Anayasa Mahkemesi’ndeki Demirtaş Görüşmesine “Üye” Engeli: Hazırlanamadım

Anayasa Mahkemesi (AYM), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına rağmen tahliye edilmeyen ve ikinci kez tutuklanan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın başvurusunun görüşülmesini bir üyenin “Dosyaya hazırlanamadım” demesi üzerine erteledi.

Anayasa Mahkemesi (AYM), önümüzdeki toplantıda eğer ihlal kararı verirse 6 yıl 8 ay 21 gündür cezaevinde olan Selahattin Demirtaş’ın tahliyesi gündeme gelecek.

AİHM kararının uygulanmaması nedeniyle Türkiye’yi izlemeye alan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Demirtaş’ın serbest bırakılması için Eylül ayına karar süre vermişti. Komite, bu süre içinde tahliye kararı gelmemesi halinde “yeni önlemler” alacağı uyarısında bulunmuştu.

Anayasa Mahkemesi, 6 yıl 8 ay 21 gündür cezaevinde olan eski HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ikinci tutukluluğu ve bunun ardından gelen AİHM Büyük Dairesi’nin ihlal kararının uygulanmamasına ilişkin yaptığı bireysel başvuruyu gündemine aldı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın aktardığına göre; Toplantı sırasında bir üyenin “Dosyaya hazırlanamadım” demesi üzerine görüşme ileri bir tarihe ertelendi. Bu üyenin AYM’de “iktidar lehine” karar veren üyelerden olduğu öğrenildi.

HDP’nin üst yönetimine yönelik Türkiye genelinde gerçekleştirilen operasyonlar kapsamında, dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016 tarihinde Diyarbakır’da gözaltına alınmıştı. Daha sonra “terör örgütü üyeliği ve örgüt adına suç işleme” iddiasıyla tutuklanan Demirtaş, Edirne F Tipi Cezaevi’ne konuldu. Demirtaş hakkında 31 fezlekede 7 ayrı suç iddiasıyla 43 yıldan 142 yıla kadar hapis istemiyle ana dava açıldı. Demirtaş, çözüm sürecinde yaptığı bir konuşma nedeniyle İstanbul’da “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan 4 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Bu süreçte avukatların başvurusu üzerine AİHM, ilk ihlal kararını 20 Kasım 2018’de verdi ve Demirtaş’ın serbest bırakılmasını istedi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise bu karara karşı “Bizi bağlamaz. Karşı hamlemizi yapar işi bitiririz” diye tepki gösterdi. AİHM’nin kararını Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi de uygulamadı. Dosya itiraz üzerine AİHM Büyük Dairesi’ne gitti. Bu arada İstinaf, Demirtaş’ın 4 yıl 8 aylık cezasını onadı. Böylece Demirtaş hem tutuklu hem de hükümlü haline geldi.

Demirtaş, ana davada yargılanmaya devam ederken AİHM Büyük Daire, ihlal kararının uygulanmamasını 18 Eylül 2019’da ele alacaktı. Ancak yerel mahkeme, AİHM’in olası kararını devre dışı bırakmak amacıyla 2 Eylül 2019’de Demirtaş’ın ve avukatların boykot ettiği duruşmada sürpriz bir tahliye kararı verdi. Ancak Demirtaş, daha önce kesinleşmiş hapis cezası nedeniyle tahliye edilmedi. Demirtaş’ın ana davada yattığı süre, kesinleşmiş cezasından mahsup edilince cezaevi kapısı açıldı.

Ancak bu kez de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Kobani soruşturması kapsamında Demirtaş’ı 20 Eylül 2019’da cezaevinde gözaltına aldı. Demirtaş, cezaevinden SEGBİS aracılığıyla çıkarıldığı sulh ceza hâkimliği kararıyla tutuklandı. Böylece Demirtaş’ın tahliyesi bir kez daha engellendi.

Demirtaş’ın tahliye edilmemesi üzerine dosyayı yeniden görüşen AİHM Büyük Daire, 22 Aralık 2020’de ihlal kararına imza attı. Demirtaş’ın tutukluluğunun “siyasi saiklerle” olduğunu belirten AİHM, eski HDP liderinin serbest bırakılmasını istedi. Ancak Türkiye, bu kararı da yerine getirmedi.

Demirtaş’ın yargılandığı ana dava ile tutuklu olduğu Kobani davası Mayıs 2021’de birleştirildi. Dava, bundan sonra Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürmeye başladı.

Bu arada Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi, Demirtaş’a dönemin Ankara Başsavcısı Yüksel Kocaman’ı “hedef gösterdiği” iddiasıyla Terörle Mücadele Kanunu kapsamında 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Bu ceza henüz istinaf tarafından onanmadı.

Yaptırım uyarısı

AİHM kararının uygulanmaması nedeniyle Türkiye’yi izlemeye alan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Demirtaş’ın serbest bırakılması için Eylül ayına karar süre vermişti. Komite, bu süre içinde tahliye kararı gelmemesi halinde “yeni önlemler” alacağı uyarısında bulunmuştu.

Öte yandan Demirtaş’ın avukatları, Demirtaş’ın 20 Eylül 2019’daki ikinci tutukluluğu, 22 Aralık 2020’deki AİHM kararının uygulanmaması ve tutukluluğunun devamına karar verilmesi nedeniyle AYM’ye bireysel başvuruda bulundu.

AYM Genel Kurulu, tüm başvuruları birleştirerek Demirtaş’ın tutukluluk dosyasını gündemine almıştı. Toplantıda, “tutuklama tedbirinin hukuki olmaması, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması ve tutukluluğa ilişkin kararların etkili itiraz güvencesi içermeyen, bağımsız ve tarafsız hâkim ilkelerine aykırı olan sulh ceza hâkimliklerince verilmesi nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddiası” ele alınacaktı.

AYM teamüllerinde de bir üyenin dosyaya yeterince hazırlanmamasını gerekçe göstermesi, toplantının ertelenmesine neden olabiliyor. AYM Başkanı Zühtü Arslan da bu nedenle Demirtaş dosyasının görüşülmesini ileri bir tarihe erteleme kararı aldı.

Mahkeme, önümüzdeki toplantıda eğer ihlal kararı verirse Demirtaş’ın tahliyesi gündeme gelecek.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu: Çaldığınız Servetin Esiriyseniz, Ülkeyi Yönetemezsiniz

Partisinin grup toplantısında konuşan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Biriktirdiğiniz veya çaldığınız servetin esiriyseniz, siz ülkeyi yönetemezsiniz. Çaldıkları ve biriktirdikleri servet var. Servetlerin büyük bir kısmı yurt dışında ve şimdi ülkeyi yönetemiyorlar. O yüzden soru şu: Bütün bunların karşılığına baktığımızda Erdoğan hükümeti kimlere hizmet ediyor?” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Vatandaşa hizmet etmediği açık. Zamlardan, vergilerden zaten açık. O zaman kime hizmet ediyor? Saydım bir daha sayayım. Dolarla ihale alanlara hizmet ediyor. Dolarla fiyat garantisi alanlara da hizmet ediliyor. Dolarla devlete borç verenler… Bunlar da tabii paralarının karşılığını, faizini dolar olarak alıyor. Kur korumalı mevduat… Az önce söyledim. 117,5 milyar liralık bir para ödendi. Ayrıca yurt dışından aldıkları krediler var. Özel sektörün, bazılarının. Aldığı kredilere verilen Hazine garantisi var.”

Kılıçdaroğlu, konuşmasının devamında, “Çünkü yurt dışındaki borç para verenler, firmaya güvenmiyor. O garanti de veriliyor bunlara. Başkasının kefaletini Hazine’nin sırtına yıkıyorsunuz. Bu da bizim ülkemizde ilklerden birisidir. Bütün bunların dışında yurt dışındaki enflasyonu da getirip 85 milyonun sırtına yıkıyorsunuz. Bu tabloda şunu görüyorsunuz. İki farklı Türkiye var. Sarayın Türkiye’si, vatandaşın Türkiye’si” ifadelerini kullandı.

Kılıçdaroğlu, konuşmasının sonunda ise, Vicdanı olan, ahlakı, erdemi olan, namusu olan herkes soruyorum. Bu kadar büyük bir olayı 21. Yüzyılın Türkiye’sinde nasıl görmezden gelebiliriz? Yargının çürüdüğü bir ortamı, bu kadar somut anlatan başka bir örnek var mıdır? Çağırıyorsun, tehdit ediyorsun, karar vereceksin diyorsun, dosya tamam değil diyor.

Olsun, dosya tamam olmasa bile firma lehine karar vereceksin diyor. Bunlar bedava mı yapılıyor? Eğer rüşvet, yargıya kadar gittiyse, HSK bütün bu hukuksuzlukların, adaletsizliklerin kaynağı haline gelmişse Türkiye’de hiçbir şey düzelmez. Ne ekonomi ne ahlak ne erdem düzelmez. Çürüme nerede? Açık ve net söylüyorum: Çürüme sarayda. Neron Roma’yı yaktı; Erdoğan da Türkiye’yi yakıyor.” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuştu. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“Dünya kadar sorunumuz var ama bu sorunlar sadece bugüne özgü değil. Tarihimize baktığınızda o tarihlerde de ciddi sorunlar vardı ama o sorunlar, akılla, bilgiyle, birikimle ve güçlü bir iradeyle yenildi.

