İktidarın ‘Erken Seçim’ Planı

Türkiye 2023’te yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerine hazırlanırken, Sözcü yazarı Deniz Zeyrek, iktidarın erken seçim planını yazdı. Zeyrek, yazısında, “İktidar kulislerinde seçimlerin 16 Nisan’da yapılacağı konuşulmaya başlandı” ifadelerini kullandı.

Sözcü gazetesi yazarı Deniz Zeyrek, bugünkü yazısında Devlet Bahçeli’nin “Seçim günü sabırla beklesinler. Yeri geldiğinde de hedeflerine varmak için gayret göstersinler” sözlerine rağmen AK Parti kulislerinde erken seçimin konuşulduğunu öne sürdü.

“İktidar kulislerinde seçimlerin 16 Nisan’da yapılacağı konuşulmaya başlandı.” yazan Zeyrek bunu iki nedeni olduğunu söyleyerek şunları sıraladı:

“1- Hükümet ocak ayında alım gücünü artıracak adımlar atacak. Asgari ücrete, memur maaşlarına ve emeklilere yüksek zamlar yapılacak. Yılın ilk üç ayı baz etkisiyle enflasyon da kağıt üstünde düşecek. Ayrıca Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya, Suudi Arabistan ve Azerbaycan’dan gelecek para, piyasaları rahatlatacak.

Emeklilikte yaşa takılanlar sorununun çözülmesi de iktidarın desteğini artıracak. Ancak, zamlar gerçek enflasyondan dolayı eriyeceğinden bu olumlu atmosfer nisandan itibaren bozulabilir. Astronomik fiyat artışları olabilir. Kamu maliyesinde bozulma, bütçe ve dış ticaret açığı artabilir. Bu da haziran ortasına kadar, iktidarı çok zor durumda bırakabilir.

2- Seçimler erken yapılırsa muhalefet aday bulma işini aceleye getirmek zorunda kalıp yanlış kararlar alabilir. Bu da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın daha zayıf bir rakiple yarışmasının önünü açabilir. ”

“Erdoğan’ın TBMM’yi feshetmesi”

Öte yandan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın erken seçim için meclisi feshedebileceğini yazan Deniz Zeyrek, “AK Parti, MHP ve BBP’nin TBMM’de 335 sandalyesi var. Bu da iktidar partilerinin TBMM’de seçimlerin yenilenmesi kararı alamayacağı anlamına geliyor. İkinci bir seçenek de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın TBMM’yi feshetmesi. ” yazdı.

Yazının tamamını okumak için TIKLAYIN

Paylaşın

DP Lideri Uysal, Erdoğan’dan Aldığı Teklifi İlk Kez Açıkladı

DP Lideri Gültekin Uysal, katıldığı bir televizyon programında, yerel seçimlerden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine teklif getirdiğini, Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde görüştüklerini ve ret cevabı verdiğini ilk kez açıkladı

tv100’de Gürkan Hacır’ın moderatörlüğünde Yüzler Kulübü programına katılan Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı Gültekin Uysal, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan kendilerine teklif geldiğini söyledi.

Gültekin Uysal, şöyle devam etti: “3-4 yıl oldu. Bu kadarını söyleyeyim. Sayın Erdoğan ile bir kere görüştüm. Kendisinin beraber olmak istediğini söyledi. Biz, şahsi kariyer peşinde değiliz. Partinin bir ölçüsü var. Yakında da Sayın Bozdağ da Yalova’da bir İl Danışma Meclisi’nde, ‘Demokrat Parti’nin o Altılı Masa’da ne işi var?’ dedi. Biz de cevabımızı verdik.”

Uysal, Erdoğan’a hemen ret cevabı verdiğini belirtti.

Uysal, “Altılı Masa’nın toplantılarında aday konuşuluyor mu?” sorusu üzerine, “Türkiye pek çok riski depo etmiş vaziyette. Ben geç kalındığı kanaatinde değilim. Adayın öyle göktaşı gibi gökten düşecek hali yok. Bir geçmişte olduğu gibi iddiasız bir aday değil, siyasi alanda icracı iddiası olan politik figürlerden oluşacak” dedi.

Uysal, “Gönlünüzden geçen bir aday var mı?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Aday adayı başvurularını da alıyoruz. Ana muhalefetin lider bir partinin genel başkanının cumhurbaşkanı adayı olmasından daha tabii ne olabilir ki. İsmini de ifade ettiğiniz Sayın Ekrem İmamoğlu ve Sayın Mansur Yavaş da olmak üzere özellikle 2019 yerel seçimleriyle beraber Sayın Erdoğan’ın siyasi serüvenine baktığımızda İBB Başkanlığı’ndan başlayarak Türk siyasetinde böyle bir beklenti de oluştu.

Ben bunları tabii karşılıyorum. Her siyasi partinin kendi cephesinden tüm ölçütleri kullanarak; bütün bu süreci yönetecek politik bir figürdür. O açıdan bahsettiğiniz isimlere karşı peşin peşin bir yargım açıkçası yok.”

Paylaşın

“İktidarın Kafasındaki Seçim Tarihi Net: 14 Mayıs” İddiası

Türkiye hızlı bir şekilde seçime giderken, gazeteci Fatih Altaylı, “İktidarın kafasındaki seçim tarihi net. Seçimi mutlaka ve mutlaka 14 Mayıs günü yapmak istiyorlar. Bunun simgesel önemini vurguluyorlar sürekli olarak” dedi.

Habertürk yazarı Fatih Altaylı, AK Parti kulislerinden edindiği bilgileri aktardığı bugünkü yazısında, seçim tarihinin iktidar partisi için ‘net’ olduğunu söyledi. Altaylı, görüştüğü kişilerin Demokrat Parti’nin iktidara geldiği günü seçim günü yapmak istediklerini kaydetti.

Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adayına dair, “Bir an önce karşılarında kimin olacağını görmek istiyorlar” diyen Altaylı’nın yazısının ilgili kısmı şu şekilde:

“İktidar kulislerinde gezindim biraz.

Epey bir şey öğrendim.

Mesela iktidarın kafasındaki seçim tarihi net.

Seçimi mutlaka ve mutlaka 14 Mayıs günü yapmak istiyorlar.

Bunun simgesel önemini vurguluyorlar sürekli olarak.

“O gün Demokrat Parti 27 yıllık tek parti iktidarını sona erdirdi. O gün önemli bir gün.”

Bunu söyleyen AK Partiliye ‘Ya o gün uzun süreli iktidarlara yaramayan bir gün ise. Ya o gün muhalefet de 21 yıllık bir iktidara son vereceğiz derse’ deyince ‘Ne alakası var’ diyor ama biraz bozuluyorlar.

