Kılıçdaroğlu’ndan Akşener İle Yaptığı Görüşmeye İlişkin İlk Yorum

CHP Lideri Kılıçdaroğlu ile İYİ Parti Lideri Akşener, Ankara’da baş başa görüşmüşlerdi. Akşener ile yaptığı görüşmeye ilişkin değerlendirmede bulunan Kılıçdaroğlu, “Güzel bir toplantı oldu. Toplantı içeriğini aktaramam, bu yanlış olur” dedi.

Haber Merkezi / CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile Ankara’da yaptıkları görüşmeye dair yakın çevresine değerlendirmelerde bulundu.

Toplantının verimli geçtiğini belirten CHP lideri, “Güzel bir toplantı oldu. Toplantı içeriğini aktaramam, bu yanlış olur. Ancak Türkiye’nin yönetilememesi sorununu önümüze getiren ucube sistemin değişiminin zorunluluk olduğu konusunda mutabakatımız tamamdır, bunu söyleyebilirim” ifadelerini kullandı.

Akşener: Niye dağılsın Altılı Masa?

Öte yandan Gazeteci Murat Yetkin’in sorularını yanıtlayan İYİ Parti Lideri Akşener, görüşmede İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun aldığı cezanın ardından CHP ve İYİ Parti arasında yaşanan sorunun ele alındığını söyledi.

“İmamoğlu’nun kellesi giderken tartışmanın Meral Akşener’in rol çalmasına nasıl evrildiğini anlayamıyorum, şaşırdım kaldım” diyen Akşener, “Bu bütün muhalifler açısından bir mihenk taşıdır. Çünkü İstanbul Belediyesine kayyım atanması yolunda bir adım atıldı. Terör soruşturması bunun parçasıdır. Diğer belediyelere de sıçrayabileceğine dair bilgi ve değerlendirmem var. Benim gidişim orada muhalefet olarak birlik, beraberlik göstermek içindi. Saygısızlık yapıldı bana” diye konuştu.

Akşener, “Masa dağılıyor mu” sorusuna ise “Niye dağılsın Altılı Masa? Birlikte kazanacağımızı söylüyoruz” yanıtını verdi.

Altılı Masa’nın kimi aday göstereceğinin konuşulup konuşulmadığı sorusuna da “Onu Altılı Masada konuşacağız. İstanbul meselesini konuştuk; onun dışında neleri konuşup konuşmadığımızı söylemedim. Çünkü bu konu gerçekten mihenk taşı” yanıtını veren Akşener, muhalefetin cumhurbaşkanı adayı ve başörtüsü konusundaki Anayasa Değişikliği sorularını yanıtlamadı.

Çankaya Belediyesinin Ahlatlıbel sosyal tesislerinde yapılan görüşme talebinin Kılıçdaroğlu’dan geldiğini söyleyen Akşener, dağıtılan fotoğrafta her ikisinin de hayli gergin görünmesini kendisinin geçirmekte olduğu grip hastalığına bağladı, “Gergin bir durum yoktu” dedi.

Davutoğlu: Bir kriz toplantısı olarak görülmemeli

Altılı Masa’da yer alan Gelecek Partisi’nin Lideri Ahmet Davutoğlu ise, “Altılı Masa’da liderler arasında konuşulmayan, konuşulurken tedirginlik duyulan hiçbir konu yok” dedi.

Davutoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in dün yaptığı toplantı için, “Bir kriz toplantısı olarak görülmemeli” dedi.

Paylaşın

TÜİK Açıkladı: En Fazla Göç Veren İl İstanbul

2021 yılında 777 bin 797 kişi iller arasında göç etti. Bu nüfusun yüzde 52,5’ini kadınlar oluşturdu. İstanbul, Ankara ve İzmir 2021’de en çok göç alan şehirler oldu. 385 bin 328 kişi İstanbul’a, 197 bin 702 kişi Ankara’ya ve 131 bin 394 kişi de İzmir’e göç etti.

Haber Merkezi / 4 bin 750 kişinin göçtüğü Ardahan ise en az göç alan şehir oldu. Ardahan’ı 7 bin 54 kişi ile Tunceli ve 7 bin 474 kişi ile Kilis takip etti. İstanbul, Ankara ve İzmir, aynı zamanda en çok göç veren iller oldu.

408 bin 165 kişi İstanbul’u terk ederken, Ankara’dan 165 bin 604 kişi, İzmir’den ise 109 bin 470 kişi de başka illere taşındı. Bayburt, Ardahan ve Tunceli de en az göç veren şehirler oldu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) İç Göç İstatistikleri 2021 verilerini açıkladı: Buna göre, ülkemizde 2007-2008 döneminde yüzde 3,18 olan iller arası göç eden nüfus oranı, yıllar içinde inişli ve çıkışlı bir seyir izleyerek 2021 yılında yüzde 3,28 oldu. Diğer bir ifadeyle Türkiye’de 2021 yılında 2 milyon 777 bin 797 kişi iller arasında göç etti. Bu nüfusun yüzde 47,5’ini erkekler, yüzde 52,5’ini ise kadınlar oluşturdu.

En çok göç alan il İstanbul, en az göç alan il ise Ardahan oldu

Türkiye’de iller arası göç eden nüfusun dağılımına bakıldığında, İstanbul, 385 bin 328 kişi ile en çok göç alan il oldu. İstanbul’u sırasıyla 197 bin 702 kişi ile Ankara ve 131 bin 394 kişi ile İzmir takip etti.  En az göç alan iller ise sırasıyla 4 bin 750 kişi ile Ardahan, 7 bin 54 kişi ile Tunceli ve 7 bin 474 kişi ile Kilis oldu.

En çok göç veren il İstanbul, en az göç veren il ise Bayburt oldu

En çok göç alan iller olan İstanbul, Ankara ve İzmir’in aynı zamanda en çok göç veren iller olduğu görüldü. İlk sırada 408 bin 165 kişi ile İstanbul en çok göç veren il olurken; onu 165 bin 604 kişi ile Ankara ve 109 bin 470 kişi ile İzmir takip etti. En az göç veren iller ise sırasıyla 6 bin 382 kişi ile Bayburt, 6 bin 445 kişi ile Ardahan ve 6 bin 517 kişi ile Tunceli oldu.

Ülkemizde 2021 yılında en çok 20-24 yaş grubundaki nüfus göç etti

Türkiye’de, 2021 yılında büyüklük olarak en fazla göç hareketliliği, 731 bin 284 kişi ile 20-24 yaş grubunda gerçekleşti. Söz konusu yaş grubunda göç edenlerin yüzde 41,6’sını erkekler, yüzde 58,4’ünü ise kadınlar oluşturdu.

