Piyasa Onayı: Halkın İradesinden Önce Yatırımcının Güveni

21. yüzyıl siyasetinde meşruiyet artık iki eksende değerlendirilmektedir: Sandık ve piyasa. Bu iki alan çoğu zaman aynı yönde hareket etmese de, aralarındaki hassas denge modern demokrasilerin en kritik hattını oluşturmaktadır.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi çağında siyasetin dili köklü bir dönüşüm geçirmektedir. Artık seçim sonuçları kadar, hatta kimi zaman ondan daha önce, piyasaların verdiği tepkiler belirleyici hale gelmektedir. Bir hükümetin kaderi yalnızca sandıkta değil; döviz kurlarında, tahvil faizlerinde ve yatırımcı güveninde de şekillenmektedir.

Uluslararası finans çevrelerinde sıkça dile getirilen bir gerçeklik olarak; piyasaların belirsizlikten hoşlanmadığı ve güven aradığı bilinmektedir. Ancak bu durum, demokratik süreçlerle zaman zaman gerilim yaratmaktadır. Halkın tercihleri her zaman yatırımcıların beklentileriyle örtüşmeyebildiği için “piyasa onayı” kavramı, modern siyaset tartışmalarının merkezine yerleşmektedir.

Ekonomi literatürü, bu dönüşümü anlamak için önemli çerçeveler sunmaktadır. Nobel ödüllü ekonomistler George Akerlof ve Robert Shiller, piyasa davranışlarının yalnızca rasyonel verilere dayanmadığını; güven, beklenti ve psikolojik faktörlerin belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Onlara göre ekonomik aktörler, çoğu zaman somut verilerden ziyade “inandıkları geleceğe” göre hareket ederler.

Bu yaklaşım, piyasa tepkilerinin yalnızca ekonomik gerçekliklerin değil, aynı zamanda algının da bir ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bir hükümetin politikalarının içeriği kadar, bu politikaların uluslararası yatırımcılar tarafından nasıl yorumlandığı da büyük önem taşımaktadır.

Öte yandan, bazı ekonomistler bu tabloya daha eleştirel yaklaşmaktadır. Ha-Joon Chang, ekonomik politikaların siyasetten ayrıştırılması gerektiği yönündeki görüşlerin, demokratik alanı daraltabileceğini savunmaktadır. Chang’e göre ekonomiyi siyasetin üzerine koyan bu anlayış, hükümetleri seçmen yerine piyasalara karşı sorumlu hale getirme riski taşır.

Benzer şekilde, “ekonokrasi” kavramı etrafında yapılan tartışmalar da dikkat çekmektedir. Bu yaklaşıma göre modern toplumlarda siyaset giderek ekonomik performans üzerinden değerlendirilmekte ve bu durum demokratik tercihlerin ikinci plana itilmesine yol açabilmektedir.

Klasik iktisat perspektifi ise piyasa dinamiklerinin doğasına farklı bir açıdan yaklaşır. John Maynard Keynes, piyasaların çoğu zaman rasyonel hesaplardan ziyade “hayvani içgüdülerle” (animal spirits) hareket ettiğini belirterek, ekonomik kararların psikolojik boyutuna dikkat çekmektedir.

Günümüzde seçim süreçleri, yalnızca seçmen davranışlarıyla değil, aynı zamanda uluslararası yatırımcıların pozisyonlarıyla da şekillenmektedir. Seçim öncesinde yaşanan sermaye çıkışları, para birimindeki değer kaybı veya risk primlerindeki artış, seçmenin ekonomik algısını doğrudan etkileyerek siyasi sonuçlara dolaylı bir etkide bulunmaktadır.

Sermayenin sınır tanımadığı bir dünyada yatırımcı güveni, ekonomik istikrarın temel koşullarından biri haline gelmiş durumdadır. Bu gerçeklik beraberinde kritik bir soruyu getirmektedir: Ekonomik istikrar mı, yoksa demokratik tercih mi önceliklidir?

Uluslararası analizler, yatırımcı güveninin zayıfladığı ortamlarda ekonomik krizlerin hızla derinleştiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle hükümetler, seçimle iş başına gelseler dahi piyasalara güven veren politikalar izlemek zorunda kalmaktadır; aksi takdirde ortaya çıkan ekonomik maliyet doğrudan topluma yansımaktadır.

