte yandan fon tasfiyelerine ilişkin düzenlemelerin yanı sıra yatırımcıların zararlarının karşılanması ve sorumluların mal varlıklarından tahsilat yapılmasına yönelik yasal süreçler de gündemin önemli başlıkları arasında yer aldı.

Fon krizi toplumsal sorun algısını nasıl etkiledi?

Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri, doğrudan finansal piyasalarda yaşanan bir krizin hayat pahalılığına ilişkin başlıkları geride bırakması oldu. Enflasyon, gıda fiyatları, kira ve enerji giderleri milyonlarca hanenin günlük bütçesini etkilerken, fon krizinin yüzde 26,5 ile ilk sıraya yerleşmesi sermaye piyasalarındaki gelişmelerin kamuoyu nezdindeki önemini ortaya koydu.

Bununla birlikte araştırma sonuçları, fon krizini en önemli ekonomik sorun olarak gören katılımcıların tamamının doğrudan yatırım fonlarında parası bulunduğu anlamına gelmiyor. Anket, katılımcıların kişisel maddi kayıplarını değil, Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu hakkındaki değerlendirmelerini ölçüyor.

Ekim ayında enflasyonun yüzde 22,2 ile ikinci sırada kalması, gıda fiyatlarındaki artışın yüzde 13’e gerilemesi ve konut maliyetlerinin yüzde 6,8 oranında yanıt alması, ekonomik sorun algısında fon krizinin öne çıktığını gösteriyor. Ancak bu sonuçlar, hayat pahalılığının ortadan kalktığı ya da haneler üzerindeki etkisinin azaldığı şeklinde yorumlanamaz.

ASAL Araştırma’nın ekim ayında aynı katılımcı grubu üzerinden gerçekleştirdiği genel sorun araştırmasında da fon krizi yüzde 16,5 ile ikinci sırada yer aldı. Bu çalışmada ekonomi, enflasyon ve hayat pahalılığı yüzde 46,6 ile ilk sıradaydı. İki araştırmanın sonuçları, sorunun nasıl çerçevelendiğinin ve katılımcılara hangi başlığın yöneltildiğinin yanıt dağılımında etkili olabileceğini de ortaya koyuyor.

ASAL Araştırma’nın “Türkiye Siyasi Gündem Ekim 2026 Araştırması”, 4-10 Ekim tarihleri arasında Türkiye genelinde gerçekleştirildi. NUTS-2 sınıflandırmasına göre 26 bölgeyi kapsayan 28 ilde, 18 yaş ve üzerindeki 2 bin 20 kişiyle yapılan araştırmada Bilgisayar Destekli Telefon Anketi (CATI) yöntemi kullanıldı.

Araştırmanın güven düzeyi yüzde 95, açıklanan hata payı ise ±2,41 puan olarak belirtildi.

Araştırma sonuçları, eylül ayında derinleşen fon krizinin ekim itibarıyla ekonomik sorun algısında ilk sıraya yükseldiğini gösterirken, enflasyon ve hayat pahalılığının toplumun gündemindeki yerini koruduğunu da ortaya koydu.

Paylaşın

Türkiye’nin Harcama Haritası Değişti

Hanehalkı tüketim harcamalarının dörtte birinden fazlası İstanbul’da gerçekleşti. Gıdaya bütçesinden en fazla pay ayıran bölge Güneydoğu Anadolu olurken, konut ve kira harcamalarında İstanbul ve İzmir, ulaştırmada ise Batı Marmara ve Kocaeli çevresi ilk sıralarda yer aldı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılına ilişkin Hanehalkı Tüketim Harcaması (Bölgesel) araştırması, Türkiye’nin farklı bölgelerinde harcamaların nasıl dağıldığını ortaya koydu. Araştırmada, bölgesel sonuçların daha sağlıklı hesaplanabilmesi için 2023, 2024 ve 2025 yıllarına ait veriler birlikte değerlendirildi.

Türkiye genelindeki hanehalkı tüketim harcamalarının yüzde 25,6’sı İstanbul’da yapıldı. İstanbul’u yüzde 14,5 ile Ege, yüzde 12,6 ile Akdeniz bölgesi izledi. En düşük pay ise yüzde 1,4 ile Kuzeydoğu Anadolu’ya ait oldu. Ortadoğu Anadolu yüzde 2,5, Doğu Karadeniz ise yüzde 2,8 pay aldı.

