AK Parti, Seçim Çalışmalarına Başladı

AK Parti, haziran ayında yapılacağı söylenen Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri için çalışmalara başladı: Seçmenleri ikna etmek için yürütecek kampanya, kullanılacak söylem, seçim beyannameleri kapsamında topluma sunulacak vaatler…

Gazete Duvar’dan Nergis Demirkaya’nın haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta başkanlık ettiği toplantı ile startı verilen çalışma kapsamında ilk iş olarak 21 yıllık iktidar döneminde hazırlanan 5 seçim beyannamesi ile bu beyannamelerdeki vaatlerin gerçekleşme oranları değerlendirdi. Yeni dönem beyannamesinin vaatleri için çalışmalar önümüzdeki süreçte artarak devam edecek. Ancak AK Partili yetkililer seçim sürecinde ana belirleyenin ekonomide rahatlama sağlayacak düzenlemeler olacağına dikkat çekiyor.

AK Parti yetkililerinden edinilen bilgiye göre partinin oyları son yapılan anketlere göre yüzde 35-37 bandında dalgalanıyor. Seçime daha 9 ay varken bu anketlere “seçmen eğilimi” olarak bakılması gerektiği belirtilirken, “İnsanlar böyle dönemlerde anketlere kızgınlıklarını, öfkelerini, temennilerini, hatta ikinci tercihlerini yansıtırlar. Seçim atmosferine girildiğinde tablo değişir. Sandığa gidildiğinde ne yapılacağı önemli” yorumları yapılıyor.

‘Vaatlerin yüzde 70-90’ı gerçekleşti’

Seçmenleri ikna etmek için partilerin yürütecekleri kampanya, kullanacakları söylem, seçim beyannameleri kapsamında topluma sunulacak vaatler önem taşıyor. AK Parti de 2023 seçim beyannamesine hazırlık için düğmeye bastı. Edinilen bilgiye göre ilk etapta AK Parti’nin 21 yıllık iktidar sürecindeki seçimlerde hazırlamış olduğu 5 beyanname mukayeseli olarak incelendi. Seçim beyannamelerinde topluma sunulan vaatler ve bunların gerçekleşme oranlarına bakıldı. Vaatlerin tüm seçimler açısından yüzde 70-90 oranında gerçekleştiği belirlenirken en yüksek gerçekleşme oranının 2007-2015 yılları arasındaki iki seçim aralığında olduğu tespit edildi. AK Parti “kalfalık” olarak tanımladığı 22 Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde 46.5, “ustalık” olarak tanımladığı 12 Haziran 2011 seçimlerinde yüzde 49.8 ile iktidar döneminin yüksek oylarını almıştı.

Bu çalışma parti yöneticilerine bir toplantı ile sunuldu. Bundan sonra ilgili birimler kendi alanlarıyla ilgili çalışmalarını tamamlayarak yeni bir beyanname için hazırlıklarını sürdürecek. Bunun için önümüzdeki dönem sıklıkla toplantılar yapılacak.

Söylem tartışması

Seçime giderken AK Parti’nin nasıl bir söylem kuracağı da çalışmalar kapsamında masada. Birçok AK Partili yönetici, oy kaybının olduğu bir tabloda kutuplaştırıcı politikaların doğru olmayacağını, bunun yerine ‘kucaklayıcı bir söylemin’ gerekliliğine dikkati çekiyor. AK Parti’deki seçim strateji toplantılarında da bu yönde değerlendirmeler yapıldığı biliniyor. Ancak bu değerlendirmelerin nasıl karşılık bulacağı seçim kampanyası sürecinde ortaya çıkacak.

Paylaşın

Polonya, Almanya’dan 1,3 Trilyon Euro Tazminat Talep Etti

Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı tarih olan 1 Eylül’de, savaşta verdiği zarar nedeniyle Almanya’dan tazminat talep etti. Polonya’nın bu talebi iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PİS) lideri Jaroslaw Kaczyinski tarafından açıklanan bir raporla dünyaya duyuruldu.

Polonya iktidar partisi lideri tarafından tanıtılan raporda, savaşta verdiği zarar nedeniyle Almanya’dan talep edilen tazminat miktarı 1,3 trilyon Euro olarak yer aldı.  Bu tutar Almanya’nın yıllık milli gelirinin yaklaşık üçte birine denk düşüyor.

Almanya ise Polonya’nın talebini reddetti.

Almanya’ya göre tazminat meselesi 1953 yılında Polonya’nın tazminat istemeyeceğini belirtmesiyle kapanmış ve 1990 yılında da ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan Paris sözleşmesiyle nihai olarak sonlandırılmıştı.

Tazminat talebi ilk kez gündeme gelmiyor. Adalet ve Hukuk Partisi, Polonya’da iktidara geldiği 2015 yılından bu yana Almanya’ya karşı tazminat talep edilebileceğini defalarca gündeme getirmiş, ancak Almanya’ya yönelik resmi bir başvuruda bulunmamıştı.

Polonya savaşta 6 milyon kurban verdi

Kaczynski tazminat için istenen miktarın, savaşta Almanya’nın Polonya’ya verdiği zararın en asgari hesaplarla çıkarılmış sonucu olduğunu, aslında bu rakamın daha da artabileceğini de söyledi.

Alman ordularının Polonya’ya saldırmasıyla başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda ve savaş dönemindeki Polonya işgalinde yarısı Yahudi asıllı olmak üzere yaklaşık 6 milyon Polonya vatandaşı hayatını kaybetmişti.