İkamet ettiği ilden başka bir ildeki üniversiteye kayıt yaptıran gençlerin oranı yüzde 4,2 oldu

Türkiye’de 2021 yılında 18-24 yaş grubunda yer alan 386 bin 646 genç, ikamet ettiği ilden farklı bir ildeki üniversiteye kayıt yaptırdı. Söz konusu gençlerin 18-24 yaş grubunda bulunan genç nüfus içindeki oranı yüzde 4,2 oldu. Bu oran genç erkeklerde yüzde 3,7 iken genç kadınlarda yüzde 4,7 oldu.

İkamet ettiği ilden başka bir ildeki üniversiteye kayıt yaptıran gençlerin oranı üniversitelerin bulunduğu illere göre incelendiğinde, bu oranın en yüksek olduğu ilin yüzde 17,5 ile Isparta olduğu görüldü. Bu ili yüzde 16,8 ile Bayburt ve yüzde 16,7 ile Burdur izledi. İkamet ettiği ilden başka bir ildeki üniversiteye kayıt yaptıran gençlerin oranının en düşük olduğu iller ise sırasıyla, yüzde 0,2 ile Şanlıurfa, yüzde 0,4 ile Şırnak ve yüzde 0,7 ile Mardin ve Diyarbakır oldu.

Türkiye’de 2021 yılında en çok eğitim nedeniyle göç hareketliliği yaşandı

Ülkemizde 2021 yılında iller arası göç eden 2 milyon 777 bin 797 kişiden 686 bin 973’ü eğitim nedeniyle göç etti. Diğer göç etme nedenleri incelendiğinde, 570 bin 224 kişinin hanedeki fertlerden birine bağımlı göç ettiği, 429 bin 752 kişinin ise daha iyi konut ve yaşam koşulları nedeniyle göç ettiği görüldü.

Erkeklerde ve kadınlarda en önemli göç nedeni eğitim oldu

Türkiye’de 2021 yılında cinsiyete göre göç etme nedeni incelendiğinde, hem erkeklerde hem de kadınlarda en çok eğitim sebebiyle göç hareketliliğinin yaşandığı görüldü. Erkeklerde 274 bin 273 kişi, kadınlarda ise 412 bin 700 kişi eğitim nedeniyle göç etti. Yine her iki cinsiyette de sırasıyla hanedeki fertlerden birine bağımlı göç ile daha iyi konut ve yaşam koşulları eğitimden sonra en önemli göç nedenleri oldu.

En fazla göç hareketliliğinin olduğu 20-24 yaş grubunda en önemli göç nedeni eğitim oldu

Türkiye’de 2021 yılında, en fazla göç hareketliliğinin yaşandığı yaş grubu olan 20-24 yaş grubunun göç etme nedeni incelendiğinde, bu hareketliliğin en önemli nedeninin eğitim olduğu görüldü. Söz konusu yaş grubunda göç edenlerin 396 bin 145’i eğitim, 84 bin 531’i işe başlamak/iş bulmak ve 44 bin 95’i ise daha iyi konut ve yaşam koşulları nedeniyle göç etti.

Paylaşın

Cezaevlerinde ‘Hasta Mahkumlar Sorunu’ Neden Yaşanıyor, Nasıl Çözülür?

Cezaevlerini yakından izleyen İnsan Hakları Derneği (İHD), hasta mahpus sorunun çözülmesi amacıyla 4 Kasım 2022 tarihinde hazırladığı 27 sayfalık raporu Adalet Bakanlığı’nın yanı sıra TBMM’ye de sundu. Adalet Bakanlığı’nın resmi olarak “Faydalanacağız” dediği raporda, cezaevlerindeki sorunlara işaret edildi.

Raporda aşırı kalabalık koğuşlar, yetersiz beslenme, temiz suya erişememe, ısıtma sorunu, havalandırma hakkından yetersiz faydalanma, revire geç çıkarılma, yeterli sayıda doktor bulunmaması, hastaneye sevklerin geç yapılması ve kelepçeli muayene bu sorunların başında sayıldı. Bu sorunların cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık durumlarını olumsuz etkilediği vurgulandı.

Hapishanelerde yaşamlarını tek başına devam ettiremeyecek mahkûmların tek kişilik odalarda tutulduğu anlatılan raporda, özellikle ağır hasta mahpusların, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmedikleri belirtildi. Raporda, Adli Tıp Kurumu’nun bu yönde verdiği tahliye kararlarının ise güvenlik gerekçesiyle uygulanmadığı öne sürüldü.

28 Şubat davası kapsamında hükümlü olan emekli Korgeneral Vural Avar’ın cezaevinde hayatını kaybetmesi, bir kez daha gözleri hasta mahkûmlar sorununa çevirdi. Türkiye’de 651’i ağır olmak üzere en az bin 517 hasta mahkûm cezaevlerinde bulunuyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD), bu soruna ilişkin rapor hazırlayarak Adalet Bakanlığı’na sundu. İHD, özellikle Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınması uygulamasına son verilmesini ve Terörle Mücadele Kanunu ayrımının kaldırılmasını talep etti.

Peki cezaevlerinde “hasta mahkûmlar sorunu” neden yaşanıyor ve bu sorun nasıl çözülür?

İHD: Hasta mahkûm sayısı daha fazla olabilir

Türkiye’de yaklaşık 288 bin kapasitesi bulunan cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sayısı 326 bini aşmış durumda. Yaklaşık 38 mahkûm, kapasite fazlası olarak cezaevlerinde kalıyor. İHD’nin verilerine göre cezaevlerinde 2022 yılı itibariyle 651’i ağır olmak üzere bin 517 hasta mahkûm bulunuyor.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’a konuşan İHD Başkanı Öztürk Türkdoğan, sayının çok daha fazla olabileceğini belirterek 2022’de cezaevlerinde 76 mahkûmun öldüğünü, bunun 39’unun hastalıklar kaynaklı olduğu ifade etti. Türkdoğan, “sorun yapısal” tespitinde bulundu.

Cezaevlerini yakından izleyen İHD, hasta mahpus sorunun çözülmesi amacıyla 4 Kasım 2022 tarihinde hazırladığı 27 sayfalık raporu Adalet Bakanlığı’nın yanı sıra TBMM’ye de sundu. Adalet Bakanlığı’nın resmi olarak “Faydalanacağız” dediği raporda, cezaevlerindeki sorunlara işaret edildi.

Raporda aşırı kalabalık koğuşlar, yetersiz beslenme, temiz suya erişememe, ısıtma sorunu, havalandırma hakkından yetersiz faydalanma, revire geç çıkarılma, yeterli sayıda doktor bulunmaması, hastaneye sevklerin geç yapılması ve kelepçeli muayene bu sorunların başında sayıldı. Bu sorunların cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık durumlarını olumsuz etkilediği vurgulandı.

