HRW: Koruma Altındaki Kadınlar Da Tehlikede

ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW), Türkiye’deki “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” kapsamında verilen önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının kullanımını inceleyen bir raporu kamuoyuna açıkladı. Rapor, kolluk güçleri ile mahkemelerin kararlara uyulmasının sağlanamaması sebebiyle kadınların tehlikede olduğuna dikkat çekiyor.

“Türkiye’de Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddetle Mücadele: Korumadaki Zaafların Ölümcül Sonuçları” adlı raporda 18 aile içi şiddet vakası incelendi. Rapora göre, kolluk kuvvetleri ve mahkemeler tarafından kadınları korumak amacıyla verilen tedbir kararlarının sayısı artsa da yetkili makamlar şiddet mağdurlarını korumak konusunda etkisiz kalıyor. Resmi verilere göre, 2021’de 272 bin 870 kişi hakkında önleyici, 10 bin 401 kişi hakkında ise koruyucu tedbir kararı alındı. Ancak, uygulamada sorunlar yaşanıyor.

Devlet koruması altındayken öldürülen kadınlar

Uygulama nedeniyle hayatını kaybeden kadınlardan birine Yemen Akoda örnek gösteriliyor. Bir fabrikada çaycı olarak çalışan üç çocuk annesi Yemen Akoda (38), 24 Haziran 2021’de eşi Eşref Akoda tarafından Aksaray’daki evinin önünde vurularak öldürülmüştü. Raporda Akoda’nın öldürülmeden önce dört ayrı önleyici tedbir kararı aldırdığı ve Eşref Akoda’nın ise bu kararların ikisini ihlal ettiği belirtiliyor. Raporda ihlallerle ilgili olarak Aksaray Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette bulunulduğu, ancak eş Akoda’ya herhangi bir yaptırım uygulanmadığı kaydediliyor.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 2016-2021 yılları arasında öldürülen bin 846 kadından 157’si öldürüldükleri sırada devlet koruması altındaydı. Anaokulu çalışanı 45 yaşındaki Ayşe Tuba Arslan da bu kadınlardan biriydi. Ancak Eskişehir’de eski eşi Yalçın Özalpay’ın satır ve bıçakla saldırdığı kadın, 24 Kasım 2019’da hayatını kaybetti. Arslan, Özalpay’ın hakaret, tehdit ve yaralamalarıyla ilgili olarak Eylül 2018-Ekim 2019 tarihleri arasında polise ve savcılığa 23 ayrı şikâyette bulunduğu, mahkemelerden dört ayrı önleyici tedbir kararı aldırdığı ifade ediliyor. Özalpay’ın tedbir kararlarını defalarca ihlal ettiğini sekiz kere yetkililere ihlalleri bildirmesine rağmen mahkemeler “delil yetersizliği” gerekçesiyle Özalpay’a herhangi bir yaptırım uygulamadı. Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından re’sen başlatılan polisin ihmali ihtimaline ilişkin soruşturmada, savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

“İhlallere yönelik yaptırımlarla ilgili çok az bilgi var”

DW Türkçe’den Burcu Karakaş’ın haberine göre, Adalet ve İçişleri bakanlıklarının koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının sayısının arttığını göstermek için çok uğraştığı belirtilen raporda “Ancak bu, önlemlerin niteliksel etkileri, başarı ve başarısızlık oranları, koruma önlemlerinin ihlallerinin sayısı, ihlallere yönelik yaptırımlar ve her şeyden önce kadınların kendilerinin genel olarak daha gelişmiş bir koruma deneyimleyip deneyimlemedikleri hakkında çok az bilgi vermektedir” denildi.

Rapora göre, mahkemeler, tedbir kararlarını genellikle çok kısa süreler için verirken yetkililer de etkili risk değerlendirmeleri yapmak veya tedbir kararlarının etkinliğini izlemek konusunda yetersiz kalıyor. Bu durumun da aile içi şiddet mağdurlarının karşı karşıya kaldıkları şiddet riskinin sürmesine ve bazen ölümle sonuçlanmasına yol açtığı vurgulanıyor. Raporda “Bazı failler önleyici tedbir kararlarını herhangi bir yaptırıma maruz kalmaksızın ihlal etmektedir. Cezai kovuşturmaya uğrayan ve hüküm giyen faillere verilen cezalar ise genellikle çok kısa sürelidir, çok geç verilir ve etkili bir caydırıcılık sağlamaktan uzaktır” deniliyor.

Polis memurlarıyla görüşme: En büyük eksiğimiz psikolog

HRW’nin İstanbul’da görüştüğü hakim ve savcılar, koruyucu ya da önleyici tedbir kararı alınmasına ilişkin başvuruların nadiren reddedildiğini dile getiriyor. Araştırma kapsamında, aile içi şiddetle mücadele birimlerinde çalışan polis görevlileriyle de görüşüldü.

Kendileriyle birlikte çalışan bir psikoloğun bulunmasının birimlerine faydalı olacağını savunan polis memurlarından biri, “Şu anda en büyük eksiğimiz bu” ifadesini kullanıyor. Elektronik kelepçelerden sorumlu bir polis ise Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM), polis ve mahkemeler arasındaki eşgüdümün ve yazışmaların tamamlanmasının iki ayı bulduğunu belirterek “En iyisi hepimizin aynı odada çalışması olurdu” diyor.

Şiddet mağduru mülteci kadınların karşılaştığı zorluklar

Raporda, mülteci kadınların şiddet karşısında yaşadığı sorunlara da yer veriliyor. HRW’nin görüştüğü Suriyeli N.K., 2022 yılının başında şiddet ve tehdit nedeniyle dini nikahlı olduğu H.I.’dan ayrıldığını anlatıyor. Ankara’da yaşayan ve Türkçe bilmeyen 23 yaşındaki genç kadın, bir tercümanla iletişime geçtikten sonra bir polis karakoluna gittiğini, karakol görüşmesi sırasında polis memurları kendisine karara dahil edilebilecek önleyici tedbir türleri veya adli yardımdan faydalanma hakkı konusunda hiçbir bilgi vermediğini söylüyor.

Rapora göre, Ankara 1. Aile Mahkemesi 30 günlük önleyici tedbir kararı vermiş olsa da karar kendisine bildirilmediği gibi Suriyeli kadın kararın H.I.’ya tebliğ edilip edilmediğini de öğrenemedi. Genç kadın polisler tarafından mahkeme kararı hakkında 10 gün sonra bilgilendirildi. Raporda, “Polis ve mahkemeler, Türkçe bilmeyen mağdurlara tam bilgi ve yardım sağlamada onlara destek olmak için daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaktadır” deniliyor.

“ŞÖNİM ziyaret talebimiz reddedildi”

HRW raporuna göre mağdur, aile birey, veya avukatların yetkililerden yardım talep etmek veya faillerin serbest bırakılmasına itiraz etmek için sosyal medyaya yönelmek zorunda hissetmiş olmaları, çarpıcı unsurlardan biri. HRW’nin görüştüğü polis memurları ve hâkimler, geleneksel şikâyet yöntemleri başarısız olduğunda sosyal medyanın vakalara dikkat çekmekte ve yetkililerden yanıt almakta başarılı bir araç haline geldiğini doğruluyor.

