Medya Hegemonyası: Toplumsal Beklentilerin Sessizce Kodlanması

Günümüz toplumunda medya yalnızca haber veren bir araç değil; neyin “normal”, neyin “makul”, neyin “başarı” sayılacağını fısıltıyla öğreten görünmez bir öğretmen.

Haber Merkezi / Ekranlardan, manşetlerden ve algoritmaların seçtiği akışlardan yayılan bu öğretim, çoğu zaman yüksek sesle değil; tekrarın gücüyle, seçiciliğin sessizliğiyle işliyor.

Peki bu sessiz kodlama nasıl gerçekleşiyor ve biz farkında mıyız?

Her gün karşılaştığımız haber diliyle başlayalım. Hangi olaylar “son dakika” olurken hangileri dipnotlarda kayboluyor? Bir ekonomik kriz anlatılırken sorumluluk kime yükleniyor; çözüm olarak hangi reçeteler “akılcı” diye sunuluyor?

Medya, yalnızca olanı aktarmıyor; olanın nasıl anlaşılması gerektiğini de çerçeveliyor. Bu çerçeveleme, ideolojik bir bağırıştan ziyade, gündelik bir alışkanlık gibi sunulduğu için daha etkili.

Popüler kültür bunun bir başka cephesi. Dizilerdeki aile yapıları, reklamlardaki mutluluk tarifleri, yarışma programlarındaki “başarı hikâyeleri” tek tek masum görünebilir.

Ancak yan yana geldiklerinde ortak bir dünya görüşü üretirler: Tüketerek mutlu olma, rekabet ederek değer kazanma, uyum sağlayarak kabul görme. Alternatif hayatlar, aykırı tercihler ya egzotikleştirilir ya da görünmez kılınır. Böylece “seçeneklerimiz” genişliyormuş gibi görünürken, beklentilerimiz daraltılır.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Medya kimin adına konuşuyor? Sahiplik yapıları ve reklam ilişkileri bu soruya ipuçları verir. Büyük medya kuruluşlarının finansal bağımlılıkları, haberin tonunu ve sınırlarını belirler.

Eleştiri vardır ama ölçülüdür; itiraz vardır ama sistemin dışına taşmaz. Çünkü sistemin dışı, reytingin ve reklamın dışıdır. Sessiz kodlama tam da burada devreye girer: Açık sansüre gerek kalmadan, “önemsiz” ilan edilen başlıklar rafa kaldırılır.

Dijital çağ bu hegemonyayı dağıttı mı, yoksa derinleştirdi mi? Sosyal medya ilk bakışta çoğulculuk vaadi taşır. Herkesin sesi var gibidir. Oysa algoritmalar, hangi seslerin yükseltileceğine karar verir.

Tıklanabilir olan, duygusal tepki üreten, kutuplaştıran içerik ödüllendirilir. Böylece kamusal tartışma alanı genişlemek yerine keskinleşir; karmaşık sorunlar basit karşıtlıklara indirgenir. Sessiz kodlama bu kez kod satırlarıyla yapılır.

Medya hegemonyasının en güçlü yanı, rıza üretmesidir. İnsanlar dayatılan beklentileri benimserken bunu kendi tercihleri sanabilir. “Ben böyle istiyorum” cümlesi, çoğu zaman uzun bir maruziyetin sonucudur. Bu maruziyet, tek bir mesajdan değil, binlerce küçük tekrardan oluşur.

Bir haber başlığı, bir dizi sahnesi, bir reklam sloganı… Her biri küçük bir tuğla; sonunda örülen duvar görünmezdir ama sağlamdır.

Elbette medya monolitik değildir. Alternatif yayınlar, bağımsız gazeteciler ve eleştirel okur kitlesi bu hegemonyaya karşı gedikler açar.

Ancak bu gediklerin kalıcı olabilmesi, yalnızca içerik üretmekle değil, medya okuryazarlığıyla mümkündür. Okur, izleyici ve kullanıcı; kendisine sunulanın neden böyle sunulduğunu sormadıkça, sessiz kodlama işlemeye devam eder.

Sonuç olarak medya hegemonyası, yüksek sesli bir propaganda makinesi olmaktan çok, gündelik hayatın arka plan müziği gibidir. Dikkat etmezsek melodiyi doğal sanırız. Oysa sorguladığımızda, notaların nasıl dizildiğini, hangi seslerin bastırıldığını fark ederiz.

Gazeteciliğin asli görevi de tam burada başlar: Sadece olanı değil, bize “olması beklenen”i deşifre etmek. Çünkü demokrasi, ancak sessizce kodlanan beklentiler yüksek sesle tartışıldığında nefes alabilir.

Paylaşın

Toplumsal Beklentilerin İnşasında Medyanın Rolü: Algı Ve Yönlendirme

Algıyı belirleyen, güç ilişkilerini şekillendiren ve yönlendiren, modern dünyanın en etkili aracı medya, doğru kullanıldığında bilgilendirici; kötü kullanıldığında ise manipülatif bir mekanizmaya dönüşebilir.

Haber Merkezi / Toplumun neyi başarı, neyi sıradanlık, neyi değer ya da tehdit olarak gördüğü… Bunların hiçbiri kendiliğinden oluşmuyor. Gündelik hayatımızda “normal” saydığımız çoğu şey, aslında uzun bir medya bombardımanının ardından yerleşiyor.

Haber bülteninden dizilere, reklamlardan sosyal medyaya uzanan geniş yelpaze, yalnızca bilgi vermiyor; aynı zamanda ne düşünmemiz, neye öfkelenmemiz, neyi arzulamamız gerektiğine dair güçlü ipuçları da sunuyor.

Medya önce gündemi belirliyor. Haber olarak sunulan konular, sunulmayanların yanında büyüyor; önem atfediliyor. Toplumun “buna tepki vermesi gerekir” dediği birçok başlık, aslında medya tarafından görünür kılındığı için önem kazanıyor. Görünmeyen ise sanki hiç yokmuş gibi.

