468 Sivil Toplum Örgütü’nden ‘Barış Çağrısı’

Doğu ve Güneydoğu’da 23 şehirde faaliyet yürüten 468 sivil toplum ve meslek örgütü adına Diyarbakır’da yapılan basın açıklamasında ”Eşit yurttaşlık temelinde kalıcı bir barış” çağrısı yapıldı.

BBC Türkçe’den Hatice Kamer’in aktardığına göre, “Barış hemen şimdi” pankartının açıldığı açıklamayı Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren okudu.

“Türkiye’nin hukuk, demokrasi ve insan hakları alanında yaşadığı sorun ve sıkışmışlığının en önemli nedeninin Kürt meselesinin çözümsüz kalması olduğunu” savunan Eren, “güvenlikçi politikaların bu çözümsüzlüğü derinleştirdiğini” ifade etti.

“Çatışma ortamı ile birlikte şiddetin öne çıktığını, bununla beraber ayrımcılık ve nefret dilinin yaygınlaştığını” söyleyen Eren, “yaşanan can kayıplarının yanı sıra bu durumun ülkeyi hukuktan, demokrasiden ve insan haklarından uzaklaştırarak derin bir ekonomik krize soktuğunu” söyledi.

Dünya ülkelerinin demokrasi endeksi sıralaması ve coğrafi bölgelere göre kategorize edilen hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye’nin çok gerilere düştüğünü ifade eden Nahit Eren şöyle devam etti:

“Kürt meselesi bağlamındaki sorunların çözümünü, salt bireysel hak ve özgürlüklerin tanınması biçiminde yorumlayan; meseleyi kolektif sosyal ve siyasal haklar içinde tanımlamaktan kaçınan anlayışın değişmesi gerektiği gibi devam eden silahlı çatışma halinin uzun bir sürede nihai olarak sonuca bağlanmadığı ve bu haliyle bağlanamayacağının da anlaşılması gerekmektedir.

Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik bir zeminde çözüleceği gerçekliğiyle; çatışmasızlık ortamının sağlanması için tüm aktörleri, toplumsal ve siyasi dinamikleri üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyoruz.”

Barışın Türkiye’nin en önemli ve öncelikli gündemi olması gerektiğini hatırlatan Nahit Eren, barışın konuşulduğu yeni bir sürece ihtiyaç olduğunu söyleyerek şu çağrıyı yaptı:

“Türkiye’nin ihtiyacı olan ve önceki yıllarda başlatılan süreçlerin toplumda yarattığı karşılığı ve umudu gözlemlemiş olmanın haklılığı ile barışın yeniden konuşulduğu bir sürecin inşa edilmesini, eşit yurttaşlık temelinde evrensel ilkeler ışığında çözümün ve kalıcı bir barışın sağlanması çağrısında bulunuyoruz.”

Paylaşın

Sırrı Süreyya Önder’den Dikkat Çeken ‘Kılıçdaroğlu’ Açıklaması

Eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, altılı masa için, “Muhtemelen kendi içlerinden sabote edileceklerini düşünüyorum” dedi. Önder, CHP lideri Kılıçdaroğlu hakkında ise, “Bu siyasi tablo içerisinde çok yüksek ve kıymetli bir yerde görüyorum” diye övgüyle bahsetti.

Sırrı Süreyya Önder, Ayşegül Doğan’ın Yıldırım Türker ve Hâle Şerif’le birlikte hazırladığı “İtirazım Var”da Dolmabahçe Mutabakatı, altılı masa ve güncel siyasete dair soruları yanıtladı.

Çözüm Süreci’nde yaşananlara değinen Sırrı Süreyya Önder, hala tartışılan hendeklerin kazılmasına da değindi. Önder, şunları kaydetti:

“Bu ‘hendek’ meselelerinin yaklaşımında sivil siyasetin yeterince inisiyatif alamadığı kocaman bir yalandır mesela. Siyaset can telef etti. Aktörlerin tümü can telef ettiler. Fakat önüne geçemedik. Dolayısıyla benim, bir özeleştiriden bahsettiğimizde, savaştan kendini besleyen, savaşla varılabilen, bunun dışında bir logaritmaya ne aklı eren, ne bunun oluşturucusu olmaya gücü, kapasitesi yetmeyen insanların ağzında iki, üç tane sakız var. Bunları kastediyorum. Ama benim nazarımda bu yaratıcı yol ve yöntemleri bulamamak, bunun için daha fazla çaba gösterememiş olmak, kendi adıma, mahkûm edilmesi gereken bir şey olarak görüyorum.”

Dolmabahçe mutabakatı

Çözüm sürecinde hükümet ile HDP heyetinin açıkladığı Dolmabahçe Mutabakatı ile ilgili yaşananları aktaran Sırrı Süreyya Önder, şunları söyledi:

“Önce Dolmabahçe Mutabakatı neydi? Onu konuşmak lazım. Dolmabahçe Mutabakatı bu ülkenin tarihinde, ilk ve tek bu barış konusunda bir ortak yaklaşımın imza ve zabıt altına alınma biçimiydi.

Tam da işte çatışan tarafları, yani devletle PKK arasında süren bu meselenin demokratik bir zeminde çözülmesine dair bir yol haritasıydı. Ve baktığımız zaman, bugün muhalefetin gadrettiği gibi Dolmabahçe Mutabakatı’nı bir metin olarak okuduğunuzda tüm taleplerin demokratikleşme eksenli olduğu görülecektir. Yani, toprak talebi yoktur, özerklik talebi yoktur, aklınıza gelebilecek, böyle bir süreçte şerh edilmesi gereken şeylerin hiçbirisi yoktur. Bütün mesele demokratikleşme zeminine oturtulmuştur. Niye? Demokrasi ve çatışmasızlık bir araya gelince, demokratik bir zemin ve çatışmasızlık, ondan sonra bu meselenin diğer boyutlarını tartışmak, geliştirmek, yol almak daha kolay bir noktaya gelecektir. Dolayısıyla, tarihte ilk defa Türkiye Cumhuriyeti devleti bir konuda, o güne kadar çatıştığı bir kesimle oturup bir deklarasyonu dile getirdi.

Bu resim statükoyu çok rahatsız etti. Yani, Türkiye’nin yaklaşık işte 100 yıllık tecrübesinde, daha da geriye götürmek mümkün, pek alışıldık bir şey değildi. Ve süratle kriminalize edilmeye başlandı, bir. İki, flash-forward dediğimiz mekanizma çalışmaya başladı. Yani “siz bugün bunu yaparsanız yarın şunu da isterler, yarın bunu da isterler.” Haldeki durumu tartışmaktan çok muhayyel tehlikeler ve tehditlere odaklanan bir, böyle hücum şeklinde bir itibarsızlaştırma bu yaklaşımı mahkum etme anlayışı, pratiği gelişti. Buna karşı bu mutabakatın iki tarafı vardı. Birisi iktidar. İktidar bizim savunduğumuz cesaretle, kararlılıkla bu mutabakata sahip çıkmadı. Daha birkaç saat geçmeden, tevil yoluna gitmeye başladı.”