Sonuç olarak, 21. yüzyıl siyasetinde meşruiyet artık iki eksende değerlendirilmektedir: Sandık ve piyasa. Bu iki alan çoğu zaman aynı yönde hareket etmese de, aralarındaki hassas denge modern demokrasilerin en kritik hattını oluşturmaktadır.

Paylaşın

Godot’yu Beklerken: Absürd Tiyatronun Zamansız Bekleyişi

Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı eseri, insanın anlam arayışı, bekleyiş ve boşluk hissini sahneye taşıyan en önemli modern tiyatro metinlerinden biri olarak kabul ediliyor. Oyun, “hiçbir şeyin olmadığı” bir evrende varoluşun kendisini sorguluyor.

Haber Merkezi / İrlandalı yazar Samuel Beckett tarafından kaleme alınan ve 1953 yılında sahnelenen Godot’yu Beklerken, 20. yüzyıl tiyatrosunun en çarpıcı yapıtları arasında gösteriliyor. Eser, ilk bakışta iki karakterin bir üçüncüyü beklemesi gibi basit bir yapı üzerine kurulu olsa da, uluslararası eleştirmenlere göre insan varoluşunun en temel sorularını sahneye taşıyan derin bir metafor niteliği taşıyor.

Oyun, Vladimir ve Estragon adlı iki karakterin “Godot” isimli gizemli bir figürü beklemesi etrafında ilerliyor. Ancak Godot hiçbir zaman gelmez; bu gecikme, bekleyişin kendisini oyunun ana konusu haline getirir. Uluslararası tiyatro eleştirileri, Beckett’in bu tercihini “eylemsizlik içinde anlam üretme” biçimi olarak yorumluyor.

Absürd tiyatronun öncü metinlerinden biri olarak kabul edilen eser, savaş sonrası Avrupa’nın varoluşsal krizini sahneye yansıtır. Eleştirmenlere göre Beckett, geleneksel dramatik yapı olan başlangıç-gelişme-sonuç çizgisini reddederek, yerine döngüsel ve kırılgan bir zaman algısı kurar. Bu yapı, modern insanın belirsizlik ve yönsüzlük duygusunu güçlendirir.

Uluslararası yorumlarda oyun, yalnızca felsefi bir metin değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir alegori olarak da değerlendirilir. Bekleyiş, çoğu zaman “kurtarıcı”, “anlam” ya da “otorite” beklentisi olarak okunur; ancak Beckett bu beklentiyi sürekli erteler ve seyirciyi belirsizlik içinde bırakır.

Günümüz tiyatro sahnelerinde hâlâ sıkça sahnelenen Godot’yu Beklerken, minimal sahne dili ve diyaloglarıyla modern tiyatronun sınırlarını yeniden tanımlamayı sürdürmektedir. Eleştirmenlere göre eser, her dönemde yeniden okunabilen açık bir metin olarak, insanın değişmeyen sorusuna işaret eder: “Neyi, neden bekliyoruz?”

Sonuç olarak Beckett’in başyapıtı, yalnızca bir tiyatro oyunu değil; modern insanın varoluşsal sıkışmışlığını, sabrını ve umudunu aynı anda sahneye taşıyan evrensel bir metin olarak edebiyat tarihindeki yerini korumaktadır.

Paylaşın

ABD’nin İran’a Uyguladığı Abluka Sonuç Verir Mi?

ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukası ve yaptırımları, Tahran’ın petrol ihracatını büyük ölçüde durdururken küresel enerji piyasalarını da sarsıyor. Uzmanlara göre baskı kısa vadede ciddi ekonomik zarar yaratabilir ancak uzun vadeli sonuçlar belirsiz.

Haber Merkezi / ABD’nin İran’a yönelik deniz ablukası ve genişletilen ekonomik yaptırımlar, uluslararası kamuoyunda “ekonomik savaşın en sert aşaması” olarak değerlendiriliyor. Son haftalarda özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde artan gerilim, İran’ın petrol ihracatını doğrudan hedef alırken küresel enerji tedarik zincirinde de ciddi kırılmalar yaşanıyor.

