AK Parti’nin Oy Oranı Yüzde 30’un Altına Düştü

Yöneylem ve ORC’nin son kamuoyu yoklamasında AKP’nin oy oranı yüzde 30’un altında görünüyor. Yöneylem’in yöneticisi Derya Kömürcü, !Cumhur İttifakı’nın oy kaybı çok ciddi boyutlarda, bu hiç üstü örtülebilecek bir şey değil, çok net görünüyor” dedi.

Kamuoyu araştırma şirketlerinden ORC’nin sahibi Mehmet Pöstaki ile Yöneylem Araştırma’nın sahibi Derya Kömürcü, Sözcü’den Ruhat Mengi’ye son araştırma sonuçlarıyla ilgili değerlendirmede bulundu.

Yöneylem

Yöneylem Araştırma’nın 28 Temmuz-1 Ağustos tarihleri arasında 27 ilde 2 bin 400 kişiyle gerçekleştirdiği son anketinde partilerin oy dağılımı şöyle:

  • AKP: Yüzde 23,6
  • CHP: Yüzde 23,5
  • İYİ Parti: Yüzde 11,9
  • HDP: Yüzde 7,2
  • MHP: Yüzde 4,8
  • Zafer Partisi: Yüzde 2
  • DEVA: Yüzde 1,8
  • Yeniden Refah Partisi: Yüzde 1,8
  • Türkiye İşçi Partisi: Yüzde 0,8
  • Gelecek Partisi: Yüzde 0,5

Kömürcü, “Cumhurbaşkanı Erdoğan aday olursa oy verir misiniz” diye soruyoruz. “Kesinlikle oy veririm” diyenler yüzde 30.7. “Erdoğan’a asla oy vermem” diyenler yüzde 60″ dedi.

Partilerin oy oranları ile ilgili de bilgi veren Kömürcü şunları söyledi:

“Bizim anketimizde kararsızlar ve oy kullanmayacaklar dağıtıldıktan sonra CHP’nin rakamı 29.4, AKP 29.6, yani ikisinin arasında binde 2’lik yani araştırmanın hata payının çok altında binde 2’lik bir fark var, İYİ Parti ise 14.9.

AKP 24 Haziran 2018 son seçimdeki oy oranının 12 puan altında ölçülüyor bugün, bu çok ciddi bir oy kaybı demektir. MHP’nin de seçimdeki oyunun 5 puan altında olduğunu görüyoruz, yani Cumhur İttifakı’nın oy kaybı çok ciddi boyutlarda, bu hiç üstü örtülebilecek bir şey değil, çok net görünüyor.

Son seçimde AKP’ye oy verdim” diyen 100 seçmenden 6-7’si bugün “CHP’ye oy vereceğim” diyor, 5’i “İyi Parti’ye oy vereceğim” diyor, dolayısıyla muhalefete geçiyor bu insanlar.”

ORC

ORC Araştırma Şirketi’nin Genel Müdürü Pösteki ise “Toplumda 6’lı Masa’ya güven Mayıs’ta 45.7, Haziran’da 50.6 Temmuz’da 54.9, bugün ise yüzde 57 oranına ulaştı.” ifadeleriyle yeni bir veriyi ilk kez paylaştı.

ORC Araştırma Şirketi’nin Temmuz 2022 anketinde partilerin oy dağılımı şöyle:

  • AKP: Yüzde 27,1
  • CHP: Yüzde 24
  • İYİ Parti: Yüzde 22,1
  • HDP: Yüzde 7,6
  • MHP: Yüzde 7
  • DEVA: Yüzde 2,2
  • Gelecek Partisi: Yüzde 2

Pösteki’nin değerlendirmeleri de şöyle: “İktidar partisinin 2018 genel seçimlerinde almış olduğu 42.6’lık bir oy var, bugün baktığımızda bu oy sadece bizim araştırmalarımızda değil birçok araştırma kuruluşunda yüzde 27-28 bandına gerilemiş durumda, kayıp yaklaşık 15 puan.

Yine iktidar ortağı MHP’ye baktığımızda 2018 seçimlerinde yüzde 11.1 oy almışlar, bugün yüzde 7’lik baraj sınırı etrafında olduklarını görmekteyiz, ciddi bir sorun yaşamaktalar. Cumhur İttifakı olarak değerlendirdiğimizde ise 2018’de oy oranı 53.7 olan Cumhur İttifakı’nın şu an 33.9’a gerilediğini görüyoruz, bunun da yaklaşık 20 puan olduğunu tespit ettik. Millet İttifakı’ndaki 2 parti 2018’de yüzde 33.9 almış, bugün baktığımızda 46.5 seviyesine çıkmış.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Cumhurbaşkanlığı Seçimini Birinci Turda Alırız

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, muhalefetin hem parlamento seçimini, hem de cumhurbaşkanlığı seçimini kazanacağını belirterek, “Cumhurbaşkanlığı seçimini birinci turda alırız” tahmininde bulundu. İktidar kanadından 6’lı masaya gelen eleştirileri de değerlendiren Kılıçdaroğlu, “Bütün vidaları gevşemiş devlet yapısını yeniden inşa etmek istiyoruz” dedi.

İktidarın Suriye ile ilişkileri normalleştirme girişimlerini de değerlendiren Kılıçdaroğlu, geç de olsa olumlu bir adım olduğunu belirterek, “Bir barışma ikliminin yaratılması güzel ama kavgayı yaratanların topluma hesap vermesi lazım, toplumdan çıkıp özür dilemesi lazım” görüşünü dile getirdi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir grup gazetecinin sorularını yanıtladı, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kılıçdaroğlu, BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın aralarında bulunduğu gazetecilere yaptığı açıklamalar şöyle;

Hafta sonunda (Pazar günü) 6’lı masanın toplantısı var.  Masadan ne bekleyelim, adaylık meselesi, diğer meselelerle ilgili… Artık klasikleşti ama adaylık konusu dahil, nasıl bir yol haritası olur?

Her ay bir liderin konukseverliği içinde buluşuyoruz, oturuyoruz, konuşuyoruz gündem önceden belirleniyor. O gündemi bize bildiriyorlar. Şu ana kadar bize bir gündem gelmedi ama Temel (Karamollaoğlu) bey geldi, bazı düşüncelerini aktardı, diğer liderlere de gitti, yani önce bir ön görüşme yapılıyor.

Sanıyorum bugün, yarın gündem de ortaya çıkar. Yani sonuçta Türkiye’nin bu kadar sorunu var derdi var. Bizim kamuoyuna yaptığımız her açıklama, bir anlamda bizim ittifakı bir araya getiren düşünceler bütünlüğünü oluşturuyor. Yani güçlendirilmiş parlamenter sistemden söz ediyoruz. Bir toparlanma sürecini ya da hasar tespit komisyonu gibi, bir toparlanma sürecinin başlangıcında neleri yapacağımızı anlatıyoruz. Bir şekli ile bir program da açıklamış oluyoruz aslında. Her aşamada biraz daha ilerliyoruz biraz daha iyi bir noktaya taşıyoruz birlikteliğimizi. Önümüzdeki liderler toplantısında da gündem gelecek, o çerçevede tekrar biz kendi düşüncelerimizi, diğer liderler kendi düşüncelerini masada dillendirecekler.

6’lı masanın toplantısı önce Temel Bey’in bir açıklaması oldu. Seçim kanunundaki değişikliği kast ederek 6’lı  masanın eski öneminin kalmadığını söyledi. Bu sözleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Temel Bey’in orada kast ettiği şey şu. Eski seçim yasasına göre, artık oylar bir partinin hanesine yazılıyordu. Sonra değiştirdiler bunu ve artık oylar bir partinin hanesine yazılmıyor.

Eskiden ittifak ve artık oyların getirdiği artı vardı ve ittifakın işine yarardı. Sadece bizim Millet İttifakı için değil Cumhur İttifakı için de bu olurdu. Yurtdışı oyları da eklenince, bizim kaybettiğimiz milletvekillikleri var, onların da var. Seçim kanunu değiştirilince artık oylar kalmadı. Temel Bey ona vurgu yapmak istiyor. Yoksa 6’lı masanın ne kadar önemli olduğunu Temel Bey de biliyor.

6’lı masa bildirileri: Hükümet program taslağı da ortaya çıkıyor

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan bir ön koalisyon mutabakatına işaret etmişti. Temel Karamollaoğlu da koalisyonların seçimden sonra olacağını söyledi. Bir ön koalisyon mutabakatına siz nasıl bakıyorsunuz?

Koalisyon ancak seçimden sonra olabilir. Ama bugünden bizim yayınladığımız her bildiri aslında ittifakın bir anlamda ‘seçim beyannamesi’ gibi bir şey. Altı genel başkanın imzaladığı bildiriler seçim beyannamesi. Aynı zamanda bu ittifakın kendi içindeki tutarlılığını, vaatlerini gösteren, iktidara geldiği zaman neleri yapacağını kamuoyuna açıklayan belgeler bunlar.

Bunları alt alta yazıp topladığınızda gayet güzel, Türkiye için önü açık bir program, hükümet programı taslağı da ortaya çıkıyor. Her görüşmenin böyle bir yararı var. Bir görüşmede diyelim ki ağırlıklı olarak ekonomiyi, bir başka görüşmede bürokrasiyi, bir başka görüşmede parlamentodaki yapılanmayı, bir başka görüşmede anayasada ve Meclis iç tüzüğünde yapılması gereken değişiklikleri almışsanız, hepsini bir araya getirdiğinizde bir mantık bütünlüğü, uygulama bütünlüğü ortaya çıkıyor. Altı lider bunu onayladığı zaman bu altı liderin programı haline dönüşmüş oluyor. Bu bize daha sonraki aşamalarda dil birliği de sağlamış olacak. Hepimiz aynı şeyi savunan liderler olacağız. Ben de aynı şeyi söyleyeceğim, Temel Bey de Meral Hanım da Davutoğlu da Babacan da Gültekin Bey de hepsini dillendirecek.

