Erdoğan’dan “Yeni Anayasa” Çıkışı: Girişimlerimizi Tekrar Başlatacağız

Yargıtay Başkanlığı’nda düzenlenen 2023-2024 Adli Yıl Açılış Töreni’nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bizim siyasi hayatımızın her döneminde dile getirdiğimiz, 2011’de hükümet teklifi olarak da milletimizin önüne koyduğumuz bir hayal var. Bu hayal Türkiye’yi darbe anayasasından kurtararak yeni sivil anayasaya kavuşturmaktır. İstiklal için bu kadar ağır bedeller ödemiş bir milletin yeni bir anayasayı anasının ak sütü kadar hak ettiğini düşünüyoruz” dedi ve ekledi:

“Türkiye Yüzyılı vizyonumuz böyle bir Anayasa ile daha da güçlenecek. Siyasi partilerin, yüksek mahkemelerimizin, üniversitelerimizin ve milletimizin her bir ferdini bu sürece katkı vermeye davet ediyorum. Yeni bir anayasa için girişimlerimizi tekrar başlatacağız. Sizlerin de bu sürece destek vermenizi, hazırlıklı olmanızı bekliyorum.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yargıtay Başkanlığı’nda düzenlenen 2023-2024 Adli Yıl Açılış Töreni’ne katılarak bir konuşma yaptı.

Yeni adli yılın, ülke, millet, hâkim ve savcı, avukatlar ve tüm adalet teşkilatı için hayırlara vesile olmasını dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, adaletin tecellisi uğrunda görev yaparken şehit düşen Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz başta olmak üzere tüm yargı mensuplarını rahmetle yâd etti.

6 Şubat depremlerinde vefat eden 231 yargı çalışanına da Allah’tan rahmet dileyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, her yaştan ve toplum kesiminden 50 binden fazla insanın hayatını kaybettiği asrın felaketiyle mücadelede yargı mensuplarının, yaşadıkları acıya rağmen millete karşı mesuliyetlerini hakkıyla yerine getirdiklerini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, adalet hizmetlerinde kesinti olmaması için hem Adalet Bakanlığı hem de Hâkim ve Savcılar Kurulu aracılığıyla gerekli tedbirleri aldıklarını anımsatarak yayımladıkları Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile depremzedelerin hak kaybına uğramasının önüne geçtiklerini bildirdi.

Bu çerçevede, bölgede bine yakın hâkim ve Cumhuriyet savcısı ile yaklaşık 7 bin 500 personel görevlendirildiğini hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, felaketin ilk günlerinden itibaren son derece zor şartlar altında vazifelerini yerine getiren adalet teşkilatının tüm mensuplarına, millet adına teşekkür etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, deprem bölgesinde vatandaşlara sunulan adalet hizmetlerinin hızlı ve etkin yürütülmesi için çalışmaların sürdüğünü belirterek, bakanlar ve ilgili birimler aracılığıyla bölgedeki durumu günbegün takip ettiklerini kaydetti.

Depremin hayatın farklı alanlarında açtığı yaraları bir an önce sarmanın, gündemlerinin ilk sırasında yer aldığını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Depremden bu yana bölgede oluşan iş yükünü karşılamak üzere 131 yeni mahkeme kuruldu. Sahadaki duruma göre 189 yeni mahkemenin kurulma işlemleri devam ediyor. Kurulan bu mahkemeler hem adli hem idari yargıda davaların daha hızlı karara bağlanmasını sağlayacaktır. Aynı şekilde, her alanda şartlar neyi gerektiriyorsa, afetzedelerimiz neye ihtiyaç duyuyorsa, onu yapmaktan geri durmayacağız. Asrın felaketinin üstesinden, dayanışma ve iş birliği içinde gelerek Türkiye Yüzyılı’nı inşa yolculuğumuzu fasılasız bir şekilde sürdüreceğiz. Rabbim, ülkemizi her türlü afet ve musibetten muhafaza eylesin diyorum.”

Bu seneki adli yıl açılışının, Cumhuriyetin 100’üncü yaşına ulaşmanın gururunun yaşandığı bir dönemde gerçekleştirildiğine işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki ay sonra bu topraklarda kurulan son devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yıl dönümünün hep birlikte coşkuyla kutlanacağını söyledi.

Tarihin bu önemli eşiğine hızla yaklaşırken iki konuya büyük önem verdiklerine değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İlki, bizlere semalarını ezanlarımız ve bayraklarımızın süslediği, üzerinde özgürce yaşayabileceğimiz bir vatan bırakan kahramanların aziz hatıralarına sahip çıkmaktır. Geçtiğimiz hafta, 25 Ağustos’ta Ahlat’ta, ertesi gün Malazgirt’te, ardından 30 Ağustos’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlediğimiz törenlerde bu konudaki hassasiyetimizi gösterdik. İkincisi, muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkma hedefine doğru yürürken, bugün nerede olduğumuzun kapsamlı ve objektif bir değerlendirmesini yapmaktır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasetten hukuka, ekonomiden sosyal ve beşeri hayata kadar her alanda böyle bir muhasebeye yönelmek gerektiğini bildirerek, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Cumhuriyetimizi korumayı ve yüceltmeyi ancak tarihin kantarına çıkarak, doğrusu ve yanlışıyla, eksiği ve fazlasıyla kendimizi tartarak başarabiliriz. Coğrafyamızdaki devletler silsilemizin son temsilcisi Cumhuriyetimizin ikinci asrını Türkiye Yüzyılı’na dönüştürmenin yolu hamasetten değil hatalarımızdan ders çıkarıp, başarılarımızdan ilham almaktan geçiyor.

Bu anlayışla, hiçbir komplekse kapılmadan, cesaretle sorunlarımızın üzerine gidecek, kazanımlarımızı koruyacak ve eksikleri telafi edeceğiz. Sadece belirtilerle, tezahürlerle, şekli unsurlarla uğraşmayacağız, daha ziyade meselenin özüne odaklanacak, teşhisi doğru yapacak ve tüm meselelerimize kalıcı çözümler bulacağız. Hedeflerimize giderken ihtiyacımız olan dinamizme kavuşmak için daha cesur, daha net, eleştirel yönü daha ağır basan sorular sorarak, yolumuza devam edeceğiz.”

Cumhuriyetin 100’üncü yılının, milleti ve devletiyle kendilerine bu fırsatı sunduğunu kaydeden Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletin bu muhasebeyi kendi içinde yürüttüğüne inandığını dile getirdi. Devletin her kurumunun da kendi iç muhasebesini yapabilecek ufka, vizyona ve birikime sahip olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu durumun, tüm organları ve paydaşlarıyla yargı camiası için de geçerli olduğunu söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, insanlık tarihi kadar eski olan adalet arayışının birer tezahürü olarak hukuk sisteminde yerini alan hiçbir metin, kanun ve kurumun layüsel ve yapıcı eleştirilerden azade olmadığını vurguladı.

Yargı camiasının, yeni adli yılı diğer hususlarla birlikte böylesi bir arayış ve değerlendirmenin vesilesi hâline getireceğini ümit ettiğini anlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: “Hukuk devleti hepimizin ortak hedefi ve kırmızıçizgisidir. Adalet hizmetlerinde kaliteyi yükselterek ve yargıya olan güveni artırarak, toplumdan gelen serzenişlerin önüne geçmek hepimizin görevidir. Hiçbir vatandaşımız adliye kapısının adalet kapısı olduğundan şüpheye kapılmamalıdır, orada hakkını huzuru kalple aramalıdır. Bunun için hukukun üstünlüğü ilkesinden asla taviz veremeyiz. Hizmetkârı olmakla şeref duyduğumuz necip milletimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek, ancak bu şekilde mümkündür. Hükûmet olarak, adalet sisteminin işleyişinde yaşanan aksaklıkların giderilmesi için sunulan teklifleri daima hayırhahlıkla değerlendirdik.

Güven veren ve erişilebilir bir adalet sisteminin tesisi için Anayasadan yasalara, kurumsal işleyişten personel yapısına ve özlük haklarına kadar pek çok reforma imza attık. Her yıl yeni yargı paketleriyle bu reform sürecini kesintisiz sürdürüyoruz. Yasama organımız da bu süreçte üzerine düşeni yaparak bize destek veriyor. Adaletin tecellisini kolaylaştırmak amacıyla bundan sonra da sizlerle daha yakın iş birliği içinde çalışacak, ortak akılla hukuk devletini güçlendireceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyet’in ikinci asrını karşılamaya hazırlandıkları bu günlerde, ülke olarak iddiaları ve hedefleri de büyüttüklerini belirtti.

Türkiye Yüzyılı vizyonunun, sadece milletçe artan özgüveni değil, aynı zamanda güçlenen ülkeyi de temsil ettiğini dile getiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Böyle iddialı bir vizyonla milletimizin ve dünyanın huzuruna çıkmak, elbette ne öyle bir anda gündeme geldi ne de kolay oldu. Medeniyet köklerimizden aldığımız ilhamla, ülkenin yönetimini üstlendiğimiz günden beri bunun mücadelesini veriyoruz. Bizzat kendi hayatımız, kendi serencamımız bir adalet arayışı, hak ve hukuk mücadelesi örneğidir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, karşılaştıkları olumsuzluklar, maruz kaldıkları haksızlıkların kendilerini asla küstürmediğini, tam tersine ülkenin ve milletin geleceği için kurdukları hayallerin, adalet ve hukuk rengiyle daha güçlü bir şekilde boyanmasını sağladığını ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, milletin, adaletin gecikmesi bir yana çoğu zaman neredeyse hiç gelmediği dönemleri yaşadığını, bu anlayışla ülkeyi yönetme görevini üstlendiklerinde önceliklerinin en başına “eğitim, sağlık, emniyet ve adalet” başlıklarını yerleştirdiklerini söyledi.

