Cemal Kaşıkçı Dosyasının Suudi Arabistan’a Devri AYM’de

Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülen Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz, 26 sanığın yargılandığı davanın dosyasının Suudi Arabistan’a devrini Anayasa Mahkemesine (AYM) götürdü.

AYM’ye bireysel başvuruda bulunan Cengiz, devir kararının iptal edilmesini, 26 sanığın yargılandığı davanın da yeniden görülmesini istedi.

Cengiz avukatı Gökmen Başpınar aracılığıyla yaptığı başvuruda “adil yargılama, hak arama, etkili başvuru ve mahkemeye erişim” hakları ile “eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı, yaşam haklarının” ihlal edildiğini belirtti. Katillerin bizzat azmettirene teslim edildiğini söyledi.

Dilekçede Adalet Bakanlığı’nın Türkiye adalet tarihinde görülmemiş bir hızla ve kanuna aykırı şekilde davanın devredilmesine yönelik görüş bildirdiği aktaran Cengiz dosyanın bu şekilde kapatıldığını anlattı.

“Siyasi nedenlerle devredildi”

Dosyada, siyasi emeller sebebiyle eşitlik ilkesine aykırı bir süreç işletildiği de belirten Cengiz, karara yaptıkları itirazların da gerekçesiz reddedildiği ekledi.

“Cemal Kaşıkçı, Suud yönetimi ile görüş ayrılıkları sebebiyle katledilmiş, katilleri yargılanırken devlet politikası ve siyasi nedenlerle dosya devredilmiş ve idarenin işlemine karşı itirazlarımız da ivedilikle reddedilerek, dosya kapatılmıştır” dedi.

Devretme kararıyla fiili işleyen kişilerin adil biçimde yargılanmasının mümkün olmadığı da dilekçede belirten Cengiz, kararda belirleyici olanın “Suudi Arabistan ile uzun süredir bozuk olan ilişkiler” olduğu ifade etti ve şöyle dedi:

“Bu konuda verilen Bakanlık görüşü ve görüşün oluşturulmasındaki takdir yetkisi açıkça Anayasa’ya aykırıdır. Verilen nakil kararı yaşam hakkına yönelik devletin pozitif yükümlülüğünü ortadan kaldıracak veya sınırlayacak meşru bir amaca dayanmamaktadır.

Yargılamanın naklinin yapıldığı ülke ile olan ilişkiler ve kamuoyunun malumu olan tartışmalar dikkate alındığında, devletin pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği, yerine getirmemesinin ise hiçbir makul ve meşru temele dayanmadığı anlaşılmaktadır.

Ne olmuştu?

Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Selman’a yönelik eleştirileriyle bilinen ve Washington Post gazetesinde köşe yazarlığı yapan Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim 2018’de nikah işlemleri için gittiği Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğundan bir daha çıkamadı.

İlerleyen süreçte Kaşıkçı’nın, konsoloslukta öldürüldüğü ve cesedinin parçalandığı ortaya çıktı. Kaşıkçı’nın cesedine bugüne kadar ulaşılamadı.

Uluslararası baskılar karşısında Suudi Arabistan’da yapılan yargılamada ismi açıklanmayan beş sanık idam cezasına, üç kişi de ağır hapis cezalarına çarptırıldı. İdam cezaları bir süre sonra 20 yıla varan hapis cezalarına çevrildi.

Türkiye’de de Kaşıkçı’nın öldürülmesiyle ilgili 20 kişi hakkında “canavarca hisle öldürmekten” dava açıldı. Davada yargılanan kişi sayısı daha sonra 26’ya çıktı.

31 Mart 2022’deki duruşmada Suudi Arabistan, dosyanın kendilerine devrini ve sanıklar üzerindeki kırmızı bültenin kaldırılmasını istedi.

Duruşma savcısı da bu yönde mütalaa verdi ve mahkeme konunun Adalet Bakanlığı’na sorulmasına hükmetti. Ardından Adalet Bakanlığı bu talebe olumlu yönde cevap verdi.

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi de davayı Suudi Arabistan’a devretti. Bu karara karşı yapılan itirazları da mahkeme reddetti.

Veliaht Prens Muhammed Bin Selman, 2019’daki bir açıklamasında “Kaşıkçı cinayetini işleyenlerin sorumluluğunda olduğunu” kabul etmiş ancak cinayetten haberi olduğu değerlendirmelerini inkar etmişti.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Savcılık, Tutuklu Olan Tuğluk İçin ‘Yakalama Kararı’ İstedi

Demans hastası tutuklu siyasetçi Aysel Tuğluk ile ilgili Kobani davasında verilen tahliye kararına, Ankara Cumhuriyet Savcısı Cemalettin Şimşek’in yanı sıra müşteki sıfatıyla davaya dahil edilen Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı, Adalet Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı itiraz etti.

MA’nın haberine göre itirazlar Kobani davasının görüldüğü Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapıldı.