HRW Türkiye Direktörü Emma Sinclair-Webb, kamu otoritelerinin görüşünü rapora yansıtmak için çok büyük çaba sarf ettiklerini, bu nedenle polis, savcı ve hakimler ile yaptıkları görüşmelerin oldukça önemli olduğunu dile getirdi. İstanbul’daki ŞÖNİM’i de ziyaret etmek istediklerini belirten Sinclair-Webb, “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından ziyaret talebimizin reddedilmesine şaşırdık. ŞÖNİM’lerin çalışma performansına ilişkin son sekiz yıldır ulaşılabilir veri neredeyse yok” dedi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye hükümetine kadına yönelik şiddete ve ev içi şiddete karşı mücadele konusunda uluslararası hukuku uygulaması, 6284 Sayılı Kanun kapsamında önleyici ve koruyucu tedbir kararları ile ihlallere yönelik yaptırım uygulanmalarının güçlendirilmesi ve kadına şiddet verileri konusunda şeffaf davranması için tavsiyelerde bulunuyor.

Paylaşın

Ekonomik Güven Endeksi Mayıs Ayında Yüzde 2,1 Arttı

Nisan ayında 94,7 olan ekonomi güven endeksi, mayıs ayında yüzde 2,1 oranında artarak 96,7 değerine yükseldi. Artış tüketici, hizmet ve perakende ticaret sektörü güven endekslerindeki artışlardan kaynaklandı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) mayıs ayına ilişkin ekonomik güven endeksi verilerini açıkladı. Buna göre endeks, nisan ayında 94,7 iken, mayıs ayında yüzde 2,1 oranında artarak 96,7 değerine yükseldi

TÜİK’e göre ekonomik güven endeksindeki artış tüketici, hizmet ve perakende ticaret sektörü güven endekslerindeki artışlardan kaynaklandı.

Bir önceki aya göre mayıs ayında tüketici güven endeksi yüzde 0,4 oranında artarak 67,6 değerini, hizmet sektörü güven endeksi yüzde 6,1 oranında artarak 121,7 değerini, perakende ticaret sektörü güven endeksi yüzde 1,7 oranında artarak 121,4 değerini aldı.

Reel kesim (imalat sanayi) güven endeksi yüzde 0,7 oranında azalarak 107,0 değerini, inşaat sektörü güven endeksi yüzde 2,2 oranında azalarak 81,6 değerini aldı.

Paylaşın

Kripto Piyasasında Parası Olanlara Büyük Şok

Kripto varlıklarla ilgili yasal mevzuat konusunda uzun süredir çalışmalarını sürdüren hükümet, öncelikle genel bir çerçeve düzenleme yapmayı, ardından da kripto şirketlerine sermaye zorunluluğu ve küresel şirketlere Türkiye’de şirket kurma şartı gibi düzenlemeleri getirmeye hazırlanıyor.

Sözcü’nün aktardığına göre Bloomberg’e konuşan iki yetkili, Cumhurbaşkanlığında salı günü (dün) kapalı bir kripto varlık düzenleme mevzuat toplantısı gerçekleştirildiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın başkanlığındaki toplantıya Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, Ticaret Bakanı Mehmet Muş, İletişim Başkanı Fahrettin Altun, AK Parti Genel Başkan Yardımcıları Hayati Yazıcı, Nurettin Canikli, Fatih Şahin ve Ömer İleri katıldı.

Toplantıda mevzuat hazırlıklarıyla ilgili yapılan toplantılarda gelinen aşama ve formüller ele alındı. Çalışmaları bir süre askıya alan hükümet, arayışların devam etmesi kararı aldı.

 Şirket kurma ve sermaye şartı

Buna göre hükümet, kripto varlıklarla ilgili çalışmasında 4 ana başlık öne çıkıyor. Bunlardan ilki uluslararası kripto şirketlerine Türkiye’de şirket kurma zorunluluğu getirilmesi.

Hükümet bu kapsamda daha önce sosyal medya şirketleri için getirdiği kuralı kripto alanında da uygulamak istiyor. Türk şirketlerin yüksek rakamlarda vergi ödediklerine işaret eden yetkili, haksız rekabetin oluşmaması adına uluslararası şirketlerin de vergi mükellefi olmaları gerektiğine değindi.

AK Parti’nin Meclis’e sunmaya hazırladığı teklifte bir diğer noktanın da sermaye şartıyla ilgili olması planlanıyor. İlk değerlendirmeler 100 milyon TL’lik sermaye şartının getirilmesi yönünde ancak bu rakam artabilir.

Saklama ve vergilendirme

AK Parti kurmayları, kripto varlıkların güvenli saklanması konusunda da formül arayışı içerisinde. Bu alanda mağduriyetlerin varlıkların korunması konusunda yaşandığına işaret eden bir yetkili, güvenilir saklama koşullarının oluşturulmasında bankaların teknolojik altyapılarının devreye girebileceğine dikkat çekti.

Hükümetin üzerinde durduğu ancak son kararı vermediği bir diğer konu da bireysel yatırımcıya yönelik vergilendirme. Bu konuda üzerinde durulan seçenek ise sembolik bir kambiyo vergisinin kripto alımlarında uygulanması. Bu oranın yükselmesinin kayıt dışılığa neden olabileceğini düşünen iktidar orta yol bulmaya çalışıyor.

Paylaşın

Konferans Ligi’nin İlk Şampiyonu Roma

İtalya Serie A takımlarından Roma, UEFA Avrupa Konferans Ligi finalinde karşılaştığı Hollanda temsilcisi Feyenoord’u 1-0 yenerek kupanın sahibi oldu. Roma, bu yıl ilk kez düzenlenen turnuvanın ilk şampiyonu olarak tarihe geçti.

Arnavutluk’un başkenti Tiran’da oynanan final maçında İtalyan takımın golünü 32’nci dakikada Nicolò Zaniolo kaydetti.

Öte yandan Roma’nın Portekizli teknik direktörü Jose Mourinho ise Konferans Ligi kupası ile birlikte kulüpler bazında Avrupa’daki uluslararası tüm turnuvalarda şampiyon olan tek teknik direktör olma ünvanını elde etti.

Mourinho daha önce Inter ve Porto ile Şampiyonlar Ligi, Manchester United ile UEFA Avrupa Ligi kupalarını kazanmıştı. Roma da kulüp tarihinin ilk Avrupa zaferini bu kupayla kazanmış oldu.

Konferans Ligi; Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nin ardından kıtanın üç numaralı futbol turnuvası konumunda.

Maç sonunda göz yaşlarını tutamayan Portekizli çalıştırıcı, “Kazanmak için yatırım yaptığınızda ve herkes sizin kazanmanızı beklediğinizde kazanmak bir şeydir. Ancak ölümsüz ve gerçekten özel hissettiğinizde kazanmak gerçekten bambaşka bir şeydir” dedi.

Bu başarının Roma tarihiyle birlikte kendi kişisel tarihine de geçtiğine değinen Mourinho, kendisinin Sir Alex Ferguson ve Giovanni Trapattoni ile karşılaştırılmasını ise “Bu beni biraz yaşlı hissettiriyor ama kariyerim için gayet güzel” yorumunu yaptı.

‘Futbol kazanmakla ilgilidir ve Mourinho kazanır’

BT Sport kanalına konuşan Manchester United’ın eski orta saha oyuncusu Owen Hargreaves ise “Futbol kazanmakla ilgilidir ve Mourinho kazanır” dedi.

Bu zafer, Mourinho’nun Porto ile 2003’te UEFA Kupası’nı kaldırmasından bu yana kazandığı 26’ncı kupa.

Öte yandan 1970 yılında Şampiyonlar Ligi kupasını, 1974’te ve 2002’de de UEFA Kupası’nı müzesine götüren Feyenoord ise dördüncü Avrupa zaferini kaçırmış oldu.

Paylaşın

Ankara’nın Suriye’ye Operasyon Planının Arkasında Ne Var?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Pazartesi akşamı Türkiye’nin güney sınırları boyunca oluşturmayı hedeflediği 30 kilometre derinliğindeki “güvenli bölge” için yeni adımlar atacaklarını açıklaması sonrası Ankara hareketlendi.