Bir başka deyişle: Hangi konuların öne çıkarılacağı, hangi başlıkların sessizce geçiştirileceği, toplumsal beklentilerin yönünü doğrudan etkiliyor.

Diziler, reality programları, YouTube içerikleri… Bunların her biri toplum için hem ideal hem de ulaşılması gereken bir yaşam standardı çiziyor. Başarı ölçüsü olarak sunulan şey çoğu zaman zenginlik, hızlı tüketim ve “popüler görünme” üzerine kurulu. Böylece medya yalnızca haberle değil, kurgu içeriklerle de beklenti yaratıyor:

“İyi bir hayat böyle olmalı.”
“Başarıya giden yol şöyledir.”
“Toplum senden bunu bekliyor.”

Bu durum özellikle gençlerde kimlik oluşturma sürecini doğrudan etkiliyor.

Medyanın gücü yalnızca neyi gösterdiğinde değil, nasıl gösterdiğinde ortaya çıkar. Bir haberin dilindeki ufak bir değişiklik bile toplumsal algıyı yönlendirir. Bir protestocu “eylemci” olarak sunulabilir; aynı kişi başka bir mecrada “vandala yakın bir profil” şeklinde çerçevelenebilir. Böylece aynı olay, farklı duygular uyandırır.

Bu yönlendirme çoğu kez tekrar ederek güçlenir. Sürekli görünen, tekrarlanan ve belirli bir duyguyla paketlenen içerikler zamanla gerçeğin kendisine dönüşür.

Geleneksel medya kadar, artık algoritmaların gücü de belirleyici. Sosyal medya, kullanıcıların ilgisini çeken içerikleri öne çıkararak beklentileri hızla dönüştürüyor. “Herkes böyle yaşıyor” algısı çoğu zaman bir yanılgı olsa da, milyonlarca kişiye görünürlük kazandırarak normları yeniden çiziyor.

Toplum ne yapabilir?

Medya yönlendirebilir, ama sorgulayan bir birey bunu dengeleyebilir. Eleştirel medya okuryazarlığı, bu yüzden her zamankinden daha önemli. Kaynağı kontrol etmek, başlıkla haber metni arasındaki niyeti görmek, görüntülerin duyguyu nasıl şekillendirdiğini fark etmek… Bunlar, bireyin medya etkisinden tamamen kurtulması değil, bilinçli bir şekilde yönetmesi anlamına gelir.

Bugün toplumun beklentileri, yalnızca kültürel birikimin ya da sosyal ilişkilerin ürünü değil. Medya, modern dünyanın en etkili “beklenti üretim merkezi”. Algıyı belirleyen, güç ilişkilerini şekillendiren ve yönlendiren bu araç, doğru kullanıldığında bilgilendirici; kötü kullanıldığında ise manipülatif bir mekanizmaya dönüşebilir.

Bu nedenle medya etkisini analiz etmek yalnızca akademik bir tartışma değil; çağdaş toplumların kendini anlaması için zorunlu bir adım.

Paylaşın

Medya Toplumsal Normları Değiştirebilir Mi?

Toplumsal normlar, bir toplumda bireylerin davranışlarını yönlendiren, yazılı olmayan kurallar ve beklentilerdir. Bunlar, kültür, gelenek, tarih ve sosyal etkileşimlerle şekillenir.

Haber Merkezi / Toplumsal normlar, bireylerin nasıl davranması, konuşması veya etkileşimde bulunması gerektiği konusunda rehberlik eder ve sosyal düzeni sağlamaya yardımcı olur. Örneğin, selamlaşma, kuyrukta bekleme ya da yemek yeme adabı gibi davranışlar normlara örnek olabilir.

Toplumsal normlar dört başlık altında sınıflandırılabilir:

Folklorik Normlar (Gelenekler): Günlük alışkanlıklar, örneğin yemekte çatal-bıçak kullanma.
Ahlaki Normlar: Doğru-yanlış anlayışına dayalı, örneğin yalan söylememe.
Hukuki Normlar: Yasalarla desteklenen kurallar, örneğin trafik kuralları.
Kültürel Normlar: Toplumun değerlerine özgü, örneğin Türkiye’de misafirperverlik.

Normlar, toplumdan topluma ve zamana göre değişebilir. Örneğin, bir toplumda normal olan bir davranış (ör. toplu taşımada yüksek sesle konuşma), başka bir toplumda kaba kabul edilebilir. Normlara uymamak sosyal yaptırımlara (dışlanma, kınama) yol açabilir.

“Medya toplumsal normları değiştirebilir mi?” sorusunun cevabı “Evet”tir. Medya, bireylerin ve toplumların algılarını, tutumlarını ve davranışlarını şekillendiren güçlü bir araçtır. Toplumsal normlar, bir topluluğun kabul ettiği değerler, inançlar ve davranış kurallarıdır ve medya bu normları şu yollarla etkileyebilir:

Gündem Belirleme: Medya, hangi konuların önemli olduğunu vurgulayarak kamuoyunun dikkatini belirli meselelere çeker. Örneğin, çevre sorunları veya cinsiyet eşitliği gibi konular medyada sıkça işlenirse, toplumda bu konulara duyarlılık artabilir ve normlar bu yönde evrilebilir.

Temsil ve Rol Modeller: Medya, filmler, diziler, reklamlar veya haberler aracılığıyla farklı kimlikleri, yaşam tarzlarını ve değerleri tanıtır. Örneğin, güçlü kadın karakterlerin ya da farklı kültürel kimliklerin olumlu temsili, toplumun bu gruplara yönelik algısını değiştirebilir ve daha kapsayıcı normlar oluşturabilir.