Ama bana göre 21 yıldır Türkiye’de de hemen hemen bir tek parti iktidarı var gibi.

Bu tarih AK Parti’nin kafasında netleşmiş.

‘Ya muhalefet kabul etmezse. Ya zamanında derse. Ya daha erken isterse’ diye soruyorum.

‘Demezler’ diyen kesin bir tavır görüyorum.

Muhalefetin hala bir aday açıklamamış olmasından ise rahatsızlar.

Bir an önce karşılarında kimin olacağını görmek istiyorlar.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Dünya Sağlık Örgütü’nden ‘Antibiyotik Direnci’ Uyarısı

İlaçların belirli bir dozda oluşturduğu etkinin aynı dozda tekrarlayan kullanımlarından sonra azalması veya aynı etkiyi oluşturmak için daha yüksek dozda kullanılmalarının gerekliliği, ilaç etkisine karşı direnç gelişimi antibiyotik direnci, olarak tanımlanmaktadır.

Antibiyotiklerin yanlış ya da fazla kullanımının sonuçları Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıklanan raporla gözler önüne serildi. Koronavirüs salgınının ilk yılı olan 2020’de 87 ülkeden toplanan veriler, kan dolaşımı enfeksiyonlarına neden olan bakterilerde ilaç direncine karşı artış olduğunu ortaya koydu.

Antibiyotiklerin aşırı ve/veya yanlış kullanımı mikropların birçok tedaviye karşı dirençli hale gelmesine neden olurken, bu duruma alternatif tedavi yöntemlerinin azlığı ise endişeye neden oluyor.

DSÖ uzmanı Catharina van Weezenbeek, “Antibiyotik direnci, hem halk sağlığı hem de dünya ekonomisi için küresel bir tehdittir” ifadelerini kullandı. Raporda hastanelerde hayati tehlike yaratan kan dolaşımı hastalıklarına neden olan bakterilerde yüzde 50’nin üzerinde oranlarda direnç tespit edildiği ve bu tür hastalıkların da “son çare” olarak antibiyotikle tedavi edildiği belirtildi.

Antibiyotik direnci en fazla ölüme neden oluyor

Bu yıl yayımlanan başka bir araştırma 2019 yılında antibiyotik direnci nedeniyle 1,2 milyon kişinin bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle yaşamını yitirdiğini ortaya koydu. Avrupa’da her yıl 35 bin kişinin antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtilirken, Almanya’da bu rakamın yılda 2 bin 500 civarında olduğu belirtiliyor. Buna göre antibiyotik direnci dünya genelinde HIV/AIDS ve sıtmadan daha fazla ölüme sebep oluyor.

Antibiyotiklerin dizginlenemeyen kullanımının sınırlandırılması için ortak bir çaba olsa da antibiyotikler konusunda yeni araştırmaların hızı hala çok düşük.

Bir antibiyotiği onaylatmak için harcanan çaba, maliyet ve zaman; sınırlı yatırım getirisi ve ilaca karşı direnç oluşmaması için mümkün olduğunca az kullanılmak üzere tasarlanması nedeniyle ilaç üreticileri için cazip değil.

Sonuç olarak antibiyotik üretiminin aslan payı birkaç küçük biyofarmakoloji laboratuvarında yapılıyor. 1980’li yıllarda 20 olan antibiyotik üreten büyük ilaç şirketi sayısı bugün çok azaldı.

DSÖ raporunun yazarları bu dönemde antibiyotik direncindeki artışın arkasındaki nedenleri tespit etmek ve pandemi sırasında antibiyotiklerin aşırı kullanımıyla ne ölçüde bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Antibiyotik direnci tanımı ve algısı

İlaçların belirli bir dozda oluşturduğu etkinin aynı dozda tekrarlayan kullanımlarından sonra azalması veya aynı etkiyi oluşturmak için daha yüksek dozda kullanılmalarının gerekliliği, ilaç etkisine karşı direnç gelişimi olarak tanımlanmaktadır. Aynı durum, etki mekanizması vücutta hastalık oluşturan patojenleri öldürmek veya baskılamak olan ilaçlar (antibiyotikler, antineoplastikler) için geçerli olduğunda, ilaca dirençli patojenlerden bahsedilir.

Bakterilerde antibiyotiklere karşı direnç gelişiminden sorumlu olan genler spontan ya da indüklenen mutasyonlarla veya direnç genlerinin başka bakterilerden transfer edilmesiyle kazanılmaktadır. Antibiyotiklere maruziyet durumunda bu direnç genleri, bu genleri taşıyan bakterilerin hayatta kalma şansları daha fazla olduğu için, doğal olarak seçilmekte ve bu genleri taşıyan bakterilerin ekosistemde kapladığı yer artmaktadır.

Antibiyotiklere karşı direnç gelişimi, antibiyotiklerin keşif sürecinin ilk zamanlarından itibaren bilinmektedir. Zira penisilini keşfeden Alexander Fleming, 1945 yılında Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmasında, laboratuvar ortamında mikroorganizmaların kendilerini öldürmeye yetmeyen dozlarda penisiline belirli bir süre maruz kalmaları durumunda penisilin direnci kazanacaklarını ve aynı durumun vücutta da geçerli olduğunu söylemiştir.

Doğada antibiyotik direnç genlerinin varlığının kökeninin incelenmesine yönelik çalışmalar bu genlerin ve dolayısıyla bakterilerde gözlenen antibiyotik direncinin insanların tedavi amaçlı olarak antibiyotikleri kullanmaya başlamalarından çok daha önce de var olan doğal bir fenomen olduğunu göstermektedir. Doğada antibiyotik varlığının antibiyotiklerin keşfinden çok daha önce de mevcut olduğu düşünüldüğünde bunun beklenilen bir durum olduğu kabul edilebilir.

Günümüzde antibiyotik direnç mekanizmaları bakterilerin evrimsel sürecinin bir parçası olarak kabul edilmektedir. Buna göre, antibiyotik direncinin hep var olduğu gibi her zaman da var olacağı ve etkisine direnç olmayan bir antibiyotiğin olmadığı ve olmayacağı öngörülmekte ve antibiyotik direnciyle mücadele planının bu varsayım üzerinden gerçekleştirilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Ayrıca, klinik açıdan önem taşıyan direnç mekanizmaları ve dirençli bakteri türlerinin zaman içinde değişiklik gösterebileceği düşünülmektedir. Bu nedenler, belirli aralıklarla yeni antibiyotiklerin üretilmesinin; bu antibiyotiklerin belirli direnç mekanizmalarına spesifik olmalarının ve kullanımlarının bu durumlarla sınırlı olmasının gerektiğini düşündürmektedir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar belirli bir bakterideki çoklu ilaç direncinin yanısıra, tüm bakterilerdeki direnç faktörlerinin toplamından oluşan ve “rezistom” adı verilen direnç havuzu kavramına yer vermektedir. Bu havuzdaki bakteriler sadece patojen bakterileri değil patojen olmayan bakterileri de kapsamaktadır.