Harcama türlerine göre bakıldığında da İstanbul öne çıktı. Türkiye genelindeki eğitim hizmetleri harcamalarının yüzde 38,3’ü, lokanta ve konaklama harcamalarının yüzde 32,2’si İstanbul’da gerçekleşti. Konut ve kira harcamalarının yüzde 28,4’ü, eğlence, spor ve kültür harcamalarının yüzde 27,3’ü de yine İstanbul’da yapıldı.

Ege Bölgesi, Türkiye genelindeki tüketim harcamalarından aldığı yüzde 14,5’lik payla ikinci sırada yer aldı. Alkollü içecek ve tütün ürünleri harcamalarının yüzde 17,9’u, sağlık harcamalarının yüzde 15,9’u bu bölgede gerçekleşti. Mobilya ve ev eşyaları ile eğlence, spor ve kültür harcamalarında Ege’nin payı yüzde 15,5 oldu.

Kuzeydoğu Anadolu ise birçok harcama türünde en düşük payı alan bölgeler arasında yer aldı. Bölgenin Türkiye genelindeki gıda ve alkolsüz içecek harcamaları ile alkollü içecek ve tütün ürünleri harcamalarındaki payı yüzde 1,9, giyim ve ayakkabı harcamalarındaki payı ise yüzde 1,8 olarak hesaplandı.

Bölgelerin kendi bütçeleri içindeki harcama dağılımı incelendiğinde, konut ve kira, ulaştırma ile gıda ve alkolsüz içeceklerin temel harcama kalemlerini oluşturduğu görüldü.

Konut ve kiraya bütçesinden en fazla pay ayıran bölge yüzde 29,6 ile İstanbul oldu. Kuzeydoğu Anadolu ise yüzde 22,1 ile bu alanda en düşük paya sahip bölge olarak kaydedildi.

Ulaştırma harcamalarına en fazla payı yüzde 23,3 ile Batı Marmara ayırdı. Güneydoğu Anadolu’da ise bu oran yüzde 16,5’te kaldı.

Gıda ve alkolsüz içecek harcamalarında tablo tersine döndü. Bütçesinden gıdaya en fazla pay ayıran bölge, yüzde 27,1 ile Güneydoğu Anadolu oldu. İstanbul’da ise gıdanın toplam tüketim harcamaları içindeki payı yüzde 14,2 olarak belirlendi.

İlleri daha ayrıntılı gruplandıran bölgesel sonuçlarda da İstanbul, Türkiye genelindeki tüketim harcamalarından aldığı yüzde 25,6’lık payla ilk sırada yer aldı. Ankara yüzde 8,3 ile ikinci, İzmir yüzde 6,5 ile üçüncü sırada bulundu. Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu ve Yalova’yı kapsayan bölgenin payı ise yüzde 5,7 oldu.

Türkiye genelindeki harcamalardan en düşük payı alan bölgeler arasında yüzde 0,5 ile Ağrı, Kars, Iğdır ve Ardahan; yüzde 0,7 ile Kastamonu, Çankırı ve Sinop yer aldı. Erzurum, Erzincan ve Bayburt’un payı yüzde 0,9, Zonguldak, Karabük ve Bartın’ın payı ise yüzde 1,1 olarak hesaplandı.

Bölgelerin kendi harcamaları içinde konut ve kiranın payı incelendiğinde İzmir yüzde 30,2 ile ilk sıraya yerleşti. Van, Muş, Bitlis ve Hakkari’yi kapsayan bölgede ise bu oran yüzde 19,6 oldu.

Ulaştırmada Kocaeli, Sakarya, Düzce, Bolu ve Yalova’nın bulunduğu bölge yüzde 25 ile en yüksek payı aldı. Şanlıurfa ve Diyarbakır’ın yer aldığı bölgede ise ulaştırmanın toplam harcamalar içindeki payı yüzde 12,9 ile en düşük seviyede kaldı.

Gıda harcamalarında da Şanlıurfa ve Diyarbakır’ın bulunduğu bölge öne çıktı. Bu bölgede gıda ve alkolsüz içeceklerin toplam tüketim harcamaları içindeki payı yüzde 29,6’ya ulaştı. İstanbul’da ise aynı oran yüzde 14,2 olarak gerçekleşti.

TÜİK’in verileri, bölgeler arasında yalnızca toplam tüketim harcamalarının büyüklüğü bakımından değil, hanelerin bütçelerini hangi ihtiyaçlara ayırdığı konusunda da belirgin farklılıklar bulunduğunu ortaya koydu.

