2.3 Milyar İnsan Tütün Kullanımı Nedeniyle Risk Altında

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) sağlığı geliştirme direktörü Dr. Ruediger Krech, “44 ülkede 2,3 milyar insan hala talep azaltıcı tütün önlemleri ile korunmuyor ve 53 ülkede hala sağlık tesislerinde sigara yasağı yok. Bu kabul edilemez bir durumdur” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünya genelinde sigaradan ölen 8.7 milyon kişiden yaklaşık 1.3 milyonunun bebekler ve çocuklar da dahil olmak üzere tütün kullanmayan kişiler olduğunu kaydediyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) tütün kullanımını küresel olarak azaltmak için önerdiği tedbirleri sadece dört ülke uygulamaya koydu.

DSÖ’nün tütün kontrolünde kaydedilen ilerlemeye ilişkin son raporuna göre bu tedbirleri uygulayanlar; Hollanda, Mauritius, Brezilya ve Türkiye.

DSÖ tedbir önerilerinde; tütün kullanımının izlenmesi ve önlenmesi, insanların dumandan korunması, bırakma konusunda yardım sunulması, insanların sigaranın tehlikeleri konusunda uyarılması, reklam yasaklarının uygulanması ve tütün üzerindeki vergilerin arttırılmasını tavsiye ediyor.

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus yaptığı açıklamada “Afrika’da ilk ülke olan Mauritius’u ve Avrupa Birliği’nde DSÖ tütün kontrol politikalarının tamamını en üst düzeyde uygulayan ilk ülke olan Hollanda’yı kutluyorum. DSÖ, tüm ülkeleri örnek almaları ve halklarını bu ölümcül beladan korumaları için desteklemeye hazırdır” dedi.

Sigara, dünya genelinde yılda 8.7 milyon, Avrupa Birliği’nde ise yılda yaklaşık 700 bin kişinin ölümünden sorumlu.

Avrupa Komisyonu’nun konuya ilişkin raporuna göre de tütün, “önlenebilir en büyük sağlık riski ve AB’de erken ölümlerin en önemli nedeni” olmaya devam ediyor.

AB istatistik ofisi Eurostat’a göre 15 yaş ve üzeri AB nüfusunun yaklaşık yüzde 18,4’ü 2019’da günlük sigara içtiğini bildirmiştir, ancak oranlar Bulgaristan’da yüzde 28,7’den İsveç’te yüzde 6,4’e kadar birlik genelinde farklılık gösteriyor.

DSÖ’nün yeni raporuna göre, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 71’i şu anda tütün kullanımını azaltmaya yardımcı olacak en az bir önleme sahip.

Sigara içme oranlarının küresel olarak düşmesiyle birlikte bu oranın 2007 yılına kıyasla beş kat daha fazla olduğunu belirtiliyor.

Ancak DSÖ uzmanları, sigaranın kökünü kazımak için yapılabilecek daha çok şey olduğunu ileri sürüyor.

DSÖ’nün sağlığı geliştirme direktörü Dr. Ruediger Krech, “44 ülkede 2,3 milyar insan hala talep azaltıcı tütün önlemleri ile korunmuyor ve 53 ülkede hala sağlık tesislerinde sigara yasağı yok. Bu kabul edilemez bir durumdur” dedi.

DSÖ, dünya genelinde sigaradan ölen 8.7 milyon kişiden yaklaşık 1.3 milyonunun bebekler ve çocuklar da dahil olmak üzere tütün kullanmayan kişiler olduğunu kaydediyor.

DSÖ raporunun önsözünde, “Dumansız ortamlar, pasif içiciliğe maruz kalmayı azaltarak ve sosyal normlarda değişiklik yaratarak hayat kurtarır” deniliyor ve şöyle devam ediyor:

“Sigara yasakları işe yaradığında, özel alanların dumansız hale gelme olasılığı daha yüksek. Daha fazla kişi sigarayı bırakmaya motive olur ve daha az çocuk sigarayı denemek ister.”

E-sigaralar oldukça zararlı

DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros, tütün endüstrisinin e-sigaraları daha güvenli bir alternatif olarak tanıtmasının sigara kullanımını azaltma konusundaki ilerlemeyi baltaladığını da sözlerine ekledi.

Raporda, “Daha önce hiç sigara içmemiş olanlar da dahil olmak üzere gençler özel bir hedef haline getirilmiş durumda. Aslında e-sigaralar, özellikle kapalı alanlarda kullanıldığında, hem kullanan kişiler hem de etrafındakiler için oldukça zararlı” deniliyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Resmi Gazete’de Yayınlandı: YÖK’e 5 Üye 20 Üniversiteye Rektör Atandı

Resmi Gazete’nin yayımlanan karara göre Yükseköğretim Kurulu (YÖK) üyeliklerine Prof. Dr. Hasan Mandal, Prof. Dr. Halit Eyüp Özdemir, Prof. Dr. Mahmut Ak, Prof. Dr. İlker Hüseyin Çarıkçı ve Prof. Dr. Haluk Görgün seçildi.

Haber Merkezi / Eski Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Grup Başkanı Prof. Dr. Mehmet Naci Bostancı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğü’ne atandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yükseköğretim Kurulu’na (YÖK) 5 üye, 20 üniversiteye de rektör ataması yaptı. Resmi Gazete’de yayımlanan atama kararlarına göre, atama listesi şöyle:

Adıyaman Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Kelleş,
Aksaray Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Alpay Arıbaş,
Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Kenan Ahmet Türkdoğan,
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Naci Bostancı,

Amasya Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Hakkı Turabi,
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ali Cengiz Köseoğlu,
Giresun Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Yılmaz Can,
Hitit Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ali Osman Öztürk,

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Osman Bülent Zülfikar,
Karabük Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Fatih Kırışık,
Kastamonu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Ahmet Hamdi Topal,
Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mustafa Kasım Karahocagil,

Koç Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Metin Sitti,
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak,
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Rana Kibar,
Ordu Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Orhan Baş,

Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Kemalettin Aydın,
Sinop Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Şakir Taşdemir,
Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Mehmet Saltan,
Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörlüğüne ise Prof. Dr. Evren Yaşar atandı.

Paylaşın

Erdoğan’dan Kurmaylarına “Sahayı Boş Bırakmayın” Talimatı

31 Mart 2024’te yapılması planlanan yerel seçimler yaklaştıkça, partilerin ve ittifakların seçim planları da netleşiyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (AK Parti) üç 3 temel çalışma yapılacak.