“Bütün vidaları gevşemiş devlet yapısını yeniden inşa etmek istiyoruz”

İktidar kanadından 6’lı  masaya yöneltilen eleştirilerden biri , “ekonomide Babacan başka bir şey söylüyor, CHP başka bir şey söylüyor, Kürt konusunda Akşener başka bir şey söylüyor.”  Bir dağınıklık ve güven veremediğiniz yönünde eleştiri var. Bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

6’lı  masaya yönelik Cumhur İttifakı’ndan gelen eleştiriler… Bizim açıklamalarımızı okusunlar, okumadan konuşuyorlar. Eski alışkanlıklar üzerine inşa etmişler siyasi alışkanlıklarını. Burada da iyi okumadıkları anlaşılıyor.

Keşke bizim Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme Geçiş metnimizi okuyabilseler. Keşke ondan sonra genel başkan yardımcılarımızın, seçim güvenliği için yaptıkları çalışmaları dinleyebilseler, okuyabilseler. Hepsinde bir bütünlük var.

Bütün vidaları gevşemiş bir devlet yapısını yeniden inşa etmek istiyoruz. Bir kurumsal inşadan söz ediyoruz. Yeni kurumların oluşturulmasını istiyoruz. Bizim birlikteliğimiz sıradan değil, onlar hâlâ bunun farkına varmış değil. Çarklarını bozdukları Türkiye’yi ne hale getirdiklerinin farkında bile değiller. Çünkü onlar başka şey düşünüyorlar. Halkı düşünmüyorlar. İktidar sahiplerinin şu an tek düşündükleri şey kendi gelecekleri ve paraları. Biz ülkeyi düşünüyoruz.

Ülkenin yeniden inşası gerekiyor. Üniversiteleriyle, bağımsız kurumlarıyla, eğitim sistemiyle, dış politikasıyla bozulan ve bugüne kadar hep Türkiye aleyhine sonuç veren ve Türkiye’nin büyük zararlar gördüğü bir anlayışı tümüyle değiştirmek istiyoruz. Dolayısıyla onlar bizi anlayamazlar. Anlamaları için düşünmeleri lazım.

Onların düşünmeye ihtiyaçları yok çünkü bir kişi düşünüyor. Akıllarını kiraya verenler siyaset yapamazlar. Onlar akıllarını kiraya vermiş vaziyetteler. İstanbul’da yangın oluyor, “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı üzerine yangını söndürdük”. Talimat gelmese ormanlar yanacak ve bunlar seyredecekler. Düşünebiliyor musunuz? Aklın kiraya verildiği sürecin hangi aşamaya geldiğini görüyor musunuz? Bu aşamaya gelmiş durumda.

“Cumhurbaşkanlığını birinci turda alırız

6’lı masanın adayı henüz belli değil, tahmininizi sorayım.  Adayınız kazanabilir mi, seçim ikinci tura kalır mı? Parlamento aritmetiği nasıl oluşur?

Parlemento aritmetiği lehimize sonuçlanır. Tablo giderek kendisini gösteriyor. Cumhuriyet Halk Partisi, AK Parti’nin önünde gidiyor. Önümüzdeki süreç içerisinde bu biraz daha hızlanarak devam edecek. Parlementoda da Millet İttifakı olarak çoğunluğu alacağız. Amacımız, onu da altı lider bir arada belirleyeceğiz, belli bir zaman dilimi içerisinde Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi ayağa kaldırmak ve bozulan çarkları işler hale getirmek.

Cumhurbaşkanlığı seçimi tahmininiz?

Cumhurbaşkanlığını birinci turda alırız.

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem metnini oluşturdunuz. Geçiş sürecinde, cumhurbaşkanının yetkileri ne olacak, yardımcıları olacak mı olmayacak mı? Bunlar 6’lı masada konuşuluyor mu?

Henüz konuşulmadı ama konuşulacak.. Bununla ilgili altı parti de kendi içerisinde çalışıyor. Belli bir olgunluğa eriştikten sonra liderler ‘Biz hazırız artık’ diyecek. ‘Bunu konuşabiliriz’ dediklerinde masaya getireceğiz ve konuşacağız.

Sizin bu konudaki hazırlıklarınız neler?

Biz de kendi içimizde şu anda görüşüyoruz, tartışıyoruz. Sadece milletvekilleri olarak değil, dışarıdan akademik çevrelerden de destek alıyoruz. Geçiş süreci nasıl olmalı,  bu süreç içerisinde neler yapmalıyız, önceliklerimiz neler olmalı? İlk yayınlayacağımız kararnameler ne olmalı? Altı parti bir arada tekrar bir arada çalışacağız. Altı partinin öncelikleri ne olmalı diye biz böyle düşünüyoruz. Büyük ihtimalle  diğer partiler de böyle düşünüyorlar. Onlar da bir çalışma yapıyorlar. Çalışmanın olgunlaşmasını bekliyoruz. Olgunlaştıktan sonra bir araya geleceğiz ve kamuoyuyla paylaşacağız.

“Adayın ilk ne yapacağını 6’lı masa belirleyecek”

6’lı masa bir aday çıkardı ve seçim hattına girildi diyelim. Altılı masanın adayı ilk olarak ne yapacak?

6’lı masanın adayının ilk olarak ne yapacağını 6’lı masanın liderleri belirleyecek. Bunu samimi olarak söylüyorum. Benim samimi düşüncem, bugün burada sizle neyi konuşuyorsam altı liderle de aynı şeyi konuşmam gerekiyor. Burada farklı orada farklı konuşursak bu bugüne kadar inşa ettiğimiz güveni tuzla buz eder.Buna benim hakkım yok. Hiç kimsenin hakkı yok. Dolayısıyla otururuz. Farklı görüşler elbette olur. Nitekim Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’de genel başkan yardımcıları oturdular, uzun uzun tartıştılar belli bir noktaya geldiler. Bizim ‘böyle olsun’ dediğimize onlar ‘hayır, böyle değil, böyle olursa daha iyi olur’ dediler. Baktık öyle olursa daha iyi olur ve dolayısıyla çözüldü. İyi niyetle yola çıktığınızda sonuç alıyorsunuz.

Bugüne kadar bazı konularda ortak metinler yayınladınız. Şimdi bu toplantıda da göç ile ilgili bir süredir çalışma var. DEVA  Partisi , Gelecek Partisi rapor açıkladı, bugün de sizin değerlendirmeleriniz oldu. Bu konuda ortak bir zeminde buluşabilecek misiniz?

Ben buluşabileceğimiz kanısındayım. Zaten bir ortak çalışma yapıldı, bir grup kuruldu, bu grup ön raporunu hazırladı, o raporlar genel başkanlara sunuldu, genel başkanların onayı alındı. Şimdi liderler oturacaklar, konuşacaklar. Çok büyük bir sorun çıkacağını sanmıyorum. Daha doğrusu ciddi bir görüş farklılığı çıkacağını sanmıyorum. Çünkü liderler,  Türkiye’ye gelen  sığınmacı olarak Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmelerini istiyorlar. Burada bir tereddüt yok zaten. Dönme koşullarının oluşturulması lazım. İnsani olarak, insani boyutunu düşünerek, yani ırkçılık temelinde değil, tam tersi kendi ülkelerinde huzur içinde yaşayabilecekleri bir atmosferin yaratılması lazım.

O konuda bizim dört aşamalı bir planımız var. Biz Suriyelileri göndereceğiz ama muhatabımızın Suriye’nin meşru hükümeti olması lazım. Meşru hükümet ile karşılıklı  büyükelçiliklerin açılması, görüşmelerin yapılması, buradan gidenlerin can ve mal güvenliğinin sağlanması ve teminat altına alınması, artı onlara orada bizim iş adamlarının fabrikalar kurarak istihdam yaratmaları gibi. Buna benzer uygulamalar, bunlar dillendirilir. Kamuoyunun da bizim yaptığımız bu açıklamalara çok büyük bir tepki göstermediğini de biliyoruz, yani herkes makul görüyor bunu bunları.

Sadece şöyle bir düşünce zaman zaman geldi “biz neden onların evini, yolunu, okulunu yapalım?”  diye. Biz yapmıyoruz aslında Avrupa Birliği’nden aldığımız fonlarla ve bizim müteahhitler onları yapacaklar. Bu konuda Batı’nın da sorumluluğu var çünkü. Batı buradan oraya göçün yani Avrupa’ya göçün kesilmesini istiyorsa bize bu desteği vermek zorunda. Bu desteği verir. Onların istediği şu benim gördüğüm kadarıyla yaptığım görüşmelerde “biz kaynak aktarırız ama bu kaynağı gerçekten amacına uygun kullandınız mı kullanmadınız mı?” Belli zaman dilimleri içinde onlara bu bilgilerin verilmesi lazım. “Şu kadar parayı şuraya harcadım”,  onlar da arzu ederlerse gelip denetleyebilirler. Yani şeffaf, saydam bir uygulama istiyorlar ise  biz de onu sağlayacağız.

“Özür dilemeleri gerekiyor”

Suriye ile iktidarın bir yakınlaşma çabası var yeniden ilişkileri normalleştirme çabası var. Siz bu adımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

En başından beri Suriye politikasının yanlış olduğunu söyleyen benim. Komşularla ilişkilerin iyi tutulması gerektiğini söyleyen benim hatta Türkiye’de bir Uluslararası Suriye Konferansı düzenlenleyin diye hükümete çağrı yapıp bir mektup gönderen, 2012’de Erdoğan’a bir mektup gönderen benim. Olmadı.

Arkasından biz bir Uluslararası Suriye Konferansı düzenledik. Pek çok ülke, ABD ve  Rusya da dahil olmak üzere, geldiler. Onlar da konferansı izlediler. Şimdi yaptıkları hatanın farkına biraz  geç de olsa ve maliyeti ağır da olsa vardılar.