Aradan geçen 21 yılda Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun hep bu sözün hakkını vermeye çalıştıklarına dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle devam etti: “Ülkemizin demokrasi ve hukuk devleti standartlarının yükseltilmesi, insan hak ve hürriyetlerinin genişletilmesi, adaletin hızlı bir şekilde tecellisi, yargıyla ilgili her türlü sıkıntının giderilmesi amacıyla önemli reformlar gerçekleştirdik. Burada, özetin de özeti mahiyetinde bazı rakamları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakınız, 2002’de 9 bin 349 olan hâkim savcı sayımızı yaklaşık 2,5 kat artışla 24 bine, adalet teşkilatımızın toplam personel sayısını ise 61 binden 190 bine yükselttik.

Ülkemiz genelinde 280 yeni adalet sarayı inşa ederek, merdiven altı odalarda adalet dağıtılmaya çalışılan o kötü manzaralara son verdik. Yüksek yargı organlarımızı şu an törenimizi gerçekleştirdiğimiz bina gibi görkemli hizmet yapıları yaparak, temsil ettikleri değerlere uygun abide makamlara kavuşturduk. Mahkeme sayılarımızı adli yargıda yüzde 95, idari yargıda yüzde 45 oranında artırdık. Hataları asgariye indirecek ve temyiz mahkemelerindeki yığılmayı engelleyecek şekilde Bölge Adliye ve İdare Mahkemelerini devreye aldık. İstinaf mahkemeleriyle birlikte Yargıtay hukuk ve ceza dairelerinin iş yükünde yüzde 68 oranında düşüş oldu.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkede içtihat birliğinin sağlanması, kararların tutarlı olması ve kanun önünde eşitliğin temininin yargının sorumluluğunda olduğuna işaret ederek, şu ifadeleri kullandı: “Bu amaçla önümüzdeki dönemde, ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay da dâhil olmak üzere yargı kurumlarının çalışma usullerinde ihtiyaç duyulan reformları yapacağız. Bize göre yargıdaki en büyük altyapı reformu olan UYAP’a, sesli ve görüntülü bilişim sisteminden hukuk yargılamalarına ve e-duruşma imkânına kadar pek çok yenilik ekledik. UYAP sistemini yapay zekâ destekli şekilde geliştirme çalışmalarımız ise devam ediyor. Dijital Dönüşüm Ofisimiz ile TÜBİTAK iş birliğinde yürüyen projemizin hizmete girmesiyle davaların sonuçlanma süresi daha da kısalacak.

Ayrıca Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru imkânı, Kamu Denetçiliği Kurumu’nun ihdası, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun teşkili, devlet güvenlik mahkemeleri ile özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, askerî yargının lağvedilerek yargıdaki çift başlılığa son verilmesi, vergi suçları, bilişim suçları, finansal suçlar, sendikal uyuşmazlıklar gibi birçok alanda ihtisas mahkemeleri kurulması, asılsız ihbar ve şikâyetler nedeniyle oluşabilecek zararı engellemek üzere bireylerin lekelenmeme hakkının güçlendirilmesi, uyuşmazlıkların çözümünde arabuluculuk ve uzlaştırma yöntemlerinin yaygınlaştırılması… Hülasaten, vatandaşlarımızın talepleri ve günün ihtiyaçları doğrultusunda yargıya dair her alanda devrim niteliğinde pek çok adım attık.”

Hâkim ve savcı yardımcılığı müessesesiyle adalet teşkilatının insan kaynağının çok daha vasıflı yetişmesini hedeflediklerini, bu önemli yeniliği bu yılın sonunda yapmayı planladıkları sınavla hayata geçireceklerini bildiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti: “Usta çırak ilişkisi esasına dayanan hâkim ve savcı yardımcılığı müessesesinin hukuk camiamıza önemli katkısı olacağına inanıyorum. Şüphesiz adaletin kalitesi ile hukuk eğitimi arasında yakın bağ vardır. Önümüzdeki dönemde diğer çalışmalar yanında hukuk eğitiminin kalitesini yükseltmemiz ve iyi hukukçular yetiştirmemiz de gerekiyor.

Avukatların mahkeme faaliyetlerine katkısının da artırılmasında fayda görüyoruz. Kademeli şekilde belli davalar için avukat tutma zorunluluğu getirilmesi gibi birtakım yeni uygulamalar üzerinde hep birlikte çalışabiliriz. Mülkün temeli olan adaletin, sosyal barışın, refahın, istikrarın, kalkınma ve büyümenin de itici gücü olduğunu biliyoruz. Türkiye Yüzyılı’nı, sadece ekonomik, siyasi, askerî ve diplomatik değil, ‘adaletin de yüzyılı’ yapmak için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasetçiler ve devleti yönetenler olarak öncelikle millete karşı sorumlu olduklarını söyledi.

Her beş yılda bir millete hesap veren bir siyasetçinin, sokağın ve sandığın sesine kulak tıkamasının düşünülemeyeceğini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bize oy versin ya da vermesin, toplumumuzun farklı kesimleriyle sürekli temas hâlindeyiz. Vatandaşlarımızdan gelen talepler ve eleştiriler çerçevesinde politikalarımıza yön veriyoruz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, son dönemde, vatandaşların yargı süreçleri ve kararlarıyla ilgili kanaatlerini manipüle etmeye yönelik algı kampanyalarının arttığını dile getirerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Yargıtay’dan istinafa ve ilk derece mahkemelerine varıncaya kadar milletimizin yargıdan beklentisi, adil kararın makul sürede verilmesidir. Adalet ise ancak mahkeme salonlarında tecelli eder. Sokağa, televizyon ekranlarına ve sosyal medya mecralarına taşınan adalet, hukuka olan güveni zedeler ve zamanla yok eder. Eline mikrofonu veya klavyeyi alan birilerinin, mahkeme kararlarını kendi arzuları ve ideolojik aidiyetlerine göre eğip bükerek yorumlaması hatta daha da ileri giderek hüküm vermesi doğru değildir.

Bu tür şımarık hezeyanlar hem adalet sistemine hem de sistemin fedakâr mensuplarına karşı yapılmış büyük bir haksızlıktır, saygısızlıktır. Günümüzde sayıları giderek artan ‘sosyal medya mahkemelerini’ toplumumuzun birliği, dirliği, huzuru ve iç barışı açısından büyük bir tehdit ve tehlike kaynağı olarak görüyoruz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir toplumu bölmek ve kamplara ayırmanın en etkili yollarından birinin, adalet sistemine olan inancı zayıflatmak olduğuna işaret ederek adalet sistemine inancı zayıflamış bir toplumun, devletine ve kurumlarına güveninin de örseleneceğini bildirdi.

Böyle bir fitnenin oluşmasının, yalnızca millet ve memleket düşmanlarını sevindireceğine, onların işine yarayacağına, Türkiye’ye ise kaybettireceğine dikkati çeken Cumhurbaşkanı Erdoğan, ister siyasetçi ister medya mensubu isterse sıradan bir vatandaş olsun, hiç kimsenin ülkeye bu kötülüğü yapmaya hakkı olmadığını dile getirdi.

“Aynı şekilde oy veya rant kaygısıyla yargı kurumlarına duyulan güveni aşındırmanın, daha vahimi yargı mensuplarına taammüden itibar suikastı düzenlemenin vebali çok ağırdır” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, üstelik bunu yapanların hem “gündem” ihtiyaçlarını yargı üzerinden karşılamaya çalıştığını hem de yargının siyasallaşmasından bahsettiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, nereden bakılırsa bakılsın, büyük bir tutarsızlıkla karşı karşıya olunduğunu, milletin de kendileri gibi bu çelişkileri gördüğüne, kararını buna göre verdiğine, tercihlerini buna göre yaptığına inandığını kaydetti.

“Yargıya olan güveni artırmanın yolu, hâkim ve savcıları tehdit etmekten, baskın yapar gibi kurumların kapılarına dayanmaktan değil, hak ve hakkaniyet çerçevesinde yapıcı tespit ve tekliflerde bulunmaktan geçer” değerlendirmesinde bulunan yargı mensuplarına taammüden itibar suikastı düzenlemenin vebali çok ağırdır” Erdoğan, “Ayarını bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar.” sözünü hatırlatarak hangi konumda olursa olsun herkesin, adaletle ilgili meselelere bu zaviyeden yaklaşmasını ve hassasiyetle davranmasını istedi.

“Türkiye Yüzyılı’na yakışır bir anayasa”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, siyasi hayatlarının her döneminde dile getirdikleri, hükûmet teklifi olarak da 2011’den beri her seçimde milletin önüne koydukları bir hayalleri olduğunu vurgulayarak “Bu hayal, Türkiye’yi darbe Anayasası ayıbından kurtararak yeni, sivil, dili ve içeriğiyle bugünü ve yarını kucaklayan, Türkiye Yüzyılı’na yakışır bir anayasaya kavuşturmaktır. Darbe Anayasası’nın gölgesinde Türkiye Yüzyılı’nı konuşmayı, ülkemiz ve demokrasimiz için zül addediyoruz” dedi.

İstiklal ve istikbali için bu kadar ağır bedeller ödemiş milletin yeni bir anayasayı, anasının ak sütü gibi hak ettiğine inancını dile getiren yargı mensuplarına taammüden itibar suikastı düzenlemenin vebali çok ağırdır” Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Milletimize vaadimiz olan birinci sınıf demokrasi, birinci sınıf ekonomi ve birinci sınıf özgürlüklerin tamamlayıcısı, birinci sınıf anayasa olacaktır. Türkiye Yüzyılı vizyonumuz, böyle bir anayasayla daha güçlenecektir. Bunun için 85 milyonun tamamının sahipleneceği ve ‘İşte benim anayasam’ diyerek baş tacı edeceği bir metni, artık milletin takdirine sunmamız gerekiyor.

Buradan, siyasi partilerimizi, yüksek mahkemelerimizi, üniversitelerimizi, devlet kurumlarımızı, barolarımızı, meslek kuruluşlarımızı, sivil toplum örgütlerimizi ve milletimizin her bir ferdini bu sürece katkı vermeye davet ediyorum. Meclis’in açılışıyla birlikte Türk demokrasisini yeni bir anayasaya kavuşturmak için girişimlerimizi tekrar başlatacağız. Yargı kurumlarımızın temsilcileri olarak sizlerden de bu sürece hazırlıklı olmanızı, destek vermenizi özellikle bekliyorum.”