Paylaşın

Piyasa Onayı: Halkın İradesinden Önce Yatırımcının Güveni

21. yüzyıl siyasetinde meşruiyet artık iki eksende değerlendirilmektedir: Sandık ve piyasa. Bu iki alan çoğu zaman aynı yönde hareket etmese de, aralarındaki hassas denge modern demokrasilerin en kritik hattını oluşturmaktadır.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi çağında siyasetin dili köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Artık seçim sonuçları kadar, hatta kimi zaman ondan daha önce, piyasaların verdiği tepkiler belirleyici hale gelmektedir. Bir hükümetin kaderi yalnızca sandıkta değil; döviz kurlarında, tahvil faizlerinde ve yatırımcı güveninde de şekillenmektedir.

Uluslararası finans çevrelerinde sıkça dile getirilen bir gerçeklik olarak; piyasaların belirsizlikten hoşlanmadığı ve güven aradığı bilinmektedir. Ancak bu durum, demokratik süreçlerle zaman zaman gerilim yaratmaktadır. Halkın tercihleri her zaman yatırımcıların beklentileriyle örtüşmeyebildiği için “piyasa onayı” kavramı, modern siyaset tartışmalarının merkezine yerleşmektedir.

Ekonomi literatürü, bu dönüşümü anlamak için önemli çerçeveler sunmaktadır. Nobel ödüllü ekonomistler George Akerlof ve Robert Shiller, piyasa davranışlarının yalnızca rasyonel verilere dayanmadığını; güven, beklenti ve psikolojik faktörlerin belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Onlara göre ekonomik aktörler, çoğu zaman somut verilerden ziyade “inandıkları geleceğe” göre hareket ederler.

Bu yaklaşım, piyasa tepkilerinin yalnızca ekonomik gerçekliklerin değil, aynı zamanda algının da bir ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bir hükümetin politikalarının içeriği kadar, bu politikaların uluslararası yatırımcılar tarafından nasıl yorumlandığı da büyük önem taşımaktadır.

Öte yandan, bazı ekonomistler bu tabloya daha eleştirel yaklaşmaktadır. Ha-Joon Chang, ekonomik politikaların siyasetten ayrıştırılması gerektiği yönündeki görüşlerin, demokratik alanı daraltabileceğini savunmaktadır. Chang’e göre ekonomiyi siyasetin üzerine koyan bu anlayış, hükümetleri seçmen yerine piyasalara karşı sorumlu hale getirme riski taşır.

Benzer şekilde, “ekonokrasi” kavramı etrafında yapılan tartışmalar da dikkat çekmektedir. Bu yaklaşıma göre modern toplumlarda siyaset giderek ekonomik performans üzerinden değerlendirilmekte ve bu durum demokratik tercihlerin ikinci plana itilmesine yol açabilmektedir.

Klasik iktisat perspektifi ise piyasa dinamiklerinin doğasına farklı bir açıdan yaklaşır. John Maynard Keynes, piyasaların çoğu zaman rasyonel hesaplardan ziyade “hayvani içgüdülerle” (animal spirits) hareket ettiğini belirterek, ekonomik kararların psikolojik boyutuna dikkat çekmektedir.

Günümüzde seçim süreçleri, yalnızca seçmen davranışlarıyla değil, aynı zamanda uluslararası yatırımcıların pozisyonlarıyla da şekillenmektedir. Seçim öncesinde yaşanan sermaye çıkışları, para birimindeki değer kaybı veya risk primlerindeki artış, seçmenin ekonomik algısını doğrudan etkileyerek siyasi sonuçlara dolaylı bir etkide bulunmaktadır.

Sermayenin sınır tanımadığı bir dünyada yatırımcı güveni, ekonomik istikrarın temel koşullarından biri haline gelmiş durumdadır. Bu gerçeklik beraberinde kritik bir soruyu getirmektedir: Ekonomik istikrar mı, yoksa demokratik tercih mi önceliklidir?

Uluslararası analizler, yatırımcı güveninin zayıfladığı ortamlarda ekonomik krizlerin hızla derinleştiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle hükümetler, seçimle iş başına gelseler dahi piyasalara güven veren politikalar izlemek zorunda kalmaktadır; aksi takdirde ortaya çıkan ekonomik maliyet doğrudan topluma yansımaktadır.

Sonuç olarak, 21. yüzyıl siyasetinde meşruiyet artık iki eksende değerlendirilmektedir: Sandık ve piyasa. Bu iki alan çoğu zaman aynı yönde hareket etmese de, aralarındaki hassas denge modern demokrasilerin en kritik hattını oluşturmaktadır.

