Cumhurbaşkanı Seçiminin İkinci Tura Kalma İhtimali: Riskler, Avantajlar

Muhtemelen 2023’te yapılacak olan cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri yaklaştıkça, seçim sonuçlarına yönelik tartışmalarda hız kazandı. Ne takvim ne de adaylar netleşti ama seçime dair her türlü senaryo konuşuluyor.

Gazete Duvar’da yer alan habere göre, bu senaryolardan biri de cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalma ihtimali. Muhalefet cephesinde ikinci tura İYİ Parti sıcak bakıyor. Altılı Masa’nın ortak aday çıkarması durumunda HDP’nin de kendi adayını çıkarması gerektiğini söyleyen partililer, “HDP aday çıkarmazsa, 6’lı masanın adayını sıkıntıya sokar. Bizim seçmen sandığa gitmeyebilir veya oy vermeyebilir. Kemal Bey’in aday olması durumunda dahi HDP’nin aday çıkarması Kemal Bey’i rahatlatır. İkinci tura kalmasında sakınca yok. 23 Haziran seçimini hep birlikte yaşadık. Seçmen iki aday arasında kararını verir” diyor.

CHP’de ise çoğunluk ortak adayın tüm partilerden destek görmesi için çalışma yapılıp ilk turda seçimin bitirilmesi gerektiği görüşünde. İkinci tura kalan seçim örneğinin daha önce yaşanmadığına dikkat çeken partililer, “Böyle bir deneyimimiz yok. Riske atılamaz” diyor. Yine CHP’de ilk turda seçimin bitirilmesine odaklanılması gerektiğini savunanlar, “İlk turda seçmen partilerinin de motivasyonu ile sandığa gidecek. Ama ikinci turda parti motivasyonu kalmayacak. Bu nedenle sandığa gitme oranı azalabilir. Bu riske girilmemeli” uyarısında bulunuyor.

Yine ikinci turun Erdoğan açısından bir avantaja dönebileceği görüşünü savunan bir muhalefet temsilcisi de, “Erdoğan ikinci turda her adımı atabilir. HDP’yi ikna etmek için bazı vaatlerde bulunabilir. Özellikle HDP seçmeninde küçük bir kırılma yaratsa bile büyük risk” değerlendirmesini yapıyor.

İktidar cephesinde de ikinci turun iktidar için avantaj, muhalefet açısından riskli olacağı yorumu var. Muhalefetin ilk turda Meclis çoğunluğunu kazanması ama anayasa değişikliği yapacak 360 çoğunluğu elde edememesi durumunda güçlendirilmiş parlamenter sistem vaadi riske gireceği için seçmenin ikinci turda oyunu mevcut iktidara doğru değiştirebileceği bunun da Erdoğan’ın kazanma olasılığını yükselteceği konuşuluyor.

Paylaşın

CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun Çıkışına İYİ Parti Mesafesi

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun partililere yönelik “Benimle misiniz?” çıkışının Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakatını imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa’da nasıl karşılık bulacağı merak konusu.

Gazete Duvar’da yer alan habere göre, bu gelişmenin aday açıklama takvimini çok değiştirmeyeceği belirtilirken Altılı Masa açısından henüz bir sonuç üretmeyeceği de kaydediliyor.

Kılıçdaroğlu’nun açıklaması sonrası gözlerin çevrildiği İYİ Parti’de bir kurmay, “CHP listelerinden seçilmiş belediye başkanlarının genel başkanları için ‘yanındayım’ demelerinden daha doğal ne olabilir? Bizim partililer de genel başkanımız Akşener’in yanındadır. Ortada resmen bir adaylık ilanı ya da talebi yok. Bu olduğunda o zaman tartışırız. Adayı ‘Altılı Masa belirleyecek’ diyen Sayın Kılıçdaroğlu. Diğer liderler de buna ‘tamam’ dedi. O gün gelecek karar verilecek” dedi.

Akşener’in yakın çalışma arkadaşlarından bir başka isimse, “Kılıçdaroğlu son günlerde neredeyse her programda gayri resmi olarak adaylığını ilan ediyor. Bu son çıkış belki içlerindeki tartışmaları bitirebilir. Ama Altılı Masa’nın gündemi olmadan bunu değerlendirmek doğru değil” yorumu yaptı.

Öte yandan DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün Ankara kulislerinden aktardığına göre, İYİ Parti’de “Kılıçdaroğlu, bir yola çıkıyor ve destek istiyor ancak bunu mutlaka adaylık ilanı olarak görmemek gerek” değerlendirmesi yapılıyor.

Ortak cumhurbaşkanı adayı için alınacak kararın genel başkanlar tarafından verileceğini hatırlatan İYİ Partili yetkililer, “Kılıçdaroğlu’nun bu ifadelerinin tam olarak ne için söylendiğini iyi irdelemek gerekiyor. Kılıçdaroğlu, partisinden belirlenecek aday için karar alma yetkisi istiyor” değerlendirmesini de yapıyor.

İYİ Parti’de 30 Eylül Cuma günü hem Genel İdare Kurulu toplantısı hem de milletvekilleri ile bir toplantı yapılacak. Bu toplantılarda da Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin gündeme gelmesi ve 2 Ekim’deki liderler buluşması öncesinde bir strateji belirlenmesi bekleniyor.

Paylaşın

Millet İttifakı İle Cumhur İttifakı Arasındaki Fark Açılıyor

Seçimler yaklaştıkça araştırma şirketleri de anket çalışmalarına hız verdi. BUPAR Araştırma Şirketi Başkanı Erdal Akaltun, son araştırma sonuçlarında Millet İttifakı’nın oylarının artma eğiliminde olduğunu kaydetti, Akaltun, “Bizim anketlerimizde İYİ Parti’nin oyları yüzde 15 düzeyinde çıkıyor. Özellikle son araştırmalarımızda Millet İttifakı oylarının artma eğiliminde olduğunu, Cumhur İttifakı oylarının ise azalma eğiliminde olduğunu görüyoruz” dedi. 

Öte yandan anketlerindeki sonuçların ışığında bir dizi değerlendirmede bulunan Gezici Araştırma Şirketi Başkanı Murat Gezici, “HDP’nin oyları son araştırmalarımıza göre sabit kalmış durumda. Çünkü seçmen, ‘HDP barajı nasıl olsa geçecek’ gözüyle bakıyor. Bu nedenle HDP’nin emanet oyları, asıl yeri olan Millet İttifakı’na yöneliyor” dedi.

Cumhuriyet’ten Sena Tufan’ın haberine göre, seçimlere sayılı aylar kala anket şirketleri çalışmalarına hız verdi. ORC Araştırma Şirketi Genel Müdürü Mehmet Pösteki, 33 ilde 6 bin 190 kişiyle gerçekleştirilen ve 17-21 Eylül tarihlerini kapsayan anketin ön sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı.

Ankette İYİ Parti’nin oylarının yükseldiği dikkat çekti. Katılımcılara “Bu pazar seçim olsa hangi partiye oy verirdiniz” sorusu yöneltildi. Buna göre kararsız seçmenlerin dağıtılmasıyla birlikte, AKP yüzde 30.6, CHP yüzde 24.8, İYİ Parti 19.4 oranında oy aldı. Diğer partilerin de dağılımının yer aldığı analizin ise kamuoyuyla yarın paylaşılacağı açıklandı.

BUPAR Araştırma Şirketi Başkanı Erdal Akaltun da, BUPAR Ararştırma’nın son anket sonuçlarından elde ettiği genel bulguları anlattı. Akaltun, son araştırma sonuçlarında Millet İttifakı’nın oylarının artma eğiliminde olduğunu kaydetti, Akaltun, “Bizim anketlerimizde İYİ Parti’nin oyları yüzde 15 düzeyinde çıkıyor. Özellikle son araştırmalarımızda Millet İttifakı oylarının artma eğiliminde olduğunu, Cumhur İttifakı oylarının ise azalma eğiliminde olduğunu görüyoruz” dedi.

Akaltun, 6’lı masanın aday belirsizliği üzerinden yürütülen tartışmaların anketlerdeki yansımalarını ise şu sözlerle anlattı:

“Seçmenler 6’lı masanın adayını değil projelerini konuşuyor. 6’lı masada genel başkanlar arasında da bu konu bir sorun teşkil etmiyor. Ancak şu anda adaylık açıklamasını yapmak 6’lı masa için çok da doğru olmayacak. Çünkü seçime çok uzun bir zaman olduğu için, seçmenler aday yerine projeleri konuşuyor. Ülkenin içinde bulunduğu sorunlar ve konjonktürde sorunları var olan iktidarın çözüp çözemeyeceğiyle ve burada 6’lı masanın önerilerine kulak verecektir. Seçmenler şu anda kişiyi tartışmak yerine ülkede nelerin değişebileceğini konuşuyor. Bu nedenle seçmenlerin asıl merak ettiği değişimin neler getireceği.”