Suçlama: Tweet destekleyen tweet’i paylaşmak

Savcılık, itiraz dilekçesinde Tuğluk’un Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi olmadığını belirtmesine rağmen, “suç sayılan tweeti destekleyen twetler paylaşmak suretiyle MYK üyelerinin eylemlerine iştirak ettiği, böylece meydana gelen olaylardan sorumlu olduğunu” ileri sürdü.

Tuğluk’un 2013 tarihinden bu yana “örgütü destekleyen beyan ve açıklamalarda bulunduğunu” iddia eden savcılık, her ne kadar “örgüt üyeliği” suçlamasıyla hükümlü bulunsa bile bu hükümlülüğünün Demokratik Toplum Kongresi’ne (DTK) üye olmasından kaynaklı olduğunu belirtti.

Tutuklu siyasetçiye “yakalama kararı” talebi

Savcılık ayrıca, somut olaylara dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunduğunu ileri sürdü, Tuğluk hakkında verilen tahliye kararına yönelik yapılan itirazın kabulünü ve yakalama kararının çıkarılmasını talep etti.

Oysa Kandıra 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutulan Tuğluk zaten başka bir davadan hükümlü olduğu gerekçesiyle tahliye edilmemişti.

Yapılan itirazları değerlendiren Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, itirazları yerinde görmediğinden ayrı ayrı reddine karar verdi. Mahkeme, itiraz konusunda bir karar verilmek üzere dosyayı Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

Ne olmuştu?

Aysel Tuğluk, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkan Yardımcısı görevindeyken, 29 Aralık 2016’da tutuklandı.

Hakkında hazırlanan iddianamede, DTK Eş Başkanlığı döneminde yaptığı açıklamalar ve faaliyetleri nedeniyle suçlandı.

16 Mart 2018’de kararını açıklayan Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi, Aysel Tuğluk’a “örgüt yöneticisi olmak” iddiasıyla 10 yıl hapis cezası verdi. Yapılan itirazların ardından Yargıtay 16. Ceza Dairesi de Tuğluk hakkında verilen hapis cezasını onadı.

Ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 6-8 Ekim Kobani eylemlerine ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında da tutuklandı.

Halen Kandıra 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde tutulan Tuğluk’a Seka Devlet Hastanesinde 15 Mart 2021’de demans tanısı konuldu.

Kobani davasının 1 Ağustos 2022 tarihli duruşmasında ifade vermeye zorlanan Tuğluk, heyetin ısrarlı sorularını, “Ne zaman olmuş, ne olmuş hiçbir şey bilmiyorum ki. Ne için yargılandığımı bilmiyorum” diye yanıtladı.

Tuğluk davanın 5 Ağustos’taki duruşmasında tahliye edildi ancak ilk yargılandığı davadan aldığı ceza gerekçe gösterilerek tahliye edilmedi.

Anayasa Mahkemesi (AYM) de Aysel Tuğluk hakkında tedbir kararı uygulanarak infazının ertelenmesi ve tahliye edilmesine yönelik başvuruda ret kararı vermişti.

Paylaşın

DEVA Lideri Babacan’dan Dikkat Çeken ‘Seçim’ Mesajları

Sosyal medya hesabından bir video yayınlayan DEVA Lideri Babacan, 2023’te yapılacak olan seçime ilişkin, “Bu seçimi, bugünkü otoriter ittifakın görmezden geldiği milyonlar kazanacak” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi, DEVA Lideri Babacan, “Bu seçimi 7’den 70’e, doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm Türkiye kazanacak” dedi.

Demokrasi Ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, sosyal medya hesabından seçime ilişkin mesajlar verdiği bir video paylaştı.

“Bu seçimi, bugünkü otoriter ittifakın görmezden geldiği milyonlar kazanacak” notunu düştüğü video da Babacan, şu ifadeleri kullandı:

“Bu seçimi 7’den 70’e, doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm Türkiye kazanacak. Evladına harçlık veremeyip gizli gizli ağlayan analar kazanacak. Pazardan eli boş, başı eğik dönen babalar kazanacak. Çocuğunu okutamayan işçi arkadaşlarımız kazanacak.

Açlıkla sınanan emekliler kazanacak. Ürettikçe zarar eden çiftçi kazanacak. Sattığı malı yerine koyamayan esnaf kazanacak. En güzel yılları, umutsuzlukla, kaygıyla geçen gençler kazanacak. Günde tek öğünle karnını doyurmaya çalışan öğrenci kardeşlerimiz kazanacak.

Konserleri yasaklanan sanatçılar kazanacak. Düşüncesi, kimliği, inancı, kıyafeti, yaşam tarzı nedeniyle hor görülenler kazanacak. Bugünkü otoriter ittifakın görmezden geldiği milyonlar kazanacak bu seçimi.”

