Babacan’dan Dikkat Çeken Yorum: Erdoğan Yeni Ortaklar Arıyor

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanına yeni ortaklar aradığını belirten DEVA Lideri Babacan, “Bizim altılı masanın partilerinden bir partiyi denedi, olmadı. İkinci partiyi denedi, olmuyor. Bakalım altılı masadaki partilerden kime, nasıl bir şey yapacak. Belli ki ortağından memnun değil” dedi ve ekledi:

“Yeni bir ortak bulsa belki bu ortağı kenara koymak isteyebilir önümüzdeki seçimlerde. Onu da bulamıyor. Kimse bu kadar büyük yanlışın ve hatanın içine ortak olarak girmek istemiyor. Bana göre mecburi bir ortaklık söz konusu. Artık birbirlerine katlanacaklar.”

FOX TV’de İlker Karagöz’ün sunduğu Çalar Saat programına katılan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, TÜİK’in bugün açıkladığı enflasyon rakamını değerlendirdi.

Yıllık yüzde 84,39 olarak açıklanan enflasyonun halka sorulmasını isteyen Babacan, “TÜİK’in açıkladığının hiç kıymeti yok. Çünkü gerçek rakam değil. Alışverişe giden, kendine üst baş alan, gıda ihtiyacı için marketleri, pazarı gezen herkes görüyor ki Türkiye’de enflasyon en az yüzde 200. TÜİK’i referans alırsanız ülkede yoksulluk çoğalır. Sabit gelirli herkes kaybeder. Gerçek enflasyonu baz almak gerekiyor. Bizim asgari ücretle, emekli ve memur maaşlarıyla ilgili ölçümüz şu: Gerçek enflasyon artı refah payı” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanına yeni ortaklar aradığını belirten Babacan, şöyle devam etti:

“Bizim altılı masanın partilerinden bir partiyi denedi, olmadı. İkinci partiyi denedi, olmuyor. Bakalım altılı masadaki partilerden kime, nasıl bir şey yapacak. Belli ki ortağından memnun değil. Yeni bir ortak bulsa belki bu ortağı kenara koymak isteyebilir önümüzdeki seçimlerde. Onu da bulamıyor. Kimse bu kadar büyük yanlışın ve hatanın içine ortak olarak girmek istemiyor. Bana göre mecburi bir ortaklık söz konusu. Artık birbirlerine katlanacaklar” dedi.

“Bahçeli’nin yasa dışı bir çevresi var”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli için “yasa dışı bir çevresi var” diyen Babacan, “Hapisten çıkarttıklarıyla poz veriyor. Öyle bir halka var etrafında. Ülkeyi bu hale getiren Sayın Erdoğan. Hukuksuzluğu göz yuman, yasa dışı suç örgütlerine kapıyı aralık bırakan, onlarla ortağı üzerinden iş birliği yapan kendisi” diye konuştu.

“Parti içi istişare sürecini başlatacağız”

DEVA lideri Babacan, cumhurbaşkanı adayı konusunda ise şu açıklamayı yaptı: “Havuzu çok geniş tutuyoruz. Hiçbir ismi dışlamıyoruz. Arkadaşlarımıza ‘Zamanı geliyor, herkes bir zihin egzersizi yapmaya başlasın’ dedim. Parti içi bir istişare sürecini başlatacağız.”

“Merkez Bankası 250 milyar dolar sattı”

Babacan, Merkez Bankası’nın arka kapıdan döviz sattığını da belirtti: “Merkez Bankası para yakma fırını olarak kullanılıyor. Arka kapıdan ne kadar döviz sattıklarını da açıklamıyorlar. Sattıkları rakamın 250 milyar doları geçtiğini hesap ediyoruz. Sayın Erdoğan kapı kapı borç para istiyor. Suudi Arabistan’a, BAE’ye, Katar’a gidiyor, ‘Borç ver’ diyor. Borç aldıkları parayı da arka kapıdan yakıyorlar.”

Paylaşın

Şebnem Korur Fincancı’ya Destek Veren TTB: Geri Adım Attıramayacaklar

Tutuklanan Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkında açıklama yapan Türk Tabipleri Birliği (TTB), açıklamasında, “TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı, demokratik hukuk devleti ilkeleri ve bilim insanlarının mesleki özerkliği ilkesi hiçe sayılarak iktidar çevreleri ve medyası tarafından hedef gösterilmiş ve ardından hukukla bağdaşmayacak bir kararla tutuklanmıştır” ifadelerine yer verdi.

“TTB ve sağlık hakkı mücadelemiz susmadı susmayacak” başlıklı açıklamada, “Başkanımızın tutukluğun üzerinden bir ayı aşkın zaman geçmişken iktidar çevrelerinin asıl amacı daha da belirginleşmiş ve bu süreci meslek örgütümüzün özerkliğine, hekimlerin mesleki bağımsızlığına yönelik topyekûn bir saldırıya dönüştürme çabası açıkça ortaya çıkmıştır. Toplumun her alanında eleştiren, sorgulayan aykırı ses istemediklerini; tüm meslek örgütlerini hedefe aldıkları bir yasa çalışması içinde olduklarını söyleyerek bir kez daha ortaya koymuşlardır” ifadeleri yer aldı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), tutuklanan Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı hakkındaki dava ve iktidarın TTB’ye yönelik tutumuyla ilgili basın açıklamasında bulundu.

Basın toplantısında konuşan TTB Merkez Konseyi üyesi Dr. Onur Naci Karahancı,Fincancı’nın tutuklanmasıyla birlikte iktidarın gerçek niyetinin açığa çıktığını, TTB’yi ve meslek örgütlerini hedefe koyan bir algı operasyonu yürütüldüğünü söyledi.

TTB Merkez Konseyi İkinci Başkanı Dr. Ali İhsan Ökten tarafından okunan açıklamada ise “TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Şebnem Korur Fincancı, demokratik hukuk devleti ilkeleri ve bilim insanlarının mesleki özerkliği ilkesi hiçe sayılarak iktidar çevreleri ve medyası tarafından hedef gösterilmiş ve ardından hukukla bağdaşmayacak bir kararla tutuklanmıştır” denildi.

“TTB ve sağlık hakkı mücadelemiz susmadı susmayacak” başlıklı açıklamada, “Başkanımızın tutukluğun üzerinden bir ayı aşkın zaman geçmişken iktidar çevrelerinin asıl amacı daha da belirginleşmiş ve bu süreci meslek örgütümüzün özerkliğine, hekimlerin mesleki bağımsızlığına yönelik topyekûn bir saldırıya dönüştürme çabası açıkça ortaya çıkmıştır. Toplumun her alanında eleştiren, sorgulayan aykırı ses istemediklerini; tüm meslek örgütlerini hedefe aldıkları bir yasa çalışması içinde olduklarını söyleyerek bir kez daha ortaya koymuşlardır” ifadeleri yer aldı.

“TTB susarsa sağlık da susar”

Başta TTB olmak üzere meslek örgütlerine yöneltilen “antidemokratik müdahalelerin” tüm topluma verilmiş bir gözdağı olarak tanımlandığı açıklamada, “İktidar çevreleri ülkemizde halkın sağlığının en önemli savunucusunun TTB olduğunu bilmektedir. TTB’yi etkisizleştirmeye, güçten düşürmeye, mümkünse tamamen susturmaya yeltenmeleri siyasal, sosyal ve sağlık alanı başta olmak üzere hayatın tüm alanında sürdürdükleri halkın sağlığına zararlı politikaları daha da arttırmaktan öteye gitmeyecektir. Unutmasınlar, toplum da çok iyi bilmektedir ki: TTB susarsa sağlık da susar” denildi.

“Dün olduğu gibi bugün de hem meslek örgütümüzün hem de Merkez Konseyi Başkanımız Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın yanında olacağız” denilen TTB açıklamasında, “Biz topluma ve hekimlere onların sağlığını ve emeğini korumak için söz verdik ve dün olduğu gibi bugün de hiçbir iktidar bize geri adım attıramayacak. Türk Tabipleri Birliği, kimlerin iktidarda olduğuna bakmadan, tarihinin her döneminde olduğu gibi bugün de hekimler için hekimlerle birlikte mücadelesine devam edecektir” ifadesi kullanıldı.

Fincancı’nın tutukluluk süreci

TSK’nın PKK’ya karşı kimyasal silah kullandığı yönündeki iddiaların araştırılması için çağrıda bulunmasının ardından gözaltına alınan Fincancı,27 Ekim’de Ankara Adliyesi 3’üncü Sulh Ceza Hakimliğince tutuklanmıştı. Korur Fincancı o tarihten beri Sincan Kapalı Kadın Cezaevi’nde bulunuyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda hazırlanan iddianamede, TSK’nın meşru müdafaa kapsamındaki legal faaliyetleri ile terör örgütünün illegal faaliyetlerini bağdaştırma suretiyle “terör örgütü propagandası” yaptığı öne sürülen Fincancı’nın 1 yıl 6 aydan 7 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması isteniyor.

Ankara 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, Fincancı’nın ikamet yerinin İstanbul olması, soruşturmanın da burada yürütülmesi nedeniyle İstanbul’daki ağır ceza mahkemesinin yargılamaya yetkili olduğuna karar vererek dosyayı İstanbul 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermişti.

Fincancı hakkında açılan davanın ilk duruşması, İstanbul 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Aralık’ta yapılacak.

MHP’den TTB kanununda değişiklik talebi
Geçtiğimiz haftalarda da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) TTB’nin isminden “Türk” ifadesinin çıkarılmasını öngören kanun teklifini TBMM’ye sunmuştu.

Türk Tabipleri Birliği kanununda değişiklik yapılmasını öngören yasa teklifinde, “Türk Tabipleri Birliği” ifadesinin “Tabipler Birliği” olarak değiştirilmesi talep edildi.Terör suçlarından mahkûm olanların ya da KHK ile kamu hizmetinden çıkarılanların üyeliklerinin sonlandırılması istenen teklifte, mesleğini serbest olarak icra eden hekimlerin tabip odasına üye olma zorunluluğunun kaldırılması da öngörüldü.

Paylaşın

HDP Cumhurbaşkanı Adayı Çıkaracak Mı? Sancar Açıkladı

HDP Eş Genel Başkanı Sancar, “Cumhurbaşkanlığı için ya Cumhur İttifakı ya da Altılı Masa sizin kapınıza dayanacak, gelecek. Hangi protokol sizin A’nın ya da B’nin adayını desteklemeye ikna etmeye yeter, şartlarınız neler?” sorusuna şu ifadelerle yanıt verdi:

“Cumhurbaşkanlığı seçimi için, sistemin özelliklerini de dikkate alarak -yüzde 50+1- bir yöntem önerdik. Kime önerdik? Altılı Masa’ya önerdiğimiz gibi bir yorum yapılıyor. Onlar da dahil olmak üzere bütün toplumsal muhalefet güçlerine önerdik. Dedik ki, bizim önerimiz doğrudan diyalog ve açık müzakere.

Belirttiğimiz 11 madde üzerinde bir mutabakat sağlanırsa ortak aday fikrini görüşürüz. Bunu bir buçuk yıla yakın bir süre önce söyledik. Bu kadar açık konuşan bir parti var mı? Peki karşılık bulmazsak ne yapacağız? Doğal olarak bizim yapacağımız iş kendi yolumuza bakmak ve stratejimizi güçlendirecek yeni adımlar atmaktır. Ama stratejimiz değişmemiştir.”