Hapishanelerde yaşamlarını tek başına devam ettiremeyecek mahkûmların tek kişilik odalarda tutulduğu anlatılan raporda, özellikle ağır hasta mahpusların, hastalıklarının son dönemlerine gelmelerine rağmen tahliye edilmedikleri belirtildi. Raporda, Adli Tıp Kurumu’nun bu yönde verdiği tahliye kararlarının ise güvenlik gerekçesiyle uygulanmadığı öne sürüldü.

“Adli Tıp’tan rapor alınması şartı kaldırılmalı”

İHD Başkanı Türkdoğan, Vural Avar’ın ölümüyle bir kez daha gündeme gelen hasta mahkûmlar konusunda mevzuattan kaynaklı sorunlara işaret etti. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un çok sayıda maddesinin değiştirilmesi gerektiğini belirten Türkdoğan, “Bu kanun 2005 yılında yürürlüğe girdiğinde bize göre çok daha düzgün bir yasaydı. Ama daha sonra hep güvenlik kaygılarıyla yapılan değişikliklerle şu anda işin içinden çıkılmaz bir hal almış durumda” dedi.

İHD’nin raporunda da çözüm önerisi olarak hasta mahpusların infazının durdurulmasını düzenleyen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16’ıncı maddesindeki Adli Tıp’tan rapor alınması şartının kaldırılması istendi.

Raporda, “uygulamada Adli Tıp Kurumu’nun TCK tarafından korunması gereken hukuki yarar ilkesini göz önüne almadığı” savunularak “kurumun siyasi iktidarın telkinleriyle hareket ettiği ve hüküm giyen mahpuslar aleyhine tıp etiğine aykırı raporlar ürettiği” ifadelerine yer verildi. Bu nedenle Adli Tıp Kurumu onayının kaldırılması talep edilen raporda, bunun ancak “çok çok istisnai durumlarda düzenlenmesi gerektiği” belirildi.

Türkdoğan: Hastanelerden rapor yeterli görülmeli

Türkdoğan, Adli Tıp’tan rapor alınması yerine üniversite veya Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinden alınan sağlık kurulu raporlarının yeterli görülmesiyle sorunun çözüleceğini kaydetti.

Ayrıca yasanın Terörle Mücadele Kanunu kapsamında cezaevinde olanları kapsamadığını belirten Türkdoğan, “Yani bunlar aleyhinde bir düzenleme var. Şimdi yaşamını yitiren Vural Avar da TMK kapsamında bir mahpustu. Dolayısıyla kanunun adli mahpuslara tanıdığı çeşitli kolaylıklardan o da yararlanamadı. Öncelikle biz İnfaz Kanunu’nda TMK ayırımının kesinlikle ve kesinlikle kaldırılması gerektiğini ifade ediyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

“Siyasi irade ayrım yapmamalı”

Türkdoğan, bu iki çözüm önerisinin yanında sorunun çözümü için “siyasi iradeye” de ihtiyaç olduğunu vurguladı. Çözümün yalnızca emekli askerler değil, tüm hasta mahkûmları kapsaması gerektiğini belirten Türkdoğan, “Çünkü Adli Tıp Kurumu ya diğer hasta mahpuslar bakımından işlem yapacak ya da yapmayacak. Yani siyasi iradenin de iradesini ortaya koyarken ayrım yapmaması gerekir” ifadesini kullandı.

İHD’nin hasta mahkûmlar raporunda, şu öneriler de dikkat çekti:

– Cumhurbaşkanının sağlık sebebi ile mahpusları af yetkisini düzenleyen genelgesi değiştirilmeli, Cumhurbaşkanı ağır hasta mahpuslar ile ilgili yetkisini ayrım gözetmeksizin kullanmalıdır.

– Hapishanelerde yaşamını yitiren hasta mahpuslarla ilgili olarak etkin bir soruşturma yapılmalı ihmal ve sorumluluğu olanlar hakkında cezai yaptırımların uygulanmalıdır.

– Hastalık nedeniyle infazı ertelenen mahpusların tedavileri için sağlık sigortaları devlet tarafından karşılanmalıdır.

28 Şubat’ta 10 asker cezaevinde

Öte yandan Vural Avar’ın ölümünün ardından gözler bir kez daha 28 Şubat davasında cezaevinde olan diğer askerlerin durumuna da çevrildi. Şu an cezaevlerinde arasında emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın bulunduğu yaşları 71 ile 91 arasında değişen 10 emekli asker bulunuyor.

28 Şubat davasının avukatlarından Aykanat Kaçmaz, cezaevindeki 10 askerin ciddi sağlık rahatsızlıkları bulunduğunu kaydetti. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın açıklamasının aksine Cumhurbaşkanının Vural Avar’a ilişkin af yetkisini resen kullanabileceğini belirten Avar, bunun için özel bir başvuruya gerek olmadığını kaydetti.

Kaçmaz, “Vural Avar’dan af yönünde başvuru yapması için ölümünden birkaç gün önce talep alınmıştı. Demans rahatsızlığı nedeniyle elleri titrediği için yazamamış, aynı odadaki Erol Özkasnak dilekçesini yazmış. Sonradan yazı başkasına ait değil denmesin diye kendisi yazmış, bir cümlelik dilekçeyi yarım saatte yazmış. Bu dava kumpas bir davadır. Diğerleri af değil adalet istiyorlar” dedi.

Kaçmaz, Anayasa Mahkemesi’nin de 28 Şubat davasına ilişkin yapılan bireysel başvuruyu halen görüşmemesine eleştirdi.

Bakan Bozdağ, Avar’ın durumuyla ilgili olarak “Sayın Cumhurbaşkanımız Vural Avar’la ilgili özel af yetkisini kullanmak istediğini bana söyledi ve süreci başlatmamızı da istedi. Biz merhum Avar’a bu dileği ilettik. Çünkü müracaat etmesi gerekiyor sürecin başlaması için. Fakat başlangıçta müracaat etmedi. Rahmetli oluşundan, yani çok az bir süre önce müracaatı oldu. Biz hemen işlemleri başlattık. Ve süratle işlemlere tekemmül ettirmeye sürdürürken bu arada rahmete kavuştu” açıklamasını yapmıştı.

İnfaz erteleme nasıl yapılıyor?

Hapis cezasının infazının hastalık nedeniyle ertelenmesi uygulaması, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 16’ıncı maddesinde düzenleniyor. Yasaya göre, maruz kaldığı ağır bir hastalık veya engellilik nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından ağır ve somut tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılabiliyor. Ayrıca cezanın infazı resmi sağlık kuruluşlarının mahkûmlara ayrılan bölümlerinde yaptırılsa dahi, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike varsa, yine infaz iyileşinceye kadar geri bırakılabiliyor.