‘HDP’nin oyları stabil’

Gezici Araştırma Şirketi Başkanı Murat Gezici, anketlerindeki sonuçların ışığında bir dizi değerlendirmede bulundu. Gezici, “HDP’nin oyları son araştırmalarımıza göre sabit kalmış durumda. Çünkü seçmen, ‘HDP barajı nasıl olsa geçecek’ gözüyle bakıyor. Bu nedenle HDP’nin emanet oyları, asıl yeri olan Millet İttifakı’na yöneliyor” dedi.

Paylaşın

Altılı Masa, CHP Lideri’nin ‘Benimle Misiniz?’ Çıkışını Nasıl Yorumluyor?

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakatını imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa’da, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun partililere yönelik “benimle misiniz” çıkışını bir dayatma olarak görmediği konuşuluyor.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, partisinin İzmir’de düzenlediği kampın açılış konuşmasında yaptığı “Benimle misiniz?” çıkışı Ankara siyaset kulislerinde büyük yankı uyardı.

Partililere seslenen Kılıçdaroğlu, “Artık bilmek zorundayım, siz gerçekten benimle birlikte misiniz? Bazılarınızın sesi çıkmıyor, bazılarınızın da isteyerek veya istemeyerek zarar verdiğini de görüyorum. Artık karar verin” demişti.

Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin ardından CHP’li büyükşehir belediye başkanları, genel başkan yardımcıları ile milletvekilleri, sosyal medyadan “yanındayım” etiketi ile Kılıçdaroğlu’na destek verdi.

Parti içinde ‘adaylık’ ilanı yorumu

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün Ankara kulislerinden aktardığına göre, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışı parti içerisinde “adaylık ilanı” olarak yorumlandı. CHP’li üst düzey bir yetkili Kılıçdaroğlu’nun bu konuşmayla iki ayrı adrese gönderme yaptığını dile getirdi. Yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Sesiniz çıkmıyor” ifadesiyle adı sık sık adaylık için geçen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a mesaj gönderdiği iddiasında bulundu.

Aynı yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Bazılarınızın da isteyerek veya istemeyerek zarar verdiğini görüyorum” sözleriyle de “HDP’ye bakanlık verilebilir” açıklamasıyla altılı masada krize neden olan İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile benzeri açıklamalar yapan partilileri uyardığını öne sürdü. Aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun adaylığını net bir dille ilan etmiş olduğunu savunan yetkili, önümüzdeki dönemde Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına çok daha emin adımlarla yürüyeceğini savundu.

Altılı Masa aynı görüşte değil

Masanın ikinci büyük ortağı İYİ Parti’de “Kılıçdaroğlu, bir yola çıkıyor ve destek istiyor ancak bunu mutlaka adaylık ilanı olarak görmemek gerek” değerlendirmesi yapılıyor. Ortak cumhurbaşkanı adayı için alınacak kararın genel başkanlar tarafından verileceğini hatırlatan İYİ Partili yetkililer, “Kılıçdaroğlu’nun bu ifadelerinin tam olarak ne için söylendiğini iyi irdelemek gerekiyor. Kılıçdaroğlu, partisinden belirlenecek aday için karar alma yetkisi istiyor” değerlendirmesini de yapıyor. Öte yandan İYİ Parti’de 30 Eylül Cuma günü hem Genel İdare Kurulu toplantısı hem de milletvekilleri ile bir toplantı yapılacak. Bu toplantılarda da Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin gündeme gelmesi ve 2 Ekim’deki liderler buluşması öncesinde bir strateji belirlenmesi bekleniyor.

“Adaylık dayatması olarak görmüyoruz”

Saadet Partili yetkililer de masanın birlik ve beraberliğini önemsediklerini belirterek, “Parti içerisindeki her partinin kendi iç bünyesinde birlik ve beraberlik yönünde yaptığı çalışmaları masanın aleyhine görmüyoruz” diyor. Partili üst düzey bir yetkili, “Hiçbir partinin bugüne kadar masaya adaylık dayatması göstermediğini biliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını da böyle bir adaylık dayatması olarak görmüyoruz” ifadesini kullandı. Kılıçdaroğlu’nun parti içerisindeki birlik ve beraberliği sağlamaya yönelik mesajlar verdiğini kaydeden yetkili, “Bu süreçte her partinin kendi iç konsodilasyonu büyük önem taşıyor” diye konuştu.

Gelecek Partisi de, Kılıçdaroğlu’nun sözlerini parti içi bir değerlendirme toplantısı olarak görüyor. Kılıçdaroğlu’nun partide üst düzey yöneticilere de seslendiğini kaydeden Gelecek Partili yetkili, “CHP içerisinde birileri sürekli aday öne sürüyor. Bunun içinde belediye başkanları da var. Dolayısıyla parti bir senkronizasyon kaybına uğradı. Kılıçdaroğlu, bu kaybı toparlamaya çalışıyor. Doğru da yapıyor” ifadesini kullandı. Bu sözleri adaylık ilanı olarak görmediklerini kaydeden yetkili, “Kılıçdaroğlu, ‘Adaya masa karar verecek’ diyor. Bizim için esas olan odur” diye konuştu.

“Partiyi huzursuz edenlere ‘susun’ mesajı verdi”

Demokrat Parti’de yapılan değerlendirmelerde de Kılıçdaroğlu’nun parti içerisinde huzursuzluk yaratanlara yönelik uyarılarda bulunduğu konuşuluyor. Demokrat Partili üst düzey bir yetkili, “Kemal Bey, kendi partisi içinde ileri geri konuşan, boş konuşan ortalığı huzursuz edenlere karşı susun mesajı verdi” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu’nun herhangi bir adaylık dayatmasında bulunmadığını kaydeden yetkili, “Her partinin genel başkanı tabii adaydır. Masadan Kılıçdaroğlu aday çıkarsa destekleriz, hakkıdır da. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri adaylık dayatması olarak görülmemeli” diye konuştu. Aynı yetkili, Kılıçdaroğlu’nun “Bazılarınızın sesi çıkmıyor” sözleri ile ilgili de “Kemal Bey, kendisine yönelik saldırılar sürerken, ağır ithamlar yöneltilirken parti içerisinde sessiz kalan milletvekili veya farklı makamlarda bulunan belediye başkanlarına seslendi” değerlendirmesinde bulundu.

‘Söylem birliğinden sonra konuşulur”

DEVA Partili üst düzey bir yetkili de adaylık konusunda önce Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e geçişin yol haritasının netleştirilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Bunun yanında tematik konularda ortak söylem birliği için de çalıştıklarını kaydeden yetkili, “Bu meseleleri aştıktan sonra ancak adaylığı konuşabiliriz. Kemal Bey’in de böyle düşünerek kendi partisinin içine yönelik bir mesaj verdiğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı. Aynı yetkili, “Biz bu sözlerden en ufak bir şekilde rahatsızlık duymayız ve üzerimize de almayız. Kemal Bey’in kendi arkadaşları ile alakalı bir güven testi yürüttüğünü düşünüyoruz” ifadelerini de kullandı.

Paylaşın

‘Emek ve Özgürlük İttifakı’nın Kuruluşu Açıklandı; Yol Haritası Paylaşıldı

Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Emekçi Hareket Partisi (EHP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı İstanbul’da düzenlenen halk buluşmasında kuruluşunu ilan ederken, ittifakın yol haritasını kamuoyu ile paylaştı. 

Haber Merkezi / Buluşmaya ittifak partilerinin ve kurumlarının başkanları ve eş genel başkanları, sözcüleri, milletvekilleri, sendika temsilcileri, işçiler ve binlerce yurttaş katıldı. Haliç Kongre Merkezi’ndeki halk buluşması, katılımcıların salona girişleriyle başladı.

Öte yandan ittifak bileşeni partilerden EHP Sözcüsü Özge Akman, Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz, HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ile Mithat Sancar, SMF Dönem Sözcüsü Barış Kayaoğlu, TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TÖP Sözcüleri Perihan Koca ile Juliana Gözen salona birlikte giriş yaptı.