Şimdi bir ilişki zemini yaratmaya çalışıyorlar. Önce bunu istihbarat görüşüyor. Yani biz bir istihbarat devleti değiliz. Demokratik biz devletiz. Bir ülke ile görüşme yapıyorsan görüşürsün, büyükelçiliklerin karşılıklı açılmasına bakılır, istihbarat örgütleri her zaman görüşür.

Ama önemli olan sizin Suriye ile ilişkileri daha sağlıklı bir zeminde yürütmenizdir. Eğer bunu yaparlarsa, tabi  memnun oluruz. Kavgayla bir yere varılamayacağına göre en azından yapılan hataların tekrar edilmemesi açısından önemli bir adım olur.

Bunun maliyeti nedir? 33 askerimiz, hayatını kaybeden çok sayıda sivil, 3 milyon 600 bin Suriyeli’nin Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’nin çok ciddi bir travma yaşaması sosyal olarak özellikle Suriyelilerle… Suriyelilerin yerleşik olduğu alanlarda zaman zaman çıkan olaylar, artı bunların Türkiye’de giderek kalıcı hale gelmeleri gibi bir olgunun ortaya çıkması gibi pek çok sorunu beraber getirdi iktidar. Tekrar Suriyelileri resmi yönetimle anlaşarak geri göndermek istiyor.

Tabii şu çok önemli, hani bizde çok güzel bir atasözü vardır;  “büyük lokma ye ama büyük laflar etme.” Düne kadar önce kucakladığınız, arkasından her türlü hakareti yaptığınız insanla şimdi yüz yüze gelmeye mecbur oluyorsunuz. 33 askerimizin şehit edilmesi, orada yaşanan büyük dramların sorumlusu kim? Tarih yazacaktır . Bir barışma ikliminin yaratılması güzel ama kavgayı yaratanların topluma hesap vermesi lazım, toplumdan çıkıp özür dilemesi lazım, “bir yanlışlık yaptık”,  “pek çok insanımızı perişan ettik”, “sadece biz, değil Suriyelileri de perişan ettik” demesi lazım.

IŞİD militanlarının oraya nasıl geldiği, nasıl finanse edildiğini, Suriye’nin iç işlerine nasıl müdahale edildiğini hepimiz üç aşağı beş yukarı biliyoruz. O nedenle ilişkiler güzel, gelişsin hiçbir itirazımız yok. Suriyeli kardeşlerimiz de kendi ülkelerine dönsünler belli bir güven içerisinde ama siyaset kurulunun oturup bir iç hesaplaşması yapması lazım ve toplumdan özellikle devleti yönetenlerin ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından özür dilemeleri gerekiyor.

Davutoğlu, göçmen raporunu açıkladı. Orada Putin’e bir çağrı var;  Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı görüşme üzerinden Erdoğan’ın yönlendirildiğini söylüyor…

Erdoğan’ın emperyal güçler tarafından yönlendirildiğini bilmeyen mi var?  Hepimiz biliyoruz. Suriye’ye girişi hangi emperyal gücün istediğini biliyoruz. 33 askerimiz şehit edildiğinde soluğu Moskova’da almasının bir nedeni var herhalde.

Zaten Dışişleri Bakanlığı’nın devre dışı bırakılmasıyla bu felaketler karşımıza çıktı. Devletin hafızası olan devletin dış politikasını belirleyen köklü gelenekleri olan Dışişleri Bakanlığı’nı tamamen devre dışı bıraktınız. Sarayda bir avuç kişi ile dış politika oluşturdunuz. Bakanın bile kim olduğu belli değildi. Hulusi Akar mı Dışişleri bakanı, İbrahim Kalın mı dışişleri bakanı? Kim? Mevlüt Çavuşoğlu mu?

Sarayda bir grup biz dış politikayı oluşturacağız biz bakacağız havaları içerisinde Türkiye’yi bu noktaya taşıdılar.  Şimdi gördüler bunu gördüler ama yine dışardan, umarım dışarının telkinleri değildir. Eğer kendi iradeleri ile gördülerse en azından bunu tekrar etmezler bir daha. Ama dışarının telkiniyle “gideceksin, tokalaşacaksın” diye telkinle yapılmışsa bu da farklı bir acı tablo.

S-400 le ilgili ikinci bir sözleşme imzalandı. Hem de Akkuyu’da yaşananlar  var,  Rusya’nın neredeyse Türk şirketlerini tasfiye etmesi gibi bir durum  söz konusu. Bu ikisini bağlantılı görüyor musunuz?

Siz devlet olarak bir ittifak içinde yer alıyorsanız o ittifakın öngördüğü kuralları, ben de kendi ülkemde uygulayacağım diye imza atmışsanız, yani söz vermişseniz, devletin namusu olarak söz vermişseniz o ittifakın dışında farklı arayışlara girmek doğru değildir. Etik olarak değildir.

Siz NATO ittifakı içindesiniz gayet güzel, savunma sanayimizi de bunun üzerine inşa etmişsiniz gayet güzel, neyse toplantılar NATO toplantıları yapılır vs o toplantılara katılırsınız, toplantıda oy kararları oy birliği ile alınır vs siz ittifakın dışında farklı bir savunma sanayine girerseniz o zaman sorun çıkar, çıkıyor.

Nitekim gittiler S-400 aldılar. Şu soruyu sordum, kime karşı kullanacaksınız? Yunanistan’a karşı mı kullanacaksınız? Nato ittifakı içinde. Suriye’ye karşı mı kullanacaksınız? Orası da çok daha güçlü Ruslar var. İran’a karşı mı kullanacaksınız? Kasr-ı Şirin’den bu yana aramızda hiçbir sorun çıkmamış. E kime karşı kullanacaksınız? Rusya’ya karşı mı kullanacaksınız? Zaten silahı size veren o. Niye aldınız, neyin bedeli olarak aldınız, neyin bedelini ödediniz? Bu sorunun yanıtını şu ana kadar almış değiliz.

Arkasından tabii Türkiye’nin F-16, F-35 yedek parçalarının burada üretilmesi…Savunma sanayii orada ciddi  sorun yaşadı. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi savunması açısından içinde bulunduğu ittifakla birlikte hareke etmesi en doğru olanıdır.

Şöyle bir avantajı da var Türkiye’nin bu ittifak içerisinde kararlar oy birliği ile alınıyor. Sizin ülkenizin aleyhine bir şey olursa dersiniz ki , “hayır ben buna karşıyım”. Türkiye’de “karşıyım” deyip,  gidip orada imza atıyorsanız siz devleti yönetmiyorsunuz, yönetemiyorsunuz demektir. Oraya gittiğinizde egemen güçler ya da birileri sizi ikna edip imza attırıyor size. O zaman Türkiye’de niye konuşuyorsunuz? Buna benzer pek çok açmazımız var.

“Geleceklerini yurt dışında arıyorlar”

‘Beşli çete yurtdışına para kaçırıyor’ dediniz. Bunu biraz daha açmanız mümkün mü? Orada ne yapıyorlar bu parayı?

Beşli çete mensuplarının Londra’da çok büyük malikaneleri var, imkanları var, iş yerleri var. Paralarının büyük bir kısmı dışarda tutuyorlar, zaten bunu hepimiz biliyoruz, bütün dünya biliyor.

Şuna  dayanıyorlar, “Erdoğan ailesi götürüyorsa, biz de götürürüz” diyorlar. Erdoğan ailesi götürmüyor mu? Götürdü. Man Adası’nı söyledik, belgeleri ile söyledik. Bankanın dekontlarını açıkladık. Banka “bu dekontlar bize aittir” hiç demedi. Ama hakime telefon edip özel hakimler tayin edip,  beni tazminata mahkum ediyor. Yargıtay’dan karar tersine çıkıyor, bu ısrar ediyor. Ama sonuçta ben bir dekont açıklıyorum, dekontu açıkladığım banka “bu dekont bize ait bir dekont değildir” demiyor. Bitti o kadar. Onlar götürdüğüne göre, diğerleri de götürüyor. Kendi geleceklerini, güvencelerini yurtdışında arıyorlar. Paraları oraya götürüyorlar. Ne kadar götürdüler bilmiyorum ama bu devletin, onu bildiğini biliyorum.

Kaçış hazırlığı mı sizce? Yani altında ne olabilir?

Birden fazla neden olabilir. Yani tek başına bir kaçış hazırlığı dersek doğru olmamış olur.

Dışarıda yatırım yapıyorlar, yatırımlarını götürebilirler, dışarıda yerleşmek isteyebilirler. Aileleri kendilerini orada daha güvenceli hissedebilirler, paralarını, yatırımlarını oraya kaydırabilirler, bunlar olabilir.

Normalde benim bildiğim bir insan kendi ülkesine yatırım yapar, kendi ülkesinin büyümesini kalkınmasını sağlar. Elbette dışarıda da yatırım yapılmalı ama oradaki birikimlerin Türkiye’ye gelmesi lazım.

Temmuz ayında “beşli çete”nin  size ulaşmaya çalıştığını, aracılar gönderdiğini söylemiştiniz. Bu durum devam ediyor mu ve aracılar kimlerdi?

Yok, hayır o şimdi açıklanmaz. Ama yok artık kesildi, o yani tweetten sonra kesildi.

Ne zaman açıklanır ?

Yok açıklanmaz.

KPSS sorularının çalınması: Devlet hepsini bilir

KPSS sınavıyla ilgili yeniden tartışma yaşandı. Sorular sızdı, soruşturma başlatıldı. 2010 KPSS’nin ardından yaşananlar ve yeniden benzer sürece gelinmesi üzerinden bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Daha önce yaşanan da gene Erdoğan’ın yaptığı ortaya çıkan bir acı tabloydu. Daha sonra yeni isimler atandı. İşi ehline vermediler, gene getirdiler oturttular. O sınav sorularını bir şekilde birilerine pazarladılar ve sınavlar gerçekleşti.