Sırrı Süreyya Önder, Erdoğan’ın tavrına ilişkin ise şunları aktardı:

“Başlangıçta rahatsızlık ifade etmedi, hatta şunu söyledi, “biz biraz daha fazlasını bekliyorduk” dedi. Çünkü Öcalan’dan silahsızlanma kongresi için tarih vermesini bekliyorlardı. Öcalan da bunu, o güne kadarki deneyimlerinden yola çıkarak, “bundan sonrası üçüncü bir gözün nezaretinde yürüsün ve o üçüncü göz dediğimiz insanlar ilk geldiklerinde ben bunu, bu tarihi deklare edeceğim” yaklaşımı gösterdim. “Daha fazla bekliyorduk” dediği oydu. Daha sonra bu salvolar başlayınca, “ben o resmi de doğru bulmuyorum, ne üçüncü gözü” falan noktasına geldi. Başlangıçta ilk demeci, “biz biraz daha fazlasını bekliyorduk” şeklinde, olumlayan bir yerden.

(Metinden kendisi de haberdardı öyle değil mi, yani o mutabakat metninden?) Elbette ki. Yani bu işler ciddi işlerdir, oturup benim, senin ötekinin yazacağı bir şey değildir. Bu, yaklaşık bir buçuk aylık bir tartışma ve çalışmanın ürünüdür o metin.”

‘Hiçbir yönetici bağrınıza niye taş bastınız’ diye sormadı’

Önder, muhalefetin tutumunu eleştirirken, yerel seçimlerde HDP’nin tavrını da hatırlatarak şöyle konuştu:

“Bu HDP’nin bağrına taş basması sonucu yerel iktidarı kazanan hiç ama hiçbir yönetici, seçimden sonra ‘Yav niye bağrınıza taş bastınız verdiniz sağ olun ama bağrınıza niye taş bastınız biz size ne yaptık ki’ sorusunu sormadı. Bundan daha büyük bir aymazlık olamaz. Herkes tatlı su kurnazı. Aldık tamam işimiz bitti. İcap ederse yine böyle alicengiz seçeneksiz bırakma numaralarıyla bir daha alırız zannediyor. Oysa bana benim doğal tabanım olmayan bir kitle bana bağrımıza taş basıp sana oy vereceğiz dese günlerce uykuyu yitirirdim ben. Niye böyle hissettiler. Ve bir dahakinde bağırlarına taş basmamaları için yapabileceğim şeylerin imkân zeminini arardım. Bunların imkân zemini önce bu soruyu sormak. Bunu söyleyene hiç kimse gidip sordu mu kamusal alanda ya da özel alanda, ya Selahattin bey sağ olasın, var olasın ama niye bağrınıza taş, seçmeninizin bağrına taş basmasını istediniz. Zannediyorlar ki işte haksız tutukludurlar siyasi tutukludurlar, demekle bu iş bitecek. Bu iş onunla bitmez. Yapısal tarihsel sosyokültürel siyasal birçok arka plan şeyi var. Onun için…

Arkadaşlar yeni bir sürece giriyoruz, geçen sefer bağrınıza taş basmıştınız. Ne yerde taş kaldı, ne bağrınızda yer kaldı, bağrınız Karacaahmet mezarlığını geçti taş dike dike. Ne yapabiliriz? Bu soruyu sordukları zaman o imkan zemini ortaya çıkar. Yani falanca adayda ortaklaşalım meselesinin yeteceğini düşünmüyorum. Bunca süreç geçirmiş birisi olarak. Kim ki buna dayanarak bir hesap yapar seçimin ertesi günü şapkasını koyacağı bir masa arasın şimdiden.”

Altılı masa

Muhalefetin oluşturduğu Altılı Masa’yla ilgili değerlendirmelerde bulunan Sırrı Süreyya Önder, partilerin HDP’yle yan yana gözükmekten çekinmesini eleştirdi:

“(HDP’yle de açık diyalog kurmak durumundadır diyorsunuz?) Evet, neyimiz var bizim? Bu ülkenin en şerefli insanlarıyız. Ne, bizim yanımızda durmayacak ne var? Demokrasi mücadelesi, demokrasi mücadelesi diyorsun. Partisinin 3’te ikisini cezaevine vermiş bir sürü insanını toprağın altına vermiş bir yapı. Sen ne yapmışsın? Bir bardak çayından vazgeçen üç tane adam söyle üç tane kadın söyle. Cezaevindeki mevcudunuzu söyle diye sorarlar adama. Sen oradan kalkacaksın bana demokrasi donu biçeceksin öyle mi? Ve sonra da ufak kurnazlıklarla beni sevk ve idare edeceğini sanacaksın. Geçti Bor’un pazarı eşeği sürecek Niğde’yi bile bulamazlar. Ciddi olacaklar, dürüst olacaklar, kararlı olacaklar. Cesur olacaklar. Olunacaksa ha şimdi tam zamanı. Öyle hele durun daha biz kendi aramızdaki işi çözelim. Size de Allah kerim geldiğimizde biz hiç onlar gibi davranır mıyız’a karnı tok bu kitlenin.

“Altılı masanın akıbetini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna yanıt veren Önder, masanın sabote edileceğini söyledi. Masayla ilgili fikirlerini bir hikayeyle anlatan Önder, şunları söyledi:

“Siyasi zekalarına ve yaklaşımlarına bağlı. Ama muhtemelen kendi içlerinden sabote edileceklerini düşünüyorum. Yani bu şeyde bu görünümde seçimlere kadar taşıyamayacaklarını düşünüyorum ve bunda da temel sıkıntının kendi bileşen yapılarından kaynaklanacağını düşünüyorum.

Şimdi dövmeden korkup dövme yaptırmaya çalışan insanın hikayesine benziyor. Yani gitmiş adam, heves etmiş ben de bir dövme yaptıracağım demiş. Figürleri göstermişler aslan figürünü beğenmiş. İlk iğneyi yiyince zıplamış neresini yapıyon demiş kuyruğunu demiş. Boşver kuyruksuz olsun. İkinci iğne neresini yelesini yapıyom, boşver yelesi de olmasın. Tam böyle bir akıbet yaşamaya aday gibi gözüküyor. Sen önemli meseleleri önce konuşursun, bir mutabakat sağlarsın. Ya da sağlayamayacağın sınırlar ortaya çıkar ve bir yaklaşım, yeni bir yaklaşım geliştirebilmenin imkanlarını araştırırsın. E bunlar ne kadar yapısal mesele varsa bunların tümünü erteleyerek, kundağa saçak meselelerle uğraşıyor.”

Kılıçdaroğlu yanıtı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde “helalleşme” çağrısının ardından Doğu illerine ziyaretler düzenlemiş, önemli mesajlar vermişti. Kılıçdaroğlu’nun çıkışlarını ve politik mesajlarını değerlendiren Önder, şöyle konuştu:

“Kemal Bey’i tüm bu siyasi tablo içerisinde çok yüksek ve kıymetli bir yerde görüyorum. Çabalarını, efendime söyleyeyim yaklaşımlarını fazlasıyla, benim durduğum yerden fazlasıyla kıymetli ve soylu bir çabanın içerisinde. Önce bunu söylemeliyim. Fakat “bu yeter mi”nin cevabı kocaman bir “hayır.” Malum, cehenneme giden yolun şeyi iyi niyet taşlarıyla bezelidir. Onun için öncelikle bizim oyumuzla yerel iktidara gelmiş olan yöneticiler, partiler, yapılar işe bu bağıra taş basma meselesinden başlamakla mükellefler.”

