Kılıçdaroğlu’ndan “Değişim” Tartışmalarına Yön Verecek Hamle

14 ve 28 Mayıs’ta yapılan seçimler sonrası “değişim” tartışmalarının başladığı Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, parti içi “değişim” tartışmalarına yön verecek bir hamle yaptı.

“Değişim” tartışmaları kapsamında eleştirilerin hedefinde olan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “liderlik” yerine parti tüzüğü ile CHP programı üzerine görüşler üretilmesi için çalışmalara hız verdi.

VOA Türkçe’den Yıldız Yazıcıoğlu’nun edindiği bilgilere göre, Kılıçdaroğlu hafta başındaki Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında, ilçe ve il kongre süreçleri ile parti tüzüğündeki hazırlıklar da ele alındı. CHP’nin örgüt içi sisteminde en az 6000 görüş topladığı tüzük değişikliğinde, “milletvekilliğinde 2 ya da 3 dönem sınırlandırılması getirilmesi” talebi öne çıktı. CHP üyeleri, “milletvekili aday listesi için ön seçim şart” görüşünde de çoğunlukta birleşti.

CHP Hukuk İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Zeynel Emre başkanlığında parti tüzüğü değişikliği çalışmasına 20 Haziran’da başlanmıştı. Avukat siyasetçiler Ahmet Önal, Servet Mullaoğlu, Atakan Ünver, Abdurrahman Tutdere, Mehtap Yücel ve Batuhan Cakcak ile gazeteci kökenli siyasetçi Atilla Sertel’in katılımıyla yapılan ilk değerlendirme, 10 Temmuz Pazartesi günkü MYK toplantısına yansıdı.

Kılıçdaroğlu, MYK toplantısında parti tüzüğü değişikliği taslağı için örgüt içindeki çalışma devam ederken, CHP 38. Olağan Kurultayı’na sunulmak üzere parti programında güncelleme hazırlığına karar verdiğini açıkladı. Bunun için CHP Bilim ve Kültür Platformu’ndan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Yunus Emre görevlendirildi.

CHP’de “kol kırılır yen içinde kalır” uyarısı yürürlükte

Bu arada CHP Medya Planlama ve Sosyal Medya sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Eren Erdem’in hazırladığı medya konusundaki tutum belgesi de kabul edildi. Belgede, “Medya önünde partimiz tartışılmaz” bölümü dikkat çekti ve bu belge CHP Meclis Grubu’na gönderildi.

Parti içinde dün yayımlanan yönergede, “İlkemiz daima ‘kol kırılır yen içinde kalır’ olmalıdır. ‘Parti içi sorunların çözüm noktası medya ve kamuoyu değil parti içi organlardır’ ilkesi benimsenmelidir. Parti sorunlarını kamuoyunda konuşmak ‘Bunlar kendi sorunlarını çözemezken ülkeyi nasıl yönetecekler’ algısı oluşturup, CHP’ye ve ülkenin geleceği zarar vermektedir” bölümü göze çarptı.

CHP içinde tüzük değişikliği İmamoğlu’na yanıt mı?

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun geçtiğimiz hafta “İktidar İçin Değişim” sloganıyla hayata geçirdiği ve “Nasıl bir Türkiye, nasıl bir muhalefet ve nasıl bir CHP?” sorularına herkese açık şekilde görüş istediği web sitesine (https://iktidaricindegisim.org/) karşı parti içinde öneriler toplanması tercih edildi.

CHP üyelerine dolayısıyla sadece parti örgütüne açık “CHP.net” sistemi üzerinden parti tüzüğünde nasıl değişiklikler yapılmalı sorusuna yanıt arandı. CHP Bilgi Teknolojilerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Devrim Barış Çelik’in koordinasyonunda, online sistemde en az 6 bin mesaj ile partililerce CHP’nin nasıl yönetileceğini belirleyecek parti tüzüğü üzerine görüşler CHP Genel Merkezi’ne iletildi.

CHP’de milletvekilliğine dönem sınırlaması mı gelecek?

CHP’nin 14 Mayıs TBMM seçiminde oyunu arttıramaması ve Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu’nun 28 Mayıs’ta ikinci turda seçimi kazanamaması üzerine özellikle kimler milletvekili listesindeydi tartışması gündemdeydi. Bu bağlamda, parti tüzüğü değişikliği önerileri arasında seçilecek isimlere dönem sınırlaması getirilmesi talebi ağırlıklı yer tuttu.

CHP lideri Kılıçdaroğlu da, parti örgütü talebi doğrultusunda milletvekili adaylığında, örneğin üç dönem gibi bir sınırlama getirilmesine sıcak baktığını paylaştı.

CHP’nin 2008 tarihli “değişim” başlıklı programında değişim mi?

CHP tarihçesinde belirtildiği üzere en son Aralık 2008’de parti programı ve parti tüzüğü yenilenmişti. O dönemki bu yenilenmeye ilişkin resmi parti tarihçesinde, “CHP laik demokratik Cumhuriyetin, insan hak ve özgürlüklerinin, Türkiye’nin çıkarlarının savunucusu olarak mücadelesine devam etmiştir” vurgusu yer alıyor.

Şimdi “Çağdaş Türkiye için Değişim” sloganıyla 344 sayfalık kitapçık halinde yayımlanan 2008 tarihli CHP Programı’nda güncelleme yapılması söz konusu. Yunus Emre’nin başkanlığında akademisyen görüşleriyle parti programı gözden geçirilecek.

Daha önceki CHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Açıkel’in 2019 ve 2020’de yürüttüğü çalışma ise nihayete ermemişti. Ancak bu sefer Kılıçdaroğlu’nun 38. Olağan Kurultayı öncesinde parti programı güncellemesi hazırlığını tamamlamak istediği öğrenildi.

“Atatürk devrimleri bekçiliği” esaslı değişim programı sol çizgiye mi yaslanacak?

Parti programı açısından en kritik soru ise “CHP kendisini sol çizgide yeniden nasıl tanımlayacak?” olarak işaret edildi.

CHP ile ilgili seçim başarısızlığı sonrası tüm taraflarca “değişim” kavramı gündeme taşınmakla birlikte 2008 tarihli mevcut parti programında da başlığı yanı sıra amacı bölümünde değişim süreci olması dikkat çekiyor.

Mevcut parti programı amacı “21. yüzyılda çağdaş bir Türkiye hedefi ne ulaşmak için CHP Atatürk’ün ilke ve devrimlerine bağlı sosyal demokrasinin temel değerlerini benimseyen bir anlayışla her alanda bir yenilenme ve değişim süreci başlatmaya kararlıdır. Amacımız ülkemizin ve toplumumuzun güvenlik içinde refaha, huzura ve her alanda çağdaşlaşmaya ulaşmasıdır” olarak açıklanıyor.

CHP’de parti örgütüne “medya” talimatı da yürürlükte

CHP Medya Planlama ve Sosyal Medya sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Eren Erdem’in geçtiğimiz hafta hazırladığı ve Kılıçdaroğlu’na sunduğu “Medya Tutum Belgesi” bu hafta MYK’ya sunuldu.

CHP MYK kararıyla “Medya İletişim Yönergesi ve Medya Tutum Belgesi” şeklinde CHP Genel Sekreteri Neslihan Hancıoğlu imzasıyla parti grubuna dolayısıyla milletvekillerine ve parti örgütüne dün gönderildi.

“Amacımız; her arkadaşımızın medyada daha çok yer almasını ve partimizin sesinin daha güçlü duyulmasını sağlamaktır” ifadesiyle gerekçesi göze çarptı.

Belgede, “stratejik” konularda parti yönetimince açıklama yapılması gerektiği vurgulanarak, milletvekilleri dahil olmak üzere CHP’lilere yönetime bilgi verilmeksizin medyada röportaj verilmemesi veya canlı yayına çıkılmaması uyarısı yapıldı.

Belgede, “Partimiz CHP’nin iç sorunları yetkili kurullarında tartışılır. Parti içi sorunlarımız medya ve kamuoyu önünde tartışma konusu yapılamaz. Partimiz ve partililerimizi yıpratacak söz ve eylemler soru olarak yönetilse dahi kesinlikle yanıtlanmaz. Medya önünde partimiz tartışılmaz” bölümü dikkat çekti.

Paylaşın

Zamlar Ve Vergi Artışlarıyla Ekonomi Kurtulur Mu?

Prof. Dr. Erinç Yeldan, AKP’nin genel ekonomi propagandası açısından ortada bir kriz ya da istikrar programına ihtiyaç duyulacak bir ekonomik bozulma olmadığının altını çizdiğini belirterek, iktidarın enflasyonun dış konjonktürlerden kaynaklandığını savunduğunu, seçim öncesi ve sonrası yapılan maaş zamlarıyla da vatandaşın döviz kurlarındaki artışa ezdirilmediğinin propagandasının yapıldığını ifade ediyor.

Prof. Dr. Erinç Yeldan, “AKP bir yandan bunun propagandasını yapıyor fakat öbür taraftan çok açık, çok net olarak biliniyor ki Türkiye ekonomisinde çok ciddi bir kırılganlık var, çok ciddi bir dengesizlik var” diyor.

Prof. Dr. Oğuz Oyan da Bakan Şimşek sürekli mali disiplinden bahsetse de mali disiplinin nerede başlayıp nerede bittiğinin kamuoyunca bilinmediğini söylüyor.

Mali disiplin için öncelikle şeffaf bir bütçe olması gerektiğinin altını çizen Oyan, “Ek bütçeye baktığımızda şeffaf olmadığını görüyoruz. Diğer politikalar bakımından da aynı şey geçerli. Gerçekten ne kadar kaynağa ihtiyaç var? Neyin arayışındalar? Körfez’de niye dolaşıyorlar, neleri pazarlıyorlar? Bunların çok fazla aydınlığa çıkmadığını görüyoruz” diyor.

Dolayısıyla geniş emekçi kesimlerin mali disipline taraf olmasının mümkün olmadığını dile getiren Oyan, bu formülün geniş kitlelerin yaşam standartlarını daha da aşağı çeken bir uygulamaya razı olmaları anlamına geldiğini ifade ediyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in başında bulunduğu ekonomi yönetiminin bütçe açığını azaltmak için aldığı kararlarvatandaşa zam olarak geri dönecek. Şimşek yönetimi fiyat istikrarı ve mali disiplin vurgusuyla bütçe gelirlerini dolaylı vergiler üzerinden artıracak adımlar atıyor. Peki mali disiplin için bu yeterli mi?