Sancar, “Yani siz bir aday mı çıkaracaksınız?” sorusuna ise, “Aday çıkarma çalışmalarına başladığımızı da ilan ettik. Ama onu da iki sütun üzerine kurduğumuzu söyledik. Son derece açık konuşuyoruz ve ne dediğimizi de iyi biliyoruz” şeklinde yanıt verdi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Artı TV’de yayınlanan İrfan Aktan ile Gündem Özel programına konuk oldu.

Selahattin Demirtaş’ın açıklamasının hatırlatılması üzerine Sancar, konu hakkında yapılan açıklamaların yeterli olduğunu belirtti. Sancar, “Bununla ilgili açıklamalar yeterlidir, buna ekleyecek bir şey yok” dedi.

Aktan’ın, “O dönem için ne hedeflenmiş olabilir?” sorusu üzerine Sancar, “O zaman için neyin hedeflendiğini çok uzun konuşmamız gerekir. Sırrı Süreyya Önder’in açıklaması bu açıdan gerçekten çok berraktı. O dönemde yaşananlarla ilgili bir tartışma yapacak şartlar ve ortam yoktur. Söyleyeceğiniz her söz kendisi içinde olduğu için oradan söylüyor Halk TV’ye gönderdiği açıklamada, olsaydı daha fazlasını konuşurdum ama böyle bir ortam yok” yanıtını verdi.

“Dolayısıyla bir yerinden başladığınız zaman, konuşmanız gereken çok fazla şey var ve şu an bunların hepsini konuşabileceğiniz gerçekten şartlar yok, gerçekten ortam yok” diyen Sancar, “O nedenle ben hem Selahattin arkadaşımız hem Sırrı Süreyya Önder arkadaşımızın yaptıkları açıklamaları yeterli buluyorum. Bunların esas alınması şu an, şu şartlar için kafidir ama çözüm süreciyle ilgili muhasebeyi çok daha farklı zamanlarda çok daha geniş yapmakta bir ihtiyaçtır” ifadelerini kullandı.

Sancar’ın aday belirleme süreci ve başka bir adaya destek şartlarıyla ilgili sorulara yanıtları ise şöyle oldu:

Cumhurbaşkanlığı için ya Cumhur İttifakı ya da Altılı Masa sizin kapınıza dayanacak, gelecek. Hangi protokol sizin A’nın ya da B’nin adayını desteklemeye ikna etmeye yeter, şartlarınız neler?

Biz bunun yöntemini ve şartlarını 2021 Eylül’ündeki deklarasyonumuzda açıkladık. Biz parlamento seçimlerine kendi ittifaklarımızla gideceğiz. Bu ittifakın üst kavramı demokrasi ittifakıdır. En önemli sütunu, somut ürünü Emek ve Özgürlük İttifakı oldu. Bunu genişletmeyi hedefliyoruz.

Cumhurbaşkanlığı seçimi için, sistemin özelliklerini de dikkate alarak -yüzde 50+1- bir yöntem önerdik. Kime önerdik? Altılı Masa’ya önerdiğimiz gibi bir yorum yapılıyor. Onlar da dahil olmak üzere bütün toplumsal muhalefet güçlerine önerdik. Dedik ki, bizim önerimiz doğrudan diyalog ve açık müzakere. Belirttiğimiz 11 madde üzerinde bir mutabakat sağlanırsa ortak aday fikrini görüşürüz. Bunu bir buçuk yıla yakın bir süre önce söyledik. Bu kadar açık konuşan bir parti var mı?

Peki karşılık bulmazsak ne yapacağız? Doğal olarak bizim yapacağımız iş kendi yolumuza bakmak ve stratejimizi güçlendirecek yeni adımlar atmaktır. Ama stratejimiz değişmemiştir.

Yani siz bir aday mı çıkaracaksınız?

Aday çıkarma çalışmalarına başladığımızı da ilan ettik. Ama onu da iki sütun üzerine kurduğumuzu söyledik. Son derece açık konuşuyoruz ve ne dediğimizi de iyi biliyoruz.

Öne çıkan bir isim oldu mu?

Hayır isim değil, nitelikleri somutlaştırma çalışmasıyla ilgili bu tartışmalar kurulumuzda yürütüldü ama ittifak güçlerimiz de var. Şu anda demokrasi çevreleri dediğimiz geniş bir kesim var, onlarla da istişare ederek ana hatlarını dile getirdiğimiz adayın nitelikleri konusunu somutlaştırıyoruz. Bir yandan da bu somutlaşan niteliklere uygun isim arayışını da yürütecek bir çalışma grubu oluşturduk.

Sizin kendi adayınız haricinde mesela Kılıçdaroğlu profili bahsettiğiniz kriterlere uygun mu?

Bir defa isim konuşmuyoruz bu bir. Yöntem öneriyoruz. Altılı Masa kendi adayını belirler, bu Sayın Kılıçdaroğlu olur, başka biri olur, bunu bilmiyoruz. Doğrudan o tartışmanın bir parçası değiliz. Biz nitelikleri sayıyoruz, sürecin nasıl işlemesi gerektiğini belirtiyoruz. Ne demek bu? Belirlenen aday, bizim daha önce açıkladığımız deklarasyonumuzda tutum belgemizde temel ilkelere uygun bir şahsiyet mi, bunu taşıyabilecek bir şahsiyet mi? Bizimle doğrudan diyalog, açık müzakere ve mutabakat yöntemiyle görüşmeye gelecek mi? Mesele bu. Kim olursa olsun.

Mithat Sancar’ın gündeme dair yaptığı açıklamaların tamamı için TIKLATIN

Paylaşın

DEVA Lideri Babacan: Enflasyon, Hırsızlığın Modern Bir Yöntemidir

Parti çalışmaları için gittiği Malatya’da halk buluşmasında konuşan DEVA Lideri Babacan, “Sabit ücretle geçinmeye çalışan herkes çok haklı. Enflasyon patladı gitti. ‘Yıl başında asgari ücrete zam vereceğiz, emekli maaşını artıracağız’ diyorlar. Kepçeyle aldıklarını kaşıkla verecekler.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Enflasyonun kazananı parası olandır. Kaybeden; sabit gelirle geçinmeye çalışan işçidir, memurdur, emeklidir. Enflasyon, hırsızlığın modern bir yöntemidir.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, parti çalışmaları için gittiği Malatya’da halk buluşmasında konuştu. Babacan şu ifadeleri kullandı:

“(DEVA Partisi’nin eylem planlarını göstererek) “Seçimlerden sonra kurulacak hükûmetin programını hazırlıyoruz. Bütün bakanların ev ödevlerini hazırlıyoruz. İktidara soruyorum. Böyle bir hazırlığınız var mı? Bu ülkenin sorunlarını nasıl çözeceksiniz? Bugüne kadar 16 tane eylem planı açıklamışız. Verdiğimiz her sözü yazılı veriyoruz. Ne yapacağımızı sıralayıp takvime bağlıyoruz.

‘Enflasyon, hırsızlığın modern bir yöntemidir’

Sabit ücretle geçinmeye çalışan herkes çok haklı. Enflasyon patladı gitti. ‘Yıl başında asgari ücrete zam vereceğiz, emekli maaşını artıracağız’ diyorlar. Kepçeyle aldıklarını kaşıkla verecekler. Enflasyonun kazananı parası olandır. Kaybeden; sabit gelirle geçinmeye çalışan işçidir, memurdur, emeklidir. Enflasyon, hırsızlığın modern bir yöntemidir.

‘Maliyeti aşağı çek; fiyatlar nasıl düşüyor, gör’

‘Fiyatı niye yükselttin’ diye esnafı, marketçiyi, pazarcı esnafını suçluyorlar. Halbuki maliyeti düşürün. Enflasyon böyle düşer. Gübrenin, yemin parasının yarısını devlet olarak karşılayacaksın; elektriği, mazotu çiftçiye ucuza sağlayacaksın ki maliyet düşsün. Maliyeti aşağı çek, fiyatlar nasıl düşüyor, gör.

(200 lira göstererek) “200 lira 2009’da tedavüle çıktığında 134 dolar ediyordu. Bugün 11 dolar ediyor. 123 dolar kaybolmuş. Bu paranın içinden 123 doları kim aldı? Nereye gitti bu para? Bu paranın değeri niye düştü? Malatya cevabı biliyor: Kötü yönetim.

‘Bu mu ekonomi yönetimi?’

(Cep telefonunu göstererek) “Akıllı telefon temel ihtiyaç. Gençlere ‘Şikâyet etme, çıkart bakayım telefonunu’ diyorlar. Öyle diyen cevabını alıyor. Amerika’da asgari ücretle geçinen birisi 1 haftalık maaşıyla en iyisinden bir telefon alabiliyor. Türkiye’de bu süre 6 ay. Amerika’da 7 gün, Avrupa’da 8-9 gün, bizde 180 gün. Bu mu ekonomi yönetimi? ‘Ben ekonomistim, alanım ekonomi’ deyip ülkeyi içine düşürdüğü alanı görüyorsunuz.

Bir kişi her şeyi bilemez. Ülkeyi yönetiyorsanız bilenlerle çalışmak zorundasınız. Bir lider ancak sağlam kadroların üzerinde yükselir. ‘Her şeyi ben yaptım, ben yapıyorum’ demeye başlarsan ülke de kaybeder sen de kaybedersin.

Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli ‘yeni anayasa’ deyip duruyorlardı. İki yıldır ne koydular ortaya? Biz altı parti bir araya geldik, 84 maddelik anayasa değişiklik önerimizi masaya koyduk. Biz iş üretiyoruz. Bunların işi gücü laf üretmek.

‘Hükûmetin iyi yaptığı şeyleri devam ettireceğiz’

Hükûmetin yaptığı bir miktar bir şeyler var, doğru. Sayısı az. İyi yaptığı şeyleri devam ettireceğiz. Yarım yaptıklarını tamamlarız. Yanlışlarını da çöpe atarız, doğrularını yaparız. Siyaha siyah, beyaza beyaz.

Türkiye’de bir demokrasi mücadelesi veriyoruz. İnsan hak ve özgürlüklerinin doyasıya yaşandığı bir ülke hedefliyoruz. Eşit vatandaşlığın olduğu, her bir vatandaşın haklarını doyasıya yaşadığı bir ülke hedefliyoruz. Adaleti hep beraber sağlayacağız.

Bu ülkede bir Kürt sorunu var. Pek çok kesimin farklı sorunları var. Bu sorunları aşmakta eşit vatandaşlık diyoruz. İnsanın anasından doğduğu için sahip olduğu hakkı devlet aynen tanımalı. Temel haklar pazarlık konusu yapılmaz. Devlet bunun kefili olur. Onu da biz gerçekleştireceğiz.”

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Yönetim Anlayışını Kökten Değiştirmeliyiz

Partisinin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında” konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Bugün ülkenin kaderini değiştirme günüdür. Bunun için yönetim anlayışımızı, yaklaşımımızı kökten değiştirmeliyiz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Ancak bunun çaresi, mevcut tek adam gitsin, başka bir tek adam gelsin değildir. Tek adam gitsin mi? Evet gitsin. Tek adam rejimi bitsin mi? Evet bitsin. Ancak yerine yeni bir sistem, çalışan yeni bir sistem gelsin. Yeni bir tek adam aramıyoruz. Bugün bizden bambaşka bir sistemin altyapısını dinleyeceksiniz”

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşması”, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Teşekkür ederim. O da olacak, o da olacak arkadaşlar, o da olacak. Sabırla olacak, her şey bu ülkede çok ama çok güzel olacak. Bundan emin olmanızı isterim.