Ancak bu geri bırakma kararı, Adli Tıp Kurumunca düzenlenen ya da Adalet Bakanlığınca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenip Adlî Tıp Kurumunca onaylanan rapor üzerine, infazın yapıldığı yerin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından veriliyor.

Cumhurbaşkanı’nın af yetkisi ise Anayasanın 104’üncü maddesinde düzenlenmiş durumda. Bu maddede bu yetki, “Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır” şeklinde tanımlanıyor.

Paylaşın

CHP’de 40 İl Ve 39 İlçe Başkanı İstifa Etti

Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) 2023’te yapılacak olan seçimler için milletvekili aday adayı olmak isteyen ve aralarında İzmir, Bursa, Mersin’in de olduğu 40 il ve 39 ilçe başkanı görevlerinden istifa etti.

CHP’nin, il ve ilçe başkanlarına milletvekili aday adayı olmak için verilen istifa süresi 26 Aralık’ta doldu. CHP’den milletvekili aday adayı olabilmek için aralarında İzmir, Bursa, Mersin’in de olduğu 40 il başkanı ile 39 ilçe başkanı istifa etti.

CHP’den milletvekilliği adaylığı için istifalara dair Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı tarafından yapılan bilgilendirme notunda istifa eden il başkanları ve görev yaptıkları iller şu şekilde sıralandı:

Manisa: Musa Semih Balaban
Aydın: Ali Çankır
Kırklareli: Alaaddin Güncer
İzmir: Deniz Yücel
Muğla: Adem Zeybekoğlu
Kayseri: Ümit Özer
Çanakkale: Metin Ümit Ural
Bursa: İsmet Karaca
Nevşehir: Kamil Gülmez
Malatya: Enver Kiraz
Isparta: Hikmet Yalım Halıcı
Erzincan: Ayhan Doğan
Aksaray: Ali Abbas Ertürk
Tokat: Çağdaş Kurtgöz
Uşak: Ali Karaoba
Yalova: Mehmet Gürel
Çorum: Mehmet Tahtasız
Balıkesir: Serkan Sarı
Konya: Barış Bektaş
Burdur: İzzet Akbulut Burdur
Mersin: Adil Aktay
Kırşehir: Şeref Baran Genç
Hakkari: Nazım Demir

Tunceli: Ali Mustafa Çelik
Van: Seracettin Bedirhanoğlu
Batman: Hüseyin Yaşar
Trabzon: Ömer Hacısalihoğlu
Kocaeli: Özgür Yıldızlı
Karaman: Mustafa Cem Kağnıcı
Ordu: Atilla Şahin
Hatay: Hasan Ramiz Parlar
Afyonkarahisar: Yalçın Karagöz
Edirne: Fevzi Karagöz
Kırklareli: Alaaddin Güncer
Aydın: Ali Çankır
Rize: Saltuk Deniz
Denizli: Bülent Nuri Çavuşoğlu
Karabük: Abdullah Çakır
Artvin: Ahmet Biber
Gümüşhane: Bedri Ağaç
Kilis: Mehmet Akif Perker
Sivas: Yılmaz Coşkun

Paylaşın

Anayasa Mahkemesi, Seçim Kurullarıyla İlgili İptal Başvurusunu Reddetti

Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) il ve ilçe seçim kurulları başkanlarının seçilmesiyle ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yapılan değişiklik üzerine açtığı iptal davasını oybirliği ile reddetti.

Anayasa Mahkemesi, geçen yıl mart ayında Meclis’ten geçen Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkındaki Kanun’daki değişikliklerle ilgili yapılan başvuruyu karar bağladı.

Seçimlerde görev yapacak il ve ilçe seçim kurulu başkanlarının en kıdemli hakimler yerine birinci sınıfa ayrılmış veya birinci sınıfa ayrılma niteliği taşıyan hakimler arasından kura ile belirlenmesi kuralı getirilmesiyle ilgili CHP’nin yaptığı başvuruyu değerlendiren AYM, düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verdi.

Kısa Dalga’dan Ersin Tatar‘ın haberine göre AK Parti’nin kendi seçim hakimlerini belirleyeceği eleştirilerine neden olan düzenlemeyle ilgili başvuru oybirliğiyle reddedildi.

Yüksek Mahkeme, il seçim kurulu başkan ve üyelerinin “kınama veya daha ağır disiplin cezası almamış en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hâkimler arasından” seçilmesinde Anayasa’ya aykırılık bulunmadığına hükmetti.

Anayasa Mahkemesi’nin kararında aynı şekilde ilçe seçim kurulu başkan ve üyelerinin birinci sınıfa ayrılmış veya bu niteliği taşıyan hakimler arasından kura ile belirlenmesinin de Anayasa’ya uygun olduğuna karar verdi. Mahkeme bu iki kritik kararı oybirliğiyle aldı.

Mahkeme, “İl seçim kurulu başkan ve üyeleri ile ilçe seçim kurulu başkanları, bu maddenin yürürlüğe girmesinden itibaren üç ay içinde belirlenmesi”ni içeren düzenlemenin iptali istemini ise oy çokluğuyla reddetti. Mahkeme bu kararını ise aralarında Başkan Zühdü Arslan’ın da bulunduğu 5 üyenin karşı oyuyla aldı.

Paylaşın

AFP’den Dikkat Çeken Haber: Kürtler, Kendilerini Temsil Edecek Cesur Aday Arıyor

2019’daki yerel seçimlerde oyların yüzde 72’sini alarak Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) Bismil Belediye Eş Başkanı olan ama daha sonra yerine kayyum atanan Orhan Ayaz, “6 milyon seçmenimiz var ve Kürtleri destekleyecek cesur bir aday arıyoruz” görüşlerini paylaştı. 

Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nden (DİTAM) Mesut Azizoğlu, “Seçimler öncesinde hem hükümetin de hem de muhalefetin Kürtlerle yakın olarak görülmekten kaçındığı” ifade ederek şu ifadeleri kullandı: Korkmayın, biz Türkiye’yi bölmek istemiyoruz. Buna rağmen muhalefet liderleri de Kürtlerle birlikte görülmek istemiyor. Sessiz kalmaları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işine yarıyor.

Fransız haber ajansı AFP, abonelerine bugün servis ettiği “Kürtler, Türkiye’deki seçimlerde ‘cesur’ adaylar arıyor” başlıklı haberinde Kürt siyasetçilerle yaptığı görüşmeleri aktardı.

Habere eski Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin 28 Kasım 2015’te Diyarbakır’ın Sur ilçesinde başından vurularak öldürüldüğünün hatırlatmasıyla başlayan AFP, sonrasında ajansa konuşan Orhan Ayaz’ın görüşlerini aktardı.