Uzmanlara göre uygulanan politikalar halen rasyonellikten uzak. Bütçede şeffaflığın sağlanmadığına dikkat çeken iktisatçılar, bütçeden hangi kalem için ne kadar harcama yapıldığının bilinmediğini ve kamu harcamalarının azaltılmadığını vurgulayarak mali disiplinin sadece ücretli kesimlerin sırtına yük bindirilerek sağlanamayacağına dikkat çekiyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’e konuşan iktisatçı Prof. Dr. Erinç Yeldan, AKP’nin genel ekonomi propagandası açısından ortada bir kriz ya da istikrar programına ihtiyaç duyulacak bir ekonomik bozulma olmadığının altını çiziyor.

İktidarın enflasyonun dış konjonktürlerden kaynaklandığını savunduğunu, seçim öncesi ve sonrası yapılan maaş zamlarıyla da vatandaşın döviz kurlarındaki artışa ezdirilmediğinin propagandasının yapıldığını ifade eden Yeldan, “AKP bir yandan bunun propagandasını yapıyor fakat öbür taraftan çok açık, çok net olarak biliniyor ki Türkiye ekonomisinde çok ciddi bir kırılganlık var, çok ciddi bir dengesizlik var” diyor.

Kamu harcamaları neden kısılmıyor?

Uluslararası finans çevrelerinin “gözde ismi” Mehmet Şimşek ve ekibinin bu nedenle göreve getirildiğini belirten Yeldan, yeni yönetimin bir yandan sıcak parayı Türkiye’ye çekerek döviz kuru üzerindeki baskıyı hafifletmeyi diğer yandan ise ortodoks istikrar programı üzerinden mali disiplini sağlayarak kamu bütçesindeki açıkları kapatmayı hedeflediğini ifade ediyor. “Dünyaya böyle baktığınız vakit ilk atacağınız adım kamu harcamalarını kısmak, kamu gelirlerini de artırmaktır” diyen Yeldan, ekliyor:

“Gerçekten de Türkiye’de bütçenin dengelenmesi, sağlıklı bir gelir ve denetlenebilir şeffaf bir harcama sistemine kavuşturulması gerekli. Fakat Mehmet Şimşek, angaje olduğu bu ortodoks istikrar programı çerçevesinde vergi gelirlerinin artırılmasını en kolay yoldan yapmayı seçti. Dolaylı vergiler yani Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) üzerinden mevcut vergi yapısı muhafaza edilirken üzerine vergi oranları da artırıldı.”

Buna karşın kamu harcamalarının denetlenmesine ya da azaltılmasına ilişkin bir adım atılmadığını dile getiren Yeldan, “Çünkü kamu harcaması kalemi AKP’nin kendi yandaş müteahhit gruplarına, kendi yandaş şirketlerine rant aktarma mekanizmasının bir işlevi olarak gözüküyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hiçbir şekilde kamu harcamalarının denetlenmesine, kısıtlanmasına tahammül bile edemez. Dolayısıyla bütçe açığı dolaylı vergiler üzerinden hakkaniyetsiz bir şekilde halka yığılmış oldu” yorumunu yapıyor.

“Rant ve spekülatif gelirler vergilendirilmeli”

Peki mali disiplin için ne yapılmalıydı? Yeldan, öncelikle bütçe harcamalarında sağlıklı bir denetim mekanizması oluşturulması gerektiğine işaret ediyor. “Yap-işlet-devlet modelinde verilen taahhütler, şimdilerde Merkez Bankası’na yıkılan kur korumalı mevduat yükü, bu yükün muhasebe oyunlarıyla ve kayıt dışı para aktarımı yoluyla finanse edileceği anlaşılması… Bütün bunların önüne geçilmesi gerekiyor” diyen Yeldan’a göre ikinci olarak ise vergi gelirlerinin özellikle spekülatif ve rantiyer sermaye gelirleri üzerine yıkılması lazım.

Yeldan, imar rantlarına dayalı emlak vergisi, sıcak paraya dayalı finansal işlemler için finansal işlem vergisi ve bütün bunların üzerinde bir servet vergisinin sistemin ana unsurları olması gerektiğini vurgulayarak ekliyor: “Fakat Mehmet Şimşek ve ekibi, mali disiplin dendiği vakit emek üzerinden alınan gelirlerden vergilendirme veya dolaylı vergiler üzerinden vergilendirmeyi anlıyor. Gerisini göz ardı ediyor.”

“Politikalarda şeffaflık yok”

İktisatçı Prof. Dr. Oğuz Oyan da Bakan Şimşek sürekli mali disiplinden bahsetse de mali disiplinin nerede başlayıp nerede bittiğinin kamuoyunca bilinmediğini söylüyor.

Mali disiplin için öncelikle şeffaf bir bütçe olması gerektiğinin altını çizen Oyan, “Ek bütçeye baktığımızda şeffaf olmadığını görüyoruz. Diğer politikalar bakımından da aynı şey geçerli. Gerçekten ne kadar kaynağa ihtiyaç var? Neyin arayışındalar? Körfez’de niye dolaşıyorlar, neleri pazarlıyorlar? Bunların çok fazla aydınlığa çıkmadığını görüyoruz” diyor.

Dolayısıyla geniş emekçi kesimlerin mali disipline taraf olmasının mümkün olmadığını dile getiren Oyan, bu formülün geniş kitlelerin yaşam standartlarını daha da aşağı çeken bir uygulamaya razı olmaları anlamına geldiğini ifade ediyor.

Seçim öncesi verilen sözler nedeniyle belli ücret ayarlamaları yapıldığını hatırlatan Oyan, buna karşın vergi oranlarının ücretlerden daha fazla artırıldığını diğer yandan yapılan ücret artışlarının da izleyen aylarda yükselen enflasyon karşısında bir etkisinin kalmayacağını vurguluyor.

Oyan da “Dolaylı vergilerde artış yapmak yerine bir servet vergisi getirilebilirdi” görüşünü paylaşıyor.

“Enflasyon yüzde 60’a gelecek”

Seçimlerden bu yana dolar ve Euro kurundaki artışlar yüzde 30’u geçti. Tüketici enflasyonu ise haziran ayı itibarıyla resmi verilere göre yüzde 38,21 seviyesinde bulunuyor.

Kur geçişkenliği nedeniyle enflasyonun yılın ikinci yarısında yükseleceğini söyleyen Oyan, yıl sonunda yüzde 60’a varan bir enflasyon oranına ulaşılabileceğinin altını çiziyor.

Oyan, kurlardaki artışın yanı sıra enflasyonu tetikleyecek başka unsurlar da olduğuna işaret ediyor. Bütçe açığını kâğıt üzerinde daha düşük göstermek için Kur Korumalı Mevduat yükünün Merkez Bankası’na devredildiğini hatırlatan Oyan, şöyle konuşuyor:

“Merkez Bankası’nın kendi kaynağı var mı? Yok. Ne yapacak Merkez Bankası? Para basacak. Peki para basınca ne olacak? Enflasyon daha fazla olacak. Peki bu enflasyon kime yansıyacak? Bütün millete yansıyacak.”

Enflasyonun temmuzdan itibaren yukarı doğru gideceğini ve bu seneyi de yüzde 60 civarında bir yerlerde kapatacağını öngören Oyan, “Yani bütün bu ücret artışını vesaire hızla geri alan bir sürece giriyoruz. Enflasyonla, vergilerle, kamunun kontrolündeki çeşitli ürün fiyatlarına yapılan zamlarla, yapılan ücret artışları geri alınıyor. Bu iki yüzlü bir politika” ifadelerini kullanıyor.

Öte yandan vergi ve harçlara yılbaşında Üretici Fiyat Endeksi üzerinden yüzde 123 zam yapıldığını, bunun üzerine de temmuzda yüzde 50 artış geldiğini dile getiren Oyan, devletin kendi alacağı için ücretler üzerinde uyguladığı enflasyon oranını uygulamadığını, bunun da “iki yüzlü politikanın” bir parçası olduğunu söylüyor.

Erdoğan’a ödenek yetkisi rasyonel mi?

Oyan’a göre şeffaf olmayan politikaların bir yansıması da ek bütçede görülüyor.

Türkiye’de makroekonomik istikrarsızlıklar artarken son iki yıldır bütçe tahminlerinde de isabet sağlanamıyor, 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ile merkezi yönetim bütçe giderleri için 4 trilyon 469 milyar 570 milyon 19 bin lira ödenek tahsis edilmişti.

Meclis’e getirilen 1 trilyon 119,5 milyar TL büyüklüğündeki ek bütçe ile birlikte merkezi yönetim bütçe giderleri yüzde 25 artışla 5.589,1 milyar TL’ye ulaştı. Ancak ek bütçenin en önemli gerekçelerinden biri olan Personel Giderleri için ödenek teklif edilmedi.

Oyan, bunun da “hülle” ile yapılacağının anlaşıldığını söylüyor. Buna göre ek bütçe ile aynı anda görüşülen torba yasayla Cumhurbaşkanı’na birtakım harcama yetkileri, birtakım borç limitlerini artırma imkanları veriliyor.

Bu yılın bütçesinin 660 milyar lira açıkla bağlandığını, ek bütçenin ise denk bütçe olması gerektiğini anlatan Oyan, yasal olarak bütçe açığı hedefini Hazine ve Maliye Bakanı’nın yüzde 5, bu yetmezse de Cumhurbaşkanı’nın yüzde 5 artırma yetkisi olduğunu, bu yapılırsa açığın 729 milyar lira olabileceğini söylüyor ve ekliyor:

“Torba yasa ise Cumhurbaşkanı’na merkezi yönetim bütçesinde 660,9 milyar TL olan borçlanma limitini 2 trilyon 181 milyar TL’ye yükseltme yetkisi veriyor. Bu kanunsuzdur. Yasayı uygularsan borçlanma limitini en fazla 729 milyar liraya çıkarırsın. Nasıl iki trilyon küsura çıkarıyorsun? Hangi mali disiplinden bahsediyorsun? IMF programı olsaydı bunu yapabilecek miydin?”

İktidarın tamamen şeffaflık dışı uygulamalarla yol aldığını söyleyen Oyan, bütçe açığının yıl sonunda ne kadar olacağının mevcut durumda bilinmediğini söylüyor.