Paylaşın

Akşener’in “İttifak Bitti” Sözlerine Kılıçdaroğlu’ndan Yanıt: İttifak Yok Ki Zaten

İYİ Parti kanadından gelen “ittifak bitti” sözlerini değerlendiren CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “İttifak zaten bitti. Şimdi bakın, ittifak yok ki zaten, ittifak seçim döneminde olur. Şimdi her birimiz ayrı partiyiz, şimdi ittifak yok ki. İyi Parti; onlar da bizim gibi yerel seçimlere hazırlanıyor. Diğer partiler de yerel seçimlere hazırlanıyor. Yani biz hep beraber gelip, “Arkadaşlar biz yerel seçimlere nasıl hazırlanalım diye konuşmak” öyle bir şey yok” dedi ve ekledi:

“Dolayısıyla yaptığımız çok değerli bir şey tartışma aramızda elbette tartışma olacak, onlar ayrı parti biz ayrı partiyiz dolayısıyla tartışma da olabilir, farklı adaylar da olabilir, farklı adaylar çıkarabiliriz. Dayanışma içinde olabiliriz. Belli yerlerde karşıt olabiliriz biz geçen seçimlerde de biz Uşak’ta biz de belediye başkanı adayı çıkardık onlar da çıkardılar. Yanlış hatırlamıyorsam Niğde’de biz de çıkardık onlar da çıkardılar. Yani bazı yerlerde beraber olduk bazı yerlerde ayrı ayrı olduk. Bunların hepsi oldu yani.”

“Değişim” tartışmalarına ve kendisine yönelik “istifa” çağrıları da değerlendiren Kılıçdaroğlu “Şimdi Kurultay’da göreceksiniz, demokratikleşmenin ne olduğunu herkes görecek, tanık olacak buna. Gerçekten partide herkes tanık olacak. CHP’nin şöyle bir özelliği var. Türkiye’deki büyük değişimlerin altında CHP’nin imzası vardır. Değişimin önü zaten açık bizde, kapalı hiç olmadı ki.” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bir grup gazeteci ile bir araya gelerek gündeme dair soruları yanıtladı. T24’ten Murat Sabuncu’nun aktardığına göre; Kılıçdaroğlu’nun verdiği demeçler şöyle:

“Kemal Bey peki siz altılı masa ortakları birbirinizle helalleşebildiniz mi seçim sonrası? Meral Hanım’ın hem Kurultay’da hem sonrasındaki CHP’ye yönelik çıkışı, Ali Babacan’ın bir televizyon programında söylediği “CHP’nin kendi başına kazanması mümkün mü ya” cümlesi, sosyal demokrat kanattan gelen “Bu kadar fazla milletvekili neden muhafazakarlara verildi” eleştirisi… Seçim sonrası iktidar daha bir arada gözükürken muhalefet paramparça bir yapı arz ediyor. Bu yapıyla bu seçimlerin kazanılma imkanı var mı? Kendi aranızdaki bu tartışmanın nereye evrileceğini bekliyorsunuz?

Doğrusunu isterseniz ben öyle muhalefeti çok paramparça görmüyorum. Şimdi siz gazeteciler soru soruyorsunuz, doğal olarak onlar yanıt veriyorlar. Yani niye ayrı ayrı girdiniz veya neden 39 milletvekili verildi, soru soruyorsunuz. Onlar da gayet samimi bir şekilde cevap veriyorlar. Biz girmeseydik CHP tek başına girecekti. Fakat bu öyle bir algı yaratılıyor ki sanki biz sabah, öğle, akşam birbirimizle kavga ediyoruz. Yok öyle bir şey aslında, yani pekala telefon ediyoruz birbirimize, pekala birbirimizle konuşuyoruz, pekala onların eleştirileri varsa büyük bir dikkatle okuyoruz; biz de bakıyoruz yani.

Medya biz kanlı bıçaklıymışız, oturduk birbirimizi boğazlayacağız gibi veriyor. Aslında öyle bir şey yok. Yani biz pekala üç gün sonra da beş gün sonra da bir ay sonra da bir araya gelebiliriz. Oturup konuşabiliriz uygar insanlar gibi. Bizim siyaset dünyasında çok önemli bir şey yaptığımıza inanıyorum ben. Yani altı siyasi partinin ortak mutabakat metni hazırlaması, Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bir anayasa metni hazırlaması ve bunun altına imza atması… Allah aşkına kimin yapacağı bir şeydir bu? Biz bunu yaptık bu ülkede, bunun altında hepimizin imzası var ve hiçbirimiz

‘imzamı geri çektim’ demiyoruz. Hala aynı yerdeyiz, yani bu sıradan bir olay değil.

Sayın Akşener ittifak bitti dedi…Ve yenisi için partisi pek gönüllü gözükmüyor.

İttifak zaten bitti. Şimdi bakın, ittifak yok ki zaten, ittifak seçim döneminde olur. Şimdi her birimiz ayrı partiyiz, şimdi ittifak yok ki. İyi Parti; onlar da bizim gibi yerel seçimlere hazırlanıyor. Diğer partiler de yerel seçimlere hazırlanıyor. Yani biz hep beraber gelip, “Arkadaşlar biz yerel seçimlere nasıl hazırlanalım diye konuşmak” öyle bir şey yok.

Dolayısıyla yaptığımız çok değerli bir şey tartışma aramızda elbette tartışma olacak, onlar ayrı parti biz ayrı partiyiz dolayısıyla tartışma da olabilir, farklı adaylar da olabilir, farklı adaylar çıkarabiliriz. Dayanışma içinde olabiliriz. Belli yerlerde karşıt olabiliriz biz geçen seçimlerde de biz Uşak’ta biz de belediye başkanı adayı çıkardık onlar da çıkardılar. Yanlış hatırlamıyorsam Niğde’de biz de çıkardık onlar da çıkardılar. Yani bazı yerlerde beraber olduk bazı yerlerde ayrı ayrı olduk. Bunların hepsi oldu yani.

Meral Hanım’ın masadan kalkması, sonra geri gelmesi konusunda ne oldu hala tam olarak kimse bilmiyor…

Meral Hanım’ın masadan kalkması sonra masaya gelmiş olması elbette onların takdirinde olan bir şey. Biz ‘neden masadan kalktın’, ‘neden masaya geldin’ diye bir sorgulama yapmayız.

‘Kovulduk’ da diyorlar.

Başka partiyi sorgulama gibi bir hakkımızın olduğunu da; yani ittifak içinde hakkımızın olduğunu da düşünmüyorum.

Bu kalkışın zarar verdiğini düşünüyor musunuz?

Onu bilmiyorum yani zarar verdi mi vermedi mi diye böyle özel bir çalışma yapmadık doğrusunu isterseniz yani.

Ama anketlerde oy oranı yüzde 17-18’di, 7’ye 8’e düştü diyenler var…

Gazetelerin yazdığı, sizlerin yazdığınız zarar verdi şeklinde. Bilmiyorum, yani dediğim gibi özel bir çalışma yapmadık bununla ilgili. Zaten özel bir çalışma yapacak zaman da yok. ‘Ne oldu, artısı mı oldu eksisi mi oldu’ öyle bir zaman dilimi de yok. Zaten yani her şey o kadar hızlı ilerliyor ki siz sabah bir şey düşünüyorsunuz, öğleden sonra gündem tamamen değişiyor akşam başka bir konuya odaklanıyorsunuz.

Bu noktada şu soru soruluyor:

Kemal Bey, “Başarılı belediye başkanlarını yeniden aday gösteririz” dediniz. Bir de “Biz önce kendi adaylarımızı belirleyip sonra ittifak ile  bir araya geleceğiz” dediniz. Şimdi başarılı deyince İstanbul, Ankara, İzmir Adana, Mersin bunlar mı kastediliyor?  Ekrem Bey aday adayıyım diye çıktı. Mansur Bey aday adayıyım diye ortaya çıktı. Birinci sorum her ikisi de sizinle bir istişarede bulundu mu, yani biz aday adaylığımızı açıklayacağız dediler mi size? İkincisi, bu konuda siz hem Ekrem Bey’in İstanbul’dan Mansur Bey’in Ankara’dan adaylığı konusunda genel başkan olarak görüşünüz nedir?

Kendileriyle zaman zaman yüz yüze görüşüyoruz veya telefonla görüşüyoruz. Başarılı olan belediye başkanlarını tekrar aday göstereceğimizi zaten defalarca ifade ettik. Yani yeni söylenen bir şey değil. Dolayısıyla arkadaşlar da kendilerini başarılı görüyorlar, doğru. Yani biz toplumun nabzını tuttuğumuzda da belediye başkanlarımızın başarılı olduğu görülüyor. Dolayısıyla tabii bunun son kararı bende değil, MYK da değil. Kararı Parti Meclisi verecek ama benim genel başkan olarak görüşüm, başarılı belediye başkanlarının görevlerini sürdürmeleri. Hele özellikle Ankara, İstanbul, Mersin, Adana gibi Antalya gibi bizim yeni aldığımız ve birinci  dönemlerinde güzel çalışmalar yapılan belediye başkanlarını ikinci dönemlerinde daha başarılı olacaklarını, devir aldıkları sorunları kalıcı çözmek için çalışacaklarını biliyorum.

Biliyorsunuz buraları büyük borçlarla devraldılar, büyük borçların bir kısmı tasfiye edildi. Şimdi ikinci dönemlerinde çok daha güçlü olarak, mali açıdan da çok daha güçlü olarak başlayacaklar. Örneğin İstanbul’da metro inşaatları tamamen durmuştu. Şimdi metrolar, inşaatlar büyük ölçüde tamamlandı. Bir kısmı açıldı hatta bir kısmının açılışına ben de katılmıştım. Benzer uygulamalar diğer illerimizde de oldu. Mersin’de de, Adana’da da, Antalya’da da benzer uygulamalar oldu. Dolayısıyla ben arkadaşların başarılı bir şekilde 2. dönem görevlerini yerine getireceklerine inanıyorum.

Ve bence en önemli kısım:

Yerel seçimde başarınız erken seçimi getirir mi?