Bu yaklaşım değişikliğinin altında yatan sebep, bakterilerin direnç genlerini horizontal olarak farklı bakteri türlerine aktarabilmeleridir. Rezistomun daha iyi anlaşılmasının, sadece içinde bulunulan zamanda klinik açıdan önem taşıyan direnç mekanizmalarına yönelik değil, gelecekte önem kazanabilecek yeni direnç mekanizmaları hakkında da fikir sağlayarak yeni ilaçların keşif sürecinde önemli faydalar sağlayabileceği umut edilmektedir.

Paylaşın

2022 Yılında 67 Gazeteci Görevi Başında Öldürüldü

2022 yılı içerisinde 67 gazeteci ve medya çalışanı görevini yaparken yaşamını yitirdiği duyuruldu. Bu rakam gecen yıl 47 olarak tespit edilmişti. Geçen yıldan beri yüzde 43’lük bir artış yaşandı. Çoğunluğu Türkiye, Myanmar ve Çin’de olmak üzere 375 gazetecinin de cezaevinde olduğu bildirildi.

En fazla gazeteci Ukrayna savaşında görev yaparken yaşamını yitirirken, 12 gazetecinin öldüğü ülke gazeteci ölümlerinde birinci sırada yer aldı. Ölümler daha çok savaşın ilk haftalarında gerçekleşti, ancak basın çalışanları çatışmalar nedeniyle hala risk altında.

Brüksel merkezli Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) tarafından yayımlanan yeni bir rapora göre bu yıl 67 gazeteci ve medya çalışanı görevini yaparken yaşamını yitirdi. Bu rakam gecen yıl 47 olarak tespit edilmişti. Geçen yıldan beri yüzde 43’lük bir artış yaşandı.

Türkiye hapisteki gazeteci sayısında üçüncü sırada

Federasyon, çoğunluğu Türkiye, Myanmar ve  Çin’de olmak üzere 375 gazetecinin de cezaevinde olduğunu belirtti. Çin’de 84, Myanmar’da 64, Türkiye’de 51 gazetecinin hapiste olduğu kaydedildi. Geçen yıl hapisteki toplam gazeteci sayısı 365 düzeyindeydi.

Görevi başında öldürülen medya çalışanlarının sayısındaki artış nedeniyle örgüt hükümetleri gazetecileri ve özgür basını korumak için somut adımlar atmaya çağırdı.

IFJ Genel Sekreteri Anthony Bellanger yaptığı yazılı açıklamada “Harekete geçilmemesi özgür enformasyon akışını baskı altına almaya çalışan ve liderlerinden hesap soranları zayıflatmak isteyenleri cesaretlendirecektir” dedi.

En fazla gazeteci Ukrayna savaşında görev yaparken yaşamını yitirirken, 12 gazetecinin öldüğü ülke gazeteci ölümlerinde birinci sırada yer aldı. Ölümler daha çok savaşın ilk haftalarında gerçekleşti, ancak basın çalışanları çatışmalar nedeniyle hala risk altında.

IFJ: Meksika gazeteciler için en tehlikeli ülke

IFJ’ye göre Meksika’da suç örgütlerinin artan şiddet eylemleri ve Haiti’de kamu düzeninin bozulması da gazeteci ölümlerindeki artışta başta gelen nedenler arasında yer alıyor. Örgüt 2022’nin gazeteciler için Meksika’da “en ölümcül” yıllardan biri olduğunu belirtti. Meksika savaş bölgesi olmayıp da en fazla gazetecinin öldürüldüğü en tehlikeli ülke olarak görülüyor.

IFJ Pakistan’daki siyasi kriz esnasında bu yıl 5 gazetecinin öldüğünü kayıt altına alırken, Kolombiya ve Filipinlerde de gazetecileri tehlikeye karşı uyardı.

Ayrıca Al Jazeera muhabiri Şirin Abu Akıle’nin bir Filistin mülteci kampından bildirirken vurulmasını da kınadı. Al Jazeera bu hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Şirin’in ölümünün soruşturulması için resmen başvurdu.

Brüksel merkezli IFJ, dünyada 140’tan fazla ülkedeki sendikalar ve derneklere üye 600 bin medya çalışanını temsil ediyor. Rapor Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Günü arifesinde yayınlandı.

Paylaşın

AK Parti, Başörtüsü Teklifini Meclis’e Sundu

Başörtüsüne anayasal güvence” getiren ve ailenin yeniden tanımlandığı anayasa değişikliği teklifi Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Büyük Birlik Partisi (BBP) milletvekillerinin imzası ile Meclis’e sunuldu. Teklife Bağımsız Milletvekili Fatih Mehmet Şeker de imza verdi.

Haber Merkezi / AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin, konuya ilişkin Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, “Teklifimizde; başörtülülerin de başı açıkların da hakkını savunuyoruz. Kısaca kadınların özgürlüğünü savunuyoruz” dedi.

Özlem Zengin, açıklamasının devamında, “Diğer konu da aile müessesine dair. Bizim anayasamızda aile toplumun temeli olarak görüşmüştür. Eğer bir toplumu tahrip etmek istiyorsanız, önce aileden başlamanız gerekir. Biz anayasamıza evlilik birliğinin bir kadın ve bir erkek arasında olan hukuki bir birliktelik olduğunu koyuyoruz”  ifadelerini kullandı.

Teklifte neler var?

Toplam 3 maddelik teklifin birinci maddesi ile anayasanın 24. Maddesine bazı fıkralar ekleniyor. Bu kapsamda eklenecek fıkralardan biri “Temel hak ve hürriyetlerin kullanılması ile kamu veya özel kesim tarafından sunulan mal ve hizmetlerden yararlanılması, hiçbir kadının başının açık veya örtülü olması şartına bağlanamaz” hükmü.

Teklifin aile düzenlemesi ile ilgili ikinci maddesinin gerekçesinde ise aile kurumunun “sapkınlıklara” karşı korunmasının önemine dikkat çekilerek, anayasanın 41. Maddesi “evlilik birliği ancak kadın ve erkeğin evlenmesiyle kurulabilir” şeklinde değiştiriliyor.

Bundan sonra süreç nasıl ilerleyecek?

AK Parti’nin teklifini sunmasının ardından daha önce bir kez yaptığı gibi destek için muhalefet partilerinin kapısını çalması bekleniyor.