Paylaşın

Osman Kavala, İddianameyi Yazan Savcıyı HSK’ya Şikayet Etti

Gezi Parkı davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala, yeni bir açıklama yaptı. Açıklamada Henry Barkey ile yemek yiyenin Aslı Aydıntaşbaş olduğunun bilinmesine rağmen ısrarla casusluk suçlamasıyla tutuklu tutulduğuna dikkat çekti.

Osman Kavala ve avukatları, iddianameyi hazırlayan savcı hakkında ikinci defa HSK’ya şikayet etti. Açıklamada yasal eylemlerin casusluk olarak kurgulandığı söylendi, şöyle denildi:

“İddia makamı hepsi yasal olan faaliyetlerimi suç eylemi haline getirebilmek için yasadaki tanımları hiçe sayan bir casusluk suçu kurguladı. Duruşmamda bu davranışın Nazi dönemi uygulamalarıyla paralellik gösterdiğine dikkat çektim.

Düşman hukuku anlayışı ile yürütülen bu yargı süreci üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağını gördüğümden, Henri Barkey’in daha önce lokantadaki yemek konusunda konuşmamış, Aslı Aydıntaşbaş’ın da bu konuda açıklama yapmamış olmasını önemsemedim.”

“AİHM kararını uyguladık savunması geçersiz”

Bu tür iddianamelerin ülke yargısının öncelikli sorunu olduğu söylenen açıklamanın devamı şöyle:

“13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Gezi davasında siyasetçe arzu edilen cezaları vermesinden sonra casusluk suçlamasının gereksiz hale gelmesi ve beraat kararı ile sonuçlanması bu suçlamanın bir kurgudan ibaret olduğunu gözler önüne serdi.

AİHM son kararında tutukluluğumu sürdürmek için kurgulanan bu suçlamanın, daha önce değerlendirdiği ve suça işaret eder nitelikte bulmadığı delillere dayandırılmış olduğunu tespit etti.

AİHM’in bu kararıyla, yapılanın hukuku dolanmak anlamına geldiği ve hükümetin ‘AİHM kararını uyguladık’ şeklindeki savunmasının geçersizliği ortaya konulmuş oldu.

Hukuksuz yargılamalara temel teşkil eden bu tür iddianamelerin önlenmesinin ülkemiz yargısının öncelikli sorunu olduğunu düşünüyoruz. HSK’ya yapmış olduğumuz şikâyetlerin bu amaca hizmet edeceğini ümit ediyoruz.”

Osman Kavala davası ve AİHM kararı

İlk tutukluluk

Osman Kavala ilk olarak 1 Kasım 2017’de tutuklandı. “Hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs (TCK 312)” ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” (TCK 309) suçlaması yöneltildi.

Tutukluluk nedeni Gezi Direnişiydi ve protestoların planlayıcısı, yöneticisi ve finansörü olmakla itham edildi.

Daha ilk yargılama devam ederken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kavala’nın makul şüphe olmadan siyasi sebeplerle tutuklandığını belirterek ‘derhal tahliye edilmesi’ yönünde bir karar verdi.

AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Kavala’nın iddianamenin hazırlanması ve sonrasında yapılan yargılama tam 2 yıl 3 ay 17 gün sürdü.

Silivri’deki 30. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020’de Gezi Davasında beraat ve Osman Kavala hakkında tahliye kararı verdi.

Osman Kavala tahliyeye hazırlanırken aynı gün ilk olarak hakkında gözaltı kararı çıkartıldı. Özgürlüğüne kavuşamadan tekrar tutuklandı. Bu kez tutuklanma gerekçesi 15 Temmuz soruşturmasıydı. Hatta aynı dosyadan 11 Ekim 2019’da “tutuklama tedbiri ölçülü değil” denilerek resen tahliye edildiği ortaya çıktı.

Bu sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yargıya müdahale sayılabilecek bir hamleyle beraat kararı veren mahkemeyi eleştirdi. Arkasından da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) beraat kararı veren mahkeme heyeti hakkında soruşturma başlattı.

İkinci suçlama ‘casusluk’

Osman Kavala yeniden tutuklanmasının ardından bu kez “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlandı. İlerleyen süreçte Gezi Davası’nın savcısı Edip Şahirer beraat kararını İstinaf’a taşıdı.

Adalet Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi’nde Osman Kavala’nın tutukluluğunu savundu. Kavala’nın herhangi bir hakkının ihlal edilmediğini iddia etti. Kavala’nın ‘casusuluk’ suçu işlediğine dair kuvvetli belirtinin olduğu savını ortaya attı.

Hatta AİHM’in ihlal kararıyla Osman Kavala’nın ikinci tutukluluğu arasında suç farkı olduğunu belirterek yargılamanın aynı olmadığını söyledi.

Ancak bu sırada Avrupa Konseyi AİHM kararının Osman Kavala üzerindeki tüm suçlamaları kapsadığını belirten ve yeniden ‘derhal tahliye’ isteyen bir açıklama yaptı.

İddianame savcısı bakan yardımcısı oldu

Artık AYM’den Osman Kavala’nın tutukluluğuyla alakalı bir hüküm beklerken bu sefer ikinci iddianame geldi. İddianame de daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Adalet Bakan Yardımcılığına atanacak olan dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz’ın elinden çıktı. Kavala hazırlanan bu ikinci iddianamede “siyasal veya askerî casuslukla” suçlandı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bunlar yaşanırken tekrar tekrar Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istedi. Türkiye’yse uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hatırlattı.

Devamında Osman Kavala iddianamesini Savcı Hasan Yılmaz’ın yazdığı davanın yargılaması başladı. Mahkemeden beklenen tahliye kararı çıkmadı. Tahliye kararı çıkmadığı gibi ilerleyen günlerde de Anayasa Mahkemesi karar vermeyi sürekli ertelediği Osman Kavala’nın bireysel başvurusunda “ihlal yok” dedi. Ancak karar Genel Kurul’dan 7 üyeye karşı 8 üyenin oy çokluğuyla çıktı.

Gezi Davası sil baştan

Hemen ardından da İstinaf, Savcı Edip Şahiner’in başvurusunda Osman Kavala’nın ve diğer Gezi sanıklarının beraat kararını bozdu.

İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi de İstinaf kararı uyarınca Osman Kavala’nın casuslukla yargılandığı davayı Gezi Davasıyla birleştirdi. Derken 21 Mayıs 2021’de de Gezi Davasının görülmesine yeniden başlandı.

Bu sırada mahkeme bu sefer çArşı’yla Gezi davalarının bileştirilmesine karar verdi. Ancak birleştirmeye ‘muvafakat’ veren de İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mahmut Başbuğ’du. Başbuğ İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına getirildi. Kendi talebine muvafakat verdikten sonra İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesine geri döndü.

İlerleyen süreçte yine duruşmalar görüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden yargılamaya müdahale edercesine Osman Kavala’yı hedef aldı. Osman Kavala bunun üzerine artık duruşmalara katılmayacağını ve savunma yapmayacağını açıkladı.

Bir yandan yargılama devam ederken bu sefer savcı Edip Şahiner çıkıp Gezi’yle çArşı davasının ayrılmasını istedi. Bu sırada da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararını yerine getirmediği için Türkiye’ye karşı ihlal sürecini başlattı.

Casusluk suçlaması kayboldu yerine TCK 312 geldi

21 Şubat 2022’deki duruşmada da Gezi’yle çArşı davaları ayrıldı. Ancak Osman Kavala yine tahliye edilmedi. Ve herkes 21 Mart’ta yapılacak son duruşmayı beklerken savcı Edip Şahiner celse arasında esas hakkındaki mütalaasını verdi.