Önce herkese merhaba! Heyecanlı mısınız? Sizin kadar en az ben de heyecanlıyım ve dolayısıyla heyecanla cümlelerime başlıyorum.

Size bugün bir çerçeve çizmek istiyorum. Asıl konuşmamı kapanışta yapacağım, bu giriş konuşması.

Sayın genel başkanlarım, değerli yol arkadaşlarım ve sevgili dostlarım; bugün sizleri Türkiye için uyanmanın ve ayağa kalkmanın ve büyümenin vizyonunu ortaya koymak için davet ettik.

Değerli yol arkadaşlarım, bugün burada, halkımızdan ne için oy isteyeceğimizi öğreneceksiniz. Bir kere şunu net olarak ifade edeyim: Sadece bir adaya, başka bir ‘Tek Adam’a, bir zümrenin çıkarına asla oy istemeyeceksiniz. Artık oyu halkımızdan; herkes için daha iyi bir yaşama, yeni bir düzene, yeni bir Türkiye hayaline, yeni bir siyaset kültürüne ve yeni bir siyaset üstü anlayışa oy isteyeceksiniz.

İşte bu yeni sistemi bugün açıklıyorum. Onun için, bugün dinleyeceğiniz sadece bir krizden çıkma programı olmayacak. Evelallah orası nispeten çok daha kolay olacak. Krizden alnımızın akıyla ve hep birlikte çıkacağız. Asıl zor olan, ülkenin yeniden yapısal bir krize girmesini kalıcı olarak engellemek. Çünkü bu ülke durmaksızın krizlere girdi, krizlerden çıktı, krizlere girdi, yine krizlerden çıktı. Şimdi de derin bir krizin içerisindeyiz. Sürekli aynı girdaba düşen halkımız, ekonomik ve sosyal olarak dayanılmaz acılar çekti.

Bugün ülkenin kaderini değiştirme günüdür! Bunun için yönetim anlayışımızı, yaklaşımımızı kökten değiştirmeliyiz. Ancak bunun çaresi, “Mevcut tek adam gitsin, başka bir tek adam gelsin” değildir. Tek adam gitsin mi, evet gitsin… Tek adam rejimi bitsin mi? Evet bitsin… Ancak yerine yeni bir sistem, çalışan yeni bir sistem gelsin. Yeni bir ‘Tek Adam’ aramıyoruz.

Bugün bizden, bambaşka bir sistemin altyapısını dinleyeceksiniz. Türkiye, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, bir daha artık böyle acımasız, adaletsiz ve kutuplaşmış dönemler yaşamayacak. Partimizin ‘ikinci yüzyıla çağrı beyannamesinde’ ilan ettiğimiz gibi, ülkemizin üzerine çöken kara bulutları dağıtıp, Türkiye’yi çağdaş̧ uygarlığa ulaştırma ve onu aşma kararlılığını bugün bir adım daha ileriye taşıyoruz. Türkiye’yi kurumları yeniden inşa edilmiş, sistemi yasal çerçeveye oturtulmuş, toplumsal güven ve huzurun hâkim olduğu, bölgesinde barışın ve refahın merkezi haline getireceğiz.

Dolayısıyla meselemiz sadece, hükümeti devralmak değildir. Mesele, Mustafa Kemal Atatürk’ün o büyük hayaline sahip çıkmaktır. Ve onun vizyonunu tam anlamıyla hayata geçirmek… İnşallah, bu bize nasip olacak.

Bugün yepyeni bir güç birliği ile tanışacaksınız. Bir siyaset üstü birlik. Oluşturduğumuz bu yeni siyaset üstü beyin takımından bazı isimleri burada göreceksiniz. Dünyadan ve Türkiye’den, konusunda uzman ve itibarlı 70 kişiden oluşan büyük bir güç birliğinden bahsediyorum.

Biliyorsunuz hem ülkemizi karış karış gezdim, hem de dünyanın önemli ülkelerine gittim. Bilim, teknoloji ve yatırımın iki büyük merkezi olan,

Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’ye gittim ve ziyaretlerde bulundum.

Ne derlerse desinler, inandığım vizyon yolculuğundan asla bir geri adım atmayacağım ve vaz geçmeyeceğim. Çünkü ne istediğimi ve bu yolun nereye varacağını daha başlarken biliyordum. Hepiniz şuna inanın. Bay Kemal çıktığı yoldan asla geri adım atmaz!

Kısa bir süre sonra da Almanya’ya gideceğim. Orayı da yakından takip etmenizi diliyor ve rica ediyorum.

Seyahatlerimde ve sonrasında, bahsettiğim bu 70 değerli isimle tek tek görüştüm. Onları siyaset üstü bu güç birliğine katılmaları için davet ettim.

Dolayısıyla, elimizde üç büyük güç var. Birincisi, bize inanan halkımız.

İkincisi sizler yani siyasi gücümüz. Üçüncüsü ise dostlarımızla kurduğumuz siyaset üstü güç birliğimiz…

Unutmayın değerli arkadaşlar, bizler; siyasi ve siyaset üstü, rozetli ve rozetsiz hepimiz ülke için, vatan için birlikteyiz! Bir daha ifade edeyim; unutmayın değerli arkadaşlarım, değerli yol kardeşlerim, değerli vatandaşlarım, değerli dostlarım, bizler; siyasi ve siyaset üstü, rozetli ve rozetsiz hepimiz ülke için, vatan için birlikteyiz.

Bahsettiğim bu sistemi hangi mantıkla oluşturdum?

Bu değerli 70 kişi, Türkiye için 24 saat çalışan bir güç birliği olacak.

Bir kısmı günü bitirip uyumaya hazırlanırken, dünyanın diğer tarafındaki vatanseverlerimiz ve dostlarımız güne “merhaba” diyecekler. Devlet, 7 gün 24 saat çalışacak. Zamanın, mekânın, enlemlerin ve boylamların ötesinde,

kesintisiz üreten bir Türkiye’yi, şimdiden inşa etmeye başlıyorum.

Bakınız, bu 70 değerli isim, ne bir kişi için, ne bir parti için, ne de iktidar için çalışacaklar. Onlar vatanları için çalışacaklar, vatanları!

Çünkü Bay Kemal olmak böyle bir şeydir. Çünkü benim işim birleştirmektir.

Benim işim sistem kurmaktır. Benim işim sistemi çalıştırmaktır. Benim işim o sistemi ayrıca kalıcı kılmaktır.

Bugün, bizimle birlikte ülkeyi dönüştürmeye cesaret edenlerin bazılarını huzurlarınıza çağıracağım. Önce onlar anlatsınlar, sonra ben çıkıp, adım adım yapacaklarımızı özetleyeceğim.

Birazdan dinleyeceğiniz değerli konuşmacılar, tüm karanlığa rağmen ışığa çok yakın olduğumuzu size anlatacaklar.

Sn. Jeremy Rifkin ile tanışacaksınız. Kendisi Almanya’da Merkel’in endüstri ve sanayi teknolojileri danışmanıydı. Çin devlet başkanının da danışmanlığını yaptı. Benim de yeni “Endüstriyel Dönüşüm Başdanışmanım.”

Dünyanın ilk 10 ekonomisti arasında gösterilen Sn. Daron Acemoğlu bizimle birlikte olacak. Ben Sayın Acemoğlu’nun gelecek yıllarda Nobel Ödülü alacağından da yüzde yüz eminim.

Sayın Öztrak, ülkeye nefes aldıracak makroekonomik çözümleri;

Sayın Böke, dijital kalkınma ve yeşil dönüşümü;

Sayın Hakan Kara ve Sn. Refet Gürkaynak para politikalarını;

Sayın Ufuk Akçiğit istihdam politikalarını;

Sayın Hacer Foggo ise, sosyal politikalarımızı anlatacak.

Bu değerli isimlerle kurduğum sistem, Türkiye’yi hızlıca karanlıktan çekip aydınlığa çıkaracak. Cumhuriyet, kendi özünden güç alarak yeniden şahlanacak.

Haydi başlayalım…

Paylaşın

CHP’li Böke: Rantın, Sömürünün, Yolsuzluğun Dönemi Bitiyor

Partisinin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında” konuşan CHP’li Böke, “Her şeyden önce bugünün buhranında hiç karamsarlığa kapılmayacağız. Çünkü artık rantın artım sömürünün artık yolsuzluğun dönemi bitiyor. Artık halkın, üretimin, kalkınmanın zamanı başlıyor ve hepimizin içinde yer aldığı ortak bir geleceği kurmanın zamanı başlıyor. İşte biz bu büyük üretim dönüşümüyle Türkiye’yi ikinci yüzyıla taşıyacağız. Biz, buradayız ve biz, hazırız.” dedi.

Haber Merkezi / CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşması”, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, burada yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“İşte biz, bilimle siyasetin köprüsünü kurmaya geliyoruz. Tüm bilim insanlarını, bilimle siyasetin köprüsünü kurma iradesinin gösteren tüm siyasi liderleri ve siyasetçileri ve burada coşkuyla bu yemeği var etmek için buluşmuş olan tüm halkımızı ve bizi izleyenleri, aynı coşku ve heyecanla selamlıyorum.

Büyük bir değişimin eşiğindeyiz. 85 milyon, ortak geleceğimizin ne olacağına dair keskin bir yol ayrımındayız. Halkı yoksullaştıran, ülkemizi dünyanın ucuz emek gücü deposuna çeviren; rantçı, bilimden uzak ekonomik anlayışla mı devam edeceğiz? Yoksa, hak temelli bir kalkınmayla, emeğe ve üretime değer veren yeni bir anlayışla, çağı yakalayan, bugün biz de varız diyen bir yeni kalkınma hikayesiyle mi?

Bizim tercihimiz belli. Bizim vizyonumuz belli. Türkiye’yi, cumhuriyetimizin ikinci yüz yılında kalkındıracağız. Ve toplumun tüm kesimleri hep birlikte zenginleşeceğiz. Ve bugün yaşanıyor olan bu ağır yıkımı, kalıcı bir şekilde hep birlikte ortadan kaldıracağız.

Nasıl derseniz? Üretimi dönüştüreceğiz. Bugün ekonomi ranta dayanıyor. Dönüştürdüğümüzde, üretken yatırımlara dayanacak. Bugün ekonomi, ağır bir sömürü düzeni içerisinde yürüyor. Yarın, kalkınma olacak. Bugün vergi yükü, halkın omzuna, sırtına bırakılmış vaziyette. Yarın, adaletli bir vergi reformu olacak. Daha çok kazananın daha çok vergi ödediği, adil bir düzen kurulacak.

Dönüşen üretimle, istihdam yaratacağız. Dönüşen üretimle, verimlilik yaratacağız. Dönüşen üretimle, gelirleri artıracağız. Dönüşen üretimle, hayat pahalılığına son vereceğiz. Dönüşen üretimle; sağlıklı, güvende ve kaliteli hayatları hep birlikte yaşayacağız. Bugün üç buçuk milyon insanımız, işsiz. İş arıyor ve bulamıyor. Yaklaşık üç milyon insanımız, arasa da iş bulamayacağını düşündüğü ve umudunu yitirdiği için iş aramayı bile bırakmış. Ama umutsuzluğa yer yok. Üretimi dönüştürdüğümüzde, herkesin için iş, herkes için istihdam olacak.