Cumhurbaşkanı Erdoğan genel seçim sonrası başlattığı il ziyaretlerini artıracak. Kabine üyeleri , MYK ve MKYK üyeleri planlı bir program çerçevesinde yoğun şekilde sahada olacak. Milletvekilleri, belediye başkanları ve teşkilat üyeleri kırsalda yoğun bir çalışma yapacak.

AK Parti teşkilatları yerel seçim için bir süredir sahada. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, meclis kapandıktan sonra da kurmaylarına “sahayı boş bırakmayın” talimatı verdi. Bu kapsamda 1 Ağustos itibarıyla saha çalışmaları daha da yoğunlaştırılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında gerçekleşen son ikili görüşmede ittifak konusunun gündeme geldiği belirtildi.

CNN Türk’ten Dicle Canova’nın kulis haberine göre, AK Parti’de 3 temel çalışma yapılacak:

1- Cumhurbaşkanı Erdoğan genel seçim sonrası başlattığı il ziyaretlerini artıracak. Teşekkür ziyaretleri kapsamında en çok oy alınan il ve ilçelere gidecek. İlk durak Adıyaman olacak. Hem teşkilatı ziyaret edecek hem vatandaşla bir araya gelecek.

2-2023 şehir buluşmaları kapsamında kabine üyeleri , MYK ve MKYK üyeleri planlı bir program çerçevesinde yoğun şekilde sahada olacak. Bakanların il il yapacakları çalışma ziyaretleri planlandı. Öncelik deprem bölgesi olmak üzere sahaya inecekler.

3-Milletvekilleri, belediye başkanları ve teşkilat üyeleri kırsalda yoğun bir çalışma yapıyor. Adeta bir köy taraması diyebiliriz buna. Parti kurmayları “Yaz ayları saha ayı… Özellikle kırsal kesim çok önemli. Çünkü insanlar yayla ve köylere çıktı. Buraların nüfusu arttı. Bu nedenle öncelik kırsala verildi” diyor. Bu kapsamda yerel seçim öncesi Ocak-Şubat-Mart aylarında kırsala inmek zor olacağı için genel strateji kırsaldan şehre geçmek yönünde olacak.

AK Parti’de saha çalışmaları ekim ayına kadar sürecek. Büyük Kurultay’ın 7 Ekim’de yapılması planlanıyor. Aslında eylül ayı içinde iki tarih belirlenmişti 16 ya da 30 eylül olarak fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan eylül ayında uzun bir ABD ziyareti gerçekleştirecek. 17-25 Eylül tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için gidecek. Bu nedenle Kurultay da ekimin ilk haftasına kaldı. Tarih olarak da 7 Ekim planlanıyor. Büyük kongre ile yerel seçim startı da verilecek.

Ekim ayının 2. haftasında ise parti grubu MYK ve MKYK üyeleri ile kapsamlı bir kamp yapılacak ve yol haritası çıkarılacak. Kasım ayında da aday adaylarının başvuru süreci başlayacak.

MHP’de seçim çalışmaları başladı

Zaten Devlet bahçeli, Lozan Barış Antlaşması’nın 100’üncü yıl dönümünde, ‘2024’e doğru, diyar diyar Anadolu’ temasıyla 31 mart 2024 tarihinde yapılacak mahalli idareler seçimlerine hazırlık sürecini resmen başlattıklarını duyurmuştu. MHP de; il il, şehir şehir, ilçe ilçe kendi çalışmasını yapıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında gerçekleşen son ikili görüşmede ittifak konusu gündeme geldi.

Kulislerde işbirliği liderler düzeyinde değerlendirildi bir uyum var detaylarını ilerleyen zamanlarda kurmaylar çalışacak deniyor. Eylül ayında yavaş yavaş işbirliği için hareketlenme başlayabilir. Genel beklentinin işbirliği yapılması yönünde olduğu belirtiliyor.

Paylaşın

Yerel Seçimler: Cumhur İttifakı’nda 2019’daki Gibi İşbirliği Planı

31 Mart 2024’te yapılması planlanan yerel seçimler yaklaştıkça, partilerin ve ittifakların seçim planları da netleşmeye başlıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile birlikte yine 2019’daki yerel seçimlerde olduğu gibi “işbirliğine gideceği” belirtiliyor.

AK Parti’nin 2019’daki yerel seçimlerde olduğu gibi Adana, Mersin ve Manisa büyükşehir belediye başkanlıkları için, MHP’nin de Ankara, İstanbul ve İzmir büyükşehir belediye başkanlıkları için “aday çıkarmayacağı” tartışılıyor.

Cumhuriyet’ten Selda Güneysu’nun haberine göre; Cumhur İttifakı, Cumhuriyet Halk Partili (CHP) 11 büyükşehir belediye başkanlığını da almayı hedeflediği 2024’teki yerel seçimlerde “2019’daki gibi bir işbirliğini” düşünüyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2024’ün mart ayında yapılacak yerel seçimlerin “1994 yılındaki seçimler gibi milat olacağını” söylemişti.

AK Parti’nin, MHP ile birlikte yine 2019’daki yerel seçimlerde olduğu gibi “işbirliğine gideceğinin” altı çizilirken her iki partinin de hedefinde CHP’li 11 büyükşehir belediyesi bulunuyor. AKP ve MHP kanadı, 2019’da CHP’ye kaptırdığı bazı illerde bu kez “işi şansa bırakmak istemiyor”.

AK Parti’nin 2019’daki yerel seçimlerde olduğu gibi Adana, Mersin ve Manisa büyükşehir belediye başkanlıkları için, MHP’nin de Ankara, İstanbul ve İzmir büyükşehir belediye başkanlıkları için “aday çıkarmayacağı” tartışılıyor.

Ancak her iki partinin de işbirliğindeki önceliği “mevcut belediye başkanlıklarını korumak ve üstüne yeni belediyeler eklemek olacak.” Her iki parti de 2024’teki yerel seçimleri “yerel yönetimlerin merkezi yönetimle birleştirilmesi” olarak görüyor.

AK Parti’nin bu kez “CHP’nin kalesi” olarak bilinen İzmir’de, daha önceki yerel seçimlerden farklı olarak “sol seçmenin de oy verebileceği bir ismi aday göstereceği” konuşuluyor. Bu ismin “eski DSP’li bir isim olabileceği” de konuşulurken DSP’nin milletvekilliği seçimlerinde AK Parti ile yaptığı ittifak anımsatılıyor.