Çünkü AK Parti ile MHP’nin TBMM’de anayasa değişikliği teklifini geçirebilecek sandalye çoğunluğu bulunmuyor.

Cumhur İttifakı’nın oy kullanamayan TBMM Başkanı Mustafa Şentop haricinde toplam 334 sandalyesi bulunuyor. Referanduma gidilebilmesi için 360 milletvekili gerekiyor ve bu sayıya ulaşmak için muhalefetten herhangi bir partinin teklife “evet” demesi ya da AK Parti’nin en az 26 milletvekili bulması gerekiyor. AK Parti ile MHP’nin 400 milletvekilini bulabilmesi durumunda ise referanduma gerek kalmadan anayasa değişikliği geçebiliyor.

Muhalefet partileri genel olarak birkaç aydır AK Parti’nin teklifini sunmasını beklediklerini ve teklifin içini görmeden yorum yapmanın doğru olmadığını söylerken, teklifin içine aile düzenlemesiyle eşcinsel evliliklerin önlenmesiyle ilgili maddenin konulmasını ise doğru bulmuyor. Ancak İYİ Parti ve HDP gibi partiler net tutum belirlemek için önce teklifin sunulmasını beklemek gerektiği yönde açıklamalar yapmışlardı.

Başörtüsü konusunda ilk yasa teklifini veren CHP ise temel hakların referandum konusu yapılmaması gerektiğini belirtirken, aynı zamanda “yeni anayasa, yeni parlamentonun işi olmalı” diyerek iktidara destek olmayacağını belirtiyor.

Teklifle ilgili takvimi biraz da muhalefet partileri ile yapılacak görüşmeler ışığında AKP’nin takip edeceği strateji belirleyecek.

Seçimde üçüncü sandık mı konulacak?

Peki anayasa değişikliği ile seçim takvimi neden bağlantılı görülüyor?

Çünkü Ankara kulislerinde anayasa değişikliği teklifine aslında Türkiye’de yasal olarak mümkün olmayan eşcinsel evliliklerin önünü kesen düzenlemenin konulmasının muhalefet partilerine seçim için kurulan bir tuzak olduğunu düşünenler de var.

İktidarın genel seçimde cumhurbaşkanı ve milletvekili seçim sandıklarının yanına üçüncü bir sandık koyarak gerek başörtüsü düzenlemesinin olumlu gerekse toplumda eşcinsellikle ilgili olumsuz eğilimin ivmesiyle sonuç almayı planladığı yorumları yapılıyordu. AK Parti’nin teklifini sunmayı bu nedenle seçim takvimine uygun şekilde geciktirdiği belirtiliyordu.

Teklifin AK Parti’nin planları değişmezse Ocak sonunda komisyona Şubat ayında ise Genel Kurul’a gelmesi bekleniyor.

Tartışma nasıl başladı?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 3 Ekim’de bir video tweet yayımlayarak başörtüsü tartışmalarını ortadan kaldırmak için yasa teklifi vereceklerini açıklamıştı.

Teklif, 4 Ekim’de TBMM Başkanlığı’na sunulmuştu.

İkisi yürürlük ve yürütme maddesi olmak üzere toplam 3 maddelik kanun teklifinin birinci maddesinde şu hüküm yer almıştı:

“Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 5 Ekim’de partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “Gelin başörtüsü konusunda çözümü yasa değil Anayasa düzeyinde sağlayalım” demişti.

Paylaşın

NATO Üyeliği: İsveç Ve Finlandiya, Türkiye’den Yeşil Işık Bekliyor

İsveç ve Finlandiya, NATO’ya katılmak için Türkiye’nin onayını bekliyor… Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto, bu yılın başlarında her iki ülke tarafından Türkiye’ye verilen taahhütlerin “büyük ölçüde yerine getirildiğini” söyledi. İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström de konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede üçlü muhtıra kapsamında Türkiye’nin dile getirdiği endişeleri ele aldıklarını belirtti.

Haber Merkezi / Haavisto, İsveç ve Finlandiya’nın şubat ayına kadar NATO’ya katılacağını umduğunu kaydetti. Billström ise, yakında Ankara’yı ziyaret edeceğini ve Türkiye’nin PKK’nın bu ülkedeki varlığına ilişkin kaygılarını ve muhtıranın gereklerinin yerine getirilmesini görüşeceklerini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ile İsveç ve Finlandiyalı mevkidaşları Washington’da ortak basın toplantısı düzenledi.  Blinken, ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı yakında NATO müttefiki olarak göreceğine emin olduğunu söylerken Türkiye’nin, iki ülkenin ittifaka katılmasıyla ilgili kaygılarının da farkında olduklarını belirtti. Blinken, bu iki ülkenin zaten NATO ittifakıyla entegre biçimde faaliyet gösterdiklerini ifade etti.

“Bu, ABD ve Türkiye arasındaki ikili bir mesele değil” diyen Blinken “Ve ikili bir meseleye de dönüşmeyecek” diyerek Finlandiya ve İsveç’in, Türkiye’nin kaygılarını gidermek ve somut adımlar atmak için yapıcı bir süreç başlattıklarına dikkat çekti.

Blinken, “Söylediğim gibi, Finlandiya ve İsveç’in üye olması ve sürecin en kısa sürede ilerlemesi konusunda ABD’de, sadece Başkan değil, Kongre’den de büyük bir destek var. Bir NATO müttefiki olarak Türkiye’ye bu hususu belirttik ve hem İsveç’in hem de Finlandiya’nın üye olmaya hazır olduklarını açıkça ifade ettik” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarını da kabul ediyoruz. İlk günden beri Türkiye topraklarında, diğer NATO müttefiklerinin topraklarında olduğundan daha fazla terör saldırısı olduğunu biliyoruz. Ancak hem Finlandiya hem de İsveç’in, temel güvenlik endişeleri konusunda Türkiye ile ikili işbirliğini önemli ölçüde güçlendirmek de dahil olmak üzere, atmış oldukları somut adımları da takdir ediyor ve takdirle karşılıyoruz” diye konuştu.

Bunun ilerlemekte olan bir süreç olduğuna dikkat çeken Blinken, süreç yakında müttefikimiz olacak her iki ülkenin de Türkiye ile yürüttüğü çok önemli çalışmalar sayesinde ilerliyor. Bu sürecin devam edeceğine ve yakın zamanda başarılı bir şekilde sonuçlanacağına dair her türlü beklentiye sahibim” dedi.

“Türkiye’ye verilen taahhütleri büyük ölçüde yerine getirdik”

Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto, bu yılın başlarında her iki ülke tarafından Türkiye’ye verilen taahhütlerin “büyük ölçüde yerine getirildiğini” söyledi. Haavisto, İsveç ve Finlandiya’nın şubat ayına kadar NATO’ya katılacağını umduğunu kaydetti.