Bugün, çalışanların yüzde 65’i asgari ücret veya ona yakın ücret alıyorlar. Ama umutsuzluğa yer yok. Üretimde yapacağımız dönüşümle verimlilik artacak ve ücretler herkes için yükselecek. Bugün, dünyanın çalışanlar için en kötü çalışma koşullarına sahip 10 ülkesinden biri Türkiye. Ama üretimde yapacağımız dönüşümle, güvenceli istihdamla sosyal adaleti sağlayacağız.

“Dönüşüm, iktidar olduğumuz gün başlayacak”

Bugünün rantçı zihniyeti; doğayı katlederek, iklim krizinin en ağır koşullarıyla halkı baş başa bırakmış vaziyette. Ama üretimde yapacağımız yeşil ve mavi dönüşümle, yani temiz üretimle nefes alacağız. Her anlamda nefes alacağız. Bu dönüşüm, yarını beklemeyecek. Bu dönüşüm, iktidar olduğumuz gün başlayacak.

Yaşadığımız ağır yıkıma bugünden çare olacağız. Bugünden nefes aldıracağız. Ama en önemlisi bunu yaparken yarının kalkınmasının da güvencesini, bugünden atacağımız adımlarla sağlayacağız. Sadece bugünkü sorunları çözmeyeceğiz biz. Bugün dünyada büyük değişimler oluyor. Dinledik biraz önce. O değişimlerin ortaya çıkardığı riskleri ortadan kaldıracak, fırsatları bir Türkiye gerçeğine dönüştürüyor olacağız.

Dünya yeni bir üretim devriminin eşiğinde. Bu devrim, bilgiye, veriye, bilginin ürettiği yeni ve yeşil teknolojilere dayanıyor. Daha önceki üç büyük sanayi devrimini ıskaladık. Bu sefer ıskalamayacağız. Bir parçası olacağız. Hatta öncüsü olmaya geliyoruz. Dijitalleşme ve yeşil enerji dönüşümüne dayalı bir yeşil sanayi ile ve onun yaratacağı çokça yeşil istihdamla bu fırsatı kaçırmadığımız gibi herkesin hayatının gerçeği haline getireceğiz. Üretimimizin, üretip de ihraç ettiğimiz ürünlerin maalesef bugün niteliği çok düşük. Gelir yaratma ihtimali çok zayıf. İhracatımızın kilogram başına bize getirisi, 1,2 dolar. Almanya’da bu üç katı. Polonya’da iki katı.

İhracatımızın içinde yüksek teknolojili ürünlere baktığınızda sadece yüzde 2,9 oranında. Oysaki Brezilya’da bu oran yüzde 11, Güney Kore’de yüzde 36. Hedefimiz belli. Yeni bir bilim ve politika anlayışıyla üretimimizi dijital çağın gerçekleriyle buluşturacağız ve öncü bir şekilde bu değişimi gerçekleştireceğiz. Bilim insanlarımız bilim üretecek, girişimcilerimiz teknoloji üretecek. Kamu olarak biz, tüm toplum kesimlerinin bu teknolojiyle buluşmasını sağlayacağız. Biz, tüm toplum kesimlerinin teknolojiden kaynaklı yaratılacak yeni gelirde, eşit paydaş ve ortak olmasını sağlayacağız.

Küresel tedarik zincirleri değişiyor. Ticaret dünyamız değişiyor. Artık çevre ve dayanıklılık ticaret için aranan ön koşullar haline gelmiş vaziyette. En büyük ticaret ortağımız, en büyük ihracat pazarımız olan Avrupa Birliği, Yeşil Mutabakat ile işte bu dönüşüm öncülüğünde adım atıyor. Avrupa Birliği, çok yakında sınırından geçen ürünler, eğer yeşil ekonomi ile uyumlu değilse sınırda o üründen vergi almaya başlayacaklar.

Türkiye üretimini, yeşil üretimle dönüştürmezse her yıl, yaklaşık o sınırda 3 milyar euroyu Avrupalıya ödüyor olacak. Oysaki biz üretimimizi değiştirmeye geliyoruz. Yeşil üretimle üretimimizi dönüştürdüğümüz de Avrupa’nın sınırında Avrupalıya vergi ödemeyeceğiz. Her yıl o 3 milyar euro Türkiye’de kalacak. Türkiye’de üretim, yatırım ve istihdam yaratacak.

Bir yandan da dünyada finans imkanları değişiyor. Artık finans da sosyal kaygılar, sosyal riskler, sosyal adalet ve aynı zamanda çevre risklerini de gözetiyor. Bu riskleri gözetiyor olan ESG fonları, yıldan yıla büyüyorlar. Her yıl neredeyse 10 milyarlarca dolarlık büyümeyle karşı karşıyayız. Üretimimizi emek dostu, yeşil ve çağı yakalayan teknolojiyle dönüştürdüğümüzde yani adil bir dönüşümü gerçekleştirdiğimizde işte bu temiz fonlar, ülkemize gelecekler. Biz getireceğiz. Böylece temiz parayla ülkemizde yüksek gelirli, güvenceli ve nitelikli istihdam sağlayacak yeni yatırımların da önünü biz açmış olacağız.

“Kamucu anlayışla geliyoruz”

Üretimimizin bu dönüşümü gerçekleştirebilmesi için yeni bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. Biz, yeni bir kamucu anlayışla yönetmeye geliyoruz. Her şeyin önüne kamu yararını koyacağız. Bu esnada piyasa aksaklıkları varsa onları mutlaka gidereceğiz. Verimliliği hedefleyeceğiz. Güvenceli istihdamı hedefleyeceğiz. Yeşil dönüşümü hedefleyeceğiz. Yeteneklere, insanına, üreticisinin kapasitesine yatırım yapan yeni bir kamucu anlayışla geliyoruz. Ülkemizi girişimci ve dinamik bir devlet anlayışıyla yönetmeye geliyoruz.

Kamunun vereceği tüm destekler, değerlendirilecek, etkileri analiz edilecek, teşvikler öyle verilecek. Yani biz, bağımsız olarak tüm politikalarımızın öncesinde, uygulanmasında ve sonrasında etki analizi yapacak bir Etki Analiz Değerlendirme Kurulu kuracağız. Bilim insanları bize o kurullarda kamuda yaratacağımız kapasiteyle birlikte hangi politikaların etkin olduğunu en açık biçimiyle anlatacaklar. İşsizlik nasıl mı bitecek? İşte böyle bitecek. Böyle farklı işler yaptığımızda bitecek. Böylece kamuya vereceğimiz, teşvikler, vergi indirimleri, hibeler, Ar-Ge destekleri, kamu ihaleleri…

Yani kamunun kaynakları, güvenceli ve zenginleştirici istihdam yaratmak için kullanılacak. Biz geldiğimizde kamuda, temiz ihale dönemi başlıyor olacak. İşsizlik nasıl mı bitecek? Reçetesi elimizde var. Hazırız. Dünya değişiyor. Yeni işler, yeni iş yapma biçimleri var. Güvenceli, zenginleştirici ve kaliteli istihdam yaratan üretim politikamızda, geleneksel işlerde çalışanların da bu yeni işlerde çalışanların da sosyal haklarının ve güvencelerinin olmasının sağlanması, bizim en temel görevimiz olacak.

Genç girişimcilerin yeteneklerini kullanmalarını sağlayacağız. Risk almaktan çekinmeyecekler. Akıllarına gelen işi, deneme cesaretini gösterecekler. Çünkü, gençlerin iş fikirlerini hayata geçirebilmek için gereken ilk finansal desteği, biz veriyor olacağız. Gençler, Hayata Atılma Fonu’yla sadece teknolojiyi kullanan değil, girişimciliği yapan, teknolojiyi üreten dünya öncüsü olacaklar.

Kamu, yok olma tehdidi altındaki işleri belirleyecek. Bir planlama, bir dönüşüm stratejisi ortaya koyacak. Biz buna uygun eğitim programları açıyor olacağız. Tüm çalışanların kendi şahsına ait olacak Kişisel Eğitim Hesapları olacak. Yani, mesleği yok olma tehdidi altında olanlar veya mesleğini değiştirmek isteyenlerin hayallerinin güvencesi, bu kişisel eğitim hesapları olacak. Herkesin kendi hayali, gerçekleşebilecek bir ileri hedef olmuş olacak.

Kimi tanıdığımızla, hangi adreste doğduğumuzla değil, inşa edebildiğimiz öğrendiklerimizle var olacağız. Yani hiç kimse, okusam da ne olur demeyecek. İşte bunun için İş-Kur’un Milli Eğitim Bakanlığı ile koordinasyonlu yürüteceği ‘danışmanını ara’ uygulamasını biz başlatacağız. Böylece her genç, yetenekleri ve hayalleri doğrultusunda bir sosyal hizmet ve rehberlik danışmayla eşleşecek.

Bilim insanı meslektaşlarım, her şeyden önce ürettiğiniz bilimi destekleyecek, güçlü, dinamik ve çeşitlendirilmiş iş birliklerinden oluşan bir araştırma sistemi kuracağız. TÜBİTAK, temel ve uygulamalı araştırma faaliyetlerine odaklanmak üzere yeniden kimlik kazanacak. Kamu Ar-Ge enstitüleri kuracağız.

Tarım için model çiftlikler kuracağız. Bu çiftliklerde ziraat mühendisleri çalışacak. Bu çiftliklerde, teknolojik tarım uzmanları çalışacak. Danışmanlık yapacaklar. Çiftçimiz, o çiftliğe gidip yeni teknolojiyi öğrenecek. Öğrendiği teknolojiyi daha sonra kendi topraklarını ekmek için kullanır hale gelecek. Çiftçi, toprağını terk etmek zorunda kalmayacak.

Her şeyden önce bugünün buhranında hiç karamsarlığa kapılmayacağız. Çünkü artık rantın artım sömürünün artık yolsuzluğun dönemi bitiyor. Artık halkın, üretimin, kalkınmanın zamanı başlıyor ve hepimizin içinde yer aldığı ortak bir geleceği kurmanın zamanı başlıyor. İşte biz bu büyük üretim dönüşümüyle Türkiye’yi ikinci yüzyıla taşıyacağız. Biz, buradayız ve biz, hazırız.”

Paylaşın

Emek ve Özgürlük İttifakı: Kendi İttifakımızla Yürüyeceğiz

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın İzmir’deki halkla buluşmasında konuşan TÖP Dönem Sözcüsü Juliana Gözen, “Hayatlarımızı karartanlara karşı, bu yol halkın yoludur. Tarihsel bir süreçteyiz. İttifakımız bu tarihsel sürecin ana öznesidir. Bu tarihseli sürecin farkındayız. Yeni bir başlangıç yapıyoruz. Hepinizin güç vermesiyle bu yolu yürüyeceğiz.” dedi ve ekledi:

“Kürtlere savaş açan kadınları katleden, çocukların özne olmadığını iktidara karşı sesimizi birleştiriyoruz. Halkın söz yetki ve karar sahibi olması için mücadele ediyoruz. Savaş, açlık, sömürü düzenine karşı gemileri yaktık. AKP karanlığı dayatıyor. Diğer yandan kurulan Millet İttifak ise tekçi, sağcı restorasyon programını önümüze koyuyor. Ne ölüme, ne de sıtmaya razı değiliz.”