Ancak AK Parti’de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı için eski TFF Başkanı ve İzmir İZTO Başkanı Mahmut Özgener’in de adı geçiyor. Özgener’in adı Cumhurbaşkanlığı Kabinesi için de geçmişti. AK Parti’de, Özgener’in eski İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar’ın torunu olması nedeniyle de “İzmir için güçlü bir isim olduğu” belirtiliyor.

AK Parti kulislerinde, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığı için de Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un adı konuşuluyor. Erdoğan’ın, “turizmdeki icraatları nedeniyle yeniden kabinede yer verdiği Ersoy’u, bu kez bir turizm ili olan Antalya için aday gösterebileceği” belirtiliyor.

Paylaşın

CHP’li Özgür Özel: Bu Sonucu Yenilgi Olarak Görmeyenler…

CHP’de yaşanan “değişim” tartışmalarına değinen Özgür Özel, “Bu sonucu yenilgi olarak görmeyenler tabanımızın ve örgütümüzün hissiyatını da anlamıyor demektir. Kendi hissiyatının anlaşılmadığını gören seçmenimiz ve tabanımızda yerel seçimleri de etkileyebilecek bir duygusal kopuş tetiklendi” dedi ve ekledi:

“Bugüne kadar partimizin almış olduğu en ağır yenilgilerde dahi, baraj altında kaldığımızda bile yaşanmamış bir öfke söz konusu. Bu durumun yok sayılması partimizin geleceğine ve yaklaşan yerel seçimlere ilişkin kaygılarımızı artırıyor. Tabanımızın hissiyatını anladığımızı tabanımıza hissettirebilirsek, bu travmadan kurtulup ayağa kalkarak birlikte yeni bir mücadele başlatabiliriz.”

14 ve 28 Mayıs seçimlerinde hedeflenen başarının elde edilemediği Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP), “değişim” tartışmaları devam ediyor. CHP’de Grup Başkanı Özgür Özel, parti içi meseleleri Cumhuriyet’ten İklim Öngel‘e değerlendirdi. Özgür Özel, şunları kaydetti:

“Bu sonucu yenilgi olarak görmeyenler tabanımızın ve örgütümüzün hissiyatını da anlamıyor demektir. Kendi hissiyatının anlaşılmadığını gören seçmenimiz ve tabanımızda yerel seçimleri de etkileyebilecek bir duygusal kopuş tetiklendi.

Bugüne kadar partimizin almış olduğu en ağır yenilgilerde dahi, baraj altında kaldığımızda bile yaşanmamış bir öfke söz konusu. Bu durumun yok sayılması partimizin geleceğine ve yaklaşan yerel seçimlere ilişkin kaygılarımızı artırıyor. Tabanımızın hissiyatını anladığımızı tabanımıza hissettirebilirsek, bu travmadan kurtulup ayağa kalkarak birlikte yeni bir mücadele başlatabiliriz.

“Yeni bir yol haritasının yollarını aramalıyız”

Parti örgütlerimizi, partimize yakın sivil toplum örgütlerini, üyelerimizi, yurttaşları anlayışla ve sabırla dinlememiz gerekiyor. Elbette ilçe ve il kongrelerinin yapılması belli olanaklar sağlayacaktır ancak seçim atmosferi sağlıklı tartışmalara engel olabilir, bu durumda üyelerimizle danışma kurullarını özel gündemle toplamak, eleştirilerini ve önerilerini almak, içinde bulunduğumuz krizi çözmenin, travmayı atlatmanın ve önümüze yeni bir yol haritasını birlikte koymanın yollarını aramalıyız.

Bunları yapmak yerine tabanın ve üyenin tepkisini yok sayarsak, bu onarılmaz sonuçlar doğurabilir. Cumhuriyet Halk Partisi, olması gerekenin çok altında üye sayısına sahip. Üyeyle bağımızı kongre salonlarına sıkıştırmamalıyız, doğal tabanlarımız olan sendikalarla, sivil toplum kuruluşlarıyla, toplum kesimleriyle bağlar kurmamız gerekiyor.

Partimizin üyeleriyle 81 ilde ve neredeyse tüm ilçelerde, sadece Edirne, Antalya, İzmir’de değil, Muş’ta, Iğdır’da, Kilis’te, Rize’de, Kayseri’de, Diyarbakır’da hem partililerimizle birlikte çalışmış, hem vatandaşın partimize ilişkin görüş ve eleştirilerini dinlemiş birisi olarak, birtakım reformları ve devrimleri süratle yapmak zorundayız.

Değişim temalı Zoom toplantısı

Özgür Özel, kendisinin de katıldığı, İmamoğlu liderliğinde yapılan değişim temalı Zoom toplantısıyla ilgili olarak, “Bu toplantının sızdırılmasının ardından Genel Başkanımızla görüşmelerim oldu, ancak bu toplantı özelinde bir konuşma yapmadık” dedi.

“Bir lider görevi ne zaman bırakmalı” sorusunu yanıtlayan Özgür Özel, “Bugünlerde dönem sınırlaması çok tartışılıyor. Bunun olmasının partiye bir dinamizm katacağını değerlendiriyorum. Dönem sınırlaması ölçülebilir, kanıta dayalı bazı koşullar tarif edilerek, mutlak başarı şartıyla istisnaya tabi tutulabilir. Ayrıca bir liderin, partisini iktidara taşıyamayacağına, büyütemeyeceğine inandığı anda görevini bırakması en doğal demokratik beklentidir” yanıtı verdi.

Kurultay’ın 29 Ekim’de olmasını öneren CHP’li Özel, “Kılıçdaroğlu aday olmalı mı?” sorusuna da şu yanıtı verdi:

“Genel başkan; aday olsun ya da olmasın, ismi geçenler aday olsun olmasın, Cumhuriyet Halk Partisi, parti içi demokrasi açısından örnek bir süreç işletmek zorunda. Birbirine düşmüş, kavga eden, sevenlerini üzüp, düşmanlarına keyif veren bir süreç yaşanmamalı.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’ye önerdiği demokrasiyi kendi içinde yaşadığını büyük bir özgüvenle gösterebilmeli. Cumhuriyet Halk Partisi, ülkemizde liderini çoklu yarışla seçebilen tek parti. Bu, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir eksikliği değil, rakiplerine karşı en önemli üstünlüğü.

Partimiz, rakiplerini hain, terörist, sapkın ilan eden anlayışın aksine, farklı hissedenlerin ve düşünenlerin, yönetenler kadar kendisini ifade edebildiği, propaganda imkanlarından yararlanabildiği, en özgür ortamda, en eşit koşullarda yarışabildiği bir parti olarak rakiplerinden ayrışmalıdır.”