Davranış Normalleştirme: Medya, belirli davranışları veya yaşam tarzlarını sıkça göstererek bunları “normal” hale getirebilir. Örneğin, sigara içmenin 20. yüzyılın başında filmlerde yaygın ve çekici gösterilmesi, bu alışkanlığın toplumsal kabulünü artırmıştı. Benzer şekilde, günümüzde sürdürülebilir yaşam tarzlarının medyada öne çıkarılması çevre dostu davranışları normalleştirebilir.

Eleştirel Tartışma ve Farkındalık: Medya, toplumsal sorunları tartışmaya açarak mevcut normları sorgulatabilir. Örneğin, ırkçılık veya cinsel taciz gibi konularda farkındalık kampanyaları, toplumun bu konulardaki tutumlarını değiştirebilir ve daha adil normların oluşmasına katkıda bulunabilir.

Ancak medyanın etkisi her zaman olumlu değildir. Yanlış bilgi, stereotiplerin pekiştirilmesi veya zararlı davranışların yüceltilmesi gibi durumlar, toplumsal normları olumsuz yönde de değiştirebilir. Ayrıca, medyanın etkisi toplumun kültürel, ekonomik ve politik bağlamına bağlı olarak farklılık gösterebilir.

Sonuç olarak, medya toplumsal normları değiştirebilecek güçlü bir araçtır, ancak bu değişim, medyanın içeriği, amacı ve toplumun alıcılığı gibi faktörlere bağlıdır.

Paylaşın

Mayıs Ayında 78 Gazeteci Yargılandı 3’ü Tutuklandı

Mayıs ayında 5 gazeteci gözaltına alındı, bunlardan 3’ü tutuklandı. 43 ayrı dava dosyasında toplam 78 gazeteci yargılanırken, 4 gazeteciye hapis ve para cezası verildi.

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG), 2024 Mayıs ayına ilişkin Gazetecilere Yönelik Hak İhlalleri Raporu’nu yayımladı. Evrensel’den Merve Tur’un aktardığına göre; Raporda, gazetecilerin Basın Özgürlüğü Günü’nün kutlandığı bu ayda dahi yoğun baskı, sansür ve şiddetle karşı karşıya kaldığı belirtildi.

Mayıs ayında 5 gazeteci gözaltına alındı, bunlardan 3’ü tutuklandı. 43 ayrı dava dosyasında toplam 78 gazeteci yargılanırken, 4 gazeteciye hapis ve para cezası verildi. Gözaltına alınan gazeteciler arasında, haberleri nedeniyle hedef gösterilen Furkan Karabey de yer aldı. Karabey’in sosyal medya hesabı hukuksuz biçimde kapatılırken, T24 muhabiri Can Öztürk’ün basın kartı parçalandı.

Raporda, öldürülen gazetecileri anan beş basın emekçisine soruşturma açıldığına dikkat çekildi. Katledilen Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Gülistan Tara ve Hêro Bahaddin’in anılmasının dahi suç sayıldığı belirtilirken, İstanbul Barosunun bu konuda yargılandığı davada Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ve üyelerin savunma yaptığı aktarıldı. DFG, “Katledilen gazetecilerin hesabını sormaktan vazgeçmeyeceğiz” açıklamasını yaptı.

Raporda, tehdit edilen Kıbrıslı gazeteci Ayşemden Akın’ın durumu da öne çıktı. Akın, 30 Nisan’da tehdit edildi; tehditlere konu olan röportajındaki Cemil Önal Hollanda’da öldürüldü. Bir aydır süren çağrılara rağmen Akın’a hâlâ koruma verilmedi. DFG, Akın’ın can güvenliğinin sağlanmasını talep etti.

Mayıs ayında gazetecilere yönelik sansür de artarak sürdü. YouTube, Türkiye’nin talebiyle gazeteciler Günay Aslan, Amed Dicle, Erdal Er, Fehim Işık ve Cahit Mervan’a ait kanalları erişime kapattı. Grup Yorum’a ait 205 milyon izlemeyi geçen 454 video da aynı şekilde engellendi. Ayrıca, 3 internet sitesi kapatıldı, 12 haber ve 465 sosyal medya içeriğine erişim engeli getirildi.

Raporda, mayıs ayında adliye koridorlarında gazetecilik dayanışmasının güçlü şekilde sürdüğü vurgulandı. Tutuklu meslektaşların tahliye edildiği davalara işaret edilerek, cezaevlerinde hâlen 31 gazetecinin bulunduğu belirtildi. DFG, “Haziran ayında da bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Tüm tutuklu gazeteciler özgür kalana kadar gazeteciliği savunacağız” dedi.

Rakamlarla hak ihlalleri:

5 gazeteci gözaltına alındı, 3’ü tutuklandı
2 gazeteci saldırıya uğradı, 2 gazetecinin evine baskın yapıldı
7 gazeteci kötü muameleye maruz kaldı
6 gazetecinin haber takibi engellendi
10 gazeteci hakkında soruşturma açıldı, 3 soruşturma davaya dönüştü

4 gazeteciye toplam 2 yıl hapis ve 32 bin 940 TL para cezası
43 davada 78 gazetecinin yargılaması sürdü
31 gazeteci hâlen tutuklu
3 internet sitesi kapatıldı
12 haber ve 465 sosyal medya içeriğine erişim engeli
12 kanala idari para cezası, 1 program incelemeye alındı

Paylaşın

UNESCO: 2024 Gazeteciler İçin En Ölümcül Yıl Oldu

UNESCO, 2024 yılında görev başında en az 68 gazeteci ve medya çalışanının öldürüldüğünü bildirdi. Ölümlerin yüzde 60’tan fazlası çatışma yaşanan ülkelerde gerçekleşti. Bu, on yıldan uzun bir süredir görülen en yüksek sayı.

UNESCO ve uluslararası gazetecilik örgütleri, 2024 yılında görev başında hayatını kaybeden gazetecilerin sayısının geçtiğimiz yıllara oranla arttığına dikkat çekiyor.