O sorunlardan birisi de Osmanlı’nın yıkılışı ve yıkılan bir imparatorluktan genç bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çıkmasıydı ve bu genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lozan’da bütün egemen güçlere karşı mücadelesini verdi; büyük bir başarının altına imza attı ve Türkiye’nin bağımsızlığını bütün dünyaya duyurdu ve onaylattı. Dolayısıyla biz, Lozan’ın 100. Yılında bu büyük başarıya imza atan ve aramızda olmayan bütün kahramanlara, devletin bütün yöneticilerine başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere hepsine şükran borçluyuz.

Onlar, bir tarih yazdılar ama kulaklarımıza küpe olsun diye rahmetli İsmet İnönü 15 Ekim 1973’te TRT’de Nazmi Kal ile yaptığı bir söyleşi var. Orada rahmetli İnönü’nün anlattığı bir öykü var. ‘Batılılar Lozan’ı istemeye istemeye kabul etti diyor. Doğrudur.

Emperyal güçler, Osmanlı’yı parçalamak ve yemek istiyorlardı. Lozan’da İngiliz delegesi Lord Curzon ve Amerikan delegesi oturuyorduk. İngiliz delegesi Lord Curzon, Lozan’dan memnun ayrılmıyoruz. Hiçbir dediğimizi yaptıramadık. Harap bir memleket alıyorsunuz. Bunu imar etmeyecek misiniz? Ne ile nasıl yapacaksınız? Para bir bunda var (Amerikan delegesini işaret ederek) bir de ben de var. Geleceksiniz, para isteyeceksiniz, diz çökeceksiniz. Reddettiklerinizin hepsini cebimden çıkarıp size göstereceğim’ dedi.

Bunu hiçbir zaman unutmam diyor rahmetli İsmet İnönü. Ve unutmadı. İktidarı muhalefete devrettiği zaman da Merkez Bankası’nın kasasında 122 ton altın vardı. Dolayısıyla bugün aradan 100 yıl geçmesine karşın bugün devleti yönetenlerin kapı kapı gezip para dilendikleri bir ortamı yaşıyoruz. 100 yıl önce hangi mücadeleyi verdik; 100 yıl sonra hangi noktadayız? Bunu bizi dinleyen bütün vatandaşlarımın unutmaması gereken bir gerçek olduğunu bilmelerini isterim.

24 Temmuz aynı zamanda Basın Bayramı. Basında sansürün kaldırılışının tam 115. Yıl dönümüydü dün. Hapishanelerimizde gazeteciler var. Merdan Yanardağ şu anda hapiste. Üstelik tutuklu yani mahkum değil. Medya üzerindeki baskıları görüyoruz. Bunları yaşıyoruz. Dünyada basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 165. Sıradayız.

Bu ayıp bile hangi noktada olduğumuzu gösteriyor. Adliyelerde haber takibi yapanlar var. Bu yılın ilk 7 ayında, o haber takibi yapan gazetecilerin tam 364 kez hakim karşısına çıktığını da bilmenizi isterim. Haber takibi yapan tekrar hakim karşısına çıkıyor sorgulanmak üzere. Bu arada doğru haberlerin de engellendiğini biliyoruz. Ama medyada bir özgürlüğün olmadığını da günlük yaşamımızda da olsa görüyoruz ve yaşıyoruz.

Akbelen’de kadınlar direniyor. Köylü kadınlar direniyor. CHP Grubu’ndan Akbelen’de direnen, ormanı için, ağacı için direnen o kadınlara buradan güzel bir alkış gönderelim lütfen. İki yıldır mücadele ediyorlar. Dün güvenlik güçleri TOMA’larla engellemek istedi. Yahu neyi engelliyorsunuz? Ağacı korumak suç mu? Doğayı korumak suç mu? Onlar kendileri için değil o coğrafyada yetişen evlatları için mücadele ediyorlar. Dolayısıyla onların mücadelesi, toplumun her kesimine örnek olsun diyelim.

Dimitry Orlov’un güzel bir ‘toplumların çöküşü’ teorisi vardır. Şöyledir: Toplumların çöküşü, beş ana aşamada meydana gelir der. Birinci aşama, finansal çöküştür. Yani kurumlar borçlarını ödeyemez noktaya gelirse bir finansal çöküşle karşı karşıya kalırsınız.

İkincisi, ticari çöküştür der. Yani yerli para değerini kaybeder, paradan kaçış başlar ve yatırımcı önünü göremez; dolayısıyla ticari çöküş gündeme gelir. Üçüncüsü, politik çöküş der. Hükümet meşruiyetini ahlaki ve siyasi olarak ve yönetim kabiliyetini kaybeder. Evet ahlaki ve siyasi açıdan sorgulanan bir hükümet var. Zaten liyakat denen bir olay da Türkiye’de söz konusu değil.

Dördüncü çöküş, sosyal çöküş. Aile yapısının kökten sarsılması, boşanmaların artması, işsizliğin artması, uyuşturucu bataklığına o ülkenin sürüklenmesi, intihar vakalarının artması sosyal çöküşün habercisidir diyor. Beşincisi kültürel çöküş. Ahlaki değerlerin temelden sarsılması. Adalet duygusunun giderek zayıflaması, devleti soyanların itibarlı hale gelmesi. Savurganlığın, saygınlık olarak algılanması… bunlar da kültürel çöküşün ana parametreleridir. Toplumların çöküşünde Orlov, bunlar anlatıyor.

Haziran ayında 219 milyar lira bütçe açık verdi. Yani para yok ama harcıyorsunuz. Hazine’nin ödeyeceği kısa vadeli borç, vadesine bir yıldan daha kısa zaman kalan dış borç 207 milyar dolar. Tam bir rekor. Hem dış borcu ödeyip hem de cari işlemler açığını finanse edebilmeniz için 207 milyar doların 270 milyar dolara çıkması lazım.

Yani bir yıl içinde 270 milyar dolar para bulmanız gerekiyor. Neden gidip el etek öpüyorlar, neden düne kadar şerefsiz dediklerinin saraylarına gidip ‘yahu biz ettik sen etme, ne olursun para ver’ diye dilenenlerin arkasındaki gerçek bu. Bütün bunlara rağmen hani olur bu kadar borç olur ama Merkez Bankası’nda da paranız olur. Yok. Merkez Bankası’nda eksi 48 milyar dolar…

Merkez Bankası’nın da rezervi böyle. Bunun yanında kur korumalı mevduat var. Bu yıl ve geçen yıl 117 milyar lira para ödendi kur korumalı mevduat sahiplerine. Bunlar hem vergi ödemeyecekler hem paraları dolar bazında garanti altında. Türk lirasına güven tamamen kaybolmuş vaziyette yani ticari çöküş. Bankada hesapları olanların yüzde 67’si döviz üzerinden tutuyor parasını.

Türkiye’nin hangi noktaya geldiğini üç görüşle ifade edeceğim. Bir, diyor ki Türkiye ‘Sana borcumun anaparasını ödeyemiyorum. Param yok. Sana anaparayı ödemek için bana borç ver.’ İki, ‘Senden aldığım borcun faizini de ödeyemiyorum. Param yok. Anapara dışında faizini de ödemem için bana borç ver.’ Üç, ‘Ayrıca bütçede açığım var. Bu açığı kapatmam için de bana borç para ver.’ Lozan dedik, rahmetli İsmet İnönü dedik. Lord Curzon’un ‘geleceksin Türkiye’yi imar etmek için, fakir fukara bir ülkesin, ben o zaman cebime koyduklarımı senin önüne koyacağım…’ Türkiye’nin geldiği nokta budur.

Vatandaş icra dairelerinde… -Oradan da bir rakam vereyim. Geçen yılın 1 Ocak’la 22 Temmuz arasında geçen yılla aynı döneme baktığınızda icra dosyalarındaki artış, yüzde 63. İnsanlar icradan kaçınmak için adreslerini de değiştiriyorlar. Vatandaş maalesef borç batağında. Tek kişilik hükümet kuruldu. Yetkiyi aldı ve bu tabloyu değiştirmek istiyor. Bir, ne yapmam lazım diyor? Yeni vergiler getirmem lazım diyor. Mükerrer vergiler dahil. İnsafsız zamlar… Onun dışında bir şey yapılmadı.

Bunun için TBMM’ye bir ek bütçe getirdiler. 1.1 trilyon liralık bir bütçe. Saygın bir yatırım kuruluşu var. Bu bütçede bir hesaplama yapıyor. Diyor ki, ‘Zamlar ve ek vergilerden gelecek paranın tutarı, 265 milyar liradır.’ Oysa Mayıs’tan Haziran’a yani bir ayda devletin borcu tam 900 milyar lira arttı. Mayıs’tan Haziran’a dövizdeki oynama nedeniyle devletin borcu 900 milyar lira arttı. Devletin yönetilmediğini artık hepimiz biliyoruz. Biz borç para vermek isteyenler de bu gerçeği biliyor. O nedenle diyorlar ki, ‘Limanları vereceksin bana. Arsaları arazileri vereceksin bana.

Ben çalıştıracağım.’ O zaman sana borç veririm diyor. Bu, devleti yönetememenin gerçek bir tablosudur. Akaryakıt zamları, vatandaşın cebinden çalınan paradır. Bu gerçeği, hiç kimsenin unutmaması lazım. O nedenle biz, yapılan uygulamayı bir ekonomik soykırım olarak tanımlıyoruz. 85 milyonu bir avuç kişiye hizmet eder hale getirmek, bizim kabul edeceğimiz bir şey değildir. Dikkat ederseniz alınan önlemler arasında saray harcamaları dolayısıyla bir israf genelgesi yok. Sarayda her şey mükemmel.