Burada acı olan şu. Daha önce sınav sorularının çalınabileceğine ilişkin bir rapor olmasına rağmen, devletin namuslu bürokratlarının bu konuda rapor yazmalarına rağmen bunun hasır altı edilmesidir. Daha sonra olay ortaya çıktı, büyüdü, Erdoğan’ın da üstünü örtemeyeceği kadar büyüdüğü için, önce görevden aldı, sonra soruşturma açtı. Göreceksiniz hiçbir şey olmayacak. Usulen bir iki kişiye ceza verecekler, gidecek.

Bu şu anlama geliyor; bürokraside hak etmeyen kişileri belli yerlere getirirseniz o kişiler yasaların gereğini değil, kendilerini o koltuklara getirenlerin taleplerini yerine getirirler. Bozulma ve çürüme başlar.

Onu oraya getiren kişi, aynı zamanda “ şunları sor” diye telkin eden kişidir. Devlet bunları bilmiyor değil. Hepsini bilir. Bu devletin bir aklı vardır, bütün bu mekanizmaların nasıl geliştiğini, kimlerin atandığını, neler konuştuğunu bilir. Bunlar zaman içerisinde bütün ayrıntılarıyla kamuoyunun önüne koyulur umarım.

“Görevini iyi yapan bürokratlar var, bunlar devletin kalbi”

Sizden şu cümleyi duymuştuk: “ Devletin kalbi hâlâ atıyor.” ‘Devletin Kalbi’ nedir, kim  veya kimlerdir? Size belge ulaştıran bürokratlar var, bununla bağlantılı bir şey mi?

Tabii 100 yıllık bir cumhuriyet. Bu 100 yıllık cumhuriyet birikimini siz 20 yılda yok edemezsiniz.

Yok etmeye çalıştılar. Bakanlıklardan başlayarak önemli kurumları yok ederek. Devletin akademisi diye tanımladığımız kurumları tümüyle tasfiye ederek, Maliye Teftiş Kurulu, Hesap Uzmanları Kurulu, Devlet Planlama Teşkilatı gibi devletin en seçkin bürokratlarının olduğu bu kurumlar tümüyle tasfiye edildi, yok edildi. Devlette kurumlar vasatlaştırıldı. Hatta nitelikli bürokratlar aşağılandı.

Örneğin büyükelçilere ‘monşer’ diye hitap ettiler. Bunların yerine Dışişleri Bakanlığı hiçbir ilgisi olmayan pek çok, bürokraside tablolar yaşadık.

Bütün bunlara rağmen hâlâ devletin içerisinde son derece saygın, görevini iyi yapan, olumsuz yazılara, kendisini ya da devleti ileride zor duruma sokacak yazılara imza atmayan bürokratlar var. Bunlar devletin kalbidir. Ve bu kalp atıyor. Çünkü bunlar bir heyula gibi bürokrasinin üzerine çöktüler. Bürokrasiyi darmadağın ettiler.

Milli Eğitim’den başladılar Dışişleri’nden çıktılar. Adalet Bakanlığı’nda adalet diye bir kavram kalmadı. Şöyle bir örnek vereyim; Hakim Savcılar yasasında şöyle bir hüküm var: Bir hakim savcı seçime girer, bir daha kazanamazsa bir daha geri dönemiyor. Bu hüküm olmasına rağmen tam aksi, 15 Temmuz’dan sonra sınavlar açtılar. Partinin başkanı, yönetim kurulu üyesi olanları, bütün AK Partilileri aldılar, hakim ve savcı yaptılar. Yasanın ruhuna aykırı.

Bunlar adalet dağıtamazlar. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan atamalar, Yargıtay’a yapılan atamalar. İzmir, İstanbul gibi yerlere yapılan atamalar, CHP’li yöneticiyi nasıl mahkum ederiz diye özel hakim tayin etmeler. En son bizim İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız için de getirildi, benim tazminat davalarım için de getiriliyor. Bakılıyor bir davaya, “Bunu bizim almamız lazım ve mahkum edilmesi lazım”. Hakim düzgün bir hakimse, hukukun üstünlüğüne ve vicdana göre karar  veriyorsa bu işimize yaramaz, diyorlar. Onu atıyorlar bir köşeye. Oraya kendi bildikleri militan bir hakim getiriyorlar. Militan hakim de yukarıya bakıyor. Aldıkları talimatın gereğini yapıyorlar.

O nedenle adalet de büyük yara aldı. Baktığınız zaman, ama bütün bunlara rağmen adalet mekanizması içerisinde hukukun üstünlüğüne, vicdanına göre karar veren yargıçlar var. Bunlar bir köşede bekliyorlar. Yeri ve zamanı geldiği zaman layık oldukları yerlere gelecekler.

“AİHM’den 13 bin euro aldım, iyi param var şu anda”

Erdoğan’a ödemeniz gereken tazminat davalarının tutarı ne kadar oldu?

Hiç hesaplamıyorum, bilmiyorum. Ahlaki olarak şöyle olması

lazım; nihai karardan sonra paranın istenmesi lazım. Bunlar  nihai karara kadar bekleyemiyorlar. Bekleseler ben kazanacağım. O nedenle alt mahkemede kazanır kazanmaz derhal parayı öde, diyorlar. Biz de götürüp mahkemenin veznesine yatırıyoruz. Kazanınca da geri alıyoruz.

En son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden haklılığım kanıtlandı. 13 bin Euro aldım. (Gülerek) İyi param var şu anda.

“Yasak,  siyasal iktidar açısından kaybetme sürecinin başlaması demektir”

Basına yönelik baskılar var. DW ve Amerika’nın Sesi’ne yönelik getirilen erişim yasağı Türkiye’de devam ediyor. Buna ilişkin ne söylemek istersiniz?

Bir siyasal iktidar medyayı korkulacak alan olarak görüyorsa gerçeklerle yüzleşmek istemiyor demektir. Sizin güzel bir sözünüz var, ‘İnsanın köpeği ısırması haberdir’ diye. Medya siyasal iktidarın göremediği, toplumsal çıkar açısından siyasal iktidarın görmesi gereken olayı yazıyor. Medyanın varlığı en çok siyasal iktidarın işine yarar. Akıllı bir yönetim bunu böyle yapar.

Bağımsız bir medya olur, benim hatamı rahatlıkla yazar, ben o hatayı tekrar etmem. Ya da bir yerde bir olay olmuştur, o olaydan benim haberim yoktur, medya süratle alıp gündeme getirmiştir, biz de süratle oraya müdahale ederiz.

Yasaklar hiçbir siyasal iktidara artı kazandırmamıştır. Yasak bir siyasal iktidar açısından kaybetme sürecinin başlaması demektir. Yasak getiriyorsanız artık ben ülkeyi yönetemiyorum, lütfen konuşmayın, hatalarımı dillendirmeyin, eksiklikleri, yolsuzlukları dillendirmeyin, kayırmaları dillendirmeyin demektir. Yasak başka ne için olabilir? Siz bir haber yapıyorsanız ve doğruysa, bu haberi beğenseniz de beğenmeseniz de gerçek acı da olsa  gerçekle yüzleşeceksiniz. Medya siyasal iktidarın gerçekle yüzleştiği bir alandır. O alan ne kadar büyük olursa siyasal iktidar da o kadar rahat eder. Ama siz yasaklarsanız, daraltırsanız bu sefer gerçekler fısıltı medyası olur. Fısıltı medyası ise bir iktidarın hiç istemediği medya mecrası olur. Ama oraya zorluyorlar.

Türkiye’den ayrılmak zorunda olan çok sayıda gazeteci var… Sizin olası iktidarınızda bu gazeteciler yeniden Türkiye’ye dönebilecekler mi?

Rahatlıkla dönebilecekler ve rahatlıkla bizi eleştirebilecekler.

Erdoğan’ın cemevi ziyareti: “Karşıtlığım yok, keşke sürekli olabilse”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk kez Cemevi ziyaret etti ve sonrasında Hacıbektaş’a gitti. Öncesinde cemevlerine bir takım saldırılar var. Sizce, bu sırf seçim amaçlı ziyaret mi, Alevi-Sünni çatışması üzerinden bir gerginlik yaratılmaya çalışılıyor da Erdoğan buna karşı bir tutum mu alıyor?

Eskiden Cumhurbaşkanları zaten giderlerdi. Ben bürokratken Ahmet Necdet Sezer’i biliyorum. Allah rahmet eylesin Süleyman Demirel de giderdi.

Erdoğan gelmiyordu. Bu sefer geldi. Olabilir yani. Oraya gitmesi, topluma sıcak ve güzel mesajlar vermesi, o iklimin atmosferine uygun mesajlar vermesi güzel bir şey. Herhangi bir karşıtlığım yok. Keşke sürekli olabilse.

Biz eskiden Mevlana’ya giderdik. O da gelirdi. Konuşmalar yapardık o atmosfere uygun olunca. Bir defasında ben bir konuşma yapınca ‘Kılıçdaroğlu gelmesin’ dediler.

Anadolu kültürünü, tarihsel derinliği içerisinde bizim topluma anlatmamız lazım. Topluma anlatacak olan siyasetçilerin o gün sıcak siyaset değil, gelecek ufku çizmeleri lazım. Mevlana da olabilir, Hacı Bektaş-ı Veli de olabilir. Bütün bunlar siyasetçiye toplumu kaynaştırma fırsatı veriyor. Bu alanlarda,  siyasetçi tarafından toplumun barışması, kucaklaşması için mesaj vermeleri gerekiyor. Bu mesajların verildiği alan olarak, güzellik olarak görüyorum.

Erdoğan’a hastane yanıtı: “Ciddiye alınacak birisi değil”

Erdoğan,  SSK Genel Başkanlığı döneminizden sizi sık sık eleştiriyor. Genel müdürlüğünüz dönemine ilişkin “Bir hastane yaptın mı?” çıkışı var…

Arkadaşlarımız benim dönemimde yaptıklarımı çıkarmışlar. (Kılıçdaroğlu, üçü büyük tadilat olmak üzere, kendisinin genel müdürlüğü döneminde yapılan SSK hastane, dispanser ve diğer sağlık birimlerinin listesini gösterdi.) Hastane de var, dispanser de var. Türkiye’nin en büyük diyaliz merkezini açtık.