Gazze’de devam eden savaşın görev başında öldürülen gazeteci sayısını arttırdığı, 2024 yılında en fazla gazeteci can kaybının Filistin’de yaşandığı belirtildi. UNESCO, 2024 yılının gazeteciler için en ölümcül yıl olduğunu açıkladı.

VOA Türkçe’den Can Kamiloğlu’nun aktardığına göre; Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO), 2024 yılında şu ana kadar en az 68 gazeteci ve medya çalışanının görev başında öldüğü ya da öldürüldüğünü açıkladı.

UNESCO, 2024 yılında görev başında hayatını kaybeden gazetecilerin yüzde 60’ından fazlasının yoğun çatışmaların yaşandığı ülkelerde kaydedildiğini bildirdi.

UNESCO, çatışmaların yaşandığı ülkelerde görevli gazeteci ölümlerinde üst üste ikinci yıl ağır can kaybı oranlarının kaydedildiğini belirtti. UNESCO ayrıca, 2024 yılıyla ilgili son verilerinin 2023’te ortaya çıkan gazeteci ölümleriyle ilgili endişe verici eğilimin devamı niteliğinde olduğunun altını çizdi.

1993 yılından itibaren görev başında öldürülen gazetecilerin kayıtlarını tutan UNESCO’nun verilerine göre, şimdiye kadar Türkiye’de 14 gazeteci görevi başındayken öldü. UNESCO kayıtlarına göre, Türkiye’de en son görev başında gazeteci ölümü 2020 yılında saptandı.

UNESCO, gazetecilerin çatışmaların yaşandığı bölgelerden güvenilir bilgi ve dünyayı aydınlatmak için hayatları pahasına haber geçme çabasında olduklarını vurguladı.

Örgütün Genel Direktörü Audrey Azoulay, gazetecilerin yaptıkları bu iş için canlarıyla bedel ödemelerinin “kabul edilemez” olduğunu belirterek “Tüm devletleri, uluslararası hukuka uygun olarak medya çalışanlarının korunmasını sağlamaya ve bu konuda adım atmaya çağırıyorum” dedi.

UNESCO’nun son verilerine göre, 42 gazeteci çatışma yaşanan ülkelerde görev başındayken öldü. Filistin’de 18, Ukrayna’da 4, Kolombiya’da 4, Irak’ta 3, Lübnan’da 3, Myanmar’da 3, Sudan’da 3, Suriye, Çad, Somali ve Kongo’da birer gazeteci görev başındayken yaşamını yitirdi.

Bununla birlikte veriler diğer örgütlere göre farklı rakamlar sunuyor. Gazetecileri Koruma Komitesi’nin (CPJ) son verilerine göreyse, 2024 yılında 60’ı Filistin’de, toplamda 91 gazeteci görev sırasında öldürüldü.

Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun (IFJ) son verilerine göre, 2024 yılında dünyada 104 gazeteci öldürüldü. Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, en çok gazeteci ölümünün Filistin’de yaşandığını, 2024 yılında çatışmaları izleyen 55 gazetecinin öldüğünü kaydetti.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), 2024 yılında görevi başında öldürülen gazeteci sayısının 54 kişi olduğunu açıkladı. En fazla gazeteci ölümünün Filistin topraklarında yaşandığı kaydedildi.

Paylaşın

Okur, Gerçeği Ortaya Çıkaran Gazeteciye Güvenmiyor!

Okuyucu bilginin yanlış olduğundan şüphelense bile, gerçeği ortaya çıkaran gazeteciye pek güvenmiyor: Gazetecilerin önündeki zorluk, bilgiyi çürüten biri gibi görünmeden bunu nasıl çürüteceklerini bulmak.

Araştırmacılar, halkın yanlış bilgileri çürüten haberlere nasıl ve neden güvenip güvenmediği üzerine daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyor.

Yanlış bilgileri çürüten gazetecilere daha az güvenildiği ortaya kondu. Hatta okuyucu bilginin yanlış olduğundan şüphelense bile, gerçeği ortaya çıkaran gazeteciye pek güvenmiyor.

Medyaya güven azalırken dezenformasyonun arttığı bir dönemde hatalı bilgileri düzeltmek de zorlaşıyor.

Yayın kuruluşları ve gazetecilerin taraflı olduğu düşüncesiyle insanlar okudukları haberlere temkinli yaklaşıyor. Daha önceki çalışmalarda veri doğrulamanın yarattığı etkiyle ilgili çelişkili sonuçlar çıkmıştı.

Yanlış haberleri çürütmenin ne kadar işe yaradığı ve neden etki yaratmadığını öğrenmek isteyen araştırmacılar bir çalışma yürüttü.

Communication Research adlı hakemli dergide yayımlanan çalışmada 691 katılımcıya siyasi ve ekonomik haberler okutuldu. Bu haberlerde evsizlik oranlarından fentanilin aşırı doz ölümlerindeki etkisine kadar çeşitli iddialar yer alıyordu.

Bunların doğruluğuna ne kadar inandığını belirten katılımcılar daha sonra bu iddiaları onaylayan veya çürüten doğrulamayı okudu. Ardından bu doğrulamayı yapan gazeteciye ne kadar güvendikleri soruldu.

Daha sonra bazı ürünlerle ilgili bilgiler içeren yazılarla aynı çalışma yürütüldü. Bu sefer verilen doğrulamalara “doğruluk kontrolü” işareti konmadı. Araştırmacılar bu sayede duyulan güvenin bu etiketten etkilenip etkilenmediğini anlamaya çalıştı.

İki çalışmanın sonucunda da yanlış bilgileri çürüten gazetecilere duyulan güven kayda değer derecede daha azdı. Katılımcılar inandıkları düşünceyi doğrulayanlara daha çok güvenirken, diğerlerinde daha fazla kanıt talep ediyordu.

Çalışmanın yazarlarından Randy B. Stein, PsyPost’a yaptığı açıklamada “Halk genel olarak gazetecilere güveniyor ve doğrulayıcı makalelere duyulan güven epey yüksek” diyerek ekliyor:

Yani klişe düşüncenin aksine, halkın doğruluk kontrollerine ve gazetecilere hiç güvenmediği doğru değil ancak düzelten/çürüten makalelere yönelik daha fazla şüphe var.

Araştırmacılar buradaki düzeltmenin, yayın kuruluşlarının haberlerindeki hataları düzeltmek için yayımladığı tekzip metinleri olmadığını ekliyor.

Bilim insanları ilginç bir sonuçla da karşılaştı: Katılımcılar bir bilginin doğruluğundan şüphe etse bile bunu çürüten gazetecilere güvenmiyordu.

Araştırmacılar bir haberin çürütülmesinin şaşkınlık yaratması, insanların onaylamaya kıyasla daha çok kanıt araması ve gazetecilerin taraflı davrandığından şüphelenmesinin buna yol açtığını düşünüyor.

Şaşırtıcı bir diğer bulguysa, haberin çürütülmesi katılımcıların iddiayla ilgili düşüncesini değiştirmesine karşın gazeteciye güvenleri yine de sarsılıyordu.

Stein, “Yanlış bilgileri düzeltmeye çalışan gazetecilerin (ya da herhangi birinin) aleyhine bir durum var” diyor.

Araştırmacılar, halkın yanlış bilgileri çürüten haberlere nasıl ve neden güvenip güvenmediği üzerine daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirtiyor.

Makalenin yazarları, Conversation için kaleme aldıkları yazıda şu ifadeleri kullanıyor: Gazetecilerin önündeki zorluk, bilgiyi çürüten biri gibi görünmeden bunu nasıl çürüteceklerini bulmak olabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Haberler, Depresif, Acımasız Ve Sıkıcı Bulunuluyor

Yeni yayınlanan bir rapora göre haberleri takip edenlerin sayısı giderek azalırken, haberler, depresşf, acımasız ve sıkıcı bulunuluyor. Raporun Türkiye bölümünde ise haberlere olan güven yüzde 35’te kaldı.

Haber takibi için en önemli sosyal medya platformu, uzun süredir düşüşte olmasına rağmen hala Facebook. YouTube ve WhatsApp birçokları için önemli haber kaynakları olmaya devam ediyor. TikTok da yükselişte ve ilk kez X’i (eski adıyla Twitter) geride bıraktı.

Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü, 2024 Dijital Haber Raporu’nu yayımladı. Rapora göre dünyada her 10 kişiden yaklaşık dördü (yüzde 39) bazen ya da sık sık aktif şekilde haberlerden uzak duruyor. Rapora göre bu oran 2017 yılında yüzde 29’du.

Raporda haberden kaçınma düzeyinin rekor dereceye ulaştığına dikkat çekiliyor. Araştırmayı yapan YouGov araştırma şirketi 47 ülkede 94 bin 943 yetişkinle görüştü. Görüşmeler yapıldığı dönemde dünya çapında bir çok ülkede seçimler yapılıyordu. Ayrıca Filistin ve Ukrayna’da savaş yaşanıyordu.

Dünya çapında yapılan araştırmaya katılanların yüzde 46’sı, haber takibiyle çok ya da aşırı derecede ilgili olduklarını söyledi. 2017’de bu oran yüzde 63’tü. İngiltere’de de 2015’ten bu yana haber takibine ilgi, yarı yarıya azaldı.

BBC’ye konuşan raporun baş yazarlarından Nic Newman, haber takibinden seçici olarak kaçınmayı tercih edenlerin, bunu sıklıkla kendilerini “güçsüz” hissettikleri için yaptıklarını söylüyor.

Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü’nün 2024 Dijital Haber Raporu’na göre, kadınların ve gençlerin, etraftaki haber yoğunluğundan dolayı kendilerini yorgun hissetme olasılıkları daha fazla.

Rapor için yapılan araştırma, haberlere güvenin yüzde 40 oranında sabit kaldığını, ancak koronavirüs pandemisinin en yüksek olduğu döneme kıyasla bu oranın yüzde 4 oranında azaldığını gösterdi.

Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü’nün 2024 Dijital Haber Raporu’nda, son 10 yılda TV ve yazılı basın gibi geleneksel haber kaynaklarının izleyici kitlesinin keskin şekilde düştüğü, gençlerin haberleri internet veya sosyal medya aracılığıyla almayı tercih ettiği belirtildi.

İngiltere’de, rapor için yapılan araştırmaya katılanların yaklaşık dörtte üçü (%73) haberleri internetten aldıklarını söyledi. Bu oran TV için yüzde 50, yazılı basın için ise sadece yüzde 14 oldu.

Haber takibi için en önemli sosyal medya platformu, uzun süredir düşüşte olmasına rağmen hala Facebook. YouTube ve WhatsApp birçokları için önemli haber kaynakları olmaya devam ediyor. TikTok da yükselişte ve ilk kez X’i (eski adıyla Twitter) geride bıraktı. 18-24 yaş arasındakilerin yüzde 23’ü, haber takibi için TikTok’u kullanıyor.

Video paylaşım uygulaması YouTube’u haber takibi için kullananların oranı yüzde 13. X için ise bu oran yüzde 10. Raporda, bu değişimlere bağlı olarak videonun, özellikle genç gruplar için internette daha önemli bir haber kaynağı haline geldiği, en çok ilgi çekenlerin kısa haber videoları olduğu kaydedildi.

Raporun baş yazarlarından Nic Newman’a göre tüketiciler, kullanımı kolay olduğu ve çok çeşitli alanda ilgi çekici içerik sunduğu için videoyu benimsiyor. Ancak birçok geleneksel haber merkezinin kökleri hala yazılı metin temelli bir kültüre dayandığı için bu haber merkezleri, hikaye anlatımlarını yeni tekniklere uyarlamakta zorlanıyor.