Şahiner mütalaada Osman Kavala için Mücella Yapıcı’yla birlikte ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istedi. Bunu talebi de “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs (TCK 312)” suçuyla gerekçelendirdi.

Ancak Osman Kavala’nın ikinci tutukluluk gerekçesi bu suçlama değildi. Osman Kavala ilk Gezi yargılamasında beraat ettikten sonra serbest bırakılmadan tekrar tutuklanınca bu sefer “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlanmıştı. Ve Osman Kavala’nın tutukluluk nedeni olarak bu suçlama gösterilmişti.

Sonuç olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararına uymayarak Osman Kavala’yı bu suçlamadan müebbet hapse mahkum etti.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

HDP’li Mithat Sancar: Ortak Aday Fikrine Açığız

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, “Ortak aday fikrine açığız” dediklerini belirterek “Çağrımız, karşılık bulmazsa ilk seçenek ayrı aday çıkarmak” dedi. Sancar, HDP olarak şunu söylüyoruz: Gelin, bu ülkeyi demokrasiye, adalete ve barışa götürecek yolu açacak bir programın temel ilkelerinde uzlaşalım ve bu seçimi birinci turda açık farkla kazanalım” ifadelerini kullandı.

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, parlamento seçimlerinde Millet İttifakı’yla bir birlikteliğin söz konusu olmadığını belirterek cumhurbaşkanlığı için de muhalefete “ortak aday” çağrısında bulundu. Cumhuriyet’ten Gamze Kolcu’ya konuşan Sancar özetle şöyle dedi:

Demokrasi ittifakı

Demokrasi İttifakı’ndan kastımız, Cumhur ile Millet ittifakları dışında kalan kesimlerin en kapsayıcı birlikteliği. Genişlemesi için başvuracağımız yapıların içinde emek güçleri, meslek örgütleri, kadın hareketi, ekoloji hareketi gibi toplumsal ve siyasal kesimler var. Hedeflediğimiz genişliğe henüz ulaşmış değiliz. İttifakta yer almayan sol-sosyalist, devrimci güçlerle de görüşmelerimizi sürdüreceğiz.

Paylaşın

Türkiye-Yunanistan S-300 Krizi Neden Çıktı? Suçlamalar, Stratejiler

2022 ilkbaharından bu yana ilişkileri giderek gerilen Türkiye ve Yunanistan, iki ülkenin savaş uçakları arasında Ege ve Doğu Akdeniz’de geçen hafta yaşanan olaylar nedeniyle yeni bir bunalımın eşiğine geldi.

Türkiye, Yunanistan’ı Girit’te konuşlu S-300 hava savunma sistemlerini kullanarak F-16 savaş uçaklarını taciz etmekle suçluyor. Yunanistan, iddiaları reddederken Türk uçaklarının bildirim yapmadıklarını ve hava sahasını ihlal ettiği suçlamasını yapıyor. Her iki ülkede de yaklaşan seçimler ve iç politik kaygıların bunalımı derinleştirebileceği değerlendirmesi de mevcut.

2020 yazında Doğu Akdeniz’de egemenlik alanları nedeniyle askeri unsurların da işin içinde olduğu büyük bir gerilimden geçen Türk-Yunan ilişkileri, Almanya ve NATO’nun girişimleri sonucunda 2021 başından itibaren yumuşamaya başlamıştı.

Türk ve Yunan dışişleri bakanlarının karşılıklı ziyaretleri ve ardından Yunanistan Başbakanı Kyriakos Miçotakis’in 13 Mart 2022’de İstanbul’a giderek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi, bu yumuşamanın süreceği yorumlarına neden olmuştu.

Ancak Miçotakis’in Mayıs ayında ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında hitap ettiği Kongre’ye Türkiye’nin almak istediği 40 F-16 savaş uçağının satılmaması çağrısı yapması Ankara-Atina arasındaki yumuşama sürecini sona erdirmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Benim için artık Miçotakis diye biri yok” sözleriyle tepkisini dile getirmiş ve Yunanistan ile 2022’de yapılması planlanan üst düzey işbirliği konsey toplantısını iptal ettiğini kaydetmişti.

Bu süreçten sonra, siyasi boyutta gerilen ilişkiler, Ege ve Doğu Akdeniz’e de yansıdı. Türkiye, Yunanistan’ın Lozan ve Paris anlaşmalarıyla silahsızlandırılmış olması gereken adaları silahlandırdığını, bunun da adalar üzerindeki egemenliğinin tartışmaya açılması anlamına geldiğini kaydetti. Yunanistan ise Türk savaş uçaklarının Yunan adaları üzerinde uçtuğunu ve hava sahasını yüzlerce kez ihlal ettiğini gündeme getirdi.

Gerilim yeni bir düzeye çıktı

Türkiye’de Milli Savunma Bakanlığı kaynaklarının son dönemde basına yaptıkları açıklamaları, iki ülke arasındaki gerilimin daha da tehlikeli bir düzeye ulaştığını gösterdi.

MSB kaynakları, Türk F-16’larının 22, 23 ve 24 Ağustos günlerinde Ege ve Doğu Akdeniz’de NATO misyonları kapsamında görev uçuşu gerçekleştirirken radar kilitlemesi yoluyla taciz edildiklerini bildirdi.

22 ve 24 Ağustos’ta yaşanan olaylarda, Amerikan savaş uçakları ve diğer NATO uçaklarına eskort uçuşuyla destek veren Türk savaş uçaklarının Yunan hava kuvvetleri tarafından radar kitleme yoluyla tacize uğradıkları kaydedildi.

23 Ağustos’ta ise Rodos adasının batısında 10,000 feet irtifada uçuş gerçekleştirilen Türk savaş uçaklarına Girit adasında konuşlu yerden havaya füze atma kabiliyeti olan S-300 hava savunma sistemlerinin radar kilidi atıldığı Ankara tarafından gündeme taşındı.

Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1990’ların ortasında Rusya’dan satın aldığı S-300 sistemlerine Türkiye’nin çok büyük tepkisi sonucunda, hava savunma sistemlerini Girit adasına yerleştirmeyi kabul etmiş ve böylece sorunun çözülmesini sağlamıştı. Yunanistan, o tarihten bu yana Girit’te konuşlandırdığı bu sistemleri 2013 yılında bir tatbikat sırasında aktive etmişti. Rus savunma sisteminin ondan sonra bir daha aktive edilip edilmediği bilinmiyor.

Yunanistan, Türkiye’nin her üç olayla ilgili yaptığı açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını, Türk savaş uçaklarının NATO misyonuna katılımına ilişkin bilgilendirme yapılmadığını savundu. FIR (Uçuş bilgilendirme bölgesi) hattına giren kimliği belirsiz uçaklara dönük bir eylem gerçekleştirildiğini kaydeden Atina, S-300 radarlarının Türk savaş uçaklarına kilitlenmediğini de iletti.

Ankara, konuyu NATO’ya taşıyor

Yunanistan’ın S-300 hava savunma sistemlerinin Türk savaş uçaklarına karşı aktive edilmediği açıklaması sonrasında Milli Savunma Bakanlığı, olaya ilişkin bilgileri ve radar görüntülerini NATO Genel Sekreterliği ve ittifaka üye ülkelerin savunma bakanlıklarına göndereceğini açıkladı.