Türkiye’de seçimlerin olacağını hatırlatan Finlandiya Dışişleri Bakanı Haavisto, “Tabii ki umudumuz bu kararın Türkiye’den bir an önce gelmesi. Hala eksik olan şey net bir tarih ve Türk parlamentosunun bu konuyu ele almak için net bir planı” diye konuştu.

“Endişeleri anlıyoruz”

İsveç Dışişleri Bakanı Tobias Billström de konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede üçlü muhtıra kapsamında Türkiye’nin dile getirdiği endişeleri ele aldıklarını belirtti.

Billström, “Ama şu da anlaşılmalıdır, bu muhtıranın şartlarının yerine getirilmesi İsveç’te anayasa, mevzuat ve hukuk kurallarının temel ilkeleri çerçevesinde gerçekleşmelidir. Bu da Türk hükümetinin çok iyi bildiği bir şeydir. Bu sınırlar içinde her şey yerine getirilecektir” değerlendirmesinde bulundu.

İsveçli Bakan, yakında Ankara’yı ziyaret edeceğini ve Türkiye’nin PKK’nın bu ülkedeki varlığına ilişkin kaygılarını ve muhtıranın gereklerinin yerine getirilmesini görüşeceklerini söyledi.

Finlandiya ve İsveç, bu yıl Rusya’nın Ukrayna savaşının ardından NATO’ya üye olma talebinde bulunmuştu. Ancak NATO üyesi Türkiye, bir dizi koşul karşılanmadan iki ülkenin üyeliğine onay vermeyeceğini açıklamıştı. Bunlar arasında PKK bağlantılı Kürt gruplara karşı daha sert önlem alınması ve Türkiye’ye silah ambargosunun kaldırılması da var.

NATO üyelik konusundaki kararları oy birliğiyle alıyor. Bu da 30 üye ülkenin tamamının onayının alınması gerektiği anlamına geliyor. Bu iki ülkenin üyeliğine bir tek Türkiye karşı çıkıyor. Ancak henüz Macaristan da iki ülkenin NATO üyeliğini onaylamadı.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Söylem Birliği Oluşturmadan ‘Aday’ Açıklamak Tehlikeli

‘Cumhurbaşkanı adayı neden açıklanmadı?’ sorusuna yanıt veren CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Diyelim ki aday belli oldu. Daha hükümet programı üzerinde anlaşmamışız. Bir parti lideri ayrı açıklama yapacak, aday ayrı açıklama yapacak. Vatandaş demez mi ki, bunlar daha aralarında anlaşmamış.” dedi ve ekledi:

“Önce biz kendi programımızı oluşturacağız. Hepimiz aynı şeyi söylemeliyiz ki söylem birliği oluşsun. Bunları oluşturmadan aday belirlemek asla asla doğru olmaz. Bu çok tehlikeli bir şey, neyi nasıl yapacağımız konusunda anlaşmalıyız.”

Kılıçdaroğlu, konuya ilişkin açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı: “Ayrıca sorun aday meselesi değil. Sorun sistemde. Devletin kurumlarını sağlıklı olarak oluşturursanız o zaman Ali gelir yönetir, Veli gelir yönetir. Bizim ikinci yüzyıla çağrı programında söylediğimiz neydi? Ülkenin sürekli bir kurtarıcı beklemek durumundan kurtarılması.

Bu devlet dediğiniz kurumun sağlıklı işleyişini sağlamamız lazım. Artık devletin kurumları sıcak siyasete alet olmamalı. Belçika’da iki yıl hükümet kurulamadı ama kimse devlet nerede demedi. Önemli olan sistemi oturtmak. Artık Türkiye bir daha bu tür krizlere girmesin.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Karar TV canlı yayınında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları şöyle:

”Anayasada gayet açık hüküm var. Bütçeyi TBMM’de Cumhurbaşkanı sunar. Cumhurbaşkanının gelmesi ve kendi bütçesini savunması, eleştirileri dinlemesi ve eleştirilere yanıt vermesi lazım.

(Hüseyin Örs’ün saldırıya uğraması) Gerilimli bir siyasal atmosfer sadece siyasi partileri ve onların milletvekillerini değil sokaktaki vatandaşı da geriyor. Suçüstü halidir. Normalde Cumhuriyet Savcılığının harekete geçmesi lazım.

Biliyorsunuz otoyol ve köprülerde dolar, euro bazında fiyat belirlenmiş durumda. O fiyatlar yılda 4 kez yenilenirken asgari ücrette yılda 4 kez yenilensin ve ona göre işçiler ücret alsın diye talep var.

Devlette şu anda ikili bir yapı var. Saray bürokrasisi ve aşağıda bakanlıkların bürokrasisi. Bunların arası kopuk. Garip bir devlet yapısı çıktı ortaya.

Diyelim ki bu üç harfli firmalar, fiyatları yükselterek kendi aralarında bir iş birliği yapmışlarsa Rekabet Kurumu var. Rekabeti bozucu eylem içindelerse zaten ceza verilecek. Bunları yapmıyorsunuz, intikam alıyorsunuz.  Bu durum devlet yönetimindeki acziyeti gösteriyor

”Enflasyonda artış sürüyor”

Hayatın gerçeği şu, ben bir tüketici olarak markete gittiğimde domatesin fiyatı düşmediyse enflasyon düşmemiş demektir. İşin özeti vatandaş markete manava gittiğinde fiyatların düşüp düşmediğidir. O düşme fiyat artış hızının yavaşlaması anlamına geliyor. Enflasyonda artış sürüyor.

Üretici fiyat endeksiyle tüketici fiyat endeksi arasında uçurum var. Üretici maliyeti çok yüksek yüzde yüzün üzerinde. Sonuçta üreten kişi üzerine kar ekleyip bunu yansıtmak zorunda. Fiyatlar mecburen yükselecek. Hayatın gerçeği fiyatın düşmediğini markette pazarda göreceksiniz.

“Erdoğan, yine başörtüsünü istismar etme yolunu seçti”

Önce hazırladıkları teklifi görmemiz lazım. İçinde başka maddeler var mı yok mu bunlara bakacağız. Kadının kılık kıyafetiyle siyaset uğraşmamalı. Biz siyasetin istismar etmemesi için kanun teklifi verdik. Onlar anayasa teklifi verelim dediler. Getirdikleri anayasa teklifini göreceğiz.

Önce kendi içimizde gelen teklife bakacağız. İlla karşı çıkalım şeklinde hareket etmiyoruz. Biz sorunu Türkiye’nin gündeminden çıkarmak istiyoruz. Türkiye’nin gündemi bu olmamalı. Ülkeyi nasıl büyütmeliyiz ülkenin gündemi bu olmalı. O yapay sorundan Türkiye’yi çıkarmak istiyoruz. Eğer bizim dediğimizi yapıyorlarsa memnun oluruz.