 

Paylaşın

Demirtaş’tan Erdoğan’a ‘Selo Kahvaltısı’ Cevabı: Bu Nasıl Zekadır

Erdoğan’ın, altı siyasi parti liderinin bir araya geldiği ‘altılı masaya’ ilişkin “Yalan çorbası, laf salatası, koltuk kebabı, kandil dolması, Selo kahvaltısı, ne ararsan bu menüde var” sözlerine yanıt veren Demirtaş, “Bu nasıl zekadır, nasıl bir yaratıcılıktır!” dedi.

Haber Merkezi / Edirne F Tipi Cezaevi’nde 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; altı siyasi parti liderinin bir araya geldiği “altılı masaya” ilişkin “Yalan çorbası, laf salatası, koltuk kebabı, kandil dolması, Selo kahvaltısı, ne ararsan bu menüde var” sözlerine yanıt verdi.

Avukatları aracılığıyla sosyal medya hesabından açıklama yapan Demirtaş, şu ifadeleri kullandı;

“Allah’ım, hikmetinden sual olunmaz ama zekâ dağıtırken neden hepsini bunlara verip bizi mahrum bıraktın? Bu nasıl zekadır, nasıl bir yaratıcılıktır! Allah da sizi… Bildiği gibi yapsın. Vanlı kardeşlerim kusura bakmasınlar ama artık Van kahvaltısı yanında bir de Selo kahvaltısı diye bir şey var. Tek kuruş almadan, 81 ile bayilik veriyoruz. Bir tek Şakir’e yok çünkü her gün saray kahvaltısı yapıyor.”

Paylaşın

HDP’li Sancar: Aleviler Lütuf Değil Eşit Yurttaşlık İstiyor

Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri’ne katılan HDP Eş Genel Başkanı Sancar, burada yaptığı konuşmada, “Cemevlerine şu yardımı, bu yardımı yapmak, Alevilere sadaka politikası devreye sokmak öyle sandıkları gibi kimsenin kanacağı bir durum değildir. Alevi canlar da bu ülkedeki bütün yurttaşlar da lütuf ve sadaka değil, ihsan değil eşit hak istiyor.” dedi.

Haber Merkezi / Mithat Sancar, konuşmasına, “Bu eşit hakların başta Anayasa olmak üzere her düzeyde güvence altına alınmasını istiyor. Bizler de bu talepleri yerine getirmek için mücadelemizi sonuna kadar kararlılıkla ve inançla yürütme azmindeyiz” ifadeleriyle devam etti.

Sancar, konuşmasının devamında, “Ancak ülkeyi soyup talan eden böyle bir iktidar varken, her türlü tezgahtan fayda çıkarmayı kendine meşru sayan bir anlayış varken sadece bir kesimin, sadece HDP’nin, sadece başka bir partinin tek başına bu ağır yıkımı durdurması ve bu zalim düzeni değiştirmesi mümkün değildir. O nedenle hem bu zalim, ayrımcı, tezgahçı, soyguncu iktidarı göndermek için hem de bu ülkede ayrımcılığın köklerini, soygunculuğun kaynaklarını, talanın bütün yollarını değiştirecek bir güçlü ortak iradeye ihtiyacımız var. Yani, iktidarı gönderelim ama bu düzeni besleyen kaynakları da değiştirmek için çalışalım” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, HDP Halklar ve İnançlar Komisyonu Eş sözcüsü Turgut Öker, HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyeleri Sultan Özcan, Tuncer Bakırhan, Doğan Erbaş ile milletvekilleri Ali Kenanoğlu, Alican Önlü, Kemal Bülbül ve Zeynel Özen oluşan heyet, 59’uncu ulusal, 33’üncü uluslararası Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinlikleri’ne katıldı. Burada bir konuşma yapan Sancar şunları söyledi:

“Buraya gelen bütün canların niyazlarının Hak katında kabul olmasını temenni ederiz. Hacı Bektaş etkinlikleri kapsamında buradayız. Dergaha geçtik. Bu, dergahtan öte bir mekan, bir üniversite, bir felsefe yuvası. Hünkar’dan insanlığın öğrendiği pek çok şey var. Biz de öğrendiklerimizin tamam olup olmadığını bir kez daha görmek için buraya geldik. Eksikliğimiz varsa bu aynada görme ve tamamlama iradesini tazelemeye geldik.

“Ülkenin en temel sorunu eşit yurttaşlık”

Hepiniz biliyorsunuz Hünkar Hacı Bektaş anlatıya göre Anadolu’ya güvercin donunda gelmiştir. Daha bu bile felsefesinin, inancının temelini göstermeye yetiyor. Barış için gelmiştir ama barışın da temelini öyle güzel anlatmıştır ve demiştir ki “72 millete aynı nazarla bakmayan 40 yıl müderris olsa hakikate asidir”. Yani barış için 72 millete, bütün insanlara, bütün halklara aynı nazarla bakmak lazım. İşte biz bu felsefeden ilham alarak ülkenin en temel sorununun eşit yurttaşlık olduğunu belirtiyoruz. Buradan, bu felsefeden aldığımız ilhamı bütün ülkeye bir kez daha seslendirmek istiyoruz. Bu mevsim Hacı Bektaş şehri pek çok misafiri ağırlıyor. Evet, siyasetçiler de geliyor bizim gibi ama sizleri temin ederim ki biz buraya nefes için, rızalık için geldik. Buradan alacağımız nefesi bütün ülkeye yaymak için sizlere söz vermeye geldik.