Türkiye, bu hamleyle Yunanistan ile olan ikili gerilimini NATO hakemliğine taşımak ve Atina’nın provokasyon olarak tanımladığı eylemlerinin ittifak içerisinde kayda geçmesini sağlamak istiyor.

Türkiye, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in 2021’de geliştirdiği Türk-Yunan gerilimini azaltma amaçlı “ayrıştırma mekanizmasına” (de-confliction) tam katılım sağlamış, Yunanistan ise bir iki toplantı sonrasında mekanizmaya ilgisinin kalmadığını göstermişti.

Türkiye’nin NATO’nun İsveç ve Finlandiya ile genişleme sürecindeki kritik rolü, Genel Sekreter Stoltenberg’in son dönemde Türk tezlerinin daha iyi anlaşılması için yaptığı açıklamalar, Yunanistan’ı ittifak bağlamında rahatsız eden unsurlar arasında.

ABD’ye S-400 konusunda ‘tutarsızlık’ eleştirisi

Türkiye’nin S-300 konusunu bu kadar güçlü gündeme getirmesinin nedenlerinden biri de kendisinin 2019’da Rusya’dan alıp topraklarında konuşlandırdığı S-400 hava savunma sistemleri nedeniyle ABD’nin yaptırımlarına maruz kalması.

ABD, Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamında Türkiye’ye yaptırımlar uygulamış ve 2000’lerin başından bu yana ortağı olduğu F-35 savaş uçağı projesinden çıkarmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Ağustos’ta yaptığı bir açıklamada, Yunanistan’ın S-300 hava savunma sistemini aktive ettiğini anımsatarak, “Şimdi aynı Amerika’nın Yunanistan’ın bir NATO hava gücüne karşı S-300 sistemlerini harekete geçirilmesine nasıl cevap vereceğini merakla bekliyoruz. Üstelik Amerika, bize vermediği F-35’leri Yunanistan’a ikram ederek Rus hava savunma sistemlerinin güya gözü gibi sakındığı bu uçaklarla aynı çuvala girmesinin yolunu kendi eliyle açmıştır” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, ABD’nin Hindistan’ı Rusya’dan S-400 almasına karşın yaptırım dışı bıraktığını da anımsatırken, “Demek ki mesele Rus hava savunma sistemleri ile Amerikan askerî ürünlerinin birlikte kullanılması değil, bizatihi ve mahsusan Türkiye’dir. Bize F-35 vermiyorlar, aldığımız alternatif savunma sistemlerine tepki gösteriyorlarmış, saçma sapan konulara kadar varan ambargolar uyguluyorlarmış. Açıkçası, hiçbiri umurumuzda değil” dedi.

Atina dikkatleri Ege’ye çekmek istiyor

Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, Yunanistan’ın amacının uluslararası toplumun dikkatini Ege ve Akdeniz bölgesine çekmek ve Türkiye’yi “saldırgan” şekilde göstermek olduğu öne çıkıyor. Bu politikanın Amerikan Kongresi’ni Türkiye’ye 40 adet yeni F-16 savaş uçağı ve 79 modernizasyon kiti satışı konusunda daha da olumsuz bir noktaya çekmeyi de hedeflediği kaydediliyor.

Yunan savunma uzmanları, Yunanistan’ın Fransa’dan aldığı Rafale ve ABD’den almak istediği F-35 savaş uçakları sayesinde F-35 programından çıkartılan Türkiye’ye karşı Ege’de hava üstünlüğünü ele geçireceğini iddia ediyor.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, geçen hafta yaptığı bir açıklamada, Atina’nın dikkatleri Ege’de Türkiye ile yaşanan gerilime çekme arayışının arkasında Lozan Antlaşması’nı delme isteği olduğunu kaydetti.

22 Ağustos’ta yaşanan taciz olayı ile ilgili bilgi veren Bakan Akar, Yunanistan’ın NATO tarafından daha önce belirlenen rotayı son anda değiştirdiğini ve uçakların Lozan ve Paris antlaşmalarıyla belirlenen silahsızlandırılmış adaların üzerinden geçmesini sağladığını söyledi. Akar, “Rotayı illaki bu adaların üzerinden geçirmek istiyor. NATO’yu buraya sokmak istiyor yani Lozan’ı delmek istiyor. Bunun için son dakikada güzergâhı değiştiriyorlar. Sonra da gelip uçaklarımıza 3 dakika veya 5 dakika süreyle radar kilidi atıyorlar. Neden bunu yaptın diye sorulduğunda da ‘Bunlar bize bu uçuşu bildirmediler. Kimliği belirsiz uçak olarak değerlendirdik’ diyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Yunanistan ile Türkiye arasında özellikle hava sahası açısından önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. Yunanistan, dünyada benzeri bulunmayan bir uygulamayla kara suları 6 mil olan adalarına 10 mil hava sahası çiziyor. Bu dört millik alana giren her Türk uçağını hava sahası ihlali yapmakla suçluyor. Yunanistan, aynı zamanda, sadece ticari ve sivil uçaklara bilgilendirme zorunluluğu veren FIR hattını egemenlik alanı olarak görüyor ve savaş uçaklarının kullanmasını ihlal olarak değerlendiriyor.

Yaklaşan seçimlerin etkisi

Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimin artmasının nedenlerinden biri de her iki ülkede de yaşanan ekonomik ve siyasi sorunlar ile yaklaşan seçimler olduğu değerlendiriliyor. Mevcut hükümetlerin görev süresi Türkiye’de 2023’ün Haziran ayında, Yunanistan’da ise Temmuz ayında sona eriyor. Her iki ülkede de erken seçim olma ihtimali gündemde.

Yunanistan’da Başbakan Miçotakis, ekonomik ve sosyal sorunların ardından muhalefet liderinin telefonunun istihbarat servisi tarafından dinlenmesi bunalımı nedeniyle zor günler yaşıyor. İstifa baskılarına karşın görevde kalmaya devam edeceğini açıklayan Miçotakis, Türkiye ile yaşanmakta olan bunalımı azalan siyasi popülerliğini yeniden kazanmak için kullanabilir. Yunanistan’da Türkiye gündeminin her zaman çok önemli bir iç siyaset etkisi olması bu görüşü güçlendiren bir olgu olarak görülüyor.

Türkiye’de de yaşanan ekonomik sıkıntılar, artan hayat pahalılığı ve bunun kitlesel etkileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gündemi güvenlik ve dış politika konularına çekme isteğini tetikleyen unsurlar arasında değerlendiriliyor. Bu sene Zafer Bayramı’nın 100. yılını kutlayan, 2023’te de Cumhuriyet’in kuruluşunun 100. yılını kutlayacak olan Türkiye açısından Yunanistan ile yaşanan mevcut gerilimin, hükümetin milliyetçi tabanı yeniden konsolide etmesine yarayabileceği de gündeme geliyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Halk, ‘Kin Ve Düşmanlığa’ Nasıl Teşvik Ediliyor?

Türk Ceza Kanunu’nun “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” başlıklı popüler maddesi, son olarak şarkıcı Gülşen’in tutuklanmasıyla gündeme geldi. Daha çok bilinen haliyle “Halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçlaması, en çok sosyal medya kullanıcılarını etkiliyor.

Peki, bu kavram aslında neyi anlatıyor? Tutuklanma sebebi mi? Bu maddeden yargılanmanın şartları nedir? Yargılananlar bu şartları karşılıyor mu? Uygulamada çifte standart var mı?