HDP bileşenlerinden Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Başkanı Keskin Bayındır, Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eş Genel Başkanı Şahin Tümüklü, Sosyalist Kadın Meclisi Sözcüsü Çiçek Otlu, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Esengül Demir, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, SODAP Eş Sözcüleri Kezban Konukçu ve Sezgin Kartal, SYKP Eş Genel Başkanları Canan Yüce ve Cavit Uğur, Yeşil Sol Parti Eş Sözcüleri Ayşe Erdem ve İbrahim Akın da salonda yerlerini aldı.

n ardından Emek ve Özgürlük İttifakı deklarasyonunu açıkladı. Deklarasyonun tam metni ise şöyle:

“Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakının yarattığı yıkımı durdurmak, Tek Adam Yönetimi’ni sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin acil görevidir. Bu değişim ve dönüşümün yaşanabilmesi için emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlerin ortak ve birleşik mücadeleyi güçlendirmesi ve kararlı bir şekilde sürdürmesi büyük önem taşıyor. Bu birlik ve mücadele yeni dönemin belirleyici, etkin bir gücü de olmak zorundadır. Halkın beklentisi ve talebi de bu yöndedir.

Verilecek ortak mücadele, takınılacak güçlü ve kararlı tutum, halkın acil ekonomik taleplerinin elde edilmesi ve demokratikleşme yolunda adımlar atılmasını sağlayacak bir yürüyüş olacaktır. Bu yürüyüşün uğrak yerlerinden biri olan seçimler Türkiye için kritik bir anlam taşımaktadır. Seçim sürecinde halkın gelecek umutlarını salt sandığa bağlamadan, ancak sandığın önemini de görmezden gelmeden emek ve demokrasi mücadelesini yükselterek, bu temelde halkı seçimlerden kazanımla çıkmaya motive etmek ve seçim güvenliği için bütün tedbirleri almak ihmal edilemez bir sorumluluktur. İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte ekonomik ve politik acil görevlerin gerçekleşmesi için hedeflediğimiz ittifak, sömürülen ve ezilen bütün halk kitlelerinin ittifakıdır. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının dayanışması ve ittifakıdır. Ortak, güçlü ve kararlı bir mücadele zeminidir.

“Emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır”

Bu iktidarın program ve icraatları, emperyalizmin, sermaye sınıfının, kendi yandaş şirket ve holdinglerinin çıkarlarını önceleyen bir politik anlayışa ve uygulamalara dayanıyor. Yandaşları da palazlandıran bu haksız ve usulsüz ihale sistemi hukuken yeniden incelenmeyi gerektiriyor. İzlenen sömürü ve baskı politikalarının işçi ve emekçilerde, yoksul çiftçi, köylü ve esnafta, ezilen halk kesimlerinde yarattığı ekonomik ve sosyal yoksunluk toplumun birinci derdi haline gelmiştir. Hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, geçinme, barınma vb. sorunlarının çözülmesi için somut adımların atılması ve işçilerin, emekçilerin, ezilen halk kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi bugün herkes için ilk meseledir. Bu gerçekten hareketle yaşanan ekonomik krizin ve çok yönlü toplumsal yıkımın ağır faturasını yerli ve yabancı sermayeye ödetecek, emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır.

Bu kapsamda;

Zamların durdurulması, ücretlerin açlık ve yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanacak bir düzeye çıkarılması, işten atmaların yasaklanması, istihdamın artırılması, temel tüketim maddelerinden alınan vergilerin kaldırılması, az kazanandan az çok kazandan çok vergi alınması, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir ekonomik programın izlenmesi en büyük toplumsal ihtiyaçtır.

Bütçe kaynaklarının; saraylar, savaşlar, yandaşlar ve dış borçların ödenmesi için değil halkın ekonomik güvencesi ve doğrudan gelir destekleri için seferber edilmesi ilk adımlardır.

Halkın; elektrik, doğal gaz, su, internet gibi temel ihtiyaçlarının bir ‘sosyal haklar programı’ kapsamında, aylık geliri yoksulluk sınırının altında olan herkese ücretsiz sağlanması; KYK borçlarının tamamen silinmesi, emeklilikte yaşa takılanların (EYT), öğretmenler başta olmak üzere kamuda ataması yapılmayan tüm meslek gruplarının sorunlarının çözülmesi acil ihtiyaçtır. Emeklilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, yoksul çiftçilerin borçlarının silinmesi, mağduriyetleri olağanüstü artan esnafın desteklenmesi ilk yapılması gerekenler arasındadır.

Özellikle enerji ve ulaşım hatları, sağlık ve eğitim alanlarında nitelikli, parasız ve kamusal hizmetlerin verilebilmesi için işçilerin, emekçilerin denetimini içeren acil kamusallaştırma adımlarının atılması gereklidir.

Kadın yoksulluğuna son verecek, ekonomik yaşamın her alanında eşit ve etkin olmasını sağlayacak politikalar şarttır. 18 yaş ve altı çocuk emeğinin ücretli emek olarak kullanılması yasak olmalıdır.

‘Geri Kabul Anlaşması’ iptal edilmelidir. Dönmek isteyen sığınmacılar için bölgede barış ortamı sağlanmalı, birlikte yaşamı talep eden sığınmacılara mülteci statüsü verilmeli, birlikte yaşamın koşulları inşa edilmelidir.

“Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulan tek adam yönetimi, demokratik hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getirmiş, keyfiliği, zorbalığı, hukuksuzluğu ve adaletsizliği kurumsallaştırmış, bu ülkenin ve halkların yaşadığı sömürüyü, baskıyı ve çözümsüzlüğü derinleştirmiş, faşizan uygulamaları gündelik politikanın parçası haline getirmiştir.

Dolayısıyla tek adam sistemini ayakta tutan, besleyen tüm kurum, mekanizma ve bağımlılık ilişkilerini değiştirmek öncelikli amaçlarımızdandır. Seçim barajının kaldırılması, demokratik hakların, siyasal özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılmasının garanti altına alınması, demokratik, tarafsız ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulması acil bir ihtiyaçtır. Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır.

Bu kapsamda;

Yerinden ve yerelden demokratik yönetim için yerel yönetimlere merkezden kimi alanlarda yetki ve kaynak devrine bağlı, halkın güçlü katılım mekanizmalarının oluşması, yönetimin halkın oyuyla gelmiş kişilere ve yerel halk meclislerine devredilmesi, kayyum rejimine son verilmelidir.

Bütün işçi ve emekçilerin sınırsız sendikal örgütlenme, her türlü (hak, dayanışma, siyasal ve genel) grev ve toplu sözleşme hakkının güvence altına alınması, günlük çalışma süresinin 7 saat olması ve lokavtın yasaklanması gerekmektedir.

Demokrasiyi, eşit yurttaşlık taleplerini ve inanan inanmayan herkes için düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünü kapsayan bir laikliğin inşa edilmesi; Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının güvence altına alınması gerekmektedir.

Farklı kültürlere, kimliklere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygıya dayalı eşit yurttaşlık hakkı, temel bir ilke olarak benimsenmelidir.

Kanun hükmünde kararnamelerle yaratılan hak gasplarının giderilmesi, kamuda işe alımda ve atamalarda her tür ayırımcılığa son verilmesi, halk egemenliğine dayanan demokratik bir düzen için atılması gereken acil adımlardır.

Yurtta, bölgede ve dünyada barıştan yana, uzun vadeli halklar arası iş birliğine yönelik politikalar acil ihtiyaçtır. Bunun için emperyalist güçlerin ve iş birlikçilerinin çıkarları değil halkların ihtiyaçları esas alınmalıdır. Komşularımız başta olmak üzere diğer ülkelerle savaş ve çatışmaya, askeri güç gösterisine dayalı, yayılmacı politikaları terk etmek; eşit haklara dayalı, ilkeli ve barışçıl bir dış politika yürütmek gerçek anlamda bir halk egemenliği için zorunludur.

“Kürt sorununun çözümü için inkar ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması gereklidir”

Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunlardan biri de Kürt sorunudur. Demokratik çözüm ve barış için ülkedeki bütün toplumsal kesimlerin yaklaşımlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir politika olması gerekendir. Demokratikleşme ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan Kürt sorununun çözümü için inkar ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması gereklidir. Savaş politikaları, silah ve çatışma yöntemleri yerine, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikardır. Diyalog ve çözüm zeminini kurmak ve güçlendirmek; demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak olmak; bu çerçevede, başta ana dili hakkı olmak üzere tüm evrensel kimlik haklarının tanınması için gerekli düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.

“İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi ve uygulanması…”

Kadınların ve LGBTİ+’ların toplumsal yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olması için her türlü güvencenin sağlanması zorunludur. Erkek egemen zihniyetten ve uygulamalardan kaynaklanan, kadınlara yönelik sistematik erkek şiddetiyle ve kadın cinayetleriyle çok kapsamlı bir mücadele şarttır. İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi ve uygulanması, toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki siyasal, idari, ekonomik ve kültürel tüm engellerin kaldırılması ilk acil adımlardır.

Gençlerin yaşam tercihlerine saygı duyan bir yaklaşımla, kendilerini serbestçe ifade edebilmeleri ve özgürce yaşayabilmeleri için başta eğitim ve kültür olmak üzere ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda bütün engeller kaldırılmalıdır. Eğitim her kademede parasız, bilimsel ve demokratik olmalıdır. Gençlerin ekonomik olarak desteklenmeleri, her alanda daha fazla yönetime katılmaları, yaratıcı ve ilerletici fikirlerin toplumda daha belirleyici hale gelmesine yol açacaktır.

Çocuklar toplumun kendine ait hakları olan özneleridir. Bunu böyle kabul edip, maruz kaldıkları bütün ayrımcılıkla mücadele etmeliyiz. Ülkemizde 10 milyonu aşkın engelli yaşıyor. Engellilik salt bedene indirgenen bir tıbbi yaklaşımla ele alınamaz. Toplumda her anlamda farkındalık yaratmak, engellilerin kamu hizmetlerinden eşit yurttaşlar olarak yararlanması için her çeşit düzenlenmenin kamu tarafından yapılması hayati önemdedir.

“Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınmalıdır”

Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Neoliberal politikaların ülkede derinleşmesini sağlayan iktidar, bütün doğal varlıkları sermayeye peşkeş çekiyor. İklim krizine karşı acil durum ilanı, kâr ve rant uğruna çılgınca doğa ve çevre tahribatına yol açan, ormanları, tarım alanlarını, akarsuları tahrip eden ve ekolojik dengeyi bozan, doğaya karşı işlenen suçların odağı olan tüm projeler durdurulmalıdır. Enerji, ulaşım, kentleşme ve tarım başta olmak üzere tüm politikalarda doğanın korunması odaklı yaklaşım hem acil hem de zorunludur. Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınmalıdır.

Tarihi ve kültürel varlıkların yağmasına son verilmelidir.

“Hep birlikte başaracağız… “

Çağrımız Türkiye’nin aydınlık ve demokratik geleceğini düşünen tüm kurum, kuruluş ve partilere, tek tek yurttaşlaradır. Hep beraber sorumluluk alalım. Cumhuriyetin 2. yüzyılında yangın yerine çevrilen ülkeyi ortak talepler ve birlikte mücadele anlayışıyla özgür ve demokratik şekilde yeniden inşa edelim. Türkiye halkları ayrımcılığa, nefret söylemine, kutuplaşmaya, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkışmış bir egemen siyasete mahkum değildir. Emek, barış, özgürlük ve demokrasi değerleri temelinde halkın egemen olduğu bir toplumsal düzen kurabiliriz. Bunu başarmak ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin değiştirici gücüyle mümkündür. Herkesi bu anlayış ve çağrı doğrultusunda ortak ve birleşik mücadeleye davet ediyoruz! Hep birlikte başaracağız… “

Paylaşın

Adaylık Tartışması ‘Altılı Masa’yı Sarsabilir Mi?

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem mutabakatını imzalayan CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Altılı Masa, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde 2 Ekim’de gerçekleştirecek.

Yaklaşık bir yıl süren ilk tur görüşmelerde yeni hükümet sistemi, seçim güvenliği, göç-göçmen politikaları, kamu kurumlarının yapılandırılması gibi konu başlıklarında uzlaşma sağlayan Altılı Masa önünde, cumhurbaşkanı adayını belirleme, geçiş süreci yol haritası, seçim ittifakı gibi önemli konu başlıkları duruyor.

Ancak ikinci tur görüşmeler öncesinde, adaylık ve iktidara gelinmesi halinde nasıl tutum alınacağı konusunda yapılan açıklamalar nedeniyle yaşanan tartışmalar, “Masada çatlak mı var, masa dağılıyor mu?”  sorularını da beraberinde getirdi.

Siyaset Bilimci Prof. Dr. Tanju Tosun, CHP, İYİ Parti, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu Altılı Masa’ya ilişkin tartışmalar, seçim sonucuna olası etkilerine ilişkin BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın sorularını yanıtladı.

“Aday dayatma endişesi var”

Altılı Masa’nın ilk tur görüşmelerinde sanki daha iyimser bir hava vardı, “Yarının Türkiyesi’ni kurma” gibi güçlü bir hedef ortaya kondu. Şimdi siyasi parti yöneticilerinin yaptığı açıklamalar üzerinden bir gelirim havası var. Adaylık tartışması mı masayı geriyor?

Şimdi özellikle ikincil, tali politik aktörlerin zaman zaman yapmış oldukları açıklamalar, ister istemez masayı oluşturan partilerin liderlerinin ve parti teşkilatlarının nezdinde birtakım soru işaretleri oluşturmakta. ‘Bir emrivaki mi yapılacak?’ gibi.

Mesela CHP açısından baktığımızda, sayın Kılıçdaroğlu’nun kendisinin açıkça ifade etmese de, ya kimi çok yakınında olan isimlerin veya teşkilattan bazı aktörleri emrivaki mi yapıyorlar, bir dayatma mı yapıyorlar? “Zihinlerinde aday ismini Kılıçdaroğlu diye netleştirmişler. Fakat buradan, adeta bir kamuoyu baskısı oluşturup, önümüze bu süreci öyle taşımak istiyorlar…” Böyle bir endişeleri olduğu kanaatindeyim ben.

Liderler bu tür değerlendirmeler karşısında seslerini çıkarmıyorlar ama onların altındaki ikinci, üçüncü derecedeki politik aktörler anında refleks gösteriyorlar. Anında gösterilen bu refleks, ister istemez birtakım Altılı Masa’yı oluşturan partilerin hem kendi içinde hem partiler arasında da bir dalgalanmaya yol açıyor. Dışarıdan izleyen sade yurttaşlar olarak ne oluyor, süreç ilerlemeyecek mi, kopacak mı,  diye bir soru soruyoruz.

Ama şunu görüyorum; ikinci, üçüncü politik aktörlerin açıklamalarından sonra liderler bunu bir şekilde toparlıyorlar. Fakat aralarında da konuşmuyorlar anladığım kadarıyla bu meseleyi. Yani neden böyle oluyor, buna özellikle dikkat etmemiz gerekir diye aralarında konuşmak yerine, medya aracılığıyla bir şekilde konuşulmuş oluyor. Bu da diyalog sürecinde birtakım soru işareti uyandırıyor.

“Karşılıklı tavizler verip, en fazla kazancı elde etme stratejisi izliyorlar”

Bülent Kuşoğlu’nun “Kılıçdaroğlu aday olmazsa masa dağılır” açıklaması büyük tartışma yarattı. Masa bu aşamadan sonra dağılır mı? Yoksa 6 parti artık birbirine mahkum mu?

Bu saatten sonra masanın dağılma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu düşünürüm. Çünkü burada prosedürel şekilde ilerliyorlar ve benim izlediğim kadarıyla bu ortak aday belirlemeyi ajandalarının seçim yaklaştığı zamana bırakıyorlar. Bu çerçevede, tabii ki birbirlerine mahkum değiller.

Özellikle CHP, İYİ parti, onun dışında DEVA, Saadet, Gelecek Partisi birlikte yürümeleri durumunda, parlamentoda temsil edilme potansiyelleri, bu iki parti dışındaki partilerin de mevcut. Burada güçleri birleştirmek suretiyle, hem parlamentoda güçlü şekilde temsil, hem de cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma isteği var bunların. Yani birbirlerine mahkum olma durumu söz konusu değil.

Çok temkinli hareket ediyorlar. Zaman zaman güven kaybı kırılmasından ziyade,  “Acaba başka ajandalar var mı?” diye izliyorlar, kolluyorlar. Çünkü burada strateji doğrudan doğruya işbirliği halinde seçime gitmeleri durumunda, tüm tarafların kazanması esasına dayalı bir müzakere yürütüyor.

Altılı Masa’daki liderlerden birinin aday olarak çıkması durumunda, milletvekilliği anlamında özellikle küçük partilere en fazla milletvekilliği sağlayacak şekilde bir ittifak stratejisi olacağını düşünüyorum ben.