Açıklamasında Suriye’ye yönelik yeni bir askeri operasyonun sinyallerini veren Erdoğan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de bu yönde hazırlıklarını sürdürdüğünü belirtti. Operasyonla ilgili kararın Perşembe günü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınması bekleniyor. Ancak ABD’den operasyona şimdiden itiraz geldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, Türkiye’nin “güney sınırındaki meşru güvenlik endişelerini anladıklarını ancak yeni bir operasyonun bölgede istikrarı daha da baltalayacağını” söyledi. Price, IŞİD’e karşı yürütülen mücadele ile bölgedeki ABD askerlerini riske atacağını da belirtti.

Türkiye’nin Suriye’de hem işbirliği yaptığı hem de karşı karşıya geldiği Rusya’dan ise operasyonla ilgili şimdilik bir açıklama yok. Peki Türkiye’nin böyle bir operasyon için ABD ve Rusya’yı ikna etmesi mümkün mü? Ve Türkiye neden şimdi böyle bir operasyona kalkıştı?

Uzgel: Hem iç hem dış politik bir hamle

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün haberine göre, Uzmanlar, Türkiye, Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya’nın bölgedeki hakimiyetinin zayıfladığını, ABD’ye karşı da İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği sürecindeki veto kartını kullanmayı planladığını ifade ediyorlar. Dış politikadaki değişen dengelerin Türkiye için “uygun bir zemin” yarattığı düşünülüyor.

Uluslararası ilişkiler uzmanı İlhan Uzgel ise Erdoğan’ın operasyon açıklamasının hem iç hem de dış politikaya dönük bir hamle olduğu görüşünde.

Muhalefetin son dönemde etkisini artırdığını, AKP’nin de bu etkiyi kırmak istediğini kaydeden Uzgel, “İktidar, gündemi yine ulusal muhalefetin kendisini eleştiremeyeceği bir konuya döndürmek istiyor” diyor. Türkiye’nin Suriye ile arasına güvenlik hattı çekmeyi amaçladığını ve bunun da Barış Pınarı harekatında yarım kaldığını ifade eden Uzgel, hükümetin dış politika hedefini “Şu sıralarda ABD içe gömülmüşken, NATO Ukrayna’ya yoğunlaşmışken eksik kalan parça tamamlanmak isteniyor olabilir” şeklinde özetliyor.

Ancak Uzgel’e göre Türkiye açısından zamanlama yine de uygun değil. Uzgel, “Ekonomi iyi durumda değil. Erdoğan iç siyasette zemin kaybediyor. Arap ülkeleri de muhtemelen bu harekata karşı” ifadesini kullanıyor.

“Batı ile ilişkiler bir kez daha darbe alır”

Avrupa ülkelerinin de önceki Suriye operasyonları gibi planlanan harekata da sıcak bakmayacağı tahmin ediliyor. Batı dünyasının Ukrayna krizine odaklandığını ve bu süreçte Türkiye’nin bunu fırsat bilerek hareket etmesinin tepki ile karşılanacağını kaydeden Uzgel, “Batı ile ilişkiler bir daha darbe alır” tahmininde bulunuyor.

Rusya’nın sessizliğini koruduğuna dikkat çeken Uzgel, Türkiye’nin biraz da bu duruma güvendiği kanısında. “Ancak bu süreç, yalnızca Rusya’nın ses çıkarmamasıyla yürümez. Türkiye’nin Batı ülkelerini tekrar karşısına alması, stratejik açıdan elde edeceğinin maliyetini kurtarmaz gibi duruyor” diyen Uzgel, son dönemde Türkiye’nin bölgede diplomasi dilini ön plana çıkardığını hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor: “Ancak yeniden askeri bir dile dönülmesi Türkiye’ye zarar verir.”

ABD ve Rusya ile yapılan mutabakatlar

Türkiye’nin Suriye’deki askeri hedeflerine işaret eden Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Araştırmacısı Oytun Orhan ise “Türkiye’nin güney sınırlarındaki hedeflerini daha önce ilan ettiğini ve Suriye’nin kuzeyinde terörden arındırılmış güvenli bölge oluşturmayı amaçladığını” ifade ediyor. “Türkiye, şartlar oluştukça bu hedefe doğru ilerliyor” şeklinde konuşan Orhan, Türkiye’nin bugüne kadar Suriye’de üç sınır ötesi harekat düzenlendiğine ve Irak’ta da PKK’ya dönük Pençe operasyonlarının sürdüğüne dikkat çekiyor.

Orhan, şu anki mevcut durumun ABD ve Rusya ile imzalanan mutabakatlar çerçevesinde ilerlediğini de vurguluyor.

Türkiye, 2016 yılının Ağustos ayında Fırat Kalkanı, 2018 yılının Ocak ayında Zeytin Dalı ve 2019 yılının Ekim ayında da Barış Pınarı olmak üzere üç sınır ötesi harekat düzenlemişti. Türkiye, Barış Pınarı harekatının ardından ABD ve Rusya ile iki ayrı mutabakat yapmıştı. ABD, YPG ve PKK’nın sınırdan 32 kilometre güneye çekileceğini taahhüdünü vermişti. Rusya da YPG ve PKK’yı Tel Rıfat ve Münbiç’ten çıkarmayı taahhüt etmişti. Türkiye’nin tüm sınırı PKK ve YPG’den arındırmayı hedeflediğini kaydeden Orhan, Erdoğan’ın yeni adımıyla ilgili “Uzun yıllardır sürdürülen stratejinin bir parçası olarak görmek gerek” diyor.

“Operasyonun ekonomik ve siyasi riskleri olabilir”

Türkiye’nin bölgede harekat alanını daraltan başlıca iki etken Rusya ve ABD’nin itirazları. Rusya, Suriye’de güvenli bölgelerin Beşar Esad yönetimiyle işbirliği içerisinde oluşturulması gerektiğini savunurken ABD ise Türkiye’nin bölgedeki askeri eylemlerinin ABD’nin güvenliğini ve IŞİD’le mücadeleyi tehdit ettiğini savunuyor.

Ancak Orhan, “Ukrayna savaşının NATO nezdinde Türkiye’nin önemini ön plana çıkarması ve Rusya’nın Suriye’deki pozisyonunun zayıflamasının Türkiye açısından uygun koşullar oluşturduğunu” düşünüyor. Orhan, Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği sürecini pazarlık konusu yapabileceğini ve iki ülkenin üyeliğini engelleyerek harekata karşı gelinmemesini isteyebileceğini ifade ediyor.

Askeri anlamda bir soru işareti bulunmadığını ancak Türkiye’nin siyasi bir karar vereceğini vurgulayan Orhan, siyasi ve ekonomik risklere dikkat çekiyor. Her ne kadar şartların uygun hale geldiği düşünülse de ABD ve Rusya’nın tavrının önemini koruduğunu kaydeden Orhan, “ABD açısından yaptırımlar gündeme gelebilir. Rus askeri de sınırlı da olsa sahada bulunuyor. Rus askeri ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında olası bir kaza büyük bir krize dönüşebilir” diyor.

Orhan, mevcut durumda her iki ülkenin Türkiye’ye yönelik temel itirazlarından vazgeçmediğini de vurguluyor.

Türkiye operasyonda hangi bölgeleri hedef alacak?

Akçakale ile Ceylanpınar arasındaki bölgenin kontrol altına alındığını vurgulayan emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu, Ceylanpınar’ın doğusundan Irak sınırına kadar olan bölge ile Tel Abyad’ın batısında Fırat Nehri’ne kadar olan bölgenin yeni hedefler olacağını söylüyor. Afrin’in doğusunda uzanan ve Fırat’ın batısında yer alan Tel Rıfat’ın da hedefler arasında olduğunu vurgulayan Babüroğlu, Fırat’ın batısındaki bölgenin ABD’nin kontrolü altında olduğuna da dikkat çekiyor.