Kanun maddesinin hukuken ne anlama geldiğini, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi Başkanı, Avukat Çiğdem Akbulut bianet’ten Ayça Söylemez’e konuştu.

Öncelikle en yakıcı sonucu olan tutuklama tedbirini sorduk, Akbulut şöyle açıkladı:

“Ceza üst sınırları itibari ile infaz sistemine göre tutuklama yapılmaması lazımken, uygulamada birçok kez tutuklama ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabii ki bu orantısız tedbirin her zaman iktidara muhalif kesime yönelik, bu kesimin ifade özgürlüğünü ve kişi güvenliğini ihlal eder şekilde uygulandığı aşikâr.”

216. maddenin hukuki değerlendirmesini de yapan Akbulut, “yakın ve açık tehlike” mefhumunu hatırlattı.

Suça konu edilen söylemde “kasıt” olması gerekiyor

“TCK 216” son dönemde artarak gözaltı ve hüküm gerekçesi olarak kullanılıyor. Ancak bu maddeden bir suçun oluşabilmesi gerçekte (hukuken) hangi şartları gerektirir, hangi eylemler gerçekleştiğinde suçun unsurları oluşmuş olur?

Bu madde ile düzenlenen üç tip suçun* da düzenlenme amacı, “toplumsal barışı korumak”. Halkın belli bir kesiminin diğer bir kesimine kin, öfke, düşmanlık beslemesini ve bu duygular ile harekete geçmesini engellemeye yönelik düzenlemeler…

Hukuki şartlarına baktığımızda, suça konu edilen söylemde “kasıt” olması gerekiyor. Yani “tahrik” dediğimiz unsurun var olması için söylenen sözün gerçekten belli bir kesimi diğer kesime karşı tahrik etme amacı ile söylenmesi gerekiyor.

Ve bu amaçla söylenen sözün aşağılanan, hedef gösterilen kesim için açık ve yakın, “gerçek” bir tehlike oluşturması gerekiyor. Bu doğrultuda sözün ne zaman söylendiği, nasıl bir ortamda söylediği, kime/kimlere karşı söylendiğine bakılmak zorunda. Gerçekten bir infial yaratmış mı sorgulanmak zorunda.

“Dillerini keseceğiz” ifade özgürlüğü sayıldı

Türkiye’deki uygulama bu şartlara uyuyor mu? Uygulamanın mevcut halini ve çifte standart eleştirilerini nasıl değerlendirirsiniz?

Her üç suç tipi için de ceza üst sınırları itibari ile infaz sistemine göre tutuklama yapılmaması lazımken uygulamada birçok kez tutuklama tedbiri ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabi kii bu orantısız tedbirin her zaman iktidara muhalif kesime yönelik, bu kesimin ifade özgürlüğünü ve kişi güvenliğini ihlal eder şekilde uygulandığı aşikâr.

Geçen yıl Boğaziçili öğrenciler, Kâbe fotoğrafını yere serdikleri için bu suçlama ile aylarca tutuklu yargılandı. Ama çok yakın zamanda sanatçı Sezen Aksu için “dillerini keseceğiz, beyinlerine sıkacağız” ifadesini kullanan 15 Temmuz Şehitler ve Gaziler Platformu Başkanı Erol Bulut hakkında sadece TCK 216 da değil, başka suçlar için de kovuşturma dahi yürütülmedi ve bu sözlere ifade özgürlüğü dendi.

Ülkede hemen hemen her gün LGBTİ+ bireylere yönelik nefret söyleminde bulunuluyor, çoğunlukla devlet yetkilileri ve din insanları bu sözleri sarf ediyor ancak soruşturma makamlarının bir kez olsun harekete geçtiğini görmedik.

En çarpıcı örneklerden biri, Sedat Peker’in, barış akademisyenleri için söylediği “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” sözleri hakkında verilen beraat kararı… Bu dava bugün görülüyor olsa başka türlü sonuçlanacağını bilmek de cabası. Ve aslında tam olarak maddenin uygulanma şeklinin özeti.

Kadınların, Kürtlerin, Alevilerin, haklarını arayan işçilerin, öğrencilerin, son zamanlarda özellikle göçmenlerin iktidar ve başkaca faşist hareketler ve medyaları tarafından sürekli hedef gösterildiğini görüyoruz ve bu söylemlerin sonucunda “açık ve yakın tehlike” unsurunu aşan, gerçekleşmiş linçlerle, katliamlarla karşı karşıya kalıyoruz.

Bu halde dahi başlatılmayan, daha yüksek cezai yaptırımlar içeren suç soruşturmaları varken, iktidarın “değerlerine” dil uzatıldığında TCK 216’yı sopa olarak muhalefetin karşısında buluyoruz.

Başlangıçta amacının toplumsal barışı korumak olduğunu söylediğimiz madde, siyasi iktidar eli ile uygulamaya koyulan haliyle toplumsal kutuplaşmayı arttırıyor.

 TCK Madde 216- Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Paylaşın

İktidar Medyayı Nasıl Yönetiyor? Reuters Örnek Örnek Açıkladı

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, Türkiye’de iktidarın medya üzerinde nasıl baskı kurduğuna dair dikkat çekici bir dosya haber yayımladı. Haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olan eski ekonomi bakanı Berat Albayrak’ın görevi bırakması, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanması ve yazar Orhan Pamuk’un siyasi açıklamaları nedeniyle bazı kesimlerden tepki çektiği bir dönemde Nobel Edebiyat Ödülü alması gibi olaylarda, ana akım medya üzerinde nasıl baskı kurulduğu örnekleriyle anlatıldı.

Ana akım kuruluşlarda çalışan bazı gazeteciler, ajansla isim vermeden yaptıkları söyleşilerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ve çalışanlarının verdiği talimatları aktardı.

“Özel dosya- İçerden bilgi aktaranlar Erdoğan’ın nasıl Türkiye’deki yazı işlerini etkilediğini ortaya çıkardı” başlığının kullanıldığı haber Jonathan Spicer imzasıyla yayınlandı. Makalenin girişinde, Berat Albayrak’ın 2020 sonunda görevini bırakması sonrasında medyada bir belirsizlik ve sessizlik olduğu hatırlatıldı.

Sözcü’nün aktardığına göre haberde, “24 saatten uzun bir süre boyunca hükümet yanlısı televizyon kanalları ve gazeteler sessizliğe büründü. Bu durum Türk ana akım medyasının durumunu açıkça ortaya koyuyor. Bu durum bir dönem fikirlerin hararetle tartışıldığı Türk ana akım medyasında artık hükümet onaylı başlıklar, 1. sayfalar ve televizyon tartışmaları olduğunu gösteriyor” denildi.

‘Altun’un çalışanları mesaj atıyor’

Haberde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan yazı işlerine talimatlar geldiği belirtilirken, sektörde çalışan onlarca kişiden bu yönde ifadeler geldiğine de dikkat çekildi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı Erdoğan’ın oluşturduğu ve Ankara’da 1500 kişi çalıştığı hatırlatılırken, “Reuters’ın gördüğü mesajlarda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un çalışanları telefonda arayarak ya da WhatsApp mesajlarıyla yazı işleri müdürleriyle iletişime geçiyor” yorumu yapıldı.