Hiç kimse biriktirdiği veya çaldığı servetin esiri olmamalıdır. Biriktirdiğiniz veya çaldığınız servetin esiriyseniz, siz ülkeyi yönetemezsiniz. Çaldıkları ve biriktirdikleri servet var. Servetlerin büyük bir kısmı yurt dışında ve şimdi ülkeyi yönetemiyorlar.

O yüzden soru şu: Bütün bunların karşılığına baktığımızda Erdoğan hükümeti kimlere hizmet ediyor? Vatandaşa hizmet etmediği açık. Zamlardan, vergilerden zaten açık. O zaman kime hizmet ediyor? Saydım bir daha sayayım. Dolarla ihale alanlara hizmet ediyor. Dolarla fiyat garantisi alanlara da hizmet ediliyor. Dolarla devlete borç verenler… Bunlar da tabii paralarının karşılığını, faizini dolar olarak alıyor. Kur korumalı mevduat… Az önce söyledim. 117,5 milyar liralık bir para ödendi.

Ayrıca yurt dışından aldıkları krediler var. Özel sektörün, bazılarının. Aldığı kredilere verilen Hazine garantisi var. Çünkü yurt dışındaki borç para verenler, firmaya güvenmiyor. O garanti de veriliyor bunlara. Başkasının kefaletini Hazine’nin sırtına yıkıyorsunuz. Bu da bizim ülkemizde ilklerden birisidir. Bütün bunların dışında yurt dışındaki enflasyonu da getirip 85 milyonun sırtına yıkıyorsunuz. Bu tabloda şunu görüyorsunuz. İki farklı Türkiye var. Sarayın Türkiye’si, vatandaşın Türkiye’si.

Sarayın Türkiye’sine bakalım. Kimler var burada? Erdoğan ailesi var. Beşli çeteler var. Dört beş yerden aylık maaş alanlar var. İhale takipçileri var. Rüşvet alan büyükelçiler var. Ayda 10 bin dolar rüşvet alan siyasetçiler var. Rüşvet alanları meşrulaştıranların tamamı sarayın Türkiye’sinde. Sarayın Türkiye’sinde yaşayanların kira derdi diye bir şeyleri yok.

Elektrik parası, doğalgaz parası, yakıt parası diye bir dertleri yok. Sarayın Türkiye’sinde asla ve asla işsizlik diye bir dert yok. Herkes malı götürmekle meşgul. Sarayın Türkiye’sinde oturanlar, vatandaşın kanına ekmek doğrayanlardır. Onların alın terini sömürenlerdir. Ev sahibiyle, kiracılar arasında kavgalar oldu, cinayetler işlendi. İktidar sahipleri gördüler mi kiralardaki artışları? Görmediler. Çünkü, sarayın Türkiye’sinde kira yok. Vatandaşın Türkiye’sini hepiniz biliyorsunuz.

Devletin hazinesini düzeltmek istiyorsanız bu soyguna son vereceksiniz. Akıl var, mantık var, bilgi var, adalet var, dolarla verdiğin garantilerin tamamını Türk lirasına çevireceksin kardeşim bu kadar açık. Tasarruf yapacaksan vatandaştan değil, saraydan başlayacaksın. Genelge çıkaracaksan saraydan çıkaracaksın.

Bütün bunların temelinde adaletsizlik yatıyor. Adaleti dağıtan organın adına da biz, mahkeme diyoruz. Hakim, hukukun üstünlüğü ve vicdani kanaatine göre karar verir. Barış Terkoğlu, 10 Temmuz’da bir yazı yazdı Cumhuriyet gazetesinde. Yargıdaki bozulmayı anlattı ve o yazı karşısında bekledi ki Adalet Bakanlığı ya da Hakimler Savcılar Kurulu’ndan bir açıklama gelir ‘ya böyle bir şey yoktur’ denir. Ama bu çok önemli bir yazı ve bu yazı şu anda adeta sahipsiz. Bu yazıda, yazılanları soru haline getirdim. Bu soruları arkadaşlar bir sorsunlar bakalım. Sorular şu:

Önceki Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Hakimler Savcılar Kurulu Birinci Daire Başkanı Halil Koç ve Adalet Bakan Yardımcısı Hasan Yılmaz, seçimlerden önce nisan ayında İstanbul 10. Ticaret Mahkemesi Başkanı Ramazan Acar’ı Ankara’ya kendisiyle görüşmek üzere çağırdılar mı, çağırmadılar mı?

Ankara’da yapılan görüşmede Halil Koç ve Hasan Yılmaz, Mahkeme Başkanı Hasan Acar’ı tehdit etti mi, etmedi mi? Tehdit gerekçesi de şu: Elinde bir dava var. Davanın mutlak bir şekilde firma lehine sonuçlanması lazım. O yüzden 3 Mayıs’taki duruşmada mutlaka karar vermenizi istiyoruz. Dava dosyasının karar aşamasına gelmemiş olmasının hiçbir önemi yok diyor. Sen karar ver, gerisini bize bırak diyorlar. Bu nasıl bir anlayıştır? Nasıl bir soygun düzenidir?

Yine aynı şekilde ilgili firma lehine karar verilmesi için İstanbul Adalet Komisyonu Başkanı Okan Albayrak İstanbul 10. Ticaret Mahkemesi Başkan ve üyelerine baskıda bulundu mu, bulunmadı mı?

Yeni Adalet Bakanı’nın atanmasına bir gün kala 1 Haziran 2023 tarihinde Adalet Bakan Yardımcısı Hasan Yılmaz, Hakimler Savcılar Kurulu Birinci Dairesi’ne gidip davanın mutlak bir şekilde firma lehine sonuçlanması gerektiğini, mahkeme heyetinin arıza çıkararak duruşmayı ertelettiğini söyleyerek, heyetteki arıza çıkaranların yerine yeni heyet atanması gerektiğini söyledi mi, söylemedi mi?

3 Mayıs 2023. Bu duruşmada bütün baskılara rağmen karar verilmemiş olması nedeniyle, hakim iradesini sarayın ipoteğine vermemiş bir insan. Hakim diyor ki daha henüz dosya tamamlanmadı, karar vermiyorum. Mahkeme başkanı ve üyesi talepleri de olmamasına rağmen kararname öncesi alelacele başka mahkemelere sürüldü mü, sürülmedi mi? Yine kararname dışı, yerlerine başka hakim atandı mı, atanmadı mı?

İstanbul 10. Ticaret Mahkemesi’ne yeni atanan hakimler istenen şekilde, firma lehine karar verdi mi, vermedi mi?

“Neron Roma’yı yaktı, Erdoğan da Türkiye’yi yakıyor”

Vicdanı olan, ahlakı, erdemi olan, namusu olan herkes soruyorum. Bu kadar büyük bir olayı 21. Yüzyılın Türkiye’sinde nasıl görmezden gelebiliriz? Yargının çürüdüğü bir ortamı, bu kadar somut anlatan başka bir örnek var mıdır? Çağırıyorsun, tehdit ediyorsun, karar vereceksin diyorsun, dosya tamam değil diyor. Olsun, dosya tamam olmasa bile firma lehine karar vereceksin diyor.

Bunlar bedava mı yapılıyor? Eğer rüşvet, yargıya kadar gittiyse, HSK bütün bu hukuksuzlukların, adaletsizliklerin kaynağı haline gelmişse Türkiye’de hiçbir şey düzelmez. Ne ekonomi ne ahlak ne erdem düzelmez. Çürüme nerede? Açık ve net söylüyorum: Çürüme sarayda. Neron Roma’yı yaktı; Erdoğan da Türkiye’yi yakıyor.”

Paylaşın

Suça Sürüklenen Çocuk Sayısı Yüzde 370 Arttı

Çocukların suça sürüklenme oranlarında her geçen gün artış yaşandığını belirten Elazığ Çözüm Kültür Derneği Başkanı avukat Bülent Seçkin Düztaş, “Çocuklar arasındaki bu suç artışının yüzde 370 gibi muazzam yüksek bir rakama çıktığı görülüyor” dedi ve ekledi:

“Bunun aslında önlenmesi için rehabilitasyon programlarının yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bazı televizyon programlarının hazırlanması gerektiğini düşünüyoruz. Belki de en önemlisi şu anda sosyal medya üzerinde gençlerin yoğunluklu bulundukları, etkileşim sağlayacak, bazı çocukların suça sürüklenmesini önleyici programların yapılmasını düşünüyoruz.”

Bülent Seçkin Düztaş, açıklamasının devamında, “Genç çocuk ve küçük olarak kabul edilen çocukların cezasızlık veya cezalarının az olması dolayısıyla, bazı aile bireylerinin işlediği veya işlemesi muhtemel suçları çocuklar üzerinden onlara yaptırdıkları da maalesef hayatın bir gerçeği. Onun için bu ayrımların çok net bir şekilde ortaya konması gerekir. Çocukların işledikleri fiiliyatın suç olduğunun çok açık bir şekilde anlayabilmeleri lazım.

Bunu anlayabildikten sonra da neticede yaptıkları eylemin cezasını çekebilmeleri lazım. Tabi çocuklar cezaevine koyulsun demiyoruz ama yaptığı fiilin bir karşılığının olduğunu bu yaşta görmesi lazım. Bu yaşta görmezse zaten ‘ileriki yaşlarda da ceza almıyoruz’ düşüncesiyle çocuk yaşta suç işleyenlerin, yetişkinlik dönemlerinde de suç işledikleri açıkça ortaya konmuştur. Bu tedbirlerin alınması gerektiğini düşünüyoruz.” ifadelerini kullandı.