Normalde etik kurallara uyan bir iktidarın yerel seçimlerde kaybederse seçime gitmesi lazım. Demokrasinin kuralı budur. Güven testini gerçekleştirmesi lazım ama Erdoğan bunu yapar mı bilmiyorum. Bunu yapması için demokrasi kültürünü içselleştirmesi lazım. Erdoğan’da bunu göremiyorum. Toplumsal baskı bunu ne kadar gündeme getirir ya da etkili olur bilemiyorum.

İmamoğlu CHP’nin, Yavaş İYİ Parti’nin adayı olsun formülleri de konuşuluyor ne dersiniz? İyi Parti’yle böyle bir işbirliği yapabileceğiniz konuşuldu mu?

CHP’li belediye başkanlarının olduğu yerde CHP’li belediye başkanları vardır, devam eder. Bunun ortası olmaz. Her halükarda Ankara’da da İstanbul’da da dominant olan parti CHP’dir. Öyle kabul etmek lazım.

CHP Genel Başkanı seçim yenilgisi sonrası parti içinde ‘değişim’ hareketi başlatan, Kurultay’da pek muhtemel karşısındaki adayı destekleyecek Ekrem İmamoğlu hakkında çok dikkatli bir dil kullanıyor. Özellikle siyasi yasak getirilmesi olasılığına “karşılarında 100 yıllık partiyi bulurlar” diye tepki gösteriyor:

“Bir büyükşehir belediye başkanını seçimle değil de yargıyı kullanarak seçim sisteminin dışına atıyorsanız, bu artık o ülkede iktidarın demokrasiden tümüyle vazgeçtiğini gösterir. Rakibinizi demokratik kurallar içinde yenerseniz toplum size saygı duyar. Devletin gücünü kullanarak rakibinizi elemine etmek onu sistemin dışına, seçimin dışına atmak isterseniz sizin demokrat olmadığınız, baskıcı bir yönetimi kullandığınız gerçeği ortaya çıkar. Biz Erdoğan’ın demokrasinden yana tavır takınmadığını gayet iyi biliyoruz. Rakiplerini yalanlarla, iftiralarla bazen yargıyı kullanarak sistemin dışına itmek istediğini de biliyoruz ama onun unutmaması gereken bir şey var. Onun karşısında 100 yıllık bir parti var, Cumhuriyet Halk Partisi var ve en azından bu son seçimlerde demokrasinden yana oy kullanan 25,5 milyon insan var.”

Kemal Kılıçdaroğlu kurultaya doğru parti içinde yarış ile ilgili şunları söyledi: “Parti içinde de MYK’de de Parti Meclisi’nde de her konuyu tartışırız. İnsanların idealleri olur, parti içi idealleri olur, parti dışı idealleri olur. Bizi diğer partilerden ayıran temel özellik de bu zaten. Yani biz demokrasiyi içselleştirmiş olan bir partiyiz. Bugün buraya gelmeden önce mesela eski partililer ile buluştum. Şikayet de ettiler, listede bizi koymadınız dediler, bir sürü şey anlattılar, bunları dinliyorum ben. Şimdi normalde diğer partilerde böyle bir tablo bulamazsınız. ‘Vay sen nasıl konuşursun’ diye başlanılır. Bizde bunların tamamını dinleriz, dolayısıyla niçin hangi gerekçelerle yapamadığımızı da anlatırız.

Yani bir anlamda eski partililerimize hesap da veririz. Yani ben MYK’ye de hesap veririm, belediye başkanları da, parti meclisi de, il başkanları da gelir. Onlar bizi eleştirirler, biz onları eleştiririz. ‘Neden yeteri kadar çalışmadınız’ deriz, eksiklikleri varsa tek tek söyleriz. Onlar da bizim eksiğimizi söylerler bize ama bu hani böyle bir kan davasına dönüşmez bizde. Bizde tartışılır, belli bir şey varsa, seçim varsa, yerel seçim varsa hep beraber gideriz. Yerel seçimlerde gücümüzü gösteririz oyumuzu kullanırız. Yerel seçimler biter, ondan sonra otururuz tekrar tartışırız. Bizi yüz yıllık parti yapan da zaten bu. Yani diğer partilerden ayıran temel kural da bu. Eğer bu tartışma kendi içinde dinamizmini kaybederse ve tartışma tümüyle yok olursa parti bir anlamda kendisini sonlandırmış olur.

Çünkü artısını eksisini tartışmayan bir partinin geleceği inşa etme şansı olmaz. Gelecek nasıl sağlıklı inşa edilir? Tartışılarak yapılır. Benim görmediğimi bir başka partili görür. Şimdi biz bu aslında demokrasinin de bir gereği ama toplum öyle bir hale geldi ki kendi içimizde demokratik tartışmalar bile ‘vay işte gördünüz mü siz Ak Parti gibi değilsiniz’. Orada tek adam rejimi var yani bir kişi konuşuyor, herkes esas duruşta. Orada aksini söyleyemez, her kimse söylediği zaman tasfiye edilir. Bizde öyle bir kural yok, olmaz da zaten öyle bir gelenekte yok partinin içinde. CHP’de eleştirilerde asla belli bir düzeyin altına inilmez. Yani belli bir saygı içinde o en sert eleştiriler yapılır. “

HDP aday çıkarırsa…

HDP’nin başta İstanbul aday çıkarma konusuna şöyle yanıt veriyor: “Doğrusunu isterseniz yani HDP aday çıkarır mı çıkarmaz mı ya da diğer partiler aday çıkarır mı çıkarmaz mı yani ittifak içinde olanlar aday çıkarır mı çıkarmaz mı onu bilmiyoruz yani. O gelişen olaylar, gelişen süreç içerisinde oturulur konuşulur.

Yeşil Sol Parti ayrı aday da gösterebilir yani geçmişte de belli yerlerde ayrı aday gösterdi. Bazen aday göstermedi, hangi belediye başkanını istiyorsa ona destek verdi. Dolayısıyla bizim HDP’nin iç işine karışmak gibi bir ne görevimiz ne de öyle bir etik dışı davranışımız olur yani, onların iç işlerine karışmayız . Onlara saygı gösteririz, diğer partilere nasıl saygı gösteriyorsak HDP’ye de aynı saygıyı gösteririz.”

Bir diğer soru…

Size seçimlerden sonra istifa çağrıları oldu. Siz bir şekilde partiye devam etme kararı aldınız. Partiyi güvenli limana yanaştırmaktan bahsettiniz. Bu Kurultay’la beraber bu güvenli liman olmuş olacak mı tekrar genel başkan olursanız?

Olacaktır.

Ondan sonra siz bunu teslim etmek için mi bir yol yürüyeceksiniz?

Şimdi Kurultay’da göreceksiniz, demokratikleşmenin ne olduğunu herkes görecek, tanık olacak buna. Gerçekten partide herkes tanık olacak. CHP’nin şöyle bir özelliği var. Türkiye’deki büyük değişimlerin altında CHP’nin imzası vardır. Partilerin demokratikleşmesi konusunda da kendi içimizde, bütün partiler için söyleyemiyorum, kendi içimizde demokratikleşmesi konusunda da çok önemli gelişmelere imza atacağız. Hepiniz tanık olacaksınız.

Siz bunun önünü açacaksınız yani.

Tabii yapacağız.

Değişimin önünü açacağınız mı anlaşılacak buradan? Tüzüğe mi atıfla?

Tabii tüzükle, başka ne ile olacak.

Yani sürprizler mi beklensin?

Tüzükte, yok yani tabii bir düzeni değiştirdiğinizde herkesin memnun olmasını bekleyemezsiniz ama bugün yaptığım toplantıda bir oranı açıkladığımda en çok alkışı erkekler verdi, kadınlar lehine.

Kurultay’da değişimin önünü açacağınızı söylediğinizi yazsak doğru bir cümle mi olacak?

Değişimin önü zaten açık bizde, kapalı hiç olmadı ki.

Genel başkan değişimini mi kastediyorsunuz?

Bir değişim yapacağız o kesin. Değişimin hukuki temellerini oluşturacağız o da kesin. Tabii bu bizim önerimiz, Kurultay bunu kabul eder mi etmez mi onu bilmiyorum. Çünkü ben geçmişte ön seçim için şeyi ön görmüştüm. Düzenli aidat ödeyenler, milletvekilini seçsinler. Böylece naylon üyeler bitecek, düzenli aidat ödeyen, kendi milletvekilini, belediye başkanını, belediye meclis üyesini belirleyecek. Kurultay bunu reddetti, kabul etmedi. Şimdi pişmanlar, keşke kabul etseydik diye şimdi getireceğiz, getireceğiz yeniden. Yani hiçbir partide olmayan bütün demokratik standartları getireceğiz.

Güvenli liman, Kurultaya getireceğim, Kurultaya bütün demokratik standartları getireceğim. Parti gerçek anlamda tam demokratik kuralların işlediği bir parti haline gelecek. Ondan sonra özgürce kendi genel başkanını seçecek. Yeri geldiğinde başkanı görevden alacak bir Kurultay olacak.

İşte söylüyorlar, güçlü genel sekreterlik olsun, olur. Eskiden vardı zaten, o kalkmıştı, dolayısıyla örgütün de beklentilerine uygun olarak ve gerçekten de siyasi partilerin demokratikleşmesi açısından da buna ihtiyaç var yani.

Paylaşın

“Mansur Yavaş İYİ Parti’nin Önünü Kesmek İçin Adaylığını Açıkladı” İddiası

ABB Başkanı Mansur Yavaş’ın adaylık açıklamasını değerlendiren gazeteci Barış Yarkadaş, “Mansur Yavaş’ın aday adaylığını açıklamasının arkasında İYİ Parti’nin önümüzdeki günlerde, kendisine getirmesi muhtemel olan adaylık teklifinin önünü kesmek için konuştuğunu söyleyebilirim” dedi ve ekledi:

“Meral Hanım’ın el yükseltmesinin arkasında özellikle Ankara’da Mansur Yavaş’ı kendi partisinden aday yapma isteği olduğu biliniyor. Yavaş, bunun önünü kesmek için aday adaylığını açıkladı. Bu şekilde; ‘ben yerimden memnunum’ dedi”

Gazeteci Barış Yarkadaş, katıldığı bir programda, Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı Mansur Yavaş’ın adaylık açıklamasını değerlendirdi.