“İnançlar arasına ayrımcılık sokan iktidarı hep birlikte değiştireceğiz”

Hünkar’a ve buradaki bütün diğer müritlerine onların huzurunda, sizlerin karşısında söz veriyoruz. Bu ülkede insanları nefessiz bırakan bu düzeni değiştireceğiz. Bu ülkede inançlar arasına ayrımcılık sokan, eşitsizliği her alana yaygınlaştıran, ırkçılığın zeminini sonuna kadar besleyen iktidarı hep birlikte değiştireceğiz. Değiştirelim ki bu ülke nefes alsın. Her inançtan insan inancını özgürce yaşasın, bütün inançlar eşit olsun. Hünkar’ın tabirini kullanıyorum; “Her milletten insan kendi gibi yaşasın, özgür olsun”. Yine Hünkar’ın bu sözü bize ilham veriyor. “Her ne arar isen kendinde ara”. Biz onun bu sözünü şöyle anlıyoruz: Özgür olman için kendin olman lazım ama kendin olabilmen için de özgür olman lazım.

“Eşit hak mücadelesini birlikte yürüterek provokasyonları boşa çıkaracağız”

İşte hem her birimiz birey olarak hem de bu ülkedeki bütün inançlar ve halklar olarak kendimiz olarak yaşamayı talep ediyoruz. Herkes kendi gibi olacak ve bunun temeli de özgürlük ve eşitliktir. Alevilerin karşılaştığı sorunların elbette farkındayız. Bunları bizzat bütün ülkedeki Alevi canları ziyaret ederek ve kurumlarıyla istişarelerde bulunarak öğreniyoruz. Mayıs ayının başında bir kampanya başlatmıştık, “Alevilere Eşit Yurttaşlık Hakkı” kampanyası. Neden Alevilere özel bir kampanya yürüttük, çünkü Aleviler üzerinden yürütülmek istenen hem tezgahları hem provokasyonları ancak bütün canlar bir araya gelerek ve eşit hak mücadelesini birlikte yürüterek boşa çıkaracağımıza inanıyoruz. O nedenle çözüm cemevlerine gösterişli ziyaretler yaparak kamuoyunun gözünü boyamaktan geçmez. Çözüm Hacı Bektaş’a gelip boy gösterip buradan gittikten sonra aynı ayrımcı ve baskıcı anlayışı sürdürmekle gelmez. Çözüm hepimizin hep birlikte eşit yurttaşlık için mücadele etmesi ile gelir.

“Aleviler haklarının her düzeyde güvence altına alınmasını istiyor”

Cemevlerine şu yardımı, bu yardımı yapmak, Alevilere sadaka politikası devreye sokmak öyle sandıkları gibi kimsenin kanacağı bir durum değildir. Alevi canlar da bu ülkedeki bütün yurttaşlar da lütuf ve sadaka değil, ihsan değil eşit hak istiyor. Bu eşit hakların başta Anayasa olmak üzere her düzeyde güvence altına alınmasını istiyor. Bizler de bu talepleri yerine getirmek için mücadelemizi sonuna kadar kararlılıkla ve inançla yürütme azmindeyiz. Ancak ülkeyi soyup talan eden böyle bir iktidar varken, her türlü tezgahtan fayda çıkarmayı kendine meşru sayan bir anlayış varken sadece bir kesimin, sadece HDP’nin, sadece başka bir partinin tek başına bu ağır yıkımı durdurması ve bu zalim düzeni değiştirmesi mümkün değildir. O nedenle hem bu zalim, ayrımcı, tezgahçı, soyguncu iktidarı göndermek için hem de bu ülkede ayrımcılığın köklerini, soygunculuğun kaynaklarını, talanın bütün yollarını değiştirecek bir güçlü ortak iradeye ihtiyacımız var. Yani, iktidarı gönderelim ama bu düzeni besleyen kaynakları da değiştirmek için çalışalım.

“İktidar Alevileri makbul olan ve olmayan diye ayırmak istiyor”

Alevi canlar çok iyi bilirler, 1500’lerde dergahlarına kayyımlar atanıyordu. Gizli veya dolaylı amaç asimile etmek, kontrol altında tutmaktı. O zamanki egemenler makbul ve yandaş Alevi yaratma derdindeydi. Bu anlayış değişmedi. Bugünkü iktidar da başka oyunlarla Alevi toplumunu makbul olan ve olmayan olarak ayırmak ve yandaş bir Alevi topluluğu yaratarak bu ülkede adaletsizlik yapmadığını göstermek gayreti içinde. Ama Alevi canların da bütün adalete inanan yurttaşlarımızın da buna kanmayacağını çok iyi biliyoruz.