Elazığ Çözüm Kültür Derneği Başkanı avukat Bülent Seçkin Düztaş, suça itilen çocuklar ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Gazete Pencere’nin aktardığına göre Bülent Seçkin Düztaş, açıklamalarında şu ifadeleri kullandı:

“Çocukların son yıllarda gerek TÜİK raporlarına göre gerek kendimizin gördüğü, gerek sosyal medyaya yansıyan veya basına yansıdığı kadarıyla çok yüksek oranda bir suç oranlarında artış var. Türkiye’de genel olarak suçlarda artış var, ama çocukların işlediği suçlarda daha büyük bir artış var. Örneğin TÜİK raporlarına göre 2017-2022 yılı arasında tam 2 milyon 393 bin çocuk çeşitli suçlamalarla adli kuruma götürülmüşler. Bunu Türkiye nüfusunu oranladığımız zaman neredeyse yüzde 5 gibi bir orana geliyor.

Çocuk nüfusuna oranladığınız zaman yüzde 15 gibi bir orana geliyor. Bu çok yüksek bir rakamdır. Bu çocukların büyük bir kısmı, bir sefer adli kurula gidenlerin, maalesef daha sonra bir daha gittiği görülüyor. Bunun için öncelikle bunların bir şekilde hafif veya ağır çok ayrım gözetmeden adli kurula gidecek bir suça karışmamalarını sağlamak lazım.

Bu çocukların adli kurula gidecek şekilde suçlara karışmalarının ve genellikle son yıllarda çok artış göstermesinin sebepleri arasında temelde şöyle bir değerlendirme var; sanayileşme ile birlikte kentsel nüfustaki artış ve ailelerin şehirlere göç etmesi ile birlikte şehirlerdeki ekonomik düzeyin değişmesi, gelir düzeyleri arasındaki farklılıkların artması, köydeki ataerkil toplumun şehirlere ayak uydurmada sıkıntı yaşaması.

Dış göçler, iç göçler… Yurt dışından gelen göçmenlerle iletişim haline geçmeleri, köyden kente göçün sonucunda doğan sıkıntılar, televizyon programları, sosyal medyanın yaygınlaşması ve orada bazı suç tiplerinin örgütlenmesi, suç oranlarının çocuklar arasında artırdığını göstermekte.

Çocuklar sosyal medyadan, televizyon programlarında gördükleri bazı şiddet olaylarını kendilerinin de yapabileceğini, yaptıkları takdir takdirde cezasız kalabileceğini düşündüklerinden maalesef bu suç oranını çok arttırıyor. Çocuklar arasındaki en fazla işlenen suçun özellikle yaralama olduğu görülmekte. Yaralama suçları neredeyse tüm suçların yarısından daha fazla olarak görülüyor.

Bu da dediğimiz gibi sosyal medyadaki televizyon programlarındaki şiddet içerikli programların veya videoların olmasından kaynaklı olduğunu tahmin ediyoruz. Bunun yanında özellikle Suriye’den Afganistan’dan gelen kişilerle iletişime geçilmesinin bir neticesinde de bu suç oranının çok arttığı görülüyor. Yüzdelik olarak bakıldığında çocuklar arasındaki bu suç artışının yüzde 370 gibi muazzam yüksek bir rakama çıktığı görülüyor.

Bunun aslında önlenmesi için rehabilitasyon programlarının yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bazı televizyon programlarının hazırlanması gerektiğini düşünüyoruz. Belki de en önemlisi şu anda sosyal medya üzerinde gençlerin yoğunluklu bulundukları, etkileşim sağlayacak, bazı çocukların suça sürüklenmesini önleyici programların yapılmasını düşünüyoruz.

Sosyal medyada son dönemde her şey çok hızlı tüketiliyor. Özellikle Tik Tok diye bir mecra var. Şu anda en popüler sosyal medya mecrası. Çok kısa, uzun uzadıya anlatılan programlar yok. Her şey üç beş saniyede, 10-15 saniyede olup bitiyor. Bu, çocukların algılarının zayıflamasına çok hızlı olarak her şeyi tüketmelerine sebep oluyor.

Belki eğlenceli olarak görülebilir ama bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucunda suç eğilimlerinde artışlar olduğu görülüyor çünkü bazı şiddet sahnelerinin çok hızlı bir şekilde insanların beyinlerine işlediği görülüyor. Bu doğrultuda özellikle en önemlisi sosyal medya üzerinden bazı çalışmaların yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun yanında olayın sosyal medya, televizyon programları ve eğitim boyutunun dışında cezaların da caydırıcı olması gerekiyor.

“Tedbirler alınmalı”

Genç çocuk ve küçük olarak kabul edilen çocukların cezasızlık veya cezalarının az olması dolayısıyla, bazı aile bireylerinin işlediği veya işlemesi muhtemel suçları çocuklar üzerinden onlara yaptırdıkları da maalesef hayatın bir gerçeği. Onun için bu ayrımların çok net bir şekilde ortaya konması gerekir. Çocukların işledikleri fiiliyatın suç olduğunun çok açık bir şekilde anlayabilmeleri lazım.

Bunu anlayabildikten sonra da neticede yaptıkları eylemin cezasını çekebilmeleri lazım. Tabi çocuklar cezaevine koyulsun demiyoruz ama yaptığı fiilin bir karşılığının olduğunu bu yaşta görmesi lazım. Bu yaşta görmezse zaten ‘ileriki yaşlarda da ceza almıyoruz’ düşüncesiyle çocuk yaşta suç işleyenlerin, yetişkinlik dönemlerinde de suç işledikleri açıkça ortaya konmuştur. Bu tedbirlerin alınması gerektiğini düşünüyoruz.”

Paylaşın

Bakan Şimşek’ten “Enflasyonla Mücadelemiz Sürüyor” Mesajı

Merkez Bankası’nın kredilere ilişkin aldığı kararlarını değerlendiren Bakan Mehmet Şimşek, alınan kararların enflasyonu düşürmek ve cari açığı azaltmaya yönelik olduğunu belirtti.

Haber Merkezi / Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) yeni “seçici kredi ve miktarsal sıkılaştırma” kararları aldı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya hesabından konuya ilişkin yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Ülkemizin ödemeler dengesini iyileştirme, kamu açıklarını azaltma ve enflasyonu düşürme amacı doğrultusunda tedbir almaya ve uygulamaya devam ediyoruz. Merkez Bankası’nın bugün açıkladığı kararlar cari açığı azaltmaya ve enflasyonu orta vadede düşürmeye yöneliktir. Sınırlı kaynaklarımızı ihracata ve yatırımlara kanalize etmeye devam edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Merkez Bankası’nın kararları

Kredi büyümesine göre menkul kıymet tesisi kapsamında yüzde 3 olan TL ticari krediler için aylık büyüme sınırının yüzde 2,5 olarak belirlenmesine karar verildi. İhracat, yatırım, tarım ve esnaf kredileri bu sınırlandırmanın dışında tutuldu.

Piyasa mekanizmasının işlevselliğini artırmak için, faiz oranına göre menkul kıymet tesisi uygulaması sadeleştirildi. İhracat ve yatırım kredileri hariç TL ticari kredilerde birinci kademe kaldırılarak faiz sınırının tek kademe olarak uygulanmasına karar verildi.

Ayrıca taşıt kredilerinde yüzde 3 olan büyüme sınırının yüzde 2 olarak belirlenmesine, ihtiyaç kredilerinde değişikliğe gidilmeyerek yüzde 3 sınırının korunmasına karar verildi. Enflasyonun kontrolü ve iç talebin dengelenmesi kapsamında kredi kartı nakit kullanımlarına ve kredili mevduat hesaplarına uygulanan aylık azami faiz oranı yüzde 2,89’a yükseltildi.

Deprem bölgesi için istisna

İhracat ve yatırım kredileri ile deprem bölgesine yönelik krediler Merkez Bankasının kredileri sınırlandırıcı tüm tedbirlerinin dışında tutuldu.

Para Politikası Kurulu bu adımların yanı sıra, ihracatçıların finansmana erişimini desteklemek amacıyla reeskont kredilerinin günlük limitini 1,5 milyar TL’ye yükseltti. Ayrıca Reeskont kredilerinde KOBİ payının artırılmasına ve kullandırımlarda ihracat artış performansının dikkate alınmasına karar verildi.

Reeskont kredilerine erişim şartları da kolaylaştırıldı. Reeskont kredisi kullanımında yüzde 30 ilave ihracat bedeli satış koşulu kaldırıldı ve reeskont kredi vadesi boyunca verilen döviz almama taahhüdünden, ithalat ödemeleri kapsamındaki döviz alımları istisna tutuldu.

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu 20 Temmuz tarihli toplantısında politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 15’ten yüzde 17,5 düzeyine yükseltmişti.

Toplantıda faiz artırımının yanı sıra, parasal sıkılaştırma sürecini destekleyecek seçici kredi ve miktarsal sıkılaştırma kararları da alınmıştı. Merkez Bankası bu çerçevede bir gün sonra bankalara kur korumalı mevduat hesapları için yüzde 15 zorunlu karşılık getirmişti.