Yarkadaş “Mansur Yavaş’ın aday adaylığını açıklamasının arkasında İYİ Parti’nin önümüzdeki günlerde, kendisine getirmesi muhtemel olan adaylık teklifinin önünü kesmek için konuştuğunu söyleyebilirim.

Meral Hanım’ın el yükseltmesinin arkasında özellikle Ankara’da Mansur Yavaş’ı kendi partisinden aday yapma isteği olduğu biliniyor. Yavaş, bunun önünü kesmek için aday adaylığını açıkladı. Bu şekilde; ‘ben yerimden memnunum’ dedi” ifadelerini kullandı.

“Başkanlık yapmaya devam edeceğim”

Mansur Yavaş, 30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlama programında, “Size güveniyorum, nasip olursa herkesin belediye başkanı olmaya devam etmek istiyorum. Bu dönemde olduğu gibi yeni dönemde de bir devlet adamına yakışır şekilde rozetsiz başkanlık yapmaya devam edeceğim” demiş ve eklemişti:

“Bizim siyasi tartışmalarla kaybedecek vaktimiz yok. Ankara’da 25 yıl yaşanan travmayı tekrar yaşatma hakkımız yok. İnşallah seçime girip bir 5 yıl daha sizlerle birlikte olmak istiyorum.”

Yavaş, konuşmasının devamında, “Bu yolda benimle yürümeye var mısınız? Hakça, adaletle ve yetim hakkını gözeterek, Ankara’yı hep birlikte bir 5 yıl daha yönetmeye var mısınız? Öğrencinin, çiftçinin, esnafın, emeklinin yanında olup, zorlu ekonomik koşullarda dayanışma ile kentimizi yönetmeye var mısınız?

Sizlerle gurur duyuyorum. Burada yankılanan gür sesi herkesin duyduğuna yürekten inanıyorum. Ankara’yı Mustafa Kemal Atatürk’e yakışır, dünya başkentleriyle yarışır bir hale hep birlikte getireceğiz.” ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

Erdoğan İle Putin Soçi’de Görüşecek: Beklentiler Neler?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Rusya Devlet Başkanı Putin’in önümüzdeki günlerde Soçi’de görüşeceğini söyledi. Fidan, Erdoğan ve Putin  arasındaki dostluk ve güven duygusunun iki ülke arasındaki ilişkilerin istikametini belirlemede kritik rol oynadığını vurguladı.

İki ülke ilişkilerini sınayan gelişmelerin ele alınması beklenen Erdoğan – Putin görüşmesinde, tahıl anlaşmasının da geleceği masaya yatırılacak. Türkiye’nin tahıl anlaşmasına dönmesi için Rusya’yı iknaya bir süredir çaba harcadığı biliniyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından savaşın küresel gıda fiyatları üzerindeki etkisini azaltmak için Birleşmiş Milletler (BM) ve Türkiye’nin katkılarıyla 22 Temmuz 2022’de İstanbul’da Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması imzalanmıştı.

Anlaşma kapsamında Ukrayna’dan sadece Karadeniz üzerinden en az 32 milyon ton tahıl dış piyasalara çıkartıldığı hesaplanıyor. Ancak Rusya en son 17 Temmuz’da yaptığı açıklama ile taleplerinin karşılanmadığını söyleyerek anlaşmayı askıya almıştı.

Ankara Temmuz ortasından beri Rusya’nın anlaşmaya dönmesi, Moskova’nın bazı taleplerinin de karşılanması ve hatta tahılda yeni bir uzlaşı sağlanırsa barış görüşmeleri için bir umut olabilmesi için diplomasi trafiğini sürdürürken, bu kapsamda Fidan geçen hafta Kiev’e ardından da Moskova’ya gitti.

Fidan’ın dışişleri bakanı olarak iki savaşan tarafa ilk yaptığı bu ziyaretlerin ana gündem maddesi tahıl koridoru anlaşmasının yenilenmesi oldu. Moskova temaslarının bir başka önemli başlığı ise Erdoğan’ın hafta başı yapması beklenen Soçi ziyaretinin hazırlığı.

Erdoğan ile Putin arasında pek çok kere krizleri çözen yakın ilişkinin tahıl anlaşmasının yenilenmesini sağlayıp sağlamayacağı hafta başındaki Soçi ziyaretinde netleşecek. Tarihi henüz resmi olarak açıklanmasa da Erdoğan’ın 4 Eylül Pazartesi günü Soçi’ye gitmesi bekleniyor.

Erdoğan Putin’in Ağustos ayı içinde Türkiye’ye geleceğini açıklarken, Rusya tarafı daha temkinli konuşmuş ve Putin’in ziyareti için kesin ifadeler kullanmamıştı. Son olarak gerek devam eden savaş gerekse iç karışıklıklar nedeniyle Putin’in ülkeden ayrılmayı tercih etmediğinin Türk tarafına yeniden bildirilmesi üzerine iki liderin görüşmesi Soçi’ye alındı.

Geçtiğimiz haftalarda yapılan Afrika zirvesi için de ülkeden ayrılmayan Putin Hindistan’da düzenlenecek G-20 zirvesine de gitmeyecek. Erdoğan ile Putin en son 2 Ağustos’ta telefonla görüşürken, yüz yüze son görüşme ise 13 Ekim 2022’de Astana’daki Asya’da İş birliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı zirvesi marjında olmuştu. İkilinin son yüz yüze görüşmesi ise yine Soçi’de bir yıl önce 5 Ağustos 2022’de gerçekleşmişti.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker‘in haberine göre; Erdoğan’ın Soçi ziyaretinin ana gündem maddesinin bir buçuk aydır dünya gündemini meşgul eden tahıl anlaşmasının yenilenip yenilenmeyeceği konusu olması bekleniyor.

Dünya Gıda Programı verilerine göre, dünyanın en büyük tahıl üreticilerinden biri olan Ukrayna’nın tahılı dünya genelinde yaklaşık 400 milyon insanın temel besin kaynağını teşkil ediyor. Savaşın başlamasıyla birlikte Ukrayna’dan tahıl sevkiyatının durması, özellikle Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde milyonlarca kişiyi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı.

Rusya temmuz ayı ortasında anlaşmanın fiilen durdurulduğunu belirtirken kapıları tamamen kapatmamış ve “şartları uygulanır uygulanmaz” uzlaşıya dönebileceğinin sinyalini vermişti. Bu şartlardan biri Rusya Ziraat Bankası Rosselkhozbank’ın SWIFT ağına yeniden bağlanması.

Fidan Moskova’daki basın toplantısında Rusya’nın pozisyonunu anlamaya ve taleplerini karşılamaya çalışılan bir süreç içinde olduklarını; ilk uygulama döneminde çıkan aksaklıkların tekrar etmemesi için çalıştıklarını belirterek, Lavrov ve ekibiyle finanstan sigortacılığa kadar bu “karmaşık sürecin” teknik detaylarını tartıştıklarını kaydetti.

14 Mayıs seçimini kazanmasının ardından ilk kez bir araya gelecek olan Erdoğan ile Putin’in tahıl anlaşmasının yanı sıra ikili konuları ve Suriye gibi iki ülkeyi ilgilendiren konuları da ele alması bekleniyor.

Türkiye’nin 11-12 Temmuz’daki Vilnius zirvesinde İsveç’in NATO üyeliğine ilkesel onay vermesi, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin ziyareti ve Azov komutanlarının serbest bırakılması iki ülke ilişkilerini son dönemde test eden gelişmelerden olmuştu.

Tahıl anlaşmasının alternatifleri olacak mı?

Ankara ilkesel olarak Rusya’nın taleplerini haklı gördüğünü ve Batı’nın da bazı adımlar atması gerektiğini ifade ederken, diğer taraftan taraflar tahılın ulaştırılarak gıda fiyatlarının düşmesi ve pazarlık gücünü artırmak için alternatif arayışına girmiş durumda.

Tahıl anlaşmasının askıya alınmasından bu yana Moskova Ukrayna’ya giden tüm gemileri potansiyel olarak askeri yük taşıyan gemiler olarak değerlendirerek, müdahale etme hakkını saklı tutuyor ve bu da Karadeniz’deki gerilimi artırıyor.

Bu nedenle ABD Ukrayna tahılının tamamen NATO sınırları içinde kalan bir bölge içinde Tuna Nehri üzerinden ihracatı için Romanya ve Moldova ile görüştüğünü açıklarken, Fidan’ın Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile yaptığı ortak basın toplantısında ise diğer tarafın alternatifi gündeme geldi.

Lavrov’un açıklamasına göre Moskova Katar’ın finansal desteğiyle Türkiye’ye indirimli fiyatla 1 milyon ton tahıl göndermeyi, Türkiye’de işlenecek bu tahılın Afrika ülkeleri gibi en çok ihtiyaç olunan ülkelere aktarılmasını öneriyor.

Ankara Batı basınında Katar’ın da dahil olduğu bu plana ilişkin çıkan haberleri daha önce reddederek, tahıl anlaşmasının alternatifi olmadığını belirtmişti.

Fidan basın toplantısında soru üzerine BM’nin Türkiye’nin katkılarıyla yeni bir öneri paketi hazırladığını söyleyerek, “Bunun, girişimin canlandırılmasında uygun zemin teşkil ettiğini düşünmekteyiz” dedi. Erdoğan ile Putin’in Soçi görüşmesinde alternatiflerin yanı sıra BM’nin son planının da ayrıntılı şekilde ele alınması bekleniyor.

Bu arada Fidan-Lavrov ortak basın toplantısının hemen öncesinde bir açıklama yapan Ukrayna Rusya’nın alternatif planına tepki göstererek, Türkiye’nin böyle bir girişim içinde olmaması gerektiği mesajını verdi.

Açıklamada Ukrayna limanlarından Ukrayna’nın tahıl ihracatı yeniden başlatılmadan Rusya’nın Karadeniz’deki tahıl ihracatını destekleme olasılığını göz önünde bulundurmak, uluslararası yükümlülüklere ve uluslararası hukuka ciddi bir darbe vuracağı belirtildi ve “Bu Moskova’yı daha saldırgan eylemlerde bulunmaya teşvik edecek ve cezasızlık hissini pekiştirecektir” denildi.