Yani karşılıklı tavizler veriyorlar. Fakat bu karşılıklı tavizlerin sonucunda en fazla kazancı elde etmeye yönelik bir strateji izliyorlar. Bu nedenledir ki, hepsi birbirlerine karşı, evet nazik ama ince eleyip sık dokuyorlar diyebiliriz.

“Dayatma karşısında ortak aday ihtimali az olabilir”

Tabii taşlı yola yeni girildi gibi de bir hava var. Meral Akşener, çok iddialı şekilde Çarşamba günü “Eğer aklı başında, sağduyulu, akıllı, stratejik yolculuk yapabilirsek, 13. Cumhurbaşkanı Millet İttitfakı’nın adayı olacak” diyordu. Sizce Millet İttifakı veya Altılı Masa akıllı bir strateji yürütüyor mu?

Bakıldığında, akıllı bir strateji yürütülüyor ama, partilerin yapısal unsurları içinde, genel başkanlardan sonra aşağı doğru inildikçe, politik aktörler kendi liderlerinin cumhurbaşkanı olması taraftarı aslında.

Sayın Akşener aslında anladığım kadarıyla bir mesaj da veriyor. Her türlü dayatmaya karşı olduğunu net bir şekilde dünkü (Çarşamba günkü) açıklamasıyla  ifade etti. Dayatma olmayacak. Yani zamanı geldiğinde bunu tartışacağız değerlendireceğiz ve kazanacak adayın kim olacağına ilişkin verilere göre hareket edip uzlaşacağız. Aksi taktirde dayatma karşısında ortak bir aday belirleme ihtimali biraz az olabilir. Böyle bir mesaj vermek istiyor aslında.

Adaylık tartışması: “CHP duygusal ve prestij meselesi olarak bakıyor”

CHP, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını mı dayatıyor? Akşener’in tepkisi buna mı?

Altılı Masa’da oy tabanı itibariyle en güçlü parti CHP ve onun Genel Başkanı Kılıçdaroğlu. İktidara susamış bir parti teşkilatları var. Cumhurbaşkanı makamı, bir partinin genel başkanının ulaşabileceği en üst makam. Hem icraat hem de parti için de politik prestij meselesi.

Hal böyle olunca, bir dayatma olamaz tabii ama aşırı duygu yüklü bir dışavurum var. Bu şekilde bakmak gerekir. Yoksa dayatılsa dahi, dayatmanın bir sonuç üretmeyeceğini CHP’li  politikacılar, teşkilatlar da biliyordur. Çünkü o, masadan ortaklaşa çıkacak bir karar.

CHP’liler adaylık meselesine duygusal bakıyorlar, prestij olarak bakıyorlar ve CHP’yi, genel başkanlarını görmek istedikleri yer bağlamında bakıyorlar.

“Masa ideolojik farklılıklardan değil, adaylık konusunda sarsıntı yaşayabilir”

İktidar kanadı, Altılı Masa’yı “5 benzemez” diye eleştiriyor. Erdoğan, “alternatifimiz yok” diyerek seçimi kazanma riski olmadığını söyledi. Dünya örneklerine de bakıldığında, böyle farklı ideoloji, hayata bakış farkı olan bir masa oluşumunun başarı şansı nedir, topluma güven verebiliyor mu?

Bugün gelinen nokta itibariyle bakıldığında kamuoyu araştırmalarına yansıyan bulgular seçmenin net bir şekilde alternatif arayışında olduğunu ve bu alternatifi en azından 5-6 partiye birden verdiğini görüyoruz. Yani aritmetik toplamları itibariyle bakıldığında, alternatif var. Zaten rekabetçi demokratik sistemlerde siyasetin meşruiyeti alternatiflerin çokluğuna bağlıdır.

Macaristan’daki seçim başarısızlığı o farklı partilerin ideolojik anlamda farklı politika önermelerinden falan değil, orada sürecin kampanyasını iyi yönetemediklerini düşünüyorum. Aday seçimi, adayın niteliği anlamında problem olduğunu düşünüyorum. Yoksa İtalya’da da, Almanya’da da, İskandinav ülkelerinde de ideolojik anlamda farklı olan partilerin koalisyon yoluyla iktidara gelmeleri, yani siyasal ittifak yapmaları mümkün.

Fakat burada temel mesele, sadece seçim ittifakı olarak mı bakıyor partiler? Seçim ittifakı yeterli değil, mutlaka ve mutlaka siyasal ittifaka evrilmesi gerekiyor.

Çünkü güçlendirilmiş parlamenter sistem gibi topyekûn sistem değişikliği iddiasında bulunuyorsanız ve uzun süreden beri Türkiye’nin daha iyi yönetilmesine yönelik politikalar üzerinde çalışıyorsanız ve bu konuda şimdiye dek “bu  politikalarda uzlaşamıyoruz” diye bir ses yükselmiyorsa, bence birbirine benzemeyen bu partilerin en azından Türkiye’nin temel sorunlarını çözme konusunda asgari düzeyde uzlaştıkları ve bu uzlaşmayla siyasal ittifaka evrileceğini düşünüyorum.

Aksini düşünmek bugüne kadar, bu masanın dağılmasını gerektiriyordu. Masa dağılırsa, 5-6 benzemezin ideolojik farklılıklarından değil, maalesef en yumuşak karnı olan adaylık konusunda bir sarsıntı yaşanabilir.

Yoksa İYİ Parti’nin açıklamış olduğu, birkaç ay önce Ümit Özlale hocamızın, yoksulluğu önlemeyle ilgili, CHP’nin aile destekleri sigortası gibi… Bu tarafıyla bakıldığında hiçbiri kapalı ekonomi taraftarı değil, hepsi piyasa ekonomisi taraftarı. Piyasa ekonomisini nasıl sosyalleştireceksiniz, nasıl daha adaletli dağıtım politikalarıyla uygulayacaksınız?

Demokratikleşme konusunda en ufak bir problem yok. Din, inanç özgürlüğü konusunda GPS (Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem) raporuna yansıyan, elde edilen kazanımlardan hiçbir şekilde geri dönüş olmayacağını taahhüt altına aldılar. Dolayısıyla yola çıkış anlamında ideolojik olarak birbirine benzemeyenler, bir araya geldiler ve benzemeyen noktalardan çok, benzeyen noktalar şu anda masada. Böyle bir izlenim yaratıyor.

En önemli mesele burada adaylık meselesi. Ama buraya kadar taşıdıktan sonra ben masanın devrilme ihtimalini çok düşük olarak düşünürüm. O yapılırsa zaten alaturka siyasetinin uzlaşmadan uzak, geçmişteki niteliğiyle ilişkilendiririm. Asıl bence Altılı Masa’nın alternatifi yoktur, Türkiye’nin bu dar koridordan çıkması için.

HDP ile ilişkiler

Bir de HDP ile ilişkiler meselesi var. CHP’li Gürsel Tekin, “HDP’li bakan olabilir” diyor, İYİ Parti, “olduğum yerde olamaz” diyor. HDP’den Kılıçdaroğlu’nun adaylığına destek mesajları geliyor. Bu farklı tutumlar Kürt seçmende nasıl bir etki yaratıyor?

Benim anladığım kadarıyla Kürt seçmenlerin,  özellikle Altılı Masa içinde İYİ Parti’nin HDP’ye bakışı konusunda bir rahatsızlığı var. Ama bu rahatsızlığa rağmen, seçim sonrası kazanımları için, yani bu kazanımlardan kastettiğim demokratikleşme alanında atılacak adımların üreteceği kazanımlar anlamında, bu düzenin devamı yerine, şimdilik kendilerine mesafeli duran, yakınlaşmayan bir partinin seçim sonrasında daha makule gelebileceğini düşündüklerini hissediyorum ben.

Tabii HDP meseleye biraz daha farklı yaklaşıyor. HDP, “bizimle yan yana gelmekten çekinen partilerle işimiz olmaz” gibi yaklaşıyor. Masada yok ama HDP’de özellikle seçim sonrasında elini güçlendirmeye yönelik bir strateji olarak düşünüyorum.

Kürt seçmenin politik bilinci çok yüksek, uyarılmış oy kullanmıyorlar genel olarak, aynı zamanda stratejik oy kullanma eğilimleri çok yüksek. Ve elde edecekleri kazanımlara bakacaklar. Kazanımlar da söylem referanslı değil de, HDP’nin seçim sürecinde dillendireceği taleplere Altılı Masa partileri nasıl bakıyorlar? Ben daha ziyade bunu izleyeceklerini düşünüyorum HDP seçmeninin.