Paylaşın

Bahçeli Duyurdu: MHP, Yerel Seçim Startını Verdi

“Lozan Antlaşması’nın 100’üncü Yıl Dönümü” nedeniyle bir mesaj yayınlayan MHP Lideri Bahçeli, “Milliyetçi Hareket Partisi, Lozan Barış Antlaşması’nın 100’üncü yıl dönümünde, ‘2024’e Doğru, Diyar Diyar Anadolu’ temasıyla 31 Mart 2024 tarihinde yapılacak Mahalli İdareler Seçimlerine hazırlık sürecini de resmen başlatmıştır” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Atılan bu kararlı adımın hayırlı olmasını diliyor, başaracağımızdan, uyumlu yönetimle umutlu bir geleceğe ulaşacağımızdan kuşku duymadığımı inançla ifade ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi, ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, Milli Mücadele kahramanlarını, aziz şehitlerimizi, Lozan delegasyonunu hürmet ve rahmetle anıyorum.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ‘Lozan Antlaşması’nın 100’üncü Yıl Dönümü’ nedeniyle bir mesaj yayımladı. Bahçeli, mesajında şu ifadelere yer verdi:

“20 Kasım 1922 tarihinde başlayan, 4 Şubat-23 Nisan 1923 tarihleri arasında kesintiye uğrayan, 24 Temmuz 1923 tarihinde de imza altına alınan Lozan süreci Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası toplum nezdinde eşit hak ve statüyle tescili, aynı zamanda Cumhuriyet’in tezahür ve tecelli zeminidir.

Lozan Barış Antlaşması Milli Mücadele’nin muvaffakiyet ve muzaffer ruhu üzerine bina edilmiş, Türk milletinin egemenlik hakları, tarihi kazanımları, hukuki ve hükümran vasfı 9 aya yakın devam eden müzakerelerle muarız ve muhasım unsurlara kabul ettirilmiştir. Lozan’da, bağımsızlık savaşını zaferle buluşturan bir milletin varoluş haysiyeti, istiklal ve istikbal hedefleri taçlanmıştır.

İçinde bulunduğumuz 2023 yılı hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de Lozan Barış Antlaşması’nın 100’üncü yıldönümüdür.  Yeni Türkiye’nin kurucu belgesi olan Lozan Antlaşması, Sevr ihanetinin müellif, muhabir ve muhiplerini de derin bir hayal kırıklığına uğratmıştır. Milli Mücadele’nin sonucu, Lozan Barış Antlaşması’yla dünya çapında hukuki ve meşru bir çerçeveye kavuşmuştur.

Bugünlerde Sevr hayranı bölücü ve teslimiyetçi mihrakların tek merkezden komut almışçasına kıpırdamaya, Lozan Barış Antlaşması’nın sorgulamaya ve sulandırmaya başladıkları esefle görülmektedir. Şark Meselesi’nin cenaze merasimi olan Sevr’i diriltmek amacıyla emperyalizmin lekeli maşaları tekrar devrededir.

Bölücü terör örgütü PKK’nın bu yılın başından itibaren Lozan Antlaşması aleyhine kara propagandaya başlaması ise tesadüf değildir.

Nitekim PKK’nın Avrupa ayağı olan sözde Kürdistan Ulusal Kongresi’nin eşbaşkanı tarafından Lozan Antlaşması’na karşı eylem çağrısı, Lozan Barış Antlaşması’nın yargılanması emeliyle İsviçre’de kurulan sözde mahkeme ve Bafil Talabani’nin nefret saçan açıklamaları, 6-7 Temmuz 2023 tarihlerinde Suriye’nin kuzeyinde Lozan Antlaşması aleyhine bölücülerin düzenlediği terör çalıştayı, Diyarbakır Barosu’na kayıtlı iki satılmış avukat müsveddesinin Lozan Antlaşması’nın iptali ve self determinasyonla ilgili Danıştay’a müracaatları, ABD ve Avrupa’da Lozan aleyhine yapılan protesto yürüyüşleri Türkiye düşmanlığının azgınlaştığına delalettir.

Lozan Barış Antlaşması’yla hesaplaşmak için bir plan dahilinde yalan ve fitne kuyruğuna girenlerin asıl gayesi Türkiye’nin taciz ve tahribine hizmettir.  “Türkiye Cumhuriyeti Lozan’da kuruldu, Lozan’da yıkılacak” sloganı atan alçakların elbette çabaları beyhude, hevesleri boşunadır. Adım adım, karış karış müdafaa edilerek kurtarılan aziz vatan, kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve bunların hukuki temeli Lozan Barış Antlaşması imhaya ve izmihlale asla maruz bırakılmayacaktır.

Türk milleti hiçbir antlaşmayla var olmamış, hiçbir antlaşmayla da yok edilemeyecektedir. Bunun yegâne kanıtı Sevr suikastının yırtılıp atılmasında gösterilen kahramanlıktır. Lozan Barış Antlaşması’nı zafer ile hezimet arasına sıkıştıranların, hatta Sevr’le bağ kuranların iyi niyetten mahrum oldukları, Milli Mücadele’ye ve milli bekaya ters baktıkları da tartışmasızdır.

Bilinmelidir ki, Lozan Barış Antlaşması’nı orasından burasından kurcalayanlar, milli hakikatlerden ve tarihi vesikalardan kopuk yorumlayanlar Türkiye Cumhuriyeti’ni kundaklamaya azmeden sömürge bakiyeleridir. Bu şuursuz ve gayri milli güruhun dayatmalarına müsaade edilmeyecek, Lozan Barış Antlaşması’nın Milli Mücadele’yle sınırları çizilmiş ilke ve esaslarından taviz verilmeyecektir.

Ayrıca Milliyetçi Hareket Partisi, Lozan Barış Antlaşması’nın 100’üncü yıldönümünde, “2024’e Doğru, Diyar Diyar Anadolu” temasıyla 31 Mart 2024 tarihinde yapılacak Mahalli İdareler Seçimlerine hazırlık sürecini de resmen başlatmıştır. Atılan bu kararlı adımın hayırlı olmasını diliyor, başaracağımızdan, uyumlu yönetimle umutlu bir geleceğe ulaşacağımızdan kuşku duymadığımı inançla ifade ediyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi, ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, Milli Mücadele kahramanlarını, aziz şehitlerimizi, Lozan delegasyonunu hürmet ve rahmetle anıyorum.”

Paylaşın

TÜİK Açıkladı: Türkiye’den Göç Edenlerin Sayısı Yüzde 62,3 Arttı

Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2022 yılında bir önceki yıla göre yüzde 62,3 artarak 466 bin 914 oldu. Göç eden nüfusun yüzde 55,7’sini erkekler, yüzde 44,3’ünü ise kadınlar oluşturdu.

Haber Merkezi / Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 139 bin 531’ini Türk vatandaşları, 327 bin 383’ünü ise yabancı uyruklular oluşturdu.

Türkiye’ye 2022 yılında göç edenlerin yaş grubu incelendiğinde, en fazla göç edenlerin yüzde 12,2 ile 25-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 11,7 ile 20-24 ve yüzde 11,3 ile 30-34 yaş grubu izledi.

Türkiye’den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında, en fazla göç edenlerin yüzde 15,8 ile yine 25-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 13,4 ile 30-34 ve yüzde 12,8 ile 20-24 yaş grubu izledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Uluslararası Göç İstatistikleri 2022 verilerini açıkladı.

Buna göre; Yurt dışından Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 2022 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 33,2 azalarak 494 bin 52 kişi oldu. Göç eden nüfusun yüzde 52,9’unu erkekler, yüzde 47,1’ini ise kadınlar oluşturdu.

Yurt dışından gelen nüfusun 94 bin 409’unu Türk vatandaşları, 399 bin 643’ünü ise yabancı uyruklular oluşturdu.

Türkiye’den yurt dışına göç eden kişi sayısı 2022 yılında bir önceki yıla göre yüzde 62,3 artarak 466 bin 914 oldu. Göç eden nüfusun yüzde 55,7’sini erkekler, yüzde 44,3’ünü ise kadınlar oluşturdu. Türkiye’den yurt dışına giden nüfusun 139 bin 531’ini Türk vatandaşları, 327 bin 383’ünü ise yabancı uyruklular oluşturdu.

Türkiye’ye 2022 yılında göç edenlerin yaş grubu incelendiğinde, en fazla göç edenlerin yüzde 12,2 ile 25-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 11,7 ile 20-24 ve yüzde 11,3 ile 30-34 yaş grubu izledi.

Türkiye’den göç eden nüfusun yaş gruplarına bakıldığında, en fazla göç edenlerin %15,8 ile yine 25-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Bu yaş grubunu yüzde 13,4 ile 30-34 ve yüzde 12,8 ile 20-24 yaş grubu izledi.

Türkiye’ye 2022 yılında göç edenlerin illere göre dağılımı incelendiğinde, yüzde 35,4 ile en fazla göç alan ilin İstanbul olduğu görüldü. İstanbul’u yüzde 14,8 ile Antalya, yüzde 5,4 ile Ankara, yüzde 3,9 ile Bursa ve yüzde 3,8 ile Mersin takip etti.

Türkiye’den göç eden nüfusun illere göre dağılımına bakıldığında ise yüzde 39,5 ile İstanbul’un en fazla göç veren il olduğu görüldü. İstanbul’u yüzde 9,8 ile Ankara, yüzde 6,7 ile Antalya, yüzde 3,4 ile Samsun ve yüzde 3 ile İzmir izledi.

Türkiye’ye 2022 yılında gelen yabancı uyruklu nüfus içinde ilk sırayı yüzde 25 ile Rusya Federasyonu vatandaşları aldı. Rusya Federasyonu’nu yüzde 8,1 ile Ukrayna, yüzde 6,5 ile İran, yüzde 5,4 ile Afganistan ve yüzde 4,8 ile Irak vatandaşları izledi.