Kiev’in açıklamasında şunlar da kaydedildi: “Uluslararası hukukun korunması ve sıkı bir şekilde gözetilmesi konusundaki sarsılmaz tutumunu defalarca teyit etmiş olan Türkiye’nin ve ilgili diğer tarafların Rusya’nın uluslararası yükümlülükleri yeniden ihlal etme ve yeni gıda krizleriyle dünyaya şantaj yapma girişimlerini engellemek için otoritelerini kullanacaklarını umuyoruz.”

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme; Esad: Türkiye, Suriye’den Çekilmedikçe…

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Şam ile Ankara arasında ilişkilerin normalleşmesi için, Türkiye birliklerinin Suriye topraklarından çekilmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi.

14 ve 28 Mayıs seçimleri öncesi Beşar Esad ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir araya gelebileceği belirtiliyordu. Erdoğan ile olası bir görüşmeye ilişkin daha önce de açıklamada bulunan Esad, “Görüşme Erdoğan’ın koşulları altında gerçekleşemez” demişti.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ı beraberindeki heyetle kabul etti. Suriye Devlet Ajansı SANA’nın haberine göre, dünyadaki gidişatın Şam yönetiminin “savunduğu ve bedelini ödediği” konuların doğru olduğunu ve politikalarının “sağlam olduğunu kanıtladığını vurgulayan” Esad, siyasetlerinde ısrar edeceklerinin işaretlerini verdi.

SANA Esad’ın bu çerçevede Abdullahiyan ile İran Suriye ilişkilerini, “bölgedeki durumu, Suriyeli mültecilerin ülkelerine dönüşüne ilişkin çalışmaların yanı sıra Türkiye’nin Suriye topraklarından çekilmesi gerekliliği”ni konuştuğunu bildirdi.

Esad görüşmede “Şam ile Ankara arasındaki ilişkilerin normalleşmesi için Türkiye birliklerinin Suriye toprağından çekilmesinin kaçınılmazlığı” konusunu ifade etti. Habere göre, İran Dışişleri Bakanı Abdullahiyan ise, Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulması gerektiğini belirtti.

Normalleşme sürecinin ilk adımı 28 Aralık’ta atıldı

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Suriyeli mevkidaşı Faysal Mikdad, Suriye’de savaşın başladığı 2011 yılından bu yana dışişleri bakanları düzeyinde ilk kez resmi görüşme için Moskova’da bir araya gelmişti.

Toplantıda ilişkilerin normalleştirilmesinin yanı sıra Suriye’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan 3,7 milyon Suriyeli mültecinin ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunun da ele alınacağı kaydedilmişti.

Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesinde konuyla ilgili yer alan açıklamada “Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hakkında görüş alışverişinde bulunulması, terörle mücadele, siyasi süreç, sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu dönüşleri de dahil olmak üzere insani konuların ele alınması planlanmaktadır” denilmişti.

Ankara ile Şam arasındaki normalleşme sürecinde Rusya’nın da girişimleriyle ilk somut adım bakanlar düzeyinde 28 Aralık’ta atılmıştı.

Moskova’da 28 Aralık 2022’de Türkiye, Rusya ve Suriye savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katılımıyla yapılan üçlü toplantıda Suriye krizi, mülteci sorunu ve Suriye topraklarında bulunan tüm terör örgütleri ile ortak mücadele çabaları ele alınmıştı.

İlk görüşmede Şam yönetiminin, Türkiye’den, topraklarından çekilmesini ve Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) “terörist” olarak tanınmasını istediği ancak bu taleplerin Türkiye tarafından geri çevrildiği bildirilmişti.

Nisan başında dışişleri bakan yardımcıları düzeyinde yapılan toplantıya İran da katıldı. Türkiye, Suriye, Rusya ve İran savunma bakanları ve istihbarat başkanlarının katıldığı 25 Nisan’da yapılan toplantı, Ankara ile Şam arasında başlatılan normalleşme sürecinde yeni bir adım olmuştu.

Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Türkiye “Suriye topraklarında her şekliyle terör örgütleri ve tüm aşırılıkçı gruplarla mücadele, Suriyeli mültecilerin topraklarına dönmelerine yönelik çabaların yoğunlaştırılması”na vurgu yaptı ve tarafların “Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olduklarını teyit” ettikleri belirtilmişti.

Suriye ise “Türk birliklerinin Suriye’den çekilmesi” talebini yinelemişti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 28 Aralık toplantısı öncesinde Suriye’nin kuzeyindeki YPG güçlerine yönelik olası kara operasyonuyla ilgili açıklamada bulunurken, “Biz şu an itibarıyla Suriye, Türkiye, Rusya üçlü olarak bir adım atalım istiyoruz.

Bunun için de önce istihbarat örgütlerimiz bir araya gelsin, ardından savunma bakanlarımız bir araya gelsin, daha sonra dışişleri bakanlarımız bir araya gelsin. Onların yaptığı görüşmelerden sonra da biz liderler olarak bir araya gelelim. Bunu da Sayın Putin’e teklif ettim. O da buna olumlu baktı. Böylece bir dizi görüşmeler zincirini başlatmış olacağız” şeklinde konuşmuştu.

Erdoğan’ın açıklamalarının ardından Rus medyasına yansıyan haberlerde, Moskova’nın Türkiye tarafından önerilen üçlü diplomasi mekanizması fikrine sıcak baktığı belirtilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Kasım ayında Suriye Devlet Başkanı Esad ile görüşebileceğinin sinyalini vermiş ancak Esad, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki askerlerini çekmeyi kabul etmediği müddetçe Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeyeceğini söylemişti.

Paylaşın

Ahmet Faruk Ünsal: Kürt Meselesi, Ontolojik Bir Problem

“Çözüm Süreci” döneminde Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan Ahmet Faruk Ünsal, “Kürt meselesi, sadece siyasal iktidarın meselesi değil. Türkiye’nin genetik kodlarıyla alakalı, ta kuruluşundan bu yana getirmiş olduğu ontolojik bir problem. O yüzden bir iktidarın ya da bir siyasi partinin problemi değil, bir devlet problemidir en nihayetinde” dedi.

Ünsal, “Ama Türkiye’de halihazırda hüküm sürmekte olan siyasal irade, daha rasyonel düşünebilecek bir siyasal moment altına alınırsa -ki bu moment muhtemelen aydınlar, sivil toplum kuruluşları, toplumun dinamik aktörlerinin siyasal iktidarı zorlamasıyla inşa edilebilir- o zaman bir barış süreci mümkün olabilir” ifadelerini kullandı.

Akil İnsanlar Heyeti’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi grubunda görev alan siyasetçi ve insan hakları savunucusu Ahmet Faruk Ünsal ile süreçte yaşananları, yeni bir “çözüm” sürecinin ihtimalini ve nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini Bianet‘e açıkladı.

Dünyanın “hakikaten ve acilen barışa ihtiyaç duyduğunu” belirten Ünsal, bozulan çözüm sürecine dair “Bu barış ihtiyacını karşılayacak siyasi irade oluşur mu, çok net bir şekilde görebildiğimi söyleyemem. Akil İnsanlar Heyeti bağlamında Kürt sorununa yönelik Türkiye merkezli çözüm süreci ya da barış süreci dediğimiz süreç, çok önemli bir girişimdi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Kürt siyasal hareketini muhatap öznesi olarak kabul ettiği bir süreç yürütüldü” diye konuştu.

“Sorunlar aşılabilirdi”

Sürecin akamete uğraması meselesinin üzerinde biraz durmak gerektiğini kaydeden Ünsal, “Karşılıklı, her iki taraftan da hatalar yapıldı. Hem devlet tarafından hem de onun muhatapları tarafından yapılması gerekip de yapılmayan, eksik bırakılan ya da samimiyet, güven, itimat noktasında birtakım eksiklikler nedeniyle olması gereken ilerlemeler maalesef olamadı. Ama süreç, düzgün bir sisteme bağlanmış olsaydı, başka coğrafyaların örnekliğinden daha iyi yararlanılabilseydi bu sorunlar aşılabilirdi” dedi.

“Fakat eğer düzgün mekanizmalar kurulabilmiş olsaydı, bütün bu dış gelişmelerin olumsuz etkilerinin üzerinden gelmek mümkün olabilirdi” diyen Ünsal, Akil İnsanlar Heyeti’nin barış ihtiyacının bütün Türkiye’de iki ay boyunca çok yüksek volümde gündemleşmesini ve barışa dönük talebin yaygınlaştırılmasını sağladığını söyledi.

“Bu süreçte yaşanan en önemli eksiklik tarafların verdikleri sözleri yerine getirip getirmediğini denetleyecek bir gözlem heyetinin inşa edilememiş olmasıydı. Bir gözlem heyeti inşa edilebilmiş olsaydı, her iki tarafın birbirlerine verdikleri sözleri ne kadarını tutup, ne kadarını tutmadıklarını denetleyebilir veya bir güven bunalımı oluştuğunda bunu aşacak arabulucu iradenin ortaya çıkmasını mümkün kılabilirdi.”

“Arabulucu irade” ile neyi kastettiğine dair açıklama yapan Ünsal şunları ifade etti: “Etnik temelli problemlerde kimi zaman uluslararası ölçekte gözlem heyetleri devreye giriyor. İrlanda’da ABD bunu yapmıştı. Kolombiya’da arabulucular oldu. Şu anda Filipinler-Moro’da Türkiye’nin de bir parçası olduğu bir gözlem heyeti, Moro İslami Kurtuluş Cephesi’yle Filipinler hükümeti arasındaki barış sürecinde bir anlamda kolaylaştırıcılık, arabuluculuk yapıyor; gözlem faaliyeti yürütüyor.”