Gözen, konuşmasının devamında, “Kendi ittifakımızla yürüyeceğiz. Masa başı ittifaklar kurmuyoruz. Sokaklarda meydanlarda halklarla ittifakı kuruyoruz. Toplumun ezilen ve sömürülen ittifakıyız. Geleceğimize hayatımıza sahip çıkma çağrısı yapıyoruz. Yeni bir düzeni kurmak için herkesi Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer almaya çağırıyoruz” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Emek Partisi (EMEP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP), Emekçi Hareket Partisi (EHP) ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun (SMF) oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı, İzmir halk buluşmasını “Şimdi emek ve özgürlük zamanı” sloganıyla Çiğli Belediyesi Fakir Baykurt Konferans Salonu’nda gerçekleştirdi.

Konferans salonuna, “Kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler, çocuklar ve engelliler için adalet, eşitlik, özgürlük”, “Doğanın, çevrenin ve kültürel varlıkların korunması için Emek ve Özgürlük İttifakı”, “Kürt sorununda barışçıl ve demokratik çözüm için Emek ve Özgürlük İttifakı” ve “İnsanca çalışacak ve yaşanacak bir ekonomik düzen için Emek ve Özgürlük İttifakı” pankartları asıldı.

Buluşmaya, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü Sera Kadıgil, Emekçi Hareket Partisi (EHP) Genel Başkanı Hakan Öztürk, Emek Partisi (EMEP) Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkan Vekili Saruhan Oluç, Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) Dönem Sözcüsü Dilşad Canbaz ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Dönem Sözcüsü Juliana Gözen, Deniz Poyraz’ın annesi Fehime Poyraz da katıldı.

MA’nın haberine göre buluşmada, Kürtçe ve Türkçe ittifak programı okundu.

“İstismara karşı dur demek için varız”

İlk olarak söz alan TİP Parti Sözcüsü Sera Kadıgil: “İsmail Ağa Cemaati’ne bağlı Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı 6 yaşındayken, 29 yaşında biriyle evlendirilmiş. Bu bir çocuk istismarıdır. Bir tutuklu yok dosyada.

6 yaşındaki bir çocuk tecavüzcüye eş ediliyor. Bizlere reva gördükleri düzen bu. Bu ülkede çocuklara, kadınlara görülen reva budur. Biz niye varız? Din-Allah diye bizim çocuklara reva görülen bu sisteme karşı mücadele etmek için varız. Din adı altında kutsal aile ile istismarı meşrulaştıranlara karşı dur demek için varız.

Bu tarikatlara karşı laikliği savunacağız. Adaleti sağlamak ve istismarı yargılamak için varız. Deniz Poyraz’ı katledenleri yargılamak ve Poyraz’ın annesine adaleti sağlamak için varız. Deniz Poyraz ölümsüzdür. Siyasi tutsaklara özgürlük için varız. Öfkenizi kuşanıp yanımızda yer alın, bu sisteme karşı duralım. ‘Jin, jiyan, azadî.”

“İlk işimiz bu iktidarı göndermek olacak”

EHP Merkez Komite Üyesi Özge Akman: “Büyük sorunlar varsa, büyük çözümleri konuşmalıyız. İttifakımız bu sorunlara karşı çözüm olmak için çıktı” diyerek, ülkede derinleşen ekonomik krize işaret etti. Akman, ittifakın ekonomik krize karşı çözümlerini anlatarak, halktan yana bütçe ile mevcut sorunların çözülebileceğini aktardı.

“İlk işimiz bu iktidarı göndermek olacak. Gidecekler tıpış tıpış gidecekler. Üreten kimse yöneten de onlar olacak. Özgürlük, barış emeğimiz için yola çıkıyoruz. Güzel ve güneşli günleri barış içerisinde yaşayacağız. Biz bu iktidara ve sisteme karşı meydan okuyoruz. Yolumuz açık olsun”

“Ülkede demokrasi, bölgede barış”

EMEP Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan: “Anlattığımız her bir sorun kapitalist sistemin yarattığı sorunlardır. 20 yılık AKP iktidarın etkileri yıkıcı bir şekilde sürüyor. İşçilerin kanı canı pahasını verdiği emeği görmeyen bir iktidar ekonomi krizi çözemez.

Sömürü sistemini görmeyenler demokrasiden bahsedemez. Bu sömürü sistemini tersine çevirecek olan işçi direnişi ve mücadelesidir. Emek ve Özgürlük ittifakıdır. Ülkede demokrasi, bölgede barış. Halkların kardeşliği esastır.”

“2 bloğa karşı 3’ncü yol ile alternatifiz”

HDP Grup Başkan Vekili Saruhan Oluç: “Bu ülke 2023’de bir karar verecek. Bu iktidar değişecek mi? Yoksa devam mı edecek? Ona karar verilecek. Cumhur ve millet ittifakına karşı çıkan bir yerden Türkiye’nin tüm sorunlarını çözmek için yola çıktık.

Çözme iradesine sahibiz. 2 bloğa karşı 3’ncü yol ile alternatifiz. Bu ülkede sürekli iktidar tarafından bir beka sorunu olduğu anlatılıyor. Bu ülkede beka sorunu yoktur, tek beka sorunu iktidardır. İktidar kendi bekasını korumak için her gün yaptığı politikalarla gösteriyor.

Bu iktidar Kürt düşmanlığını birinciliğini kimseye bırakmadı. Sadece ülke içinde değil dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlere karşı savaş açtı. Rojava’yı her gün bombalıyorlar. Orada yaşayan halklar Türkiye’ye barış eli uzatmışlar. Ama bu iktidar Kürtleri öldürerek kendisini var etmek istiyor.

Emek ve Özgürlük İttifakı bu oyuna gelmeyecek, bu tuzağı boşa çıkaracak. Hiç kimse bu tuzağa gelmemelidir. IŞİD’e karşı mücadele eden, dünyanın kalbi olan Rojava’ya buradan selam gönderiyoruz. İyi ki İŞİD barbalarına karşı savaştılar. Bunu ne bizler, nede dünya unutmayacak.”

“İkitdarlarını ayakta tutmak için savaş başlatıyorlar”

SMF Dönem Sözcüsü Dilşad Canbaz: “Rojava’da bir kazanılmışlık vardı. Enternasyonal bir akıl vardı. O kolektife yönelik aynı saldırı aynı faşizm koşullarında saldırıyorlar. “Kendi iktidarını ayakta tutabilmek için bu savaş konseptini Kürtlerden başlatmak istiyor. Şunu da görmek lazım yalnızca bu iktidar değil o savaş tezkerelerini onaylayanlar da en az bu iktidar kadar sorumludur.”

“Kendi ittifakımızla yürüyeceğiz”

TÖP Dönem Sözcüsü Juliana Gözen: “Hayatlarımızı karartanlara karşı, bu yol halkın yoludur. Tarihsel bir süreçteyiz. İttifakımız bu tarihsel sürecin ana öznesidir. Bu tarihseli sürecin farkındayız. Yeni bir başlangıç yapıyoruz. Hepinizin güç vermesiyle bu yolu yürüyeceğiz.

Kürtlere savaş açan kadınları katleden, çocukların özne olmadığını iktidara karşı sesimizi birleştiriyoruz. Halkın söz yetki ve karar sahibi olması için mücadele ediyoruz. Savaş, açlık, sömürü düzenine karşı gemileri yaktık. AKP karanlığı dayatıyor. Diğer yandan kurulan Millet İttifak ise tekçi, sağcı restorasyon programını önümüze koyuyor. Ne ölüme, ne de sıtmaya razı değiliz.

“Kendi ittifakımızla yürüyeceğiz. Masa başı ittifaklar kurmuyoruz. Sokaklarda meydanlarda halklarla ittifakı kuruyoruz. Toplumun ezilen ve sömürülen ittifakıyız. Geleceğimize hayatımıza sahip çıkma çağrısı yapıyoruz. Yeni bir düzeni kurmak için herkesi Emek ve Özgürlük İttifakı’nda yer almaya çağırıyoruz” diye konuştu.

Buluşma, slogan, alkış ve çekilen halaylar eşliğinde son buldu.

Paylaşın

Prof. Dr. Daron Acemoğlu: Türkiye’nin Bir Teknolojik Atılım Yapması Lazım

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında” konuşan Prof. Dr. Daron Acemoğlu, “Türkiye’nin bir teknolojik atılım yapması lazım. Bunun için meslektaşlarımın da vurguladığı üzere AR-GE’ye yatırım gerekiyor, bilime yatırım gerekiyor. Eğitimin iyileştirilmesi gerekiyor. Bu tamamen bir teknoloji stratejisi gerektiriyor.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bunların hiçbiri doğru kurumsal yapılar olmada, demokrasi olmadan olmaz. Türkiye’nin tarihi boyunca problemi şu ki, devlet güçlü olsa bile toplum güçsüz kalıyor ve toplum güçsüz olduğu için devletin kurumları daha iyileşmiyor. Bunun için demokrasi Türkiye için çok önemli. Türkiye’nin demokrasiyi ve sağlıklı bir ekonomiyi aynı anda kurması lazım. Buradaki iyi haber şu, bu çok mümkün ve az çok ne yapmamızın çok açık bir şekilde görüldüğü, bilimsel olarak da çok açık.”

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında”, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. Prof. Dr. Daron Acemoğlu grafiklerle yaptığı konuşmada; şunları söyledi:

“Sağlıklı bir Türkiye ekonomisi kurma konusunda konuşmak istiyorum. Türkiye’nin büyüme dinamikleri az çok biliniyor. 1980’lerin sonunda ve 1990’larda potansiyelin çok altında büyüdükten sonra Türkiye 2011- 2006 yılları arasında Gayrisafi millî hasıla (GSMH) büyüme hızını yüzde 6’lara kadar çıkarttı ama ondan sonra daha istikrarsız bir büyüme görüyoruz. Potansiyelinin altında ama büyüme oranlarından daha da önemlisi büyümenin kalitesi. Büyüme kalitesinin birçok yönü var ama ana problem Türkiye’de verimlilik.

Büyümenin verimliliği artırmaması. Buna birçok değişik açıdan bakmak mümkün ama ekonomistlerin en çok kullandığı kavramlardan bir tanesi ‘toplu faktör verimliliği’ ve ‘toplam faktör verimliliğinin büyümesi.’ Bu büyümenin ne kadarının yeni teknolojilerden, kaynakların ne kadar doğru dağılmasından, yeteneklerin, üretkenliğin artırılmasından geldiğini gösteriyor. Toplam faktör büyümesini ne kadar artırırsanız ekonominin potansiyelini de o kadar arttırmış oluyorsunuz.

“Türkiye’de verimlilik artışı yok”

(Ana Problem: Düşük Kaliteli Büyüme ve Verimlilik Problemi’ başlıklı grafikten bahsediliyor) Bu figür de size Türkiye’nin büyümesinin nereden geldiğini gösteriyor, iş gücünün büyümesinden mi ya da fiziksel kapitalin büyümesinden mi yoksa toplam faktör büyümesinden mi… Buradan mavi ile gördüğünüz şey toplam faktörün büyümesi ama daha basiti değişik dönemlerde ortalamasını gösteriyor. Sarı ile gördüğünüz çizgi 1990’larda sıfır büyüme olduğunu gösteriyor toplam faktör verimliliğinde. Yani üretkenlikte ve verimlilikte hiçbir gelişme yok, zaten bu problemin büyük bir parçası. 2001-2006 yılları arasında başka bir tablo çıkıyor karşımıza.