Türkiye’den göç eden yabancı uyruklu nüfus içinde ilk sırayı yüzde 20 ile Irak vatandaşları aldı. Irak’ı, yüzde 10,6 ile İran, %7 ile Özbekistan, yüzde 6 ile Afganistan ve yüzde 4,8 ile Türkmenistan vatandaşları takip etti.

Paylaşın

“Değişim” Tartışmalarının Yaşandığı CHP’de Parti Meclisi Ne Mesaj Verdi?

28 Mayıs’ta yapılan seçimlerin ardından “değişim” tartışmalarının yaşandığı CHP’de tartışmaların oluşturduğu gerilim hafta sonu toplanan belediye başkanları ile Parti Meclisi’nde de bir kez daha görüldü. Cumartesi günü oldukça tartışmalı ve gergin geçen belediye başkanları toplantısının ardından Parti Meclisi’nde de sert eleştiriler yönetime getirildi.

PM toplantısında, “değişim” isteyen ve bir araya gelen isimlere “hain”, “etik dışı” gibi benzetmeler yapılmasının yanlış olduğu da dillendirildi. Parti Meclisi’nde mevcut Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin yanı sıra bazı üyelerin de son dönem Kılıçdaroğlu’nun hedef haline getirildiğini, bunun kabul edilemez olduğunu söylediği öğrenildi.

Toplantı sonunda bazı eleştirilere yanıt veren Kılıçdaroğlu’nun “Ben bu koltuğa yapışmadım. CHP’de daha önce de genel başkan değişti, bunun yol yöntemleri bellidir. Bizim geleneklerimiz var. Kamuoyu ve basın önünde bu tartışmaların yapılmasını doğru bulmuyorum” mesajı verdiği öğrenildi.

DW Türkçe’den Kıvanç El’in haberine göre; CHP’de seçimlerin kaybedilmesi ile başlayan “değişim” tartışmaları ile parti içi tartışmaların ele alındığı “zoom toplantısı”nın sızdırılması sonrası gerçekleşen Parti Meclisi’ne değişimin gerginliği de yansıdı. Karşılıklı sert eleştirilerin yapıldığı 12 saatlik toplantıda yapılan oylamada il başkanlarının göreve dönüşüne onay çıkmadı ancak muhalifler gücünü göstermiş oldu.

CHP’de seçimlerin ardından kurultay süreçleri başlamasına karşın parti içerisinde sancılı bir değişim tartışması yaşanıyor. Bu sancılar hafta sonu toplanan belediye başkanları ile Parti Meclisi’nde de bir kez daha görüldü. Cumartesi günü oldukça tartışmalı ve gergin geçen belediye başkanları toplantısının ardından Parti Meclisi’nde de sert eleştiriler yönetime getirildi.

Ekrem İmamoğlu öncülüğündeki “zoom toplantısı”na katılan isimlerden Grup Başkanı Özgür Özel, Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, eski MYK üyeleri Bülent Tezcan, Onursal Adıgüzel, Tekin Bingöl ve Muharrem Erkek’in arasında olduğu PM üyeleri, toplantıya katıldı.

Parti Meclisi’nde yapılan oylama ne mesaj verdi?

Parti Meclisi toplantısının ana gündemini görevden alınan il ve ilçe başkanlarının itirazları oluşturdu. Genel merkez tarafından görevden alınan Muş İl Başkanı İsmail Adanur, Ağrı İl Başkanı Nihat Aslan, Mardin İl Başkanı Mehmet Kılınçaslan, Kayseri İl Başkanı Zeki Özkan ile İstanbul Beykoz İlçe Başkanı Aydın Düzgün’ün görevden almaya ilişkin itirazları görüşüldü ve ardından gizli oylama yapıldı.

İtirazların kabulü için 60 üyeli PM’de, 3’te 2 çoğunluk olan 40 oya ulaşılması gerekirken hiçbir oylamada bu sayıya ulaşılamadı. Böylece il ve ilçe başkanlarının görevden alınmasını Parti Meclisi de onaylamış oldu. Ancak parti içi muhalefetin de Parti Meclisi’ndeki gücü ortaya çıkmış oldu.

Muş İl Başkanı Adanur’un itirazı için 31 kabul 30 ret, Mardin İl Başkanı Kılınçaslan’ın itirazı için 31 kabul, 28 ret 2 çekimser oy çıktı. Böylece bu iki il başkanına dair oylamada “değişimci” olarak adlandırılan isimler salt çoğunluğu elde etmeyi başardı. Ancak gereken 40 oya ulaşamadı.

Ağrı İl Başkanı Aslan’ın itirazı için 30 kabul 31 ret, Kayseri İl Başkanı Özkan’ın itirazı için 28 kabul 33 ret oyu çıkarken Beykoz İlçe Başkanı Düzgün’ün görevden alma itirazı için ise 26 kabul 35 ret oyu ile oylama sonuçlandı.

Düzgün’ün CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile arasının açık olduğu, İmamoğlu’na yakın bir isim olduğu biliniyordu. Bu nedenle bu görevden almaya dair oylamanın Parti Meclisi’nin İmamoğlu’na desteğini de yansıtacağı yorumları bir süredir yapılıyordu.

“Değişim” çağrıları yapan isimler her ne kadar 40 oya ulaşıp istediği kararı aldıramasa da Parti Meclisi’nde “azımsanmayacak” güçleri olduğu yorumunu yaptıkları da kaydedildi. Bazı oylamalarda salt çoğunluğa ulaşılmasının olası olağanüstü kurultay tartışmalarını da sıcak tutacağı belirtiliyor. Bu nedenle yerel seçimler öncesi Genel Merkez’in bir kurultay kararını gündeme taşımaması durumunda PM’de imza toplanarak olağanüstü kurultayın toplanmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

Özdağ eleştirileri

PM toplantısında, “değişim” isteyen ve bir araya gelen isimlere “hain”, “etik dışı” gibi benzetmeler yapılmasının yanlış olduğu da dillendirildi. Toplantıda ağırlıklı olarak muhalif isimler Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası yaptığı açıklamaları gündeme taşıyarak eleştiriler getirdiği, yerel seçimlere giderken kamuoyuna değişime dair doğru mesajların verilememesi durumunda seçimde beklenen hedefe ulaşılamayacağı savunuldu.

Özellikle Ümit Özdağ ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesi yapıldığı ortaya çıkan “gizli” protokolün hem parti içerisinde hem de ittifak ortaklarında bilinmemesinin bir kırılmaya yol açtığı ve seçmende bu durumun “güvensizlik” yarattığı ifade edildi.

“Zoom toplantısı”nda yer alan isimlerden PM üyesi Aydın Milletvekili Bülent Tezcan’ın da bu toplantıya gelen eleştirilere karşı, “Konuşulanların hangisi gizli, ihanet içeren cümleler. Hepimizin konuştuğu başlıklar yine partililerce değerlendirildi” yorumu yaptığı kaydedildi. Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun bu isimler için “şu anda disipline sevk edilmeyecekleri ancak toplantılara devam etmeleri durumunda sevk edilebileceklerine” dair sözleri de eleştirildi.

“Değişim” isteyen isimlerin bu değerlendirme toplantılarının katılımcıların da artırılarak devam edeceği ifade ediliyor.

“Koltuğa yapışmadım”

Parti Meclisi’nde mevcut Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin yanı sıra bazı üyelerin de son dönem Kılıçdaroğlu’nun hedef haline getirildiğini, bunun kabul edilemez olduğunu söylediği öğrenildi. Değişimi yönetecek ismin Kılıçdaroğlu olduğunu belirten üyeler, kurultayın toplanacağını ve kimsenin adaylığının engellenmediğini dillendirdi.

Bazı parti yöneticileri de muhalif kanadın açıklamalarını eleştirilerek, “değişimden kastın ne olduğu hâlâ kamuoyuna anlatılamadı. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun hedef alınmadığı söyleniyor ama hedef kim o zaman. Açık ve net olarak ne isteniyorsa söylenmeli” değerlendirmesi yaptığı kaydedildi. Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alan bir üyenin de “Değişim isteyenler 20 yıldır bu partide görev alanlar, bu isimlerle mi değişim yapılacak” eleştirisi getirdiği belirtildi.

Toplantı sonunda bazı eleştirilere yanıt veren Kılıçdaroğlu’nun “Ben bu koltuğa yapışmadım. CHP’de daha önce de genel başkan değişti, bunun yol yöntemleri bellidir. Bizim geleneklerimiz var. Kamuoyu ve basın önünde bu tartışmaların yapılmasını doğru bulmuyorum” mesajı verdiği öğrenildi. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında yerel seçimlere odaklanılmasının daha doğru olduğuna dair değerlendirmeler yaptığı da bildirildi.

Öte yandan CHP’den Erzincan milletvekili olarak seçilen Mustafa Sarıgül’ün kurucusu olduğu ve genel başkanlığını yaptığı Türkiye Değişim Partisi’nin CHP’ye katılma kararı da PM’de kabul edildi. Sarıgül, bu karara ilişkin, sosyal medyadan “CHP Parti Meclisi şu an itibariyle Türkiye Değişim Partisi’nin CHP’ye katılımını onaylamıştır. Bu kararla TDP-CHP bütünleşmesi tamamlanmıştır. Bu bütünleşme ülkemiz ve demokrasimiz açısından sevindirici ve gurur vericidir” açıklaması yaptı.

Paylaşın

Türkiye’de Son 20 Yılda Bin 673 Çocuk İntihar Etti

2003 – 2022 yılları arasında 15 yaşından küçük bin 673 çocuk yaşamına son verdi. Bunların yüzde 53’ü kız çocukları. Son 2 yılda intihar eden çocuk sayısında da artış yaşandı. 2020’de kayıtlara 58 olarak geçen çocuk intiharı sayısının 2022’de 81’e çıktı.