Demokrasilerde toplumun ödediği vergilerin nasıl harcandığını bilmeye ve bunu denetlenmesini istemeye hakkı olduğunu belirten Oyan, “Ek bütçede bunları göstermeyip ilave bir torba yasa çıkarıp Meclis’in bütçe yapma ve bütçeyi denetleme hakkını elinden alıyorsunuz. Dolayısıyla Türkiye bu haliyle ciddi bir devlet olmaktan giderek uzaklaşan, mali disiplin hak getire olan bir ülke haline geliyor” yorumunu yapıyor.

Körfez’den sermaye arayışı

Öte yandan Şimşek’in ekonominin dümenine geçmesiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye döneceği beklentilerinin gerçekleşeceğine dair güçlü belirtiler de yok. Bu nedenle iktidar yönünü yine Körfez ülkelerine çevirdi.

Şimşek, seçim sonrasında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’la birlikte Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) bir ziyaret gerçekleştirmiş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da NATO liderler zirvesi sonrası BAE’ye gideceğini, ziyaret kapsamında yatırım anlaşmalarının imzalanacağını bildirmişti.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Erdoğan, 17-19 Temmuz’da yapacağı ziyaretlerde Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin liderleriyle görüşecek. Reuters’a konuşan iki üst düzey yetkili, söz konusu ülkelerden Türkiye’nin enerji, altyapı ve savunma sektörlerine 30 milyar dolara kadar yatırım yapılmasını beklediklerini ifade etti.

Prof. Dr. Erinç Yeldan’a göre ise bu adımla limanlar, madenler, ormanlar da dahil Türkiye’nin elinde kalan son kamu varlıklarının doğrudan yabancı sermaye yatırımı ya da özelleştirme adı altında yok pahasına elden çıkarılması söz konusu olabilir.

“Bu işin sonu moratoryuma gidebilir”

Oğuz Oyan da bu politikayı tehlikeli buluyor. İktidarın Londra piyasasında borçlanmaktan çok daha kötü bir iş yaptığını söyleyen Oyan, “Risk primin (CDS) yüksek olduğu için yüksek Londra’dan pahalıya borçlanıyorsun. Temerrüde düşme ihtimalin var. Sıcak para da TL’nin yeterince değer kaybettiği bir ortamda gelmek istiyor, tamam. Ancak burada özellikle Körfez sermayesi dediğimiz zaman Türkiye’nin doğrudan yabancı yatırım çekebilecek şu an bir şeyi yok, ortamı yok. Dolayısıyla Körfez sermayesine ‘Bak biz çok sıkıştık. Gel sana her zamankinden daha uygun koşullarda yatırım imkanları sunuyoruz’ diyerek adeta varlıkları peşkeş çekmeye gitmiş durumdalar. Yani elde kalan son kamu iktisadi teşebbüslerini satacaklar” diye konuşuyor.

Bunun iyi bir görüntü olmadığını vurgulayan Oyan, Türkiye’nin uluslararası arenada gerçek anlamda “acze düşmüş” bir ülke konumda olduğunu, bu işin sonuna bir ödemeler dengesi krizi hatta mali iflas denilen borçlarını ödeyememe durumuna yani moratoryuma kadar gidebileceği uyarısı yapıyor.

Paylaşın

AK Parti’den Meclis’te Çoğunluk İçin Yeni Adım; Muhalefetten Tepki

Saadet Partisi ile Gelecek Partisi’nin Saadet Partisi adı altında TBMM’de (Türkiye Büyük Millet Meclisi) grup kurma kararı sonrası AK Parti, komisyonlarda üye kaybı yaşamamak için yeni adım attı.

Seçimlerin ardından Meclis’in açılmasıyla belirlenen komisyon üyeliklerinde AK Parti’nin önergesi ile değişikliğe gidildi. Muhalefet partileri ise bu düzenlemeye tepki gösterdi.

CHP Grup Başkanı Özgür Özel de AK Parti’nin komisyon ve Meclis Başkanlık Divanı’nda hesap yaparken, Meclis Başkanı’nın dahil edilmemesi gerekirken dahil ederek hesaplama yaptığını kaydetti. Özel, “Bunun yanlış olduğunu herkes biliyor. Sağır sultan biliyor. İlk düğmeyi yanlış iliklediniz ve Meclis Başkanının tarafsızlıkla ilgili taahhütlerini ilk günden sakatladınız. Bu haksızlığa ‘kabul’ demiyoruz” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti adına Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu da söz alarak, AK Parti’nin üye sayısının azaltılmaması için bu adımı attığını kaydederek, “İsminde ‘adalet’ olan bir partiyi TBMM’deki temsil yetkileri belirlenirken dahi adalet çizgisine getirmeye muvaffak olamadık. AK Parti komisyonlarda üye kaybetmemek için komisyondaki üye sayılarıyla oynuyor” diye konuştu.

Meclis Genel Kurulu’nda AK Parti’nin getirdiği önerge ile Meclis’teki bazı komisyonların üye sayıları ve TBMM Başkanlık Divanı’ndaki üye sayıları artırıldı. AK Parti’nin bu hamlesi ile Saadet Partisi’ne kaybedilecek koltuklar da korunmuş oldu.

Seçimlerin ardından Meclis’in açılmasıyla belirlenen komisyon üyeliklerinde AK Parti’nin önergesi ile değişikliğe gidildi. Saadet Partisi ile Gelecek Partisi’nin Saadet Partisi adı altında grup kurma kararı sonrası bazı komisyonlarda AK Parti 1 üye kaybedecekti.

Siyasi parti gruplarına göre yapılan dağılımlarla örneğin 26 kişilik komisyonlarda AK Parti’nin üye sayısı 13’ten 12’ye düşecek ve 1 üye Saadet Partisi’ne geçecekti. Ancak AK Parti yaptığı hamle ile bu koltuk kaybının önüne geçti ve 26 kişilik komisyonların üye sayısını 27’ye çıkardı.

AK Parti önergesi ile Plan ve Bütçe Komisyonu’nun üye sayısı 30’dan 31’e, Meclis Başkanlık Divanı’ndaki katip üye sayısı 10’dan 11’e, aralarında Anayasa, Adalet, Milli Savunma, İçişleri, dışişleri, Milli Eğitim, Bayındırlık, Çevre, Sağlık, Tarım, Sanayi, komisyonlarının da üye sayısı da 26’dan 27’ye çıkarıldı.

DW Türkçe’den Kıvanç El’in aktardığına göre; AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, Meclis’te yapılan bu düzenlemeyi, “komisyonlarda mevcut görev yapan milletvekillerinin konumunu korumak” olarak açıkladı.

Saadet Partisi Grup Başkanvekili Bülent Kaya, düzenlemeyi eleştirirken, AK Parti’nin Meclis’te çoğunluk partisi olmasa da komisyonlardaki gücünü artırdığını ifade etti. Kaya, geçmişte Erbakan ile beraber siyaset yapanların AK Parti içerisinde olduğunu hatırlattı ve Erbakan’ın bir sözüyle AK Parti’lileri eleştirdi.

Bülent Kaya, “Erbakan Hoca, ‘Batılın hak anlayışı ya kuvvetten doğar ya çoğunluktan doğar ya imtiyaz ve ayrıcalıktan ya da menfaat ve çıkardan doğar. Ne kuvvet ne çoğunluk ne imtiyaz ne de menfaat hak sebebi olamaz, bu ancak batıl hak anlayışıdır’ derdi. Burada buna inanan AK Parti’lilerin olduğunu biliyorum” dedi.

“Yanlış olduğunu sağır sultan biliyor”

CHP Grup Başkanı Özgür Özel de AK Parti’nin komisyon ve Meclis Başkanlık Divanı’nda hesap yaparken, Meclis Başkanı’nın dahil edilmemesi gerekirken dahil ederek hesaplama yaptığını kaydetti. Özel, “Bunun yanlış olduğunu herkes biliyor. Sağır sultan biliyor. İlk düğmeyi yanlış iliklediniz ve Meclis Başkanının tarafsızlıkla ilgili taahhütlerini ilk günden sakatladınız. Bu haksızlığa ‘kabul’ demiyoruz” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti adına Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu da söz alarak, AK Parti’nin üye sayısının azaltılmaması için bu adımı attığını kaydederek, “İsminde ‘adalet’ olan bir partiyi TBMM’deki temsil yetkileri belirlenirken dahi adalet çizgisine getirmeye muvaffak olamadık. AK Parti komisyonlarda üye kaybetmemek için komisyondaki üye sayılarıyla oynuyor” diye konuştu.

Meclis’te 16 üyesi bulunan Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu’nun üye sayısı ise değiştirilmedi. Bu komisyonda Saadet Partisi, 1 üyelik hakkını AK Parti’den değil YSP’den alacaktı. AK Parti’nin bu komisyonda üye kaybı olmadığı, kaybın kendisi yerine YSP’den olduğu için değişikliğe gitmediği dikkat çekti.

AB Uyum Komisyonu, Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ile İnsan Hakları Komisyonlarında grubu olmayan partilerin temsiline zaten olanak sağlandığı için bu komisyonların üyelikleri de değiştirilmedi.

AK Parti’nin getirdiği düzenleme Cumhur İttifakı içerisinde yer alan partilerin verdiği destek ile kabul edildi.

Paylaşın

Erdoğan – Biden Görüşmesi: ABD İle Yeni Bir Süreci Başlatıyoruz

Litvanya’nın başkenti Vilnius’taki NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) Zirvesi kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın görüşmesi sona erdi.

Haber Merkezi / Görüşmenin başında, yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi dolayısıyla kendisini arayarak ilettiği tebrik mesajı için ABD Başkanı Biden’a teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Stratejik mekanizma kapsamında sıranın artık devlet başkanları düzeyinde istişarelere geldiği kanaatindeyim.

Bugün NATO marjında bu görüşmeyi bunun ilk adımı olarak görüyorum. Bundan önceki buluşmalarımız adeta ısınma turları gibiydi ama şimdi yeni bir süreci başlatıyoruz. Tabii benim için bu yeni süreç beş yıllık bir süreç, şimdi sizde de seçim hazırlıkları var. Bu seçim hazırlıklarıyla birlikte şimdiden başarılar diliyorum” dedi.

ABD Başkanı Joe Biden ise, “Teşekkür ederim. Biz de 5 yıl sizle beraber olmayı arzu ediyoruz” şeklinde cevap verdi.

İletişim Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada görüşmede, Türkiye ve ABD arasındaki siyasi, ekonomik ve ticari ilişkiler, güvenlik alanındaki iş birliği imkanları ve bölgesel konuların ele alındığı kaydedildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da kişisel sosyal medya hesabından “NATO Liderler Zirvesi marjında ABD Başkanı Joe Biden ile bir görüşme gerçekleştirdik” dedi.