Ajansın, “6 milyon seçmenimiz var ve Kürtleri destekleyecek cesur bir aday arıyoruz” görüşlerini paylaştığı Ayaz, 2019’daki yerel seçimlerde oyların yüzde 72’sini alarak Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) Bismil Belediye Eş Başkanı olmuş ama daha sonra yerine kayyım atanmıştı.

Ayaz’a bu yıl martta “terör örgütü üyeliği” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmişti.

Haberde, Ak Parti hükümetinde bugüne dek HDP’den seçilmiş en az 60 siyasetçinin benzer suçlamalarla karşı karşıya kaldığı ve yerlerine kayyım atandığı hatırlatıldı.

Haziranda yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken, 2018’deki seçimlerde oyların yaklaşık yüzde 12’sini kazanan HDP’nin kapatılmasının yeniden gündeme geldiği belirtildi.

HDP’nin kapatılması davası, 17 Mart 2021’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin tarafından açılmıştı.

Halen süren davada HDP’nin “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve ortadan kaldırmayı amaçladığı” gerekçesiyle kapatılması talep edilirken, parti üyelerine de siyasi yasak getirilmesi isteniyor.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise 2016’dan beri “terör örgütü üyeliği” suçundan hapiste tutuluyor.

AFP, Ayaz’ın HDP üyelerine yönelik bu suçlamaların “HDP’yi yasadışı hale getirme amacıyla kullanıldığını” savunduğunu aktardı.

Fransız haber kuruluşu, Ayaz’ın yanı sıra Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nden (DİTAM) Mesut Azizoğlu’nun görüşlerine de başvurdu.

Ajans, Azizoğlu’nun “seçimler öncesinde hem hükümetin de hem de muhalefetin Kürtlerle yakın olarak görülmekten kaçındığı” iddiasını paylaştıktan sonra şu değerlendirmelerini öne çıkardı:

Korkmayın, biz Türkiye’yi bölmek istemiyoruz. Buna rağmen muhalefet liderleri de Kürtlerle birlikte görülmek istemiyor. Sessiz kalmaları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın işine yarıyor.

İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır şubesinden avukat Abdullah Zeytun’un görüşlerine de başvuran ajans Zeytun’un açıklamasından “Bu hükümet en ufak bir eleştiriye bile müsamaha göstermiyor” yorumunu öne çıkardı.

HDP’den Zeyyat Ceylan da Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde oyların yüzde 71’ini kazanmasına rağmen KHK’lı olduğu gerekçesiyle mazbatası verilmemişti.

Ceylan yerine Yüksek Seçim Kurulu tarafından atanan Ak Partili Hüseyin Beyoğlu’nun görüşlerine de yer verilen haberde, kendisinin “Türkiye’de, özellikle de Diyarbakır’da hiçbir zaman Kürt sorunu diye bir şey olmadı” sözleri aktarıldı.

Tigris Haber’den gazeteci Naci Sapan’ın görüşlerine yer verilen haberde, Sapan’ın kötümser olduğu yorumu yapıldıktan sonra şu sözleri aktarıldı:

1980’lere kıyasla bugün ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan daha kötü durumdayız. Bugün gazeteci ya da yurttaş farketmez, haklarımızı koruma şansımız yok.

Arabaşlıklarında “HDP’nin yasadışı hale gelmesi”, “Korkmayın” ve “Kürt sorunu yok” ifadelerine de yer verilen haber, Sapan’ın “Gençler, hükümetin politikasından en çok etkilenen kesim. Bu onları harekete geçirmeli. Değişimi onlar getirecek” sözleriyle noktalandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Seçmen, Cumhurbaşkanı Adayının Dini Ve Etnik Kimliğini Önemsiyor Mu?

Günümüz Türkiye’sinde bir kişinin etnik veya dini kimliği seçmenin oy tercihinde ne kadar belirleyici oluyor? Bu konunun etkili olduğunu düşünenler durumu abartıyorlar mı yoksa gerçekten bahsettikleri kadar seçimi belirleyecek faktörlerin başında mı geliyor?

Farklı Alevi kurumlarının organizasyonuyla 25 Aralık 2022 Pazar günü İstanbul’da Yenikapı Gösteri Merkezi’nde “Büyük Alevi Kurultayı” adlı bir etkinlik düzenledi. Binlerce kişinin katıldığı kurultaya pek çok siyasi partinin temsilcisi katıldı.

Kurultaya bizzat katılmayıp gönderdiği mesajla tebrik eden siyasilerden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olmasına karşın özellikle onun etrafında dönen tartışmalar gündemdeydi.

Alevi Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Celal Fırat konuşmasının bir bölümünde “Alevi cumhurbaşkanı olmaz diyorlar. Biz de diyoruz ki bal gibi olur” dedi. Fırat’ın bu açıklaması birçok medya kuruluşu tarafından kullanıldı.

Muhalefetin olası cumhurbaşkanı adayları yer alan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun inançsal kimliğinin Alevi olması zaman zaman polemik konusu oluyor.

Bazı kişiler, Kılıçdaroğlu’nun Alevi ve Tuncelili bir Kürt olmasından dolayı kimi muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerden oy alamayacağı iddiasında bulunuyor.

Konsensus: Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasından dolayı oy vermem diyenler yüzde 1

Bu sorunun sorulduğu kimi kamuoyu araştırmaları iddiayı doğrulamıyor.

Konsensus Araştırma Şirketi Başkanı Murat Sarı, 17 Eylül 2022’de yaptıkları bir anket çalışmasında, “Kılıçdaroğlu’nun kimliği, -Alevi olması- oy vermenizi etkiliyor mu” diye sorduklarını, buna  “etkiliyor” diye cevap verenlerin oranının yüzde 1 olduğunu söyledi.

Aksoy anketine göre ‘Kılıçdaroğlu’nun Alevi olmasını sorun’ edenlerin oranı yüzde 23,6

HalkTV yazarı İsmail Saymaz, 12 Eylül 2022 tarihli yazısında Aksoy Araştırma Şirketi’nin sahibi Ertan Aksoy’un CHP parti meclisine (PM) sunduğu seçim anketine göre “Alevi cumhurbaşkanı adayına oy verir miydiniz” sorusuna katılımcıların yüzde 33,8’inin ‘kesinlikle verirdim’, yüzde 22,3’ünün de ‘veririm’ cevabını verdiğini iddia etmişti.

Yani her iki oran da toplandığında katılımcıların yüzde 56,1’i Alevi adaya oy vereceğini belirtiyor.

Buna karşılık oy vermeyeceğini söyleyenlerin oranı ise şöyle: “Kesinlikle vermem” diyenler yüzde 17,8, “vermem” diyenler ise yüzde 5,8. Bunların toplamı ise yüzde 23,6 ediyor.

Bu konuda kararsız olanların oranı ise yüzde 20,3’te kaldı. Araştırmaya göre AK Parti’lilerin yüzde 40,9’u, İYİ Partililerin yüzde 25’i ve MHP’lilerin yüzde 24,6’sı Alevi bir adaya oy vermeyeceğini söyledi.

Aksoy ve Konsensus şirketlerinin ulaştığı veriler arasında ciddi farklar olsa bile Kılıçdaroğlu’nun olası bir seçimi kazanıp kazanamamasında tek başına inançsal kimliğinin çok da etken olmayacağı görülüyor.

Seçmen adayın dini ve etnik kimliğini önemsiyor mu?

Sadece Kılıçdaroğlu’nun şahsına indirgemeden günümüz Türkiye’sinde bir kişinin etnik veya dini kimliği seçmenlerin oy tercihlerinde ne kadar belirleyici oluyor?

Bu konuda etkili olduğunu düşünenler durumu abartıyorlar mı yoksa gerçekten bahsettikleri kadar seçimi belirleyecek faktörlerin başında mı gelecek?

Independent Türkçe’den Ali Kemal Erdem bu soruyu farklı isimlere sordu. İşte cevaplar:

“Din, oy verme davranışı üzerine etkili”

Konya’daki Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Sosyolog Prof. Dr. Gürcan Şevket Avcıoğlu, muhafazakâr ve milliyetçi seçmenin yoğun olduğu bir kentte ikamet ediyor.

Avcıoğlu’na göre Türkiye ve Türkiye gibi sonradan modernleşme sürecine giren toplumlarda geleneklerin ve din gibi unsurların oy verme davranışı üzerinde etkisi var.

Avcıoğlu, “İnsanlar kendilerine benzeyen, kendi düşünce, davranış ve beklentilerine göre adaylara oy verme eğilimdeler” dedi.

Günümüzde oy verme tercihlerinde ekonomi ve gelecek kaygısının da önemli etken olduğunu kaydeden Avcıoğlu, “Belki daha rahat durumlarda insanların hem bugününü hem geleceğini güvende hissettiği durumlarda dini hassasiyetlerine göre oy verme eğilimi daha fazla olabilir ama bu tür çalkantılı ve geçiş süreci denebilecek dönemlerde insanların farklı saiklerle, farklı eğilimlerle oy verebileceğini düşünüyorum” diye konuştu.

Yüzde 4-5’lik bir seçmen üzerinde etkili

Toplumbilimci ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bilal Sambur ise Türkiye’de rasyonel ölçütlere göre bir siyaset yapılmadığını söyledi

Sambur’a göre Türk siyasetinin geleneksel kimlik, mezhep, din ve kültür savaşları üzerine politika yapma şeklinde bir alışkanlığı var. Bu da toplumsal bazı kesimlerde bir seçmen davranışını belirlemede rol ve tutumun belirlenmesinde etkili olabiliyor.

“Ancak bunun Türkiye’de seçmen üzerindeki karşılığı sanıldığı gibi büyük değil” diyen Prof. Sambur, “Yani marjinal düzeyde bir etki yaratıyor. Bunun etki oranı yüzde 4 ya da 5 oranındaki bir kesim üzerinde çok etkisi bulunuyor” ifadelerini kullandı.

“Oya dönüşmese bile kampanyayı gölgeliyor”

“Bu tür söylemlerim oya dönüşmesinden çok kampanya süresince kampanyayı gölgeleyerek ana mesele haline gelme gibi bir durum yaratabiliyor” diyen Sambur, şunları kaydetti:

Bugün Türkiye’de hiç kimse Kılıçdaroğlu’nun Alevi olup olmadığıyla veya Demirtaş’ın Kürt olmasıyla ilgilenmiyor. Seçmenin ilgilendiği tek bir konu var şu anda. Mevcut ekonomik siyasal krizden nasıl çıkılacağı. Adaylar eğer sahici bir ekonomik siyasal politikayla toplum önüne çıkmadıklarında bu boşluk ortaya çıkıyor ve bu boşlukta bu sefer adayların etnik ya da ideolojik ya da mezhepsel kimliği üzerinde birtakım tartışmaların yapılmasına ve bunların ana gündem yapılmasına yol açabiliyor.

“Siyasette dini ve etnik kimliklerin etkisi var ama etkisi artık marjinal düzeyde”

Siyaset bilimci akademisyen Özgün Emre Koç da Türkiye siyasetinde dini ve etnik kimliklerin etkisi olduğunun inkar edilemeyeceğini söyledi.

“Bunun etkisinin artık marjinal kaldığı kanaatindeyim” görüşünü dile getiren Koç, şu değerlendirmede bulundu:

“Belediye seçimlerinden önce İmamoğlu hakkında AKP’liler tarafından Pontus yakıştırması yapıldığını gördük. Bu ters tepti, hatta Trabzonluları kızdırdı. Benzer şekilde bugün Kılıçdaroğlu’nun mezhep ve etnisite nedeniyle dezavantajlı olacağını iddia etmek gerçekçi değil. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı tartışmasının bu zeminden savunulması da aynı şekilde gerçekçi değil diye düşünüyorum. Adaylığını istemeyenlerin Alevi olduğu için istemediğini söylemek doğru değil. Aynı şekilde destekleyenlerin gerekçesi de bu değil. Abartılmış bir duyarlılık. Hedef seçmende bu meselenin karşılığı sanıldığı kadar büyük değil, önemsiz.”

“Belirleyici olduğu iddiası abartılı”

Samsun da Konya gibi muhafazakâr ve milliyetçi seçmenin yoğunlukta yaşadığı kentlerden biri.

Karadeniz Bölgesindeki bu kentte yer alan 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsrafil Balcı’ya benzer soruyu yönelttik.

Balcı, Türkiye’de seçmen tercihlerinin belirlenmesinde adayların dini ve etnik kimliğinin belirleyici olduğu iddiasını abartılı olduğunu ifade etti.

Türkiye’de belli kesimde etnik ve mezhepsel yönleri öne çıkarma çabası olmasına rağmen bunun pek bir karşılığının olmadığını savunan Balcı, “Yani bunları önemseyen insanlar olsa dahi günümüzde siyasetin belirlenmesinde tek başına bir karşılığı olmaz” dedi.

“Yerelde kimi yerlerde karşılığı olsa bile genelde hiç karşılığı yok”

Avrasya Araştırma Şirketi Sahibi Kemal Özkiraz ise adayların dini ve etnik kimliğinin yerelde bazı yerlerde bir karşılığının olabileceğini aktardı.