“1826’da buraya II. Mahmut’un kayyım atamasıyla bugünkü kayyımlar arasında bir fark yok”

Bizler bu dergahın kaç kere kapatıldığını da biliyoruz. En son II. Mahmut döneminde 1826’da kapatıldı. Gene kayyımlar atandı. Dert hep aynı; asimile etmek. İnsanların kendileri gibi yaşaması isteğini engellemek. “Sen kendin gibi yaşayamazsın, ben sana neyi dayatırsam onu giyeceksin”. Anlayış bu. Bugünkü kayyım zihniyeti ile 1826’da II. Mahmut’un buraya kayyım tayin etmesi arasında bir fark yok. Biz 200 yıl geriye giden bu anlayışı değiştirmeli ve ülkeye eşit yurttaşlık temelinde bir demokratik barışı getirmeliyiz. Her türlü nefrete, savaş oyununa yine birlikte karşı çıkmalıyız. Kini söküp buradan atmalıyız. Bunu yapacak kaynaklarımız var. İşte Hünkar’ın felsefesi, işte bu topraklar ve Anadolu’nun dört bir yanı. Bunları görebilirsek, bunları iyi değerlendirebilirsek biz bu düzeni değiştiririz sevgili canlar. Bu dergah 1925’te nihai olarak kapatıldı. Bunun açılmasını ve sahiplerine iade edilmesini istiyoruz. Bu Alevi canların talebidir, biz de onların bu taleplerinin destekçisiyiz. Bu zalim iktidarı, bu adaletsiz düzeni değiştirmemiz lazım. Bunun için de çağrımız açıktır: Gelin canlar bir olalım.”

Paylaşın

Rusya’dan S-400 Açıklaması; Türkiye’den Yalanlama

Rusya Askeri İşbirliği Dairesi Başkanı Dmitri Şugayev, hava savunma sistemi S-400’lerin ikinci partisinin Türkiye’ye gönderilmesi için Ankara ve Moskova’nın anlaşma imzaladığını açıkladı. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı ise açıklamayı yalanladı.

T24’ün Rusya devlet haber ajansı TASS’tan aktardığına göre Şugayev, Army-2022 uluslararası forumunda gazetecilere yaptığı açıklamada, “Karşılıklı bir anlaşma zaten imzalandı. Birçok şeyin yanı sıra S-400’lerin bazı parçaları da bu anlaşma kapsamında Türkiye’de üretilecek” dedi.

“Yakın gelecekte hiçbir ülkenin S-400’e rakip olacak bir savunma sistemi geliştiremeyeceğinden emin olduklarını” belirten Şugayev, “Türkiye’yle imzalanan anlaşma şu an yürürlükte” dedi.

Türkiye yalanladı

Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı ise tedarik sürecinde yeni bir gelişmenin söz konusu olmadığını duyurdu ve açıklamayı yalanladı.

Yaptırımlar

Türkiye, 2017’de S-400 sistemlerini alarak, Rusya’dan hava savunma sistemlerinin yeni modelini alan ilk NATO ülkesi olmuştu. ABD ise Türkiye’nin S-400 alımına yaptırımlarla karşılık verilmişti.

S-400

S-400 S-300’den geliştirilmiş yeni nesil Rusya yapımı bir kısa-orta-uzun menzilli hava savunma füze sistemidir.

S-400, 1979’da S-300’ün ortaya çıkmasından hemen sonra 1980’lerin başında, o zamanki adıyla Almaz Merkezi Tasarım Bürosu tarafından (günümüzde Alman Bilimsel Endüstriyel Şirketi) Sovyetler Birliği’nde geliştirilmeye başlanmış ve gelişim süreci SSCB’nin dağılması nedeniyle uzun bir döneme yayılmıştır.

S-400’ün S-300 sistemlerinden en önemli farkı, daha fazla hedefi aynı anda takip edebilmesi ve gelişmiş elektronik karşı tedbirlere sahip olmasıdır. S-400’de kullanılan radarlar hafif radar izine sahip olan ve hayalet uçak tabir edilen hedefleri takip edebilme yeteneğine sahiptir.

S-400 sistemine şu ana kadar pek çok devlet ilgi göstermiş olmasına rağmen Çin ve Türkiye haricinde yabancı bir ülkeye satış gerçekleşmemiştir. 2017’de S-400, İngiliz The Economist gazetesi tarafından bir yazısında, “şu anda yapılan en iyi hava savunma sistemlerinden biri” olarak tanımlandı.

SIPRI Kıdemli Araştırmacısı Siemon Wezeman’a göre S-400, “mevcut en gelişmiş hava savunma sistemleri arasında yer almaktadır” demiştir. 2007’den beri Rusya Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılmaktadır.

Paylaşın

İsveç: Türkiye’ye İadeler Hukuka Göre Devam Edecek

Almanya Şansölyesi Olaf Scholz ve İsveç Başbakanı Magdalena Andersson, İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen Kuzey Avrupa ülkeleri zirvesi kapsamında bir araya geldi.