Uluslararası analizlere göre İran ekonomisi büyük ölçüde Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşen petrol ihracatına bağımlı durumda. ABD’nin deniz ablukası, bu hattı fiilen kısıtlayarak ülkenin günlük milyarlarca dolarlık ticaret akışını durdurma potansiyeli taşıyor. Bazı değerlendirmeler, ablukanın İran ekonomisine günlük yüz milyonlarca dolarlık kayıp yaratabileceğini ve petrol üretiminde haftalar içinde kesintilere yol açabileceğini belirtiyor .

Son gelişmelerde Hürmüz Boğazı’nda fiili bir tıkanma yaşandığı, yüzlerce tanker ve ticari geminin bölgede sıkıştığı bildiriliyor. Bu durum, İran’ın ihracat kapasitesini ciddi biçimde sınırlarken küresel petrol arzında da belirsizlik yaratıyor .

Ekonomistler, bu tür yaptırım ve abluka politikalarının kısa vadede İran üzerinde güçlü bir mali baskı oluşturduğunu, döviz gelirlerini düşürdüğünü ve enflasyonu artırdığını vurguluyor. Ancak bazı analizler, İran’ın yıllardır uygulanan yaptırımlar nedeniyle alternatif ticaret ağları ve “gölge ekonomi” kanalları geliştirdiğine dikkat çekiyor. Bu durum, baskının etkisini tamamen ortadan kaldırmasa da sınırlayabiliyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve çeşitli ekonomik kurumların değerlendirmeleri ise çatışmanın yalnızca İran’ı değil, bölgedeki tüm ekonomileri etkilediğini ortaya koyuyor. Enerji fiyatlarındaki artış, ithalatçı ülkelerde büyümeyi baskılarken, ihracatçı ülkelerde ise dengesiz kazançlar yaratıyor .

Uzmanlara göre ablukanın başarısı üç temel faktöre bağlı: Sürenin uzunluğu, küresel enerji piyasalarının tepkisi ve İran’ın alternatif ticaret kanallarını ne ölçüde sürdürebileceği. Kısa vadede ekonomik baskının etkili olduğu görülse de, uzun vadede İran’ın tamamen geri adım atıp atmayacağı hâlâ net değil.

Sonuç olarak, ABD’nin uyguladığı abluka İran ekonomisini ciddi şekilde zorlayabilecek güçlü bir araç olarak görülüyor. Ancak bu politikanın “kesin sonuç” üretip üretmeyeceği, sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasi ve jeopolitik gelişmelere de bağlı.

Paylaşın

Zamanın Sessiz Tanıkları: Şirvanşah Sarayı Ve Kız Kulesi

Bakü’nün simge yapıları Şirvanşah Sarayı ve Kız Kulesi, Hazar bölgesinin ortaçağ mimarisini günümüze taşıyan en önemli kültürel miraslar arasında yer alıyor. Yapı, Azerbaycan’ın tarihsel kimliğini ve şehir kültürünün köklü geçmişini yansıtıyor.

Haber Merkezi / Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yer alan Şirvanşahlar Sarayı ve Kız Kulesi, uluslararası kültürel miras literatüründe Hazar havzasının en önemli iki anıtı olarak kabul ediliyor. Her iki yapı da UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alarak bölgenin tarihsel sürekliliğini simgeleyen nadir eserler arasında gösteriliyor.

15. yüzyılda inşa edilen Şirvanşahlar Sarayı, Şirvanşahlar Devleti’nin siyasi ve kültürel merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor. Kompleks; saray yapıları, türbeler, hamamlar ve camilerden oluşan bütüncül mimarisiyle, Orta Çağ İslam mimarisinin Kafkasya’daki en önemli örneklerinden biri kabul ediliyor. Uluslararası arkeolojik ve mimarlık çalışmalarında saray, hem savunma hem de idari işlevleri bir arada barındıran bir şehir içi kompleks olarak değerlendiriliyor.

Kız Kulesi ise kökeni tam olarak netleşmemekle birlikte, farklı dönemlerde gözlem kulesi, savunma yapısı ve dini amaçlı yapı olarak kullanıldığı yönünde çeşitli teorilere konu oluyor. Silindirik formu ve kalın taş duvarlarıyla dikkat çeken kule, Bakü’nün en eski yapılarından biri olarak Eski Şehir siluetinin merkezinde yer alıyor. Uluslararası araştırmalar, kulenin hem Pers hem de İslam dönemlerine uzanan çok katmanlı bir tarihsel geçmişe sahip olduğunu vurguluyor.