Türkiye’nin Barış Pınarı’nda olduğu gibi burada da sınırdan Hava Kuvvetleri ile operasyona destek sağlayabileceğini ifade eden Babüroğlu’na göre Tel Rıfat bölgesinde yapılacak harekatta Rusya ile koordinasyonun önemli olduğu görüşünde.

Paylaşın

Türkiye AB’den 15 Milyon Ton Atık İthal Etti

Merkezi Lüksemburg’da bulunan Avrupa İstatistik Ofisi Eurostat’ın verilerine göre Türkiye, geçen yıl Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden 14,7 milyon ton atık ithal etti. Atığın yaklaşık yüzde 90’ını demir ve çelik hurdaları oluşturdu.

Haber Merkezi / AB’nin Türkiye’nin ardından en fazla atık ihraç ettiği ikinci ülke Hindistan. Eurostat’tan yapılan açıklamaya göre Hindistan’a 2,4 milyon ton, Mısır’a 1,9 milyon ton ve İsviçre’ye 1,7 milyon ton atık satışı gerçekleştirildi. Çin’e yapılan atık ihracatında ise büyük bir düşüş gözlendi. Buna göre 2009’da AB’den Çin’e 10,1 milyon ton hurda satılırken,  bu rakam geçen yıl 0,4 milyon tona geriledi.

Diğer yandan AB tarafından ihraç edilen atık madde miktarı ise geçtiğimiz yıl, 2004 yılından bu yana yüzde 77 artış gösterdi. AB üyesi olmayan ülkelerden ithal edilen atık miktarında da bir önceki yıla kıyasla yüzde 11 oranında artış görüldü. Geçen yıl ihraç edilen atıkların 19,5 milyon tonu demir ve çelikten oluşuyordu.

Buna karşın AB de üçte biri İngiltere’den olmak üzere 5,5 milyon ton atık demir ithal etti. İhraç edilen atıklar arasında en büyük ikinci malzeme grubunu 4,4 milyon ton ile kağıt ve karton oluşturdu. Bunların dörtte biri Hindistan’a yollandı.

Güvenilirlik ve şeffaflık

Brüksel merkezli Avrupa Çelik Derneği (EUROFER) AB’nin hurda metallerini “daha düşük çevre, iklim, çalışma ve sosyal standartlara sahip üçüncü ülkelere ihraç etmesini” eleştiriyor.

Avrupa Komisyonu, bu sorunla ilgili Kasım 2021’de atık sevkiyatı düzenlemelerini yeniden ele alan bir teklif yayımladı. EUROFER bu teklifin AB’nin atık yönetimi konusunda kendi sınırları içinde uyguladığı yüksek standartların atık ihraç ettiği ülkelerde sağlanması için yeterli olmadığını söylüyor.

Açıklamada “Atık ihracatçılarının denetim yapma zorunluluğu, teklifin en yenilikçi kısmı. Ancak bunun başarısı denetimlerin nasıl gerçekleştirileceğine bağlı. Bu nedenle güvenilirliği ve şeffaflığı sağlamak için etkili ve güvenilir bir prosedüre ihtiyaç var,” deniliyor.

EUROFER de Avrupa’dan ihraç edilen hurda metalin 2021’de en büyük alıcısının Türkiye olduğunu vurguluyor. Derneğin Direktörü Axel Eggert “Neden bazı ülkelere sadece OECD üyesi oldukları için hak etmedikleri ayrıcalıklar tanınıyor?” diye soruyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2021’de yayımladığı Demir Çelik Sektör Raporu’na göre sektör, 2020’de hammadde olarak kullandığı demir cevherinin yaklaşık yüzde 60’ını, hurdanın yüzde 70’ini ve koklaşabilir taşkömürünün yüzde 90’ını ithal ediyor.

Bu durum sektörün dış ticaret açığı vermesine neden oluyor. Sektördeki en fazla dış ticaret açığına 6,3 milyar dolarla çelik hurda ithalatı neden oluyor. Raporda Türkiye’nin 2020’de toplam 22,5 milyon ton hurda metal (demir ve çelik) ithal ettiği belirtiliyor.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan ‘Yap-İşlet-Devret’ Çıkışı: Kamulaştıracağım

CHP Lideri Kılıçdaroğlu, devlet garantili projelere ilişkin, “Geleceği ipotek altına alınan bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. Sadece sizin değil torunlarınızın geleceği de ipotek altına alındı. 2045 yılına kadar. Yap işlet devret, kamu-özel iş birliği… Dolar, avro bazında garanti veriyorsunuz. Milliyetçi geçiyorsunuz, Türk lirasını çöpe atıyorsunuz. Nasıl milliyetçilik bu?” dedi.

Haber Merkezi / Kamudan büyük ihaleleri alan şirketlere de değinen CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Efendim mahkemeye başvurdular, ‘bize beşli çete demesin’ diye. Mahkeme de karar verdi, ‘Kılıçdaroğlu beşli çete demesin’ diye. Sizin feriştahınız gelsin kardeşim, ben alın terine değer veririm. Sen alacaksın soyacaksın, biz buradan seyredeceğiz. olmaz” sözleriyle seslendi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Düzce’de kanaat önderleri, muhtarlar ve STK temsilcileri buluşmasında konuştu. Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle:

“Kucaklaşmamız lazım. Onu ben helalleşmemiz lazım diyerek ifade etmiştim. Kavgadan hiç kimse karlı çıkmaz. Ama beraber olursak, birlik olursak, gücümüzü birleştirirsek, Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir sorunu yok. Akıl, bilgi, birikim var mı, var. Bu işi yapacak insanlar var mı, var. Türkiye’nin her tarafında da var bu insanlar. Köyse köyün, ilse ilin, ilçeyse ilçenin sorunlarını bilir. Sorunların nasıl çözüleceği konusunda da oturup kafa yormamız gerekiyor.

Düzce’deyiz. Türkiye’nin en güzel kentlerinden birisindeyiz. Gerçekten olağanüstü bir yeşilliği var. Ben bürokratken Düzce’nin arka taraflarında, dağın arka taraflarında Karadeniz’e bakan yerlerde, bölgelerde bir arkadaşımın evi vardı. Oraya davet etmişti. Yeşilin bütün tonlarını Düzce’de görmek mümkün. Olağanüstü bir doğası var. Bu doğaya sahip çıkmak lazım. Doğa sadece Düzcelilere değil aslında bütün Türkiye’ye hitap ediyor. Bütün Türkiye’ye baktığınız zaman, yeşilin, doğanın korunmasını istiyor. Bu da hepimizin ortak görevlerinden bir tanesi.

Tekstil ve ağır sanayinin burada geliştiğini biliyorum. Tarımın, artı fındığın bu bölge için önemini biliyorum. Bölgenin kalkınması gerektiğini de biliyorum. İki organize sanayi bölgesi var. Bu organize sanayi bölgelerinde yeni yatırımların olduğunu da biliyorum. Kamyon şoförlerinin büyük dertleri var, gelirken onlarla oturduk, sohbetimiz de oldu. Sabah kahvaltısını onlarla beraber yaptık. Onların da dünya kadar sorunları var. Sorunların nasıl çözüleceğini biliyorum. Onlara da anlattım.