Raporda belirtilen bir diğer nokta da, yayıncılar için haber podcastinin parlak bir nokta olduğu. Ancak podcast hala genelde öncelikle iyi eğitimli izleyicilerin ilgisini çeken “azınlık etkinliği” olarak nitelendiriliyor.

Raporda, yapay zekanın özellikle siyaset veya savaş gibi ciddi konularda habercilikte nasıl kullanılabileceği konusunda kamuoyunda yaygın şüphe olduğu da vurgulanıyor ve şu tespite yer veriliyor. “Yapay zekanın deşifre ve çeviri gibi perde arkası görevlerde, gazetecilerin yerine geçmek yerine desteklenmesinde kullanılması daha fazla rahatlık sağlıyor.”

Türkiye’de durum

Raporun Türkiye bölümünde verilen bilgiye göre haberlere olan güven yüzde 35’te kaldı. Geçtiğimiz yıla kıyasla eleştirel yayın yapan medya kuruluşlarına ise güvenin arttığı görüldü.

Raporda, ‘en güvenilen’ ve ‘en güvenilmeyen’ medya kuruluşları da sıralandı. Anket yöntemiyle oluşturulan verilerde, katılımcılara 15 medya kuruluşunun ismi verildi ve bu kuruluşlarda yayınlanan haberlere ne kadar güvendikleri 0-10 ( 0-‘hiç güvenilir değil’ ve 10-‘tamamen güvenilir’) skalasında soruldu.

‘En az güvenilen’den ‘en çok güvenilen’e doğru sıralanan liste şöyle:

A Haber: Güven yüzde 35, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 17, Güvenmiyorum yüzde 48
2. ATV: Güven yüzde 36, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 19, Güvenmiyorum yüzde 45
3. Sabah: Güven yüzde 39, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 21, Güvenmiyorum yüzde 40
4. TRT Haber: Güven yüzde 45, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 18, Güvenmiyorum yüzde 37
5. Hürriyet: Güven yüzde 42, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 24, Güvenmiyorum yüzde 34

6. Milliyet: Güven yüzde 44, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 24, Güvenmiyorum yüzde 33
7. Kanal D Haber: Güven yüzde 42, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 26, Güvenmiyorum yüzde 32
8. Show Tv Haber: Güven yüzde 43, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 6, Güvenmiyorum yüzde 31
9. CNN Türk: Güven yüzde 50, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 21, Güvenmiyorum yüzde 29
10. Halk TV: Güven yüzde 52, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 19, Güvenmiyorum yüzde 29

11. Sözcü: Güven yüzde 53, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 20, Güvenmiyorum yüzde 27
12. Habertürk: Güven yüzde 51, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 23, Güvenmiyorum yüzde 26
13. NTV: Güven yüzde 52, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 22, Güvenmiyorum yüzde 26
14. Cumhuriyet: Güven yüzde 54, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 22, Güvenmiyorum yüzde 25
15. NOW TV: Güven yüzde 60, Ne güveniyorum ne de güvenmiyorum yüzde 16, Güvenmiyorum yüzde 25

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Yalan Haber Tekrarlandıkça Daha Çok İnanılıyor

Günümüzün en ciddi meseleleri arasında, yalan haber, dezenformasyon veya manipülasyon yer alıyor. Sosyal medyayla birlikte yalan haber, dezenformasyon ve manipülasyon farklı bir boyut kazandı.

Araştırmalara göre tekrarlanan yalan haberlere insanlar daha çok inanıyor. Ancak bununla kalmıyor. İnsanlar artık inandıkları konuda daha umursamaz hale geliyor; yanlış uygulamaları zamanla kanıksıyor.

“Bir yalanı yeterince tekrar et, o artık gerçeğe dönüşür” ve “Yalan ne kadar büyük olursa inananlar o kadar çok olur” sözleri Hitler’in Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’e atfedilir. Goebbels ise bunu İngiliz taktiği olarak eleştiriyor ve dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’i bunu yapmakla suçluyor.

Başta Avrupa Birliği olmak üzere gelişmiş ülkeler bununla mücadele etmenin yollarını arıyor. Yalan haber devletler arası propagandanın önemli araçlarından biri.

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre de yalan haber tekrarlandıkça insanlar daha çok inanıyor. Ancak insanlar aynı zamanda daha umursamaz hale geliyor ve yanlış uygulamaları zamanla kanıksıyor.

Euronews Türkçe‘nin aktardığına göre; Amerikan Vanderbilt Üniversitesi’nden Raunak M Pillai ile Lisa K Fazio ve Londra İşletme Okulu’ndan Daniel A Effron’un yaptıkları araştırma, Psychological Science (Psikoloji Bilimi) dergisinde yayımlandı. Üç akademisyen ABD’den 607 kişinin katıldığı bir araştırma yaptı.

Bu kişilere 15 gün boyunca kozmetik şirketlerinin hayvanlara zarar verdiğine dair 8 yalan haber başlığı gönderildi. 16’ncı gün ise katılımcılardan bu 8 haber başlığını ve o gün alakasız başka bir konuda gönderilen 8 yeni haber başlığıyla ilgili değerlendirmeleri soruldu.

Katılımcılar 8 yalan haberden ikisini 2 kez, ikisini 4 kez, ikisini 8 kez ve diğer ikisini ise 16 kez gördü. Dolayısıyla yanlış haberlerden ikisi katılımcılara her gün gönderildi ve bu kişiler bu iki haberi 16 kez görmüş oldular. 16’ıncı gün gönderilen 8 yeni haber başlığını ise herkes bir defa gördü. Gönderilen haberler toplam 26 haber arasından seçildi. Bunların 10 tanesi doğru; 16’sı ise yalan haberdi.

Araştırmada katılımcılara gönderilen yanlış haberlerden bazıları şunlardı:

– Bir elektronik şirketi, bir adamın kulağında patlayan kulaklıklar üretti.
– Bir uçuş görevlisi, uçuş sırasında ağladığı için 7 aylık bir bebeğin yüzüne tokat attı.
– Bir mesajlaşma uygulaması, FBI ve CIA için yüz tanıma veri tabanı oluşturmak üzere fotoğraf filtreleme teknolojisini kullandı.