Türkiye’de kutuplaşmanın artık o kadar büyük bir karşılığının olmadığının Adana ve Mersin’de görüldüğünü hatırlatan Özkiraz, “Örneğin Kars gibi mikro milliyetçiliğin olduğu bir yerde kişinin etnik ve dinsel kimliğinin karşılığı olabilir ama genelde hiçbir karşılığı yok. Çünkü muhalefetin adayına Alevi diye oy vermeyecek herhangi bir kişi muhalefetin Sünni adayına da oy vermiyor” tespitinde bulundu.

2019’daki yerel seçimlerinden örnek veren Özkiraz, “Hem Adana hem de Mersin’deki seçimlerde mezhep ve etnik konular etkili olabilirdi ama en ufak etkisi olmadı. Çünkü her iki yerde de hem mezhepçilik hem etnisite işin içine giriyordu. Muhalefetin buralardaki adaylarına hem Alevi hem Arap diyorlardı ama bu tür söylemlerin hiçbir etkisi olmadı. Her iki ilde de muhalefetin adayları kazandı” şeklinde konuştu.

“Kimse bu Alevi, bu Sünni diye bakacak durumda değil”

Seçimlerde artık asıl etkili olan tercih nedenin ekonomi ve biraz da yaşam tarzı olduğunu söyleyen Özkiraz, “Burada kimse bu Alevi, bu Sünni diye bakacak durumda değil” görüşünü dile getirdi.

“Zaman zaman farklı algılar yapan gruplar oluşuyor ama anlamı olmamalı”

İYİ Parti Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş ise sorumuz üzerine “Seçme ve seçilme hakkına sahip herkesin bu ülkede her göreve aday olması normal olmalı” dedi ve şunları söyledi:

Ancak ülkede bu konuda zaman zaman farklı algılar yaratan sistematik olarak bunları uygulayan gruplar oluşuyor. Bölge bölge değişebiliyor. Şahsi düşüncem bunların hiçbir anlamı olmamalı. Herkes haklarını kullanmalı. Siyaset dilini değiştirirse zaten sorunu halledeceğiz. Ülkeyi yönetenlerin ötekileştirme algısını değiştirmesi halinde Türkiye’de yaşayanlar olarak bunu aşabileceğimizden kuşkum yok.

“Geçmişte olduğu kadar etkili değil”

Muhafazakâr kesimleri yakından takip eden isimlerden sosyolog, araştırmacı ve yazar Müfid Yüksel de Balcı gibi bu konunun günümüzde abartıldığı görüşünde.

“Geçmişte belli bölgelerde ve özellikle köylerde adayın Alevilik – Sünnilik konusu etkiliydi” diyen Yüksel, “Günümüzde belli yaşın üstünde, yine Anadolu’nun bazı yerlerinde ve kutuplaşmadan etkilenen insanların bir kısmı için önemli olabilir ama eskisi kadar belirleyici değil” dedi.

“Gençler adayın kimliği hiç önemsemiyor” diyen Müfid Yüksel, şunları söyledi:

Özellikle sandığa gitmeleri durumunda seçim sonuçlarını belirleyeceğine inanılan Z kuşağı denilen genç kesimler için adayın dini kimliğinin hiç önemli olmadığı görülüyor. Gençler adayın kimliğini önemsemiyor ama buna karşın genç, dinamik, karizmatik lider istiyor. Mevcut adaylar açısından asıl tercih edilip edilmeme nedenleri bunlar olabilir.

Paylaşın

Deniz Poyraz Davası’nda Karar Çıktı: Ağırlaştırılmış Müebbet Ve 9 Yıl Hapis

Deniz Poyraz davasında, mahkeme katil zanlısı Onur Gencer’e ‘tasarlayarak kasten öldürme’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Ayrıca Gencer, ‘mala zarar verme suçundan 4 yıl hapis, ‘konut dokunulmazlığını ihlali’ suçundan 2 yıl hapis ve ‘ateşli silahlar kanununa muhalefet’ suçundan da 3 sene hapis cezasına daha çarptırıldı.

17 Haziran’da HDP İzmir İl Başkanlığı binasında silahlı saldırı düzenlenmişti. 27 yaşındaki saldırgan Onur Gencer, ailesi HDP çalışanı olan Deniz Poyraz’ı vurarak öldürmüştü.

Gencer, Poyraz’ın kanlar içindeki bedeninin fotoğrafını sosyal medya hesabından paylaşmış, 40 dakika sonra polise teslim olmuştu. Savcılığa verdiği ifadede “daha fazla sayıda kişiyi öldürmeyi amaçladığını” itiraf eden Gencer saldırıyı tek başına planladığını, “PKK’ya beslediği kinden” dolayı bunu yaptığını söylemişti.

Şakran’da olağanüstü önlem

Bir önceki duruşmada yaşanan gerilimin ardından dava Aliağa-Şakran’a taşındı. Dava öncesinde Şakran Cezaevi Kampüsü çevresinde olağanüstü güvenlik önlemleri alındı. Davaya katılmak için gelen otobüsler, kampüse 200 metre kala durduruldu ve GBT kontrolü yapıldı.

Kadın kurumları, sivil toplum örgütleri ve milletvekillerinin de katıldığı duruşmanın sabah 10.00’da yapılması bekleniyordu. Ancak avukatlarla birlikte duruşmayı takip edenler hâlâ adliye önünde bekletildi.

Avukatlar üst aramasını kabul etmedi

Mahkeme başkanı avukatların X-ray cihazından geçmesini istedi. Dava avukatları ve TBB Başkanı Erinç Sağkan karar üzerine görüşme yaptı.

Yetki belgesi olan avukatların duruşmaya alınmayacağı kararının sürdürülmesi ve avukatlara üst araması yapılacağı söylenmesi üzerine avukatlar duruşmaya katılmadı. Duruşma saat 11.00’de Deniz Poyraz ailesinin avukatları olmadan başladı.

Avukatsız mahkeme salonu

Dava başlama saatinden iki saat sonra  açıklama yapan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan şöyle konuştu:

“Sabah saatlerinden beri müzakerelerimiz sürüyor, Avukatların X-ray cihazından geçerek duruşma salonuna girmesi isteniyor biz bunu kabul etmeyeceğimizi söyledik. Şu an mahkemede sadece sanık avukatı var. Bu tablo AKP hükümetinin uzun süredir istediği bir tabloydu: Avukatsız mahkeme salonu. Bugün buradan ne karar çıkarsa hukuka uygun olmayacak.”

Açıklamanın ardından avukatlar oturma eylemine başladı. “Savunma susmadı susmayacak”, “Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı.