Paylaşın

Kapanan Şirket Sayısı Azaldı, Temkinli Seyir Sürüyor

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından açıklanan Mart 2026 kurulan-kapanan şirket istatistikleri, iş dünyasında kapanışların azaldığı ancak genel görünümün temkinli seyrettiği bir döneme işaret etti.

Verilere göre Mart ayında kapanan şirket sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 6,4 oranında azaldı. Aynı dönemde kapanan kooperatif sayısı yüzde 38,4 düşerken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı ise yüzde 45,6 artış gösterdi.

Yılın ilk üç ayına bakıldığında da benzer bir eğilim öne çıktı. 2026’nın ilk çeyreğinde kapanan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10,2 azalırken, kapanan kooperatif sayısı yüzde 25,2 geriledi. Buna karşılık kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 13 artış kaydedildi.

Kuruluş tarafında ise daha sınırlı bir hareketlilik görüldü. İlk üç ayda kurulan şirket sayısı yüzde 1,3 artarken, kooperatiflerde yüzde 28,3, gerçek kişi ticari işletmelerde ise yüzde 1,2 düşüş yaşandı. Mart ayında ise kurulan şirket sayısında önemli bir değişim gözlenmedi.

Aylık bazda bakıldığında ise kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 11,2 azaldı. Aynı dönemde kapanan şirket sayısı yüzde 11,6 artış gösterdi. Bu durum, kısa vadede girişimcilik tarafında dalgalı bir seyir yaşandığını ortaya koydu.

Mart ayında kurulan 8 bin 379 şirketin büyük bölümü limited şirketlerden oluşurken, şirketlerin yüzde 36,1’i İstanbul, yüzde 9,8’i Ankara ve yüzde 5,9’u İzmir’de kuruldu. Tüm illerde şirket kuruluşunun gerçekleşmesi dikkat çekti.

Sektörel dağılım incelendiğinde, en fazla kuruluşun toptan ve perakende ticaret, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleştiği görüldü. Kapanışlarda da benzer sektörlerin öne çıkması, ekonomik faaliyetlerdeki yoğunlaşmanın sürdüğünü ortaya koydu.

Öte yandan Mart ayında kurulan şirketlerin toplam sermayesi bir önceki aya göre yüzde 1,7 azaldı. Yabancı ortaklı şirket sayısı ise 827 olarak kaydedilirken, bu şirketlerde yabancı sermaye payı yüzde 95,3 seviyesinde gerçekleşti.

Genel tablo, kapanan şirket sayısındaki düşüşe rağmen, girişimcilik ve yatırım iştahının henüz güçlü bir ivme kazanmadığını, ekonomik aktörlerin temkinli hareket ettiğini gösterdi.

Paylaşın

Kemer Sıkma Politikaları: Borçlandırma Yoluyla Terbiye

Küresel ekonomi, son on yılda art arda yaşanan krizler, yükselen kamu borçları ve finansal kırılganlıklarla birlikte yeniden “kemer sıkma” tartışmalarının merkezine yerleşti.

Haber Merkezi / Uluslararası finans kuruluşlarının ve borç veren mekanizmaların dayattığı mali disiplin politikaları, birçok ülkede yalnızca ekonomik bir dengeleme aracı olarak değil, aynı zamanda toplumsal yaşamı yeniden şekillendiren bir “yapısal kontrol mekanizması” olarak eleştiriliyor.

Ekonomi literatüründe kemer sıkma politikaları; kamu harcamalarının kısılması, vergilerin artırılması ve sosyal devletin daraltılması üzerinden borç sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan uygulamalar olarak tanımlanıyor. Ancak akademik çalışmalar, bu politikaların kısa vadede mali disiplin sağlasa bile uzun vadede büyümeyi zayıflattığını, işsizliği artırdığını ve gelir eşitsizliğini derinleştirdiğini ortaya koyuyor.

“Borçla disiplin” modeli ve küresel deneyimler

Özellikle Uluslararası Para Fonu (IMF) programları üzerinden uygulanan kemer sıkma reçeteleri, birçok ülkede borç krizlerinin ardından devreye sokuldu. Vergi artışları ve kamu harcamalarında sert kesintiler, borçların azaltılması için temel koşul haline gelirken, bu süreç sosyal harcamaların daralmasına yol açtı.