2 milyonu aşkın vatandaşının da Naziler tarafından çalışma kamplarına gönderildiği Polonya, savaşta en çok zarar gören, şehirleri yerle bir olan ülkelerin başında geliyordu.

Almanya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Polonya’nın 1953’deki tazminattan feragat etme taahhüdünün geçerli olduğunu söyledi. Sözcü Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı ile ilgili olarak politik ve ahlaki sorumluluğu bundan böyle de üstleneceğini, ancak tazminat ödemeyeceğini vurguladı.

Tazminat talebi neden şimdi gündeme geldi?

Uluslararası siyaset yorumcuları Polonya tarafından gündeme getirilen ve miktarı çok yüksek olan böylesi bir tazminatın ödenmesinin mümkün olmadığını ve bunu Polonya liderleri tarafından da bilindiğini düşünüyorlar.

Peki o zaman, bu kadar yıl sonra ve kriz döneminde bu talep neden gündeme getirildi?

Uluslararası siyaset yorumcularına göre bu talebin gündeme getirilmesinin asıl nedeni Polonya’ya Avrupa Birliği tarafından verilen yapısal dönüşüm fon ve yardımlarının bu ülkedeki hukuk ihlalleri nedeniyle kesilmesi.

Yorumcular, “Polonya ikinci bir tartışma ve pazarlık konusu açarak Avrupa Birliği’nden alacağı yardımların musluğunu  yeniden açmayı deniyor olabilir” diyor.

Polonya’daki muhalefete göre tazminat talebinin bir nedeni de iktidarın ülke içinde destek kazanma çabası.

2023 yılı sonbaharında gerçekleşecek genel seçimlere giderken iktidar partisinin seçim kampanyasına tazminat talebiyle başladığını düşünenlerin sayısı da az değil.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

‘Hekimler Göçü’ Tüm Zamanların Zirvesinde

Türk Tabipleri Birliği (TTB) verilerine göre ağustos ayında göçte “rekor” tazelendi. 143’ü uzman, 138’i pratisyen toplamda 281 hekim daha yurtdışına gitmek için TTB’ye başvurarak “İyi Hal” (Good Standing) belgesi aldı.

Ağustos ayında göçte ilk 3: İç hastalıkları, çocuk kalp ve damar cerrahisi, kadın hastalıkları ve doğum.

Geçen ay en büyük göç, 12’şer hekimle iç hastalıkları ile çocuk kalp ve damar cerrahisi branşlarında yaşandı.

Üçüncü sırada 11 hekimle kadın hastalıkları ve doğum bölümü yer aldı.

Acil tıp branşından ise 9 hekim yurtdışının yolunu tuttu.

Onu 6’şar hekimle anesteziyoloji ve reanimasyon, göz hastalıkları ve ruh sağlığı ve hastalıkları branşları izledi.

8 ayda bin 677 hekim yurtdışı yolunda.

TTB’den “İyi Hal” belgesi alan hekim sayısı ocak ayında 197, şubatta 157, martta 213, nisanda 214, mayısta 161 ve haziranda 229’du.

Temmuzda 231 olan bu sayı, ağustosta kendi rekorunu kırarak 281’e çıktı.

Böylelikle yılın ilk 8 ayında yurtdışında görev yapabilmek için gerekli belgeye ulaşan toplam hekim sayısı bin 677’ye yükseldi.

Bu sayının 890’ını uzmanlar oluşturdu.

2022’de yurtdışına giden toplam hekim sayısı 2 bin 500’ü geçebilir

2022 senesinde “İyi Hal” belgesi alan toplam hekim sayısının 2 bin 500’ü geçmesi bekleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Erdoğan, Rüşvet İddialarında Adı Geçen Taranoğlu’nu Görevden Aldı

Organize suç örgütü kurmakla suçlanan Sedat Peker’in rüşvet iddialarında adı geçen Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan Taranoğlu’nun, Erdoğan tarafından görevden alındığı iddia edildi.

Bloomberg muhabiri Fırat Kozok, sosyal medya hesabından “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Serkan Taranoğlu’nu görevden aldığını partisinin bu akşamki MYK toplantısında üyelere açıkladı” paylaşımı yaptı.

BBC Türkçe’ye konuşan bir AK Parti Merkez Yürütme Kurulu üyesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Sedat Peker’in iddialarında adı geçen danışmanı Serkan Taranoğlu’nu görevden aldığını söylediğini teyit etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Serkan Taranoğlu’nu görevden aldığını bu akşamki Merkez Yürütme Kurulu toplantısında üyelere açıkladı.

Peker’in iddialarında adı geçen Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu üyesi Korkmaz Karaca da bu hafta içerisinde görevlerinden istifa etmişti.

Ne olmuştu?

Sedat Peker, eski Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Ali Fuat Tașkesenlioğlu, AK Parti Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu, Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan Taranoğlu ve TOBB üyesi Salih Orakcı’nın rüşvet aldığını iddia etti.

SPK Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu’nun, kendisine bir sorun nedeniyle başvuran Marka Yatırım Holding’in sahibi Mine Tozlu Sineren’i, AK Partili Zehra Taşkesenlioğlu’na yönlendirdiğini iddia etti.

Zehra Taşkesenlioğlu’nun da Mine Tozlu’yu Way Out adlı bir finansal danışmanlık şirketine yönlendirdiğini söyleyen Peker, burada Mine Tozlu’dan 12 milyon lira danışmanlık adı altında “rüşvet” istendiğini öne sürdü ve belge paylaştı.