Aramızda muhtar kardeşlerim var. Bizim bir numaralı sorunumuz demokrasidir. Çünkü demokrasinin olmadığı yerde insanlar önünü göremezler, özgürce tartışamazlar, insanlar düşüncelerini ifade edemezler. İl başkanımız konuştu, 25 dil konuşuyor. Biz bunu kavga nedeni sayıyoruz, halbuki bu bizim zenginliğimiz. Ne kadar güzel bir şey. İnsanlar konuşuyorlar, anlaşıyorlar. Biz kavgadan uzak durdukça ve her birimiz büyümeye, gelişmeye, işsizliği sonlandırmaya odaklanırsak kişi başına düşen geliri artırmaya, yaratılan gelirin hakça, bölüşülmesine, paylaşılmasına odaklanırsak bütün sorunları çözebiliriz.

Suriyeli kardeşlerimiz, bu kardeşlerimizin kendi ülkelerine gitmeleri lazım. Bu konudaki düşüncelerim de gayet açık ve nettir. Bunu kamuoyu ile de paylaştım. Suriyeli kardeşlerimizle de paylaştım. Onların kendi ülkelerine gitmeleri lazım. Onların can ve mal güvenliğini sağlayarak, Suriye ile bir masada oturup konuşarak bütün sorunların çözülmesi lazım. Onların evleri, yolları, okulları, kreşleri yapılarak ve bunların yapımı ile ilgili finansmanın da Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği tarafından karşılanması ile yapılır.

“Bu milletin alnına ırkçılık lekesini asla sürdürmeyeceğiz”

Avrupalılarla da konuştum. Avrupa Birliği yetkilileri ile de konuştum. Bizim iş dünyamız, Gaziantep’te oldukça iyi, dinamik bir iş dünyamız var, onların zaten o bölgelerde fabrikaları vardı. O fabrikaları da hayata geçirerek, işleri var, yolları var, okulları, kreşleri, hastaneleri, evleri var, barklar var. Burada asgari ücretin yarısına niye sürünsünler. Kendi ülkelerine bu çerçevede göndereceğiz. Irkçılık yapmayacağız, bu milletin alnına ırkçılık lekesini asla sürdürmeyeceğiz. Her birimiz, onlar da bizim akrabalarımız, kardeşlerimiz, ortak kültürümüz, tarihimiz var, onları kendi ülkelerine onların özgür iradeleri ile göndereceğiz. Altyapısını hazırlayarak… Bunu bilmenizi ve inanmanızı isterim.

Demokrasi… Demokrasiyi tabandan başlayarak yukarıya doğru büyütmemiz lazım. Onun yolu da muhtarlık kurumunu güçlendirmemiz lazım. Muhtarlık kurumu ne kadar güçlü olursa demokrasi de o kadar güçlü olur. Muhtar var, seçiyoruz, güzel; ama muhtar diplerde duruyor. Arayanı, soranı yok. Derdi nedir, ne değildir, gücü nedir, ne değildir hiç kimse sormaz muhtara.

TBMM’ye sunduk. Bu muhtarlık kanununu, beraber kabul edelim. Bizim teklifimizi kabul etmiyorsanız, siz verin, biz evet diyelim. Bu kanun teklifi reddedildi. Muhtar kardeşlerime şunu söylemek isterim, eğer siz gerçekten de muhtarlık kurumunun güçlü olmasını istiyorsanız, sizin kanun teklifinizi reddeden partilere oy vermeyeceksiniz. Veriyorsanız, bu haliniz ile kalacaksınız. Vermeyeceksiniz, evet ben muhtarım kardeşim, benim de belli yetkilerim, haklarım olmalı diyorsanız o zaman bu çalışmayı yapan, sizin hakkınızı savunan siyasi partilere oy vereceksiniz. İşin Türkçesi bu.

İzin alamıyorsunuz, ödeneğiniz kesiliyor. Niçin, niye kesiliyor? Milletvekilinin kesilmiyor, o da seçimle geliyor. İzin aldınız, hastalandınız, aylığınız kesilir. Vermezler aylığı. Dolayısıyla bu statünün de seçimle gelen herkes için hangi statüye tabii ise muhtarın da aynı statüye tabii olması lazım. Muhtar, belediye başkanı, milletvekili, başbakan, cumhurbaşkanı olur, neyse… Mademki aynı millet bize oy veriyor, geliyoruz, bu kuralın herkes için olması lazım.

Son 10 yılda en büyük değişimi yaşayan parti CHP’dir. Sesi duyulmayanların sesi olduk. Taşeron işçilik vardı değil mi? İlk dile getiren, taşeron işçileri örgütleyen, Erzurum’dan başlayarak, bütün bunların kadro almasını sağlayan, oturdum, kavga ettim yıllarca… Şimdi apartman görevlileri var. Her gün karşılaşıyoruz oturduğumuz apartmanda. Her gün yan yanayız aslında. Ama onların da dertleri, sorunları var. Suriyeli kardeşlerimiz, Afganlar var, onların da sorunları var. Dediğim gibi insanı boyutlarda hepsini çözeceğiz. Hiç kimseyi dışlamadan, ötekileştirmeden hepsini insani boyutlarda çözeceğiz.

Bize, bazen altılı masaya diyorlar ki ‘altı benzemez.’ Evet, altı ayrı partiyiz. Doğru. Ama altımız, insan hakları konusunda aynı düşünüyoruz. Demokrasi, sosyal devlet konusunda aynı şeyi düşünüyoruz. Türkiye’nin büyümesi, kalkınması konusunda aynı şeyi düşünüyoruz. Piyasalarda bu kadar zam furyası olmasın… Aynı şeyi düşünüyoruz. Fiyat istikrarı olsun, aynı şeyi düşünüyoruz. Türkiye’nin itibarı, saygınlığı olsun, aynı şeyi düşünüyoruz.

Dolasıyla ister Düzce’de ister Türkiye’nin herhangi bir coğrafyasında her insan altılı masaya baktığında kendisinden bir parçayı orada görüyor. Kim olursa, geçmişi ne olursa olsun, altılı masaya baktığında, o liderlere baktığında kendisinden bir parçayı orada görüyor. Türkiye eğer bu ağır koşulları yaşıyorsa bu sorunları çözmek hepimizin boynunun borcudur. Bizi bir araya getiren, Türkiye’yi bugün içinde bulunduğu bu çıkmazdan çekip doğru dürüst bir alana Türkiye’yi çıkarmaktır. Demokrasi açısından çıkartmaktır. Bizim ana hedefimiz budur.

Ne yapacağız, yarın sabah geldiniz, seçim oldu, geldiniz, ne yapacaksınız? İlk yapacağımız iş, bir genelge ile devletteki bütün israf kapılarını kapatacağız. İsraf haramdır. İsrafı önlemek bizim görevimiz. İsrafı kapatacaksın kardeşim. İsrafı yasaklayacaksın. İsraf yapan adamın burnundan getireceksin. 13 uçağım olacak benim, niye 13 uçağım olacak? Bir tane yetmiyor mu? Hadi 2 tane olsun. Cumhurbaşkanı adayımızın, seçilirse, Allah nasip ederse bir uçağı, iki uçağı olur. 13 uçak ne arkadaşlar ya. Ya israf değil mi bu söyler misiniz Allah aşkına.

Nasıl karar alacaksınız? Devletin bütün bilgilerine sahip olmadan karar alamazsınız. İş dünyasında çalışıyorsunuz, fabrikanız var. Karar alacaksınız ne yaparsınız? Aynı sektörde çalışan bütün kurumları incelersiniz, bakarsınız. Bir karar alırsınız. Biz ne yapacağız, hemen, derhal bir stratejik planlama teşkilatı kuracağız. Planlamayı kapattılar.