Norveç, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve İzlanda liderlerini bir araya getiren zirve kapsamında bir araya gelen Olaf Scholz ve Magdalena Andersson, düzenledikleri ortak basın toplantısında İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine başvurusunu ve Türkiye’nin tutumunu da ele aldı.

Konuşmasında Finlandiya, İsveç ve Türkiye arasında, İspanya’nın başkenti Madrid’de 28 Haziran’da düzenlenen NATO Zirvesi’ne değinen Andersson, “Madrid’deki NATO zirvesinde Türkiye’nin endişelerini gidermeye yönelik imzalanan üçlü memoradumun şartlarına uyacağız” dedi.

Söz konusu anlaşmanın şartlarından birinin de “Türkiye’ye iadeler” olduğunu hatırlatan Andersson, “İsveç’te işleme alınan iade davaları elbette İsveç hukuku uluslararası hukuka göre işlenecek” dedi.

Türkiye, her iki ülkenin NATO üyeliğine başvuru yaptığı 18 Mayıs öncesinden itibaren “terör” ile ilgili endişelerini dillendirerek İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine karşı çıkıyordu. Söz konusu anlaşmazlık, 28 Haziran’da imzalanan bir memorandum ile giderildi. Bu bağlamda Türkiye’nin taleplerinden biri de İsveç ve Finlandiya’da bulunan toplam 33 kişinin Türkiye’ye iadesiydi.

İsveç makamları, geçtiğimiz hafta yıllar sonra ilk kez Türkiye’den bir iade talebine onay vererek Türkiye’de kredi kartı dolandırıcılığından hüküm giymiş bir kişinin Türkiye’ye iade edileceğini açıklamıştı.

Scholz: Bu konuda çok iyimserim

İsveç Başbakanı Andersson ile ortak basın toplantısında konuşan Almanya Şansölyesi Olaf Scholz de İsveç ve Finlandiya’nın “NATO üyeliklerinin önünde önemli bir engel kalmadığını ve Türkiye’nin iki ülkenin üyeliklerini yakın bir zamanda onaylayacağını düşündüğünü” söyledi.

“Artık hızlı bir şekilde yol alınacağını düşünüyorum, bu konuda çok iyimserim” diyen Scholz, iki ülkenin üyeliği konusunda meclis kararını henüz çıkarmamış ülkelere atıfta bulunarak özetle şöyle konuştu:

“Türkiye dahil, meclis onayını henüz vermemiş NATO ülkelerinin bunu yakında yerine getireceğini bekliyorum.”

Türkiye ile birlikte yedi NATO ülkesi, İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği için gerekli olan meclis onay işlemlerini henüz tamamlamadı.

Ne olmuştu ve bundan sonra ne olacak?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından 18 Mayıs’ta resmen NATO üyeliğine başvuran Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılım protokolleri dün (5 Temmuz) Brüksel’deki NATO Karargahında imzalandı.

30 üye ülkenin temsilcileri, İspanya’nın başkenti Madrid’de 29-30 Haziran’da yapılan NATO zirvesinde Türkiye’nin itirazlarını bir kenara bırakmasıyla iki ülkenin ittifaka davet edilmesi yönünde alınan karar doğrultusunda gerekli formaliteleri tamamlamak için karargahta bir araya geldi.

Bu bağlamda, 30 NATO üyesi ülkenin temsilcileri, İsveç ve Finlandiya’nın İttifaka katılım protokollerini imzaladı.

Söz konusu katılım protokollerinin NATO üyesi ülkeler tarafından kendi ulusal yasaları ve prosedürleri uyarınca onaylanması gerekiyor.

Tüm üye ülkeler, kendi onay süreçlerini tamamladıktan sonra Washington Antlaşması’nı saklayan Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) yeni üyenin katılımını öngören protokolleri kabul ettiklerine dair bildirim yapıyor.

Bütün aşamalar tamamlanınca NATO Genel Sekreteri, bu durumda Jens Stoltenberg, yeni üyeleri İttifaka katılmaya çağırıyor.

Son olarak yeni üyeler de kendi ulusal yasal sürecini tamamlayarak katılım belgesini ABD’ye teslim ediyor ve katılım süreci tamamlanıyor.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Olası Bir Nükleer Savaşta Tek Bir Ülke Güvende Kalacak

Yeni araştırmaya göre, olası bir nükleer savaş durumunda Avustralya’ya gitmek iyi bir fikir olabilir. Zira böyle bir yıkım sırasında en verimli gıda kaynaklarına Avustralya sahip olacak.

Nükleer savaş senaryoları yalnızca siyasetçilerin değil, bilim insanlarının da üzerine eğildiği bir konu. Akademisyenler, uzun süredir olası bir nükleer savaş durumunda dünyada neler olabileceğini tahmin etmeye çalışıyor.