Akademisyenler katılımcılardan aldıkları cevapları bilimsel istatistik yollarıyla analiz etti. Vardıkları ana sonuç şu oldu:

– Tekrarlanan yalan haberler ahlaki yargıları etkileyebiliyor. Tekrar sayısının artması genellikle ahlaki yargıları daha yumuşak hale getiriyor.
– Yanlış uygulamaya veya kabahatlere dair tekrarlanan yalan haberleri doğruymuş gibi gösteriyor. İnsanlar yanlış/yalan haberi ne kadar çok okurlarsa inanma dereceleri de artıyor.
– Tekrar edilen haberler yeni duyulan haberlere göre ahlaki anlamda daha az sorunlu görünüyor.
– Bir kabahati ne kadar çok duyarsak, ona o kadar çok inanabiliriz. Ancak bir o kadar da az umursayabiliriz. Çünkü o haberi insanlar kanıksamaya başlıyor.

Paylaşın

İktidar Medyayı Nasıl Yönetiyor? Reuters Örnek Örnek Açıkladı

Birleşik Krallık merkezli haber ajansı Reuters, Türkiye’de iktidarın medya üzerinde nasıl baskı kurduğuna dair dikkat çekici bir dosya haber yayımladı. Haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olan eski ekonomi bakanı Berat Albayrak’ın görevi bırakması, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanması ve yazar Orhan Pamuk’un siyasi açıklamaları nedeniyle bazı kesimlerden tepki çektiği bir dönemde Nobel Edebiyat Ödülü alması gibi olaylarda, ana akım medya üzerinde nasıl baskı kurulduğu örnekleriyle anlatıldı.

Ana akım kuruluşlarda çalışan bazı gazeteciler, ajansla isim vermeden yaptıkları söyleşilerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ve çalışanlarının verdiği talimatları aktardı.

“Özel dosya- İçerden bilgi aktaranlar Erdoğan’ın nasıl Türkiye’deki yazı işlerini etkilediğini ortaya çıkardı” başlığının kullanıldığı haber Jonathan Spicer imzasıyla yayınlandı. Makalenin girişinde, Berat Albayrak’ın 2020 sonunda görevini bırakması sonrasında medyada bir belirsizlik ve sessizlik olduğu hatırlatıldı.

Sözcü’nün aktardığına göre haberde, “24 saatten uzun bir süre boyunca hükümet yanlısı televizyon kanalları ve gazeteler sessizliğe büründü. Bu durum Türk ana akım medyasının durumunu açıkça ortaya koyuyor. Bu durum bir dönem fikirlerin hararetle tartışıldığı Türk ana akım medyasında artık hükümet onaylı başlıklar, 1. sayfalar ve televizyon tartışmaları olduğunu gösteriyor” denildi.

‘Altun’un çalışanları mesaj atıyor’

Haberde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan yazı işlerine talimatlar geldiği belirtilirken, sektörde çalışan onlarca kişiden bu yönde ifadeler geldiğine de dikkat çekildi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nı Erdoğan’ın oluşturduğu ve Ankara’da 1500 kişi çalıştığı hatırlatılırken, “Reuters’ın gördüğü mesajlarda Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un çalışanları telefonda arayarak ya da WhatsApp mesajlarıyla yazı işleri müdürleriyle iletişime geçiyor” yorumu yapıldı.

‘Kararları Altun ve yardımcıları alıyor’

Reuters’a konuşan hükümetten bir yetkili, “Altun’un gündemi belirleme gibi bir durumu yok. Altun, kısaca editör ve gazetecilere brifing veriyor ki bu da işinin gereği. Bu brifingler de basın özgürlüğünü ihlal edecek şeyler değil” dedi.

Reuters haber ajansı Fahrettin Altun ve kurmaylarının medya mensuplarıyla sık sık iletişim içinde olduğunu yazdı.

Haberde, İletişim Başkanlığı’nın yıllık bütçesinin 680 milyon liraya yakın olduğu belirtilirken ismini açıklamayan bir yetkili, “Buranın çok büyük bir yapısı var. Burada kararlar Altun ve yardımcıları tarafından alınıyor” yorumunu yaptı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da hükümeti için negatif anlam doğurabilecek ekonomik ya da askeri haberin gelmesiyle birlikte Altun’un yayın yönetmenleri ya da kıdemli muhabirlerle, bu haberlerin nasıl verilmesi gerektiğine dair iletişime geçtiğini de Reuters’a konuşan bu yetkili anlattı.

‘Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalın’

Reuters’taki haberde, “Albayrak’ın sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ekonomi bakanlığından ayrılmasından sonra dört kaynak, Altun’un medyaya Erdoğan istifayı kabul edene kadar sessiz kalması konusunda uyarıda bulunduğunu belirtti. Erdoğan’ın istifayı kabul etmesinden sonra büyük Türk TV kanalları ve gazeteleri haberi verdi” ifadesi de kullanıldı.

TRT editörü: 30 saat bekledik

TRT’de çalışan kıdemli bir editör de, “30 saat bekledikten sonra bu haberin yayınlanması için yeşil ışık yakıldı” dedi.

Reuters muhabiri, bazı ekran görüntüleri gördüğünü söylerken, “Altun’un yönetiminde çalışan yetkililer düzenli olarak ana akım medyadaki yazı işlerine WhatsApp mesajları atarak kabinede ya da parti üyelerinden gelen açıklamaların hangisinin öne çıkarılacağını ya da hangilerinin görmezden gelineceğinin talimatını veriyor” yorumunu yaptı. Fakat Reuters muhabiri bu ekran görüntülerini kamuoyu ile paylaşmadı. Altun ve ekibinin haricinde AKP’li siyasetçilerin de sık sık medya kuruluşlarıyla iletişime geçtiği ve haberlerde düzeltmeler istedikleri öne sürüldü.