Öte yandan resmi verilere göre 2003’te 2 bin 705 olan intihar sayısı 2022’de 4 bin 146’ya çıktı ve 2003-2022 yılları arasında toplam 63 bin 244 kişi yaşamına son verdi.

İstanbul’da geçtiğimiz gün bir çocuğun, Marmaray Yenikapı İstasyonu’nda trenin önüne atlayarak intihar etmesiyle çocuk intiharları yeniden gündeme geldi.

Cumhuriyet’ten Sefa Uyar’ın haberine göre, CHP Yalova Milletvekili Tahsin Becan, olayın ardından Türkiye’deki çocuk intiharlarına ilişkin veriler paylaştı.

“Çok ciddi bir toplumsal sorunla karşı karşıyayız” diyen Tahsin Becan, ekonomik zorluklar, eğitim sisteminin içinin boşaltılması, akran zorbalığı ve toplumsal baskıyla oluşan sosyal izolasyon, fırsat eşitsizliği, aile içi şiddet ve çocuk istismarının büyük tehlike oluşturduğunu vurguladı.

“Önlem alınmaz ve sosyal devletin gerekleri yerine getirilmezse bu gidişin sonu ülkemiz için daha karanlık günlerin habercisi” diyen Tahsin Becan, AKP iktidarında intihar vakalarında yüzde 53 artış olduğuna işaret etti.

Resmi verilere göre 2003’te 2 bin 705 olan intihar sayısının 2022’de 4 bin 146’ya çıktığını ve 2003-2022 yılları arasında toplam 63 bin 244 kişinin yaşamına son verdiğini söyleyen CHP Milletvekili Becan, “Bu verilere göre son 20 yılda her hafta 61 kişi intihar ederek yaşamına son vermiş. Çok ciddi bir toplumsal sorunla karşı karşıyayız” dedi.

Tahsin Becan, “İntihar eden her 33 kişiden 1’inin 15 yaşından küçük olması çocukların maruz kaldığı olumsuz etkilerin, stresin, baskının, travmaların veya psikososyal sorunların arttığını gösteriyor. Kız çocuklarının yaşamlarının çeşitli evrelerinde maruz kaldıkları cinsiyet temelli baskılar, eşitsizlikler, şiddet ve cinsel istismar gibi faktörler onları hayattan koparıyor” diye konuştu.

Ekonomik krizin bu ürkütücü tabloyu daha da karmaşık hale getirdiğini vurgulayan Tahsin Becan, buhranın derinleştiği son 2 yılda intihar eden çocuk sayısında yüzde 40 artış yaşandığını belirtti.

2020’de kayıtlara 58 olarak geçen çocuk intiharı sayısının 2022’de 81’e fırladığını aktaran CHP Milletvekili Becan, “Siyasetçilerin öncelikli görevi çocuklarımızın ruh sağlığına gereken özeni göstermek ve onları desteklemek olmalı” dedi.

Yüzde 53’ü kız çocukları

2003-2022 yılları arasında 15 yaşından küçük 1 bin 673 çocuk yaşamına son verdi. Bunların yüzde 53’ü kız çocukları.

CHP Yalova Milletvekili Tahsin Becan, “Hal böyleyken, Türkiye’de okulları kız-erkek diye ayırmak için siyaset geliştirmek, cinsiyet temelli baskıyı artırmak, daha çocukluktan başlayarak kadınları dar bir sosyal çevreye hapsetmeye çalışmak yeni intiharlara davetiye çıkarır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Türkiye Neden Gri Listeye Alındı, Gri Listeden Çıkmak Neden Önemli?

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne bağlı (OECD) Mali Eylem Gücü (FATF), Türkiye’yi Ekim 2021’de kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu gerekçesiyle gri listeye aldı. Geçen yıl yapılan değerlendirmeler sonucunda gri listede kalma durumunun da devam etmesine karar verildi. 

Türkiye ile birlikte FATF’nin gri listesinde bulunan ülkeler Arnavutluk, Barbados, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cayman Adaları, Cebelitarık, Fas, Filipinler, Güney Sudan, Haiti, Jamaika, Kamboçya, Kongo Cumhuriyeti, Mali, Mozambik, Panama, Senegal, Suriye, Tanzanya, Uganda, Ürdün ve Yemen diye sıralanıyor.

Türkiye’nin gri listede yer alıyor olması aynı zamanda yabancı bankalar ve yatırımcılarla olan ilişkilerini de etkiliyor. Gri listeye alınan ülkeler, dış yatırım çekme sürecinde uluslararası otoriteler, kredi kuruluşları ve yatırımcılar nezdinde itibar kaybına uğrarken bu durum bankacılık işlemlerini de olumsuz etkiliyor.

Yurtiçinde ise dış ticaret ağı yüksek olan şirketlerin ekstra denetimler ve yükümlülüklerle karşılaşmasına neden oluyor. Bu bağlamda gri listede yer almak, yüksek dış finansman ihtiyacı olan Türkiye ekonomisine yabancı yatırım ilgisini azaltırken, dış ticareti ve pazar paylarını olumsuz etkileyen etmenler arasında görülüyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne bağlı (OECD) Mali Eylem Gücü (FATF) tarafından 20 Temmuz’da yayınlanan raporda, Türkiye’nin 40 FATF standardının 39 adedinde uyumlu olduğunu belirterek Türkiye’yi gri listeden çıkarmaya kararlı olduklarını söyledi.

Şimşek sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda “Bu durum kara para aklama ile terörizmin finansmanı ile mücadeleye verdiğimiz önemin açık bir tezahürüdür. Ülkemiz bu kapsamdaki çalışmalarını artırarak devam ettirmeye kararlıdır. Uygulamada sağlayacağımız etkinlik ile ülkemizi gri listeden çıkartmaya kararlıyız” ifadelerini kullandı.

FATF Genel Kurulu, 21 Ekim 2021 tarihinde kara para aklama ve terörizmin finansmanının engellenmesinde yetersiz kaldığı gerekçesiyle Türkiye’yi gri listeye alma kararı almıştı. Peki Türkiye’nin gri listeden çıkması neden önemli?

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in haberine göre, FATF, “Financial Action Task Force” (Finansal Eylem Görev Gücü) kara para aklama, terörizmin finansmanı ve diğer mali suçlarla mücadele amacıyla kurulan uluslararası bir örgüt. 1989 yılında G7 ülkelerinin öncülüğünde kurulan örgüt, şu anda 39 üye ülke ve bölgeye sahip. Türkiye de FATF’ye 1991 yılından beri üye.

Küresel finansal sistemi suçlardan arındırmak ve yasalara uygun bir şekilde işlem yapılmasını teşvik etmek amacıyla uluslararası standartlar ve politikalar geliştiren FATF, ülkelere bu standartlara uyum sağlamaları için çağrı yapar ve uygun adımlar atmaları konusunda tavsiyelerde bulunur. Dünya genelinde 200’den fazla ülke FATF tavsiyelerine uyacağını taahhüt ediyor.

FATF’nin 40 Tavsiye Kararı, ülkelerin yasal sistemlerinin aklama ile mücadele açısından güçlendirilmesi, finansal sistemin aklama ile mücadeledeki rolünün arttırılması ve uluslararası iş birliğinin geliştirilmesi olarak üç temel alan üzerine yoğunlaşıyor.

FATF, yılda üç kez yaptığı değerlendirme toplantılarında suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanıyla mücadelede yetersiz kalan ülkeleri açıklıyor.

FATF’nin kendi sitesindeki tanıma göre, gri liste aslında kapsadığı ülkelerin artırılmış bir izlemeye tabi olmasını öngörüyor. Suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı ile mücadelede eksiklikleri olduğu kanaatine varılıp da bu eksiklikleri iyileştirici aksiyonlar alarak gidereceğini taahhüt eden ülkeler “gri liste” olarak adlandırılan “Yüksek Risk Altında Ülkeler” listesine alınıyor. Gri listeye alınan ülkeler belirli bir zaman zarfı içerisinde FATF hedeflerinde geride kaldığı stratejik eksikliklerini giderme taahhüdünde bulunarak ve gerekli adımları atarak bu listeden çıkabiliyor.

FATF tavsiyelerine uymayı kabul etmeyip kara para aklama ve terör finansmanı konusunda iş birliğinde bulunmayan İran, Kuzey Kore, Myanmar gibi ülkeler ise örgütün ‘kara liste’sinde takip ediliyor.

Türkiye neden gri listeye alındı, gri listeden çıkmak neden önemli?

FATF Türkiye’yi Ekim 2021’de kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu gerekçesiyle gri listeye aldı. Geçen yıl yapılan değerlendirmeler sonucunda gri listede kalma durumunun da devam etmesine karar verildi. Geçen yıl Zimbabve FATF’nin Gri Liste’sinden çıkmayı başarmıştı. Türkiye ise aradan 20 aydan fazla zaman geçmesine rağmen bu listedeki varlığını korudu.

FATF Başkanı Marcus Pleyer, Türkiye’nin gri listeye alındığının duyurulduğu toplantıda, Türkiye’nin bankacılık, altın ve değerli taşlar ile emlak sektörü gibi yüksek riskli sektörlerde düzenlemeler yapması gerektiğini bildirmişti.