Paylaşın

Danimarka’dan Kur’an Yakma Eylemlerini Durdurma Planı

Kur’an yakılması eylemlerinin ardından ortaya çıkan güvenlik endişelerini gerekçe gösteren Danimarka hükümeti, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, belirli durumlarda kutsal metinlerin yakılmasını içeren protestoları durdurmanın yasal yollarının araştırılacağını belirtti.

İsveç ve Danimarka’da son haftalarda yapılan Kuran yakma eylemleri Irak, Yemen, Fas, Suudi Arabistan ve Türkiye’de de protestolara neden olmuştu. Haziran ayında İsveç’te yaşayan Iraklı Hristiyan bir göçmen Stockholm Merkez Camii önünde Kuran yakmıştı.

Aynı kişiye geçen hafta yine benzer bir eylem yapma izni verilmesi sonrası İsveç’in bazı Müslüman ülkelerdeki yurtdışı temsilcilikleri önünde protestolar oldu, Irak’ta protestocuların Büyükelçilik binasına girmeye çalışması üzerine elçilik çalışanları Bağdat’tan çıkarılmak zorunda kaldı.

Bunu takiben geçen hafta da iki aşırı sağcı Danimarkalı, Kopenhag’daki Irak Büyükelçiliği’nin önünde Kuran yaktı. Danimarka hükümeti bu eylemleri kınayan açıklama yapmıştı.

Danimarka Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında, bu tür protestoların aşırılık yanlılarının ekmeğine yağ sürdüğü belirtilirken, hükümetin “diğer ülkelere, kültürlere ve dinlere hakaret edildiği ve bunun Danimarka için özellikle de güvenlik açısından önemli olumsuz sonuçlar doğurabileceği” durumları araştırmak istediği ifade edildi.

Dışişleri açıklamasında, ifade özgürlüğünün önemine vurgu yapılarak, “Bu elbette anayasal olarak korunan ifade özgürlüğü çerçevesinde ve Danimarka’da ifade özgürlüğünün çok geniş bir kapsama sahip olduğu gerçeğini değiştirmeyecek şekilde yapılmalıdır” ifadelerine yer verildi.

Danimarka hükümeti, söz konusu protestoların, “Danimarka’nın dünyanın birçok diğer ülkelerin kültürlerine, dinlerine ve geleneklerine hakaret edilmesini ve aşağılanmasını kolaylaştıran bir ülke olarak görüldüğü bir seviyeye ulaştığını” kaydetti. Bazı eylemlerin “birincil amacının” provoke etmek olduğu ve bu eylemlerin “önemli sonuçlar doğurabileceği” belirtildi.

Türkiye’den İsveç’e çağrı

Reuters haber ajansı, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İsveçli mevkidaşı Tobias Billstrom ile telefonda görüştüğünü ve bu tarz eylemlerin engellenmesi için somut adımlar atmalarını istediklerini duyurdu.

Reuters’ın Türk diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, Fidan’ın Billstrom’a “ifade özgürlüğü kisvesi altında yapılan bu habis olayların kabul edilemez olduğunu” söylediği belirtildi.

“Biz de hukuki durumu analiz ediyoruz”

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson da Danimarkalı mevkidaşı Mette Frederiksen ile yakın temas halinde olduğunu ve İsveç’te de benzer bir sürecin halihazırda devam ettiğini duyurdu.

Kristersson Instagram hesabından yaptığı paylaşımda “Ulusal güvenliğimizi ve İsveç’teki ve dünyadaki İsveçlilerin güvenliğini güçlendirecek tedbirleri değerlendirmek üzere… hukuki durumu analiz etmeye başladık” dedi.

Diplomatik kriz

Son aylarda İsveç ve Danimarka’da gerçekleşen Kur’an yakma protestoları, Orta Doğu ülkeleriyle iki kuzey ülkesi arasındaki diplomatik krizin artmasına neden oldu.

Perşembe günü İsveç hükümeti, aralarında İsveç silahlı kuvvetleri, çeşitli kolluk kuvvetleri ve İsveç vergi dairesinin de bulunduğu 15 devlet kurumuna, kötüleşen güvenlik durumu karşısında ülkenin terörizmi önleme becerisini artırma talimatı verdi. Duyuru, hükümetin ülkenin dezenformasyon kampanyalarının hedefi haline geldiğini söylemesinden bir gün sonra geldi.

Suudi Arabistan ve Irak, Cidde merkezli İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) hem İsveç hem de Danimarka’daki Kur’an’a yönelik eylemleri ele almak üzere bugün toplantıya çağırdı.

(Kaynak: DW Türkçe, BBC Türkçe)

Paylaşın

Bakan Tunç Açıkladı: Deprem Soruşturmalarında 351 Kişi Tutuklandı

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 11 ilde büyük yıkıma ve 50 binden fazla can kaybına neden olan Kahramanmaraş merkezli depremler soruşturmasında, 1757 şüpheli hakkında işlem yapıldığı, 351 kişinin tutuklandığını açıkladı.

Tespit davalarının da sürdüğünü belirten Bakan Tunç, “Bunların süratle sonuçlandırılması gerekiyor. Çünkü tespit davalarının neticesine göre hasar gören binaların yıkılıp yıkılmayacağı ortaya çıkacak. Bu süreci de yakından takip ediyoruz” dedi.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, 6 Şubat’taki depremlerden etkilenen Hatay’daki incelemelerinin ardından, AFAD Koordinasyon Merkezi’nde gazetecilere açıklama yaptı.

Depremlerde 231 yargı mensubunun hayatını kaybettiği, 15 adliyenin, 11 cezaevinin ağır hasar gördüğü bilgisini verdi.

Bakan Tunç, deprem bölgesinde 131 yeni mahkeme kurulduğunu, Hatay’da 248 adliye personeli konutu, Samandağ ilçesinde müstakil adliye binası yapılacağını açıkladı.

Deprem soruşturmalarına yönelik de şu açıklamayı yaptı: “Depremin ilk anından itibaren sorumlularla ilgili ceza soruşturmaları açıldı, bir kısım kovuşturmalar da açılmaya başlandı. Şu anda büyük ölçüde dosyalar bilirkişi incelemelerinde. Dosyaların bilirkişi raporlarının savcılıklara intikal etmesi durumunda da tutukluluk süreçleri de yeniden gözden geçirilmeye devam ediyor.”