Kültürel miras uzmanları, bu iki yapının yalnızca mimari değer taşımadığını, aynı zamanda bölgenin ticaret yolları üzerindeki stratejik konumunu ve tarih boyunca farklı medeniyetlerin kesişim noktası olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Özellikle Hazar Denizi kıyısındaki konumları, Bakü’nün yüzyıllar boyunca ticaret, diplomasi ve kültürel etkileşim merkezi olmasında önemli rol oynadı.

Günümüzde hem Şirvanşahlar Sarayı hem de Kız Kulesi, yılda yüz binlerce ziyaretçiyi ağırlayarak Azerbaycan’ın turizm vitrininde önemli bir yer tutuyor. Kültür otoriteleri, bu yapıların korunmasının yalnızca ulusal değil, aynı zamanda küresel kültürel mirasın sürdürülebilirliği açısından kritik olduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak, Şirvanşah Sarayı ve Kız Kulesi, Bakü’nün tarihsel derinliğini yansıtan iki büyük anıt olarak, geçmiş ile bugün arasında köprü kurmaya devam ediyor.

Paylaşın

Kapanan Şirket Sayısı Azaldı, Temkinli Seyir Sürüyor

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) tarafından açıklanan Mart 2026 kurulan-kapanan şirket istatistikleri, iş dünyasında kapanışların azaldığı ancak genel görünümün temkinli seyrettiği bir döneme işaret etti.

Verilere göre Mart ayında kapanan şirket sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 6,4 oranında azaldı. Aynı dönemde kapanan kooperatif sayısı yüzde 38,4 düşerken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı ise yüzde 45,6 artış gösterdi.

Yılın ilk üç ayına bakıldığında da benzer bir eğilim öne çıktı. 2026’nın ilk çeyreğinde kapanan şirket sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10,2 azalırken, kapanan kooperatif sayısı yüzde 25,2 geriledi. Buna karşılık kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 13 artış kaydedildi.

Kuruluş tarafında ise daha sınırlı bir hareketlilik görüldü. İlk üç ayda kurulan şirket sayısı yüzde 1,3 artarken, kooperatiflerde yüzde 28,3, gerçek kişi ticari işletmelerde ise yüzde 1,2 düşüş yaşandı. Mart ayında ise kurulan şirket sayısında önemli bir değişim gözlenmedi.

Aylık bazda bakıldığında ise kurulan şirket sayısı bir önceki aya göre yüzde 11,2 azaldı. Aynı dönemde kapanan şirket sayısı yüzde 11,6 artış gösterdi. Bu durum, kısa vadede girişimcilik tarafında dalgalı bir seyir yaşandığını ortaya koydu.

Mart ayında kurulan 8 bin 379 şirketin büyük bölümü limited şirketlerden oluşurken, şirketlerin yüzde 36,1’i İstanbul, yüzde 9,8’i Ankara ve yüzde 5,9’u İzmir’de kuruldu. Tüm illerde şirket kuruluşunun gerçekleşmesi dikkat çekti.

Sektörel dağılım incelendiğinde, en fazla kuruluşun toptan ve perakende ticaret, inşaat ve imalat sektörlerinde gerçekleştiği görüldü. Kapanışlarda da benzer sektörlerin öne çıkması, ekonomik faaliyetlerdeki yoğunlaşmanın sürdüğünü ortaya koydu.

Öte yandan Mart ayında kurulan şirketlerin toplam sermayesi bir önceki aya göre yüzde 1,7 azaldı. Yabancı ortaklı şirket sayısı ise 827 olarak kaydedilirken, bu şirketlerde yabancı sermaye payı yüzde 95,3 seviyesinde gerçekleşti.

Genel tablo, kapanan şirket sayısındaki düşüşe rağmen, girişimcilik ve yatırım iştahının henüz güçlü bir ivme kazanmadığını, ekonomik aktörlerin temkinli hareket ettiğini gösterdi.