Tabii beni hayrete düşüren bürokrasinin nasıl çalıştığını bilmemesidir. Orası zaten bağımsız bir kurum ve yatırım yapıyoruz. Türkiye’nin en büyük hastanelerini yapan zaten Sosyal Sigortalar Kurumu. O gelenek benden önce de vardı, benim zamanımda da oldu.

Erdoğan dünyadan habersiz. Kendi iç dünyasında bir şeyler söylüyor. Ciddiye alınacak birisi değil. Bütün bu hastanelerin tamamını ihalelerle yaptık. Bütün ihale dosyalarını Türkiye Büyük Millet Meclisi KİT Komisyonu’na götürüp veren tek genel müdür benim. O zaman KİT Komisyonu’nda tartışma olmuştu. Ben de bütün ihale dosyalarını bir kamyona yükledik getirdik, buyurun araştırın varsa bir  kusurunuz çıkarın dedik. ‘Bir şey yoktur’ diye rapor verdiler. Zaten bir şey bulsalardı kıyameti kopartırlardı.

Paylaşın

Babacan: Elin Parasına Endeksli Milli Para Olur Mu?

Partisinin Niğde il binasının açılışında konuşan DEVA Lideri Babacan, Erdoğan’ın, kur korumalı mevduat sistemi için kullandığı “kur garantili milli para” ifadelerini eleştirerek, “Elin parasına endeksli millî para olur mu?” dedi

Haber Merkezi / Babacan, eleştirisini, “Bankada parası olanın parasını kura endeksledin de emekli maaşını niye endekslemedin? Emeklimizin aldığı maaş millî para değil mi? Türk lirası almıyor mu? Onu niye endekslemiyorsun? Asgari ücreti de kura endeksle… Sen memurun, emeklinin maaşını, asgari ücreti kura endeksledin mi ki milletin bankadaki parasını kura endeksliyorsun?” sözleriyle sürdürdü.

Merkez Bankası’nın faiz indirim kararını da değerlendiren DEVA Lideri Babacan, “Bankalardan borç aldığınız faiz indi mi? Siz ondan haber verin” dedi.

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Ali Babacan, Niğde’de partisinin il binasının açılışında konuştu. Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Merkez Bankası’nın faizi bankalara borç verdiği faiz. Bankalardan borç aldığınız faiz indi mi? Siz ondan haber verin. Piyasa faizi o. Aradaki farkı banka kazanıyor. Bankalar mutlu. Son dönemde, hiç kazanmadıkları parayı kazanıyorlar. Merkez Bankası’ndan 13’le alıyorlar, yüzde 30’la, 35’le, 40’la piyasaya satıyorlar. O da kredi alabilene… Herkese kredi yok. Bu hükûmet şunu anlamıyor: Faiz talimatla düşmez. Güvenle düşer.

Ekonomiyle ilgili bütün kurumları 1 ayda ayağa kaldırırız. En geç 6 ay içinde kriz ortamını ortadan kaldırırız. En geç 2 yıl içinde de enflasyonu tek haneye indiririz. 2001-2002 krizini biz çözdük. 2008-2009 krizini de biz çözdük. Yaptık, yine yaparız. Yaptık, çok daha güzelini yaparız. Bunun için kadrolarımız hazır.”

“Elin parasına endeksli millî para olur mu?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kur korumalı mevduat sistemi için kullandığı “kur garantili milli para” ifadelerini eleştiren Babacan şöyle devam etti:

“Elin parasına endeksli millî para olur mu? Bankada parası olanın parasını kura endeksledin de emekli maaşını niye endekslemedin? Emeklimizin aldığı maaş millî para değil mi? Türk lirası almıyor mu? Onu niye endekslemiyorsun? Asgari ücreti de kura endeksle… Sen memurun, emeklinin maaşını, asgari ücreti kura endeksledin mi ki milletin bankadaki parasını kura endeksliyorsun?

İsrail ile ilişkileri düzeltiyoruz diye neredeyse top atacaklar, havai fişek fırlatacaklar. İlişkileri apar topar niye düzeltiyorlar? Acaba milletten desteklerini kaybettiler de kendileri mi dış güçlerden medet umuyorlar? İsrail ‘terör devleti’ idi, ‘zulüm devleti’ idi. Şimdi ‘Filistin davasını savunmanın önemli bir yolu İsrail ile iyi ilişkilerden geçer’ dedi. Ha, şunu bileydin. Peki, ilişkileri bozan sen değil misin? Demek ki yıllarca Filistin davasına en büyük zararı sen verdin.

Sosyal yardım, sosyal destek bir haktır. Biz, Türkiye genelinde 70 bin sosyal destek uzmanı görevlendireceğiz. Ailelerin kapılarını çalacaklar. Vatandaş şu anda 41 kapı çalmak zorunda kalıyor. Devletin sosyal destek, sosyal yardım verdiği 41 ayrı kapı var. Vatandaşlarımız onu bilemez, bulamaz. Sosyal destek uzmanları gidip ailenin durumuna bakacaklar. Sağlık olur, rehberlik yardımı olur, psikolojik destek olur, engelli birey olur, mahalleye yeni taşınmıştır yol yordam bilmiyordur… Yardıma ihtiyacı varsa o arkadaşlarımız yardımcı olacak. Cep telefonundan direkt ‘Benim şu ihtiyacım var’ diye aranabilecekler.

Avrupa’nın en büyük tarım arazilerine sahip olan ülkenin tarım politikası olmadan yürümesi mümkün değil. Bütün sulama projelerini iktidarımızın ilk 5 yılında tamamlayacağız. Barajlar, göletler, isale hatları, kapalı, basınçlı sistem su dağıtım kanalları, damlama, yağmurlama… Tamamını tamamlayacağız. Toprağa su gidince verim en az ikiye, üçe katlıyor. Toprağa su gidecek ki gençler çiftçiliği meslek edinsin. Toprağa su gidecek ki ülkenin yarınları ayağa kalksın. Toprağa su gidecek ki tarım ölmesin.”

Paylaşın

Politico’dan Dikkat Çeken Yazı: Batılı Şirketler Türkiye’den Gidebilir

ABD Virginia merkezli politika alanında uzmanlaşmış gazetecilik organizasyonu Politico gazetesi, Ankara ve Moskova arasındaki ilişkilerin ve ‘resmi ekonomik ortaklığın’ güçlenmesi halinde Washington’un, Batılı şirketlere Türkiye ile ekonomik bağlarını kesmelerini veya azaltmalarını tavsiye edebileceğini öne sürdü.

Politico’ya konuşan ve adı açıklanmayan bir ABD’li yetkili, “Türkiye’nin iş ve sermaye girişleri için küresel bir hedef haline gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Lakin Rusya’yla daha yakın ilişkiler, Türkiye’nin dünyanın geri kalanıyla entegrasyonu için gerçek riskler yaratacak” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin ‘yaptırımlardan kaçındığının’ kanıtlanması durumunda Washington’un ‘Türkiye’yi ikincil yaptırımlarla dolardan kesebileceğini’ yazan gazete, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘sınırı geçmemesi’ gerektiğinin farkında olduğunu iddia etti.

Adı açıklanmayan bir Türk yetkili ise, Ankara’nın ‘ikincil yaptırım riskinin’ farkında olduğunu, fakat başta ABD olmak üzere bazı ülkelerin ‘ölçüyü kaçırdığını’ düşündüğünü dile getirdi.

Türk yetkili, “Türk şirketler zarar görürse tepki vereceğiz ve bu verimsiz olacak” diye konuştu.

Haberde, Batı ülkelerinin, Moskova’ya yardım sağlamaması için Ankara’ya baskı yaptığını kaydedildi. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Sözcüsü Peter Stano’ya göre Türkiye’nin ‘Rusya’ya yaptırımları teğet geçecek çözümler sunmaması’ gerekiyor. Stano, AB’nin ‘bu konuda durumu yakından takip etmeye devam edeceğini’ kaydetti.

(Kaynak: Sputnik)

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Suriyelileri Kendi Memleketlerine Göndereceğiz

Partisinin üye katılım toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Göçmenler sığınmacılarda iki ana akım var. Suriye’den ve Afganistan’dan gelenler var. İran sınırına gittim, ‘kaçak Afganlar nasıl geliyor’ diye sordum. Kaçak geçişler var dendi. İnsan kaçakçılığa var.  Birileri paralarla bu insanları Türkiye’ye sokuyor. Suriyeli kardeşlerimiz iç savaştan kaçarak geldiler. Bu insanların belli bir bölgede tutulması lazımdı. 81 ilde Suriyeli kardeşlerimiz var, hatta bazı mahallerde daha fazlalar. Kilis gibi bazı illerde Suriyeli nüfusu Türk nüfusundan daha fazla. Ne yapacağız? Suriyeli kardeşlerimizi 2 yıl içinde kendi memleketlerine göndereceğiz.” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “Akılla, mantıkla göndereceğiz. Önce yönetimle görüşeceğiz. Ben bunu defalarca söyledim, neyse adım attılar, onlar da şimdi görüşecekler. İnşallah başarılı olurlar. Önemli olan Türkiye. Bu insanların can ve mal güvenliği kendi ülkelerinde sağlamak lazım. Esad’la yapılacak anlaşmalardan birisi de bu olmak zorundadır.” ifadelerini kullandı ve ekledi:

“O bölgede Gaziantepli iş adamlarının çok sayıda fabrikaları vardı. Boş duruyorlar şu anda. Suriyeliler orada çalışacak, istiyorlarsa turist olarak gelsinler. Türkiye’nin şanlı şöhretine uygun bir şey yapıyoruz. Bu coğrafyada kavga etmeden huzur ve barış iklimini egemen kılmalıyız. Bunu söyledikten sonra Suriye’den kaçıp gelen bazı siyasi partilerin genel başkanları, STK’lar beni davet etti, nasıl göndereceksiniz diye, anlattım, siz bunları yapın biz gideriz dediler. Afganlar sığınmacı değil onlar kaçak. Onları uluslararası hukuka göre alıp İran’a vereceğiz. Hangi sınırdan gelmişlerse o sınıra iade edeceğiz. ”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin üye katılım toplantısında konuştu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle;

 “3 evladım var. Bir ucundan ekmeğini tutmuş çalışıyorlar. Mütevazı yaşamayı severim. Farklı görüşlerden ve kimliklerden çok sayıda arkadaşım vardır. Hepsiyle de konuşurum.  Fakirin hakkını korumak zorundaydım. Eğer bir çocuk yatağa aç giriyorsa sizin rahat etmemeniz lazım. Bir çocuk açsa aslında hepimiz açız. Böyle baktım…  Büyük haksızlıklar oldu, evet. Dünya siyaset tarihinin en büyük adalet yürüyüşünü yaptım. Toplumun dikkatini çekmek zorundaydım. Siyaset yaptığım yerlerde tehditler aldım. Terör örgütünün silahlı saldırısına da uğradım, bir asker şehit düştü. Linç girişiminde bulundular, göğsüme bir kurşun mermisi fırlattılar. Haklıysanız hiçbir tehdit sizi etkilemez. Ben bu davaya böyle inandım. Bir aileye katılıyorsunuz CHP’ye. Her ailede olduğu gibi bizde tartışmalar olur ama kavgaya dönmez. Oturur, konuşuruz, tartışırız. Bu demokrasinin de gereğidir. Kavga filan yok.