Erdoğan bizim teklifimizin üzerine anayasa çıkışıyla gelerek, yine başörtüsünü istismar etme yolunu seçti. Vay sen nasıl başörtülülerin kılık kıyafetiyle uğraşmıyorsun diyor. Niye itiraz etmiyorsun diyor. Bizim amacımız bu alanı tümüyle siyasetin dışına çıkarmak. Ben eminim ki bu teklifin içinde bir değil bir kaç madde olacak.

Erdoğan ben nasıl bunu siyasete malzeme yaparım diye düşünüyordur. Orban’ın Macaristan’da yaptığını Türkiye’de yapmak istiyor. Kaç madde geleceğini bilmiyoruz. Geldikten sonra ona göre karar vereceğiz. Bizim yasal önerimize ters düşmüyorsa altına imza atarız. Referanduma götüremezler. Başörtüsüne itiraz eden yok ki.

“Neyi nasıl yapacağımız konusunda anlaşmalıyız”

Diyelim ki aday belli oldu. Daha hükümet programı üzerinde anlaşmamışız. Bir parti lideri ayrı açıklama yapacak, aday ayrı açıklama yapacak. Vatandaş demez mi ki, bunlar daha aralarında anlaşmamış. Önce biz kendi programımızı oluşturacağız. Hepimiz aynı şeyi söylemeliyiz ki söylem birliği oluşsun. Bunları oluşturmadan aday belirlemek asla asla doğru olmaz. Bu çok tehlikeli bir şey, neyi nasıl yapacağımız konusunda anlaşmalıyız.

Ayrıca sorun aday meselesi değil. Sorun sistemde. Devletin kurumlarını sağlıklı olarak oluşturursanız o zaman Ali gelir yönetir Veli gelir yönetir. Bizim ikinci yüzyıla çağrı programında söylediğimiz neydi? Ülkenin sürekli bir kurtarıcı beklemek durumundan kurtarılması. Bu devlet dediğiniz kurumun sağlıklı işleyişini sağlamamız lazım. Artık devletin kurumları sıcak siyasete alet olmamalı.

Belçika’da iki yıl hükümet kurulamadı ama kimse devlet nerede demedi. Önemli olan sistemi oturtmak. Artık Türkiye bir daha bu tür krizlere girmesin. Bu ülkenin o kadar nitelikli insanları var ki… Merkez Bankası’nın başına getireceğiniz kişi hem para hem ekonomi politikasını izleyecek. Plan yapacaksınız o planlar bir saat gibi çalışacak. Vatandaş kolundaki akrep ve yelkovanı görür. Akrep ve yelkovanın arasında bir mekanizma var, sürekli dönen çarklar var.

İşte o çarklar devlettir. O çarkların birisi Merkez Bankası’dır, birisi planlamadır, birisi Hazine’dir, birisi Dışişleri Bakanlığı’dır. Bunların tamamımın aynı hedefe kilitlenmesi ve aynı politikayı değişik yerlerde yapmaları gerekiyor. Bunu yapacak olan bürokrasidir. Talimatı verecek olan da siyaset kurumudur. O mekanizmalar bozuldu, akreple yelkovanda doğrusu göstermiyor. Biz hem mekanizmayı düzeltmek istiyoruz hem de akreple yelkovan doğruyu göstersin istiyoruz.

“En yetenekli insanlarımızı dışarıya kaptırıyoruz”

Dünya farklı bir evreye geldi, Türkiye’nin bunu yakalaması lazım. Bizde de nitelikli bilim insanları var. Türkiye’nin yeni bir anlayışla yönetilmesi lazım. Bilgiye önem vermesi lazım. Üniversiteleri bilgi üretmeyen bir toplumun büyüme şansı yok. Giderek vasatlaşan bir üniversite yapımız var.

Boğaziçi Üniversitesi’ni mahvettiler. Odaklanmamız gereken bu, bilgi olmadan hiçbir şey olmuyor. Biz kısır tartışmaların içerisindeyiz. Biz 250 bin dolara ev alana vatandaşlık veriyoruz. İngiltere de şöyle yapıyor; dünyanın en iyi 50 üniversitesinden birinden mezun ol sana vatandaşlık vereyim. Biz en yetenekli insanlarımızı dışarıya kaptırıyoruz.

‘Gönüllü olarak bize destek veriyorlar”

Bu bilinçli bir tercihti. Gelmeleri, kalmaları, ağırlanmaları birer masraf. Hazine’den bize gelen bir kaynak var ve bunu da en verimli şekilde kullanacağız. Gönüllü olarak bize destek veriyorlar. Teknolojinin bize sağladıklarını kullanmamız lazım. Daron Acemoğlu Amerika’dan bizimle bağlantı yapıp sunum yapabiliyor. Teknolojisinin nasıl kullanıldığını da görmek lazım.

Sevgili Peygamberimiz ilim Çin’de bile olsa gidin diyor. Erdoğan bunu bilmiyor mu? Jeremy Rifkin, Merkel’e danışmanlık yaptı. Çin’e danışmanlık yaptı. Şimdi de benim baş danışmanım. Bunun kıskanılacak bir tarafı yok. Erdoğan’ın ‘Helal olsun’ demesi lazım.”

Paylaşın

Akşener’den ‘Altılı Masa’ Açıklaması: Arıza Çıkmaz

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, farklı basın kuruluşlarından bir grup kadın gazeteciyle buluştu. Akşener, Altılı Masa’nın Cumhurbaşkanı adayı, seçim güvenliği ve partisinin Trabzon Milletvekili Hüseyin Örs’e yönelik saldırıda dahil olmak üzere gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Gazete Duvar’dan Nergis Demirkaya’nın aktardığına göre Akşener’in açıklamaları özetle şöyle oldu:

Öncelikle geçmiş olsun. Milletvekiliniz Hüseyin Örs’ün sağlık durumu nasıl? Yaşanan bu olayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aylin Hanım (Aylin Cesur) olmasa belki de gidiyordu. Hüseyin Örs, bizim grubun en naif isimlerinden. Uzlaşmacı biri. Kavgayı ayırmak için araya giriyor, yumruk yiyor. Burada çok ayıp bir durum var. Yumruğu atan (AK Partili Zafer Işık) özür dilemeyeceğini söylüyor. Öyle özre filan gerek yok, gel hastanede ziyaret et, ‘kavga ettik ama böylesini düşünmemiştim, kusura bakma’ de. Ama burada gerilimden medet umma halini görüyorum ben. İktidarın, gerilimden medet umma hali var.