Paylaşın

Kısa Vadeli Dış Borçta Rekor Serisi Devam Ediyor

Türkiye’nin kısa vadeli dış borç stoku 173,5 milyar dolara yükselirken, kalan vadeye göre borç tutarı 239,2 milyar dolara ulaştı. Reel sektör yükümlülüklerindeki artış dikkat çekti.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri, Türkiye’nin kısa vadeli dış yükümlülüklerinde yüksek seviyenin korunduğunu ortaya koydu.

Buna göre Türkiye’nin kısa vadeli dış borç (KVDB) stoku, Şubat ayında 28 milyon ABD doları artarak 173,5 milyar ABD doları seviyesine çıktı. Orijinal vadesine bakılmaksızın, vadesine bir yıl veya daha az kalmış borçları kapsayan kalan vadeye göre KVDB stoku ise 239,2 milyar ABD doları olarak kaydedildi.

Borç kompozisyonunda bankacılık sektöründe sınırlı bir gerileme gözlendi. Bankalar kaynaklı KVDB stoku bir önceki aya göre yüzde 0,5 azalarak 77,2 milyar dolar oldu. Yurt içi bankaların yurt dışından sağladığı kısa vadeli krediler yüzde 2,1 düşüşle 8,8 milyar dolara gerilerken, yurt dışı yerleşik bankaların Türkiye’deki mevduatı yüzde 5,6 azalarak 18,3 milyar dolar seviyesine indi.

Buna karşılık diğer sektörlerde artış eğilimi öne çıktı. Reel sektör kaynaklı kısa vadeli dış borç stoku yüzde 1,9 artarak 69,6 milyar dolara yükseldi. Dış ticaret işlemlerinden doğan ticari krediler yüzde 1,6 artışla 62,4 milyar dolar olurken, nakit kredi yükümlülükleri yüzde 5,4 artarak 7,2 milyar dolara ulaştı.

Döviz kompozisyonuna bakıldığında, kısa vadeli dış borcun yüzde 34,6’sı ABD doları, yüzde 26,0’sı Euro, yüzde 26,5’i Türk lirası ve yüzde 12,9’u diğer döviz cinslerinden oluştu.

Kalan vadeye göre borç dağılımında ise bankalar ve diğer sektörlerin kredi ve tahvil yükümlülükleri 70,4 milyar dolara gerilerken, ticari kredi yükümlülükleri 63,1 milyar dolara yükseldi.

Veriler, kısa vadeli dış borç stokunun yüksek seviyesini koruduğunu ve özellikle reel sektör kaynaklı yükümlülüklerde artış eğiliminin sürdüğünü gösterdi.

Paylaşın

Merkez Bankası’nın Yıl Sonu Enflasyon Beklentisi Yüzde 27,53

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan Nisan 2026 Piyasa Katılımcıları Anketi, enflasyon beklentilerinde yukarı yönlü hareketin sürdüğünü ortaya koydu.

Ankete göre katılımcıların cari yıl sonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi bir önceki dönemde yüzde 25,38 seviyesindeyken, bu dönemde yüzde 27,53’e yükseldi. Enflasyondaki yukarı yönlü revizyon sadece yıl sonuyla sınırlı kalmadı. 12 ay sonrası TÜFE beklentisi yüzde 22,17’den yüzde 23,39’a, 24 ay sonrası beklenti ise yüzde 17,30’dan yüzde 18,02’ye çıktı.

Faiz beklentilerinde ise sınırlı bir değişim gözlendi. Katılımcıların BİST Repo ve Ters-Repo Pazarı’nda oluşan cari ay sonu gecelik faiz oranı beklentisi yüzde 40,00 seviyesinde sabit kalırken, Nisan ayı Para Politikası Kurulu toplantısına ilişkin politika faizi beklentisi yüzde 37,75 olarak kaydedildi.

Döviz kuru beklentilerinde de yukarı yönlü güncelleme dikkat çekti. Yıl sonu dolar/TL beklentisi 50,97 TL’den 51,23 TL’ye yükselirken, 12 ay sonrası beklenti 52,70 TL’den 53,62 TL’ye çıktı.

Öte yandan büyüme tarafında daha temkinli bir tablo ortaya çıktı. Katılımcıların 2026 yılı büyüme beklentisi yüzde 3,8’den yüzde 3,5’e gerilerken, 2027 yılına ilişkin büyüme beklentisi de yüzde 4,3’ten yüzde 4,1’e indi.