Planlama yapmayan bir devlet olur mu? Her evde plan yapılır, ay başını nasıl getireceğiz diye. Koskoca, yıllar yılı, bu ülkenin en önemli kurumlarından olan Devlet Planlama Teşkilatı’nı kapattılar. Bir planlama örgütü kuracağız, süratli bir şekilde, oraya en nitelikli, işin uzmanları olan insanları atayacağız. Ve şunu söyleyeceğiz; kararname çıktı kardeşim, bana 10 gün içinde devletin bütün rakamlarını getirin. Devlet yönetmek ciddi iştir, sorumluluk ister. Sorunluluğun farkında olmak gerekir. O nedenle böyle bir planlama teşkilatımız olacak.

“Hiç kimse önünü göremiyor”

Fiyat istikrarını korumakla kim sorumlu? Merkez Bankası. Türkiye’de fiyat istikrarı var mı? Yarın sabah hangi ürünün kaç lira olacağını kimse bilmiyor. Yarın sabah doların kaç liraya çıkacağını kimse bilmiyor. Hiç kimse önünü göremiyor. Sorumlu olan kurum hiçbir şey yapmıyor, eli kolu bağlanmış. Yapacağımız önemli üçüncü iş ise Merkez Bankası’nın başına hem iç hem dış piyasalarda güven verecek bir ismi getireceğiz.

Güven veren birisi diyorum. Allah aşkına Düzceli kardeşlerim; bir arkeoloğun Merkez Bankası’nda ne işi var? Ben arkeologları küçümsemiyorum. Onların da çok önemli işi var. İyi de ne işi var arkeoloğun, emekli milletvekillerin, güreşçilerin, rüşvet alanların bankaların yönetim kurullarında? Ne işleri var? İşi ehline teslim edelim derken bunu kastediyorum.

Nasıl yapacağız? Bir sürü sorun var. Sanayicinin, esnafın, çiftçinin sorunu var. Rahmetli Ecevit (Bülent Ecevit) bir konsey kurmuştu. Ekonomik ve Sosyal Konsey… Sonra bu bir anayasal kurum haline geldi. Ekonomik ve Sosyal Konsey’de sanayicisi de esnafı da çiftçisi de olur…

Dolasıyla sorunu yaşayan tarafları çağırırsınız ve siz iktidar olarak dinlersiniz. Ona sorarsınız, hangi sorunlarını yaşıyorsunuz ve biz bunları nasıl çözelim… Bir tarafında sorunu yaşayanlar olur, öbür tarafında sorunu çözecek olanlar. İkisi yan yana gelecek. Gelmezse sorun çözülmez. Demek ki Ekonomik ve Sosyal Konsey’i işler hale getireceğiz.

Geleceği ipotek altına alınan bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyayız. Sadece sizin değil torunlarınızın geleceği de ipotek altına alındı. 2045 yılına kadar. Yap işlet devret, kamu-özel iş birliği… Dolar, avro bazında garanti veriyorsunuz. Milliyetçi geçiyorsunuz, Türk lirasını çöpe atıyorsunuz. Nasıl milliyetçilik bu? Niye böyle oluyor? İş Türkiye’de, müteahhit Türk, hizmet verilecek ülke Türkiye.

Ee kardeşim niye para Amerikan doları veya Avrupa’nın avrosu. Biz kendimiz yapamıyor muyuz? Garanti veriyoruz, devlet hastane yapıyor 3 milyar TL’ye. Kamu özel iş birliği ile hastane yapıyoruz, 6 milyar TL’ye. Niye kardeşim? Niye 3 milyar TL daha fazla ödüyorum ben? Size, bu millete sözüm söz; Allah nasip ederse geldiğimizde önce bu beşli çeteyi saf dışı bırakacağım.

Efendim mahkemeye başvurdular, ‘bize beşli çete demesin’ diye. Mahkeme de karar verdi, ‘Kılıçdaroğlu beşli çete demesin’ diye. Sizin feriştahınız gelsin kardeşim, ben alın terine değer veririm. Sen alacaksın soyacaksın, biz buradan seyredeceğiz. Olmaz. Efendim biz gideceğiz uluslararası mahkemelere… Nereye giderseniz gidin kardeşim, hiçbir adil mahkeme, vicdanı olan hiçbir hâkim devletin soyulmasına seyirci kalmaz.

Türkiye’de bir yol ayrımına geldik arkadaşlar. Bu memleket hepimizin memleketi. Bu memlekette hepimiz huzur içinde yaşamak istiyoruz. Bu memlekette yaşayan her vatandaşın sorumluluğu var. Benim daha fazla sorumluluğum var. Doğru, ben bunu biliyorum. Siyasi partiler takım tutar gibi tutulmaz. Yenilse de kazansa da biz takımı tutarız. Siyasi partiler öyle değil. Futbol kulüpleri devlet yönetmezler. Devlet yönetmek ayrı bir şey. Adalet ile devleti yöneteceksin. Yönetemiyorsa o zaman seçimi niye yapıyoruz? Seçim yapmamızın nedeni bir siyasi eğer Türkiye’yi kötü yönetiyorsa yeni bir siyasiyi getirmek, yeni bire anlayışı iktidar yapmaktır. Dolasıyla bu çerçevede bakmaz lazım.”

Paylaşın

Nuriye Gülmen İle Yasemin Karadağ’a 10’ar Yıl Hapis Cezası

İhraç edildikten sonra “işimi istiyorum” eylemi yapan ve tutuklu yargılanan Nuriye Gülmen ile aynı davada yargılanan Yasemin Karadağ’a 10’ar yıl hapis cezası verildi. Duruşmaya, Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekilleri Züleyha Gülüm ve Musa Piroğlu da katıldı.

İstanbul’un Okmeydanı semtinde bulunan İdil Kültür Merkezi’ne yönelik polis baskınında gözaltına alındıktan sonra tutuklanan ve KHK ile görevinden ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen’in aralarında bulunduğu 4 kişinin yargılanmasına İstanbul 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmada sanık avukatları da hazır bulundu.

Hakkında talimatla açlık grevi yaptığı öne sürülen Nuriye Gülmen savunmasında “Hak arama eylemlerimizin başına “örgüt talimatı” eklenerek yaptıklarımız suç olarak gösterilmeye çalışılıyor” dedi.

“Direnişimize karşı açık bir şekilde düşman hukuku uygulandı. Gözaltına alındık, işkence gördük, hakkımızda davalar açıldı, tutuklandık. Bu saldırıların nedeni, siyasal iktidarın içinde bulunduğu krizdir. “Terör” deyince akan sular duruyor. Oysa hukuki bir kavram bile değil. Her ülke, kendine tehdit olarak gördüğünü “terörist” olarak tanımlıyor. Bir kere “terörist” dedikten sonra, yapacağınız her şeyi meşrulaştırıyorsunuz.

“Dünyada “terör” suçlarından tutuklu olanların sayısı bakımından dünyada ilk üçteyiz. Fakat hala “terör” operasyonları yapılıyor, nerdeyse her hafta yüzlerce insan gözaltına alınıyor. Asıl insanlık onurumuza saldıranların yaptığı şey terördür.

“Asıl terörizm; devletin tüm imkanını halka karşı kullanmasıdır, herkese potansiyel “terörist” muamelesi yapmasıdır. Yargı, doğrudan AKP iktidarının sopası haline geldi. Oysa hukuk aynı zamanda burjuva devletine meşruluk kazandırılması için bir araç niteliğindedir.”

Yasemin Karadağ da “Grup Yorum Halktır Susturulamaz, diye slogan atmışım. Ben Grup Yorum’un konserinde sahneye bile çıktım. Milyonlar bu sloganı atıyor, suç mu? Yasalara uyma konusunda kararlılık göstermenizi adil olmanızı istiyoruz. Tahliye ve beraatımızı istiyoruz” dedi.

Mahkeme bugünkü duruşmada nihai kararını açıkladı ve Karadağ ile Gülmen’in “DHKP-C üyeliği” suçlamasından mahkumiyetine hükmetti.