Latin Amerika’dan Güney Avrupa’ya, Asya krizinden Afrika ülkelerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uygulanan bu politikalar, ekonomik istikrar hedefiyle başlatılsa da sıklıkla derin toplumsal kırılmalarla sonuçlandı. Arjantin, Yunanistan ve Endonezya gibi örneklerde kamu borcunu azaltma hedefi, uzun süreli resesyonlar, işsizlik artışı ve sosyal huzursuzlukla birlikte anıldı.

Eşitsizlik ve sosyal daralma eleştirisi

Eleştirel ekonomik yaklaşımlar, kemer sıkma politikalarının yalnızca mali bir tercih değil, aynı zamanda gelir dağılımını yeniden şekillendiren politik bir tercih olduğunu vurguluyor. Kamu harcamalarının kısılması, eğitim ve sağlık gibi temel alanlarda devletin geri çekilmesine neden olurken, bu boşluğun piyasa mekanizmaları tarafından doldurulması sosyal eşitsizlikleri artırıyor.

Bu çerçevede bazı araştırmalar, kemer sıkmanın yalnızca bütçe dengesi değil, aynı zamanda “toplumsal disiplin” üretme işlevi gördüğünü savunuyor. Özellikle kriz dönemlerinde devreye sokulan bu politikaların, borçlu toplumları finansal piyasalara daha bağımlı hale getirdiği ve ekonomik karar alma alanını daralttığı ileri sürülüyor.

“Reçete” mi, “bağımlılık döngüsü” mü?

Kemer sıkma politikalarının savunucuları, bu uygulamaların devletleri aşırı borçlanmadan koruduğunu ve kredi güvenilirliğini artırdığını belirtirken, eleştirmenler tam tersine bir borç döngüsü yarattığını savunuyor. Buna göre kamu harcamalarındaki kesintiler ekonomik büyümeyi yavaşlatarak vergi gelirlerini düşürüyor, bu da yeni borçlanma ihtiyacını yeniden doğuruyor.

Bu kısır döngü, bazı akademik çalışmalarda “mali tuzak” olarak tanımlanıyor ve borçlandırma mekanizmasının ekonomik olmaktan çok siyasal bir araç haline geldiği ileri sürülüyor.

Ekonomiden toplumsal mühendisliğe

Eleştirel perspektife göre kemer sıkma politikaları, yalnızca bütçe dengeleme aracı değil; aynı zamanda devletlerin sosyal harcamalar üzerinden yeniden yapılandırıldığı, toplumların tüketim ve yaşam biçimlerinin dönüştürüldüğü bir yönetim modeli olarak işliyor.

Bu çerçevede borç, yalnızca finansal bir yük değil; aynı zamanda ülkelerin ekonomik tercihlerini sınırlayan ve siyasal alanı daraltan bir “disiplin aracı” haline geliyor. Tartışmalar ise temel bir soruda yoğunlaşıyor: Kemer sıkma, gerçekten bir ekonomik zorunluluk mu, yoksa borç üzerinden kurulan yeni bir küresel düzenin yönetim teknolojisi mi?

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

Vergi Yükü Neden Hep Aynı Omuzlarda?

Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Haber Merkezi / Modern devletin en temel araçlarından biri vergidir. Okulların, hastanelerin, altyapının ve kamu hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde vergi gelirleriyle sağlanır. Ancak şu soru uzun zamandır hem akademik tartışmaların hem de günlük hayatın merkezinde yer alıyor: Vergi yükü gerçekten toplumun tüm kesimleri arasında adil biçimde mi dağıtılıyor? Marksist perspektif bu soruya oldukça eleştirel bir yanıt verir.

Marksist ekonomi politik, devletin ekonomik yapısının sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığını savunur. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, kapitalist toplumda çoğu zaman egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olarak işlev görür. Vergi sistemi de bu yapının önemli araçlarından biridir. Kağıt üzerinde herkes vergi öder; fakat verginin türü ve dağılımı incelendiğinde yükün büyük ölçüde emekçi sınıfların omuzlarında toplandığı görülür.

Günümüzde birçok ülkede vergi gelirlerinin önemli bir bölümü dolaylı vergilerden oluşur. Tüketim üzerinden alınan bu vergiler, gelire bakılmaksızın herkese aynı oranla uygulanır. Bu durum, düşük gelirli bireylerin kazançlarının daha büyük bir bölümünü vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Uluslararası ekonomik raporlar, dolaylı vergilerin yüksek olduğu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösteriyor.