Bakan Tunç, soruşturmalara dair son bilgileri sıraladı:

1757 şüpheli hakkında işlem yapıldı, Hatay’da bu sayı 725.
351 tutuklama gerçekleşmişti bu sayı Hatay’da 91.
Adli kontrol kararı deprem bölgesinde 642, Hatay’da 254.
764 diğer tedbir kararlarından 380’i Hatay.
118 müteahhit tutuklandı, bunun 26’sı Hatay’da.
192 yapı sorumlusundan 60’ı Hatay’da.
23 yapı sahibinden 3’ü Hatay’da.
Yılmaz Tunç, tespit davalarının da sürdüğünü belirtti:

“Bunların süratle sonuçlandırılması gerekiyor. Çünkü tespit davalarının neticesine göre hasar gören binaların yıkılıp yıkılmayacağı ortaya çıkacak. Bu süreci de yakından takip ediyoruz.”

Kahramanmaraş merkezli depremler

Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, 7,8 büyüklüklerindeki iki deprem sonucunda resmî rakamlara göre en az 50 bin 783 kişi hayatını kaybetti ve toplam 122 binden fazla kişi ise yaralandı.

Pazarcık merkezli ilk deprem, Türkiye ve Suriye’nin yanı sıra Lübnan, Kıbrıs, Irak, İsrail, Ürdün, İran ve Mısır’ın da yer aldığı geniş bir coğrafyada hissedildi. İki büyük deprem, yaklaşık 350.000 km2 (140.000 mil kare) alanda Almanya’nın toplam yüz ölçümü kadar bir bölgede hasara yol açtı ve nüfusun yüzde 16’sını oluşturan 14 milyon kişiyi etkiledi.

En az 35 bin 355 bina yıkıldı ve aralarında Gaziantep Kalesi, Habib-i Neccar Camii, Kahramanmaraş Ulu Camii, Hatay Meclis Binası, Şirvan Camisi, Adıyaman Ulu Camii, Elbistan Ulu Camii ve İskenderun’daki Latin Katolik Kilisesi’nin de bulunduğu birçok tarihî yapı ağır hasar aldı veya yıkıldı.

Pazarcık’ta meydana gelen 7,8 büyüklüğündeki ilk deprem, 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra Anadolu topraklarında gerçekleşen en büyük ikinci deprem ve yüzey dalgası büyüklüğü ölçeğine göre Türkiye tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti.

Ayrıca, Ekinözü merkezli 7,5 büyüklüğündeki ikinci deprem, Türkiye’de meydana gelen depremler arasında en büyük üçüncü depremdi. Deprem bölgesinde 400 km yüzey kırığı oluşurken, bölge 3 ila 9 metre batıya kaydı.

1999 Gölcük depreminin yaklaşık iki katı büyüklüğe, saldığı enerji bakımından ise yaklaşık 2,8 katı güce sahip olan Kahramanmaraş depremleri, 1939 Erzincan depremini geride bırakarak Türkiye’de en çok can kaybına yol açan deprem oldu. Aynı zamanda, 300 binden fazla insanın öldüğü 2010 Haiti depreminden bu yana dünya çapındaki en ölümcül depremdir.

Paylaşın

Erdoğan İle Putin Çarşamba Günü Telefonda Görüşecek

St. Petersburg’da gerçekleştirilen Rusya-Afrika Zirvesinin ardından basın toplantısı düzenleyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Çarşamba günü telefonda görüşmek için anlaştıklarını açıkladı.

Putin, ya kendisinin Türkiye’ye giderek ya da Erdoğan’ın Rusya’ya gelerek yüz yüze görüşme konusunda daha önce anlaştıklarını aktardı. Türkiye’de doğal gaz merkezi kurulmasının gündemde olduğunu belirten Putin, Türkiye’de gaz satışları için elektronik bir ticaret platformunun oluşturulmasını içerdiğini vurguladı.

Putin, Ukrayna savaşı sonrası Avrupa ülkelerinin uyguladığı yaptırımların ardından geçen yıl enerji ihracatında yeni bir yol olarak Türkiye’de bir Rus “doğal gaz merkezi” kurulmasından söz etmişti.

Putin ayrıca Türkiye ile Ukraynalı Azov Taburu komutanlarının Türkiye’de kalması üzerine anlaşmalar olduğunu ve bu konu üzerine daha fazla yorum yapmayacağını belirtti. Bu ayın başında Rusya ile yapılan esir takası gereği Türkiye’de kalması gereken beş Ukraynalı komutanın Ukrayna’ya dönmesi, Kremlin’in tepkisine neden olmuştu. Komutanlar kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda tekrar cepheye döneceklerini belirtmişti.

Rusya’nın St.Petersburg kentinde düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine Ukrayna savaşı ve Tahıl Koridoru Anlaşması damgasını vurdu. Putin, zirve sonrası yaptığı konuşmada Rusya’nın Tahıl Koridoru Anlaşması’ndan çekilmesinin ardından tahıl fiyatlarında Rus firmaların yararına olacak şekilde bir artış olduğundan, bu gelirin bir kısmının ise “en fakir ülkelerle” paylaşılabileceğini söyledi.

“Ukrayna’da barış görüşmesi fikrini reddetmiyoruz”

Öte yandan Vladimir Putin, Ukrayna’da barış görüşmesi fikrini reddetmediklerini söyledi. Afrika ve Çin’in barışa aracılık edebileceğini de ekleyen Putin, Ukrayna ordusu taarruz halindeyken ateşkes sağlamanın zor olacağını savundu.

Ukrayna ve Rusya bugüne kadar barış masasına oturmak için çeşitli şartlar ortaya koymuştu. Kiev işgal altındaki topraklarından vazgeçmeyeceğini söylerken Rusya ise “yeni gerçekliğin kabul edilmesi gerektiğini” söylemişti.

Geçen yıl komşusunu işgal eden Rusya, Ukrayna’nın doğusu ve güneyinde büyük toprakları kontrolünde tutuyor. Cumartesi gecesi bir basın toplantısı düzenleyen Putin, Ukrayna’daki çatışmaları daha yoğunlaştırmak gibi bir planları olmadığını belirtti.

Savaşı eleştiren kişilerin tutuklanmasını savunan Putin, bu kişilerin Rusya’ya içerden zarar verdiğini söyledi. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana savaşı eleştiren kişiler tutuklandı veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Rusya-Afrika zirvesinden bir ay önce, yedi Afrika ülkesinin lideri Ukrayna Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le ayrı ayrı görüşmüştü. Öte yandan Rusya, Moskova’da iki ofis binasının bu sabah Ukrayna tarafından hedef alındığını söyledi.

Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, saldırının insansız hava araçlarıyla düzenlendiğini, kentin hava sahasının geçici bir süreyle kapatıldığını açıkladı. Hava sahası daha sonra tekrar açıldı.

Ukrayna lideri Zelenskiy ise yoğun çatışmaların sürdüğü Bakhmut kentini geri almaya çalışan birlikleri ziyaret etti. Ukraynalı yetkililer, Rusya’nın Mayıs’ta ele geçirdiği kente yaklaştıklarını belirtiyor.

(Kaynak: BBC Türkçe, DW Türkçe)

Paylaşın

Bakan Şimşek’ten “Lira İstikrara Kavuşacak” Paylaşımı

Sosyal medya hesabından ekonomideki son gelişmeleri değerlendiren Bakan Şimşek, “Lira istikrara kavuşacak ve son dönemde başlatılan mali ve parasal sıkılaştırmanın büyüme üzerindeki etkisinin daha hafif olmasını sağlayacaktır” dedi.

Haber Merkezi / Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, sosyal medya hesabından ekonomideki son gelişmeleri değerlendirdi. Bakan Şimşek’in açıklamaları şöyle:

“Yatırımcıların Türk varlıklarına olan ilgisinde bir artış görmekten memnuniyet duyuyoruz. Önümüzdeki üç yıl içinde artması beklenen GCC (Körfez İşbirliği Konseyi) ülkelerinden gelen DYY (doğrudan yabancı yatırım) girişlerine ek olarak, öz sermaye ve borç anlaşmalarında bir artış gördük. Yakın zamanda kamuya duyurulan birkaç işlemin altını çizmek isterim:

İlk olarak; Yapı Kredi hisselerinin bu hafta kurumsal yatırımcılara başarılı bir şekilde arzı:

250 milyon dolar,
Son 3 yıldaki en büyük özsermaye arzı,
5 kattan fazla talep,
40’a yakın ABD ve Avrupalı Yatırımcı (çoğunlukla uzun vadeli ve bazı hedge Fonlar)

İkincisi; MNG Kargo’nun bu hafta DHL tarafından satın alınması.

Üçüncüsü; geçen hafta Rönesans Enerji ile TotalEnergies arasındaki ortaklık.

Tüm bu işlemler, Türkiye’ye ve sağlam makroekonomik politikalar uygulama çabalarımıza duyulan güveni göstermektedir. Türkiye’ye yapılacak uzun vadeli yatırımlar, politikalarımızı destekleyecek, lira istikrara kavuşacak ve son dönemde başlatılan mali ve parasal sıkılaştırmanın büyüme üzerindeki etkisinin daha hafif olmasını sağlayacaktır.”

Paylaşın

HDP’li Turan: Yerel Seçimlerden Sonra IMF’siz IMF Reçetesi Gündeme Gelecek

Ekonomideki gelişmelere dair partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenleyen HDP’li Rıdvan Turan, “Bütçenin yüzde 55’i KDV ve ÖTV’den karşılanırken en yüksek gelir grubuna sahip olan insanları ödediği kurumlar vergisi yüzde 14 civarında. Kaldı ki 2023 bütçesinde 994 milyarın 800 milyarlık bir vergi olduğu düşünülürse bu vergi, sermayeden alınmayan vergiyi ifade ediyor” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Sermayeden vergi almayan devlet, onu da dolaylı biçimde ekmekten sudan ilaçtan vahşice takip etmeye devam ediyor. Bu sebeple orta vadede bir taraftan yerel seçimleri almaya dönük popülist politikalar yoğunlaşırken öte yandan da halkın yoksulluğunun çok fazla boyutlanacağı ve seçimlerden sonra IMF’siz bir IMF reçetesi gündeme gelecek.

Biz o sebeple bu vergideki adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Verginin yeni anlayışla toplanması ve en üst gelir diliminden daha fazla olmak üzere bir servet ve rant vergisinin mutlaka hayata geçirilmesinin temel öneme sahip olduğunu sürekli ifade ediyoruz. Enflasyonu düşürmeye ilişkin yaklaşımlar sınıfsal yaklaşımlardır ve bu yalnızca para ve maliye politikalarına devredilebilecek bir alan değildir.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekonomi ve Tarım Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Rıdvan Turan, ekonomideki gelişmelere dair partisinin genel merkezin basın toplantısı düzenledi. Turan, şunları söyledi:

“Değerli basın emekçi arkadaşlar, hepinizi selamlıyorum. Ülkemizde son döneme ilişkin ekonomik duruma dair fikirlerimizi paylaşacağım. Ondan önce savaş ve rant politikalarının bir defa daha ormanlık alanları, doğal varlıklarımızı nasıl riske ettiğini, yok ettiğini gördük. Günlerden beri Cudi’de ormanlar yakılıyor ve milletvekillerimiz başta olmak üzere, Bakanlığı ve Orman Genel Müdürlüğünü arıyoruz; ancak bir türlü muhatap bulamıyoruz.

Vekillerimizin uzun süre aramalarından sonra bölgede orman yangınlarına ilişkin herhangi bir verinin kendilerine ulaşmadığını söylediler. Ama oradan aldığımız bilgiler, yangının orada sistematik bir biçimde sürdüğünü gösteriyor. Ayrıca, anız yakmak, kenevirleri yakmak gibi gerekçeler öne sürülüyor, ama çok net biliyoruz ki yangın ormanlık alanda yayılmış durumda.

Eskiden başka saiklere karşı Bakanlık  ve Orman Genel Müdürlüğü ormanları korurdu, şimdi halk, Orman Genel Müdürlüğüne, Bakanlığa  ve iktidara karşı ormanları koruyor. Özellikle iktidarın bu konudaki sorumluluğunu vurgulamak istiyoruz. İktidarın, sistematik bir biçimde rant ve savaş politikalarına terk etmiş olduğu ormanlık alanlarında azalma var. Deyim yerindeyse geleceğimizden sistematik bir biçimde çalmaya devam ediyor. Sosyal medyaya düşen kolluk güçlerinin yanan ormanları adeta bir film seti haline dönüştürmüş oldukları paylaşımlar konusunda mutlaka iktidarın ve Bakanlığın açıklama yapması gerekiyor, bu konuda yükümlülük sahibidirler.