Erdoğan iletisinde, “Görüşmemizde ikili ilişkilerimizi ve güvenlik alanındaki iş birliği imkânlarımızı ele aldık. Temaslarımızın ülkemiz için hayırlara vesile olmasını diliyorum” ifadelerini kullandı.

Erdoğan’ın, Biden ile görüşmesinde, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün ile Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Büyükelçi Akif Çağatay Kılıç da yer alıyor.

Paylaşın

Reuters Yazdı: Türkiye, Avrupa Birliği’nden Mali Destek Bekliyor

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson bir araya gelmiş, toplantının ardından Stoltenberg, İsveç’in NATO üyeliğine ilişkin mutabakata varıldığını söylemişti.

Türkiye’nin İsveç’in üyeliğine ilişkin protokolü yakında TBMM’ye sunacağını duyuran Stoltenberg, İsveç’in NATO üyeliği için mutabakata varılmasını ‘tarihi bir gün’ olarak nitelemişti. İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ise, “İsveç için güzel bir gün. (Türkiye ile) İşbirliği formatı olan, yeni bir ikili güvenlik diyaloğu kuracağız.” demişti.

Erdoğan, İsveç’in NATO’ya üyelik süreciyle ilgili, “Zirvede (NATO) Türkiye’ye yönelik yaptırım ve kısıtlama uygulayan müttefiklere bu yanlıştan süratle dönmeleri çağrımızı tekrarlayacağım. İsveç’in NATO’ya üyelik sürecinin ilerleyebilmesi, üçlü mutabakatta kayıtlı hususların yerine getirilmesine bağlıdır” demişti.

“Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde önünü açın” diyen Erdoğan, “Biz de Finlandiya ile ilgili nasıl onun önünü açtıysak, İsveç’in de önünü açalım” ifadelerini kullanmıştı.

Türkiye, AB’den somut adımlar bekliyor

Reuters haber ajansına konuşan üst düzey bir Türk yetkili, Ankara’nın İsveç’in NATO üyeliğine itirazını kaldırması karşılığında Batı’dan beklentilerini anlattı. Türk yetkili, Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı bünyesinde 2003 yılında başlatılan, ancak 2019’dan bu yana yapılmayan Reform Eylem Grubu toplantılarının yeniden başlatılmasını beklediklerini söyledi.

Ankara’nın Avrupa Birliği’nden somut adımlar atmasını beklediğini belirten yetkili, bu adımları vize serbestisinin yanı sıra Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerinde bazı fasılların kapatılması olarak ifade etti. İsmi açıklanmayan üst düzey yetkili, Türkiye’nin Batı’dan mali destek beklediğini de sözlerine ekledi.

Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile “makul” bir ilişki geliştireceğini söyleyen Türk yetkili, iki ülke arasındaki tüm sorunlar çözüme kavuşturulamayacak olsa bile bazı konularda acil çözümlere ulaşmayı arzu ettiklerini ifade etti. Yetkili Ankara’nın Batı ile yakınlaşırken Rusya ile ilişkilerine zarar vermeyeceğini de sözlerine ekledi.

Reform Eylem Grubu nedir?

2003 yılı Eylül ayında, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde, Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine getirilmesi için gerekli olan mevzuatı uyumlaştırma çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen reformların en üst düzeyde takip edilebilmesi ve uygulanmasını sağlamak amacıyla Reform İzleme Grubu (RİG) kuruldu. 2003-2014 yılları arasında toplam 20 Reform İzleme Grubu toplantısı düzenlendi.

Kasım 2014’te Bakanlar Kurulu’nun onayı ile grubun adı Reform Eylem Grubu olarak değiştirildi ve bugüne kadar altı Reform Eylem Grubu toplantısı yapıldı. Bu toplantıların sonuncusu 9 Mayıs 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında düzenlendi.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan “İsveç” Yorumu: Erdoğan 180 Derece Döndü

İsveç’in NATO üyeliği konusunda hükümete yüklenen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “İsveç’in NATO’ya üyeliği dolayısıyla terör örgütü mensuplarını koruduğu, ülkesinde tuttuğu için Türkiye ‘biz NATO’ya üyeliğini kabul etmiyoruz’ dediler. ‘Asla üye olamazlar’ diye açık ve net ifadeler kullanıldı” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “İsveç, geri adım atmadı. Bizim kutsal kitabımız Kuran’ı yaktılar. Ona da iktidar kanadı yeterince tepki göstermedi. Biden telefon etti Erdoğan’a. Erdoğan birden bire 180 derece döndü, İsveç’in NATO’ya girişine evet diyeceğiz, Meclis’e getireceğiz dedi. Bir devlet böyle yönetilir mi?”

Ekonomiye de değinen Kılıçdaroğlu “. Devlet de gırtlağına kadar borçlu. Dünyanın parasını alıyorsunuz, Türkiye’yi borç batağına sürüklüyorsunuz, Düyûn-ı Umûmiye kabinesi kuruyorsunuz sonra” derken, “Şimdi satacak bir şey kalmadı. THY var, Turkcell var, bunları pazarlamaya çalışıyorlar.” diye konuştu.

Kılıçdaroğlu “Körfez ülkelerinden para dileniyorlar. Hiçbir uluslararası tefeci böyle bir ülkeye yatırım için gelmez. Buraya gelecek yabancı paranın aradığı iki konu vardır: Yüksek faiz olursa gelirim, yüksek kârlı şirketler varsa onları alırım.” şeklinde de konuştu.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin haftalık grup toplantısında gündeme yönelik açıklamalarda bulunuyor. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının satırbaşları şu şekilde:

Vatan sadece benim vatanım değil hepimizin vatanı. Benim sıkıntım varsa, benden daha zor durumda olan vatandaşın da sıkıntısı var. Bugün soykırım ekonomisi uygulayan siyasal iktidara, onlara oy verenlerin bir ders vermesi lazım. Onların seslerini yükseltmesi gerekir. AK Parti’ye oy veren kardeşlerimin vicdan muhasebesi yapması gerekir.

Haksızlık karşısında susan bir uygarlığı kabul etmiyoruz. Suriye’de kan gövdeyi götürürken seslerini çıkarmıyorlardı. ne zaman ki sığınmacılar gelmeye başladı, o zaman konuşmaya başladılar. CHP’nin çizgisi, insanlık ve uygarlık çizgisidir. Asla ötekileştirme kavramı lügatımızda yer almadı, almayacak da. Türkiye’nin Srebrenitsa Soykırımı’nı Meclis’e getirmesi lazım.”

Cezaevleri tıka basa dolu. Siyasi gücü olanlar adamını bulup çıkabiliyor. Hatay Milletvekili Can Atalay hala içeride. Merdan Yanardağ, hakkında yargılama kararı olamamasına rağmen cezevnde. RTÜK, TELE1’e ceza yağdırıyor. Basın hürdür, sansür edilemez. Dünaynın bütün demokrasilerinin kabul ettiği temel ilke budur. Dİyarbakır’da 18 gazeteci yargı karşısına çıkacak.

NATO’da kararlar oy birliği ile alınır. İsveç’in NATO’ya üyeliği konusunda. Türkiye, İsveç’in üyeliğini kabul etmiyoruz, dedi. İsveç geri adım atmadı. Sonra ne oldu? Biden, telefon etti Erdoğan’a, Erdoğan 180 derece döndü. Son seçimlerde Ak Parti’ye oy veren kardeşlerim, onuruyla varlığını büyüten bir devlet böyle yönetilir mi? Dün söylediğinizi bugün neden inkar ediyorsunuz? Bir devlet böyle yönetilmez. Bunlar teröristleri hala koruyorlar mı? Sen dün ‘Hayır’ dedin, bugün neden ‘Evet’ diyorsun.

Dünyadan haberi yok. Orası NATO, Avrupa Birliği değil. Avrupa Birliği’ne seni yıllardır çağırmıyorlar. Bizi Avrupa Birliği’ne alacaklarsa demokratik standartlar var. Kendi ülkene demokrasiyi getiriyor musun? Demokrasinin yolu, AB’nin yolu Can Atalay, Osman Kavala, Merdan Yanardağ, Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Hakan Altınay bunlardan geçiyor sen bunları serbest bırakacak mısın? AB’nin yolu Selahattin Demirtaş’tan, Emine Şenyaşar’dan tweet attı diye gözaltına alınan gencecik çocuklardan geçiyor.

Sen bunların gereğini yapacağına söz verdin mi? AB’nin yolu Diyarbakır’da tutuklu gazetecilerden, Galatasaray Meydanı’nda annesinin babasının, çoluğunun çocuğunun hakkını arayan Cumartesi Anneleri’nden geçiyor. Sen bunların haklarını teslim edecek misin? Cumartrsi Anneleri’nin yolunu hepimiz gözlemek zorundayız. Hiç kimse evladının faili meçhul bir cinayete kurban gitmesini istemez. Anneler annedir. Bütün annelerin başımın üstünde yeri vardır.

Bu memlekette adalet vardır diyen varsa gelsin beni görsün, beni ikna etsin. Bu memlekette adaletin olmadığını herkes biliyor. Tek başlarına iktidar oldular. O zaman devletin hazinesi en azından toparlanmıştı. Fabrikaları sattılar. Cumhuriyetin kurduğu fabrikaları sattılar ve bu paraları ne yaptılar hala hesap veren yok. Devlet şimdi gırtlağına kadar borçlu. Sonra Duyun-u Umumiye kabinesi kuruyorsun. Şimdi satacak bir şey kalmadı. THY var, Turkcell var bunları pazarlamaya çalışıyorlar. Körfez ülkelerine gittiler acaba para verirler mi diye. Hiçbir yatırımcı böyle bir ülkeye gelmez.

“Yerel seçimlerden sonra faizleri pik yaptıracaklar”

Körfez ülkelerine gittiler para dileniyorlar. Hiçbir ahlaklı yatırımcı buraya yatırım için gelmez. Vurgun için yabancı sermaye faizin yükselmesini bekliyor. AK Parti’ye oy veren vatandaşlarımız, faizi yükseltmezler diyebilir. Yerel seçimleri bekliyorlar. Yerel seçimlerden sonra faizleri pik yaptıracaklar.