Buna karşılık sermaye gelirleri çoğu zaman daha düşük oranlarda vergilendirilir veya çeşitli muafiyetlerle korunur. Küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketler ise vergi cennetleri, transfer fiyatlandırması ve karmaşık finansal yapıların sunduğu imkanlarla vergi yüklerini önemli ölçüde azaltabilir. Ekonomi literatüründe sıkça tartışılan bu durum, kapitalizmin küresel yapısının vergi politikalarını nasıl etkilediğini açık biçimde ortaya koyar.

Marksist analiz, bu tabloyu yalnızca teknik bir maliye politikası meselesi olarak görmez. Sorunun kökeninde üretim ilişkileri ve sınıfsal güç dengeleri vardır. Sermaye, ekonomik gücü sayesinde yalnızca üretim süreçlerini değil, vergi politikalarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Böylece vergi sistemi, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine kimi zaman onları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Elbette modern devletler zaman zaman servet vergileri, artan oranlı gelir vergileri ve sosyal transferler gibi araçlarla bu dengesizliği gidermeye çalışır. Ancak küreselleşen sermaye hareketleri, bu politikaların uygulanmasını zorlaştıran yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Sermaye mobil hale geldikçe devletler yatırım çekebilmek için vergi oranlarını düşürme baskısıyla karşı karşıya kalır. Bu durum da vergi yükünün yeniden emek gelirlerine kaymasına yol açabilir.

Marksist perspektif açısından mesele yalnızca “kimin ne kadar vergi ödediği” değildir. Asıl mesele, toplumda üretilen değerin nasıl dağıtıldığıdır. Eğer ekonomik sistem, üretimden elde edilen artı değerin büyük bölümünü sermaye lehine biriktiriyorsa, vergi politikaları bu eşitsizliği tek başına ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle “vergi adaleti” tartışması aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Ekonomik sistem, üretilen zenginliği kimler arasında paylaştırıyor? Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Paylaşın

Tekstil Sektörü Kan Kaybediyor!

Tekstil ve hazır giyimde kriz derinleşiyor. SGK verilerine göre son üç yılda sektörde istihdam yaklaşık yüzde otuz azalırken, 10 bine yakın fabrika ve atölye faaliyetini durdurdu.

Türkiye’nin ihracat ve istihdam deposu olarak bilinen tekstil ve hazır giyim sektörleri, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini geçiriyor. Artan üretim maliyetleri, küresel rekabet baskısı ve finansmana erişim zorlukları, son üç yılın bilançosunu “sektörel bir çöküş” seviyesine taşıdı.

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verileri, on binlerce çalışanın işsiz kaldığını ve binlerce işletmenin faaliyetlerine son verdiğini ortaya koydu.

Nefesin haberine göre, sektördeki en büyük yıkım istihdam cephesinde yaşandı. 2022 yılı sonunda 1 milyon 222 bin seviyesinde olan toplam sigortalı çalışan sayısı, 2025 yıl sonu itibarıyla 845 bin 904’e geriledi.

Son üç yılda sektördeki her 10 çalışandan 3’ü işini kaybetti.

Sadece hazır giyim kolunda çalışan sayısı 500 bin sınırına kadar çekilerek, son yılların en düşük seviyelerini gördü.

İstihdamdaki düşüşe paralel olarak işletme sayılarındaki azalma, üretim kapasitesinin de ciddi oranda daraldığını kanıtlıyor. 2022 sonunda toplam 64 bin 50 olan iş yeri sayısı, üç yıl içinde 54 bin 114’e düştü.

Kapanan Şirketler: Hazır giyimde son üç yılda 8 bin 93, tekstilde ise 1.843 iş yeri faaliyetini durdurdu.

Yıllık Kayıp: Sadece son bir yıl içinde iki sektörde kapanan şirket sayısı 5 bine yaklaştı. Uzmanlar, kapanan bu işletmelerin çoğunlukla yüksek kapasiteli üretici fabrikalar olduğuna dikkat çekiyor.

Sektördeki daralma dış ticaret verilerine de yansıdı. 2025’in ilk iki ayında 2,7 milyar dolar olan hazır giyim ve konfeksiyon ihracatı, 2026’nın aynı döneminde 2,6 milyar dolara gerileyerek düşüş eğilimini sürdürdü. Türkiye’nin dünya hazır giyim ihracatındaki payının yüzde 6,2 seviyelerine kadar çekilmesi, küresel pazardaki rekabet gücünün zayıfladığını gösteriyor.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın