Son Derece Etkili Beş Doğal ‘Sivrisinek’ Kovucu

Sivrisinekler, hoş bir açık hava deneyimini hızla kaşıntılı bir kabusa dönüştürebilir. Ticari böcek kovucular mevcut olsa da, birçok kişi kimyasallar ve bunların sağlık, çevre üzerindeki potansiyel olumsuz etkileri nedeniyle doğal alternatiflerini tercih etmekte.

Haber Merkezi / Neyse ki doğa, sivrisinekleri etkili bir şekilde uzak tutabilecek bir çok alternatif sunmakta. İşte onlardan beşi:

Sitronella yağı: Limon otu bitkisinin yapraklarından ve saplarından elde edilen sitronella yağı, iyi bilinen bir doğal sivrisinek kovucudur. Güçlü kokusu, sivrisinekleri çeken kokuları maskeleyerek sivrisinekleri etkili bir şekilde uzak tutmakta. Sitronella yağını incelterek cildin açıkta kalan bölgelerine uygulamak yeterlidir.

Neem yağı: Neem ağacının tohumlarından elde edilen neem yağı, başka bir güçlü doğal sivrisinek kovucudur. Neem yağını incelterek cildin açıkta kalan bölgelerine uygulamak yeterlidir.

Lavanta: Lavanta sadece hoş bir kokuya değil aynı zamanda sivrisinek kovucu özelliklere de sahiptir. Bahçeye lavanta dikmek veya kapalı alanda lavanta bulundurmak, sivrisinekleri azaltılmaya yardımcı olabilir.

Sarımsak: Mutfağın vazgeçilmezi sarımsağın keskin aroması sivrisineklere karşı güçlü bir silah olabilir. Düzenli olarak sarımsak tüketmek vücudun sivrisinekleri uzaklaştıran bir koku yaymasına neden olabilir.

Nane yağı: Nanenin ferahlatıcı kokusu çok sevilir ancak bu koku sivrisinekler tarafından da nefret edilir. Nane yağı, sivrisinekleri etkili bir şekilde uzaklaştıran bileşikler de içerir. Nane yağını incelterek incelterek cildin açıkta kalan bölgelerine uygulamak yeterlidir.

Paylaşın

İYİ Parti’de ‘Koray Aydın’ İstifası

Hafta sonu yapılan kurultayında Koray Aydın’ı desteklediğini belirten İYİ Parti Samsun Milletvekili Erhan Usta, grup başkanvekiliği görevinden istifa ettiğini duyurdu.

İYİ Parti’nin 5’inci Olağanüstü Kurultayı bugün Ankara’da ATO Congresium’da yapıldı. İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in aday olmadığı seçimde, TBMM Grup Başkanı Koray Aydın, Grup Başkanvekili Müsavat Dervişoğlu, Göç Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcı Mehmet Tolga Akalın ve Günay Kodaz genel başkanlık için yarıştı. Müsavat Dervişoğlu, genel başkan seçildi.

İYİ Parti Grup Başkanvekili ve Samsun Milletvekili Erhan Usta, kurultayda Koray Aydın’ı desteklediğini belirterek görevinden istifa ettiğini duyurdu. Usta açıklamasında “Başka bir adaya desteğimi açıkladıktan sonra bu görevime devam etmem siyasi nezakete uygun olmayacaktır” ifadelerini kullandı.

Erhan Usta’nın sosyal medya hesabından yaptığı açıklama şöyle: “Partimiz Cumartesi günü 5. Olağanüstü Kurultayını gerçekleştirmiştir. Sn. Müsavat Dervişoğlu İYİ Parti’nin yeni genel başkanı olarak seçilmiştir. Kendisini tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

Çok kısa bir zaman dilimine sıkıştırılan kurultay süreci boyunca yaptığımız istişareler sonucunda, Sn. Koray Aydın’ı destekleme kararı aldım ve bu kararımı kamuoyuyla da paylaştım.

Aldığım bu kararda, İYİ Parti’nin merkezde konumlanması ve partinin toparlanması ihtiyacına, Sn. Koray Aydın’ın daha fazla katkı sağlayacağına olan inancım etkili olmuştur. Genel Başkan seçilen Sn. Müsavat Dervişoğlu’nun da bu ihtiyaca cevap vereceğine, vermeye gayret edeceğine inanıyorum. Müsavat Dervişoğlu, “abi” diye hitap ettiğim, uzun süredir sorunsuz çalıştığım biridir.

Kendisiyle kişisel olarak herhangi bir sorunum asla bulunmamaktadır. Bu bir bayrak yarışıdır ve delegelerimiz bu ateşten gömleği kendisine uygun görmüştür. Ancak başka bir adaya desteğimi açıkladıktan sonra bu görevime devam etmem siyasi nezakete uygun olmayacaktır.

Bu nedenle, kongre günü salonda, TV ekranlarında da söylediğim üzere Grup Başkanvekilliği görevimden istifa ediyorum. Bugün itibarıyla İYİ Parti TBMM Grubuna istifa dilekçemi verdim. Bu kararı ivedilikle açıklamamın nedeni; yeni kurulacak İYİ Parti grubunun önünü açmaktır. Göreve getirilecek arkadaşlarımıza şimdiden başarılar diliyorum.”

Paylaşın

Avrupa Birliği, Filistin’i Tanımaya Hazırlanıyor

Hamas’ın başlattığı Filistin – İsrail savaşının 205. günü geride kalırken, birçok Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkenin mayıs ayı sonuna kadar Filistin devletini tanımasının beklendiği açıklandı.

Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı ise son 24 saatte 34 artarak 34 bin 488’e çıktı. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise son 24 saatte 68 artarak 77 bin 643’e yükseldi.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Pazartesi günü Riyad’da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu özel toplantısı marjında yaptığı açıklamada, birçok Avrupa Birliği üyesi ülkenin Mayıs ayı sonuna kadar Filistin devletini tanımasının beklendiğini söyledi.

27 AB üyesi ülkeden aralarında İsveç, Bulgaristan, Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Romanya’nın da bulunduğu dokuz ülke halihazırda Filistin devletini tanıyor. İspanya, İrlanda, Malta ve Slovenya da 22 Mart’ta yaptıkları açıklamada, Filistin devletini tanımaya hazır olduklarını ilan etmişti.

Ancak AB’nin resmi pozisyonu, bölge için uluslararası kabul görmüş barış planı çerçevesinde, “iki devletli çözüm”ün bir parçası olarak kurulması halinde Filistin’in devlet olarak tanınması yönünde.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel de, 12 Nisan’da yaptığı açıklamada Filistin devletini tanımaya istekli Avrupa Birliği ülkelerinin, birlikte hareket ederek bölgede barışın sağlanması için önemli bir süreci tetiklemeleri çağrısı yapmıştı. Michel, İspanya, İrlanda, Slovenya ve Malta’nın ortak tutumuna atıfla, AB üyesi olmayan benzer tutuma sahip ülkeleri de bu girişime katılmaya davet etmişti.

Öte yandan Hamas, İsrail’in sunduğu ateşkes anlaşmasının ana hatlarına olumlu yaklaştıklarını açıkladı. Kimliğinin paylaşılmasını istemeyen Hamas yetkilisi, Fransız haber ajansı AFP’ye ateşkes anlaşması taslağında “büyük bir sorun görmediklerini” söyledi.

“İsrail yeni bir engel çıkarmadığı sürece mevcut atmosfer olumlu” diyen yetkili, son anlaşma taslağının detaylarına ilişkin bilgi paylaşmadı. Başka bir Hamas yetkilisi, AFP’ye geçen hafta “kalıcı bir ateşkesi, yerinden edilmiş kişilerin serbestçe geri dönmesini, esir takası için makul şartları ve Gazze kuşatmasını sonlandırmayı garanti eden” bir anlaşmaya sıcak bakacaklarını söylemişti.

Axios haber portalı ve İsrail medyasının üst düzey İsrailli yetkililere dayandırdığı haberlere göre, yakın zamanda bir uzlaşmaya varılmaması halinde Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’ta da bir kara operasyonuna başlanacağı belirtiliyor.

İsrail medyasında Mısır ve İsrailli heyetler arasındaki son görüşmelerde Hamas’la sınırlı bir uzlaşmaya varıldığı; buna göre yalnızca ileri yaştaki rehinelerle, kadın ve hasta rehinelerin serbest bırakılacağına yönelik haberler yer almıştı.

Axios’un haberinde, ateşkesin süresinin ise Hamas tarafından serbest bırakılacak rehinelerin sayısına bağlı olacağı belirtildi. İsrail, Hamas’ın iki hafta önce masaya getirdiği kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Hamas yetkililerinin, Mısır’ın başkenti Kahire’de İsrailli heyetle bugün bir araya gelerek son teklifle ilgili görüşme yapması bekleniyor. ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda aylardır yürütülen ateşkes anlaşması çalışmalarında henüz somut bir sonuç elde edilemedi.

Kahire’nin yanı sıra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da Gazze’de ateşkes konusu gündemde. İsrail ve Ürdün ziyareti öncesinde Riyad’a giden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Dünya Ekonomi Forumu’nun (WEF) ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin toplantılarına katılacak.

Bu toplantılarda Gazze’de ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması çabaları ele alınıyor. Toplantılara aralarında Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un da olduğu Avrupa ve Ortdadoğu ülkelerinden bakanlar katılıyor.

İsrail’in ateşkes teklifi neyi içeriyor?

Reuters’e bilgi veren bir kaynağa göre, İsrail Cumartesi günü sunduğu teklifte, Hamas’ın elindeki rehinelerin serbest bırakılması yönünde bir uzlaşma sağlanması halinde, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a planlanan askeri harekatı ertelemeyi öneriyor.

Yaklaşık 40 rehinenin serbest bırakılması karşılığında İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin salıverilmesini içeren teklif belirli bir süre için ateşkes sağlanmasını da öngörüyor. Ancak İsrail, Hamas’ın kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Paylaşın

DEM Parti’den ‘Yeni Anayasa’ Açıklaması: Çok Acil Bir İhtiyaç

Meclis’te basın toplantısı gerçekleştiren DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum. Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te yaptığı basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Koçyiğit, şunları söyledi:

“Milli Eğitim Bakanı, eğitim sisteminin altına dinamit koyan, Milli Eğitim Sistemini ve okulu tarikat yuvasına dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan bir bakandır. Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Modeliyle bir aşama kat etti.

Türkiye’deki öğrenci velilerine de şunu söylüyoruz. Milli Eğitim Bakanının icraatları devam ederse, çocuklarınızı bu uygulamalardan nasıl koruyacağınızı hepimizin beraber düşünmesi ve tartışması gerekiyor. Aslında çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim paradigmasını hep beraber inşa edebiliriz. Bunun imkanları fazlasıyla mevcut. Fakat Milli Eğitim Bakanlığının “Türkiye Yüzyılı” başlığıyla askıya çıkardığı model tam anlamıyla bir skandalı içeriyor. Tekçi olan rejimi daha da tekçi hale getirmeye, istedikleri makbul vatandaşı okuldan başlayarak yetiştirmeye dönük bir müfredat olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

İlk eleştirinin diğer çevrelerce ilericilik-gericilik meselesine sıkıştırılmasını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu, Türkiye Cumhuriyetinin din ve dinsel örgütlenme ile geliştirdiği simbiyoz ilişkiyi görmezden gelen bir anlayıştır. Mesele sadece ilericilik ve gericilik olarak ele alınamaz; mesele AKP’nin 2071 hayalleriyle örtüşen dindar ve kindar nesil yetiştirmeye yönelik paradigmasını yaşamsallaştırmasıdır. Bu anlamıyla bu müfredat çok tehlikeli bir adımdır.

Yakın tarihte yetişen kuşaklara baktığımızda -ki ben de onlardan biriyim- hiçbirimiz özgürlükçü, laik, çoğulcu bir ortamda yetişmedik. Türkiye Cumhuriyetinin bütün müfredatına baktığımızda, Milli Eğitim Sistemine baktığımızda her zaman bir tipoloji yaratmaya yönelik bir aklı olduğunu görüyoruz. Genel olarak farklılıkları yok etmeye yönelik, farklı halkları, inançları ve mezhepleri çoğunluk içerisinde eritmeye yönelik bir müfredat var. O anlamıyla sistemin kendisinin bir “hedef insanı” var aslında.

Fakat AKP dönemiyle bunun daha da ilerletildiğini ve tam bir dinci motivasyonla bu işin ele alındığını görmek mümkün. Bir yüzyıldır halkları, toplumsal kesimleri, toplumsal sınıfları, inançları, kültürleri ve her şeyi eritmeye çalışan bu sistem şimdi yeni bir aşamaya geçti. Bu yeni aşamayı da aslında ilerici bir model olarak ya da en azından kendileri açısından vizyonel bir model olarak topluma anlatmaya çalışıyorlar ki bunun hiçbir şekilde doğru olmadığını ifade edelim.

Çok uzun süredir AKP’nin eğitimdeki meselesi ikili bir ayak üzerinden yürüyor. Birincisi; bir dindar ve kindar nesil yetiştirmektir. İdeolojik saikle yürüttükleri bir mesele bu. Makbul bir vatandaş kimliği inşa etmeye çalışıyorlar. Diğer yönüyle de kapitalizmin ihtiyaçlarına göre ara eleman yetiştirmeye, sermaye için insan gücü yetiştirmeye dönük bir yaklaşımları var. Daha önce bir okul-fabrika dönemiydi, şimdi öğrenci-işçi modeline geçiş var. Okullar fabrikaya dönüştürülmüş durumda, artık sanayi sitelerinin içine yapılıyor.

Öğrenciler ise artık öğrenci değil her biri çocuk işçi. Çocuk işçilere de sermayenin ihtiyaçlarına göre beceri kazandırılmaya ve sisteme bir şekilde entegre edilmeye çalışılıyor. Bu modelin neoliberal bir model olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Oluşturdukları modeli bir hafta askıda tuttular. Sivil toplumun, üniversitelerin, akademisyenlerin, siyasi partilerin, veli derneklerinin ve diğer bütün çevrelerin katılımına kapattıklarını görüyoruz. O yüzden çoğulcu ve katılımcı değil. Yani yine AKP’nin hızlı bir şekilde oldubittiye getirdiği bir süreçle karşı karşıyayız.

Eğitim dediğimiz ve bütün toplumu, gelecek nesilleri ilgilendiren bir meselenin sadece bakanlık ve AKP eliyle yürütülmesi doğru mudur? Tabii ki değildir. Bu akıldan hızlı bir şekilde geri dönülmesi ve gerçekten yeni bir müfredat yazılacaksa, eğitimdeki yapısal sorunların öncelikle giderilmesi gerekiyor. Bu sorunları konuşmak, tartışmak ve bu sorunlara çözüm önerileri geliştirmek için akademisyenlerin, üniversitelerin, sivil toplumun, siyasi partilerin, velilerin ve öğrencilerin katılımıyla yeni bir süreç başlatılmalıdır.

Sadece Türkçeye, Türklüğe, Müslümanlığa, Müslümanlığın da bir mezhebine indirgenmiş bir sistem aklı ve eğitim müfredatının bu ülkede yaşayan bütün halkları, inançları ve toplumsal kesimleri dışladığını ve bu anlamıyla da ayrımcı ve ötekileştirici bir müfredat programı olduğunu, dolayısıyla bu süreci daha da derinleştirdiğini söylememiz gerekiyor. Oysa ki 31 Mart seçimleri sadece bu ülkede yaşayan işçilerin ve emekçilerin bir itirazı değildi, aynı zamanda eğitim sistemine yönelik ciddi bir itiraz ve ret olarak da okunmalıdır. Bu itirazın da süreç yürütülürken göz önünde bulundurulması gerekiyordu. Ancak ne yazık ki bütün bunların göz önünde bulundurulmadığını görüyoruz.

21. yüzyıldayız. 2024 yılındayız. Ancak hala anadilinde eğitimi konuşamıyoruz, hala başta Kürt çocukları olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halkların çocukları anadilinde eğitime erişemiyor. Hala bu ülkenin çocukları okula aç gidip geliyor. Hala müfredat tekçi yapısını koruyor, cinsiyetçi yapısını koruyor. Bütün bunların içerisinde bize bir masal anlatmaya çalışan Milli Eğitim Bakanlığı var ki buna inanmamızın, buna güvenmemizin mümkün olmadığını ifade etmemiz gerekiyor.

Bizler AKP’nin paradigma inşasının önünde duracağız, sonuna kadar mücadele edeceğiz. 3. Yol perspektifimizle yeni bir eğitim modelinin oluşturulması için; eşitlikçi, özgürlükçü ve toplumsal katılımın olduğu bir model için elimizden gelen bütün çabayı harcayacağız. Bu müfredat tam anlamıyla bütün topluma, çocukların geleceğine, Türkiye’nin geleceğine kasteden bir müfredattır. Derhal bu müfredattan geri adım atılması çağrımızı yinelemek istiyorum.

“Tahir Elçi cinayetinin dosyasını kapatmaya çalışıyorlar”

28 Kasım 2015’te Dağkapı Meydanında 4 Ayaklı Minarenin önünde Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi katledildi. 8 yılın sonunda bugün öğrendiğimiz bir haber var. Savcılık her 3 sanık polis hakkında da beraat yönünde mütalaa verdi. 8 yıl boyunca bu cinayetin üzerine hiçbir şekilde gitmeyen, aksine cinayetin üstünü örtmeye çalışan yargının, bugün verdiği mütalaa kararı yeni bir faili meçhuldür. Diyarbakır’ın orta yerinde onlarca kameranın önünde vuruldu Tahir Elçi ama kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen bir yargı var. Kimin vurduğunu tespit edemiyoruz diyen kriminal raporlar gerçeği var. Ancak bu raporları yalanlayan başka raporlar da var.

Katilin kimliğini tespit etmek gerçek bir yargılama için çok önemliydi ama bundan imtina ettiler. Örneğin soruşturma aşamasında savcılık gizlilik kararıyla sır perdesi çektiği bu davada polislerin avukatlığını yaptı. Dosyada olay yeri incelemesi 5 ay sonra yapılıyorsa, tabii ki bu deliller açığa çıkamazdı. Keşif yapılmazsa, tabii ki mermi çekirdeği bulamazdı. Polisleri şüpheli değil tanık sıfatıyla dinlerseniz tabii ki hakikat açığa çıkmazdı. En önemlisi de cinayet anını gösteren emniyetin 12 saniyelik kamera görüntüsünün kaybedilmesi cinayetin üstünü örtmeye yönelik önemli bir delil karartmaydı.

Peki, katilin kim olduğunu bildikleri için onu korumaya çalıştıklarını düşünsek abartılı mı olur, hayır. Tam da bunu yapıyor yargı. Katili biliyor, tanıyor ve korumaya çalışıyor. Çünkü Elçi’nin avukatlarının dava dosyasındaki tüm görüntülerin incelenmesiyle Londra Üniversitesinden aldığı görsel ve işitsel veri analiz raporunda, aslında siyah ceketli polis memurunun Elçi’ye yönelik açık ve engelsiz bir ateş hattıyla silahını ateşleyen tek kişi olduğu tespit edilmişti. Peki, davanın heyeti ve savcı bütün bu raporu göz önünde bulundurdu mu? Hayır.

Davayı karartmayı, katili yargıdan ve adaletten kaçırmayı tercih ettiler. Katili istihbarat şube tanıyor, iktidar biliyor, dönemin başbakanı olan ve “Biz iktidardan düşersek beyaz toroslar dönemi başlayacak” diyen Davutoğlu çok iyi biliyor. Bu karanlığın üzerini bütün bu bilenler birlikte kapatmaya çalışıyor. Ama biz de katili biliyoruz ve tanıyoruz, katili koruyan anlayışı tarihsel hafızamızla çok iyi biliyoruz. Bu dosyanın böyle kapanmaması için, Tahir Elçi’nin katillerinin adalet önünde gereken hesabı vermesi için sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Tahir Elçi dosyasındaki bu aşamanın bir kez daha kamu vicdanını ve toplumsal adalet duygusunu zedelediğini ifade etmek istiyorum. Buradan derhal geri adım atılmalıdır. Dosyanın üstünü kapatarak değil, dosyadaki gerçeği açığa çıkarıp gerçek suçluları adalet önüne çıkarak Türkiye yeni bir döneme kapı aralayabilir. Aksi ise eski Türkiye’yi hatırlatan, onu referans alan bir pratiktir. Eski Türkiye’nin bugün hepimizi nereye getirdiğini de herkes çok iyi biliyor. Bu çağrımı da yinelemek istiyorum.

Bir anayasa tartışması süreci başladı. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ve AKP’nin birçok sözcüsü açıklamalar yaptılar. Tabii ki demokratik bir anayasanın Türkiye için bir ihtiyaç olduğu açık ve net. Biz de toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve gerçekten eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasanın yapılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyoruz. Kürt sorununu çözmeye odaklı, eşit yurttaşlık tanımının yapıldığı, güçlendirilmiş yerel yönetimi savunan çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa yapılması artık çok acil bir ihtiyaç.

Fakat yolda kaza yapmamak için de birtakım hazırlıklar yapmaya ihtiyaç var. Örneğin ülkenin öncelikle normalleşmesi gerekiyor. İfade özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır. Baskıcı politikalar, baskıcı pratikler hızla terk edilmelidir. Partimizin daha önce sunduğu yeni bir anayasa için yol temizliği çalışmaları mutlaka dikkate alınmalıdır. Mehmet Uçum açıklamalar yapmış. Kendisi Saray’dan sürekli hukuk fetvaları veren biri olarak biliniyor. Açıklamalarının ciddiyetten uzak olduğunu ifade etmek istiyorum.

Süslü, çoğulcu, özgürlükçü cümleler kuruyor ama pratiği bunun tam tersidir. “50 + 1 halkın demokratik kazanımıdır” demiş. Kuvvetler ayrılığının olmadığı, gittikçe totaliter bir yönetime dönüşen, sınırsız yetkili bir iktidarın oluşturduğu bu sistem nasıl 50+1’i özgürlükçü olarak ifade edebilir? Hiçbir özgürlüğümüz yok, hiçbir hukuksal güvencemiz yok. En temel haklarımız askıya alınmış durumda. Anayasa askıda, tam bir anayasasızlık yaşıyoruz ama Uçum 50+1’i ve onun yönetim sistemini demokratik bir yönetim olarak ifade ediyor.

Öncelikle bu ülke gerçek anlamda bütün bunları gerçekleştirmek ve demokratik bir anayasa yapmak istiyorsa, AİHM kararlarını hızlıca uygulamalıdır ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engelleri kaldırmaktan yargı bağımsızlığının sağlanmasına kadar bir dizi işi ivedilikle yapmalıdır. Daha da önemlisi bugün halihazırda devam eden Kobani Kumpas Davası, HDP Kapatma Davası gibi bu ülkenin utanç karnesine yerleşen, demokrasi tarihinin birer utanç vesikası olan davalarda hızlı bir şekilde tutum almalıdır ve bu konudaki haksız hukuksuz uygulamalardan vazgeçmelidir.

İşte o zaman biz gerçekten demokratik bir anayasa yapma niyetinin olduğuna inanırız. Ancak böyle bir şey yapmıyorlar. Sadece süslü cümleler kurarak demokratik anayasa yapma işini yürütmeye ve bunu topluma yeni ve pozitif bir gündem olarak sunup kendi iktidarlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Şunu söyleyelim; biz hiçbir şekilde AKP’ye can suyu olabilecek bir yeni anayasa yapma tartışmasının bir parçası olmadık, bundan sonra da olmayacağız. Gerçekten yeni bir anayasa yapılmak isteniyorsa, 12 Eylül darbe anayasasından kurtulmak isteniyorsa da bunun yol temizliğini yapma çağrımızı buradan tekrar ifade etmek istiyorum.

“Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz”

Sayın Uçum yeni anayasa başlığında bazı ilkeler de saymış. O ilkeler de gerçekten güzel, kulağa hoş geliyor. “Kişilerin hak ve özgürlüklerinin eksiksiz yer aldığı, yedi kuşak hak ve özgürlükler alanlarının tanımlandığı, hak ve özgürlüklerin esas sınırlamalarının istisna olduğu özgürlükçü bir anayasa yapılmalı” diyor örneğin. Daha birçok ilke var, ben saymayayım. Okurken gözlerim doldu. Uçum güzel söylüyor ama sazı yok. Demokratik anayasa geçmişten bugüne DEM Parti ve geleneğinin hep gündeminde oldu.

Bu konuda çokça çağrı yaptık, yol temizlik planını açıkladık. Taslaklarımızı demokratik kamuoyu ile paylaştık. Bütün bunları yaparken de hiçbir zaman AKP gibi iktidarda kalmayı ya da pragmatik bir yerden kendi partimizin siyasal çıkarlarını öncelemedik. Türkiye halklarının geleceğini, Türkiye halklarının eşit ve özgür bir şekilde bir arada yaşamasını önceledik. Sözümüzü buradan kurduk, sözümüzü bunun için kurduk. O zaman söyleyelim: Darbe anayasalarına palyatif çözümlerle makyaj yapmak Türkiye’nin sorununu çözmez.

Kürt sorununu çözemeyen bir ülkede gerçek anlamda demokratik ve özgürlükçü bir anayasa yapılamaz. Kadını görmeyen, gençleri görmeyen, işçi sınıfını görmeyen, doğayı görmeyen, toplumu katmayan bir anayasa yapım süreci olmaz. Olmadığını daha önce de gördük. Anayasa darbe ruhundan arındırılmak ve sivilleştirilmek isteniyorsa, öncelikle yeni bir anayasa ihtiyaçtır. Türkiye halkları bunu yapmaya muktedirdir ve Türkiye halkları bunun kapısını aralamıştır. Bu kapıyı hep beraber açabiliriz. Bunun için iktidarın samimi olması gerekiyor.

Bunu da pratikte göstermesi, toplumda güven oluşturması gerekiyor. Biz AKP kanadından gelen bütün açıklamalarda; kaybettiği gücü yeniden ele geçirmeye çalıştığını, “2028 yürüyüşü” içerisinde tekleyen sistemini ayakta tutmaya çalıştığını, 50+1’i kendi lehine yeniden yapılandırmaya çalıştığını görüyoruz. Bütün bunlar toplumun ihtiyaçları ile örtüşmeyen amaçlardır. Bu amaçlara çıkılan yol sonuç alıcı olmayacaktır. Yeni bir anayasa tartışmasına varız ama AKP’ye can suyu olacak bir tartışmanın dışındayız, böyle bir tartışmanın parçası olmayacağız.

1 Mayıs haftasındayız. Çarşamba günü 1 Mayıs etkinlikleri alanlarda, meydanlarda yapılacak. Bütün işçi sınıfı talepleriyle meydanlarda olacak. 1 Mayıs derken işçi sınıfı üzerinden tartışmaları yürütüyoruz. İşçi sınıfının önemli bir bölümünü oluşturan kadınların ve kadın emeğinin yok sayılmasını 1 Mayıs vesilesiyle gündem yapmak istiyorum. Aile Bakanlığı 8 Mart etkinlikleri için Mor Protokol Organizasyon şirketine neredeyse 10 milyon lira para ödemiş. Bu şirketin son 7 ayda aldığı 7 ayrı ihale ile birlikte düşündüğümüzde, yaklaşık 17 milyonu aşan bir hale aldığını görüyoruz.

Bu ne cüret, bu ne vurdumduymazlık? Bu ihalelerin de olağanüstü ve acil durumlarda yapılması gereken yöntemle yapıldığını, toplumdan kaçırıldığını görüyoruz. Bu paralar kimin parası? Halkın parası, kadınların parası. Bu parayı kadınlar için harcamak yerine sadece siyasilerin katıldığı etkinliklere harcamayı kendileri açısından uygun görmüşler. Bu tablonun karşısında kadınlar aç, işsiz, güvencesiz ve en ağır şartlarda çalışıyor. Bütün bu güvencesizlik içinde yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Esnek, parçalı, yarı zamanlı birçok iş yapanların kadınlar olduğunu biliyoruz. Kadın emeğinin en fazla sömürülen emek olduğunu görüyoruz.

Tüm bunlara duyarsız olan, gözünü kulağını kapatmış bir iktidar gerçeği ile karşı karşıyayız. Onlarca ekonomi paketi getirdiler, tek birinin içinde kadınlar yoktu, kadın emeğini gören bir uygulama yoktu. Onun için biz kadınlar 1 Mayıs’ta meydanlarda olacağız; emeğimiz ve haklarımız için, işyerinde taciz ve mobbinge uğramamak için, işten çıkarılan ilk kişi olmamak için, eşit işe eşdeğer ücret almak için, emeğimiz, bedenimiz ve kimliğimiz için alanlarda olacağız. Bu erkek devlet şiddetine karşı, patron-koca-babanın el ele verip bizleri ve emeğimizi sömürmesine karşı isyan ve itirazımızı 1 Mayıs meydanlarında ifade edeceğiz.

“Taksim 1 Mayıs için yasaklanamaz”

Sayın Bakan Yerlikaya bir açıklama yaptı ve Taksim Meydanının 1 Mayıs ve miting meydanı olmadığını ifade etti. Aynı şekilde Çalışma Bakanı Vedat Bilgin’in bu konuda açıklamaları var. Bütün açıklamaları hayretle izliyoruz. Bu kadar tarihsel hafızadan ve ülke gerçeğinden kopuk açıklamaları nasıl izah ederiz açıkça bizler de bilmiyoruz. Ama biz Meclis kürsüsünden bir kez daha ifade edelim. Taksim Meydanı sadece bir meydan değildir, aynı zamanda emek ve özgürlük mücadelesinin sembolüdür.

Yasak kararının asıl amacının aslında demokratik haklarımızı gasp etmek, işçi sınıfının tarihsel hafızasını yok etmek olduğunu çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını ideolojik saiklerle de aldığını çok iyi biliyoruz. AKP’nin bu yasak kararını sınıfsal karakteri nedeniyle de çok iyi biliyoruz. Çünkü işçi düşmanı bir iktidarla karşı karşıyayız. İşçi düşmanı, sınıf düşmanı bir iktidarın da işçi sınıfının emeğinin ve kanının olduğu o meydana bir değer atfetmesini de açıkçası beklemiyoruz. Tabii ki bu yasak kararına boyun eğmeyeceğiz. Taksim Meydanı yasaklanamaz. Taksim Meydanı bizimdir.

Taksim Meydanı; 1 Mayıs meydanıdır, adalet meydanıdır, özgürlük meydanıdır. Taksim Meydanını kapatmaya çalışanları tarih de affetmeyecek işçi sınıfı da asla affetmeyecek. Bu vesileyle bir kez daha bütün işçi sınıfının 1 Mayısını kutluyorum. O gün yan yana, omuz omuza Taksim Meydanına hep beraber yürüyeceğiz. Bijî Yek Gulan, Yaşasın 1 Mayıs! Bütün farklılıklarımızla ve renklerimizle işçi sınıfıyla buluşacağımız ve beraber kol kola yürüyeceğimiz o coşkulu bayram gününü şimdiden dört gözle beklediğimi ifade etmek istiyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

AİHM, Bin ByLock Davasında Daha Türkiye’den Savunma İstedi

AİHM, ByLock kullandıkları gerekçesiyle “terör örgütü üyeliği” suçundan yargılanıp çeşitli cezalara mahkum edilmiş bin kişinin daha “hak ihlali” temelinde yaptığı başvuruları bilgi ve görüş için Türkiye’ye iletti.

AİHM’in 2023 yılı istatistikleri raporuna göre, geçtiğimiz yıl bekleyen davalar arasında en yüksek başvuru sayısına sahip ülke Türkiye oldu.

AİHM verilerine göre mahkemenin 68 bin 450 davalık toplam dava yükünün 23 bin 397’sini yani yüzde 34,2’sini Türkiye menşeli davalar oluşturdu. Bu davaların büyük çoğunluğunu 2016 yılındaki darbe girişimi sonrası yapılan başvurular oluşturuyor.

Sadece ByLock kullanımına ilişkin AİHM gündemindeki mecvut başvuru sayısı ise 8 binin üstünde. Potansiyel başvuru sayısı ise 100 bin olarak tahmin ediliyor.

Merkezi Fransa’nın Strasbourg kentindeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ByLock kullandıkları gerekçesiyle “terör örgütü üyeliği” suçundan yargılanıp çeşitli cezalara mahkum edilen bin kişinin daha dava başvurusunu beş dosya halinde görüş amacıyla Ankara’ya tebliğ ettiğini bildirdi.

Başvurular, “hak ihlali” temelinde Ankara’ya karşı dava açmak için yapılmıştı. AİHM Aralık 2023’te bin başvuru daha tebliğ etmişti. Mahkeme gündeminde 8 binden fazla ByLock dosyası bulunuyor.

Dava başvuruları, 2019-2023 yılları arasında AİHM gündemine taşınmış şikayetlerden oluşuyor. Başvurucular, haklarındaki mahkumiyet kararlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) adil yargılanma hakkıyla ilgili 6’ncı ve kanunsuz ceza olamayacağını düzenleyen 7’nci maddelerini ihlal ettiğini savunuyor.

AİHM, ByLock kullanımına ilişkin davalarla ilgili pilot kararını (Yüksel Yalçınkaya davası) 26 Eylül 2023 tarihinde açıklamış, AİHS’nin 6 ver 7’nci maddelerine ek olarak toplantı ve örgütlenme özgürlüğüyle ilgili 11’inci ve kararların bağlayıcılığı ve infazıyla ilgili 46’ncı maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmişti.

Eylül 2016’da tutuklandıktan sonra yargılanan eski öğretmen Yüksel Yalçınkaya, ByLock uygulaması kullandığı gerekçesiyle “FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum edilmişti. AİHM, Yalçınkaya kararında, Türk hükümetinin yargılanma haklarına getirilen kısıtlamaları yeterince gerekçelendirmediği ve yargılamanın adil şekilde yürütülmediği sonuçlarına varmıştı.

Pilot dava kararında, ByLock yargılamalarında yasaların aşırı geniş ve keyfi yorumlandığı ve mahkemelerin bu yargılamalardaki genişletici ve öngörülemez yorumunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7’nci maddesinin keyfi soruşturma, mahkumiyet ve cezalandırmaya karşı etkili güvenceler sağlama amaç ve hedefine aykırı olduğu sonucuna varılmıştı.

Paylaşın

Gazze’de İsrail Saldırılarında Can Kaybı 34 Bin 488’e Çıktı

Hamas’ın başlattığı Filistin – İsrail savaşının 205. günü geride kalırken, Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı ise son 24 saatte 34 artarak 34 bin 488’e çıktı. 

Haber Merkezi / Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise son 24 saatte 68 artarak 77 bin 643’e yükseldi.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) Genel Komiseri Philippe Lazzarini, artan sıcaklıklar nedeniyle Gazze’de en az iki çocuğun öldüğü haberini aldıklarını duyurdu.

UNRWA, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada İsrail saldırıları altındaki Gazze’deki savaştan en çok etkilenen gruplardan birinin çocuklar olduğunu belirterek hemen ateşkes çağrısında bulundu.

Filistinli sağlık yetkililerine göre, İsrail’in gece boyunca düzenlediği bir dizi hava saldırısında Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah kentinde en az 22 kişi öldü.

Gazze ile Mısır arasındaki sınır boyunca yer alan bölge, İsrail’in askeri harekâtından kaçan insanların sığındığı Gazze nüfusunun yarısından fazlasına ev sahipliği yapıyor.

Görgü tanıkları ve sağlık görevlileri hava saldırılarının Refah’ta üç evi vurduğunu söyledi. İsrail ordusu, savaş uçaklarının Lübnan’ın güneyinde Hizbullah militanlarına karşı saldırılar düzenlediğini duyurdu.

Öte yandan Hamas, İsrail’in sunduğu ateşkes anlaşmasının ana hatlarına olumlu yaklaştıklarını açıkladı. Kimliğinin paylaşılmasını istemeyen Hamas yetkilisi, Fransız haber ajansı AFP’ye ateşkes anlaşması taslağında “büyük bir sorun görmediklerini” söyledi.

“İsrail yeni bir engel çıkarmadığı sürece mevcut atmosfer olumlu” diyen yetkili, son anlaşma taslağının detaylarına ilişkin bilgi paylaşmadı. Başka bir Hamas yetkilisi, AFP’ye geçen hafta “kalıcı bir ateşkesi, yerinden edilmiş kişilerin serbestçe geri dönmesini, esir takası için makul şartları ve Gazze kuşatmasını sonlandırmayı garanti eden” bir anlaşmaya sıcak bakacaklarını söylemişti.

Axios haber portalı ve İsrail medyasının üst düzey İsrailli yetkililere dayandırdığı haberlere göre, yakın zamanda bir uzlaşmaya varılmaması halinde Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’ta da bir kara operasyonuna başlanacağı belirtiliyor.

İsrail medyasında Mısır ve İsrailli heyetler arasındaki son görüşmelerde Hamas’la sınırlı bir uzlaşmaya varıldığı; buna göre yalnızca ileri yaştaki rehinelerle, kadın ve hasta rehinelerin serbest bırakılacağına yönelik haberler yer almıştı.

Axios’un haberinde, ateşkesin süresinin ise Hamas tarafından serbest bırakılacak rehinelerin sayısına bağlı olacağı belirtildi. İsrail, Hamas’ın iki hafta önce masaya getirdiği kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Hamas yetkililerinin, Mısır’ın başkenti Kahire’de İsrailli heyetle bugün bir araya gelerek son teklifle ilgili görüşme yapması bekleniyor. ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda aylardır yürütülen ateşkes anlaşması çalışmalarında henüz somut bir sonuç elde edilemedi.

Kahire’nin yanı sıra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da Gazze’de ateşkes konusu gündemde. İsrail ve Ürdün ziyareti öncesinde Riyad’a giden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Dünya Ekonomi Forumu’nun (WEF) ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin toplantılarına katılacak.

Bu toplantılarda Gazze’de ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması çabaları ele alınıyor. Toplantılara aralarında Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un da olduğu Avrupa ve Ortdadoğu ülkelerinden bakanlar katılıyor.

İsrail’in ateşkes teklifi neyi içeriyor?

Reuters’e bilgi veren bir kaynağa göre, İsrail Cumartesi günü sunduğu teklifte, Hamas’ın elindeki rehinelerin serbest bırakılması yönünde bir uzlaşma sağlanması halinde, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a planlanan askeri harekatı ertelemeyi öneriyor.

Yaklaşık 40 rehinenin serbest bırakılması karşılığında İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin salıverilmesini içeren teklif belirli bir süre için ateşkes sağlanmasını da öngörüyor. Ancak İsrail, Hamas’ın kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Paylaşın

MHP’den Ahmet Davutoğlu’na Sert Sözler: Siyasi Kalpazan

Ahmet Davutoğlu’nun “Bahçeli bayrak açtı. Cumhur İttifakı dağılıyor” sözlerine tepki gösteren İsmet Büyükataman, “‘Trol Ahmet’ şunu kulağına küpe etmelidir; kendisinin ve küsurat partisinin aziz milletimizde bir karşılığı olmadığı gibi, sözlerinin tarafımızca da bir kıymeti harbiyesi yoktur” dedi ve ekledi:

“Şizofrenik kurgularıyla fitne saçmaktan bir adım öteye gidemeyen stratejik çapsız, siyasi kalpazan Davutoğlu, içinde bulunduğu çukurda çırpındıkça çamura batmakta, rezilliğine rezillik katmaktadır.”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “yerel halk” sözlerine verdiği tepki, tartışılmaya devam ediyor.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Saadet Partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, Bahçeli’nin Şimşek’e yönelik sözlerini hatırlatarak, “Sayın Bahçeli bayrak açtı. Bu, sıradan bir gelişme değildir. Cumhur İttifakı içinde çok derin çatlaklar olduğunu görüyoruz. 2018’in Cumhur İttifakı da dağılıyor. Geçen sene yenilmiş Millet İttifakı’nda nasıl tartışma başladı ise şimdi de sıra Cumhur İttifakı’nda, bu seçim sonrasında orada da çatlaklar var” diye konuştu.

Bahçeli’nin açıklamalarının, kendisine 2001 yılındaki gelişmeleri hatırlattığını ifade eden Davutoğlu, “Aynı 2001’de olduğu gibi Başbakan Yardımcısı olduğunu unutarak bütün o krizin yükünü rahmetli Ecevit’in yıpranmış bedenine yüklemesi gibi şimdi de Sayın Erdoğan’ın ama Sayın Erdoğan’dan önce Sayın Şimşek’in üzerine yükleme taktiği bu. Biz bu filmi gördük.

Sayın Bahçeli, kaçamazsınız, şu anda çekilen sefaletin, yoksulluğun, israfın, hukuksuzluğun hepsinde sizin de payınız var.” değerlendirmesinde bulundu. Ahmet Davutoğlu, sosyal medya hesabından da Saadet Partisi grubunda yaptığı konuşma ve Bahçeli’nin bazı sözlerinin yer aldığı bir videoyu “2002’den 2024’e aynı senaryo, aynı hedef… Bu sefer sorumluluktan kaçamazsınız Sayın Bahçeli!” notuyla paylaştı.

“Stratejik çapsız, siyasi kalpazan”

Davutoğlu’na yanıt, MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman’dan geldi. Büyükataman, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Siyaset sahnesindeki ‘stratejik rezillikleri’ ile nam salmış olan Ahmet Davutoğlu, şimdi de trollük yaparak ilgi çekmeye çalışmış. Hastalık derecesinde bir takıntı ile her fırsatta Milliyetçi Hareket Partisi’ne ve Cumhur İttifakı’na saldıran Serok Ahmet’in sataşmalarının ciddiye alınacak bir tarafı bulunmamaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi ve Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli’yi hedef alarak gündeme gelmeye çalışan ‘Trol Ahmet’ şunu kulağına küpe etmelidir; kendisinin ve küsurat partisinin aziz milletimizde bir karşılığı olmadığı gibi, sözlerinin tarafımızca da bir kıymeti harbiyesi yoktur. Şizofrenik kurgularıyla fitne saçmaktan bir adım öteye gidemeyen stratejik çapsız, siyasi kalpazan Davutoğlu, içinde bulunduğu çukurda çırpındıkça çamura batmakta, rezilliğine rezillik katmaktadır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Son 20 Yılda 32 Binden Fazla İşçi, İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

2003 – 2024 yılları arasında 32 binden fazla işçi iş kazalarında hayatını kaybetti. Aynı dönemde okulda olması gereken en az 907 çocuk iş kazalarında yaşamını yitirdi.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Makina Mühendisleri Odası, “28 Nisan Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü” kapsamında 2003-2024 yılları arasında ülkede yaşanan iş cinayetlerini raporlaştırdı.

Oda Başkanı Yunus Yener imzasıyla yapılan açıklamada “Hemen her gün 5 işçinin, 2003-2024 döneminde iş cinayetlerinde 32 binden fazla işçinin hayatını kaybettiği gözetildiğinde, ülkemizde bir iş cinayetleri rejimi olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür. İş cinayetleri rejimi değişmeli, işçi sağlığı-iş güvenliği ve tüm çalışma yaşamı mevzuatı kamuculuk ve sosyal devlet İlkeleri temelinde yeniden düzenlenmelidir” denildi.

BirGün’ün haberine göre, 2012 yılında çıkarılan 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun TBMM’de görüşülmesi sırasında ve yasalaşmasından sonraki bilgilendirme toplantılarında yetkililerin, sürekli olarak ‘yasadan sonra iş kazaları ve meslek hastalıklarında azalma olacağını’ söylediği hatırlatılarak, “Oysa resmî istatistikler gösteriyor ki, 2012 yılından bu yana iş kazası sayıları ve iş kazası sonucu ölümlerde azalma bir yana, hep artış olmuştur. Bu artışlar sermayenin azami kâr hırsı ve iktidarın sermayeyi destekleme politikalarından kaynaklanmaktadır” ifadelerine yer verildi.

En az 907 çocuk yaşamını yitirdi

İşçi Sağlığı ve iş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) çalışmalarına göre de son 11 yılda en az 671, AKP’li yıllarda en az 907 çocuk çalışırken hayatını kaybetti.

İSİG’in çalışmaları sonucunda 2023 yılında 147 kadın, bin 785 erkek işçinin yaşamını yitirdiği; 22’sinin 14 yaş ve altında, 32’sinin de 15-17 yaş arasında olduğu saptandı. Ayrıca 106 mülteci/göçmen işçinin de yaşamını yitirdiği belirlendi. 2023 yılında iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin 54’ü (yüzde 2,79) sendikalı, 1.878’i ise (yüzde 97,21) sendikasız.

Paylaşın

Hamas’tan Ateşkes Açıklaması: İsrail’in Teklifine Olumlu Yaklaşıyoruz

Filistin – İsrail savaşının 206. günü geride kalırken, Hamas’tan dikkat çeken bir açıklama geldi. Hamas, İsrail’in sunduğu ateşkes anlaşmasının ana hatlarına olumlu yaklaştıklarını açıkladı.

Haber Merkezi / Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı ise son 24 saatte 66 artarak 34 bin 454’e çıktı. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise son 24 saatte 138 artarak 77 bin 575’e yükseldi.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

Kimliğinin paylaşılmasını istemeyen Hamas yetkilisi, Fransız haber ajansı AFP’ye ateşkes anlaşması taslağında “büyük bir sorun görmediklerini” söyledi. “İsrail yeni bir engel çıkarmadığı sürece mevcut atmosfer olumlu” diyen yetkili, son anlaşma taslağının detaylarına ilişkin bilgi paylaşmadı.

Başka bir Hamas yetkilisi, AFP’ye geçen hafta “kalıcı bir ateşkesi, yerinden edilmiş kişilerin serbestçe geri dönmesini, esir takası için makul şartları ve Gazze kuşatmasını sonlandırmayı garanti eden” bir anlaşmaya sıcak bakacaklarını söylemişti.

Axios haber portalı ve İsrail medyasının üst düzey İsrailli yetkililere dayandırdığı haberlere göre, yakın zamanda bir uzlaşmaya varılmaması halinde Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’ta da bir kara operasyonuna başlanacağı belirtiliyor.

İsrail medyasında Mısır ve İsrailli heyetler arasındaki son görüşmelerde Hamas’la sınırlı bir uzlaşmaya varıldığı; buna göre yalnızca ileri yaştaki rehinelerle, kadın ve hasta rehinelerin serbest bırakılacağına yönelik haberler yer almıştı.

Axios’un haberinde, ateşkesin süresinin ise Hamas tarafından serbest bırakılacak rehinelerin sayısına bağlı olacağı belirtildi. İsrail, Hamas’ın iki hafta önce masaya getirdiği kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Hamas yetkililerinin, Mısır’ın başkenti Kahire’de İsrailli heyetle bugün bir araya gelerek son teklifle ilgili görüşme yapması bekleniyor. ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda aylardır yürütülen ateşkes anlaşması çalışmalarında henüz somut bir sonuç elde edilemedi.

Kahire’nin yanı sıra Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da da Gazze’de ateşkes konusu gündemde. İsrail ve Ürdün ziyareti öncesinde Riyad’a giden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Dünya Ekonomi Forumu’nun (WEF) ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin toplantılarına katılacak.

Bu toplantılarda Gazze’de ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması çabaları ele alınıyor. Toplantılara aralarında Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un da olduğu Avrupa ve Ortdadoğu ülkelerinden bakanlar katılıyor.

İsrail’in ateşkes teklifi neyi içeriyor?

Reuters’e bilgi veren bir kaynağa göre, İsrail Cumartesi günü sunduğu teklifte, Hamas’ın elindeki rehinelerin serbest bırakılması yönünde bir uzlaşma sağlanması halinde, Gazze Şeridi’nin güneyindeki Refah’a planlanan askeri harekatı ertelemeyi öneriyor.

Yaklaşık 40 rehinenin serbest bırakılması karşılığında İsrail hapishanelerindeki Filistinlilerin salıverilmesini içeren teklif belirli bir süre için ateşkes sağlanmasını da öngörüyor. Ancak İsrail, Hamas’ın kalıcı ateşkes talebini ise reddediyor.

Paylaşın

Papillon Lefèvre Sendromu Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Papillon Lefèvre sendromu (PLS), genellikle yaklaşık bir ila beş yaş arasında ortaya çıkan, oldukça nadir görülen bir genetik hastalıktır. PLS, dişleri çevreleyen ve destekleyen yapıların (periodontium) şiddetli iltihaplanması ve dejenerasyonu ile birlikte avuç içi ve ayak tabanındaki kuru pullu lekelerin (palmar-plantar hiperkeratoz) gelişmesiyle karakterize edilir.

Haber Merkezi / Süt dişleri (süt dişleri) sıklıkla gevşer ve yaklaşık beş yaş civarında düşer. Tedavi edilmezse sekonder (kalıcı) dişlerin çoğu da yaklaşık 17 yaşına kadar kaybedilebilir. PLS ile ilişkili ek semptomlar ve bulgular arasında sık görülen irin üreten (piyojenik) cilt enfeksiyonları, tırnaklarda anormallikler (tırnak distrofisi) ve aşırı artış sayılabilir. terleme (hiperhidroz). Papillon-Lefèvre sendromu otozomal resesif bir şekilde kalıtsaldır. Katepsin C olarak bilinen bir enzimin üretimini düzenleyen CTSC genindeki değişikliklerden (değişikliklerden) kaynaklanır.

Papillon Lefèvre sendromu, genellikle bir ila beş yaşları arasında ciltte kuru pullu lekelerin (hiperkeratoz) gelişmesiyle karakterize edilir. Bu yamalar genellikle ellerin ve ayakların alt kısımlarında sınırlıdır, ancak dizlere ve dirseklere de yayılabilir. Nadiren ellerin ve ayakların üst kısımları, göz kapakları, dudaklar, yanaklar ve/veya vücudun diğer bölgeleri de etkilenebilir. Etkilenen cilt alışılmadık derecede kırmızı ve kalın olabilir, ancak renk ve doku bakımından farklılık gösterebilir. Soğukta cilt lezyonları kötüleşebilir ve yürümek ağrılı olabilir. Nadir durumlarda, ileriki yaşlarda göz kapaklarında kistler oluşabilir.

Etkilenen bireylerde dişlerin genellikle normal şekilde oluştuğu ve sürdüğü görülmektedir. Bununla birlikte, etkilenen bireylerin çoğunda, dişleri çevreleyen ve destekleyen dokularda kronik şiddetli iltihaplanma ve dejenerasyon (diş eti iltihabı ve periodontit) görülür. Diş etleri ve dişleri destekleyen altta yatan bağlar ve kemik genellikle etkilenir. Bebeğin (süt veya süt) dişleri çıktığında bu bölgeler kızarır, şişer ve kanar (diş eti iltihabı). Ağız iltihaplanabilir (stomatit), lenf düğümleri şişebilir (bölgesel adenopati) ve diş etlerinde enfeksiyonlara yatkınlığa neden olan cepler oluşabilir.

Ağız kokusu adı verilen belirgin bir ağız kokusu gelişebilir. Çiğneme çok acı verici olabilir. Dişlerin bulunduğu kalınlaşmış kemik sırtı (alveoler süreç) parçalanabilir (alveolar kemik erimesi). Süt dişleri 4-5 yaşlarında sıklıkla sallanır ve düşer. Daha sonra iltihap azalabilir ve diş etleri daha sağlıklı görünebilir. Ancak tedavi edilmediğinde yetişkin (kalıcı) dişlerin çoğu 16 yaşına gelindiğinde aynı şekilde kaybedilebilir. Hem süt dişleri hem de yetişkin dişleri genellikle sürme sırasına göre etkilenir. Etkilenen bazı bireylerde sadece hafif periodontal hastalık görülür ve/veya daha sonra periodontal hastalık ortaya çıkar.

Etkilenen bireyler sıklıkla tekrarlayan, irin üreten (piyojenik) cilt enfeksiyonlarına sahip olabilir. Bazı kişiler, karaciğer apsesi, kıl foliküllerinin enfeksiyonu (furunculosis), solunum yolu enfeksiyonları ve koltuk altı, kasık, anal ve göğüs bölgelerinde meydana gelen şişmiş, ağrılı lezyonlarla karakterize bir durum olan hidradenitis supportiva gibi diğer enfeksiyonlar için risk altında olabilir.

Çoğu kişinin kolayca kırılabilen hassas tırnakları vardır. Saçlı deride ve vücuttaki kıllar seyrek olabilir (hipotrikoz). Bazı kişilerde saç köklerinde aşırı miktarda keratin gelişebilir ve ciltte sert, koni şeklinde şişliklere (papüller) neden olabilir. Etkilenen bireylerde hoş olmayan (kötü kokulu) bir kokuyla birlikte aşırı terleme (hiperhidroz) de görülebilir. Bazı bireylerde kafatasında kalsiyum birikimi yaşanır ve etkilenen dokunun sertleşmesine (intrakranyal kalsifikasyon) neden olur.

Papillon Lefèvre sendromuna CTSC (Katepsin C) genindeki değişiklikler (değişiklikler) neden olur. Genler, vücudun birçok fonksiyonunda kritik rol oynayan proteinlerin oluşturulması için talimatlar sağlar. Bir gen değiştirildiğinde protein ürünü hatalı, verimsiz olabilir veya mevcut olmayabilir. Belirli bir proteinin işlevlerine bağlı olarak bu, vücudun birçok organ sistemini etkileyebilir.

CTSC geni, katepsin C olarak bilinen spesifik bir enzim tipinin (lizozomal proteaz) üretimini kodlar. Protein, çeşitli bağışıklık hücrelerinde ve PLS’den etkilenen belirli vücut bölgelerinde yüksek seviyelerde eksprese edilir. Bunlar arasında, avuç içi, ayak tabanı ve diz gibi derinin koruyucu dış katmanını (epidermis) oluşturan, epitel hücreleri olarak bilinen sıkı bir şekilde paketlenmiş hücrelerin yanı sıra diş etinin (diş eti) belirli hücreleri de bulunur. Etkilenen akrabalarda CTSC geninde birkaç farklı değişiklik tespit edilmiştir. Belirli değişiklikler, hastalığı olan bireylerde katepsin C enzimatik aktivitesinin neredeyse tamamen kaybolmasıyla veya genin değiştirilmiş tek bir kopyasını taşıyan (heterozigot taşıyıcılar) bazı aile üyelerinde enzim aktivitesinin nispeten azalmasıyla sonuçlanabilir.

Araştırmacılar Papillon Lefèvre sendromunun gelişimi için CTSC genindeki değişikliklerin yanı sıra başka faktörlerin de gerekli olduğuna inanıyor . Büyük olasılıkla, bağışıklık sistemindeki kusurlar, özellikle de nötrofiller veya doğal öldürücü hücreler adı verilen beyaz kandaki kusurlar söz konusudur. Nötrofiller vücudun enfeksiyonlara, özellikle de bakteriyel ve fungal enfeksiyonlara karşı savaşmasına yardımcı olmada rol oynar. Doğal öldürücü hücreler virüslerle savaşmaya yardımcı olur. Ancak bu tür faktörlere yönelik araştırmalar tutarlı bulgulara yol açmamıştır ve Papillon Lefèvre sendromunda gözlenen klinik belirtilerin gelişmesine yol açan altta yatan mekanizmaları anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Papillon Lefèvre sendromu otozomal resesif bir şekilde kalıtsaldır. Çoğu genetik hastalık, biri babadan, diğeri anneden alınan bir genin iki kopyasının durumuna göre belirlenir. Resesif genetik bozukluklar, bir bireyin aynı özellik için anormal bir genin iki kopyasını, her bir ebeveynden birer tane olmak üzere miras almasıyla ortaya çıkar. Bir kişi hastalık için bir normal gen ve bir de hastalık geni miras alırsa, kişi hastalığın taşıyıcısı olacaktır ancak genellikle semptom göstermeyecektir. Taşıyıcı olan iki ebeveynin hem değiştirilmiş geni geçirme hem de etkilenmiş bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %25’tir. Anne-baba gibi taşıyıcı olan bir çocuğa sahip olma riski her gebelikte %50’dir. Bir çocuğun her iki ebeveynden de normal gen alma şansı %25’tir. Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır.

Papillon Lefèvre sendromlu birçok bireyin ebeveynleri kan yoluyla (akraba) yakından akrabadır. Tüm bireyler 4-5 anormal gen taşır. Yakın akraba (akraba) olan ebeveynlerin her ikisinin de aynı anormal geni taşıma şansı, akraba olmayan ebeveynlere göre daha yüksektir, bu da resesif genetik bozukluğu olan çocuk sahibi olma riskini artırır.

Papillon Lefèvre sendromunun tanısı, ayrıntılı hasta öyküsü ve karakteristik fiziksel bulguların tanımlanmasını içeren kapsamlı bir klinik değerlendirme ile doğrulanabilir. Bazı durumlarda, el avuçları ve ayak tabanlarındaki karakteristik cilt anormallikleri dahil olmak üzere cilt anormallikleri doğumda (konjenital) veya bebeklik döneminde belirgin olabilir.

Çoğu durumda, dişleri çevreleyen ve destekleyen dokuların (periodontium) iltihaplanması ve dejenerasyonu belirginleşene kadar bozukluğun tanısı doğrulanamayabilir. Bu genellikle süt dişlerinin (süt dişleri) sürmeye başladığı yaşamın üçüncü ve beşinci yılları arasında meydana gelir. Pek çok insanda diş kaybıyla eş zamanlı olarak ciltte anormallikler ortaya çıkar. Ayrıca kafatasındaki anormal kalsiyum birikiminin (intrakranyal kalsifikasyon) belirlenmesi tanının doğrulanmasına yardımcı olabilir.

Bir bebeğin veya çocuğun idrarının basit bir analizi (idrar analizi) ile teşhis konulabilir. Papillon-Lefèvre sendromu olduğundan şüphelenilen bir çocuğun idrarı, katepsin C enziminin herhangi bir aktivitesinin olup olmadığını görmek için test edilir. Bu enzimin çok az aktivitesi veya hiç aktivitesi, bozukluğun teşhisidir. Bu son derece önemlidir çünkü erken teşhis ve hızlı tedavi potansiyel olarak agresif periodontitis ve diş kaybını önleyebilir ve Papillon-Lefèvre sendromlu kişilerin genel yaşam kalitesini iyileştirebilir.

Moleküler genetik testler tanıyı doğrulayabilir. Moleküler genetik testler, Papillon-Lefèvre sendromuna neden olduğu bilinen CTSC genindeki değişiklikleri tespit edebilir , ancak yalnızca uzman laboratuvarlarda teşhis hizmeti olarak kullanılabilir.

Tedavi, her bireyde belirgin olan spesifik semptomlara yöneliktir. Tedavi, uzmanlardan oluşan bir ekibin koordineli çabalarını gerektirebilir. Çocuk doktorları, cerrahlar, cilt problemlerini değerlendiren ve tedavi eden doktorlar (dermatologlar), diş hekimi, çocuk diş hekimi, dişleri destekleyen ve çevreleyen alanı etkileyen bozuklukların tedavisinde uzman (periodontist) ve restorasyon uzmanından oluşan diş cerrahi ekibi ve dişlerin değiştirilmesi (protez uzmanı) ve diğer sağlık profesyonellerinin etkilenen çocuğun tedavisini sistematik ve kapsamlı bir şekilde planlaması gerekebilir. Genetik danışmanlık etkilenen bireyler ve aileleri için faydalı olabilir. Ayrıca tüm aileye psikososyal destek önerilmektedir.

Etkilenen bireyler ve aileleri için genetik danışmanlık önerilir. Ayrıca tüm aileye psikososyal destek önerilmektedir. Doktorlar, enfeksiyonun önlenmesine ve erken tanımlanmasına yardımcı olmak için etkilenen bireyleri dikkatle izleyebilir. Diş eti enfeksiyonu meydana gelirse antibiyotik tedavisi reçete edilebilir. Uygun ağız hijyeni ve ağız gargaralarının kullanılması tavsiye edilir. Dişler kaybedilirse bunların yerine diş implantları konulabilir.

İlgili cilt anormalliklerinin topikal kayganlaştırıcılar ve nemlendiriciler (yumuşatıcılar) ile tedavisinde sınırlı başarı bulunmuştur. Bazen cildin dış katmanını parçalayan ilaçlar (keratolitikler) veya ciltteki iltihaplanmayı azaltan topikal steroidler de kullanılabilir. Bazı durumlarda cilt problemlerini hafifletmek için ameliyat ve deri grefti kullanılabilir. Terlemeyi önleyici ve deodorantların kullanılması aşırı terlemeye (hiperhidroz) yardımcı olabilir.

Paylaşın