Seçimler öncesinde tansiyonun artabileceği, seçim güvenliğinin tehlikeye girebileceği söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasiler buna alıştı. ‘Alıştı’ sözünü istihza ile söylüyorum. Çok ayıp bir şey bu. İki alana dayandırmamız lazım. Birincisi bu arkadaşlarımız, kaybetmekten korkuyor ve bu gürültüden, gerilimden, küfürden medet umuyor. Altılı Masa’nın bugüne kadar hep gözden kaçan yönü seçim güvenliğini sağlama çalışması. Biz, insan unsurunu çoğaltmış olduk. Bir yerde bizim üyemiz, yöneticimiz azsa diğerinin olacak. Aynı anda belki üç kişiyi koyacağız bir sandığa. Her okulda bir avukat olacak. Altı siyasi partinin Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcıları düzenli toplanıyor. Karar alıp birbirlerine yol gösterip tecrübelerini paylaşıyorlar, eksik varsa gideriliyor. Buradan çıkan her türlü bilgiyi seçim güvenliği eğitiminde de kullanıyoruz. Tavrımız da tekleşiyor.

‘Her türlü cilleklik yapılabilir, ama sonuç alamazlar’

Dayanışmayı öğrendik. 2017 Referandumu olmasaydı belki benim aklıma CHP’den 15 milletvekili istemek gelmezdi. Tanışmak, görüşmek, konuşmak kadar önemli bir şey yok. İstanbul seçiminde 13 bin 500 oy farkını evraklardaki ıslak imza sebebiyle yok edemediler. Birinci alkışı alması gereken Canan Hanım. İkincisi de Buğra Kavuncu. Birbirleriyle masanın altında tekmeleşmediler. Hesap kitap yapmadan, benim partim senin partim yapmadan çalıştılar. Onu vaka analizi olarak incelemek lazımdır. Bir enerji oluştu, insanlar oyları korudular. Buradan çıkan sonuç şu, her türlü cilleklik yapılabilir, ama sonuç alamazlar.

‘Kütük gibi Nokia bile iş görür’

İstanbul Taksim saldırısı sonrası bant daraltması ile internet yavaşlatıldı. Bu seçim sürecinde yeni bir risk mi?

Bunların her biri konuşuluyor. İnsanların birbiriyle haberleşmesi önemli. İnsan sayısını çoğalttığınız, bu işi üzüm salkımı gibi yaptığınız takdirde, o kütük gibi eski Nokia telefonlar bile iş görür. Hepsini çalışıyoruz. O deneyim konvansiyonel metodu getirdi. Okulları gezmek… İstanbul seçiminde önce çok üzülmüştük. Ama sonra ikinci seçimde ortaya çıkan farkın herkes için çok önemli bir öğrenim alanı olduğuna inanıyorum. Erdoğan dahil. Erdoğan’ın, geriye bakınca ne düşündüğünü çok merak ediyorum. 13 bin 500 farkla kazanmış başkanın iş yapması başka, 805 bin fark atmış başkanın çalışması başka…

‘Bu başarı öyküsü Türkiye’yi getirir’

İstanbul modeli Türkiye için uygulanabilir mi? Aynı başarı hikayesi nasıl tekrarlanabilir?

Bu başarı öyküsü Türkiye’yi getirir.

Altılı Masa’nın bir sonraki toplantısının gündeminde ne olacak?

“Yol haritası”nı liderler çalışıyor. Ortak politikaları ekonomiciler çalışıyor. Orada yanlış anlaşılma oluştu. Aday gösterilmiş kişinin eline verilen bir kağıt değil, seçim beyannamesi gibi olacak. Biz genel başkanlar olarak hem adaya hem de partimize oy isteyeceğiz. Her siyasi partinin kendi bakışının da yer aldığı, ortaklaştığı, farklılıkların kenara konulduğu bir metin. Koalisyon metni gibi olmakla birlikte aday gösterdiğimiz kişinin seçim beyannamesi diyebileceğimiz bir çalışma. Onları savunacağız biz onun için. Yani bir dayatma yok adaya. Efendim, “adayın elini ayağını mı bağlıyorsun?” Yok öyle bir şey. Kağıda dökülmüş netleşmiş bir metinden bahsediyoruz. Bunu kamuoyuna duyuracağız.

‘Masada koalisyonlara şahit ben varım’

Ben o masada, DYP-SHP koalisyonu, ANA-YOL ve REFAH-YOL’u görmüş bir insanım. DYP-SHP, Türkiye’ye inanılmaz fayda sağlayan birliktelikti. Hep gözden kaçar. Solun sosyal demokrasinin sağ ile olan birbirlerine sıkılı yumruk halinin yumuşadığı, ellerin açıldığı dönemdir. Türkiye’nin oradan ne kazandığı unutuldu. ANA-YOL’da “sen cumhurbaşkanı ol, ben başbakan” konusunda anlaşılsaydı yürürdü. Merkez sağ da bitmezdi. REFAH-YOL da çok faydalıydı. O dönemde birbiriyle hiç ilgisi alakası olmayan iki alan birbirini tanıdığı ama seçmende bir mücadele, geçişkenlik olmadığı için başarıldı. Masada, o koalisyonlara şahit olup zorluğunu, faydasını ve sorunların nasıl aşıldığını bilen tek ben varım. Uzun zaman tek parti iktidarı övüldü. Seçmen velinimet olmaktan çıktı. İş birliği içinde rekabet kavramına ihtiyacımız var. Birbirinin ayağına basan bir yapı değil. Ben sürprizli bir insan değilim o masada. Açık net bir insanım. Bir karar alındıysa paylaşmak başka şey ama o konuda karar verilmemişse masa hakkında en az konuşan da benim.

‘Ben sürprizli bir insan değilim’

“Seçimi kazırsak ortak yöneteceğiz” diyorsunuz. Temel Bey, ‘eşgüdüm kurulu’ dedi. Siz buna sıcak bakmıyorsunuz sanırım, ne öneriyorsunuz?

Temel Bey bunu talep etti. Ben bir şey söylemiyorum, çünkü masada her şey çok açık net olmalıdır. Sonuçta bir karara varıldığı zaman da her şey net olmalıdır ki yarın sürpriz olmasın. Ben sürprizli bir insan değilim o masada. İki tarafı da en uzun süredir tanıyan şahıs da benim. Orada konuştuktan sonra bir karar alınmışsa paylaşmak başka bir şey. Orada şöyle bir şey var. “Genel başkanlar, cumhurbaşkanı olacak şahsın yardımcısı olacak” diye bir çıkarım var. Buna kimse itiraz etmiyor. Ama o zaman genel başkanlar milletvekiliyse, milletvekilliği düşüyor. Temel Bey’in önerdiği eşgüdüm halinde danışma kurulu. Ama, işin içinde yer almadığında olmuyor bu işler. Ben fiili olarak grubu olup milletvekili olmayan bir genel başkanım. Zorlukları, faydaları var.