‘Kararları Altun ve yardımcıları alıyor’

Reuters’a konuşan hükümetten bir yetkili, “Altun’un gündemi belirleme gibi bir durumu yok. Altun, kısaca editör ve gazetecilere brifing veriyor ki bu da işinin gereği. Bu brifingler de basın özgürlüğünü ihlal edecek şeyler değil” dedi.

Reuters haber ajansı Fahrettin Altun ve kurmaylarının medya mensuplarıyla sık sık iletişim içinde olduğunu yazdı.

Haberde, İletişim Başkanlığı’nın yıllık bütçesinin 680 milyon liraya yakın olduğu belirtilirken ismini açıklamayan bir yetkili, “Buranın çok büyük bir yapısı var. Burada kararlar Altun ve yardımcıları tarafından alınıyor” yorumunu yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da hükümeti için negatif anlam doğurabilecek ekonomik ya da askeri haberin gelmesiyle birlikte Altun’un yayın yönetmenleri ya da kıdemli muhabirlerle, bu haberlerin nasıl verilmesi gerektiğine dair iletişime geçtiğini de Reuters’a konuşan bu yetkili anlattı.

‘Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalın’

Reuters’taki haberde, “Albayrak’ın sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ekonomi bakanlığından ayrılmasından sonra dört kaynak, Altun’un medyaya Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalması konusunda uyarıda bulunduğunu belirtti. Erdoğan’ın istifayı kabul etmesinden sonra büyük Türk TV kanalları ve gazeteleri haberi verdi” ifadesi de kullanıldı.

TRT editörü: 30 saat bekledik

TRT’de çalışan kıdemli bir editör de, “30 saat bekledikten sonra bu haberin yayınlanması için yeşil ışık yakıldı” dedi.

Reuters muhabiri, bazı ekran görüntüleri gördüğünü söylerken, “Altun’un yönetiminde çalışan yetkililer düzenli olarak ana akım medyadaki yazı işlerine WhatsApp mesajları atarak kabinede ya da parti üyelerinden gelen açıklamaların hangisinin öne çıkarılacağını ya da hangilerinin görmezden gelineceğinin talimatını veriyor” yorumunu yaptı. Fakat Reuters muhabiri bu ekran görüntülerini kamuoyu ile paylaşmadı. Altun ve ekibinin haricinde AKP’li siyasetçilerin de sık sık medya kuruluşlarıyla iletişime geçtiği ve haberlerde düzeltmeler istedikleri öne sürüldü.

‘Erdoğan’ın Orhan Pamuk’u tebrik etmesi beklendi’

TRT’de çalışan bir editör de 2006’da Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü kazanması sonrasında benzer bir durum yaşandığına dikkat çekti. İsmini açıklamayan yetkili, devlet televizyonunun dönemin başbakanı Erdoğan’ın Pamuk’u tebrik etmesinden sonra haberin verildiğine dikkat çekti. İsmini açıklamayan TRT çalışanı, “O gün büyük bir rahatlama oldu. Çünkü eğer tebrik olmasaydı, o haberi yapamazdık” dedi.

Yerel seçimlerde ne yaşandı?

2019’daki yerel seçimler sonrasında gazetelerin yazı işlerinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan bir açıklama bekledikleri öne sürülürken, bir televizyon editörü, yöneticilerin “bir sorun veya sıradışı bir durum yokmuş gibi davranma” talimatı verdiğini söyledi.

Dört farklı anaakım medya kuruluşunun yazı işlerinde çalışanların anlatımına göre, o gece her iki tarafın da seçimi kazandığını ilan etmesi sonrası müdürlerin İletişim Başkanlığı’ndan veya diğer yetkililerden talimat beklemesi nedeniyle kafa karışıklığı ve felç hali vardı. Bir gazeteci, çalıştığı gazetede yazı işleri editörlerinin toplantı masasında seçim haberini hükümeti rahatsız etmeyecek şekilde hangi başlıklarla vereceklerini konuştuğunu anlattı. Kıdemli bir muhabir olduğu belirtilen gazeteci, “Başlık bulmaya çalışırken resmen acı çekiyorlardı” dedi. Haberde, ana akım TV kanallarında seçim sonrasında Erdoğan ve AKP’nin açıklamalarına yer verilirken İmamoğlu’nun açıklamalarına ise yer verilmediği belirtildi.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Beşli Çetenin Burnundan Getireceğim

Samsun’un Bafra ilçesindeki grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Ben bu ülkenin beşli çetesine talip değilim. Ben bu ülkenin fakirine, sorunlarına talibim. Herkesin sorunlarını çözme konusunda irade ortaya koyarsak o zaman ülke gerginlikten kurtulur. Sorunu bilmek yetmez. Nasıl çözeceğini de anlatmak lazım. Çiftçinin sorununu biliyorum” dedi.

Haber Merkezi / Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “Burada yıllarca çalışan şeker fabrikasının kapısına kilit vurulduğunu da biliyorum. 34 yıl sonra Türkiye ilk defa şeker ithal etti. Hepsi vardı, çetelere çalıştılar. Beşli çetelerin burnundan getireceğim. Paraları götürüyorlar, tamamını getireceğim. Bay Kemal de bunu seyredecek, yemezler. Tamamını geri getireceğim. Benim davam haramilerden bu milleti temizleme, ayıklama davasıdır. O nedenle benim mücadelem sizin mücadelenizdir” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, konuşmasında, ‘cumhurbaşkanı adaylığı’ tartışmasına değinerek, “Bize ‘Niçin cumhurbaşkanı adayınızı göstermiyorsunuz?’ diyorlar. Önce biz hangi konularda görüş birliğine vardık bunun üstüne konuşmamız lazım” dedi ve ekledi:

“Birliktelikte ne yapacağız, neler yapılacak, hangi komisyonları kuracağız, önce bunları tespit edeceğiz, ardından cumhurbaşkanı adayımızı seçeceğiz ve kamuoyuna duyuracağız. 13. cumhurbaşkanı Millet İttifakı’nın seçtiği cumhurbaşkanı adayı olacak.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin grup toplantısını Samsun’un Bafra ilçesinde gerçekleştirdi. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

“Türkiye’nin yeni bir iklime ihtiyacı var. Kavgadan uzak durmaya, barışmaya, beraber olmaya, mücadele etmeye hepimizin ihtiyacı var. Çok ayrıştık, çok kamplaştık. Komşumuzun kimliğini sorgulamaya başladık. Buradan Türkiye’yi çekip çıkarmamız lazım. Ben Türkiye’de bu iklimi yaratmaya talibim ve mutlaka yaratacağım.

Vezirköprü ve Bafra’da da bizim oyumuz çok düşük ama kabahati arayacaksak bizde. Gelmedik, sofranıza oturmadık. Ankara’da laflar ettik. Olmuyor. Olması gereken gideceksin vatandaşın ayağına. Bir derdi var mı yok mu onu parlamentoya taşıyacaksın.

Yeni bir iklim var. Bu iklimin altında hepimiz huzur içinde yaşamak istiyoruz. Bu iklimi yaratmaya çalışıyorum. Toplumla helalleşmek istedik. Kusurumuz, yanlışımız var dedik ama erdemli insan hatadan ders çıkaran insandır. O nedenle geldik, birlikteyiz.