Altılı Masa’nın da  muhtemelen bazı demokratikleşme ekseninden kampanya sürecinde Kürt yurttaşların haklarını bir şekilde dillendireceğini düşünüyorum. Ama masadaki tüm partilerin kırmızı çizgisi PKK’nın bir terör örgütü olarak kabul edilmesi ve teröre silahlı eyleme siyasal şiddete tamamen karşılar. HDP’den de bu adımı atmasını bekliyorlar.

“İkinci tura kalmayacak formül hayata geçirilmeli”

İYİ Partide şöyle bir görüş var: “Seçim ikinci tura kalacak, HDP kendi adayını çıkarsın.” Muhalefet açısından sizce bu daha mı avantajlı?

Niye İYİ parti öyle istiyor veya düşünüyor? HDP’nin Altılı Masa’nın adayını destekler şeklinde bir algı oluşmasını istemiyor. Zira kendileri açısından bumerang etkisi, ters etki yaratmasın… Biraz öyle bakıyor İYİ Parti.

Ama ben  partizan siyasal patronaj, clientalist birtakım duygular nedeniyle ve rejimin neredeyse rekabetçi otoriterizmden, tam otoriterizme kayma riskinin olduğu şu dönemde, ikinci tura bırakılacak bir seçimde, özellikle kararsız ya da hala zihninde birtakım soru işareti olan seçmenin ne yapılıp ne edilip iktidar tarafından yanlarına –ki ödüllendirme, korkutma olabilir- çekilme riski var. Dolayısıyla ikinci tura kalmayacak bir formülün hayata geçirilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

“Kutuplaşma iktidar-muhalefet bloklarında oy donmasına yol açtı”

Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş  veya Ali Babacan’ın dediği gibi “7. bir isim mi?” Sizce aday olarak,  en avantajlı isim kim?

Kamuoyu araştırmalarında öne çıkan üç aday var: Kemal Bey, Mansur Bey ve Ekrem Bey. Üç ismin de kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada çok sert, keskin politik bir kutuplaşma olduğu için ülkede, kutuplaşma iktidar-muhalefet bloklarının oylarının donmasına yol açtı, oyların hareket kabiliyeti düştü.

Bu saatten sonra hangi politika uygulanırsa uygulansın, hangi vaat yapılırsa yapılsın, muhalefet tarafından iktidara, iktidar tarafından muhalefete oy geçişlerinin yaşanmasını düşük bir ihtimal olarak görürüm.

Yani yeni koşullarda 35-65, 40-60 gibi bir Cumhur İttifakı-Millet İttifakı donmuş dengesi var. O nedenle cumhurbaşkanı adayının kim olduğu önemli değil. Üç isim de kazanır diyorum. Ama mesele hangi adayın kazanacağı değil, hangi adayın ne tür vaatlerle Türkiye’nin yaşamış olduğu bu sorunları aşma konusunda seçmen için en cazip adres olacağı.

Temmuzda ücretli kesimlere yapılan zamlar, sosyal konut projesi gibi adımların iktidarda toparlanmaya yol açtığı konuşuluyor. Sizce bu tür projeler seçmen davranışını nasıl etkiliyor?

Bu konuda Türkiye’de uluslararası yayın olarak çıkmış birkaç tane ciddi makale var. Şimdi o geçmiş makalelere şöyle bir göz attığımızda, TOKİ  projelerinin özellikle yerel seçimlerde iktidar partisine yaradığını, hatta Türkiye’de konut edindirme politikasının bir siyasal patronaj aracı olarak iktidar partisinin tabanını genişlettiği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor.

Yani, “bu etki yapmaz” diye bir iddiada bulunmak eldeki akademik verilere göre mümkün değil. Fakat TOKİ’nin bazı olumsuz projelerini de dikkate almak gerekir. Bir de şunu merak ediyorum: Bu son TOKİ projesinde herhangi bir oy artışı sağlamaya yönelik seçilmiş ilçeler var mı, bu kadar stratejik olarak AKP ve Cumhur İttifakı’nın oylarını arttırmaya yönelik ilçeler gözetilerek mi seçildi yoksa ihtiyaca binaen mi seçildi?

Yani bir miktar arttırılabilir, birkaç puan arttırdığı görülüyor geçmiş AKP dönemindeki TOKİ projeleri nedeniyle. Ama sonuç tayin edecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum bu tür projelerin.

Bir de tabii 20 yıllık bir iktidarın yıpranma koşulları dikkate alındığında, gidişatı geri çevirmek, halen ekonomik krizin sürdüğü ortamda o kadar da kolay değil.

Paylaşın

İYİ Parti Lideri Akşener: Bu Seçimi Almak Zorundayız

İzmit Belediyesi’nin üç yıllık çalışmalarıyla ilgili tanıtım programında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, “Türkiye bir ucube sistemle yönetiliyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni ortadan kaldırabileceğimiz seçmenimizin oylarıyla sandıkta, demokrasi ile – şimdi bana dediler ki, ‘EYT’li mi emekli edeceksin? Normal mi emekli edeceksiniz? Ben de ‘EYT’li EYT’li, bir süre maaş almasınlar’ dedim. Söylemeye çalıştığım şey şudur: bu Partili Cumhurbaşkanlığı’nın yerine güçlendirilmiş parlamenter sistem adına mücadele ederek bunu konuşarak yaptığımız son seçimdir.” ifadelerini kullandı.

Akşener, konuşmasının devamında, “Bu seçimi almak zorundayız. Bu seçimde başarmak zorundayız. Türkiye ölmez, bitmez ama varsayın kaybettik ondan sonra bir daha parlamenter sistem konuşulamaz. Bu ucube sistemin bir tarafında var olan tek adam sisteminin karşılığı bu taraftan da bir tek adamı seçmek zorunda kalırız. Önceliğimiz parlamenter sisteme geçmektir, önceliğimiz hukukun üstünlüğünü kâmil bir demokrasiyi ve adaleti sağlamaktır.” dedi ve ekledi:

“Bunun yolu da denge ve denetleme mekanizmalarının bulunduğu ve 21. yüzyılın yeni değer setlerine uygun, gerçekten gençliğe uygun umudunu da hayata geçirebilecek, Türkiye’ye nefes aldırabilecek güçlendirilmiş parlamenter sisteme bu ülkeyi geçirmektir. Sağ ve salim biçimde geçirmektir. Onun yolu, iki şeyi kazanmaktan geçiyor. Biri Cumhurbaşkanlığı’nı kazanacağız, diğerini de Meclis’i kazanacağız.”

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, İzmit Belediyesi’nin üç yıllık çalışmalarıyla ilgili tanıtım programına katıldı. Akşener, burada yaptığı konuşmada özetle şunları ifade etti:

“24 Haziran’da seçim kararı alındı ve tam seçime gideceğiz. YSK’dan tersine sonuç çıkacağı söylenmeye başlandı. Sonra bir siyasi partimizin Genel başkanıyla görüştük ‘Acaba beraber gidebilir miyiz’ diye maalesef olmadı, şartlar uymadı. Sonra benim aklıma sayın Kılıçdaroğlu ile görüşmek geldi. Kendisine gittim 15 milletvekili talep ettim. Yani bu neydi? Demokrasiye dair Türkiye’de birçok şeyi değiştirecek bir adım atılmasına yönelik bir talepti. Kendisine herhalde ölünceye kadar şükran duyacağım. Ben sülaleme ‘Sayın Kılıçdaroğlu’nu çocuklarıyla beraber’ vasiyet ettim. Başlarına bir şey gelirse bendedir, bizdedir. O, 15 milletvekili arkadaşımdan birisi de karşımda duruyor. Yıllarca CHP ve sağın renkleri arasında büyük bir mesafe varken o davranış biçimi o aradaki alanı, o uzaklığı kapattı.

Bir iş birliğine, güç birliğine sebep oldu. Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi benim babamın partisidir ha… Şimdi alerjik bir tutum üzerinden söylemiyorum iyilikte birleşmenin ne kadar iyi hizmetlere yol açtığını anlatmak için söylüyorum. Yüz senelik bir parti. Kuralları var. Var baba var. Biz ise yeni kurulmuşuz, start up gibi. Anında karar al, koş koş. Gel gel. Böyle bir partiyiz. Dolayısıyla gittik teklif ettik. Başkanlarım çok uzun sürdü. Tam bir ay üzerinde konuştuk. Tabii ben dayanamıyorum İzmit’in kızıyım hafif bir dürtme yaptık sonra geri döndüler. Neyse oturduk ben arkadaşlarıma bir şey söyledim. Biz bu masaya oturmayı İYİ Parti’yi bir yere getirmek için yapmıyoruz. Biz bu masaya oturmayı çökmüş umudunu kaybetmiş ama somut başarıya ihtiyacı olan o muhalif seçmeni ayağa kaldırmak için yapıyoruz. Onun için ‘Türkiye mi, İYİ parti mi?’ denildiğinde Türkiye’yi tercih edeceksiniz.