Yeni bir araştırmada dünyanın çeşitli bölgelerinden bilim insanları, nükleer bombardımanın ardından hayatta kalanların ne kadar güvende olacağına ve nasıl yaşayacağına odaklandı.

Mahsul verimi, balıkçılık kaynakları vb. gıda verilerini kullanan araştırmacılar, savaşın gıda tedariğini nasıl etkileyeceğine dair çeşitli senaryolar oluşturdu.

Araştırmacılar, öncelikle nükleer patlamalardan yayılan kurum ve toz nedeniyle iklimin nasıl değişeceğini hesapladı. Bu veriler daha sonra mahsullerin ve deniz canlılarının söz konusu değişimlere nasıl tepki vereceğini tahmin etmek için kullanıldı.

Hakemli bilimsel dergi Nature’da yayımlanan bulgular, pek de iç açıcı değildi. Yaklaşık 100 patlamanın yaşandığı, nispeten küçük bir nükleer savaş senaryosunda bile (örn. Hindistan ve Pakistan arasındaki bir savaş) atmosfere 5 milyon ton parçacık salınacağı tespit edildi.

Bu da dünyadaki çoğu insanın yüzde 8 oranında daha az kaloriye erişebileceği ve sonraki yıllarda 255 milyon kadar insanın kıtlığa yenik düşeceği anlamına geliyordu.

Örneğin ABD ve Rusya arasında binlerce bombardımanla sonuçlanabilecek topyekün bir savaş senaryosunda ise atmosfere 150 milyon ton parçacık salınacağı hesaplandı. Bu da insanların bugünkü kalori alımlarından 4’te üçünü kaybedeceği anlamına geliyordu. Bu senaryoda dünya çapında 5 milyar insanın açlıkla yüzleşeceği saptandı.

Ancak ilginç şekilde Avustralya’nın, dünyanın geri kalanından daha güvende kalacağı ortaya çıktı. Veriler, Avustralyalıların nükleer felaket sırasında kalorilerinin en az yarısını bölgede ilkbaharda yetişen buğdaydan karşılayabileceğini gösterdi.

Üstelik simülasyonlar, bu mahsulün veriminde ancak minimum seviyede bir düşüş meydana geleceğini ortaya koydu. Hatta belki de hafif bir kazanç bile sağlanabilirdi.

Simülasyonlarda Yeni Zelanda’nın gıda arzı da pirinç gibi ekinlere bel bağlayan ülkelere kıyasla daha az etkilendi.

Öte yandan araştırmacılar nükleer yıkımı takiben yaşanacak sosyopolitik kargaşanın bu senaryoları değiştirebileceğini vurguladı. Makalede konuyla ilgili şu ifadelere yer verildi:

Nükleer savaş gerçekten çıkarsa, Avustralya ve Yeni Zelanda muhtemelen Asya’dan ve gıda güvensizliğinin görüldüğü diğer ülkelerden mülteci akınına maruz kalacaktır.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İşverenle İlgili Sosyal Medya Paylaşımı İfade Özgürlüğü

Anayasa Mahkemesi (AYM), sosyal medya paylaşımları sebebiyle işten çıkarılan işçinin, Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar verdi.

AYM’nin Kadri Eroğul’un başvurusuyla ilgili gerekeli kararı, bugünkü Resmi Gazete’de yayınlandı. Karar, yeniden yargılama yapılmak üzere, iş akdinin feshini onaylamış olan Kütahya 1. İş Mahkemesine gönderilecek.

“Dernek başkanlığı görevinin de bir gereği”

Gerekçeli kararda, Eroğul’un, alt işverene bağlı olarak kurumda çalışmasının yanı sıra kamu kurumunda çalışan taşeron işçilere yönelik faaliyet gösteren bir derneğin (Kamu Taşeron Çalışanları Derneği/KATAŞ-DER) genel başkanlığı görevini de sürdürdüğü bilgisi yer aldı:

“Bu bağlamda başvurucunun taşeron işçilere ilişkin meselelerde bildireceği görüşlerin taşeron işçi kimliğinin ötesinde yürütmekte olduğu dernek başkanlığı görevinin de bir gereği olarak -temsil ettiği sivil toplum kuruluşunun ilgi alanındaki- toplumsal meseleleri de kapsadığı kabul edilmelidir.”

“Mahkeme, sözlerine farklı anlamlar yükledi”

AYM, paylaşımlarda kimsenin kişisel olarak hedef alınmadığının da altını çizdi:

“Başvurucu [Eroğul], paylaşımında genel nitelikli ‘yönetici’ kavramını kullanmış ancak sözlerinin belirli bir kimseyi hedef aldığına yönelik herhangi bir ifade kullanmamıştır. Mahkemeler ise başvurucunun taşeron işçi olmasını ve ceza davasına katılanların da başvurucu ile aynı kurumda yönetici olmasını gerekçe göstererek sözlerin muhataplarından bir kısmının kurum yöneticileri olduğunu kabul etmiştir.