Mahkeme kararını açıklamasının ardından duruşmadaki izleyiciler karara tepki gösterdi. Bir süre mahkeme içerisinde bekleyen izleyiciler, polis tarafından duruşma salonu dışına çıkarıldı. 5 kişilik bir grup ise mahkeme salonu önünde bir süre yerde oturduktan adliyeden ayrıldı.

Paylaşın

Babacan: Devlet De Millet De Borca Batmış Durumda

Partisinin il başkanları toplantısında konuşan DEVA Lideri Babacan, “Devlet de millet de borca batmış durumda. Merkez Bankası bile borçlu, Merkez Bankası. Ülkenin para basan kurumu borca batar mı? Net döviz pozisyonu eksi 60 milyar doların dahi altına düşmüş” dedi.

Haber Merkezi / Babacan, konuşmasının devamında, “Dışarıdan swap anlaşmalarıyla aldıkları 60 milyar dolarlık borç dövizi de arka kapıdan sata sata tükettiler. Tam bir mirasyedi. Şimdi sıkıştılar. Ekonomide deniz tükendi. Hazıra dağ dayanmaz” ifadelerini kullandı.

Babacan, ayrıca, “Ülkemiz şu anda ciddi bir yol ayrımında. Korku mu, umut mu? Depresyon mu, mutluluk mu? Açlık mı, zenginlik mi? Baskı mı, özgürlük mü? Otokrasi mi, demokrasi mi? Evet, biz işte tam da demokrasiyi seçeceğimiz bir yol ayrımındayız şu an. Çünkü, Türkiye 84 milyonluk bu büyük ülke tek bir kişinin küçük dağarcığı tarafından yönetilemez. Türkiye tek bir görüşten insanların öbeklendiği bir iktidar tarafından da yönetilemez” dedi.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ankara’da partisinin il başkanları toplantısında konuştu. Partisinin Gaziantep’teki ilk mitingini değerlendiren Babacan’ın gündeminde ekonomi, borç krizi, geçiş süreci, tweet nedeniyle açılan soruşturma tartışması ve TTB’nin 29 Mayıs mitingi vardı. Babacan şu ifadeleri kullandı:

“Devlet de millet de borca batmış durumda. Merkez Bankası bile borçlu, Merkez Bankası. Ülkenin para basan kurumu borca batar mı? Net döviz pozisyonu eksi 60 milyar doların dahi altına düşmüş. Dışarıdan swap anlaşmalarıyla aldıkları 60 milyar dolarlık borç dövizi de arka kapıdan sata sata tükettiler. Tam bir mirasyedi. Şimdi sıkıştılar. Ekonomide deniz tükendi. Hazıra dağ dayanmaz.

“Oyunu görüyoruz, kimse millete ağır bedeller ödetmeye kalkmasın”

Ekonomi dışındaki alanlarda kendilerine yeni maceralar arıyorlar. ‘Acaba ekonomi dışındaki bazı alanları istismar edip ekonomik durumun üzerini kapatabilir miyiz’ derdine düştüler. Biz bu oyunu gayet iyi görüyoruz. Bununla ilgili daha söyleyeceğimiz çok şey var. Zamanı gelince hepsini konuşacağız. Kimse bu milleti aldatmaya çalışmasın. Kimse bu millete ödettirdiği bedelin ve yanlışların üzerini kapatmak için daha ağır bedeller ödetmeye kalkmasın.

Biz, kriz çözmeyi biliriz. Biz, ülke yönetmeyi biliriz. Milletimiz de bizim bu işi iyi bildiğimizi bilir. Biz, bu ülkede iki büyük ekonomik krizi çözen bir ekibiz. Avrupa Birliği sürecinde, hukuk, adalet, insan hakları, özgürlükler ve demokrasi konusunda sessiz devrimi gerçekleştiren insanlarız. Ülkede yaşayan herkesin yaşam standartlarını yükselten, millî gelirimizi dörde katlayan bir ekibiz.  Ayinesi iştir kişinin. Lafa bakılmaz. Bu krizi 6 ayda çözeriz. Bu iş bizde.

Hem önümüzdeki seçime hem de sonraki seçimlere damgamızı vuracağız. Partimizi bir seçimlik kurmadık. Sadece meclis ve cumhurbaşkanlığı seçimleri için hazırlanmıyoruz. 2024 yerel seçimleri için de bugünden hazırlanıyoruz. O seçim günleri geldiğinde Türkiye haritasını maviye boyayacağız. Şehir şehir, ilçe ilçe kazanacağız.

“Bu millet bizi iktidara yakıştırıyor”

Halkımız kararların istişareyle alınmasını istiyor. Dürüst ve liyakatli kadroların iş başında olmasını istiyor. Biz buna talibiz. Bunu en iyi yapacak kadro biziz. Partimizi kurduk kuralı milletimize hizmet etmekten başka hiçbir amaç taşımadık, taşımıyoruz. Bu millet bizi iktidara yakıştırıyor. Başka bir yere değil. Biz bu yola muhalefet olmak için değil, iktidar olmak için çıktık.

Hiçbir zaman ‘Oldum’ demeyeceksiniz. Dinleyen, öğrenen ve herkesi kucaklayan bir anlayışla çalışmalarınızı sürdüreceksiniz. DEVA Partisi, görülmeyen insanları gören, duyulmayan insanları duyan tek siyasi partidir. Türkiye’nin yarınlarını biz inşa edeceğiz. Seçimleri biz kazanacağız.DEVA Partisi’yle geniş kesimleri iktidara taşıyacağız.

Seçimleri kazandıktan sonra ise ülkemizi asla öfke ve rövanş ortamına teslim etmeyeceğiz. Hiç merak etmeyin hır gür çıkmayacak, kaos olmayacak. Huzur ve barış içerisinde, tereyağından kıl çeker gibi bir iktidar değişikliği olacak. Kazanılmış hakları sonuna kadar koruyacağız. Hiç kimsenin helal tek bir lokması bile elinden alınmayacak.

Bu dönemde kendilerini yasalar önünde, denetimler karşısında sıkıntıya sokacak işlere bulaşmış bir avuç insan olabilir. Onlar da yaptıklarının karşılığını bağımsız ve tarafsız yargının önünde öderler. ‘Çivi çiviyi söker’, ‘Bunlar yıllarca bunu yaptı, biz de onların haklarından gelmek için şunu yaparız’ yok. Hukuk devletine yakışan; her türlü hukuksuzlukla hukuk içinde kalarak mücadele vermektir.

“Millet yaşamak için borçlanıyor”

Millette nakit kalmıyor. Kimse ay sonunu getiremiyor. Herkes ihtiyaç kredisi, kredi kartı borcu sarmalına girdi. Haftalık borç istatistiklerine göre kredi ve kredi kartı borçları son bir haftada 132 milyar lira artmış. Toplam borç 5 trilyon 776 milyar 995 milyon liraya çıkmış. Altı sıfırı atmamış olsak 5 kentilyon. İnsanlar günlük ihtiyaçlarını karşılamak için geliri ile gideri arasındaki farkı borçlanarak kapatıyor. Her ay borç ekleyerek geçimini sürdürüyor. Millet yaşamak için borçlanıyor. Çocuğu okula aç gitmesin diye borçlanıyor.

İçi boş baklavayı gösterdiler, yetmedi. İçi boş tost, içi boş benzin deposunu gösterdiler, yetmedi.Şimdi de içi boş tweet istiyorlar. İfade özgürlüğü; en temel özgürlük. En temel hak. Biz, ifade özgürlüğü konusunda çok netiz. Düşünceyi ve ifadeyi özgürleştireceğiz. İktidara geldiğimizde kimsenin tweet atarken elleri titremeyecek. Sosyal medya paylaşımını fav’ladı, like’ladı diye kimsenin kapısında ertesi sabah polis belirmeyecek. Teminatı da hukuk olacak. Biz kimsenin haksız yere adliye koridorlarında sürünmesine razı olmayacağız.