Erdoğan’ın çok sıktığı borç alan emir alır sözü… Evet artık o noktadalar. Hepimizin görmesi gereken gerçekler var. Türkiye’yi teslim alan dolar baronları. Ekonomik soykırım programı koydular. 85 milyonu mağdur edecek soykırım programı koydular. Ekonomik soykırım programı Şili’de bir iktisatçının programı. Şili halen o yüzden sırtını düzeltmiş değildir. Bu program Türkiye’nin ekonomik anlamda bağımsızlığını büyük ölçüde kaybettiği programdır.

Ekonomik bağımsızlığınız yoksa siyasal bağımsızlığınız tehlikededir. Ekonomik soykırım programıyla zamlar yağmur gibi yağmaya başladı. Bağırıyorlar vatandaşlar bu kadar vatandaşlar bu kadar zam geldi neden sesiniz çıkmıyor. Benim değil asıl sizin sesiniz çıkması lazım. Sadece zamlar değil, bu programın bir özelliği de yağmur gibi vergiler de gelecek. Vergilerin Anayasa’ya uygun ya da aykırı olmasına bakmıyorlar. Seçimler bitti milleti atın bir köşeye biz bundan sonra tefecilerin borçlarını ödeyeceğiz.”

Paylaşın

Osman Kavala: Hukuk İlkeleri Açık Bir Şekilde Çiğnendi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tebliğnamesine tepki gösteren Osman Kavala, “Yargıtay Başsavcılığı’nın hazırlamış olduğu tebliğname daha vahim iftiralar içermektedir, hukuk ilkeleri daha açık bir biçimde çiğnenmiştir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Savcılığa göre, suç işlendiğine dair delil yokluğunda dahi, mahkeme, kişinin suç işleme niyeti taşıdığına kanaat getirip mahkumiyet kararı verebilir. AİHM ilke ve kararlarına da tamamen aykırı olan, ceza hukukunda niyet okuma anlayışının, Yargıtay düzeyinde ifade bulması ülkemiz için tehlikeli bir gelişmedir.”

Gezi davasının tebliğnamesini hazırlayan Yargıtay Başsavcılığı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Tayfun Kahraman, Hakan Altınay, Mine Özerden ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin 18 yıllık hapis cezaları ile Osman Kavala’nın cezasının onanmasını istemişti. 77 sayfalık tebliğnamedeki ifade ve tespitler tartışma konusu olmuştu.

2079 gündür cezaevinde tutuklu bulunan Osman Kavala, şu açıklamayı yaptı:

“Yargıtay Başsavcılığı’nın hazırlamış olduğu tebliğname daha vahim iftiralar içermektedir, hukuk ilkeleri daha açık bir biçimde çiğnenmiştir.

Savcılığa göre, suç işlendiğine dair delil yokluğunda dahi, mahkeme, kişinin suç işleme niyeti taşıdığına kanaat getirip mahkumiyet kararı verebilir. AİHM ilke ve kararlarına da tamamen aykırı olan, ceza hukukunda niyet okuma anlayışının, Yargıtay düzeyinde ifade bulması ülkemiz için tehlikeli bir gelişmedir.”

Ne olmuştu?

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Gezi Parkı Davası ile ilgili kararını 25 Nisan 2022’de açıklamıştı. Mahkeme, Osman Kavala’ya, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti.

Taksim Dayanışması üyeleri Ayşe Mücella Yapıcı, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Çiğdem Mater Utku, Yiğit Ali Ekmekçi, Ali Hakan Altınay, Şerafettin Can Atalay’ın da “Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs suçuna yardım” suçlaması ve 18 yıl hapisle cezalandırılmalarına hükmeden mahkeme, sanıkların tutuklanmalarına karar vermişti.

Paylaşın

Türkiye “İsveç’in NATO Üyeliği Onayı” İle Ne Kazandı, Ne Kazanamadı?

Düşünce kuruluşu German Marshall Fund Türkiye Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı “ne kazanıldığı” açısından değerlendirme yapabilmek için son bir yıla bakmak gerektiğini belirterek “İsveç ve Finlandiya ile yaşanan süreç ile Türkiye için önemli olan PKK, YPG ve FETÖ gibi” güvenlik tehditleriyle ilgili bir farkındalık yaratıldığını düşünüyor.

Emekli Büyükelçi Ahmet Erozan’a göre İsveç eskiden beri AB içinde Türkiye’ye üyelik açısından sıcak bakan ülkelerden biri ve bu nedenle bu uzlaşıdaki madde yeni bir kazanım değil. Deneyimli diplomat Erozan, Finlandiya ve İsveç ile ilgili müzakerelerin sürecin başından beri yanlış kurgulandığını söyledi.

İsveç’in NATO üyeliği, 14 aylık çabanın ardından Pazartesi gecesi Türkiye’nin itirazını kaldırmasıyla daha da somutlaştı. Vilnius’ta sağlanan uzlaşmada, 28 Mayıs’taki seçim sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yemin töreni için NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Ankara ziyareti ve ardından yaşanan diplomatik temaslar etkili oldu.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın birkaç kez ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ile yaptığı telefon görüşmelerinin ardından ABD Başkanı Joe Biden ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da hafta sonu telefonla görüştü.

Ankara’dan son haftalarda ardı ardına olumsuz tonda açıklamalar gelse de ABD başta olmak üzere İttifak ülkeleri, Madrid zirvesindekine benzer bir “son dakika uzlaşısı” konusunda iyimserdi. Cuma gününden başlayarak hafta sonu sıklaşan diplomatik temaslarda da uzlaşının detayları ve yapılan yedi maddelik ortak açıklama belirlendi.

“Erdoğan’a Biden’dan ABD daveti gelebilir”

NATO Zirvesi marjında dün gece sağlanan uzlaşıyla Türkiye’nin ne kazandığı ya da kazanamadığı ileriki dönemlerdeki muhtemel yansımaları ile birlikte tartışmaya açıldı.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker’e konuşan düşünce kuruluşu German Marshall Fund Türkiye Direktörü Özgür Ünlühisarcıklı “ne kazanıldığı” açısından değerlendirme yapabilmek için son bir yıla bakmak gerektiğini belirterek “İsveç ve Finlandiya ile yaşanan süreç ile Türkiye için önemli olan PKK, YPG ve FETÖ gibi” güvenlik tehditleriyle ilgili bir farkındalık yaratıldığını düşünüyor.

“Önce Finlandiya’nın ama daha çok da İsveç’in siyasal kültürü değişti” diyen Ünlühisarcıklı, bunun yanı sıra ABD’nin vermesi durumunda F-16’ları almanın da bir başarı olarak görülebileceğini ancak Ankara için yeterli olmayabileceğini kanısında. Ünlühisarcıklı, Biden-Erdoğan görüşmesinden Erdoğan için ABD’ye bir davet çıkmasını da bekliyor.

Biden ile Erdoğan bugün saat 18.00’de bir araya gelecek. Görüşmenin ve Biden’ın vereceği mesajların dünkü uzlaşının etkilerini taşıması bekleniyor.

“Müzakereler yanlış kurgulandı”

Uzlaşının unsurlarından bir diğeri de İsveç’in Avrupa Birliği (AB) üyeliği konusunda Türkiye’ye destek vermesi. Ancak Emekli Büyükelçi Ahmet Erozan’a göre İsveç eskiden beri AB içinde Türkiye’ye üyelik açısından sıcak bakan ülkelerden biri ve bu nedenle bu uzlaşıdaki madde yeni bir kazanım değil.

Deneyimli diplomat Erozan, Finlandiya ve İsveç ile ilgili müzakerelerin sürecin başından beri yanlış kurgulandığını söyleyerek şöyle konuşuyor:

“Bu işi NATO üzerinden çözmeye çalışmak hataydı. Bunu İsveç ile ikili düzeyde çözecektik biz. Çünkü NATO üzerinden çözmeye başladığınız andan itibaren bütün diğer NATO üyelerini karşımıza almış olduk. Bir diğer hata eğer bu pazarlıkta AB üyelik kozunu kullanmak istiyor idiysek bunu en başta söyleyecek ve sonra bekleyecektik karşılığını verip vermediklerine. Şu anda o laf da kaldı ortada.”

Erdoğan dün Vilnius’a giderken havaalanındaki basın toplantısında “Bize verilen sözlerin tutulmasını istiyoruz. Önce Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin önünü açın biz de İsveç’in önünü açalım” derken AB üyeleri ve yetkililerinden ikisinin ayrı süreçler olduğuna yönelik açıklamalar gelmişti.

Erozan, diplomatik müzakereler için “karşı tarafın güç ve zafiyetlerine bakacağınız gibi kendi güç ve zafiyetlerinize de bakmanız lazım” uyarısında bulunarak Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik buhranın en önemli zafiyeti olduğunu belirtiyor.

ABD’den F-16’lar için onay gelir mi?

Dün gece sağlanan uzlaşının ardından bu zirveden zaferle dönmek isteyen ABD’den de ardı ardına açıklamalar geldi.

ABD Başkanı Joe Biden tarafından yapılan yazılı açıklamada, “Türkiye, İsveç ve NATO Genel Sekreteri’nin bu akşamki açıklamasını memnunlukla karşıladım. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye ile Avrupa-Atlantik bölgesinde savunma ve caydırma faaliyetlerini ilerletmek amacıyla çalışmaya hazırım” denildi.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) da Ankara’nın onayının ardından Savunma Bakanı Lloyd Austin’in Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile yaptığı telefon görüşmesinde Türkiye’nin askeri modernizasyon çabalarına verilen desteği görüştüğünü bildirdi.

Bu son uzlaşıyla birlikte Türkiye ile ABD arasındaki kanalların açılmakta olduğunu gözlemlediğini söyleyen Ünlühisarcıklı, iki ülkenin savunma sanayi işbirliğinin F-16’larla sınırlandırılmaması gerektiğini vurguluyor. Ünlühisarcıklı, “Bundan sonra örneğin bence S-400 meselesinin çözümüne odaklanılmalı. Sonra da Türkiye’nin F-35 programına nasıl dönebileceği hesap edilmeli” diyor.

ABD Kongresi’ndeki Türkiye’ye yönelik olumsuz imajın İsveç onayının ardından değişip değişmeyeceğini zaman gösterecek. Erozan da F-16’lar için onay çıkması durumunda bunun Yunanistan’a verilecek olan F-35’lerle bir paket halinde olacağını belirterek ABD’nin bu dengeyi her zaman için gözettiğini hatırlatıyor.

Denge Rusya’dan Batı’ya mı kayıyor?