Mine Tozlu Sineren’in ödemeyi reddettiğini belirten Peker, daha sonra Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan Taranoğlu’nun, Mine Tozlu Sineren’e ulaşarak söz konusu danışmanlık şirketinde bir araya geldiklerini belirtti.

Gazeteci Erk Acarer, Erdoğan’ın danışmanı Serkan Taranoğlu’nun sağlık sorunlarını gerekçe göstererek istifa ettiğini iddia etmişti.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu: Türkiye’ye Demokrasiyi Mutlaka Getirmeliyiz

Katıldığı bir televizyon programında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “6 siyasi lider hep beraber demokrasi konusunda uzlaştık. Sorun parti sorunu olmaktan çıktı, sorun Türkiye sorunu. Türkiye’ye demokrasiyi mutlaka getirmeliyiz” dedi.

Organize suç örgütü kurmakla suçlanan Sedat Peker’in iddialarına ilişkin de konuşan Kılıçdaroğlu, “Şu an tam bir talan ekonomisi var, talan ülkesi adeta. Her gelen bir şeyleri çalmaya, götürmeye çalışıyor. Ve götürüyorlar da. Sedat Peker bunu aydınlığa çıkardı, yer, zaman, saat veriyor” dedi ve ekledi:

“Talan o kadar yaygınlaştı ve kirlenme o kadar önemli boyutlara ulaştı ki bu yargıya da sıçradı. Zaten devleti yönetenler baştan aşağı zaten kirli, içlerindeki bir kaç düzgün insan ya ayrıldı ya bir kenarda bekliyor. Ancak en tepede oturan hiç rahatsız olmuyor, keyfi yerinde.

Sedat Peker konuşmasın diye önlem almaya çalışıyor. Kendi çevresindeki adamlar zaten malı götürüyor, neden istifa ediyorlar, korkudan. İstifanın sebebini biliyorum, ucu saraya dayanıyor.”

TELE 1 canlı yayınında Enver Aysever’in konuğu olan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkanlar şöyle:

“Erdoğan’ın başkanlığındaki iktidar, Türkiye’de demokrasiyi askıya almış durumda. Biz demokratik yollarla demokrasiyi güçlendirerek hayata geçireceğiz.

Altı siyasi lider hep beraber demokrasi konusunda uzlaştık. Sorun parti sorunu olmaktan çıktı, sorun Türkiye sorunu. Türkiye’ye demokrasiyi mutlaka getirmeliyiz. İnsanların özgürce yazabildikleri, hızla kalkınan bir Türkiye. Millet masası bu ülkeye demokrasiyi mutlaka getirecektir. Türkiye’ye huzur gelmesi lazım. Türkiye’yi yeniden inşa edeceğiz.

HDP’ye şeytan muamelesi yapılıyor. Biz arka kapı diplomasisi değiliz diyorlar. Helalleşme sürecinde siz Meral Hanıma deseniz, Meral Hanım işte HDP burada. Gelin helalleşmeye buradan başlayalım. Meral Hanımın da buna hayır diyeceğiniz sanmıyorum. Kucaklaşan bir Türkiye için bu radikal bir adım olmaz mı?

Daha önce defalarca söyledim, KHK ile barış akademisyenleri atıldı, onları geri getireceğiz. KHK ile atılan bir kişi soruşturma izni verilmediyse, savcı bir şey yok diyorsa, onu işe geri alacağız.

Gerçekten akıl yok bunlarda. Acaba Kılıçdaroğlu’nu nasıl sıkıştırabiliriz diye düşünüyorlar. Ya, FETÖ ile kucak kucağa yatan sizdiniz, aynı tel üzerinde cambazlık yapan sizdiniz, her türlü rezaleti yapan sizdiniz, suçlanan Kılıçdaroğlu oluyor.

Şu an tam bir talan ekonomisi var, talan ülkesi adeta. Her gelen bir şeyleri çalmaya, götürmeye çalışıyor. Ve götürüyorlar da. Sedat Peker bunu aydınlığa çıkardı, yer, zaman, saat veriyor.

Talan o kadar yaygınlaştı ve kirlenme o kadar önemli boyutlara ulaştı ki bu yargıya da sıçradı. Zaten devleti yönetenler baştan aşağı zaten kirli, içlerindeki bir kaç düzgün insan ya ayrıldı ya bir kenarda bekliyor. Ancak en tepede oturan hiç rahatsız olmuyor, keyfi yerinde.

Sedat Peker konuşmasın diye önlem almaya çalışıyor. Kendi çevresindeki adamlar zaten malı götürüyor, neden istifa ediyorlar, korkudan. İstifanın sebebini biliyorum, ucu saraya dayanıyor.

“Siyasi davalardan haksızlığa uğrayan her kişi için adalet tecelli edecek. Selahattin Demirtaş çıkacak, Osman Kavala’nın da çıkması lazım. AİHM kararı var.”

Paylaşın

Türkiye’nin S-400’ü Test Ettiği Neden Gündemde Tutuluyor?

TASS haber ajansı, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 savunma sistemlerini F-16 savaş uçaklarına karşı 2019 yılı kasım ayında düzenlenen bir askeri tatbikatta test ettiği iddiasını yine gündeme getirdi.

İsrail’de yayımlanan The Jerusalem Post gazetesi ise ilk kez 2020 yılında gündeme getirilen bu konuyu yeni unsurlar içermesine rağmen TASS’ın yine gündeme taşımasının anlamlı olduğunu yazdı.

Rusya’nın bu konuyu iki yıl aradan sonra yeniden gündeme getirmesi sorgulanan haberde, Putin yönetimi için en önemli konulardan birinin Türkiye ve ABD’nin daha yakın çalışma imkanını “suya düşürmek” olduğu yorumu yapıldı.

The Jerusalem Post, Rusya için S-400 savunma sistemlerinin ABD’nin ürettiği F-16 savaş uçaklarına karşı göstereceği performansı anlamının önemli olduğu yorumunu yaparak, bu savunma sistemlerinin eski modellerinin geçmişteki hatalarına ve Suriye ve İran’da yaşanan kazalardan örnek verdi.

Eski savunma sistemlerinin, “yaptığı hatalar nedeniyle ciddi bir şekilde sorgulandığını” aktarırken, Rusya için özellikle Amerikan üretimi F-16 savaş uçaklarına karşı bu savunma sisteminin nasıl performans göstereceği konusunun önemli olduğunu vurguladı.

Türkiye’nin satın aldığı ‘’S-400 savunma sistemini kendi F-16 savaş uçağı karşısında neden denemek isteyeceği ve bundan ne yarar sağlayacağı, Rusya’nın bunun için Türkiye’den talepte bulunup bulunmadığı’’ sorgulanan The Jerusalem Post haberinde, geçen yıl Türkiye’nin kendi jetlerini düşürmemek için yalnızca platformlar arasındaki iletişimi test etmek amacıyla bunu denediğini gerekçe gösterdiğini yazdı.

TASS’ın haberinde, S-400 savunma sistemlerinin F-16 savaş uçakları üzerinde denendiği haberini Türk savunma sanayinde çalışan bir kaynaktan doğrulattığı aktarılmıştı.

İsrail gazetesi, Rusya’nın 2019 yılındaki denemeyi tekrar gündeme getirmesinin nedeninin de “açık olmadığı” görüşünü dile getirerek, Türkiye’nin S-400’leri 2019 yılı temmuz ayında teslim almaya başladığını, denemelerin kasım ayında başlamasına rağmen sistemin 2020 nisan ayında hizmete sokulmasının öngörüldüğü, ancak şu anda hala bunun gerçekleşmediğini yazdı.

İsrail gazetesi haberin sonunda S-400 satışında Rusya’nın en büyük çıkarının Türkiye’yi ABD’de uzaklaştırmak olduğu yorumunu yaptı. ABD, Rusya’dan S-400 satın alan Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkarmıştı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

468 Sivil Toplum Örgütü’nden ‘Barış Çağrısı’

Doğu ve Güneydoğu’da 23 şehirde faaliyet yürüten 468 sivil toplum ve meslek örgütü adına Diyarbakır’da yapılan basın açıklamasında ”Eşit yurttaşlık temelinde kalıcı bir barış” çağrısı yapıldı.

BBC Türkçe’den Hatice Kamer’in aktardığına göre, “Barış hemen şimdi” pankartının açıldığı açıklamayı Diyarbakır Baro Başkanı Nahit Eren okudu.

“Türkiye’nin hukuk, demokrasi ve insan hakları alanında yaşadığı sorun ve sıkışmışlığının en önemli nedeninin Kürt meselesinin çözümsüz kalması olduğunu” savunan Eren, “güvenlikçi politikaların bu çözümsüzlüğü derinleştirdiğini” ifade etti.

“Çatışma ortamı ile birlikte şiddetin öne çıktığını, bununla beraber ayrımcılık ve nefret dilinin yaygınlaştığını” söyleyen Eren, “yaşanan can kayıplarının yanı sıra bu durumun ülkeyi hukuktan, demokrasiden ve insan haklarından uzaklaştırarak derin bir ekonomik krize soktuğunu” söyledi.

Dünya ülkelerinin demokrasi endeksi sıralaması ve coğrafi bölgelere göre kategorize edilen hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye’nin çok gerilere düştüğünü ifade eden Nahit Eren şöyle devam etti:

“Kürt meselesi bağlamındaki sorunların çözümünü, salt bireysel hak ve özgürlüklerin tanınması biçiminde yorumlayan; meseleyi kolektif sosyal ve siyasal haklar içinde tanımlamaktan kaçınan anlayışın değişmesi gerektiği gibi devam eden silahlı çatışma halinin uzun bir sürede nihai olarak sonuca bağlanmadığı ve bu haliyle bağlanamayacağının da anlaşılması gerekmektedir.

Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik bir zeminde çözüleceği gerçekliğiyle; çatışmasızlık ortamının sağlanması için tüm aktörleri, toplumsal ve siyasi dinamikleri üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye davet ediyoruz.”

Barışın Türkiye’nin en önemli ve öncelikli gündemi olması gerektiğini hatırlatan Nahit Eren, barışın konuşulduğu yeni bir sürece ihtiyaç olduğunu söyleyerek şu çağrıyı yaptı:

“Türkiye’nin ihtiyacı olan ve önceki yıllarda başlatılan süreçlerin toplumda yarattığı karşılığı ve umudu gözlemlemiş olmanın haklılığı ile barışın yeniden konuşulduğu bir sürecin inşa edilmesini, eşit yurttaşlık temelinde evrensel ilkeler ışığında çözümün ve kalıcı bir barışın sağlanması çağrısında bulunuyoruz.”

Paylaşın

Sırrı Süreyya Önder’den Dikkat Çeken ‘Kılıçdaroğlu’ Açıklaması

Eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, altılı masa için, “Muhtemelen kendi içlerinden sabote edileceklerini düşünüyorum” dedi. Önder, CHP lideri Kılıçdaroğlu hakkında ise, “Bu siyasi tablo içerisinde çok yüksek ve kıymetli bir yerde görüyorum” diye övgüyle bahsetti.

Sırrı Süreyya Önder, Ayşegül Doğan’ın Yıldırım Türker ve Hâle Şerif’le birlikte hazırladığı “İtirazım Var”da Dolmabahçe Mutabakatı, altılı masa ve güncel siyasete dair soruları yanıtladı.

Çözüm Süreci’nde yaşananlara değinen Sırrı Süreyya Önder, hala tartışılan hendeklerin kazılmasına da değindi. Önder, şunları kaydetti:

“Bu ‘hendek’ meselelerinin yaklaşımında sivil siyasetin yeterince inisiyatif alamadığı kocaman bir yalandır mesela. Siyaset can telef etti. Aktörlerin tümü can telef ettiler. Fakat önüne geçemedik. Dolayısıyla benim, bir özeleştiriden bahsettiğimizde, savaştan kendini besleyen, savaşla varılabilen, bunun dışında bir logaritmaya ne aklı eren, ne bunun oluşturucusu olmaya gücü, kapasitesi yetmeyen insanların ağzında iki, üç tane sakız var. Bunları kastediyorum. Ama benim nazarımda bu yaratıcı yol ve yöntemleri bulamamak, bunun için daha fazla çaba gösterememiş olmak, kendi adıma, mahkûm edilmesi gereken bir şey olarak görüyorum.”

Dolmabahçe mutabakatı

Çözüm sürecinde hükümet ile HDP heyetinin açıkladığı Dolmabahçe Mutabakatı ile ilgili yaşananları aktaran Sırrı Süreyya Önder, şunları söyledi:

“Önce Dolmabahçe Mutabakatı neydi? Onu konuşmak lazım. Dolmabahçe Mutabakatı bu ülkenin tarihinde, ilk ve tek bu barış konusunda bir ortak yaklaşımın imza ve zabıt altına alınma biçimiydi.

Tam da işte çatışan tarafları, yani devletle PKK arasında süren bu meselenin demokratik bir zeminde çözülmesine dair bir yol haritasıydı. Ve baktığımız zaman, bugün muhalefetin gadrettiği gibi Dolmabahçe Mutabakatı’nı bir metin olarak okuduğunuzda tüm taleplerin demokratikleşme eksenli olduğu görülecektir. Yani, toprak talebi yoktur, özerklik talebi yoktur, aklınıza gelebilecek, böyle bir süreçte şerh edilmesi gereken şeylerin hiçbirisi yoktur. Bütün mesele demokratikleşme zeminine oturtulmuştur. Niye? Demokrasi ve çatışmasızlık bir araya gelince, demokratik bir zemin ve çatışmasızlık, ondan sonra bu meselenin diğer boyutlarını tartışmak, geliştirmek, yol almak daha kolay bir noktaya gelecektir. Dolayısıyla, tarihte ilk defa Türkiye Cumhuriyeti devleti bir konuda, o güne kadar çatıştığı bir kesimle oturup bir deklarasyonu dile getirdi.

Bu resim statükoyu çok rahatsız etti. Yani, Türkiye’nin yaklaşık işte 100 yıllık tecrübesinde, daha da geriye götürmek mümkün, pek alışıldık bir şey değildi. Ve süratle kriminalize edilmeye başlandı, bir. İki, flash-forward dediğimiz mekanizma çalışmaya başladı. Yani “siz bugün bunu yaparsanız yarın şunu da isterler, yarın bunu da isterler.” Haldeki durumu tartışmaktan çok muhayyel tehlikeler ve tehditlere odaklanan bir, böyle hücum şeklinde bir itibarsızlaştırma bu yaklaşımı mahkum etme anlayışı, pratiği gelişti. Buna karşı bu mutabakatın iki tarafı vardı. Birisi iktidar. İktidar bizim savunduğumuz cesaretle, kararlılıkla bu mutabakata sahip çıkmadı. Daha birkaç saat geçmeden, tevil yoluna gitmeye başladı.”

Sırrı Süreyya Önder, Erdoğan’ın tavrına ilişkin ise şunları aktardı:

“Başlangıçta rahatsızlık ifade etmedi, hatta şunu söyledi, “biz biraz daha fazlasını bekliyorduk” dedi. Çünkü Öcalan’dan silahsızlanma kongresi için tarih vermesini bekliyorlardı. Öcalan da bunu, o güne kadarki deneyimlerinden yola çıkarak, “bundan sonrası üçüncü bir gözün nezaretinde yürüsün ve o üçüncü göz dediğimiz insanlar ilk geldiklerinde ben bunu, bu tarihi deklare edeceğim” yaklaşımı gösterdim. “Daha fazla bekliyorduk” dediği oydu. Daha sonra bu salvolar başlayınca, “ben o resmi de doğru bulmuyorum, ne üçüncü gözü” falan noktasına geldi. Başlangıçta ilk demeci, “biz biraz daha fazlasını bekliyorduk” şeklinde, olumlayan bir yerden.

(Metinden kendisi de haberdardı öyle değil mi, yani o mutabakat metninden?) Elbette ki. Yani bu işler ciddi işlerdir, oturup benim, senin ötekinin yazacağı bir şey değildir. Bu, yaklaşık bir buçuk aylık bir tartışma ve çalışmanın ürünüdür o metin.”