“Sanane kardeşim başörtüsünden”

Adaletten sapmayacaksınız. Hiç kimsenin inancını siyasete malzeme etmeyeceksiniz. Birisi kalkıp inanç üzerinden siyaset yapıyorsa, bizim inancımıza en büyük haksızlığı o yapıyor demektir. Peygambere verilmeyen bir yetkiyi kalkar birileri sen inançlısın, sen değilsin der. Allah’la kul arasına kimsenin girmesinin hakkı yok. Biz CHP olarak belediyelere insanlara nerede ibadet yapmak istiyorsa tertemiz olacak. Herkesin kimliğine saygı duyacaksınız. Herkesin yaşam tarzına saygı duyacaksınız. Burada bizim kalbimizin kırık olduğunu söyleyelim. Biz bir dönem başörtüsünü Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline getirdik. Sanane kardeşim başörtüsünden…

Göçmenler

Göçmenler sığınmacılarda iki ana akım var. Suriye’den ve Afganistan’dan gelenler var. İran sınırına gittim, ‘kaçak Afganlar nasıl geliyor’ diye sordum. Kaçak geçişler var dendi. İnsan kaçakçılığa var.  Birileri paralarla bu insanları Türkiye’ye sokuyor. Suriyeli kardeşlerimiz iç savaştan kaçarak geldiler. Bu insanların belli bir bölgede tutulması lazımdı. 81 ilde Suriyeli kardeşlerimiz var, hatta bazı mahallerde daha fazlalar. Kilis gibi bazı illerde Suriyeli nüfusu Türk nüfusundan daha fazla. Ne yapacağız? Suriyeli kardeşlerimizi 2 yıl içinde kendi memleketlerine göndereceğiz.

Akılla, mantıkla göndereceğiz. Önce yönetimle görüşeceğiz. Ben bunu defalarca söyledim, neyse adım attılar, onlar da şimdi görüşecekler. İnşallah başarılı olurlar. Önemli olan Türkiye. Bu insanların can ve mal güvenliği kendi ülkelerinde sağlamak lazım. Esad’la yapılacak anlaşmalardan birisi de bu olmak zorundadır.

O bölgede Gaziantepli iş adamlarının çok sayıda fabrikaları vardı. Boş duruyorlar şu anda. Suriyeliler orada çalışacak, istiyorlarsa turist olarak gelsinler. Türkiye’nin şanlı şöhretine uygun bir şey yapıyoruz. Bu coğrafyada kavga etmeden huzur ve barış iklimini egemen kılmalıyız. Bunu söyledikten sonra Suriye’den kaçıp gelen bazı siyasi partilerin genel başkanları, STK’lar beni davet etti, nasıl göndereceksiniz diye, anlattım, siz bunları yapın biz gideriz dediler. Afganlar sığınmacı değil onlar kaçak. Onları uluslararası hukuka göre alıp İran’a vereceğiz. Hangi sınırdan gelmişlerse o sınıra iade edeceğiz.

“Sadece adalet istiyor”

Düne kadar kızdığımız insanlar haksızlığa uğrarsa onlar için de adalet istemeyi unutmayın. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Emine Şenyaşar’ın çocukları ve eşi öldürüldü. Bu kadın sadece adalet istiyor. Bildiği tek Türkçe kelime, adalet.

Paylaşın

Meral Akşener: Ekonominin Patronu Güvendir

Partisinin “Ekonominin Kurtuluş Planı” toplantısında konuşan İYİ Parti lideri Meral Akşener, “Ekonominin patronu güvendir. Bizim söylediğimiz şey, gerçekçi, hukukun üstünlüğüne dayanan, liyakat, şeffaflık, kayırılmanın, israfın olamadığı ilkelerin, kuralların, kurumların ilan edildiği ve herkesin ona uyduğu bir Türkiye. Bunun yolu da öncelikle bu ucube sistemden kurtulmaktır.” dedi.

Haber Merkezi / Akşener, konuşmasında, Türkiye’nin yıllar içinde değişen Suriye politikasını eleştirerek, “Bu savrulmaların, bu tuhaf psikolojinin ve bu tuhaf yönetim anlayışının nedeni Cumhurbaşkanlığı sistemidir” ifadel4erini kullandı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İstanbul’da bir otelde düzenlenen ‘Ekonomide Kurtuluş Planı’ programında konuştu. Akşener’in konuşması şöyle;

“İYİ Parti kurulmamış olsaydı, bugün neyi konuşuyor olacaktık?. Bugün burada ekonomik programı ve diğer muhalefet partilerinin de açıkladığı ekonomik programları konuşmak için bir araya geldiysek, bunlar artık yapılabiliyorsa, bir umut bir heyecan varsa, ‘biz yapabiliriz-olabilir’ diyorsak, bunun birinci kilometre taşı İYİ Parti’nin kuruluşudur. Eğer bunu görmezden gelip bir bakış açısı ortaya konulursa, bu İYİ Parti’nin o dönemdeki çok acı çekmiş, büyük irade göstermiş mensuplarına, arkadaşlarımıza çok büyük bir haksızlık olur.

İYİ Parti’nin çok büyük bir zorluğun içerisinden direnerek var olduğunu; bu yüzden başka dirençlere saygı duyan, o dirençli insanların yanında duran, kıskançlığı hiç olmayan, rekabeti iş birliği içinde rekabet şeklinde anlayan siyasi bir parti.

Bu yanımız doğru anlaşılabilirse Türkiye’nin geleceğinde neyi hayal ettiğimizi, neler düşündüğümüzü ve bu pis dili ülkemize getiren bu ucube sistemden, yani partili cumhurbaşkanlığı sisteminden kurtulmamızın; demokrasiyle, sandıkta ve seçimle kurtulmamızın yolunu açar, umudunu canlı tutar ve ‘biz yapabiliriz’ diyebiliriz.

Birinci önceliğimiz farklılıklarımızdan ziyade müştereklerimizin üzerinden hem feyz alıp hem onu enerjiye çevirip hem de farklılıklarımıza saygı duyarak, yol yürüyebilmeyi sağlayabilmek. Burada en önemli aktör elbet İYİ Parti’nin kuruluşudur, o eylemdir. Muhalefette ya da iktidarda bütün siyasi partiler ve onların seçmenleri çok kıymetlidir. Orada bir sorunumuz yok ama İYİ Parti kurulmamış olsaydı bugün muhalefet kavramı içerisinde biz neyi konuşuyor olacaktık? Bu hakkın, bu hukukun, bu saygının İYİ Partililere gösterilmesi gerektiğine inanıyorum.

Türkiye’de sürekli yün yumağı atılan, çok pis bir dil var. Muhalefete atılıyor bir yün yumağı. Aynı kediler gibi takılınıyor o işe. Çık çıkabilirseniz. O yün yumaklarının sayısını azaltan, o yün yumaklarına muhalefetin takılmasının önüne geçen tavrı da koyan İYİ Parti’dir. Yani ne demek istiyorum? Arkadaşlarımızla birlikte 2 buçuk yılda Türkiye’nin tüm şehirlerini ve 900’ün üstünde ilçesini tek tek gezdik. Çok ilginç bir yolculuktu. Bazılarınız bizimle seyahat ettiler. En başı ile en sonu arasındaki değişikliği, evrilmeyi özellikle basından beraber yolculuk yaptığımız arkadaşlarımız şahit oldular.

“Seçmenin aldığı tutumu tartışamazsınız”

Buradaki amacımız seçmen velinimet olsun. Çok uzun bir zamandır seçmenlerin sahipleri var. Adınıza ahkam kesiyorlar. Böyle bir şey olamaz. Halbuki seçmen velinimettir. Seçmen siyasetçileri kendi dertlerinin çözümleri üzerinden rekabet ettirir ve karar verir. Seçmenin aldığı tutumu tartışamazsınız. Hür irade ile atılmış oyun sonucunu tartışamazsınız. ‘Niye beni seçmedin kardeşim’ diyemezsiniz. Seçmen karar verir ve der ki; ‘Siz iktidar olacaksınız ve bizi yöneteceksiniz.’ Bizim gibi muhalefette olanlara da derki; ‘Sizin zamanınız var bizim avukatımız olacaksınız.’ Siyaset yıllarca bu anlayış üzerinden gitti ama sonra birden taş devrindeymişiz gibi düşmanların olduğu hatta bazen dinozorların olduğu, herkesin birbirine bu nedir diye baktığı, ipin ucunun kaçıp çok ilginç bir şekilde seçmenin suçlandığı bir dile evrildi.