Türkiye’nin uzun bir süredir sürdürdüğü itirazını kaldırmasıyla Rusya ile Batı arasındaki denge politikasını ekonomik sebeplerle biraz da Batı lehine kaydırmakta olduğu yorumları da yapılmaya başlandı.

Ünlühisarcıklı, bu tür “eksen kayması” yorumlarına hep ihtiyatlı yaklaştığını belirterek bununla birlikte son dönemde dört gelişmenin dikkat çektiğini söylüyor ve bunları şöyle sıralıyor:

“Birincisi Wagner ayaklanması sırasında Türkiye ortadan bir pozisyon aldı, itidal çağrısı falan yaptı. Yani Wagner’e çok sert tonda karşı çıkan ve Putin’e destek veren bir söylem kullanmadı. Birkaç gün önce Ukrayna’nın NATO üyeliğini desteklediğini Erdoğan vurguladı. Bu da aslında Türkiye’nin uzun süredir izlediği politikasına uygun ama bunu vurgulamak durumunda değildi. Ardından Azov komutanlarını Zelenskiy’e teslim etti. Son olarak da İsveç’in üyeliğini onayladı.”

Tüm bu adımların Rusya’nın hoşuna gitmeyecek şeyler olduğunu söyleyen Ünlühisarcıklı, bu nedenle “Türkiye yüzünü Batı’ya mı dönüyor?” sorusunun haklı bir soru olduğunu belirtiyor ve şöyle yanıtlıyor:

“Bence seçimlerden sonra Erdoğan artık ABD ve Avrupa’yla daha pozitif ilişkiler ve onlar tarafından kabul edilmek istiyor. Mesela AB’de önümüzü açın sözleri; bu konuda bir şey olacağı yok bunu onlar da biliyor. Ama orada söylemek istediği ‘beni dışlamayın’.”

Türkiye’nin attığı bu adımlara karşılık Rusya’nın nasıl bir tepki vereceği de merak ediliyor.

Erozan’a göre bunun yansımasının belki kısa vadede değil ama orta vadede görülebilir. Erozan, henüz ödenmeyen doğal gaz bedelleri dahil olmak üzere Rusya’nın alacaklarını tahsil etmek isteyeceğine işaret ediyor.

Uzlaşının detayları neler?

Vilnius’ta gece sağlanan uzlaşının ardından taraflar yedi maddelik bir ortak açıklama yaptı.

Açıklamanın giriş bölümü mahiyetindeki birinci maddesinin ardından ikinci maddede İsveç’in son 14 ayda yaptıkları sıralanarak “Bu sürecin bir parçası olarak 2022 yılında mutabık kalınan Üçlü Muhtıra’da belirlenen bütün adımlar çerçevesinde, İsveç Anayasası’nı tadil etmiş, yasalarını değiştirmiş, PKK’ya karşı terörle mücadelede iş birliğini kayda değer şekilde genişletmiş ve Türkiye’ye silah ihracatını yeniden başlatmıştır” deniliyor.

Türkiye ile İsveç’in yılda bir kez bir araya geleceği ve yeni bir ikili güvenlik mekanizması çerçevesinde iş birliğine devam edeceğinin belirtildiği üçüncü maddede, “Güvenlik Komitesi’nin ilk toplantısında İsveç terörizmin tüm tür ve tezahürleriyle mücadelesinin temeli olarak Üçlü Muhtıra’nın 4. maddesi dahil tüm unsurlarının tam manasıyla uygulanmasına yönelik bir yol haritası sunacaktır. İsveç, YPG/PYD ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek vermeyeceğini yineler” ifadelerine yer veriliyor.

Açıklamanın dördüncü maddesinde ise Genel Sekreter Stoltenberg’in de NATO’nun tüm tür ve tezahürleriyle terörizmi kategorik şekilde kınadığını yeniden teyit ettiği belirtilerek NATO’nun tarihinde ilk kez Terörle Mücadele Özel Koordinatörü pozisyonu tesis edeceği ve bu alandaki çalışmalarını kayda değer şekilde hızlandıracağı kaydediliyor.

Ankara’nın rahatsız olduğu savunma alanındaki ambargolar konusuna 5. maddede değinilerek “müttefikler arasında savunma ticareti ve yatırımları konusunda herhangi bir kısıtlama, engel veya yaptırım olmaması gerektiği yönündeki ilkeye bağlılık” tekrarlanıyor ve bu tür engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışılacağı belirtiliyor.

Uzlaşının 6. maddesinde Türkiye ve İsveç’in ekonomik işbirliğini artırma konusunda mutabık kaldıkları ifade edilerek iki ülkenin ikili ticaret ve yatırımları artırmaya yönelik fırsatları maksimize edecekleri kaydediliyor. Ayrıca “İsveç, Türkiye’nin, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbesti dahil AB’ye üyelik sürecinin yeniden canlandırılması konusundaki çabalara aktif destek verecektir” de deniliyor.

Açıklamanın 7. maddesi ile de “Avrupa-Atlantik bölgesinin caydırıcılık ve savunma gereklilikleri bağlamında Türkiye’nin İsveç’in Katılım Protokollerini TBMM’ye sevk edeceği ve onaylanmasını sağlamak için Meclis’le yakın işbirliği içinde olacağı” kayda alınıyor.

Stoltenberg dün geceki basın toplantısında Erdoğan’ın katılım protokollerini “mümkün olduğunca çabuk” sevk edeceği vaadinde bulunduğunu belirtmişti. TBMM’nin 13 Temmuz olan yaz tatiline girme takviminin biraz uzaması ve o arada İsveç onayının geçmesi beklentiler arasında.

Paylaşın

İsveç’in NATO Üyeliğinin Onaylanması: ABD’yle İlişkileri Düzeltmek

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne katılmak üzere gittiği Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson bir araya geldi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, toplantının ardından yaptığı açıklamada İsveç’in NATO üyeliğine ilişkin mutabakata varıldığını söyledi. Türkiye’nin İsveç’in üyeliğine ilişkin protokolü yakında TBMM’ye sunacağını duyuran Stoltenberg, İsveç’in NATO üyeliği için mutabakata varılmasını ‘tarihi bir gün’ olarak niteledi.

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ise, “İsveç için güzel bir gün. (Türkiye ile) İşbirliği formatı olan, yeni bir ikili güvenlik diyaloğu kuracağız.” dedi.

Gazete Pencere yazarı Nuray Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsveç’in NATO’ya üyeliğini onaylamasının perde arkasını yazdı. Babacan, asıl konunun ‘ABD’yle ilişkileri düzeltmek’ olduğunu söyledi.

Babacan, “Birçok kişi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Joe Biden ile yaptığı görüşmede Türkiye’nin AB süreciyle ilgili başlığın girmesine şaşırdı. Normalde İsveç’in NATO üyeliği için Türkiye’yi ikna turları çerçevesinde yapılan bu görüşmeye AB montajı yapılmasının iki hafta geriden başlayan bir hikayesi var. Türkiye’nin dış politikadaki strateji değişikliğinin bir parçası olarak ABD ve AB ile ilişkileri güncelleme çabasının sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.” değerlendirmesini yaptı.

“Bundan iki hafta önce, yeni Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve yeni MİT Müsteşarı İbrahim Kalın, İstanbul Galataport’ta sahil yürüyüşü yapıp ‘birlikte çok iyi çalışıyoruz’ pozunu verdikten sonra, AB konusunda ‘bekletilen’ adımların atılması ve vize muafiyeti talebiyle AB’nin kapısını gidilmesi konusunda Cumhurbaşkanı’nı ikna turlarına başladılar. Amaç, AB Reform Grubunun 2019’da kesilen toplantılarına geri dönmekti. Böyle bir adımın dünyaya vereceği mesajın, ekonomik katkılarının olabileceği, batılı yabancı yatırımcı açısından ‘terkedilen ülke’ konumundan çıkılabileceğine dair değerlendirmeler yapıldı. Aynı zamanda ABD ile donmuş ilişkilerinin kapısını aralayacağı umut edildi. Tabii gelmesi olası parasal desteğe olan ihtiyaçtan hiç söz etmiyorum. Halen ABD’de olan bazı AKP’lilerin sürece katkısı da hesaba katılmalı. İşte Biden görüşmesine beklenmedik şekilde giren AB başlığının böyle bir başlangıç hikayesi var” ifadelerini kullanan Babacan, “Dün öğleden beri art arda yapılan açıklamalar, 24 saat geçmeden Türkiye’nin tüm tezlerinden vazgeçerek, İsveç’e kapı aralaması, Biden’ın ‘Türkiye ve Erdoğan’la çalışacağız’ açıklaması, aslında asıl konunun ABD’yle ilişkileri düzeltmek, AB’yi de buna çıpalamak olduğu ortaya çıktı” yorumunu yaptı.

“Vize serbestisi için gerekli 72 kriterden 6’sı halen beklemede. Özellikle son 4 yıldan bu yana hiçbir adım atılmamıştı” diye yazan Babacan, vize muafiyeti için gereken 6 kriteri ise şöyle sıraladı:

“Terörle mücadele mevzuatında düzenleme… Kişi güvenliği ve özgürlüğü, adil yargılanma hakkı, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün AB ile uyumlu hale getirilmesi.

Yolsuzlukla mücadele… Avrupa Konseyi’nin Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu’nun (GRECO) tavsiyeleri doğrultusunda yolsuzlukla mücadele için düzenlemeler gerekiyor.

Europol ile işbirliği… Avrupa Polis Teşkilatı (EUROPOL) ile işbirliği, kişisel verilerin korunması yasasında yeni düzenleme.

Kişisel verilerin korunması… AB standartlarında düzenleme yapılması isteniyor

AB ülkeleri ile adli yardımlaşma ve suçluların iadesi…

Geri Kabul Anlaşması… Türkiye, Geri Kabul Anlaşması’nı uygulamaya başlayarak özellikle Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişinin engellenmesinde büyük sorumluluk üstlenmiş durumda. Ancak AB, ikili geri kabul protokollerinin uygulanmasında bazı sorunların olduğunu savunuyor.”