Player, konuşmasında, “Türkiye, kara para aklama vakalarını, El Kaide ve IŞİD gibi BM tarafından terörist olarak tanınan gruplarla bağlantılı para transferlerini takibe almalı. Türkiye’nin; kara para aklamayı önlemede, terörün finansmanını engellemede, suç şebekeleri ve yolsuzluklarla mücadelede adımlar attığını göstermesi hayati önem taşımaktadır. Türk hükümeti, gereken adımları atacağı yolunda son derece yüksek düzeyde siyasi taahhütlerde bulundu. Onları bu taahhütleri somut eylemlere dönüştürmeye çağırıyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Türkiye’de kara para aklama ve terörizmin finansmanı konusunda gri alanların oluşmasında birbirini ardına yapılan varlık barışı düzenlemeleri ve emlak sektöründe yabancıya satışların etkili olduğu düşünülüyor. Öte yandan suç şebekeleri ve yolsuzlukla mücadele için yargı bağımsızlığının sağlanması da en önemli başlıklardan biri.

Türkiye ile birlikte FATF’nin gri listesinde bulunan ülkeler Arnavutluk, Barbados, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cayman Adaları, Cebelitarık, Fas, Filipinler, Güney Sudan, Haiti, Jamaika, Kamboçya, Kongo Cumhuriyeti, Mali, Mozambik, Panama, Senegal, Suriye, Tanzanya, Uganda, Ürdün ve Yemen diye sıralanıyor.

Daha önce 2011 yılında gri listeye giren Türkiye, yapılan düzenlemelerin ardından dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek zamanında 2014 yılında listeden çıkarılmıştı.

Türkiye’nin gri listede yer alıyor olması aynı zamanda yabancı bankalar ve yatırımcılarla olan ilişkilerini de etkiliyor. Gri listeye alınan ülkeler, dış yatırım çekme sürecinde uluslararası otoriteler, kredi kuruluşları ve yatırımcılar nezdinde itibar kaybına uğrarken bu durum bankacılık işlemlerini de olumsuz etkiliyor. Yurtiçinde ise dış ticaret ağı yüksek olan şirketlerin ekstra denetimler ve yükümlülüklerle karşılaşmasına neden oluyor.

Bu bağlamda gri listede yer almak, yüksek dış finansman ihtiyacı olan Türkiye ekonomisine yabancı yatırım ilgisini azaltırken, dış ticareti ve pazar paylarını olumsuz etkileyen etmenler arasında görülüyor.

Öte yandan uzmanlar FATF’nin gri listesinde yer almasını daha katı yaptırımların ilk adımı olarak görüyor ve Türkiye’nin gri listede yer almaya devam etmesi halinde Dünya Bankası gibi kuruluşların da bir süre sonra kredi sağlamayı zorlaştırabileceği yönünde uyarılarda bulunuyor.

20 Temmuz tarihli son FATF raporu ne söylüyor?

FATF’nin 20 Temmuz tarihli Türkiye değerlendirme raporunda ise Türkiye’nin kara para aklamanın önlenmesi ve terörizmin finansmanı ile mücadele rejimini iyileştirme yönünde olumlu adımlar attığı ve bu nedenle 6 tavsiye konusunda yeniden derecelendirildiği belirtiliyor.

Rapora göre Türkiye, vakıfların da aralarında yer aldığı kâr amacı gütmeyen kuruluşlar üzerindeki kontrol mekanizmalarına ilişkin FATF’nin tavsiye kararında “kısmen uyumlu”dan “büyük ölçüde uyumlu”ya yükseltildi. Raporda Türkiye’nin risk ve bağlamı göz önüne alındığında, 7262 sayılı Kanun ile getirilen bazı yeni hükümlerin orantısız olduğuna dikkat çekildi.

Yine “kısmen uyumlu”dan “büyük ölçüde uyumlu”ya yükseltilen müşteri durum tespitine ilişkin tavsiye kararında halen eksikliklerin olduğu belirtildi. Finansal olmayan belirli iş ve mesleklere ilişkin (DNFBPs) tavsiye kararında Türkiye “büyük ölçüde uyumlu”ya yükseltilirken, bu alanda suçluların ortaklarının şirkette kontrol edici bir menfaate sahip olmamasını sağlayacak bir düzenleme bulunmadığına işaret edildi.

Yeni teknolojiler konusundaki tavsiye kararı ise “büyük ölçüde uyumlu”dan “kısmen uyumlu”ya düşürüldü. Türkiye’de kripto varlık hizmet sağlayıcılarının kara para aklamayı önleme ve terörizmin finansmanıyla mücadele tedbirleri almalarının gerekmediği ve lisanslamaya tabi olmadıkları vurgulandı.

Siyasi Nüfuz Sahibi Kişiler (PEPs) ve finansal kurumların düzenlenmesi ve denetlenmesi konu başlıklarında ise tavsiyelerin tümüyle karşılandığı ifade edildi.

Paylaşın

Kemal Kılıçdaroğlu İle Ekrem İmamoğlu Arasında Söz Düellosu

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) belediye başkanları toplantısından Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu arasında isim verilmeden söz düellosunun yaşandığı aktarıldı.

Gazete Pencere’nin aktardığına göre; Toplantı sakin geçti ancak kullanılan cümleler İmamoğlu ile Kılıçdaroğlu arasındaki gerilimi ve görüş ayrılığını net bir biçimde ortaya koydu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu doğrudan İmamoğlu’nu hedef almadı ama adresinde Ekrem İmamoğlu’nun bulunduğu cümleler kullandı.

Belediye Başkanları’nın genel siyasetten çok seçildikleri bölgenin sorunlarıyla ilgilenmelerini istedi, parti içi sorunların kamuoyu önünde tartışılmaması talebi de vardı. Kılıçdaroğlu tartışmaların aile içinde kalması gerektiğini söyledi, medya üzerinden sürecin uzatılmasının yerel seçimlerde CHP’ye zarar vereceğini vurguladı.

Bu sözlerinin tamamı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelikti.

Birçok ilçe ve il belediye başkanının konuşmasının ardından söz alan İmamoğlu, hem değişim talebinin içeriğine ilişkin bilgi verdi hem de bu süreçte yaptıklarını anlattı. Sızan zoom toplantısı için Kılıçdaroğlu katıldığı canlı yayında, “Etik dışı” nitelemesi yapmıştı, İmamoğlu o toplantının etik dışı olmadığı görüşünü dile getirdi, “Etik dışı olsaydı özür dilerdim” dedi, bugüne kadar özür dileyeceği bir durumunun olmadığını vurguladı, “Hep birlikte konuşmayacaksak bizi daha kötü günler bekliyor” ifadelerini kullandı.

İmamoğlu belediye başkanlarının genel siyasetten uzak durması tavsiyesine de karşı çıktı, Türkiye’nin yarısını yöneten belediyelere siyasetle ilgilenmeyin tavsiyesini doğru bulmadığını vurguladı.

Ekrem İmamoğlu seçimi kaybettiklerini ama bununla yüzleşmediklerini söyledi, bütün belediye başkanlarının önünde, Kılıçdaroğlu ile yaptığı “Değişim” başlıklı görüşmelerin ana unsurlarını da anlattı, “Ben size değişimin öncüsü olmayı teklif ettim, ben de moderatör olmaya adaydım. Son görüşmemizde her şeyde anlaşmış görünüyorduk ama siz MYK’yı değiştirdiniz ve bunu yeterli gördünüz, ben bunu doğru bulmuyorum” dedi.

İmamoğlu Kılıçdaroğlu’na, “Mevcut belediye başkanları içinde size en fazla güzellemeyi ben yaparım, sizi de tatmin ederim toplumu ettiğim gibi” ifadelerini kullandı ancak partinin başarısı için bunun yeterli olmayacağını söyledi, “Ben partimin daha iyi olmasını istiyorum” dedi. İmamoğlu kongrelerdeki gidişten memnun olmadığını da vurguladı, “Kongrelerde bu akılla devam edersek başarı gelmez. İktidarı kötüleyerek siyasete devam edeceksek ben yokum” dedi.

Diğer başkanlar gibi İmamoğlu’nun da konuşması 5 dakika ile sınırlıydı, süresi bittiğinde toplantıyı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın İmamoğlu’na, “Toparlayalım” uyarısı yaptı, İmamoğlu da “Toparlayamayız Ahmet Bey, buraya konuşmaya geldik” yanıtını verdi ve konuşmasına devam etti.

İmamoğlu’nun, “Hiç kimse vazgeçilmez değildir, siz de ben de” sözleri de dikkat çekiciydi. Toplantının sonunda söz alan Kılıçdaroğlu, sözün sahibinin Churcill olduğunu hatırlattı, “İngiltere’deki mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez görenlerle doludur” diyerek sözün tümünü dile getirdi ve katıldığını söyledi.

Genel Başkanlık gibi bir ısrarı olmadığını da tekrarlayan Kemal Kılıçdaroğlu, “Partinin değerlerine bağlı, partiyi ileri götürebilecek, geçmişi temiz birisi gelse hemen bırakırım” ifadesini kullandı.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu toplantı sırasında yerel seçimlerde belediye başkan sayısını 350-400’e çıkarılması hedefini koydu, başkanlara, “ittifak olmayacakmış gibi çalışın” talimatını verdi ama bu talimat sırasında “Eğer ittifak olursa ki, kanaatimce olacak, o zaman artı diye düşünelim” ifadesini kullandı, yerel seçimler öncesi ittifak ortaklarından umutlu olduğu mesajını verdi.

Kılıçdaroğlu toplantıda 6’lı masayı savundu, “Niye kurdun diye eleştiriyorlar, CHP önceden cami avlusundan geçemiyordu” yorumunu yaptı.

Paylaşın