Ünsal, “Türkiye kendi ulusal kapasitesiyle her iki tarafın saygı duyabileceği saygın, akil, sözü dinlenen, adil insan havuzundan beş-altı kişilik bir heyet çıkartabilseydi, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hem de muhatabı PKK’nin güven bunalımlarında devreye girebilir ya da ev ödevlerini yapıp yapmadığını bir şekilde gözleyip ara buluculuk yürütebilirdi. Bir daha böyle bir teşebbüs olursa, mutlak surette yapılması gereken şey, bir gözlem ve denetim heyetinin mümkünse uluslararası değil, Türkiye’nin kendi ulusal potansiyeli kullanılarak oluşturulmasıdır” dedi.

“Süreç başarılı olsaydı…”

Ünsal’a göre süreç devam edip de başarılı olsaydı, bugün Türkiye’de oluşacak siyasi, ekonomik ve toplumsal tabloya dair şunları söyledi:

“Bence birincisi Suriye meselesi bugün olduğu gibi bir kriz halinden çıkardı. Rojava coğrafyası, Türkiye’yle ilişkilerini çok daha dostane, barışçı ve işbirliği temelli bir hal alabilirdi. Bunun hem Suriye’nin yeni anayasasının yazılması sürecine, hem Suriye’nin yeni anayasası örnekliğinde Orta Doğu’ya önemli bir model olabileceği kanaatindeyim. Barış süreci sadece Türkiye’ye ve ona komşu olan Suriye ve Irak’a değil, İran da dâhil olmak üzere Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, hatta Mısır gibi Ortadoğu ülkelerine, bir arada yaşamanın mümkün ve ekonomik modelini sunabilirdi.”

“Türkiye’de askeri operasyonlar ve asayiş ihtiyaçları nedeniyle harcanan kaynakların önemli bir kısmı, insani gelişmeye harcanırdı. Hastaneler, yollar, okullar, diğer imar faaliyetleri, iş alanları gibi konulara yatırım artardı. Bir de Türkiye, yani bir barış ülkesi olarak hem komşularına hem dünyaya çok daha itibarlı, kendi ürünlerini satan, oradan yatırımcıların çok rahat gelebileceği bir ülkeye dönüşürdü. Esasında şunu söylemek isterim; Türkiye’nin elbette ekonomik potansiyeli, yetişmiş insan gücü, teknolojik altyapısı son derece önemli. Şüphesiz ki bunlar bir ekonomik değer ifade ediyor ama Türkiye’nin en büyük ihraç ürünü barış olmalı idi. Barışı ihraç edebiliyor olsaydık, mevcut ekonomik potansiyelin üreteceği zenginlik normal koşullarda üretilen zenginlikten katbekat daha fazla olurdu.”

Akil İnsanlar Heyeti’nin süreçte aldığı role değinen Ünsal, “Birincisi, muhataplığın yani Kürt sorununda devlet açısından bir muhataplığın toplum nezdinde kabul edilebilir olduğu mesajını yaygınlaştırdı. Bunu bütün Türkiye sathında yaptı. İkincisi barışın önemi, savaşın maliyeti ve barışın getireceği potansiyel iyilik ve avantajlar konusunda toplum, ciddi anlamda bir düşünce fırtınasına muhatap oldu. Bunlar değerliydi tabii. O yüzden sürecin toplum nezdinde kabul edilebilir olmasını sağlayan sadece iktidar partisi değil, heyetin çabalarıydı da. Sadece iktidar partisinin yürüttüğü bir iş ve işlem, siyasal muhatapları nezdinde doğal olarak muhalefet motivasyonuyla karşılık buluyor” dedi.

“Muhalefet partileri işin içerisine daha fazla çekilebilirdi ama…”

“Hâlbuki Kürt meselesi, sadece siyasal iktidarın meselesi değil. Türkiye’nin genetik kodlarıyla alakalı, ta kuruluşundan bu yana getirmiş olduğu ontolojik bir problem. O yüzden bir iktidarın ya da bir siyasi partinin problemi değil, bir devlet problemidir en nihayetinde. Muhalefet partileri işin içerisine daha fazla çekilebilirdi ama onlar da anladığım kadarıyla konuya biraz politik motivasyonla, bir muhalefet motivasyonuyla yaklaştı. Ama Meclis’in kalıcı bir komisyon inşa etmesi mümkün olabilirdi, tabii muhalefet buna ne kadar razı olurdu bilemiyorum.”

“Barışın inşası” konusunda üzerine tekrar bir görev düşerse, tabii ki “severek” yerine getireceğini söyleyen Ünsal, “Bundan sonra böyle bir süreç olursa, barışı bütün topluma çok iyi anlatmak lazım. İlave olarak da mutlaka bir arabulucu heyet ya da gözlem faaliyeti yürütecek saygın insanlardan oluşan bir heyetle süreci güçlendirmek, desteklemek, yönetilebilir hale getirmek ve sonuçlandırmak gerek” diye konuştu.

Ünsal sözlerini şöyle sonlandırdı: “Ama Türkiye’de halihazırda hüküm sürmekte olan siyasal irade, daha rasyonel düşünebilecek bir siyasal moment altına alınırsa -ki bu moment muhtemelen aydınlar, sivil toplum kuruluşları, toplumun dinamik aktörlerinin siyasal iktidarı zorlamasıyla inşa edilebilir- o zaman bir barış süreci mümkün olabilir. O zaman Türkiye uluslararası konjonktürün Suriye’de kendisine sağladığı ‘avantajları’, Suriye topraklarında asker bulundurma ve bu askeri varlığın zorlamasıyla Türkiye’deki sığınmacıları Kuzey Suriye’ye yerleştirerek Kürtlerle arasında bir Arap tamponu yerleştirme bakımından söylüyorum, o avantajları göz ardı edip kalıcı bir barışa doğru yönelebilir. O yüzden bizlere, sizlere, basına, baskı gruplarına siyasal iktidar üzerinde barış amaçlı bir moment oluşturma ödevi duruyor diyebilirim.”

Paylaşın

İYİ Parti’den İmamoğlu Ve Yavaş İddialarına Yalanlama: Gizli Gündemimiz Yok

Akşener’in Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a İYİ Parti’den adaylık teklifinde bulunacağı iddiasını yalanlayan İYİ Parti Basın Danışmanı Murat İde, Akşener’in, Yavaş ve İmamoğlu konusunda CHP ile kurumsal bağları konusunda hassasiyet gösterdiğini söyledi.

Murat İde, açıklamasının devamında, “Bu dikkat ve gerçek, büyükşehir belediye başkanlarımızın, Millet İttifakı’nın belediye başkanları olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz” dedi.

Sözcü yazarı Saygı Öztürk’ün, “Meral Akşener’in, CHP’li bazı belediye başkanlarına kanca atmaya çalıştığını, her fırsatta Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarını gündeme getirdiğini” savunması ve Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlarıyla ilgili sözleri üzerine, İYİ Parti Basın Danışmanı İde açıklama yaptı.

Öztürk’ün köşesinde paylaştığı açıklamada, İde’nin sözlerinden öne çıkanlar şöyle:

“Sayın Genel Başkanımız, Millet İttifakı’nın belediye başkanları ile ilgili olarak, her sözün başında, ‘Bu arkadaşlarımız Cumhuriyet Halk Partili’dir ve ‘siyaseten ita amirleri de Sayın Kılıçdaroğlu’dur’ cümlesini hiç eksik etmemiştir. Bu bakış açısıyla, kıymetli başkanlarımızla olan ilişkisinde, CHP ile olan kurumsal bağları en temel sınır olmuş ve bu hassasiyet 4.5 yıldır devam etmiştir.

Ancak, bu dikkat ve gerçek, büyükşehir belediye başkanlarımızın, Millet İttifakı’nın belediye başkanları olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz. Bu gerçeklikte, bir gizli ajanda aramaya gerek yok. Milletin işaret ettiği isimler, siyasetin önemli birer aktörü olmak zorundadır. Çünkü karar siyasilerin değil, bizzat milletindir. Bu sebeple, Sayın Genel Başkanımızın, milletimizin işaret ettiği başkanlarımızdan bahsetmesi, millet emridir ve siyasetin doğasına uygundur.

(…)

Medyada yer alan ve ‘Meral Akşener dedi ki’ diye başlayan kulis (!) iddiaları, ikinci ya da üçüncü ağızlardan duyulmuş dedikodulardan ibarettir. Milletin ağzı torba değil, herkes bir şeyler söylüyor.

(…)

Sayın Genel Başkanımızın, Sayın Mansur Yavaş ve Sayın Ekrem İmamoğlu’na İyi Parti’den adaylık teklifinde bulunacağını ima etmişsiniz. Bu dedikodunun kaynağını tahmin ediyoruz.

(…)

İyi Parti’nin, her iki belediye başkanımız ile ilgili olarak, asla bir gizli ajandası yoktur. 3-6 Mart sürecinde her iki başkanımıza yaptığı çağrıdan ve o tavırdan da anlaşılacağı gibi Sayın Meral Akşener bir konuda bir şey düşünüyorsa, bunu milletimizle açık ve net şekilde paylaşmaktadır. Bu kadar açık konuşan bir Genel Başkan’ın kapı arkasından iş çevirmesini beklemek, hakikati inkardır.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Erdoğan – Putin Görüşmesi Öncesi Kritik Temas

Dışişleri bakanı sıfatıyla ilk kez Moskova’ya Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında önümüzdeki günlerde Soçi kentinde yapılacak görüşme öncesi Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la ön hazırlık kapsamında biraraya geldi.

Hakan Fidan ve Sergey Lavrov Moskova’da yaptıkları görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi. Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin  arasındaki dostluk ve güven duygusunun iki ülke arasındaki ilişkilerin istikametini belirlemede kritik rol oynadığını vurguladı.

Bakan Fidan, “Bugün de gerek ikili gerek bölgesel konularda hayli yoğun istişarelerde bulunduk. Karadeniz Girişimi’nin canlandırılması gündemimizin üst sıralarında yer aldı. Girişimin hem küresel gıda güvenliği hem de Karadeniz bölgesinin istikrarı açısından kritik rolünü vurguladık” ifadelerini kullandı.

Rusya’nın kendi tahıl ve gübresinin kesintisiz ihracatına ilişkin talepleri olduğunu belirten Fidan, bunların karşılanmasının öneminin teyit edildiğini ifade etti. “Ülkemizin yoğun çaba ve katkılarıyla BM yeni bir öneri paketi hazırladı. Bunun, girişimin canlandırılması için uygun bir zemin teşkil ettiğini düşünmekteyiz” diyen Fidan, savaşın gidişatının da gündemlerinde önemli bir yer tuttuğunu dile getirdi.

Tahıl Anlaşması’nın hem dünya gıda güvenliği hem de Karadeniz’in istikrarı ve barışı için son derece önemli olduğunu vurgulayan Fidan, “Türkiye, Tahıl Anlaşması’nı yeniden hayata geçirmek için yoğun çaba harcıyor. Konuya yönelik ciddi adımlar atılması için, ne türden fırsatlar oluşabilir buna dikkatlice bakmaktayız. Birleşmiş Milletler’in anlaşma için yoğun bir faaliyeti var. Guterres ve ekibiyle bizim arkadaşlarımız temas halinde. Rusya’nın taleplerini daha iyi anlamaya ve karşılamaya çalışan bir süreç var” dedi.

“Çalışmalarımız devam edecek”

Anlaşmanın yeniden hayata geçirilmesi sürecinin karmaşık bir süreç olduğunun altını çizen Bakan Fidan, “Çok fazla detay var. Sayın Bakan ve ekibiyle bunları tartıştık. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ve Sayın Putin bir araya geldiğinde bu konuyu daha detaylı tartışacaktır. Çalışmalarımız devam edecek, bu anlaşma hem dünya gıda güvenliği için hem de Karadeniz’in istikrarı için son derece önemli” diye konuştu.

Putin ve Erdoğan’ın Soçi’de görüşeceğini hatırlatan Fidan, bugünkü görüşmenin aynı zamanda liderlerin yapacağı görüşmeye bir hazırlık niteliği taşıdığını söyledi.

İki ülke arasındaki dış ticaret hacminin son bir yılda yüzde 90 artarak 62,4 milyar dolara geldiğini vurgulayan Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’nin kolaylaştırıcı bir rol üstlenmek istediği Karadeniz Tahıl Koridoru konusunda yeşil ışık yakmadı.

“Güvence olmazsa ilerleme olamaz”

Sergey Lavrov, “18 Temmuz’da Karadeniz Girişimi kapsamında çalışmalar durduruldu. Yeniden başlaması için Batı’nın adımlar atması gerekiyor. Putin defalarca net bir şekilde ifade etti. Bütün sorunların çözümlenmesine yönelik tedbirler alınacak. Yerine getirilmemiş yükümlülüklerin yerine getirilmesini istiyoruz. BM’nin çabalarını takdir ediyoruz, bu çabaları destekliyoruz. Sayın Guterres ile Johannesburg’da görüştük ve dürüstçe ifade ettik. ‘Bu mesajlarda tek bir güvence yok. Sadece vaatler var. Rus tahıl ve gübresinin yurtdışına çıkarılmasına Batı engel oluyor. Batı’dan istirhamda bulunabilirler. Güvence gelirse yarın bunları uygulayabiliriz. Güvence olmazsa ilerleme olamaz” diye konuştu.

Lavrov, 1 milyon ton tahılın uygun fiyata Türkiye’deki fabrikalarda işlenerek ihtiyaç sahibi ülkelere gönderilmesine sıcak baktıklarını, Katar’ın da bu sürece mali olarak destek vermeye hazır olduğunu dile getirdi.

Paylaşın

Ekrem İmamoğlu, Partisinden “İstanbul’da Tam Yetki” Talep Edecek

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, CHP yönetimine, “Kentte tam başarı, uyumlu çalışma ve belediye meclisinde çoğunluk sağlama hedefleri için adayların belirlenmesinde tam yetki talep ediyorum” diyeceği öne sürüldü.

Ekrem İmamoğlu, ayrıca genel seçimlerdeki gibi ilin tüm mahallelerini kapsayan bir çalışma yaptırıyor. Hazırlanacak raporda ilçelere göre kimleri belediye başkanı olarak görmek istediklerini sorulacak ve ortaya çıkan isimler belirlenecek.

Diken’den Altan Sancar’ın haberine göre; İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) başkanlığı için bir kez daha aday olmaya hazırlanan Ekrem İmamoğlu, CHP yönetiminden İstanbul’un 39 ilçesinde adayların belirlenmesi için söz sahibi olmayı isteyecek. İmamoğlu ayrıca genel seçimlerdeki gibi ilin tüm mahallelerini kapsayan bir çalışma yaptırıyor.

28 Mayıs seçimlerinin ardından CHP’de ‘değişim’ söylemlerinin fitilini ateşleyen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bir yandan da bir kez daha İstanbul’a adaylığa hazırlanıyor. CHP’nin İstanbul ilçe kongrelerinde ortaya çıkan tablodan ‘mutlu olduğu’ belirtilen İmamoğlu, ortaya attığı ‘değişim’ söyleminin İstanbul il yönetiminde de karşılık bulacağına inanıyor.

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul için bir kez daha aday adaylığını duyuran İmamoğlu, ekibinden kente dair kapsamlı bir çalışma talep etti. Edinilen bilgilere göre, İmamoğlu 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimleri öncesi ekibinin yaptığı ve İstanbul’un mahallelerinde yaşayan yurttaşların oy verme eğilimlerini, partinin ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun potansiyel oy oranını ortaya koyan çalışmanın tekrarlanmasını istedi. Genel seçim için hazırlanan rapor doğrultusunda çalışan ve hedefine ulaşan İmamoğlu’nun bu raporun yaş grupları, dezavantajlı gruplar, bölgesel farklılıklar üzerinden detaylandırılmasını istedi.

İmamoğlu, hazırlanacak rapor doğrultusunda adaylığını açıkladığı konuşmada belirttiği gibi iş birliğini İstanbul’dan kurma çalışmalarını da hızlandırmayı hedefliyor. Böylece genelden önce yerelde iş birliğini örgütlemeyi ve partilerin seçmenlerini adaylığı etrafında bir araya getirmeyi hedefliyor.

Öte yandan İmamoğlu, İstanbul’da ‘tam başarı’ için CHP yönetiminden talepte bulunacak. Buna göre İmamoğlu, partisinin yönetiminde İstanbul’un ilçelerinde gösterilecek belediye başkan adaylarının belirlenmesi için söz sahibi olmayı ve tam yetki isteyecek. Hazırlanacak raporda ilçelere göre kimleri belediye başkanı olarak görmek istediklerini sorulacak ve ortaya çıkan isimler belirlenecek.

Rapor sonrası farklı partilerin seçmenleri ile seçim süreci öncesi kurulması hedeflenen ilişkiler doğrultusunda da İmamoğlu partisinin yönetimine çalışmasını sunarak, “Kentte tam başarı, uyumlu çalışma ve belediye meclisinde çoğunluk sağlama hedefleri için adayların belirlenmesinde tam yetki talep ediyorum” diyecek. Kurmaylarına göre, çalışmalar ve CHP’deki kongreler süreci kısmen tamamlandıktan sonra Kılıçdaroğlu ile İmamoğlu arasında bir görüşme olması bekleniyor.

Paylaşın

Bakan Şimşek: Hedefimiz Sürdürülebilir Ve Kapsayıcı Büyüme

2023 ikinci çeyrek büyüme rakamlarını değerlendiren Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Hedefimiz büyümenin güçlü olmasının yanı sıra, aynı zamanda dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı olmasıdır” dedi.

Haber Merkezi / Bakan Şimşek, iç ve dış talep dengesinin yeniden tesisi için tedbirler almaya ve uygulamaya devam edeceklerini ve bu tedbirlerle ekonominin dış şoklara karşı kırılganlığını azaltmayı hedeflediklerini vurguladı.

Şeffaf, tutarlı ve uluslararası normlara uygun politikalar sayesinde güvenin temin edilmesinin öngörülebilirliği artıracağını söyleyen Mehmet Şimşek öngörülebilirliğin, sürdürülebilir büyümenin sağlanması için gereken yatırım ve istihdam artışı için kritik önem taşıdığına dikkat çekti.

Şimşek, uygulanan politikaların makro finansal üzerindeki olumlu etkilerinin görülmeye başlandığını ve bu etkileri kalıcı hale getirmek ve istikrarın sağlanması için gerekli adımları atmayı sürdüreceklerini söyledi.

Türkiye İstatistik Kurumu’na göre gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) 2023 yılı ikinci çeyreğinde yüzde 3,8 arttı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2023 ikinci çeyrek büyüme rakamlarını değerlendirdi. Şimşek özetle şu ifadeleri kullandı:

“Sıkı küresel finansal koşullar ve geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,8 daralan küresel ticarete rağmen deprem felaketinin ekonomik etkilerini telafi etmeye çalıştığımız yılın ikinci çeyreğinde ekonomimiz güçlü büyüme performansına devam etmiştir.

Net dış talep büyümeyi sınırlandırmıştır. Öte yandan ekonominin üretken kapasitesinin artırılması açısından önem arz eden yatırım harcamaları yüzde 5,1 artmıştır. Hedefimiz büyümenin güçlü olmasının yanı sıra, aynı zamanda dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı olmasıdır.

Kaynakların tüketimden çok; yatırım, istihdam, üretim ve ihracata aktarılmasını önceliklendiriyoruz. Bu tedbirler neticesinde ekonomimizin dış şoklara karşı kırılganlığını azaltmayı hedefliyoruz. Şeffaf, tutarlı ve uluslararası normlara uygun politikalar sayesinde güvenin temin edilmesi ile öngörülebilirlik artırılacaktır.

Öngörülebilirlik, sürdürülebilir büyümenin sağlanması için gereken yatırım ve istihdam artışında kritik önem taşımaktadır. Uyguladığımız politikaların makro finansal istikrar üzerindeki olumlu etkilerini görmeye başladık.

Bu etkilerin kalıcı olması ve istikrarın sağlanması için gereken adımları atmaya devam edeceğiz. Dengeli ve sürdürülebilir büyüme ile sağlanacak refah artışının toplumun tüm kesimleri tarafından adil paylaşılması önceliğimizdir.”

Paylaşın