Paylaşın

Bahçeli’den NATO Çıkışı: Türkiye’nin Milli Güvenliği Göz Ardı Edilmiştir

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan MHP Lideri Bahçeli, “Türkiye’nin NATO’yla ittifak kültürü 71 yıllık gelgitli bir maziye dayanmaktadır. Ne var ki köprülerin altından çok sular akmıştır. Ne dünya eski dünyadır, ne de Türkiye 1950’li yılların Türkiye’sidir. Bir defa bu yalın ve yakın gerçeğin telaffuz sorumluluğu bihakkın omuzlarımızdadır. Türkiye, NATO hukuku çerçevesinde üstlendiği askeri, stratejik ve siyasi misyonları harfiyen yerine getirirken aynı hakkaniyeti, aynı hassasiyeti maalesef ittifak ortaklarından görmemiştir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bugüne kadar hiçbir görevden, hatta hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan Türkiye’nin milli güvenliği hemen hemen her seferinde göz ardı edilmiştir. Finlandiya’nın katılımıyla NATO üyesi ülkelerin sayısı 31’e çıkmıştır. Şimdi üyelik peronuna İsveç yanaşmıştır. Bu ülkenin üyeliğine karşı Türkiye’nin haklı ve meşru itirazları vardır. İsveç’in terörle arasına mesafe koymaktan ısrarla imtina ettiği malumlarınızdır. Üstelik İsveç hükümetinin Kur’an-ı Kerim’e yönelik şerefsiz ve vandal saldırıları sürekli alttan aldığı, görmezden geldiği, sıkışınca da durumu kurtarmak için cılız kınama mesajları yayımladığı bilinen bir husustur.”

Bahçeli, konuşmasının devamında, “Türkiye dayatmaları sineye çekecek kabile devleti değildir. NATO’nun açık kapı politikasının maksat ve mahiyeti de milli bekamızdan, egemenlik haklarımızdan, iç ve dış güvenlik mülahazalarından daha mühim, daha öncelikli olamayacaktır. Geldiğimiz bu aşamada cevabını aradığımız sarsıcı soru şudur: Milli varlığımızı doğrudan tehdit eden kanlı terör örgütlerine kucak açan, bunların terörist devşirmesine ve haraç toplamasına kendi başkentinde göz yuman mahut ülkeyle bir güvenlik mimarisinin bünyesinde nasıl buluşacağız? Böylesi bir acizliğe nasıl göz yumacağız? Bunu nasıl hazmedeceğiz?” ifadelerini kullandı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) grup toplantısında gündemi değerlendirdi. Bahçeli’nin açıklamaları şöyle:

Türk siyaseti, ahlaki ve milli uzlaşma vasatından bir yanda kaçıp diğer yanda korkanların elinde itibar ve irtifa kaybına acıklı şekilde maruz kalmaktadır. Bu kaybın önüne geçmek, bu kaybın zarar ve ziyanlarını telafi etmek sahici ve samimi siyaset yapanların öncelikli vazifesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Ekim 2023 tarihine kadar çalışmalarına ara vermeden gündemde bulunan kanun tekliflerini sırasıyla kabul ederek milletimizin haklı beklentilerini karşılamak durumundayız. Özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerin neden olduğu ekonomik hasarların telafisi için bazı düzenlemeler yapılacaktır.

Bu düzenlemeler can sıkıcı olsa da daha güzel ve gelişmiş bir ülke tablosuna vasıl olmak için dişimizi sabırla sıkmamız işin doğası gereğidir. Nimet-külfet dengesi adaletle kurularak depremin ağır sonuçları inanıyorum ki en aza indirilecektir. Bildiğiniz gibi depremin neden olduğu sosyal, toplumsal, sosyolojik ve psikolojik maliyetlerin yanında kabarık ekonomik faturası yaklaşık 104 milyar dolar düzeyindedir. Devlet deprem bölgesinde seferber olmuştur. Bütün imkanlar harekete geçirilmiş, mağdur vatandaşlarımıza el uzatılmıştır. Bunun yanı sıra, depreme karşı güvenli konutların temel atma ve yapım süreçleri tavsamadan ve teklemeden devam etmektedir.

Olağanüstü bu mücadele sürecinin desteklenmesi, depremzede vatandaşlarımızın her türlü ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 2023 yılı Merkezi Yönetim Bütçesine ilave ödenek eklenmesi söz konusudur. Milliyetçi Hareket Partisi olarak, TBMM’de görüşülecek kanun tekliflerini tereddütsüz destekleyeceğimizi, vatanımızın ve milletimizin başta deprem olmak üzere, farklı sebeplerden kaynaklanan akut ihtiyaçlarının karşılanması için yapıcı ve müspet irademizi göstereceğimizi huzurlarınızda açıklamak istiyorum.

Tezvirat ve tefrikalarıyla vapur bacası gibi ses çıkaran bedhahlara aldanmayız, hiç de aldırış etmeyiz. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’ncü yıldönümünde milli birlik ve kardeşlik ruhuyla her meselenin üstesinden geliriz, bunu da başarmaya azimli ve muktediriz. Ekonominin fırtınalı denizlerden güvenli limana yüzerek demirleyeceğine, günün sonunda insanımızın yüksek refah standardına ulaşacağına; yakın vadede kalkınmış, büyümüş, zenginleşmiş, fiyat ve finansal istikrarıyla, gelir ve servet dağılımı adaletini sağlamış bir Türkiye’nin yıldız gibi parlayacağına yürekten inanıyorum.

Hayat pahalılığı kaderimiz değildir. Kur, faiz ve enflasyondaki oynaklıklar sağlıklı bir yönetim sistemi, güçlü bir iktidar ve millet desteğiyle gündemdeki ağırlığını inşallah kaybedecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi siyasal ve ekonomik istikrarın güvencesidir. Böylelikle ekonomide huzur ve refah sökün edecektir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında 3 Haziran 2023 tarihinde açıklanıp göreve başlayan ikinci dönem Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Türkiye ekonomisinin maruz kaldığı risk ve tehlikeleri en aza çekmek için kolları sıvamıştır.

Hiçbir vatandaşımızı enflasyona ezdirmeme gayesi taşıyan bir iktidar görevinin başındadır. Biz de bu gayenin sonuna kadar yanındayız. Memurlarımıza ve emeklilerimize yapılacak zamların da destekçisiyiz.

Ekonomik şartlar iyileştikçe, ekonomik toparlanma genişledikçe, ümit ediyorum ki memur ve emeklilerimizin maaşları çok daha yüksek düzeylere ulaşacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi işçinin, memurun, esnafın, emeklinin, çiftçinin, sanayici, müteşebbisin, bakıma muhtaç her insanımızın şartta arkasındadır. 1 Temmuz 2023 itibarıyla tüm kamu görevlilerimizin maaşlarında, ilk 6 aylık enflasyon farkına ek olarak yılın ikinci yarısı için toplu sözleşmeden kaynaklanan oranla toplam yüzde 17,55’lik zam ve seyyanen net 8 bin 77 liralık artış yapılacaktır.

Gönül isterdi ki, bu maaş yükselişi daha fazla olsun. Ancak bütçe imkanları bellidir, Türkiye ekonomisinin türbülanstan çıkma sürecinin zorlukları ortadadır. Kamu çalışanlarımızla ilgili gelişmeler böyleyken, sayıları 15,9 milyona ulaşmış emeklilerimize yapılan yüzde 25’lik maaş artışı gördüğümüz kadarıyla makul ve yeterli bulunmamıştır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak açık ve samimi teklifimiz şudur: İlk olarak, memur maaşlarına ilavesi planlanan 8 bin 77 liralık seyyanen artışın kök ücrete ve aynısıyla emekli maaşlarına yansıtılması beklentimiz ve talebimizdir.

İkinci olarak, Perakende Kanununda haksız rekabeti önleyecek değişiklikler yapılması, SGK üst limiti, gelir vergisi dilimleri ve kıdem tazminatıyla ilgili düzenlemeler işçi ve işveren yararını dikkate alacak şekilde gözden geçirilmelidir. Enflasyondaki düşüşe eşzamanlı olarak, işçilerimize ve asgari ücretle geçinen kardeşlerimize yapılan iyileştirmelerle beraber memur ve emeklilerimizin maaşlarının artırılması satın alma gücünü nispeten koruyacaktır.

Milletimizin her güzel insanına ne yapsak eksik, ne versek azdır. Döviz fiyatlarındaki dalgalanmalardan haksız fiyat artışlarıyla istifadeye kalkışan, fiyat etiketlerini güncellemek bahanesiyle acımasızlığa ortak olan, vatandaşımızın kesesine, devletimizin kasasına göz koyan fırsatçılarla da amansız şekilde mücadele edilmelidir. Hiç kimse ahlaksız bir kazanç hırsının yanlarına kalacağını sanmamalıdır. Vatandaşlarımızın ekmeğinden aşıranlara kesinlikle göz açtırılmamalıdır.

Harç ve vergilerdeki yeni düzenlemeler karşısında kaşıkla verilip kepçeyle alınıyor diye yaygara koparan müflis siyasetçileri de iyi niyetten yoksun, samimiyetten uzak, ekonominin gerçeklerinden tamamıyla kopuk olduğunu hem not hem de teyit ediyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türkiye ekonomisi hakkında söyleyeceği pek çok şey vardır ve bunlar temelsiz değildir. Bu kapsamda parti olarak “Ekonomik Büyüme, Sosyal Gelişme ve Milli Bütünleşme” temelinde “Geleceğin Ekonomi Vizyonu”nu 20 uzman ve akademisyenimizin iştirakiyle hazırlayıp kamuoyunun bilgisine sunduğumuz hafıza kaybına uğramamış her insanımızın, her dava arkadaşımızın, konuyla ilgilenen herkesin malumudur.

Merhum Mithat Cemal Kuntay’ın başucu eseri “Üç İstanbul” isimli romanında, “kazanıp sırıtanlarla kazanamayıp somurtanların” Birinci Dünya Savaşı yıllarında ülkenin genel tarifi olduğu yazılıdır. Romanın bir başka yerinde de şu ifadeler satırlara işlenmiştir: “Bizde ihtiyarlamadan zengin olanı dağdan şehre inmiş canavar gibi taşlıyorlardı.” Bu ekonomi politik mahiyetli tespitlerin o dönemin hayat gerçeğiyle bağdaşıp bağdaşmadığı başka bir tartışma konusu olsa da, adil bölüşümün ve hakkaniyetli paylaşımın insan ve toplum huzurunun vazgeçilmez bir öğesi olduğunu bir an olsun dikkatlerden kaçırmamak hedef tayin edilmelidir. Çok yiyenle hiç yemeyen arasındaki uçurum kapanmadan dünya genelinde çatışma ve gerilimlerin eksen kaymasına uğraması neredeyse muhal bir hayaldir.