İyi ki o teklifi götürmüşüz iyi ki siz de o teklife evet demişsiniz biz de o masaya oturmuşuz. Benim hedefim doğrusu İstanbul’du. Çünkü sayın Erdoğan, ‘İstanbul benim aşkım’ derdi. İstanbul’u almak Sayın Erdoğan’ın elinden aşkını almaktı. Ben o aşka göz dikmiştim ama bunu da madem biz bizeyiz, madem şehrimdeyim, mademki doğduğum yerdeyim, şimdi o aşkı almaktı ama o aşkın alınmasından benden başka inanan olmadı. Her türlü iddiaya girdik, basın mensupları da dahil. Şimdi, sonuç biz bu bakış açısıyla, bu ülkenin insanlarına ‘olabilir, biz yapabiliriz, istersek başarabiliriz’ i ispatladık.

Şimdi, bunları niye anlattım?” sorusunu yönelterek, “Ben size tekrar teşekkür ediyorum, her gördüğümde de teşekkür ettim, etmeye de devam edeceğim. İnşallah çalmayacaksınız çırpmayacaksınız, çaldırmayacaksınız. Zaten üçünü yapmayınca her şey düzgün gidiyor.

Türkiye bir ucube sistemle yönetiliyor. Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni ortadan kaldırabileceğimiz seçmenimizin oylarıyla sandıkta, demokrasi ile – şimdi bana dediler ki, ‘EYT’li mi emekli edeceksin? Normal mi emekli edeceksiniz? Ben de ‘EYT’li EYT’li, bir süre maaş almasınlar’ dedim. Söylemeye çalıştığım şey şudur: bu Partili Cumhurbaşkanlığı’nın yerine güçlendirilmiş parlamenter sistem adına mücadele ederek bunu konuşarak yaptığımız son seçimdir. Bu seçimi almak zorundayız. Bu seçimde başarmak zorundayız. Türkiye ölmez, bitmez ama varsayın kaybettik ondan sonra bir daha parlamenter sistem konuşulamaz.

Bu ucube sistemin bir tarafında var olan tek adam sisteminin karşılığı bu taraftan da bir tek adamı seçmek zorunda kalırız. Önceliğimiz parlamenter sisteme geçmektir, önceliğimiz hukukun üstünlüğünü kâmil bir demokrasiyi ve adaleti sağlamaktır. Bunun yolu da denge ve denetleme mekanizmalarının bulunduğu ve 21. yüzyılın yeni değer setlerine uygun, gerçekten gençliğe uygun umudunu da hayata geçirebilecek, Türkiye’ye nefes aldırabilecek güçlendirilmiş parlamenter sisteme bu ülkeyi geçirmektir. Sağ ve salim biçimde geçirmektir. Onun yolu, iki şeyi kazanmaktan geçiyor. Biri Cumhurbaşkanlığı’nı kazanacağız, diğerini de Meclis’i kazanacağız.”

Paylaşın

AYM Başkanı Arslan: En Büyük Sorun Adil Yargılanma

‘Türkiye’de Bireysel Başvurunun 10. Yılı Uluslararası Konferansı’nın açılışında konuşan AYM Başkanı Arslan, derdest ve ihlal sayıları değerlendirildiğinde acilen çözülmesi gereken bir adil yargılanma meselesinin olduğunu belirterek, mahkemenin kararlarında bu çözümün nasıl olması gerektiğine dair tespitlere yer verdiğini, yeri geldiğinde de tespit edilen yapısal sorunun çözümü için kararı yasama organına gönderdiğini söyledi.

Arslan, konuşmasının devamında, Anayasa Mahkemesine 450 bin civarında bireysel başvuru yapıldığını, bunun 327 bin kadarının sonuçlandırıldığını, yaklaşık 123 bin derdest başvuru bulunduğunu ve mevcut başvuruların 68 bin kadarının (yaklaşık yüzde 55) makul sürede yargılanma hakkına ilişkin şikâyetler olduğunu kaydetti.

Arslan, konuşmasında, Anayasa Mahkemesinin bu süreçte yaklaşık 30 bin ihlal kararı verdiğini, bunlardan yüzde 60’ından fazlasının makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olduğunu, bu sayıya adil yargılanma hakkının ihlali kararlarının da eklenmesiyle toplam ihlal kararlarının yüzde 70’inin adil yargılanma hakkına ilişkin olduğunu; bunun dışında mülkiyet hakkı (yüzde 10,6), ifade özgürlüğü (yüzde 8,9) ile özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkının (yüzde 2,6) en çok ihlal edilen hak ve özgürlükler arasında yer aldığını belirtti.

Anayasa Mahkemesi Yüce Divan Salonu’nda düzenlenen “Bireysel Başvurunun 10. Yılı Uluslararası Konferansı”nda açılış konuşmalarını Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Bölüm Başkanı Alexander Fricke, Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü Genel Direktörü Christos Giakoumopoulos (çevrim içi olarak) ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan açış konuşmalarını yaptı.

AYM Başkanı “Bireysel başvuru, bundan tam 10 yıl önce bugün başladığında umutluyduk zira bireysel başvuru hukuk tarihimizin en büyük reformlarından biriydi. Anayasa Mahkemesi olarak biz de bu kurumu başarılı ve etkili şekilde uygulayarak insanımızın temel hak ve özgürlüklerini koruma umudunu ve iradesini taşıyorduk.” dedi.

“Diğer yandan kaygılıydık Uzun yargılamalar gibi ülkenin kronik hukuk sorunları, buna bağlı olarak muhtemel iş yükü ve Mahkememiz dâhil yargı organlarının bireysel başvuruya yabancı oluşu, belli ölçüde de ön yargılar kaygılarımızı besleyen hususlardı.”

“10 yılda mahkemenin dokunmadığı hiç bir mesele kalmadı”

Başkan Arslan, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen bireysel başvurunun iyi uygulama örneklerinden birinin Türkiye’de yerleştiğini ifade ederek 10 yıllık sürede bireysel başvuruda verilen on binlerce kararda ülkenin temas edilmeyen, dokunulmayan neredeyse hiçbir hukuksal meselesinin kalmadığını vurguladı.

Derdest ve ihlal sayıları değerlendirildiğinde acilen çözülmesi gereken bir adil yargılanma meselesinin olduğunu söyleyen Başkan Arslan, Mahkemenin kararlarında bu çözümün nasıl olması gerektiğine dair tespitlere yer verdiğini, yeri geldiğinde de tespit edilen yapısal sorunun çözümü için kararı yasama organına gönderdiğini kaydetti.

Arslan, Anayasa Mahkemesine 450 bin civarında bireysel başvuru yapıldığını, bunun 327 bin kadarının sonuçlandırıldığını, yaklaşık 123 bin derdest başvuru bulunduğunu ve mevcut başvuruların 68 bin kadarının (yaklaşık yüzde 55) makul sürede yargılanma hakkına ilişkin şikâyetler olduğunu kaydetti.

Arslan, Anayasa Mahkemesinin bu süreçte yaklaşık 30 bin ihlal kararı verdiğini, bunlardan yüzde 60’ından fazlasının makul sürede yargılanma hakkına ilişkin olduğunu, bu sayıya adil yargılanma hakkının ihlali kararlarının da eklenmesiyle toplam ihlal kararlarının yüzde 70’inin adil yargılanma hakkına ilişkin olduğunu; bunun dışında mülkiyet hakkı (yüzde 10,6), ifade özgürlüğü (yüzde 8,9) ile özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkının (yüzde 2,6) en çok ihlal edilen hak ve özgürlükler arasında yer aldığını belirtti.

AYM Başkanı, yeni ihlallerin çıkmaması için neler yapılması gerektiğin ilişkin olarak da şu düşünceleri paylaştı: “Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruda tek tek sivrisinekleri öldürmek suretiyle bir mücadele yürütemez. Yapılması gereken hak ihlaline sebep olan bataklığın kurutulmasıdır.”