“Engellemelere rağmen Gaziantep’i salladık”

Geçtiğimiz cumartesi günü Gaziantep’te partimizin ilk mitingini gerçekleştirdik. İktidarın türlü türlü oyunlarına, türlü türlü engellemelerine rağmen on binlerce vatandaşımızla Gaziantep’i salladık. Zorluklar, zahmetler çıkarmaya çalıştılar. Evelallah her birinin üstesinden geldik.

Miting vaktinden 2 saat evvel çektikleri drone görüntülerini alelacele basına servis ettiler. Daha miting vakti gelmemiş, insanlar yavaş yavaş sahaya gelmeye başlamış. O dronu miting başladıktan sonra uçursalar da görseydik. Yapamadılar. Göreceği tablodan korktular. Önce mitingin ayak seslerinden korktular. Miting olduğunda da elleri ayaklarına dolaştı.

Pazar günü Yenimahalle İlçe Teşkilatımızın bir başka programa da engelleme girişimleri oldu. Yenimahalle muhtarlarımızın da katılacağı bir programdı. Arkadaşlarımız muhtarlarımızı davet ettiler. Muhtarlarımız da ‘Geleceğiz’ dediler. Programı ilan ettik. Gece yarısı bir anda Kaymakamlığın aklına muhtarlarımızı bir muhtar-bürokrat toplantısına davet etmek geldi.  Durdular, muhtarlarımızın taleplerini dinlemek tam da o akşam akıllarına geldi. Ayıp… Sen iktidarı ele geçirip, devletin bütün imkanlarını tek bir partiye, tek bir partinin teşkilatlarına, tek bir partinin mensuplarına kullandırırsan, bu adalet değildir.”

Babacan, Türk Tabipleri Birliği’nin 29 Mayıs’ta miting yapmak için başvuru yaptığı Ankara Valiliği’nden 1 aydır yanıt alamamasını şu sözlerle eleştirdi:

“İktidar partisinden değilsen eylemin yasaklanıyor diye. Demokrasi tek ses değildir. Demokrasi tüm meslek örgütlerinin, sivil toplumun, tüm milletin, tek bir partiyi veya tek bir kişiyi düşünmesi değildir. Şu yoldan bir çekilin kenara. Demokratik haklarını kullanmak isteyen insanların önüne geçmeyin.”

Paylaşın

Yargıdan Erdoğan’a ‘İfade Özgürlüğü’ Uyarısı

Ankara 12. Asliye Hukuk Mahkemesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “Orduya kumpas kurmak,” “Tefecilerin önünde diz çökmek” ve “Katarlılardan emir almakla” suçlayan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözlerinin ifade özgürlüğü olduğuna karar verdi.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre, Erdoğan’ın açtığı 500 bin TL’lik tazminat davasını reddeden mahkeme, gerekçeli kararında “Cumhurbaşkanının kendisine yönelik şiddetli siyasi eleştiri içeren ifadelere karşı aynı durumda olmayan kimselerden daha yüksek seviyede tahammül göstermesi gerektiğini” kaydetti.

Yargıdan Erdoğan’a yönelik çıkan “ifade özgürlüğü” uyarısına ilişkin kararın ayrıntıları şöyle: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 1 Aralık 2020 tarihinde TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sert sözlerle eleştirdi. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı “Katarlılardan emir almak” ve “Londra’daki tefecilerin önünde diz çökmek” ile suçlamıştı.

Ayrıca Erdoğan’ı “Kozmik odayı FETÖ’ye açmak”la da eleştiren Kılıçdaroğlu, “Sen FETÖ’yle iş birliği yapıp orduya kumpas kuran başbakan mısın, değil misin? Bana ordudan bahsediyor. Sen kim, ordu kim ya? Sen orduya kumpas kuran bir başbakansın, kendi ordusuna kumpas kuran bir başbakansın sen” demişti.

Erdoğan’ın avukatları, kişilik haklarının ihlal edildiği iddiasıyla Kılıçdaroğlu aleyhinde 500 bin TL’lik tazminat davası açmıştı.

Yargıdan ifade özgürlüğü kararı

Davaya bakan Ankara 12. Asliye Hukuk Mahkemesi, 16 Mart 2022’de yapılan duruşmada Erdoğan’ın açtığı davanın reddine karar vermişti. Mahkeme, gerekçeli kararını tamamladı.

Hakim, Anayasa’yı anımsattı

Hakim ret kararında, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması”nın Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesi ile “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin kötüye kullanılamayacağını” içeren 14. maddesine açıkça vurgu yaptı.

‘Hakaret amacı yok’

Dava konusu konuşmada Kılıçdaroğlu’nun kullandığı sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kaldığının değerlendirildiği vurgulanan kararda, “Zira, öncelikle davalının sarf ettiği sözlerin davacının şeref ve itibarını doğrudan hedef almadığı, kaba hakaret mahiyetinde olmadığı, ayrıca ve açıkça davacının kişiliğinin hedef alınması yoluyla, sırf davacıyı incitmek, itibarını zedelemek, şerefine saldırıda bulunmak, kamuoyu önünde küçük düşürmek maksadı gütmediği anlaşılmaktadır” denildi.

‘Şiddetli ve sert siyasi eleştiri’

Kılıçdaroğlu’nun asli maksadının Erdoğan’ı siyaseten eleştirmek olduğu belirtilen gerekçede, konuşmanın “şiddetli ve sert siyasi eleştiri niteliği”nde olduğu vurgulandı. Mahkemenin kararında şu değerlendirme yer aldı:

“Konuşmanın yapıldığı yer ve zaman, ve konuşan ile muhatap alınan kişilerin işgal ettikleri mevki ve makam dikkate alındığında, işbu konuşmayla kamuoyunun siyasi bir tartışmaya ve çatışmaya dikkatinin çekilmesinin, siyasi bir konunun kamuoyu önünde derinlemesine ve ayrıntılı biçimde tartışılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır.”

“İfade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız ve hatta toplumun geneliyle ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici, endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir” ifadesi kullanılan kararda, şöyle devam edildi:

“Yani, bu hürriyet sadece herkes tarafından kabul görecek, tehlikesiz, genel eleştiri ifadelerini değil, ve fakat incitici, şoke edici, sarsıcı, ve dolayısıyla da daha çok dikkat toplayacak ifadeler için de geçerlidir. Dolayısıyla somut olayda kullanılan ifadelerin bu yönüyle de ifade hürriyeti kapsamında kaldığı düşünülmektedir.”

‘Muhalefetin sertçe eleştirmesi doğal’

Somut olayda, davacı Cumhurbaşkanının toplum tarafından azami düzeyde bilinen, tanınan, konuşma ve davranışları tüm toplumca ayrıntılarıyla takip edilen, icraati herkesi etkileyen veya etkileme potansiyeline sahip bir kimse olduğuna işaret edildi.

Kararda, “Ve en yüksek yürütme ve devlet makamında bulunması itibariyle, kendisine muhalefet edilmesi, ve işbu muhalefetin de kendisini sertçe eleştirmesi gayet tabidir; bu durumda davacı Sayın Cumhurbaşkanının kendisine yönelik şiddetli siyasi eleştiri içeren ifadelere karşı aynı durumda olmayan kimselerden daha yüksek seviyede tahammül göstermek mevkiinde olduğu değerlendirilmektedir” sonucuna varıldı.

Paylaşın