Bizim için ekonomik hayat, tıpkı merhum Prof. Dr. Sabri Fehmi Ülgener’in isabetle kaydettiği gibi, yalnız verilerin bir araya gelişinden ibaret bir madde dünyası değildir. Kendine has tavır ve davranışlarıyla özümsenmesi gereken insan gerçeği ekonominin olmazsa olmaz kemer taşıdır. Bugüne kadar, insanın değerleri ve duygusal eğilimleri tarihin akışına her şeyden daha fazla yön vermiştir. İnsanı unutan ideolojik ve siyasi akımların ekonomiyle ilgili söyleyecekleri tek bir kelamları yoktur. Ve insan nasıl teşekkül ettiği muamma olan rasyonel dürtülerle sadece ekonomik çıkarlar peşinde koşan bir varlık da değildir. Şu doğru soruyu on yıllar evvel Merhum Prof. Dr. İdris Küçükömer sormuştur: “Varsayalım ki ekonomi büyüdü, işsizlik azaldı, enflasyon aşağılara çekildi.

Bunlar yurdumuz insanının var olma sorununa ışık getirmiş olur mu?” Yani rakam ve oranlar müreffeh ve muzaffer bir zirveden ekonomik aydınlığı müjdelerken bizim için her şey bitmiş, her sorun çözülmüş, her kumpas ve karanlık kampanya son bulmuş olacak mıdır? Elbette bu sorulara müspet cevap vermekten mazur ve uzağız. Anadolu coğrafyasını vatan yapmamızın bir bedeli vardır ve bu bedelin sancılarına ebediyete kadar muhatap kalıp mukavemet göstermemiz kaçınılmazdır. Ne zaman ki, nihai hedefimiz olan İ’la-yi Kelimetullah dünya çapında hasıl ve hakim olur, işte o zaman çağa ve insanlığın çağrısına Müslüman Türk milleti mühür vuracaktır.

“Türkiye’nin milli güvenliği hemen hemen her seferinde göz ardı edilmiştir”

Türkiye’nin NATO’yla ittifak kültürü 71 yıllık gelgitli bir maziye dayanmaktadır. Ne var ki köprülerin altından çok sular akmıştır. Ne dünya eski dünyadır, ne de Türkiye 1950’li yılların Türkiye’sidir. Bir defa bu yalın ve yakın gerçeğin telaffuz sorumluluğu bihakkın omuzlarımızdadır. Türkiye, NATO hukuku çerçevesinde üstlendiği askeri, stratejik ve siyasi misyonları harfiyen yerine getirirken aynı hakkaniyeti, aynı hassasiyeti maalesef ittifak ortaklarından görmemiştir. Bugüne kadar hiçbir görevden, hatta hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan Türkiye’nin milli güvenliği hemen hemen her seferinde göz ardı edilmiştir. Finlandiya’nın katılımıyla NATO üyesi ülkelerin sayısı 31’e çıkmıştır.

Şimdi üyelik peronuna İsveç yanaşmıştır. Bu ülkenin üyeliğine karşı Türkiye’nin haklı ve meşru itirazları vardır. İsveç’in terörle arasına mesafe koymaktan ısrarla imtina ettiği malumlarınızdır. Üstelik İsveç hükümetinin Kur’an-ı Kerim’e yönelik şerefsiz ve vandal saldırıları sürekli alttan aldığı, görmezden geldiği, sıkışınca da durumu kurtarmak için cılız kınama mesajları yayımladığı bilinen bir husustur. Türkiye dayatmaları sineye çekecek kabile devleti değildir. NATO’nun açık kapı politikasının maksat ve mahiyeti de milli bekamızdan, egemenlik haklarımızdan, iç ve dış güvenlik mülahazalarından daha mühim, daha öncelikli olamayacaktır.

Geldiğimiz bu aşamada cevabını aradığımız sarsıcı soru şudur: Milli varlığımızı doğrudan tehdit eden kanlı terör örgütlerine kucak açan, bunların terörist devşirmesine ve haraç toplamasına kendi başkentinde göz yuman mahut ülkeyle bir güvenlik mimarisinin bünyesinde nasıl buluşacağız? Böylesi bir acizliğe nasıl göz yumacağız? Bunu nasıl hazmedeceğiz? Sadece ABD istedi diye, F-16’yla ilgili parmak sallanıyor diye zillete tamam mı diyeceğiz? İsveç, PKK’nın Avrupa’daki mağarasıdır. Kandil Dağı neyse Stockholm aynısıdır. İsveç hükümeti bugüne kadarki köhne ve kötürüm politikalarından 180 derece dönüş yaparsa, bu çerçevede bir ıslah ve terbiye hali müşahhas ölçülerde görülürse, bizim diyeceğimiz bir şey yoktur, nitekim karar Sayın Cumhurbaşkanımızındır.

Kaldı ki, İsveç askeri unsurları fiilen NATO operasyonlarına dahil olmaktadır. 26 üyesi NATO ülkesi olan Avrupa Savunma Birliği içinde İsveç de yer almaktadır. İsveç’in dolaylı yollardan NATO korumasına alındığı, ABD’nin Avrupa’daki ana üstlerinden birisi olduğu meydandadır. 19 Haziran 2023 tarihinde ABD’ye ait 2 adet B-1B Lancer uzun menzilli stratejik bombardıman uçağının İsveç’e konuşlanması tesadüf değildir. Kuşkusuz NATO’nun da Türkiye’nin ahlaki ve hukuki tezlerini, milli güvenliğiyle ilgili duyarlılık ve taleplerini gözetmesi ihmali ve inkarı olmayan bir sorumluluğudur. Bir defa ABD başta olmak üzere, NATO üyesi bazı ülkelerin PKK/YPG’yle irtibat ve ilişkileri kabul ve izah edilemez boyutlardadır.

ABD’li yetkililerin, PKK/YPG terör örgütüyle “taktiksel ve dönemsel ittifak” içinde olduklarını açıklamaları kaygı ve utanç verici bir ilkellik, NATO ittifak ahlakına şirret bir suikasttır. ABD, terör örgütüyle ittifak halindeyse, Türkiye’yle yaptığı ve kurduğu ittifaka ne diyeceğiz? Bunu nasıl ifade edeceğiz? Bu yaman çelişki NATO’nun itibar ve inandırıcılığını, ABD’nin dostluk ve müttefiklik iradesini yıllar içinde aşındırmıştır. Biz, gündüz şapkalı gece külahlı ne dost istiyoruz, ne de ittifak ortağı arıyoruz. Müttefik olacaksak mertçe olalım, adam gibi olalım, karşılıklı hak ve çıkarlara sonuna kadar da saygılı olalım. 12 Eylül’de söylenen “bizim çocuklar başardı” itirafını unutmadık.

15 Temmuz gecesi tepemizde uçuşan NATO uçak ve helikopterlerini, bunları kullanan alçak ve ahlaksızları unutmadık. Türkiye’yi içeriden çökertmek, milli bağları çözmek, devlet ve millet varlığını çürütmek için NATO oyunlarını ve küresel emperyalizmin komplolarını asla hatırımızdan çıkarmadık. 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan vahşet ve ihanetin henüz NATO namına kuşkulu ve tartışmalı pek çok noktası olduğunu da biliyor ve gerilen sinirlerimizle yumruğumuzu sıkıyoruz. FETÖ’cü alçaklar, Fransa’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önünde miting yaparken NATO müttefiklerimizden gık çıkmadı.

“Dünya’nın NATO’dan ve ABD’den ibaret olmadığı bilinmelidir”

Teröristbaşı Gülen’in Pensilvanya’dan yaka paça alınıp ülkemize iadesi bugüne kadar bir türlü gerçekleşmedi. Hala FETÖ’nün kripto damarının siyaset, bürokrasi, eğitim, ekonomi, medya ve diğer alanlarda dip dalga halinde faaliyet içinde olduğunu bilmeyen, duymayan, görmeyen kalmadı. FETÖ’yü başımıza bela eden azgınlaşmış Türk ve İslam düşmanlarıdır. Aynısını PKK/YPG için de söylemek mümkün ve mutlaktır. Bizim nezdimizde PKK neyse FETÖ odur. Ve bu iki hunhar terör örgütünün acımadan, gözünün yaşına bakmadan kökü kazınmalıdır.

Gerekirse NATO üyesi bir kısım ülkeyle yüzleşmek, hesaplaşmak, sayfaları ıstırapla damgalanmış kara kaplı defterleri açmak kaçınılmaz bir mecburiyet olarak gündeme gelebilecektir. 15 Temmuz 2016’da işgal ve istila hevesleri hainlerin ve haşhaşilerin kursağında bırakılmıştır. NATO heyecanlı bir futbol müsabakasını seyreder gibi ihaneti seyretmiş, hatta zemin hazırlamıştır. Bizim NATO’ya bakışımız bellidir. Esasen hiç değişmemiştir. Dünya’nın NATO’dan ve ABD’den ibaret olmadığı bilinmelidir. Fakat Türkiye’nin stratejik tercih ve kararlarının da arkasında duracağımızı, Litvanya zirvesini tek yürek halinde takip edip ülkemizin çıkarları neyi gerektiriyorsa onun yanında olacağımızı üstüne basa basa ifade ediyorum.

Emperyalizmin kilit aktörleri, bin yıllık bir nefretle Türk’ü önce Avrupa’dan atmaya, sonra doğu ve güney vilayetlerinden koparmaya, hitamında da Anadolu’da küçük bir havzaya sıkıştırıp orada imha etmeye niyetlendiler. Bir zamanlar hâkimiyetimizde olan coğrafyaların sınırlarını masa başında cetvelle çizip ecdadımıza silah zoruyla ve tehdit yoluyla dayattılar. Bugün ne yaşıyorsak, neyle mücadele edip sınanıyorsak, biliniz ki, Birinci Dünya Savaşı’yla ilişkilidir. Ve bu savaş henüz bitmemiştir.

Bugünün ve geleceğin sorunları 1914-1918 arasındaki yılların dünyasında mahfuzdur. Kan revan içindeki Ortadoğu 100 yıllık kanlı ve kahredici bir yanlışın mahkumudur. 19 Ağustos 1914’de Sofya’da çıkan Hoydan Ermeni Gazetesindeki şu manşet her şeyin özetidir. Bu manşet diyordu ki: “Dünya Türk denen musibetten kurtulmalıdır.” Her şeyin özü ve özeti bu cinnet ve cinayet halinde temerküz etmiştir. Biz de diyoruz ki, Dünya’dan Türk’ü çekip çıkarın geriye yalnızca boş bir küre, boşuna dönen bir gezegen kalacaktır.”

Paylaşın