Esnaf ziyaretleri sırasında basın mensuplarının dükkanlardan çıkması ardından en aklı başında sorun tarifleri ile çözüm önerilerini AK Parti’ye oy verenlerden adlık. Burada asıl mesele şu; biz öğrenmeye devam ettik. Mesela 5 emekli maaşı olduğundan haberim yoktu. 1500 lira emekli maaşı varmış. 1650 liralık emekli maaşı varmış. 1800 liralık varmış. 1900 lira ve 2200. Farklı farklı emeli maaşı. Onlardan öğrendik. O dükkanların içerisindeki müşterilerin dertlerini dinledik ve biz öğrendik. Öğrendikçe üretmeye başladık. Biz ürettikçe dikkat çekmeye başladı.

Dükkan sahiplerinin bir süre sonra basın mensuplarına ‘Çek kardeşim durumumuz bu’ demeye başladı. Artık o korku duvarı yıkıldı. Bu 2 buçuk yılın sonunda insanlarda korku duvarı yıkıldı. Çok ilginç hikayelerle karşılaştık. Bunları paylaştık, çözümlerini ürettik.

Birazdan Sayın Bilge Yılmaz başkanımın ve ekibinin hazırladığı, size sunacakları programın çıkış noktası budur. Sokağın, insanların dertlerinin çaresinin, çözümlerinin üretildiği bir program bu. Dolayısıyla gerçekten beslenen bir programdır. Biz bir şey daha yaptık bu arada. Esnaf gezdikten sonra bir şeyi fark ettik ki, ıskalamışız. Şehirlere yeniden gitmeye başladık ve şehrin o iş insanlarıyla toplantı zinciri yaptık. O toplantılarda da başka şeyler öğrendik. Yakında profesör doktor Meral Akşener olacağım haberiniz olsun. İnanılmaz şeyler öğrendik.

Atatürk’ün ekonomiye, iktisada ve insana dair vizyonunu takipçisi olamaya gayret gösteren bir siyasi parti olduk. Ne demek istiyorum? Bireysel kalkınma değil bu dediğim. Bireyin kalkınma meselesini yıllar evvel ortaya koyan rahmetli Atatürk’tür. O yıllarda birey diye bir kavram yok. O yıllarda henüz sanayi devriminin sonuçlarının oluşturduğu değer setleri ‘Ver talimatı al tekmili’ şeklinde. Müşteri denilen kavram odakta değil. Habire savaş olmuş. İnsanlar hayatta kalmaya çalışıyor ama o günün şartlarında Anadolu’dan bir siyasi lider çıkıyor, bireyin kalkınmasına dair bir vizyon ortaya koyuyor. Mesela inovasyon diye bir kavram yok o yıllarda. Onu da anmadan geçemeyeceğim. Erol Güngör hocamız, inovasyonun adını söylemiyor ama inovasyona dair ne varsa tarif olarak yapıyor. Atatürk ve sonraki vizyonu takip edenlere baktığınız zaman gerçekten yüzyılların ilerisinde bir durum. Bugün nedir durum? Bugün çok komik bir durumdayız. Partili cumhurbaşkanlığı yani şu bardağım nereye konulacağına dair kağıdı imzalamak durumunda, her şey bir kişide. Bir kişinin her şeye karar verdiği bir ülkede ne demokrasi ne hukukun üstünlüğü ne adalet söz konusu olur. Ne de dış politikada rasyonel, gerçekçi, çıkara dayalı, karşılıklı ülkeler arası saygıya dayalı bir ilişkiler biçimi olur.

“Böyle bir dış politika olamaz”

Çok şaşırıyorum biliyor musunuz? ‘Beni seviyor’ diyorlar. Çok ilginç. İnsanlar dış politikada birbirlerine ‘Beni seviyor’, ‘Değerli dostum’, ‘Kadim dostum’… Ya arkadaş bu nasıl bir psikolojidir, bu nasıl bir şuur altıdır? Sürekli sevgi talep eden bir psikoloji ile karşı karşıyayız. Dış politikada saygı tamamdır, bireysel ilişkilerde sevgi de olsun anladım da ‘Beni seviyor mu’ diyor. Böyle bir dış politika olamaz.

23 trilyon dolarlık bir çerçevede yaşıyoruz. 7 trilyon dolar ilk sınırlar. Avrupa’yı da kattığınız zaman 23 trilyon dolar. Biz niçin kavga ediyoruz?”. Niçin o kavgaların sonunda çırak çıkıyoruz? Niçin o kavgaların sonunda Türkiye her seferinde zarara uğruyor? Yani Suriye mevzusunda bugün Suriyeli sorunu olan bir ülke halindesiniz ve bu sorunun sebebi olan hakkında kimse bir şey konuşmuyor. Özne Suriyeliler. Beşar Esad niçin oldu Esed? Şimdi ne zaman olacak Beşar? Bu savrulmaların, bu tuhaf psikolojinin ve bu tuhaf yönetim anlayışının, bu içinde yaşadığımız partili cumhurbaşkanlığı sisteminin getirdiği sonuçlar bunlar. Partili cumhurbaşkanlığı sisteminin talebi ise ‘Beni seviyor mu?’ zihniyetinden kaynaklanan, ‘Ben her şeyim’ denilen, Allah’ın vasıfları, sıfatları söylendiği zaman haşa demeyen o psikolojinin sonucudur.”

Paylaşın

FT: Türkiye’nin Rusya’ya İhracatındaki Artış, Batı’yı Kaygılandırıyor

Birleşik Krallık merkezli uluslararası iş gazetesi Financial Times, Türkiye’nin Rusya’ya ihracatının son üç ayda geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 46 arttığını ve bu durumun Batılı ülkeleri kaygılandırdığını yazdı.

Gazetenin Ticaret Bakanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu’ndan derlediği ihracat verilerine göre, Mayıs-Temmuz döneminde Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı 2 milyar doları aştı.

Sadece Temmuz ayında ise Rusya’ya yapılan ihracat geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 75 artışla 730 milyon dolara yükseldi. Rusya’nın Temmuz ayında Türkiye’nin toplam ihracatındaki payı geçen yıla göre yüzde 2,6’dan yüzde 3,9’a yükseldi.

Türkiye İhracatçılar Meclisi verileri, Rusya’ya yapılan ihracattaki artışta tekstil, elektrik ve mobilya ile birlikte kimyasallar, yaş meyve sebze ve diğer gıda ürünlerinin başı çektiğini gösteriyor.

Financial Times’taki haberde, “Ticaret hacmi, Türkiye’nin Rusya’dan enerji ağırlıklı ithalatı karşısında nispeten küçük kalsa da, iki ülke arasında artan ticaret Ankara ile Moskova arasındaki ekonomik işbirliğinin derinleşmesinden endişe duyan Batılı yetkilileri rahatsız edecek gibi görünüyor” yorumu yapıldı.

Gazeteye konuşan iki Avrupa Birliği (AB) yetkilisi, üye devletlerin Türkiye’nin Rusya ile artan ticaretinin, Avrupa’yla ticaretin yerini alması ihtimali nedeniyle giderek daha fazla tedirgin olduklarını söyledi.

Yetkililerden biri “İzliyoruz. Bu hoş değil ve AB tarafından iyi algılanmıyor. Rahatsız edici” yorumunu yaptı.

Financial Times, bazı AB ülkelerinin Türkiye’den, Rusya’yla ilişkisi hakkında bilgi istediğini yazdı.

Gazeteye göre “Batılı yetkililer Ankara’nın, Ukrayna’ya açtığı savaş nedeniyle Putin’i cezalandırmaya yönelik önlemleri benimsemeyeceğini büyük ölçüde kabul etti”. Türk Lirası’nın dolar karşısında bu yıl yüzde 25 değer kaybetmesi ve bu nedenle Türkiye’de üretilen ürünlerin nispeten ucuzlaması da ihracatın artmasında rol oynamış olabilir.

Türkiye Ticaret Bakanlığı’ndan bir sözcü gazeteye yaptığı açıklamada, Rusya ile ticaret hacminde “dikkate değer bir değişiklik olmadığını” söyledi ancak detay vermedi.

Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu, son üç ayda Rusya ile deniz yoluyla yapılan otomotiv ticaretinde yılın ilk dört ayına kıyasla yüzde 58’lik bir artışın, açık denizde “Türkiye’nin liderliğini” gösterdiğini söylemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan iki hafta önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Rusya’nın tatil beldesi Soçi’de bir araya gelmiş, görüşme 4 saat sürmüştü.

Görüşme sonrası, enerji ve ticaret alanında işbirliğinin artırılacağı açıklanmıştı.

Ukrayna’yı işgali sonrası Rusya’ya uygulanan AB yaptırımları; ileri teknoloji elektronik ve yazılım, makine ve ulaşım ekipmanları, petrol rafinerisi, enerji, havacılık ve uzay endüstrileri tarafından kullanılan mal ve teknolojilerin ihracatına yönelik yasakları içeriyor.

Financial Times, bazı Batılı yetkililerin, Ankara’nın, Batılı şirketlerin Rusya’dan ayrılmasını, Türk şirketlerin onların yerini doldurması için bir fırsat olarak görmesinden endişe duyduklarını yazdı.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, “Avrupa, Ukrayna’ya karşı saldırganlığına yanıt olarak Rusya ile bağlarını azaltırken, Moskova ile bağları veya etkileşimi artırmak uygun değil” demişti.

Financial Times ise haberinde Türkiye’nin güçlü ve etkili bir NATO üyesi olduğunu ve yaklaşık 4 milyon Suriyeliye ev sahipliği yaptığını hatırlattı.

Gazetedeki haber şu satırlarla noktalandı:

“Batılı yetkililer, Birleşmiş Milletler’in aracılık ettiği Ukrayna’nın deniz yoluyla tahıl ihracatını yeniden başlatmasına izin veren son anlaşmanın gösterdiği gibi, Erdoğan’ın Putin ile müzakere kabiliyetinin değerli olduğunu kabul ediyor.”