Bir diğer taraftan Akbelen Ormanlara yönelik olarak sermayenin daha fazla karı artsın diye o bölgede son derece sınırlı olan yatakların, fosil enerji yataklarının açığa çıkartılması amacıyla başlatılan orman kıyımı da çok yoğun bir biçimde sürüyor. Şunu ifade etmek istiyorum; ormanları yakmanın asla ve asla gerekçesi olamaz. Ormanlar hepimizin ortak varlıklardır ve gelecek nesillere emanet ettiğimiz varlıklarımızdır.

Ama zamanında Zonguldak-Botan el ele anlayışı nasıl iktidarları gönderen bir anlayış haline gelmişse, mücadele birliğine vurgu yapılmışsa şimdi Akbelen Ormanı ile Cudi’de yakılan ormanların kardeşliğini haykırmanın ve kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırmanın tam zamanıdır. Çünkü, kurtuluş tek başına olmayacak, ancak elbirliğiyle bu rejimden çıkabiliriz.

Değerli arkadaşlar; 2023 yılının yarısını geride bıraktık ve 2013 yılında AKP’nin 2023 hedefleri olarak, cumhuriyetin 100’üncü yıl gerekçesiyle öne sürmüş olduğu hedeflerine ne ölçüde yaklaştığının bir muhasebesini yapmak gerekiyor. Özellikle; devasa bir krizin eşiğine geldiğimiz devasa bütçe açıklarının verildiği, cari açıklarının sürekli krizler, sürekli rekorlar kırdığı günümüzde düne bakıp nereden nereye geldiğine bakmamız gerekiyor. AKP’nin iddiasına göre, 2023 gelindiğinde GSYİH’nin 2 trilyon doları geçmesi gerekiyordu.

Kişi başına milli gelirin 25 doların üzerine çıkacağı öngörülüyordu, ihracatın yıllık 500 milyar doları aşacağı ve işsizliğin yüzde 5’in ve altına çekilerek, işsizliğin kalıcı biçimde azaltacağı, enflasyonun da giderek düşürüleceği iddia ediliyordu. Bugün geldiğimiz noktada bu hedeflerin hiçbirinin tutmadığını görüyoruz. Tam tersine 2013’teki kişi başına düşen milli gelirin 11 bin dolarlar seviyesinde olduğu düşünülürse şu andaki gerileme çok açık olarak görülecektir. 10 bin 600 dolarlar seviyesinde bir 2013’ün altında bir milli gelire sahip olduğumuzu ifade etmek gerekiyor.

“2018’den sonraki süreçte adım adım yoksulluk arttı”

Bir taraftan döviz krizi, bir taraftan ramak kala devletin mali krizi, bir taraftan borç krizi gibi faktörler ekonominin temel yapısal problemi olarak gündemde duruyor. Biliyorsunuz bununla ilgili de iki gün önce resmi gazetede yayınlandı bir ek bütçe. Şimdi genel olarak bakıldığında bu 22 yıllık zaman dilimi içerisinde AKP politikaları sürekli yoksuldan alıp zengine veren  bir istikamet ikame etti.

Yani politikalarının kendilerince iyi gittiği dönemde de en alttakiler daha fazla yoksullaştı, kötü gittiği dönemde de daha fazla yoksullaştı. Özellikle 2018’den sonraki süreçte faizleri sistematik olarak -dünyadakinin tam tersine- düşürme çabasıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuçtur” mottosuna uygun bir ekonomi programının takip edilmesiyle birlikte adım adım enflasyonun arttığını, dövizin fiyatlandığını, yoksulluğun, işsizliğin arttığını hep beraber görmüş durumdayız.

Deyim yerindeyse uluslararası alanda daha fazla likidite sağlamak için bir viraj alma çabasındalar. Çünkü kapatılması gereken, gönderilmesi gereken devasa ihtiyaçlar var. Şimdi gelinen noktada buradan bir viraj almak için, uluslararası alana daha sevimli görünmek için ekonominin ve Merkez Bankasının başı değiştirilmiş oldu.

Ancak buna rağmen bu değişikliğin yapıldığı dünden bugüne kadar herhangi bir olumlu gelişmenin olmadığını, söz konusu edilen gelişmelerin de yoksulların yaşam standardını da asla artırmadığını görmüş oldu. Ek bütçe 27 Temmuz’da resmi gazetede yayınlandı ve ek bütçe ile beraber 1 trilyon 119 milyar liralık bir bütçe ihdas edilmiş oldu. Sorulması gereken temel soru şu; iki sene üst üste ek bütçenin yapıldığı bir ekonomi nasıl bir ekonomidir?

Biz nasıl bir ekonomi olduğunu biliyoruz. Bu ekonomi, kamu maliyesi krizine adım adım yaklaşmakta olan bir ekonomidir. Kaldı ki bu ek bütçede çok önemli bir takım kalemlerin olmadığını biliyoruz. Mesela memur maaş zamlarından doğan ihtiyaç orada yok. EYT, GSS, KKM gibi ihtiyaçlar orada belirtilmemiş durumda. 2023 bütçe açığının 660 milyar olduğu düşünülürse, bu kalemler dahil edildiğinde 2 trilyonluk bir açıktan söz edebiliriz. Ama iktidar her yerde yaptığı yalancılığı ve aldatmacayı burada da yaparak ek bütçeyi düşük tutma çabasında.

Çünkü Mastrik Kriterleri gereğince belli bir kriterin içinde bunu tutması gerekiyor ki uluslararası alanda likidite bulabilsin. Bu ek bütçede, cumhurbaşkanının torba kanunla yüzde 5 civarında bir artış yapması yasal olarak söz konusuydu ama torba kanunla bu 3 katına çıkarıldı. Günün sonunda olacak olan şu, enflasyon bu bütçe açığı dolayısıyla çok daha fazla artacak, buna bağlı olarak yoksulluğun ve işsizliğin daha fazla arttığı bir yaşam maliyeti krizinin gündeme geleceği bir süreçle karşı karşıya kalacağız ne yazık ki.

10 yıllık zaman dilimi içerisinde iktidar, hemen hemen hiçbir talebine -tutturma demiyorum- yaklaşamamıştır. Bu bütçe, esasen deprem giderleri saikiyle yapılmıştı.Gerekçe öyleydi, ama giderlere bakıldığında 500 milyarlık bir miktar deprem için öngörülmüşken kalan 600 milyar civarında paranın nereye harcandığı belli değildi. Para, bakanlıklar arasında bölüştürülmüş durumda. Bu kalemlerin içerisinden yerel seçimlere yönelik olarak bir kaynak transferinin yapılacağı, devletin militarist kulvarı daha da güçlendireceği, savaş harcamalarının daha fazla artırılacağı, TOMA ve copun daha fazla yapılacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok.