‘Erdoğan’ın Orhan Pamuk’u tebrik etmesi beklendi’

TRT’de çalışan bir editör de 2006’da Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü kazanması sonrasında benzer bir durum yaşandığına dikkat çekti. İsmini açıklamayan yetkili, devlet televizyonunun dönemin başbakanı Erdoğan’ın Pamuk’u tebrik etmesinden sonra haberin verildiğine dikkat çekti. İsmini açıklamayan TRT çalışanı, “O gün büyük bir rahatlama oldu. Çünkü eğer tebrik olmasaydı, o haberi yapamazdık” dedi.

Yerel seçimlerde ne yaşandı?

2019’daki yerel seçimler sonrasında gazetelerin yazı işlerinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan bir açıklama bekledikleri öne sürülürken, bir televizyon editörü, yöneticilerin “bir sorun veya sıradışı bir durum yokmuş gibi davranma” talimatı verdiğini söyledi.

Dört farklı anaakım medya kuruluşunun yazı işlerinde çalışanların anlatımına göre, o gece her iki tarafın da seçimi kazandığını ilan etmesi sonrası müdürlerin İletişim Başkanlığı’ndan veya diğer yetkililerden talimat beklemesi nedeniyle kafa karışıklığı ve felç hali vardı. Bir gazeteci, çalıştığı gazetede yazı işleri editörlerinin toplantı masasında seçim haberini hükümeti rahatsız etmeyecek şekilde hangi başlıklarla vereceklerini konuştuğunu anlattı. Kıdemli bir muhabir olduğu belirtilen gazeteci, “Başlık bulmaya çalışırken resmen acı çekiyorlardı” dedi. Haberde, ana akım TV kanallarında seçim sonrasında Erdoğan ve AKP’nin açıklamalarına yer verilirken İmamoğlu’nun açıklamalarına ise yer verilmediği belirtildi.

Paylaşın

Türkiye, Basın Örgürlüğünde 153’üncü sırada

Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) 2021 yılı raporuna göre, 180 ülkeye yer verdiği 2021 basın özgürlüğü listesinde Türkiye 153’üncü sırada yer aldı. Raporda, Türkiye’nin artık en fazla gazetecinin hapsedildiği ülke olmasa bile hapsedilme riski, adli kontrole tabi tutulma veya pasaportun elinden alınması korkusunun her zaman bulunduğu vurgulanıyor. Raporda Türkiye’de medyanın yaklaşık yüzde 90’ının hükümet kontrolünde olduğuna da işaret ediliyor.

DW Türkçe’de yer alan habere göre; Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün dünyadaki basın özgürlüğü bilançosunu yansıttığı yıllık raporuna göre, dünya genelinde 488 gazeteci 2021 yılını hapiste geçirdi ve 46 medya mensubu da meslekleri nedeniyle öldürüldü.

Tutuklu gazetecilerin yaklaşık yarısının Çin, Myanmar ve Belarus’ta olduğuna dikkat çeken RSF sözcüsü Katja Gloger, “Bu üç ülkede keyfi şekilde tutuklanan gazetecilerin sayısının aşırı derecede yüksek olması, diktatörlük rejimlerinin işidir” şeklinde konuştu. Gloger, rakamların otoriter yöneticilerin acımasızlığını yansıttığına dikkat çekti.

Çin’de özel idari bölge statüsü bulunan Hong Kong’a dayattığı ve uzun süredir demokratik özgürlükleri baltalayan ulusal güvenlik yasası nedeniyle tutuklu gazetecilerin sayısının 127 olduğu aktarıldı. RSF’in raporuna göre Myanmar’da 53, Vietnam’da 43, Belarus’ta 32 ve Suudi Arabistan’da ise 31 gazeteci cezaevinde.

Örgütün açıklamasında Myanmar, Belarus ve Hong Kong’da medyaya yönelik baskılar nedeniyle sayının geçen yıla göre yüzde 20 artış gösterdiğine dikkat çekildi.

Gazeteciler için en tehlikeli ülkeler ise Meksika ve Afganistan. Raporda, bu yıl Meksika’da 7, Afganistan’da ise 6 gazetecinin öldürüldüğü kaydedildi. RSF, dünya genelinde öldürülen gazetecilerin yüzde 65’inin doğrudan hedef alınarak cinayete kurban gittiklerine de işaret etti.

Türkiye’de medyanın yüzde 90’ı hükümetin kontrolünde

Türkiye ise RSF’in 180 ülkeye yer verdiği 2021 basın özgürlüğü listesinde 153’üncü sırada bulunuyor. Raporda, Türkiye’nin artık en fazla gazetecinin hapsedildiği ülke olmasa bile hapsedilme riski, adli kontrole tabi tutulma veya pasaportun elinden alınması korkusunun her zaman bulunduğu vurgulanıyor.

Raporda Türkiye’de medyanın yaklaşık yüzde 90’ının hükümet kontrolünde olduğuna da işaret ediliyor.

En fazla tutuklu kadın gazeteci

Açıklamada, 2021 yılında basın özgürlüğü verilerinin tutulmaya başlandığı 1995’ten bu yana en yüksek tutuklu gazeteci sayısının kaydedildiği de vurgulandı. Öte yandan açıklamada tutuklu olanların 103’ünün profesyonel gazeteci olmadığı, sosyal medya ağlarında aktif ya da aktivist oldukları ifade ediliyor. Tutuklu profesyonel gazeteci sayısının 363 olduğu belirtildi.

RSF, daha önce hiç bu kadar çok sayıda kadın medya çalışanının da hapsedilmediğini, bu yıl 2020’ye göre cezaevinde olan kadın medya çalışanı sayısının üçte bir oranında artarak 60’a yükseldiğini kaydetti.

Paylaşın