“İçeride oynanan oyunun tarafı olmayacağız”

İzmir eski Baro Başkanı Avukat Özkan Yücel ise şunları söyledi: “İçeride bir oyun oynuyorlar, biz bunun bir tarafı olmayacağız. Gerçek failleri bulmamak için oynadıkları oyunun mahkeme tutanaklarına girmesinden, kamuoyuna yansımasından korktular. Bu cinayet bir meczubun Deniz’i öldürdüğü bir cinayettir, bunu duruşma salonunda tüm detaylarıyla ortaya çıkaracaktır. Biz onların yargılama adı altında oyununa ortak olmayacağız.

“Sanığı bizden kaçırıyorlar”

“Politik bir davanın, devlet içinde en azından bir kesimin onayı olmadan gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Bu nedenle sanığı bizden kaçırıyorlar. Sanığa soru sormamız, arka planı ortaya çıkarmamız engelleniyor. Bugün katile ağırlaştırılmış müebbet verecek ve bize ‘sanığa ağır bir ceza verdik daha ne istiyorsunuz’ diyecekler. Yeni bir faili meçhul dosya yaratılıyor.”

Batman Baro Başkanı Erkan Şenses de  “Bugün, burada bir sıkıyönetim uygulaması var. Avukatsız yargılama yapılamaz, Anayasa’ya aykırı bir uygulama yapılıyor. Bir cinayet daha faili meçhul bırakılacak. Faili meçhul cinayete kurban gidenler için mücadele etmek boynumuzun borcu olsun” dedi.

“Hepsinde yöntem aynı”

Öte yandan duruşma öncesinde açıklama yapan HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar davayla ilgili olarak şunları söyledi: “Türkiye tarihi siyasi cinayetlerle doludur, hepsinde de yöntem aynıdır. Bu cinayetlerin arkasını araştırmak bir yana üstü hep örtülmüştür. Daha önce işlenen cinayetlerde gerçekler ortaya çıkarılsaydı, bugün Deniz Poyraz arkadaşımız hayatta olabilirdi. Fakat mahkeme cinayeti tek bir kişinin münferit cinayeti gibi göstermeye çalışıyor.

Yetmezmiş gibi dava buraya kaçırıldı, bu senaryo çok tanıdık, yıllardır kurulan tezgahlar hep aynı. Adalet sağlanmadığı sürece hiç kimse kendini güvende hissedemez.”

Paylaşın

Anayasa Mahkemesi, Erdoğan’a Verilen Bütçe Yetkisini İptal Etti!

Anayasa Mahkemesi (AYM), Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) oylarıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 23’üncü ek maddeyle tanınan bütçeye ödenek ekleme yetkisini oy birliğiyle iptal etti.

Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanının 2021 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanununda yer atan genel bütçe gelir tahmini üzerinde gerçekleşen gelir kadar, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri ile özel bütçeli idarelerin bütçelerine ödenek ekleme yetkisi veren maddeyi iptal etti.

AYM’ye başvuran Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanvekilleri Engin Özkoç, Özgür Özel ve Engin Altay ile birlikte 131 milletvekili, Erdoğan’a verilen söz konusu yetkinin iptalini ve yürütmenin durdurulmasını talep etmişti.

Yetkinin; 22/12/2021 tarihli ve 7349 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7. maddesiyle 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na eklenen geçici 23. maddenin birinci cümlesinin Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 6., 7., 87.. 123. ve 161. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptali istenmişti.

AYM’nin kararı şöyle oldu:

“22/12/2021 tarihli ve 7349 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 7. maddesiyle 10/12/2003 tarihli ve 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’na eklenen geçici 23. maddenin;

A. Birinci cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,

B. İkinci cümlesinin 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE,

13/10/2022 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.”

Paylaşın

‘Kimyasal Silah’ Davası Türk Tabipler Birliği’ne Yöneliyor

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konsey Başkanı Şebnem Korur Fincancı ve diğer konsey üyeleri hakkında “örgüt üyeliği” suçlamasıyla soruşturma başlatıldığı ve soruşturma için gizlilik kararı getirildiği haber verildi.

Fincancı, Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) hükümranlık alanında sürdürdüğü operasyonlarda kimyasal silah kullanımına ilişkin iddiaların araştırılması gerektiği konusunda görüş belirtmiş ve bu değerlendirmesi dolayısıyla AKP-MHP iktidarınca hedef gösterilerek büyük bir hızla tutuklanmıştı.

Mezopotamya Ajansı’nın haberinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan sızan bilgilere göre, başlatılan soruşturmanın, Adli Tıp Uzmanı, Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın tutuklanmasına gerekçe gösterilen suçlamayı da kapsadığı bildirildi.

Gene Başsavcılıktan sızan bilgilere göre, Fincancı’nın tutuklu olarak yargılandığı soruştutmayı yürüten savcı, TTB Merkez Konseyi üyeleri aleyhine yürütülen soruşturmanın yanısıra TTB Başkan ve Merkez Konseyi üyelerinin görevden alınmasına ilişkin soruşturmayı da yürütüyor.

Fincancı’ının avukatlarının verdiği bilgiye göre, TTB Merkez Konseyi Başkanı’nın ilk duruşmasının görüldüğü gün, TTB’nin diğer merkez konseyi üyelerinin açık kaynak araştırma raporları aynı savcı tarafından soruşturma dosyasına dahil edildi. Avukatların mahkeme önündeki dosyayla ilgisi olmayan bu evrakın dosyadan çıkarılması  itirazına mahkeme başkanı evrakın dosyada bilgi amacıyla yer aldığını söyleyerek karşılık verdi.

Ancak gelişmeler, evrakın Fincancı ve diğer konsey üyelerinin tamamı hakkında “örgüt üyeliği” suçlamasıyla başlatılan soruşturma kapsamında dosyaya girdiğini gösterdi.

Arka plan 

19 Kasım’da TSK’nin KBY alanında sürdürülen harekatlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarının kanıtı olarak tartışılan görüntülerin sosyal medyada dolaşıma girmesinin ardından Medya Haber TV kanalının sorularını yanıtlayan Adli Tıp Uzmanı ve Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı ön değerlendirme niteliğindeki beyanları iktidar sözcüleri ve Savunma Bakanlığınca tepkiyle karşılanmış ve ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştı.

Soruşturma kapsamında 26 Kasım günü gözaltına alınan ve ertesi gün tutuklanarak cezaevine gönderilen Fincancı’nın geçtiğimiz hafta  Çağlayan, İstanbul Adliyesi 24’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davasının ilk duruşmasında tahliye talepleri reddedilmiş ve dava 29 Aralık’a ertelenmişti.

Savcılık Fincancı’yı “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, devletin kurum ve organlarını aşağılamak” ile suçlamış ve üst sınırdan 1,5 yıldan 7,5 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istemişti. Mahkeme savcının talebine uyarak tutukluluğun devamına karar verdi.

Paylaşın