Konunun hassasiyeti nedeniyle adının açıklanmaması koşuluyla konuşan bir Avrupalı ​​yetkili ise ‘Türkiye’den bahsediyoruz, (AB’deki) herkesin şu ya da bu nedenle onlara ihtiyacı var” dedi. Aynı yetkili, ‘AB, Türkiye’nin kabiliyetlerinin farkında olmalı… (Erdoğan)’a sadece, bizim kurallarımıza uyması gerektiğini söyleyemeyiz’ diye konuştu”

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Rusya’dan S-400 Açıklaması: Sözleşme Hayata Geçirilmeye Başladı

Türkiye’nin Rusya ile ikinci parti S-400 hava savunma sistemleri almak ve bazı parçaları üretmek üzere anlaşma imzalandığına dair Rus medyasında yayımlanan ve Savunma Sanayi Başkanlığı’nca yalanlanan habere ilişkin karmaşa sürüyor.

İlk açıklamayı yapan Rusya Federal Askeri ve Teknik İş Birliği Dairesi Başkanı Dmitriy Şugayev, yeni demecinde de “Rus S-400 uçaksavar füze sisteminin ikinci alayının tedarikine ilişkin sözleşmenin imzalandığını ve hayata geçirilmeye başladığını” söyledi.

Sputnik’e konuşan Şugayev, “Diğer hususların yanı sıra sistemin ayrı bileşenlerinin üretiminin yerelleştirilmesini sağlayan (ikinci S-400 alayının Türkiye’ye tedariki ile ilgili) sözleşme belgesi imzalanmış bulunuyor. Sözleşme şu anda hayata geçiriliyor” diye konuştu.

Türkiye’nin Rusya’nın önemli bir ortağı olmaya devam ettiğini söyleyen Şugayev, iki devletin yakın ticari ve ekonomik ilişkiler ile bağlı olduğunu, askeri-teknik işbirliği dahil olmak üzere ikili işbirliğinin birçok alanda geliştiğini vurguladı.

Şugayev, “Bu yıl gelişen zorlu politik durum, Rus tarafı ile ortakları arasındaki etkileşimin bazı yönleri üzerinde olumsuz etki yarattı. Bununla birlikte Türkiye ile askeri-teknik işbirliği, iki ülkenin liderleri arasında varılan anlaşmalar doğrultusunda gelişiyor. Türk ortaklarla şeffaf ve karşılıklı yarar temelinde çalışmaya devam etmeyi planlıyoruz” ifadelerini kullandı.

S-400 sistemlerinin benzersizliğine dikkat çeken Şugayev, “Önümüzdeki yıllarda herhangi bir devletin performans özellikleri açısından S-400 Triumf’a yaklaşabilecek bir sistem geliştireceğine inanmak için hiçbir neden olmadığını bundan emin olarak söyleyebilirim” dedi.

Ne olmuştu?

Şugayev’in ilk açıklaması, Türkiye’den bir heyetin yeni F-16 alımını ve mevcut filonun modernizasyonunu görüşmek için ABD’ye gitmesinin hemen sonrasında gelmişti.

ABD, Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak Rus yapımı S-400 hava savunma sistemleri almasına karşı yaptırım dayatmış, Türkiye üretim ortağı F-35 savaş uçakları programından çıkarılmıştı. Sonrasında ise F-35’ler yerine F-16’lar üzerine pazarlıklar başlamıştı.

Ankara’nın F-16 girişimlerine Joe Biden yönetiminden yeşil ışık gelse de, Kongre’den onay çıkıp çıkmayacağı henüz bilinmiyor.

S-400

S-400 S-300’den geliştirilmiş yeni nesil Rusya yapımı bir kısa-orta-uzun menzilli hava savunma füze sistemidir.

S-400, 1979’da S-300’ün ortaya çıkmasından hemen sonra 1980’lerin başında, o zamanki adıyla Almaz Merkezi Tasarım Bürosu tarafından (günümüzde Alman Bilimsel Endüstriyel Şirketi) Sovyetler Birliği’nde geliştirilmeye başlanmış ve gelişim süreci SSCB’nin dağılması nedeniyle uzun bir döneme yayılmıştır.

S-400’ün S-300 sistemlerinden en önemli farkı, daha fazla hedefi aynı anda takip edebilmesi ve gelişmiş elektronik karşı tedbirlere sahip olmasıdır. S-400’de kullanılan radarlar hafif radar izine sahip olan ve hayalet uçak tabir edilen hedefleri takip edebilme yeteneğine sahiptir.

S-400 sistemine şu ana kadar pek çok devlet ilgi göstermiş olmasına rağmen Çin ve Türkiye haricinde yabancı bir ülkeye satış gerçekleşmemiştir. 2017’de S-400, İngiliz The Economist gazetesi tarafından bir yazısında, “şu anda yapılan en iyi hava savunma sistemlerinden biri” olarak tanımlandı.

SIPRI Kıdemli Araştırmacısı Siemon Wezeman’a göre S-400, “mevcut en gelişmiş hava savunma sistemleri arasında yer almaktadır” demiştir. 2007’den beri Rusya Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır.

Paylaşın

ABD’de Türkiye’ye S-400 Tepkisi: Yaptırımların Açık İhlali Olur

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Senatosu’nun Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Bob Menendez Türkiye’nin Rusya’dan bir parti daha S-400 alacağına ilişkin Rus haber ajansı TASS’ta yayımlanan habere tepki gösterdi.

Menendez “Türkiye’nin Rus savunma sektörüyle ilişkilerinin genişlemesi büyük bir hata olur” dedi.

Demokrat Senatör Menendez, VOA Türkçe’nin aktardığı yazılı açıklamasında, “Türkiye’nin Rusya’dan bir başka S-400 füze savunma sistemi satın almayı değerlendirdiği haberleri konusunda son derece endişeliyim” diyerek, bunun Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası’nın (CAATSA) açık bir ihlali olacağını vurguladı.

Menendez, “Rusya Ukrayna’yı zalim ve yasa dışı şekilde işgal etmeye devam ederken Türkiye’nin Vladimir Putin gibi bir savaş suçlusuyla askeri işbirliğini tamamen reddederek, NATO’ya, bölgesel barış ve güvenliğe yönelik taahhüdünü güçlü şekilde gösterme sorumluluğu ve fırsatı var” ifadelerini kullandı.

‘Türkiye’nin rotasını değiştireceğini umuyorum’

Senatör Menendez, “Yunanistan’ın hava sahasında düşmanca ihlallerin devam etmesi ve İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin geciktirilmesinin gölgesinde, Türkiye’nin rotasını değiştirmesini ve bölgede yapıcı bir ortak olarak savunma ittifakına karşı sorumluluklarını yerine getirmesini umuyorum” dedi.

Menendez, “Amerika net olmalı. Türkiye’nin Rus savunma sektörüyle ilişkilerinin genişlemesi Avrupa’da NATO müttefiklerimiz ve ortaklarımızın güvenliğini tehlikeye atacak büyük bir hata olur” ifadelerini kullandı.

Rus haber ajansında böyle bir haberin yer alması, Amerika ve Türkiye arasında F-16 savaş uçağı alımı ve modernizasyonu konusunda teknik görüşmelerin dördüncüsünün Washington’da yapıldığı bir döneme rastladı.

Savunma Sanayi Başkanlığı ise Rus haber ajansında yer alan haberden yaklaşık beş saat sonra yaptığı iki cümlelik açıklamasında, ‘‘Yeni bir gelişme söz konusu değil. İlk gün yapılan anlaşmaya göre süreç devam etmektedir’’ ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

AYM, Fiyat İstikrar Komitesi Kararnamesini İptal Etti

Anayasa Mahkemesi (AYM), 30 Haziran 2021’de yayımlanan Fiyat İstikrar Komitesi kuruluşuna ilişkin Cumhurbaşkanı kararnamesinin anayasaya aykırılığı gerekçesiyle iptaline dair gerekçeli kararı yayımlandı.

AYM’nin Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan 1 Haziran tarihli kararına göre, Fiyat İstikrar Komitesi’nin oluşumu ve görevlerini içeren Cumhurbaşkanı kararnamesinin iptal istemi Engin Altay, Özgür Özel, Engin Özkoç ve 132 milletvekili tarafından yapıldı.

Başvuruyu inceleyen yüksek mahkeme, Cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenlenen Fiyat İstikrar Komitesi’nin kuruluş ve işleyişinin kanunla düzenlemesi gerektiğine vurgu yaparak, söz konusu kararnamenin tümünü anayasaya aykırı olması gerekçesiyle oy çokluğuyla iptal etti.

Fiyat istikrarının sağlanması amacıyla kurulan ve Hazine ve Maliye Bakanı başkanlığında bugüne kadar toplantılar yapan Fiyat İstikrar Komitesi’nin varlığı böylece kaldırılmış oldu.

Fiyat İstikrarı Komitesi Nedir?

Fiyat İstikrarı Komitesi, fiyat istikrarının kalıcı olarak tesis edilmesi ve sürdürülmesini sağlamak amacıyla Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulmuştu.

Fiyat İstikrarı Komitesinin, Hazine ve Maliye Bakanlığının koordinasyonunda, Hazine ve Maliye Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, Sanayi ve Teknoloji Bakanı, Tarım ve Orman Bakanı, Ticaret Bakanı, Strateji ve Bütçe Başkanı ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanından oluşmaktadır.

Fiyat İstikrarı Komitesinin görev ve yetkileri ise şöyle; Para ve maliye politikaları arasındaki eşgüdümü gözetmek suretiyle fiyat istikrarını sağlamaya yönelik yapısal politika önerileri geliştirmek. Fiyat istikrarını tehdit eden riskleri izleyerek alınması gereken tedbirleri belirlemek ve ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından uygulanmasını sağlamaya yönelik kararlar almak. Kamu tarafından belirlenen ya da yönlendirilen fiyatların, fiyat istikrarı odağında uygulanmasını sağlamaya yönelik kararlar almak.

Paylaşın