Enflasyon kontrol altına alındığı zaman, mali politikalar doğru bir çerçeveye doğru adım attıkları zaman, yolsuzluğa karşı ufak birkaç adım atıldığı zaman ve başka reformlarla beraber Türkiye ekonomisinin potansiyeli artıyor ve büyüme daha kaliteli bir hale geliyor. Yüzde 5 oranında ortalama toplam faktör verimliliği büyümesi var. Bu, Türkiye ekonomisinin aslında ne kadar önü açık bunun bir göstergesi. Ama ne yazık ki 2006’dan sonra yolsuzluk artıyor, reformlar tam tersine gidince bir görüyoruz ki ortalama yüzde sıfır hatta negatif. Yani, Türkiye’de verimlilik artışı yok.

Toplam faktör verimliliği biraz soyut bir kavram. Daha somut olarak bakmak mümkün, örneğin; Türkiye ne ihraç ediyor diye bakabiliriz. Örneğin, 1990’ların ortasında Türkiye ne ihraç ediyor diye baktığımızda bunun çoğu tarımsal ürünler ve düşük kaliteli ürünler. Örneğin, tekstil… Ama burada bir iyileşme görüyoruz. 1990’lardan 2006 senesine kadar. Orta kaliteli, orta teknolojisi olan ürünlerin payı gayet hızlı bir şekilde artıyor. Örneğin, beyaz eşyalar.

En yüksek teknolojilerde o kadar büyük bir ilerleme yok ama yine de ihracatın teknoloji katkısı giderek artıyor. Ne yazık ki 2006-2007 senesinden sonra burada bir duruluş var. Daha sonra hiçbir ilerleme yok. Türkiye yine düşük kaliteli büyümeye geri dönüyor. Eğer bunu daha da açık görmek istiyorsanız başka orta gelirli ülkelerle kıyaslayabiliriz. Malezya, Meksika, Çin gibi ülkeler Türkiye’den çok daha ilerdeler. Daha fazla teknoloji içeren ürün ihraç ediyorlar ve giderek artıyor.

“Türkiye’den gelen öğrencilerin uluslararası sınavlarda aldığı notlar çok düşük”

Türkiye’de bir durgunluk var. Bu, düşük kaliteli verimsiz büyümenin en önemli unsurlardan bir tanesi de Türkiye’nin kaynaklarını doğru kullanmamamız. Bu kaynakların içindeki en önemlilerinden bir tanesi insan kaynakları… Eğitim düzeyi ve eğitim kalitesi çok kötü bir durumda. Buna da birkaç açıdan bakabiliriz. Örneğin, Türkiye’den gelen öğrencilerin uluslararası sınavlarda aldığı notlar çok düşük ya da Türkiye’deki öğrencilerin üniversiteye gitme ya da liseden mezun olma oranları Avrupa’dan hatta Güney Amerika’ya oranla çok düşük. Türkiye en yüksek lise mezunu olmayan oranında şu anda.

Teknolojiye yatırım yapmamak, verimsiz büyüme, insan kaynaklarını doğru kullanmama bunun net bir sonucu var. Düşük verimli istihdam, düşük ücret düzeyi, yoksulluk ve eğer bu yoksulluk problemini çözmek istiyorsak verimliliği artırmak lazım ama aslında Türkiye’deki problem bundan da daha derin. Çünkü, olan gelirde çok eşitsiz bir şekilde dağılıyor. Türkiye’deki eşitsizlik problemine de çok açıdan bakmak mümkün.

Size ekonomistlerin çok kullandığı ‘GİNİ Katsayısı’ verisini gösteriyorum, 2000’lerin başında Türkiye’nin GİNİ katsayısı yüzde 42. Bu da Türkiye’yi Avrupa’dan çok daha eşitsiz bir duruma getiriyor. Güney Amerika’nın en eşitsiz ülkelerinden Brezilya ile aynı düzeye koyuyor. Yüksek kaliteli büyüme aynı zamanda istihdam ücretlerini artıran bir büyüme. Bu olduğu zaman GİNİ katsayısında bir azalma görüyoruz ama ne yazık ki 2006-2007 senesinden sonra eşitsizlik yine artmaya başlıyor ve eski Güney Amerika düzeylerine geliyor.

(Türkiye’de Eşitsizlik grafiğine ilişkin) Milli gelir kime gidiyor diye bakabilirsiniz. Burada, yeşil ile gördüğünüz milli gelirin en zengine yüzde 1’e giden payı çok yüksekle artmaya devam ediyor. Onun yanında en aşağıdaki yüzde 50’ye giden payına da bakarsanız yüzde 15’in altında ve düşmeye devam ediyor. Gelir dağılımı gerçekten çok hüzün verici. Peki, bu kadar problemin içinde Türkiye nasıl büyüdü? Bunun da birçok nedeni var ama bu nedenler içinde en önemli unsurlardan bir tanesi kredi.

Türkiye çok büyük bir kredi patlamasından geçti. 2000’lerin başında Türkiye’deki kredi toplam kredi, gayrisafi millî hasılaya (GSMH) oranla yüzde 10 gibiydi. Çok hızlı bir büyüme ile bu yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Bu kredi patlaması, büyümenin en büyük motoru oldu Türkiye’de. Türkiye sadece iç borçlanmada değil, dışarıdan da çok borç aldı. Dış borçlanma çok arttı son 20 yıl içinde. Dışarıdan kaynak almasından bir problem yok. Eğer bu kaynaklar; yatırıma, AR-GE’ye, teknolojiye, insani kaynaklara, eğitime bilime gidiyorsa bu ülkenin gelecek potansiyelini artırır ama Türkiye’de ne yazık ki olan bu değildi.

Türkiye’de büyüme nasıl geldi diye bakarsanız, örneğin sermaye nereye gidiyor, nerede kapital var, nerede yatırım diye bakarsınız. Buna baktığınız zaman Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde görülemeyecek bir tablo ortaya çıkıyor. İnşaat sektörü sermayeye olan yatırımın yarısı. Makineye, teçhizata, teknolojiye olan yatırım bunun altında ama inşaat ne yazık ki teknolojik bir ilerleme getirmiyor, yolsuzluk getiriyor. Ücretleri artırıyor. Tabii bu çarpıtılmış sistemin tabanı kurumları düşünmeden anlamak mümkün değil. Türkiye’nin tarihindeki problemler kurumsal problemler. Örneğin iktisadi kurumlara bakarsanız, yani yatırımcıların baktığı kurumlara bakarsanız her zaman problemi açık bir yer.

Yolsuzluğu denetleme, yargı, genel denetlemenin kalitesine, hukuk üstünlüğüne bakabilirsiniz. Bunların hepsinin dutumu uluslararası göreceli olarak iyi değil. 2001’den sonra yüksek kaliteli dediğim büyüme sırasında ufak bir iyileşme oluyor. Yolsuzluk daha iyi kontrol altına alınıyor, yargı kurumları biraz daha iyileşiyor, iş piyasasındaki kurumlar biraz daha iyileşiyor. Bu ufacık iyileşme ile verimlilik artıyor. Ne yazık ki 2006-2007’den sonra kurumlarda bir çökme var. Çok daha geri gidiyor, yolsuzluk tamamen kontrol altında, yargı bağımsızlığını kaybediyor, denetleme kalmamış durumda.

“Türkiye’nin problemi siyasi politikalar ile ekonomi ile iç içe”

Ekonomik kurumları siyasi kurumları düşünmeden anlamamız mümkün değil. Türkiye’nin problemi herkesin takdir ettiği üzere, siyasetle, siyasi politikalar ile, siyasi ekonomi ile iç içe. Burada da ortaya çıkan tablo iç açıcı değil. Türkiye’deki kurumların düzeyi giderek kötüleşiyor ve bunu birçok veri ile görmemiz mümkün. Burada size Freedom House’un verdiği endekse göre, Türkiye’deki siyasi haklar şu anda 1980’in başına gelmiş durumda. İfade özgürlüğüne bakarsanız daha da kötü… 2006-2007’den sonra korkunç bir çöküş var ifade özgürlüğünde. Özgür medya, özgür sivil toplum artık çok zor. Burada karşımıza çıkan tablo negatif. Daha negatif yönü var, çünkü düşük kaliteli büyüme bir tek eşitsizlik, ücret düşüklüğü, verimsizlik getirmiyor. Aynı zamanda sürdürülebilir bir büyüme değil.

Enflasyon yüksek olunca başka etkileri de oluyor. Gelir dağılımını çok daha kötüleştiriyor, daha yoksulluğu derinleştiriyor. Aynı zamanda yatırım sisteminin daha da çarpıtıyor. Bunu görmenin bir yolu iş adamlarının yatırım yaparken baktıkları şeyin reel faizlerin nasıl geliştiğine bakmak. Reel faizler yani enflasyona göre nasıl geliştiğini gösteriyor. Türkiye’de uluslararası göreceli olarak görmediğimiz bir tablo ortaya çıkıyor. Devlet bankalarının verdiği krediler ile gelir dağılımı daha da çok kötüleşiyor.

Çünkü bu kaynaklar yandaş şirketlere, yandaş holdinglere gidiyor. Yeni yatırıma, yeni enerjiye sahip şirketlere gitmiyor. Aynı zamanda meslektaşlarımın da vurguladığı üzere net rezervler korkunç bir negatif hale gelmiş durumda. Gelecek zamanlarda kullanacağımız rezerv kalmadı. Karşımıza çıkan tablo çok negatif ama ben karamsar olarak görmüyorum Türkiye’nin geleceğini… Genelde meslektaşlarımın aynı şekilde vurguladığı üzere iyimser olacak şeyler de var. Bunların içinde en önemlisi Türkiye’nin potansiyelinin çok yüksek olması.

Diğer pozitif şey ise çözümlerin aslında çok açık olması. Ekonomi konusunda bilgisi olan, bilimsel araştırma yapan insanlara sorarsanız herkesin Türkiye’nin ne yapması konusunda aynı fikirlere sahip olduğunu göreceksiniz. Bunlar, kısa dönemde normalleşmesi, orta dönemde teknolojiye, eğitime, bilime, yatırım yapıp bir teknoloji stratejisi ile üretkenliği artırmak ve bunları doğru bir kamusal ağa, kurumsal yapıya oturtmak.

Normalleşmede burada bahsetmek istediğim şey, ilk önemli şey; para politikaları yani faiz politikalarını düzelterek enflasyonu düşürmek. Enflasyonun bu düzeyde olduğu bir ekonomi de başka kaynakların doğru olarak dağılması mümkün değil ama enflasyonu düşürmek kolay değil ve bu süreçte mali politikaları doğru kullanıp yoksulluğu azaltması lazım. Türkiye’de işsizlik büyük bir problem. Bunun çok daha büyük bir problem haline gelmemesine izin vermemek lazım. Aynı zamanda Türkiye’nin banka bilançolarını düzeltmesi lazım.