‘Hiçbir yönetici bağrınıza niye taş bastınız’ diye sormadı’

Önder, muhalefetin tutumunu eleştirirken, yerel seçimlerde HDP’nin tavrını da hatırlatarak şöyle konuştu:

“Bu HDP’nin bağrına taş basması sonucu yerel iktidarı kazanan hiç ama hiçbir yönetici, seçimden sonra ‘Yav niye bağrınıza taş bastınız verdiniz sağ olun ama bağrınıza niye taş bastınız biz size ne yaptık ki’ sorusunu sormadı. Bundan daha büyük bir aymazlık olamaz. Herkes tatlı su kurnazı. Aldık tamam işimiz bitti. İcap ederse yine böyle alicengiz seçeneksiz bırakma numaralarıyla bir daha alırız zannediyor. Oysa bana benim doğal tabanım olmayan bir kitle bana bağrımıza taş basıp sana oy vereceğiz dese günlerce uykuyu yitirirdim ben. Niye böyle hissettiler. Ve bir dahakinde bağırlarına taş basmamaları için yapabileceğim şeylerin imkân zeminini arardım. Bunların imkân zemini önce bu soruyu sormak. Bunu söyleyene hiç kimse gidip sordu mu kamusal alanda ya da özel alanda, ya Selahattin bey sağ olasın, var olasın ama niye bağrınıza taş, seçmeninizin bağrına taş basmasını istediniz. Zannediyorlar ki işte haksız tutukludurlar siyasi tutukludurlar, demekle bu iş bitecek. Bu iş onunla bitmez. Yapısal tarihsel sosyokültürel siyasal birçok arka plan şeyi var. Onun için…

Arkadaşlar yeni bir sürece giriyoruz, geçen sefer bağrınıza taş basmıştınız. Ne yerde taş kaldı, ne bağrınızda yer kaldı, bağrınız Karacaahmet mezarlığını geçti taş dike dike. Ne yapabiliriz? Bu soruyu sordukları zaman o imkan zemini ortaya çıkar. Yani falanca adayda ortaklaşalım meselesinin yeteceğini düşünmüyorum. Bunca süreç geçirmiş birisi olarak. Kim ki buna dayanarak bir hesap yapar seçimin ertesi günü şapkasını koyacağı bir masa arasın şimdiden.”

Altılı masa

Muhalefetin oluşturduğu Altılı Masa’yla ilgili değerlendirmelerde bulunan Sırrı Süreyya Önder, partilerin HDP’yle yan yana gözükmekten çekinmesini eleştirdi:

“(HDP’yle de açık diyalog kurmak durumundadır diyorsunuz?) Evet, neyimiz var bizim? Bu ülkenin en şerefli insanlarıyız. Ne, bizim yanımızda durmayacak ne var? Demokrasi mücadelesi, demokrasi mücadelesi diyorsun. Partisinin 3’te ikisini cezaevine vermiş bir sürü insanını toprağın altına vermiş bir yapı. Sen ne yapmışsın? Bir bardak çayından vazgeçen üç tane adam söyle üç tane kadın söyle. Cezaevindeki mevcudunuzu söyle diye sorarlar adama. Sen oradan kalkacaksın bana demokrasi donu biçeceksin öyle mi? Ve sonra da ufak kurnazlıklarla beni sevk ve idare edeceğini sanacaksın. Geçti Bor’un pazarı eşeği sürecek Niğde’yi bile bulamazlar. Ciddi olacaklar, dürüst olacaklar, kararlı olacaklar. Cesur olacaklar. Olunacaksa ha şimdi tam zamanı. Öyle hele durun daha biz kendi aramızdaki işi çözelim. Size de Allah kerim geldiğimizde biz hiç onlar gibi davranır mıyız’a karnı tok bu kitlenin.

“Altılı masanın akıbetini nasıl görüyorsunuz?” sorusuna yanıt veren Önder, masanın sabote edileceğini söyledi. Masayla ilgili fikirlerini bir hikayeyle anlatan Önder, şunları söyledi:

“Siyasi zekalarına ve yaklaşımlarına bağlı. Ama muhtemelen kendi içlerinden sabote edileceklerini düşünüyorum. Yani bu şeyde bu görünümde seçimlere kadar taşıyamayacaklarını düşünüyorum ve bunda da temel sıkıntının kendi bileşen yapılarından kaynaklanacağını düşünüyorum.

Şimdi dövmeden korkup dövme yaptırmaya çalışan insanın hikayesine benziyor. Yani gitmiş adam, heves etmiş ben de bir dövme yaptıracağım demiş. Figürleri göstermişler aslan figürünü beğenmiş. İlk iğneyi yiyince zıplamış neresini yapıyon demiş kuyruğunu demiş. Boşver kuyruksuz olsun. İkinci iğne neresini yelesini yapıyom, boşver yelesi de olmasın. Tam böyle bir akıbet yaşamaya aday gibi gözüküyor. Sen önemli meseleleri önce konuşursun, bir mutabakat sağlarsın. Ya da sağlayamayacağın sınırlar ortaya çıkar ve bir yaklaşım, yeni bir yaklaşım geliştirebilmenin imkanlarını araştırırsın. E bunlar ne kadar yapısal mesele varsa bunların tümünü erteleyerek, kundağa saçak meselelerle uğraşıyor.”