Genel görünüm, enflasyon ve kur beklentilerinde yukarı yönlü eğilimin sürdüğüne, buna karşılık ekonomik büyüme beklentilerinde sınırlı da olsa aşağı yönlü bir revizyon yapıldığına işaret etti.

Paylaşın

Konut Satışlarında İvme Kaybı

Konut satışları mart ayında geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 3,6 oranında geriledi. İkinci el piyasasındaki daralma ve yabancı talebindeki düşüş, sektördeki yavaşlamanın daha belirgin hale geldiğini ortaya koydu.

Türkiye genelinde konut piyasası Mart ayında zayıf bir görünüm sergiledi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Konut ve İş Yeri Satış İstatistikleri’ne göre, toplam konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3,6 oranında azaldı.

Detaylara bakıldığında ilk el konut satışları yüzde 1,3 artarak 35 bin 725’e yükselirken, ikinci el konut satışları yüzde 3,6 düşüşle 77 bin 642’ye geriledi. Toplam satışlar içinde ilk el konutların payı yüzde 31,5, ikinci el konutların payı ise yüzde 68,5 oldu.

Kredi kullanımındaki artış dikkat çekti. İpotekli konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 35,9 artarak 25 bin 978’e ulaştı. Buna karşın diğer satış türleri yüzde 9,6 azalarak 87 bin 389 olarak kaydedildi.

Takvim etkilerinden arındırılmış veriler ise piyasadaki zayıflamanın daha derin olduğunu gösterdi. Bu kapsamda ilk el satışlar yıllık bazda yüzde 1,8, ikinci el satışlar ise yüzde 6,2 geriledi. Aylık bazda ise her iki segmentte de düşüş yaşandı.

Yabancılara yapılan konut satışları da düşüş trendini sürdürdü. Mart ayında yabancılara satışlar yüzde 20 azalarak bin 353’e indi. En fazla satış 229 konutla Rusya Federasyonu vatandaşlarına yapılırken, İran ve Almanya vatandaşları sıralamada öne çıktı.

İş yeri satışlarında da benzer bir tablo görüldü. İlk el iş yeri satışları yüzde 5,4, ikinci el satışlar ise yüzde 12,3 oranında azaldı. Buna karşılık ipotekli iş yeri satışlarında yüzde 60,1 artış yaşandı.

Genel görünüm, finansman destekli satışların artmasına rağmen, özellikle ikinci el piyasasında ve yabancı talebinde zayıflamanın sürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Alzheimer Tedavisinde Yeni Bir Soluk: Hafızayı Geri Kazandıran Molekül

Alzheimer hastalığı, dünyadaki en ciddi nörolojik rahatsızlıklardan biri olarak hafızayı, düşünme yeteneğini ve günlük yaşam becerilerini zamanla tahrip ediyor.

Haber Merkezi / Milyonlarca insanı etkileyen bu hastalık, yalnızca hastaları değil, aynı zamanda ailelerini ve yakın çevrelerini de derinden etkiliyor.

Mevcut tedaviler bazı durumlarda hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilse de, ne yazık ki kaybedilen hafızayı geri kazandırma konusunda yeterli olamıyor. Bu nedenle bilim dünyası, beynin işlevlerini onarmaya yönelik yeni tedavi yöntemleri üzerinde yoğunlaşıyor.

DDL-920 Molekülü Nedir?

UCLA Sağlık Merkezi’nde yürütülen yeni bir çalışma, fareler üzerinde yapılan deneylerde hafızayı geri kazandırma potansiyeli taşıyan umut verici bir molekülü ortaya koydu. DDL-920 adı verilen bu molekül, geleneksel Alzheimer tedavilerinden farklı bir mekanizmayla çalışıyor. Beyindeki zararlı plakları temizlemeye odaklanmak yerine, doğrudan hafıza sistemini yeniden aktive etmeyi hedefliyor.

Gama Salınımları ve Hafıza İlişkisi

Araştırma ekibi, beyin hücreleri arasındaki iletişimin bozulmasına odaklandı. Sağlıklı bir beyinde sinir hücreleri elektriksel aktivite yoluyla iletişim kurar. Bu aktivitelerden biri olan gama salınımları, özellikle dikkat ve hafıza süreçlerinde kritik rol oynar.