Türkiye’nin bir teknolojik atılım yapması lazım. Bunun için meslektaşlarımın da vurguladığı üzere AR-GE’ye yatırım gerekiyor, bilime yatırım gerekiyor. Eğitimin iyileştirilmesi gerekiyor. Bu tamamen bir teknoloji stratejisi gerektiriyor. Bunların hiçbiri doğru kurumsal yapılar olmada, demokrasi olmadan olmaz.

Türkiye’nin tarihi boyunca problemi şu ki, devlet güçlü olsa bile toplum güçsüz kalıyor ve toplum güçsüz olduğu için devletin kurumları daha iyileşmiyor. Bunun için demokrasi Türkiye için çok önemli. Türkiye’nin demokrasiyi ve sağlıklı bir ekonomiyi aynı anda kurması lazım. Buradaki iyi haber şu, bu çok mümkün ve az çok ne yapmamızın çok açık bir şekilde görüldüğü, bilimsel olarak da çok açık.”

(Kaynak: chp.org)

Paylaşın

Prof. Dr. Ufuk Akçiğit: Türkiye’ye Has Problemlerimiz Var

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında” konuşan Prof. Dr. Ufuk Akçiğit, “Türkiye’deki Ar-Ge harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı OECD ülkelerinin çok çok arkasındadır. Olay kamunun verdiği destek miktarı değil. Kişi başına düşen bilimsel yayın açısından çok arkalardayız. Biz aslında inovasyon açısından kamunun Gayri Safi Milli Hasılaya oranla destek, miktar açısından problem görülmüyor. Problem o paraların nasıl kullanıldığı ile alakalı.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Etkin bir şekilde kullanamadığımız için bu kadar kaynak ne yazık ki işe yaramıyor. Etki analizi dediğimiz şey, çok etkili oluyor. Türkiye’deki firmaların en büyük problemlerinden bir tanesi orta ölçekli firmaların patinaj yapması. Sanayi politikalarını geliştirirken, biz; Batı’nın sanayi politikalarını alamayız. Bizim Türkiye’ye has problemlerimiz var. Firmalarımız Türkiye’de genel olarak küçük. Eldeki limitli kaynakları daha odaklı bir şekilde orta ölçekli firmalara aktarsak bu etki analizinden ortaya çok daha fazla istihdam çıkacak.”

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında”, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. Prof. Dr. Ufuk Akçiğit, grafiklerle yaptığı konuşmada; şunları söyledi:

“Türkiye hem bölgesinde hem de dünyada cereyan eden büyük değişimler ve devrimler sebebiyle hayati bir dönemden geçiyor. İlk grafik; Türkiye’deki milli geliri zaman içerinde gösteriyor. 1960 yılından itibaren tüm OECD ülkeleri, Türkiye de dahil olmak üzere, kişi başı milli geliri çiziyoruz. 1960 senesinde Türkiye’nin milli geliri ABD’nin yaklaşık yüzde 20’si civarındaymış.

Zaman içerisinde OECD ülkelerinin çoğu ABD’ye doğru yakınsamış hatta bazıları ABD’yi geçmiş bile. Ne yazık ki Türkiye olarak çok bir aşama kaydedememişiz. Ancak 2008 yılları civarında 1960’lar seviyesine gelmişiz. O kazanımlarımız da 2013 senesinden itibaren kaybetmişiz. Bugün Türkiye’nin kişi başı milli geliri ABD’nin yüzde 15’i seviyesinde. Bu grafik şu demek; evet Türkiye’de daha fazla cep telefonları, internet, yollar kullanabiliyoruz vs. Ama bu dünyanın her yerinde olan bir gerçeklik. Bu grafik bize sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerine bu cep telefonlarının, internetin geldiğini gösteriyor.

Türkiye’deki rekabet ortamı 2013’ten sonra bozulmaya başlıyor. Türkiye ekonomisi için ilk odaklanmamız gereken şeylerden bir tanesi bu rekabeti tekrar yerine oturtabilmek. Elektronik ticaret sektöründe durum, hayatımıza daha fazla giriyor ve çok daha hızlı gelişen bir şey.

En büyük 4 firmanın pazarlama payının total pazarlama payı içerisinde 2016’daki oranı yüzde 40’mış. 2020’de bu pazarlama oranı yüzde 75’e çıkmış. Burada nasıl rekabeti sağlayabilirsiniz? Yeni girecek bir firma nasıl kendini ispatlayacak. Bizim acilen bu verilere odaklanarak neyi ifade ettiğini anlamamız gerekiyor. Bu firmalar bu kadar harcama yaparken açıklanan kar oranları çoğunlukla sıfır ya da negatif… Yani elektronik ticaret sektöründeki en büyük 4 firmanın kar oranı ortalama olarak negatif olmuş. Pazarlama harcamaları sadece bugünü değil yarını da etkiliyor. Sadece firmaların dinamik olmasını beklememiz gerekiyor aynı zamanda kurumlarımız da dinamik olması, sadece geriye dönük bakmaması ileriye dönük bakması gerekiyor.

Regülasyonların hangisi işe yarıyor, hangisi yaramıyor… Sürekli geriye dönük bakmamız işe yaramayanları kapatmamız gerekiyor. Yoksa ekonomiyi sadece hantallaştırmaktan başka işe yaramaz. Regülasyonların nasıl çalıştığını anlayıp onu daha düzenli, efektif hale getirmemiz gerekiyor. İnovasyon açısından çok iyi değiliz. Türkiye’deki Ar-Ge harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı OECD ülkelerinin çok çok arkasındadır. Olay kamunun verdiği destek miktarı değil. Kişi başına düşen bilimsel yayın açısından çok arkalardayız. Biz aslında inovasyon açısından kamunun Gayri Safi Milli Hasılaya oranla destek, miktar açısından problem görülmüyor. Problem o paraların nasıl kullanıldığı ile alakalı.

Etkin bir şekilde kullanamadığımız için bu kadar kaynak ne yazık ki işe yaramıyor. Etki analizi dediğimiz şey, çok etkili oluyor. Türkiye’deki firmaların en büyük problemlerinden bir tanesi orta ölçekli firmaların patinaj yapması. Sanayi politikalarını geliştirirken, biz; Batı’nın sanayi politikalarını alamayız. Bizim Türkiye’ye has problemlerimiz var. Firmalarımız Türkiye’de genel olarak küçük. Eldeki limitli kaynakları daha odaklı bir şekilde orta ölçekli firmalara aktarsak bu etki analizinden ortaya çok daha fazla istihdam çıkacak.

“Beşerî sermaye yatırımlarımızı yapmak zorundayız”

Doğru politikalarla en önce hangi kaslarımızın daha sağlam olduğunu anlayıp, kaynaklarımızı da oraya aktaralım ki daha güçlü bir etki yaratalım dünyada. Türkiye’deki firmaların dijital dönüşümü yapabilmesi için en önce yazılımcıya ihtiyacı var ama Türkiye’nin nüfusa yazılımcı oranı Avrupa ülkelerinin arasında en sondayız. Bizim nerede eksikliğimiz varsa oraya yatırım yapmamız gerekiyor. Sanayi politikalarını eve eğitim politikalarını birbirinden ayrı düşünemeyiz. Beşerî sermaye yatırımlarımızı yapmak zorundayız. Ama bu yapılan yatırımlar bugünden yarına etkilemeyecek, 5-8 yıl sonrasını etkileyecek ve bizim bu sabrı göstermemiz gerekiyor.

Araştırmacıların yurt dışına gitme olasılıkları nedir, diye sorduk ve burada çok daha dramatik bir şey var. Yurt dışına giden sağlık araştırmacıları en yüksek verimli insanlarımız yurt dışına gidiyor. Dolayısıyla onları yeni mezun olmuş, verimsiz insanlarla yer değiştirmek aynı etkiyi yapmayacak. Bu kadar meşakkatle yetiştirdiğimiz inşalara arkamızı dönemeyiz. Bunları masanın üzerine koymamız lazım politika geliştirirken. Araştırmacılar yurtdışına gittiklerinde verimlilikleri artıyor ve ortalama yüzde 25 civarında artış yaşanıyor. Türkiye’ye gelenlerin verimliliği geldikten sonra düşüş gösteriyor.

Meseleler çok çeşitli, çok kapsamlı yaklaşmak gerekiyor biz bu sorunlarla uğraşmazsak ne batarız ne çıkarız tıpkı Türkiye’nin son 60 yılında hiçbir şey olmadığı gibi. Türkiye ekonomisini biz nerede bıraktıysak orada kalmış. Bir kötü bir de iyi haber var. Kötü haber, çok fazla alandan sıkıntılarımız var. İyi haber ise yapabilecek çok şeyimiz var demek.

Gerçekten bu problemlerimizi işin uzmanları ile tartışırsak yapılması gerekenler listesini çıkarırsak çık kısa zamanda yapabileceğimiz çok şey var. Ama önce teşhisi koymak doğru olan. Teşhisi doğru koymazsak sadece sesi yüksek çıkanın sesini dinlersek bu iş olmaz. Önemli olan partiler üstü, bakanlıklar arası çalışabilmek, herkesin içine kapanıp bir şeyleri çözmesi değil. Asıl sorumluluğumuz gençlerimiz, çocuklarımız için, yarınlar için. Biz bu adımları atmazsak torunlarımız da bizim dedelerimizden aldığımız o 60 yıl önceki gelir seviyesinde kalacak.”

Paylaşın

Prof. Dr. Refet Gürkaynak: Enflasyon Fakirden Alıp Zengine Verir

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında” konuşan Prof. Dr. Refet Gürkaynak, “Enflasyon, genel bir kötü yönetim göstergesidir. Ama bir taraftan da enflasyon bir vergi, birilerinden alıp birilerine veriyor. Bu bakımdan da en adi, en aşağılık ve en korkunç vergilerden biri. Fakirden alıp zengine verir ve çaktırmadan yapar.” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bir zamanlar konuşulan ve Türkiye’de de hâlâ bahsedilen ‘Enflasyonu göze aldık, çünkü biz büyümek istiyoruz’. 1970’lerde bütün dünya bunu denedi ve bütün dünya bu işte çuvalladı. Biz de deneyip daha önce başarısız olduk zaten. Bunun neden olmadığını da biliyoruz. ‘Enflasyonu yükselteyim ama büyüyeyim’ böyle bir şey yok, hiç olmadı. Türkiye’de de olmadığını görüyoruz. Bir kere daha görmemize gerek yok. 90’larda da gördük bunu. Anlamak için de bir işi bir kere yapmış olmak da yeterli aslında.”

Gürkaynak, konuşmasının devamında ise, “Enflasyonunuz ortalamada yüzde 2 ise, 1-3 arasında, 0-5 arasında gidiyor geliyor, enflasyonu eğer ıskalıyorsanız ve beklemediğiniz gibi olduysa hatanız yüzde 2. Yaşarsınız o zaman. Ortalama enflasyonunuz yüzde 30 ise eğer, o enflasyon yüzde 15-60 arasında gidip geliyordur. Orada yaptığınız tahmin hatası artık çıkarılamaz, şirketleri batırıyor. Böyle olacağını insanlar önden görüyorlar zaten. 2 ay sonrasında vadeli işlem yapılamayan ülkede 2 sene sürecek yatırım işini kimse yapmıyor. Bu yatırımı yapmıyorsunuz, büyümüyorsunuz da. Enflasyon, büyümenin önünde büyük bir engel. Bu nedenlerle enflasyonu düşürmek zorundayız.” ifadelerini kullandı.