Bütün bu süreç akıp giderken iki gün önce Merkez Bankası yıl sonu enflasyon öngörüsünü güncelledi, yüzde 58 olarak ifade etti. Doğrusu kendisini muhalif olarak tanımlayan pek çok kişi bu durumu bir coşku ile karşıladı. Oysa yüzde 58’lik revizyonun bir ümük sıkma sürecinin başlangıcı olduğunu görmek lazım. Enflasyonun bu şekilde güncellenmesi ne anlama gelir? Madde 1) Daha önce emeklilere yüzde 25 olarak zam yaptınız, ama daha sonra dediniz ki enflasyon yüzde 58. Bu insanlar, almaları gereken parayı alamadı, kaynaklardan mahrum edildi.

Öte yandan Merkez Bankası başkanının yaptığı açıklamalarda biraz nefes almak için 2025 yılı işaret edildi. Yani aslında yüzde 58 olarak revize edilen enflasyon beklentisi, 2025’e kadar devam edecek. Bu şu demek; 2025 yılına kadar iyi hiçbir şey beklemeyin. Yoksullar, emeği ile geçinenler yüksek enflasyon altında ezilmeye devam edecek. Buna rağmen bu ifadeleri sanki tünelden çıkıyormuşuz, kötü günler geride kalıyor gibi pazarlayan siyaset ve ekonomi erbabını buradan eleştiriyorum.

“AKP seçimlerden sonra İMF’siz İMF reçetesini halkın önüne koyacak”

Bu analiz biçimi, enflasyonun taleplerini kısmak suretiyle enflasyonu düşürme aklı da enflasyon sebebinin maliyet enflasyonu olduğunu düşünülürse işe yaramayacağını öngörmek mümkün. Maliyet enflasyonu temel. Çünkü herşey artıyor. Dolar kurunun artmasıyla birlikte bütün üretimlerdeki maliyet kalemi de artıyor, bu da üretilen metaya yansıyor. Bu ülkede sanki Merkez Bankası ve başkanı bağımsızmış gibi birtakım yorumlar yapılıyor; ama biliyoruz ki hem ekonominin yönetimi hem de Merkez Bankası bir cendere içerisinde.

Bir taraftan uluslararası kredibilite açısından mali disiplin demek zorundalar, öte yandan yaklaşan yerel seçimlere bağlı olarak başka büyüklükte açıkları da göze alacakları popülist harcamaları gündeme alacaklar. Burada ne ekonomi yönetiminin ne Merkez Bankasının Erdoğan’ın niyetinden ve yönetiminden bağımsız tutum takınabileceğini asla ve asla düşünmemek gerekir.

Yapılmış bütçe tam anlamıyla halkın ensesinde boza pişiren bir bütçe. Bu bütçenin yüzde 55’i KDV ve ÖTV’den karşılanırken en yüksek gelir grubuna sahip olan insanları ödediği kurumlar vergisi yüzde 14 civarında. Kaldı ki 2023 bütçesinde 994 milyarın 800 milyarlık bir vergi olduğu düşünülürse bu vergi, sermayeden alınmayan vergiyi ifade ediyor. Sermayeden vergi almayan devlet, onu da dolaylı biçimde ekmekten sudan ilaçtan vahşice takip etmeye devam ediyor.

Bu sebeple orta vadede bir taraftan yerel seçimleri almaya dönük popülist politikalar yoğunlaşırken öte yandan da halkın yoksulluğunun çok fazla boyutlanacağı ve seçimlerden sonra IMF’siz bir IMF reçetesi gündeme gelecek. Biz o sebeple bu vergideki adaletsizliğin ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Verginin yeni anlayışla toplanması ve en üst gelir diliminden daha fazla olmak üzere bir servet ve rant vergisinin mutlaka hayata geçirilmesinin temel öneme sahip olduğunu sürekli ifade ediyoruz.

Enflasyonu düşürmeye ilişkin yaklaşımlar sınıfsal yaklaşımlardır ve bu yalnızca para ve maliye politikalarına devredilebilecek bir alan değildir. Bunu HDP olarak; demokratik ekonomi programımızda ifade ettik. İşsizliğin kalıcı olarak ortadan kaldırılacağı, kamusal yatırımlara ağırlık verilecek, adil bir gelir ve servet dağılımını temel alan bir ekonomi politikasına ihtiyacımız var.

Yine yaşanabilir bir ücret rejimine yönelmek gerekiyor. Zaruri mallardaki fiyatların mutlaka dondurulması, gıda ve ısınma gibi etkin fiyat kontrollerinin yapılması gerekiyor. Enerji başta olmak üzere kamusal varlıkların tekrar kamulaştırılması gerekir. İstihdam desteği sağlanmalı, yoksullara yönelik nakit destekler ve temel gelir güvencesi sağlanmalı, karlara üst sınır getirilmeli. Anti tekel düzenlemeler planlanarak enflasyon düşürülmelidir.

Yoksullardan daha fazla vergi alarak bütçe açığını kapatmaya çalışmak, enflasyonu daha boyutlandırmak bu yükü yoksulların boynuna yüklemek fasit dairedir. Enflasyonun düşmesi sınıfsal bir tercihtir ve temel olarak en yoksulları vurduğu için sınıfsal bir zaviyeden yaklaşmak gerekir. Önümüzdeki dönem, özellikle bu yaz döneminde Türkiye’de gıda fiyatlarının giderek arttığı dikkate alınırsa -ki yazın düşmesi beklenir- dünyanın tersine bu fiyatların giderek arttığı göz önünde bulundurulursa çarşı ve pazarın el yakacağını görmek mümkün.

Yaklaşan yerel seçimlere dayanışma ekonomilerinin örgütlendirilmesi, koopetariftçiliğin yaygınlaştırılması mantığıyla gitmek, demokratik ekonomi anlayışımızın temeli olacaktır. Bu fasit dairede HDP ve Yeşil Sol Parti’nin halkımızla birlikte olduğunu, her türlü dayanışma ilişkisine hazır olduğunu, elbirliğiyle bu sermaye dostu halk düşmanı politikaları yenilgiye uğratacağımızı belirtiyoruz.”

Paylaşın