Kılıçdaroğlu yanıtı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son dönemde “helalleşme” çağrısının ardından Doğu illerine ziyaretler düzenlemiş, önemli mesajlar vermişti. Kılıçdaroğlu’nun çıkışlarını ve politik mesajlarını değerlendiren Önder, şöyle konuştu:

“Kemal Bey’i tüm bu siyasi tablo içerisinde çok yüksek ve kıymetli bir yerde görüyorum. Çabalarını, efendime söyleyeyim yaklaşımlarını fazlasıyla, benim durduğum yerden fazlasıyla kıymetli ve soylu bir çabanın içerisinde. Önce bunu söylemeliyim. Fakat “bu yeter mi”nin cevabı kocaman bir “hayır.” Malum, cehenneme giden yolun şeyi iyi niyet taşlarıyla bezelidir. Onun için öncelikle bizim oyumuzla yerel iktidara gelmiş olan yöneticiler, partiler, yapılar işe bu bağıra taş basma meselesinden başlamakla mükellefler.”

Paylaşın

Osman Kavala, İddianameyi Yazan Savcıyı HSK’ya Şikayet Etti

Gezi Parkı davasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen iş insanı ve hak savunucusu Osman Kavala, yeni bir açıklama yaptı. Açıklamada Henry Barkey ile yemek yiyenin Aslı Aydıntaşbaş olduğunun bilinmesine rağmen ısrarla casusluk suçlamasıyla tutuklu tutulduğuna dikkat çekti.

Osman Kavala ve avukatları, iddianameyi hazırlayan savcı hakkında ikinci defa HSK’ya şikayet etti. Açıklamada yasal eylemlerin casusluk olarak kurgulandığı söylendi, şöyle denildi:

“İddia makamı hepsi yasal olan faaliyetlerimi suç eylemi haline getirebilmek için yasadaki tanımları hiçe sayan bir casusluk suçu kurguladı. Duruşmamda bu davranışın Nazi dönemi uygulamalarıyla paralellik gösterdiğine dikkat çektim.

Düşman hukuku anlayışı ile yürütülen bu yargı süreci üzerinde herhangi bir etkisi olmayacağını gördüğümden, Henri Barkey’in daha önce lokantadaki yemek konusunda konuşmamış, Aslı Aydıntaşbaş’ın da bu konuda açıklama yapmamış olmasını önemsemedim.”

“AİHM kararını uyguladık savunması geçersiz”

Bu tür iddianamelerin ülke yargısının öncelikli sorunu olduğu söylenen açıklamanın devamı şöyle:

“13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Gezi davasında siyasetçe arzu edilen cezaları vermesinden sonra casusluk suçlamasının gereksiz hale gelmesi ve beraat kararı ile sonuçlanması bu suçlamanın bir kurgudan ibaret olduğunu gözler önüne serdi.

AİHM son kararında tutukluluğumu sürdürmek için kurgulanan bu suçlamanın, daha önce değerlendirdiği ve suça işaret eder nitelikte bulmadığı delillere dayandırılmış olduğunu tespit etti.

AİHM’in bu kararıyla, yapılanın hukuku dolanmak anlamına geldiği ve hükümetin ‘AİHM kararını uyguladık’ şeklindeki savunmasının geçersizliği ortaya konulmuş oldu.

Hukuksuz yargılamalara temel teşkil eden bu tür iddianamelerin önlenmesinin ülkemiz yargısının öncelikli sorunu olduğunu düşünüyoruz. HSK’ya yapmış olduğumuz şikâyetlerin bu amaca hizmet edeceğini ümit ediyoruz.”

Osman Kavala davası ve AİHM kararı

İlk tutukluluk

Osman Kavala ilk olarak 1 Kasım 2017’de tutuklandı. “Hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs (TCK 312)” ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” (TCK 309) suçlaması yöneltildi.

Tutukluluk nedeni Gezi Direnişiydi ve protestoların planlayıcısı, yöneticisi ve finansörü olmakla itham edildi.

Daha ilk yargılama devam ederken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kavala’nın makul şüphe olmadan siyasi sebeplerle tutuklandığını belirterek ‘derhal tahliye edilmesi’ yönünde bir karar verdi.

AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Kavala’nın iddianamenin hazırlanması ve sonrasında yapılan yargılama tam 2 yıl 3 ay 17 gün sürdü.

Silivri’deki 30. Ağır Ceza Mahkemesi 18 Şubat 2020’de Gezi Davasında beraat ve Osman Kavala hakkında tahliye kararı verdi.

Osman Kavala tahliyeye hazırlanırken aynı gün ilk olarak hakkında gözaltı kararı çıkartıldı. Özgürlüğüne kavuşamadan tekrar tutuklandı. Bu kez tutuklanma gerekçesi 15 Temmuz soruşturmasıydı. Hatta aynı dosyadan 11 Ekim 2019’da “tutuklama tedbiri ölçülü değil” denilerek resen tahliye edildiği ortaya çıktı.

Bu sırada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yargıya müdahale sayılabilecek bir hamleyle beraat kararı veren mahkemeyi eleştirdi. Arkasından da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) beraat kararı veren mahkeme heyeti hakkında soruşturma başlattı.

İkinci suçlama ‘casusluk’

Osman Kavala yeniden tutuklanmasının ardından bu kez “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlandı. İlerleyen süreçte Gezi Davası’nın savcısı Edip Şahirer beraat kararını İstinaf’a taşıdı.

Adalet Bakanlığı, Anayasa Mahkemesi’nde Osman Kavala’nın tutukluluğunu savundu. Kavala’nın herhangi bir hakkının ihlal edilmediğini iddia etti. Kavala’nın ‘casusuluk’ suçu işlediğine dair kuvvetli belirtinin olduğu savını ortaya attı.