Arslan, “Bunun için de bireysel başvurunun objektif etkisinin kamu kurumları tarafından çok iyi anlaşılması ve uygulanması gerekir.” dedi.  “Yeni bir ihlalin ortaya çıkmasını, yeni bir başvurunun yapılmasını beklemeden Anayasa Mahkemesinin tespit ettiği ilke ve esaslar hayata geçirilerek ihlallerin önünün kesilmesi gerekir.”

Yeniden yargılama, tazminat gibi başvurucunun zararının karşılanması kapsamında mahkemelerin genel itibarıyla Anayasa Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarına uyduğunu kaydeden Arslan, zaman zaman bazı problemler yaşansa da Türk hukuk düzeninde bir sıkıntının olmadığını ifade etti.

“İnsan hakları aynı zamanda “ötekinin hakları”dır

Başkan Arslan, son olarak bireysel başvurunun geleceğinin her şeyin ötesinde insanı merkeze alan, insanın temel haklarına ve haysiyetine saygıyı yücelten bir toplumsal/siyasal kültürün yerleşmesine ve kökleşmesine bağlı olduğunu, bu kültürel iklimin ise ancak “öteki”nin ontolojik varlığını kabul etmekle oluşabileceğini ifade etti. Farklılıklarımızla birlikte yaşama kültürü yerleştikçe ve bu kültürel iklimin gerektirdiği empati, hoşgörü ve uzlaşma gibi değerler hayata geçtikçe bir hak arama yolu olarak bireysel başvurunun etkililiğinin ve başarı şansının artacağını vurguladı.

“İnsan hakları aynı zamanda “ötekinin hakları”dır.” dedi.

Paylaşın

Avrupa Konseyi’nden Demirtaş Ve Kavala Çağrısı: Serbest Bırakılsınlar

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Strasbourg’daki toplantılarında, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala dosyasını yeniden ele aldı. Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarına uyularak Demirtaş ve Kavala’nın serbest bırakılması çağrısı yaptı.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Strasbourg’ta 20-22 Eylül arasındaki toplantısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarını ve kararlarının uygulanmasını denetlemeye yönelik kararları yayınladı.

Demirtaş’ın serbest bırakılması çağrısı

AİHM’in, Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, hakkında verdiği karara atıfta bulunan komite şu belirlemeyi kayda geçirdi:

“Başvuranın tutukluluğunun, çoğulculuğu boğmak ve siyasi tartışmanın serbestçe yürütülmesini sınırlamak gibi gizli bir amacı olduğuna ilişkin 18. madde kapsamındaki bulguları hatırlatarak, başvuranın mevcut tutukluluğuna karşı başvurusunun Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunu büyük bir endişeyle not eder. Mahkeme 7 Kasım 2019’dan beri özellikle Sözleşme’nin 18. maddesi kapsamındaki gerekçesi de dahil olmak üzere, kararının ruhu ve sonuçlarıyla uyumlu bir şekilde ve hızla incelenmesine duyulan acil ihtiyacı vurgular.”

Komite Demirtaş’ın 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu olduğunu vurgulayarak, “Türk makamlarını bir kez daha başvuranın derhal serbest bırakılmasını sağlama” çağrısında bulundu.

Dokunulmazlıklar kaldırılarak yapılan ihlal giderilsin

Komite HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik Anayasa değişikliğinin seçme ve seçilme özgürlüğünün ihlali olduğuna ilişkin olarak karara bağladığı “Encü ve diğerleri” davasına ilişkin olarak da, AİHM’in verdiği ihlal kararına atıfta bulunarak, ihlalin giderilmesi, münferit önlemler alınması ve bu önlemler konusunda bilgilendirilmede bulunulmasını talep etti.

HSK’nin bağımsızlığı için yasal düzenleme tavsiyesi

Komite Türkiye’ye yönelik genel önlemlere dair de tavsiyelerde bulundu.

Komite, Demirtaş ve “Encü ve diğerleri” kararlarının altında genel önlemlere dair tavsiyelerini de şöyle sıraladı:

“Adalet Divanı’ndan ilham alarak yargının, özellikle de yürütmenin tam bağımsızlığını garanti altına almak için Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısal bağımsızlığını güçlendirecek etkili tedbirler almayı düşünmeye çağırdı.

Siyasi tartışmanın serbest oynamasını, çoğulculuğu ve seçilmiş temsilcilerin, özellikle de muhalefetin üyelerinin ifade özgürlüğünü güçlendirecek somut yasal ve diğer tedbirlerin alınması ihtiyacının bir kez daha altını çizdi.

Yetkili makamları, Ceza Kanunu’nun 314. maddesi kapsamındaki iddianame sayısında ve bu hüküm uyarınca son yıllarda verilen mahkûmiyet sayısında önemli bir düşüş olduğunu gösteren karşılaştırılabilir istatistiksel bilgiler ve yanı sıra bunu gösteren yeni karar örnekleri sunmaya davet etti.”

Komite, Demirtaş ve Encü kararlarına dair bireysel tedbirlerin Aralık 2022 tarihinde birkez daha görüşüleceğini, genel tavsiyelerine dair yol haritaları ise 2023 Eylül ayında görüşüleceğini belirtti.

Kavala karari

İş insanı Osman Kavala’ya dair de Komite, “..yetkili Türk makamlarını başvurucuya yöneltilen cezai suçlamaların tüm olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmaya çağırdı. Özellikle derhal serbest bırakılmasını sağmalı” çağrısında bulundu.

En geç 13 Ekim’e kadar Türkiye’den bilgi istedi

Komite, üye Devletlere, Genel Sekretere ve diğer ilgili Avrupa Konseyi organlarına ve gözlemci devletlere, bu konuyu gündeme getirmek için Türkiye ile üst düzey temaslarını yoğunlaştırma çağrısında bulundu. Kavala davasının gözetiminin sağlanması için daha fazla önlem almaya, Kavala’nın tutuklu kalması halinde atılabilecek diğer adımlar hakkında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı ile görüşüleceğini, Türkiye’yi de en geç 13 Ekim’e kadar yerel prosedürler hakkında bilgi vermeye davet etti.

Paylaşın

Demirtaş Ve Mızraklı, ‘Mahsa Amini’nin Protestolarına Destek İçin Saçlarını Kazıttılar

Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı, İran’da ‘tesettüre uygun olmayan’ giyimi gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan protestolara destek vermek için saçlarını kazıttılar.

Haber Merkezi / Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve yerine kayyum atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı Selçuk Mızraklı, İran’da ahlak polisinin öldürdüğü Mahsa Amini’nin katledilmesini protesto etmek ve İran’daki direnişe destek vermek üzere saçlarını kazıttılar.

Başak Demirtaş, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Selahattin ile Selçuk Hoca, İran’da saçının bir bölümü açık diye gözaltına alınıp katledilen Mahsa Amini’nin katledilmesini protesto etmek ve İran’daki direnişe destek vermek üzere saçlarını kazıttılar” ifadelerini kullandı.

Demirtaş yazdığı mektupta şu ifadelere yer verdi:

“Saçının teli göründü diye İran ahlak polisi tarafındank atledilen Mahsa Amini’nin acısını yüreğimizin en derinlerinde hissediyoruz. Baskı ve zulme karşı direnmek sadece kadınların sorumluluğu değildir. Kadınların cesurca öncülük yaptığı eşitlik ve özgürlük mücadelesine destek vermek ve İran’da özgürlük için direnen halkın yanında olduğumuzu belirtmek için hücre arkadaşım Dr. Selçuk Mızraklı’yla beraber bugün saçımızı kazıttık.

Bütün zulüm, zorbalık düzenleri halkın direnişi karşısında er geç yıkılacaktır. Direnenlere bin selam olsun.

Mahsa Amini’ye Allah’tan rahmet, ailesine ve halkımıza başsağlığı ve sabır diliyor, selamla birlikte dayanışma duygularımızı iletiyoruz”

Can kaybı 26’ya yükseldi

Tahran’da 13 Eylül’de “ahlak polisi” olarak bilinen İrşad devriyeleri tarafından gözaltına alındıktan sonra komaya girerek hastaneye kaldırılan Mahsa Amini’nin 16 Eylül’de yaşamını yitirmesi üzerine başlayan gösteriler, sosyal medyada paylaşılan görüntülere göre ülkenin birçok il, ilçe ve kasabasına yayıldı.

İranlı yetkililer gösteriler sırasında yaşanan can kayıplarıyla ilgili net bir bilgi vermese de canlı yayında konuşan devlet televizyonu spikeri, “Maalesef bu olaylar sırasında polislerin de aralarında bulunduğu 26 kişi hayatını kaybetti” dedi.

Paylaşın