Gama salınımları, bir telefon numarasını hatırlarken ya da bir sohbeti takip ederken aktif hale gelen hızlı beyin dalgalarıdır. Alzheimer hastalarında ise bu dalgaların zayıfladığı, bunun da hafıza kaybına katkıda bulunduğu bilinmektedir.

Yeni Yaklaşım: “Freni Serbest Bırakmak”

Geçmişte gama salınımlarını artırmak için ses veya manyetik uyarım gibi dış yöntemler denenmiş, ancak bu yöntemler hafıza üzerinde sınırlı etki göstermiştir. UCLA araştırmacıları ise bu kez gama salınımlarını ilaç yoluyla içeriden artırmayı hedefledi.

Çalışmada, gama salınımlarını üreten parvalbumin ara nöronları üzerine odaklanıldı. Alzheimer hastalığında bu hücreler, GABA adlı kimyasalın aşırı baskısı nedeniyle “frenlenmiş” bir durumda kalır ve yeterince aktif çalışamaz. DDL-920 molekülü, GABA’nın bu baskılayıcı etkisini azaltarak hücrelerin yeniden aktif hale gelmesini sağlar. Böylece gama salınımları güçlenir ve hafıza işlevlerinin geri kazanılması hedeflenir.

Bilim insanları, bu yaklaşımı Alzheimer benzeri semptomlar gösteren genetiği değiştirilmiş fareler üzerinde test etti:

Barnes labirenti testi: Tedavi öncesinde kaçış yolunu bulmakta zorlanan farelerin, iki haftalık DDL-920 tedavisinin ardından sağlıklı farelere benzer performans sergilediği gözlemlendi.

Güvenlik: Tedavi süresince farelerde herhangi bir ciddi yan etki tespit edilmedi. Bu durum, yöntemin güvenli olabileceğine dair ilk önemli bulgular arasında yer aldı.

Gelecek İçin Büyük Umut

Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlanan bu çalışma, Alzheimer tedavisinde yeni bir yaklaşım sunuyor. Sadece hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak yerine, beynin işleyişini yeniden düzenlemeyi hedefliyor.

Araştırmacılar, bu yöntemin gelecekte depresyon, şizofreni ve otizm gibi beyin aktivitesi bozukluklarıyla ilişkili diğer hastalıkların tedavisinde de kullanılabileceğini öngörüyor.

Henüz erken aşamada olan bu çalışma, insan klinik deneylerine geçilmesi durumunda milyonlarca hasta için yeni bir umut kapısı aralayabilir.

Paylaşın

İstihdamda Sınırlı Artış

TÜİK’in Şubat 2026 verileri, ücretli çalışan sayısında yıllık bazda sınırlı bir artışa işaret ederken sektörler arasındaki ayrışmayı da ortaya koydu. Sanayide düşüş dikkat çekerken, inşaat ve hizmet sektörlerindeki yükseliş istihdamın yönünü belirledi.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı Şubat 2026 verilerine göre, sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 1,3 artarak 15 milyon 501 bin 511 kişiye ulaştı. Söz konusu rakam, Şubat 2025’te 15 milyon 297 bin 723 kişi olarak kaydedilmişti.

Alt sektörler incelendiğinde ise tablo dikkat çekici bir ayrışmaya işaret etti. Sanayi sektöründe ücretli çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 3,2 azalırken, inşaat sektöründe yüzde 4,5 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 3,3 oranında artış görüldü. Bu durum, istihdamın ağırlıklı olarak hizmet ve inşaat odaklı büyüdüğünü ortaya koydu.

Aylık bazda ise daha ılımlı bir artış dikkat çekti. Şubat ayında toplam ücretli çalışan sayısı bir önceki aya göre yüzde 0,4 yükseldi. Aynı dönemde sanayi sektöründe yüzde 0,1, inşaatta yüzde 0,9 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 0,5 oranında artış gerçekleşti.

Veriler, Türkiye’de istihdam artışının sürdüğünü ancak sektörler arasında dengesiz bir dağılımın devam ettiğini gösteriyor. Özellikle sanayi sektöründeki gerileme, üretim tarafındaki zayıflamaya işaret ederken, hizmet ve inşaat sektörleri istihdamın lokomotifi olmayı sürdürüyor.

Paylaşın