Hatta AİHM’in ihlal kararıyla Osman Kavala’nın ikinci tutukluluğu arasında suç farkı olduğunu belirterek yargılamanın aynı olmadığını söyledi.

Ancak bu sırada Avrupa Konseyi AİHM kararının Osman Kavala üzerindeki tüm suçlamaları kapsadığını belirten ve yeniden ‘derhal tahliye’ isteyen bir açıklama yaptı.

İddianame savcısı bakan yardımcısı oldu

Artık AYM’den Osman Kavala’nın tutukluluğuyla alakalı bir hüküm beklerken bu sefer ikinci iddianame geldi. İddianame de daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla Adalet Bakan Yardımcılığına atanacak olan dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz’ın elinden çıktı. Kavala hazırlanan bu ikinci iddianamede “siyasal veya askerî casuslukla” suçlandı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bunlar yaşanırken tekrar tekrar Osman Kavala’nın serbest bırakılmasını istedi. Türkiye’yse uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülüklerini hatırlattı.

Devamında Osman Kavala iddianamesini Savcı Hasan Yılmaz’ın yazdığı davanın yargılaması başladı. Mahkemeden beklenen tahliye kararı çıkmadı. Tahliye kararı çıkmadığı gibi ilerleyen günlerde de Anayasa Mahkemesi karar vermeyi sürekli ertelediği Osman Kavala’nın bireysel başvurusunda “ihlal yok” dedi. Ancak karar Genel Kurul’dan 7 üyeye karşı 8 üyenin oy çokluğuyla çıktı.

Gezi Davası sil baştan

Hemen ardından da İstinaf, Savcı Edip Şahiner’in başvurusunda Osman Kavala’nın ve diğer Gezi sanıklarının beraat kararını bozdu.

İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi de İstinaf kararı uyarınca Osman Kavala’nın casuslukla yargılandığı davayı Gezi Davasıyla birleştirdi. Derken 21 Mayıs 2021’de de Gezi Davasının görülmesine yeniden başlandı.

Bu sırada mahkeme bu sefer çArşı’yla Gezi davalarının bileştirilmesine karar verdi. Ancak birleştirmeye ‘muvafakat’ veren de İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mahmut Başbuğ’du. Başbuğ İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına getirildi. Kendi talebine muvafakat verdikten sonra İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesine geri döndü.

İlerleyen süreçte yine duruşmalar görüldü. Cumhurbaşkanı Erdoğan yeniden yargılamaya müdahale edercesine Osman Kavala’yı hedef aldı. Osman Kavala bunun üzerine artık duruşmalara katılmayacağını ve savunma yapmayacağını açıkladı.

Bir yandan yargılama devam ederken bu sefer savcı Edip Şahiner çıkıp Gezi’yle çArşı davasının ayrılmasını istedi. Bu sırada da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararını yerine getirmediği için Türkiye’ye karşı ihlal sürecini başlattı.

Casusluk suçlaması kayboldu yerine TCK 312 geldi

21 Şubat 2022’deki duruşmada da Gezi’yle çArşı davaları ayrıldı. Ancak Osman Kavala yine tahliye edilmedi. Ve herkes 21 Mart’ta yapılacak son duruşmayı beklerken savcı Edip Şahiner celse arasında esas hakkındaki mütalaasını verdi.

Şahiner mütalaada Osman Kavala için Mücella Yapıcı’yla birlikte ‘ağırlaştırılmış müebbet’ istedi. Bunu talebi de “cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs (TCK 312)” suçuyla gerekçelendirdi.

Ancak Osman Kavala’nın ikinci tutukluluk gerekçesi bu suçlama değildi. Osman Kavala ilk Gezi yargılamasında beraat ettikten sonra serbest bırakılmadan tekrar tutuklanınca bu sefer “siyasal veya askeri casuslukla (TCK 328)” suçlanmıştı. Ve Osman Kavala’nın tutukluluk nedeni olarak bu suçlama gösterilmişti.

Sonuç olarak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararına uymayarak Osman Kavala’yı bu suçlamadan müebbet hapse mahkum etti.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

HDP’li Mithat Sancar: Ortak Aday Fikrine Açığız

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, “Ortak aday fikrine açığız” dediklerini belirterek “Çağrımız, karşılık bulmazsa ilk seçenek ayrı aday çıkarmak” dedi. Sancar, HDP olarak şunu söylüyoruz: Gelin, bu ülkeyi demokrasiye, adalete ve barışa götürecek yolu açacak bir programın temel ilkelerinde uzlaşalım ve bu seçimi birinci turda açık farkla kazanalım” ifadelerini kullandı.

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, parlamento seçimlerinde Millet İttifakı’yla bir birlikteliğin söz konusu olmadığını belirterek cumhurbaşkanlığı için de muhalefete “ortak aday” çağrısında bulundu. Cumhuriyet’ten Gamze Kolcu’ya konuşan Sancar özetle şöyle dedi:

Demokrasi ittifakı

Demokrasi İttifakı’ndan kastımız, Cumhur ile Millet ittifakları dışında kalan kesimlerin en kapsayıcı birlikteliği. Genişlemesi için başvuracağımız yapıların içinde emek güçleri, meslek örgütleri, kadın hareketi, ekoloji hareketi gibi toplumsal ve siyasal kesimler var. Hedeflediğimiz genişliğe henüz ulaşmış değiliz. İttifakta yer almayan sol-sosyalist, devrimci güçlerle de görüşmelerimizi sürdüreceğiz.

Paylaşın