“Beşli çetelerin burnundan getireceğim”

Ben bu ülkenin beşli çetesine talip değilim. Ben bu ülkenin fakirine, sorunlarına talibim. Herkesin sorunlarını çözme konusunda irade ortaya koyarsak o zaman ülke gerginlikten kurtulur. Sorunu bilmek yetmez. Nasıl çözeceğini de anlatmak lazım. Çiftçinin sorununu biliyorum. Burada yıllarca çalışan şeker fabrikasının kapısına kilit vurulduğunu da biliyorum. 34 yıl sonra Türkiye ilk defa şeker ithal etti. Hepsi vardı, çetelere çalıştılar. Beşli çetelerin burnundan getireceğim. Paraları götürüyorlar, tamamını getireceğim. Bay Kemal de bunu seyredecek, yemezler. Tamamını geri getireceğim. Benim davam haramilerden bu milleti temizleme, ayıklama davasıdır. O nedenle benim mücadelem sizin mücadelenizdir.

Olay, bir parti olayı olmayı çoktan aşmış. Olay bir Türkiye olayı. Burada güçlü bir milliyetçi damar olduğunu da biliyorum. Bizim 6 okumuzdan birisinin ‘Milliyetçilik’ olduğunu hiç kimse unutmasın. İlk bir hafta içinde Katar ordusuna verilen Tank-Palet fabrikasını alıp Türk ordusuna vereceğiz. Bizim milliyetçiliğimiz onlarınki gibi değil. Bütün askeri hastaneleri açacağız. Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırdılar. Bir hafta içinde kendi toprağımıza getireceğiz.

Adalet en büyük sorunumuzdur. Ülkeye adaletin gelmesi lazımdır. Geçen gün öğretmenler bir hak talebinde bulunuyorlar. Öğretmenler yerde sürükleniyor olmaz, öğretmenin yerde sürüklendiği bir ülke olmaz. Öğretmen başımızın tacıdır. ‘Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum’ diyorsa Hz. Ali, biz öğretmenlere değer vermek zorundayız.

“13. Cumhurbaşkanı Millet İttifakı’nın seçtiği cumhurbaşkanı adayı olacak”

Bir Millet Masası kurduk ama sayı 6 kişi. Altımız ortak hareket ediyoruz. 6 lider bir araya geldik. Zaman zaman gazetelerde, iktidar kanadının televizyon kanallarında ‘o bunu söyledi, bu bunu söyledi, masa dağıldı’ bunların hepsi hikaye. Bize niçin cumhurbaşkanı adayınızı göstermiyorsunuz diyorlar. Önce biz hangi konularda görüş birliğine vardık bunun üstüne konuşmamız lazım. Birliktelikte ne yapacağız, neler yapılacak, hangi komisyonları kuracağız önce bunları tespit edeceğiz ardından cumhurbaşkanı adayımızı seçeceğiz ve kamuoyuna duyuracağız. 13. Cumhurbaşkanı Millet İttifakı’nın seçtiği cumhurbaşkanı adayı olacak.

Kılıçdaroğlu ile ilgili size pek çok şey anlatabilirler. Bir şeyden emin olmanızı isterim. Kılıçdaroğlu’nun mücadele ettiği kişiler kul hakkı yiyen kişilerdir. Onlarla mücadele etmek benim için şereftir, onurdur.”

Paylaşın

HDP’den Sedat Peker’in İddialarıyla İlgili Araştırma Önergesi

Halkların Demokratik Partisi (HDP), “organize suç örgütü liderliği ile olmaktan” hakkında yakalama kararı olan Sedat Peker’in rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili Meclis araştırması açılmasını istedi.

HDP Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç’un imzasıyla verilen araştırma önergesinde, “Savcıların sessiz kalması, aynı zamanda TCK’da düzenlenen görevi ihmal suçunun işleniyor olmasına da işaret etmektedir. İddialar vahimdir ve araştırılması elzemdir. Aksi durum Meclis’in saygınlığına da büyük gölge düşürecektir” denildi.

“Savcılar sessiz kalıyor, ihmal suçu işliyor”

Önergenin gerekçesinde, Peker’in iddiaları üzerine savcıların harekete geçmediği, buna karşın toplamsal öfkenin büyüdüğü vurgulandı.

Şöyle denildi:

“Rüşvet ve haksız zenginleşme, yolsuzluk ve hırsızlık yapıldığı iddiaları arasında SPK başkanlarından milletvekillerine, çeşitli düzeylerdeki bürokratlardan gazetecilere, Cumhurbaşkanı danışmanlarından siyasi parti yöneticilerine kadar çeşitli isimler söz konusu edilmektedir.

İddialar karşısında savcıların harekete geçmemeleri, iktidarın yargı üzerindeki baskı ve yönlendirmesi olduğu kanaati toplumda yaygınlaşmaktadır.

Savcıların sessiz kalması, aynı zamanda TCK’da düzenlenen görevi ihmal suçunun işleniyor olmasına da işaret etmektedir. İddialar vahimdir ve araştırılması elzemdir. Aksi durum Meclis’in saygınlığına da büyük gölge düşürecektir.”

Paylaşın

Babacan’dan Dikkat Çeken ‘Ortak Aday Ve Seçim’ Açıklaması

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Aksaray’da esnaf ziyaretinde bulundu. Sarıyahşililerle çay sohbetinde bir araya gelen Babacan kendisine yönetilen soruları yanıtladı.

Babacan’ın esnaf ziyaretleri sırasında oto galeri ve yakıt istasyonu sahibi bir esnaf, “Kurtarın artık bizi. Yeter yani, usandık artık. Sen gittin ülkenin başından, berbat ettiler Ali Bey. Valla bıktık, usandık. Adama arabayı satıyorsun, üç gün sonra alamıyorsun. Geçen sene 317 bin TL’ye araba verdim, şimdi 650 bin TL. Toplama adamları getirip ekonominin başına koyuyorlar. Bu ülkenin ekonomisini senden başkası düzeltemez” dedi.

Gazete Duvar’da yer alan habere göre, Ali Babacan ise esnafa, “Bizim dönemimizde ekonomi niye iyiydi, biliyor musunuz? Bütün kurumlara biz dürüst ve ehil insanları getirdik, işin başına koyduk. İşi bilenlerle çalıştık. İstişare ettik. İşi bilenleri uzaklaştırdılar. Hukuk ve adalet düzelmeden ekonomi de düzelmez” yanıtını verdi.

“Önceliğimiz mutabakat ve ortak adayın ilk turda açık ara kazanması”

Babacan, “Cumhurbaşkanı adayı mısınız?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Önümüzdeki ilk hedef, altı partinin ortak bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesi. Çünkü ilk turda açık ara kazanmak istiyorsak, bu ancak partilerin işbirliğiyle yürür. 2018 seçiminde Sayın Erdoğan partilerle işbirliği yapmasaydı seçilemiyordu. Çünkü 50+1 gerekiyordu. Biz 50+1’i değil, açık farkı hedefliyoruz. İlk turda ve açık farkla kazanmak istiyorsak bunun yolu ortak adaydan geçiyor.

Ortak aday konusunda henüz görüşmedik. Niyetimiz ortak aday belirleyebilmek. Ama ortak aday belirleyemezsek o konuda bir uzlaşma olmazsa, o zaman her partinin genel başkanı doğal bir cumhurbaşkanı adayıdır. Dolayısıyla eğer altılı masada uzlaşma olmazsa ben de DEVA Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayıyım. İşin tabiatı zaten böyle. Ama önceliğimiz mutabakat ve ortak adayın ilk turda açık ara kazanması.”

Paylaşın