CHP’nin “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşmasında”, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. Prof. Dr. Refet Gürkaynak, burada şöyle konuştu:

“Türkiye’nin durumundan bahsederken maalesef içimizi karartmadan konuşmak kolay değil. İktisadi durumumuz kötü. Bunu bilmek için benden duymaya ihtiyacınız yok. Öte yandan sadece iyi niyetle, ümitperverlikle değil uzmanlıkla bunun daha iyisinin mümkün olduğunu söylemek isterim. Daha iyisi elbette mümkün. Çok daha iyisi elbette mümkün. Bizim için, Türkiye’nin refahı için mümkün olan iyilikler yakın ya da uzak geçmişimizle görmüş olduğumuz şeylerle sınırlı değil. Bizim görmediğimiz kadar iyisi olmamız da gayet mümkün.

Bazen Türkiye’de olup biten şeyleri dünyanın bize bir tezahürü gibi anlatmaya çalışıyoruz ya da çalışıyorlar. Yani Türkiye’de enflasyon niye bu kadar yüksek? Bütün dünyada yüksek olduğu için, petrol fiyatları yüksek olduğu için, Amerikan Merkez Bankası şöyle yaptığı için, buğday fiyatı yüzünden. Bunlar bize ‘Enflasyon veyahut fakirlik Türkiye’ye olan şeyler’ deme yolları. Bu sorumluluğu bizden atıyorlar, belki biraz içimizi rahatlatıyor. Bir yandan da bunu değiştirme yetkisini de elimizden alıyor. Eğer bunlar bize olan şeyler ise ‘Bunu değiştiremiyoruz zaten’e geliyor. Halbuki böyle değil.

Enflasyonun bu kadar yüksek olması, adının Türkiye olması, şu veya bu enlemde olmasından kaynaklanmıyor. Şu tabii ki aşikâr. Biz bu gezegende bir ülkeyiz. Dünyada olup biten bizi de etkiliyor.

Bu ülkede ne olup bittiğine dair bu ülkenin insanları olarak söz sahibiyiz. Bunun sorumluluğunu almak zorundayız. Bu enflasyon bizim yaptığımız bir şey. Dünyanın her yerinde olduğu gibi kötü politikalar kötü sonuçlar doğruyor. İyi politikalar iyi sonuçlar doğuruyor. Ülkelerin birbirlerinden farklılıkları var. Birtakım ülkelerin birtakım özellikleri var.

Ama, dünyanın hiçbir yerinde işe yaramayacak politikalar Türkiye’de de yaramıyorlar. Bundan da şaşırmamak lazım. Dünyanın her yerinde enflasyonu kontrol etmiş politikalar Türkiye’de de edebiliyorlar. Buna da şaşırmamak lazım.

2000’lerin başında enflasyon Türkiye’de kuvvetle düşerken, petrol fiyatları görülmedik hızla artıyordu. Bunu yapmayı başardık, yapabiliyoruz. Bugün Türkiye’de enflasyonun artmasının nedeni petrol fiyatları değil. Enflasyon dünyanın her yerinde olsaydı eğer, dünyanın her yerinde birden görmeyi beklerdik tanımı gereği. Buradaki gri bant, birçok gelişmekte olan ülkenin enflasyon oranlarını içine alan bir bant. En sonda zincirlerini kırıp uzaya gitmeye çalışan çizgi de Türkiye’nin enflasyon oranı. Buna aktığınız zaman, ‘Her yerde enflasyon’ diye başlayan bütün cümlelerin bizim aklımızla alay etmek olduğunu görüyorsunuz.

Uganda’nın enflasyonu ile Türkiye’nin enflasyonu. Görüyorsunuz, 90’larda Uganda da yüksek enflasyondan mustaripken enflasyonunu düşürmüş ve tekrar yükseltmemiş. 2020 sonrasına baktığımız zaman bizim Uganda ile alay edecek bir şeyimiz olmadığını açık açık görebiliyoruz. Umarız Ugandalı dostlarımız da ‘Burası Türkiye mi?’ diye bizimle alay etmiyorlardır.

“Enflasyon fakirden alıp zengine verir ve çaktırmadan yapar”

Enflasyon, genel bir kötü yönetim göstergesidir. Ama bir taraftan da enflasyon bir vergi, birilerinden alıp birilerine veriyor. Bu bakımdan da en adi, en aşağılık ve en korkunç vergilerden biri. Fakirden alıp zengine verir ve çaktırmadan yapar. Bir zamanlar konuşulan ve Türkiye’de de hâlâ bahsedilen ‘Enflasyonu göze aldık, çünkü biz büyümek istiyoruz’. 1970’lerde bütün dünya bunu denedi ve bütün dünya bu işte çuvalladı. Biz de deneyip daha önce başarısız olduk zaten. Bunun neden olmadığını da biliyoruz. ‘Enflasyonu yükselteyim ama büyüyeyim’ böyle bir şey yok, hiç olmadı.

Türkiye’de de olmadığını görüyoruz. Bir kere daha görmemize gerek yok. 90’larda da gördük bunu. Anlamak için de bir işi bir kere yapmış olmak da yeterli aslında. Enflasyonunuz ortalamada yüzde 2 ise, 1-3 arasında, 0-5 arasında gidiyor geliyor, enflasyonu eğer ıskalıyorsanız ve beklemediğiniz gibi olduysa hatanız yüzde 2. Yaşarsınız o zaman. Ortalama enflasyonunuz yüzde 30 ise eğer, o enflasyon yüzde 15-60 arasında gidip geliyordur. Orada yaptığınız tahmin hatası artık çıkarılamaz, şirketleri batırıyor. Böyle olacağını insanlar önden görüyorlar zaten. 2 ay sonrasında vadeli işlem yapılamayan ülkede 2 sene sürecek yatırım işini kimse yapmıyor. Bu yatırımı yapmıyorsunuz, büyümüyorsunuz da. Enflasyon, büyümenin önünde büyük bir engel. Bu nedenlerle enflasyonu düşürmek zorundayız.

“Bağımsız, güvenilir Merkez Bankası”

Enflasyonu düşüreceğiz diye yola çıkmak Türkiye’yi birleştiren bir şey. Zor olan birçok şeyi yapabilir hale getiriyor. Bunu yapmak için neye ihtiyacımız var? Hepimizin bildiği, bağımsız, güvenilir Merkez Bankası. Bu ezber yanlış değil, Gerçekten bu şart. Bu şartı yerine getirmek de zor değil. ‘Türkiye’de sadece şu ankinden daha iyi merkez bankacılar vardır’ demek zorunda değiliz. Dünyanın en iyi merkez bankacılarından bazıları Türkiye’de. Bunlardan birinin konuşmasını az önce dinledik.

Merkez Bankası idaresinin güven vermesi lazım. Merkez Bankacılığı bir güven işidir. Ama bu güveninin siyasetten bağımsızlıkla, kendi başına enflasyonu düşüreceğine dair kendimizi de aldatmamamız lazım. Çünkü aklı başında bir Merkez Bankacı yaptığı işlerin sonuçlarının ne olduğunu düşünecek. Bu sonuçlar eğer ‘Benim enflasyonu düşürmek için yapacağım şey hazineyi batırır. Benim enflasyonu düşürmek için yapacağım şey mali sektörde kriz yaratır’ ise yine iş yapamaz hâle geliyorsunuz. Bunun için de bütünsel bir değişiklik ve bir koordinasyon elzem. Bu bakımdan Türkiye’de sadece Merkez Bankacıları değiştirerek bedavaya enflasyonu düşürebileceğinize dair kendimizi aldatmamamız gerekiyor.

Merkez Bankası’nın SWAP hariç net rezervleri nereden baktığınıza ve ne zaman baktığınıza bağlı olarak eksi 20 milyar dolar ile eksi 60 milyar arasında gidip geliyor. Uluslararası konferanslarda bu konuları iyi bilen iktisatçılarla bunun nasıl negatif olabildiğini konuşmak iktisatçı olarak eğlenceli, vatandaş olarak hicap verici bir şey. Neden böyle? Neden bu rezervler buraya geliyorlar?

Ya sonuçları beğenmiyoruz, beğenmediğimiz sonuçları politikaları düzeltmek yerine bu sonuçları doğrudan baskılayarak düzeltmeye çalışıyoruz. Kuru yükselten politikaları değiştireceğimize bu politikaları koruyup, kuru tutmak için rezervlerinizi satarsanız ortaya bu sonuç çıkıyor. Bunu beğenmeyip, ‘Bu insanlar bu rezervleri niye alıyorlar? Ellerine nereden geçiyor? Krediden geçiyor. O zaman kredileri köstekleyelim’ derseniz, doğrudan bankalara müdahale etmeye başlıyorsunuz. Türkiye’de hemen her alanda bu şekildeki müdahaleleri görüyoruz.

Türkiye’nin şu an gittiği komuta ekonomisi yolundan düzenlenmiş bir piyasa ekonomisine tekrar dönmesi gerekiyor.

Devlet dediğiniz şey, devlet kapasitesi biber gazı sıkmak değil. Hakikaten geliri tahkim edebilmek mesela, kendi aldığı kararı uygulayabilmek. Bunu yaptığımız zaman, Hacer hanımın bahsettiği gelir aktarımlarını doğru yapabilir hâle geleceğiz. Çünkü kim gerçekten ihtiyaç sahibi, kim havadan ‘Bana da’ diyor, anlar hâle geleceğiz. Bunlar bizim elzem şeyler. Bunları yaptığımızda, Merkez Bankası’na ‘Sen de işini doğru düzgün yap. Enflasyon düşsün’ diyebiliyoruz.

“İyi iktisat politikası yapmak Türkiye’de hâlâ mümkün”

Türkiye gerçekten iktisat politikası uzmanlığı çok olan, uzmanı çok olan, beşeri sermayesi yüksek olan bir ülke. Para politikasında özellikle böyle. Tam da bu bakımdan varlık içinde yoklukla yaşıyoruz. Bu kadar uzmanlığın, bilginin, uygulama kültürünün olduğu bir ülkede bir kere daha bunları yapmıyor olmalıydık. Bu insanlar hâlâ hayattalar ve bu ülkedeler. İyi iktisat politikası yapmak Türkiye’de hâlâ mümkün.

Türkiye’de enflasyonu düşüren politika, sadece enflasyonu düşürmeyecek. Birçok şeyi birden ıslah edecek. Bu bedava değil. Bunun bir maliyetini ödeyeceğiz. O maliyet bir defa ödenecek. Sonra faydası, nesiller boyu… Şu anda çektiğimiz eziyeti biliyoruz. Uzmanlıkla, Türkiye’de enflasyon düşer ve bu ülkede enflasyon düşecek, diyebiliyorum. Bunun nasıl yapılacağını biliyoruz. Zor değil.

Türkiye’de bunu çok iyi bilen insanlar mevcut. İhtiyacımız olan şey bunu yapacak niyet ve irade. Baştaki maliyetini kaldıracak olan toplumsal mutabakat. Bunu yapacak bir ülke olduğumuzu düşünüyorum. Nihayetinde, dönüp bakıp; Türkiye’de enflasyon düştü, gelir dağılımı düzeldi, büyüme arttı, gitmiş olan insanlar bu ülkeye tekrar mutlulukla geri geldiler dediğiniz zaman; bu dünya değiştiği için olmayacak. Biz böyle yaptığımız için olacak.”

(Kaynak: chp.org)

Paylaşın