Derece mahkemelerinin başvurucunun asıl amacının kurum yöneticilerini küçük düşürmek olduğunu kabul etmesi ancak başvurucunun kullandığı kelimelere onun verdiği anlamın ötesinde anlamlar yüklemesi ile mümkün olmuştur.”

“Eleştirilerini abartılı şekilde ortaya koymuş”

Kararda, ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği belirtildi:

“Kaldı ki başvurucu, kullandığı ifadelerde taşeron işçilere yönelen baskının ancak ‘yöneticilik ve insanlık vasıfları taşımayan kişiler’ tarafından yapılabileceğini iddia etmiş; eleştirilerini abartılı bir şekilde ortaya koymuştur.

Anayasa Mahkemesi pek çok kararında ifade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini kabul etmiştir. Bu nedenle somut olaya konu ifadeler açısından da Anayasa Mahkemesinin önceki değerlendirmelerinden ayrılmayı gerektiren bir durum olduğu söylenemez.

Nihayetinde derece mahkemeleri, somut olaya konu ifadelerin iş akdinin feshedilmesi gibi son derece ağır ve en son çare olarak düşünülebilecek bir müdahaleye başvurmayı gerektirir nitelikte olduğunu objektif ve ikna edici bir biçimde ortaya koyamamıştır.”

Ne olmuştu?

Kadri Eroğul, özel bir şirkete (taşeron) bağlı olarak Halk Sağlığı Müdürlüğünde belirli süreli iş sözleşmesiyle çalışıyordu.

Facebook hesabından taşeron işçilerin gördüğü baskıları ve yöneticileri konu eden “Ey insan müsveddeleri, yönetici bozuntuları…” ifadelerini de içeren kişisel bir paylaşımda bulundu.

Bu paylaşımdan dolayı bazı Kurum yöneticileri başvurucudan şikâyetçi oldu ve açılan davada Asliye Ceza Mahkemesi başvurucunun mahkûmiyetine karar verdi. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesinleşmesi üzerine alt işveren, iş akdini sona erdirdi.

Kadri Eroğul’un alt işveren ve kurum aleyhine açtığı işe iade talepli tespit davası İş Mahkemesi’nde reddedildi. İstinaf başvurusu da reddedilince AYM’ye başvurdu.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Ukrayna’dan Türkiye Ve Avrupa Birliği’ne Radyasyon Uyarısı

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, bölgedeki çatışmalar nedeniyle Zaporijya nükleer santralinde yaşanabilecek bir felaketin olası sonuçlarına dikkat çekerek uluslararası toplumdan Rusya’ya karşı yeni yaptırımlar uygulamasını istedi.

Yayımladığı video mesajda “İşgalciler fabrika kisvesi altında çevredeki kentleri ve halkı bombalıyor” ifadesini kullanan Zelenskiy, Avrupa’nın en büyük nükleer santrali olan Zaporijya nükleer santralindeki “olası bir radyasyon vakasının Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye, Gürcistan hatta daha uzak bölgelerdeki ülkeleri bile etkileyebileceğini” söyledi.

“Her şey sadece rüzgarın yönüne ve hızına bağlı” diye ekleyen Ukrayna lideri, “Rusya’nın eylemleri bir felakete sebep olursa, sonuçları şu ana kadar sessiz kalanları da vurabilir” uyarısında bulundu.

Zelenskiy, uluslararası toplumu Moskova’nın “nükleer şantajına” boyun eğmemeye ve “Rusya’ya karşı yeni ve sert yaptırımlar” getirmeye davet etti. Ukrayna lideri, nükleer santral ve çevresindeki tüm Rus askerlerinin “derhal ve hiçbir ön koşul olmaksızın” bölgeden çekilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Bölgedeki çatışmalar yoğunlaştı

Ukrayna’nın Enerhodar kenti yakınlarında bulunan Zaporijya nükleer santrali, geçen Mart ayında Rus güçleri tarafından işgal edildi. Ancak santral hâlen Ukraynalılar tarafından işletiliyor.

Bölgede Temmuz ayının sonundan beri yoğunlaşan bombardımanlar, santrale yönelik endişeleri de artırdı. Enerhodar kenti geçen Pazar günü de top ateşine hedef oldu. Tarafların birbirini sorumlu tuttuğu bombardımanda bir sivil hayatını kaybetti.

Ukrayna, Rusya’yı, bu santrali kullanarak bölgedeki Nikopol ve Marhanez gibi küçük kasabaları vurmakla suçluyor. Rusya ise Ukrayna’nın santrali insansız hava araçları, ağır top mermileri ve roketatarlarla vurduğunu iddia ediyor.

Zelenskiy, geçen hafta sonu yaptığı açıklamada, “Zaporijya nükleer santraline ateş açan ya da bu santrali kullanarak etrafa ateş açan tüm Rus askerlerinin” Ukrayna güçlerinin “özel hedefi” hâline geleceğini belirtmişti.

Paylaşın