Altılı Masa’da yer alan liderlerin milletvekili adayı olup olmayacakları, belirlenecek sisteme göre mi netleşecek?

Evet. Eşgüdüm dediğiniz zaman kanunda yazmadığı için aslında dolaylı bir başkan yardımcılığı gibi anladım. Üzerinde uzun uzun konuşmadık.

‘Biz o masada itişmiyoruz’

Siz hep ‘masadan kalkmayacağım’ dediniz. Ama “Masayı dağıtırsa Akşener dağıtır” söylentisi neden çıkıyor?

Bilemem. Ama ilginç bu. Benim masayla ilgili bugüne kadar “Acaba mı” mesajı vermem hiç söz konusu değil. O zaman burada, “her an gidebilir” anlayışını oluşturmaya çalışanlara bakarsanız, ilginç. Muhalefet yanında görünen pek çok insan! “Acaba, şu kadının sinirini bozup, bir an önce kaldırsak mı?” aynı zamanda. Tayyip Erdoğan’ın seçmenini konsolide edebilmesi için farkında olmadan veya olarak yaratılan bir istifham mı? Döndürüp döndürüp, ben davet ediliyorum, partim davet ediliyor. Her seferinde ben de “hayır” diyorum. Benim kadar davet alıp da hayır diyen de yok.

Ben bir şeyi fark ettim. Bizimle ilgili çok önyargılar varmış. Ve ben o masadan kalksam, bazıları kurban keserler. Tayyip Bey kısmından bahsetmiyorum. Muhalefeti tanzim etmeye çalışan insanlardan bahsediyorum. Bir şeylere razı edilmeye yönelik midir, bunları bilemiyorum. Çalışmaya başlamadım. Bakın çalışmaya başlarsam, yanar herkes.

Biz o masada itişmiyoruz, çok açık ve net olduğu için. Liderler arasında bir sorun yok. İlginç olan, masayı hep bizim üzerimizden tanzim etmeye dönük durum. Muhalefeti tanzim etmek isteyen pek çok sayıda insan var. Normaldir bu da. Kanaat önderi var, aydını var, maydını, akademisyeni var… Onlar bunlara inanıyor da olabilir. Ben bir sosyal bilimciyim, seçmeni bu kadar genelleme haline inanamıyorum. Bireyin bu kadar önde olduğu dünyada bu kadar genelleyen bir insan kitlesi var ve bunların bir kısmı bilim insanı!

‘O masadan arıza çıkmaz’

Tanzim etmek isteyenlerin hedefi ne?

Çok enteresan sınıfsal bir bakış açısı var. Ben sağdan gelip, kendini Türk milliyetçisi olarak tarif etmiş, sınıfsal çelişkiye inanan, Cumhuriyetin sınıfsal geçirgenliği sağlayan bir sistem olduğuna, bizim gibi kadınlara yol açan bir sistem olduğuna inanan biri olarak 15 yıl üniversitede inkılap tarihinde bunu anlattım. Bugün bireyin önde olduğu bir durum var. Ama bunları fark etmeyen, genelleyen, bunu çalışmayan kişilerin bir şablonu var. Bize yönelen bakış açısı bunun üzerinden yapılıyor ama özü sınıfsal diyorum. Ama şunu söyleyelim. O masada arıza çıkmaz, çıkarmaya uğraşanlar çok. Ya bir şeye razı etmeye çalışıyor olabilirler bizi. Masanın dışından bahsediyorum yalnız, yanlış anlaşılmasın.

Yazının tamamını okumak için TIKLAYIN

Paylaşın

AYM’den Dikkat Çeken Karar: 1 Mayıs’ta Taksim Yasağı Hak İhlali Değil

DİSK’in 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda düzenlenmesine izin verilmemesine ilişkin başvurusunu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi (AYM), ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edilmediğine’ oy çokluğuyla hükmetti. 

‘İhlal yok’ kararına Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, Başkanvekili Hasan Tahsin Gökcan ile üyeler Engin Yıldırım, Hicabi Dursun, M. Emin Kuz ve Kenan Yaşar karşı oy kullandı.

Anayasa Mahkemesi (AYM), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlamalarının Taksim Meydanı’nda düzenlenmesine izin verilmemesine ilişkin başvurusunu karara bağladı.

DİSK’in ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiği’ iddiasını ‘kabul edilebilir’ bulan mahkeme, yargılamanın sonunda ise oy çokluğuyla bu hakkın ‘ihlal edilmediğine’ hükmetti.

2015-2017 arasındaki terör saldırıları sıralandı, İstanbul Valiliği’nin kutlamalar için diğer meydanları adres gösterdiği açıklamasına atıf yapıldı.

2009 yılında ilk kez Taksim’e 1 Mayıs kutlamasına izin verildiğinin de hatırlatıldığı kararda yine de yasaklama kararının ‘kamu düzeninin korunmasına yönelik önlemlerin bir parçası olduğu ve meşru bir amaç taşıdığı” sonucuna varıldığı belirtildi.

Oy çokluğuyla karar

Sonuç olarak Yüksek Mahkeme, ‘toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edilmediğine’ oy çokluğuyla hükmetti.

‘İhlal yok’ kararına Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, Başkanvekili Hasan Tahsin Gökcan ile üyeler Engin Yıldırım, Hicabi Dursun, M. Emin Kuz ve Kenan Yaşar karşı oy kullandı.

“Mülki amire verilen toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacak yerleri ve güzergahı belirleme yetkisi mutlak değil”

Arslan karşı oy yazısında şunları kaydetti:

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, bu hakkın kullanılacağı yer ve güzergahı seçme konusundaki tercih hakkını da içermektedir. Bu nedenle ilgili kanun hükümlerinin tercih hakkını ortadan kaldıracak veya etkisiz hale getirecek şekilde yorumlanmaması gerekmektedir… Mülki amire verilen toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılacak yerleri ve güzergahı belirleme yetkisi mutlak değil.

Devletin toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılanları ve hakkın kullanıldığı yerde yaşayan diğer bireyleri şiddet eylemlerine karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu nedenle kamu düzenini bozacak nitelikte bir tehlike veya tehdidin bulunması ve bunun daha hafif tedbirlerle bertaraf edilememesi durumunda son çare olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı sınırlanabilir.

Bununla birlikte devlete düşen görev her türlü güvenlik tedbirini alarak anayasal hak ve özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak için uygun ortamı sağlamaktır.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın