Avrupa Konseyi’nden Dikkat Çeken Rapor: Seçim Kampanyası Demokratik Değildi

14 ve 28 Mayıs’ta yapılan seçimlere ilişkin raporunu yayınlayan Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM), seçim kampanyası sırasında görevdeki Cumhurbaşkanı, bakanlar ve iktidar partisinin “haksız avantaj” ve “medyanın taraflı yayınları”ndan yararlandıkları görüşünde. 

Son depremlerin yarattığı zorluklara rağmen teknik planda seçimlere iyi hazırlandığı not edilen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da “saydamsızlık ve iletişim noksanlığı” nedeniyle raporda eleştiriliyor.

Raporda Türk medyası da seçim kampanyası sırasında “taraflı yayın yapmakla” eleştiriliyor. Kamu yayın kurumlarının Anayasaya göre seçim kampanyasını tarafsızlık ilkesine göre yansıtmakla yükümlü oldukları belirtilmekle birlikte, TRT’nin “Cumhur İttifakı ve Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklediği” not ediliyor.

Kadın-erkek eşitliği Anayasa tarafından güvence altına alınmış olmasına rağmen kadınların siyasetteki temsiliyetinin düşük olduğuna dikkat çekilen raporda, milletvekili adaylarının sadece 4’te 1’inin kadın olduğu, Cumhurbaşkanı seçimine ise hiçbir kadın adayın katılmadığı not edilmekte.

Türkiye’deki Cumhurbaşkanı vemilletvekili genel seçimlerini TBMM’nin daveti üzerine 40 kişilik bir parlamenter heyetiyle yerinde gözlemleyen Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) konuya ilişkin nihai raporu yayımlandı.

DW Türkçe’den Kayhan Karaca’nın aktardığına göre, AKPM’nin 19 Haziran Pazartesi günü Strasbourg’da düzenlenecek genel kurul oturumunda tartışılacak raporda, seçimlere yüksek katılım oranının “Türk demokrasisi açısından her türlü zorluğa rağmen şaşırtıcı bir direnç göstergesi” olduğu ve “Avrupa demokrasilerinin bundan esinlenebileceği” belirtildi. Raporda seçim kampanyası sürecinde siyasi partiler ve sivil toplumun çok sayıda gözlemciyi seferber etmesinin “dinamik bir demokratik toplumun” varlığına işaret ettiği, seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürülmüş olmasının da memnuniyet verici olduğu not edildi.

“Haksız avantaj”

AKPM bu gözlemlere rağmen, seçim kampanyası sırasında görevdeki Cumhurbaşkanı, bakanlar ve iktidar partisinin “haksız avantaj” ve “medyanın taraflı yayınları”ndan yararlandıkları görüşünde. Raporda bu duruma örnek olarak görevdeki Cumhurbaşkanının kamu kaynaklarıyla seçim kampanyası sırasında açılış, anahtar teslim ve temel atma törenlerine katılımı gösteriliyor.

Rapora göre, Türk Anayasa ve hukuksal çerçevesi temel hak ve özgürlüklerin tam anlamıyla güvence altında olmasını sağlamıyor. Kimi muhalif parti ve siyasilerin “korkutulması, taciz edilmesi, baskıya uğraması veya mahkum edilmesinin bu parti ve siyasilerin kampanya ve siyasi faaliyet yürütmesini engelledi” gözlemine yer veriliyor. Toplanma, örgütlenme ve ifade özgürlüklerine yönelik kısıtlamalarla bazı siyasi sorumluların, muhalefet partilerinin, sivil toplumun ve bağımsız medyanın seçim kampanyası sürecine katılımının engellendiği kaydediliyor.

Yüksek Seçim Kurulu’na eleştiri

Son depremlerin yarattığı zorluklara rağmen teknik planda seçimlere iyi hazırlandığı not edilen Yüksek Seçim Kurulu (YSK) da “saydamsızlık ve iletişim noksanlığı” nedeniyle raporda eleştiriliyor. YSK’nın seçimler konusunda gerek idari gerekse hukuksal organ olduğu hatırlatılarak, “toplantılarının kamuya açık yapılmaması, kanuni zorunluluğa rağmen kararlarının açıklanmaması ve nihai seçim sonuçlarından önce seçim bürolarındaki geçici sonuçları yayınlamaması” gündeme getiriliyor. YSK’nın oy sayım işlemi sırasında yeterli resmi bilgi paylaşmamasının ve buna paralel olarak Anadolu ve ANKA ajanslarının çelişkili veriler yayınlamasının seçim sonuçları hakkında belirsizlik yarattığı hatırlatılıyor.

Seçimlerle ilgili yasal çerçevenin “önemli eksiklikler” içerdiği ve “demokratik seçim düzenlenmesi için sağlam hukuksal temel oluşturmadığı” görüşüne yer verilen raporda, yasal plandaki bu muğlaklığın seçim sürecinin kilit evreleri hakkında şüphe oluşturduğu, YSK mevzuatının bu şüphelerin ortadan kalkmasını sağlayamadığı belirtiliyor.

AKPM, YSK’nın saydam olmadığı ve gerçek anlamda iletişimde bulunmadığı bir ortamda, seçim bürolarında oyların yeniden sayımı ve seçimin iptali taleplerine verilecek yanıtlarla ilgili kapsamlı kurallar bulunmamasının, “özellikle sonuçların derlenmesi ve resmi sonuçların yayınlanması konusunda potansiyel manipülasyon ve seçim sürecini kötüye kullanma riski oluşturabileceği” düşüncesinde.

Medyaya eleştiri

Raporda Türk medyası da seçim kampanyası sırasında “taraflı yayın yapmakla” eleştiriliyor. Kamu yayın kurumlarının Anayasaya göre seçim kampanyasını tarafsızlık ilkesine göre yansıtmakla yükümlü oldukları belirtilmekle birlikte, TRT’nin “Cumhur İttifakı ve Recep Tayyip Erdoğan’ı desteklediği” not ediliyor. TRT kanallarındaki haberlerde “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aday Erdoğan arasında fark gözetilmediği”, Millet İttifakı hakkındaki haberlerin ise “genelde olumsuz” yansıtıldığı vurgulanıyor. Buna karşılık, Fox TV ve Halk TV gibi kanalların da “taraflı” haber yaptıkları, Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında büyük ölçüde olumsuz haber yayınladıkları, Millet İttifakını ön plana çıkardıklarını belirtiyor.

Rapor bu çerçevede Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) medyanın seçim kampanyasını işleyişi üzerinde “yeterince etkin kontrol gerçekleştirmediğini”, mevzuat ihlallerine karşı hızlı önlem almadığını, TRT’ye karşı taraflı yayın temelinde yapılan şikayetleri incelemediğini savunuyor.

Kadın-erkek eşitliği Anayasa tarafından güvence altına alınmış olmasına rağmen kadınların siyasetteki temsiliyetinin düşük olduğuna dikkat çekilen raporda, milletvekili adaylarının sadece 4’te 1’inin kadın olduğu, Cumhurbaşkanı seçimine ise hiçbir kadın adayın katılmadığı not edilmekte. Kadınların seçim kampanyasındaki görünürlüğünün düşük olduğuna vurguda bulunulup, sadece birkaç siyasi partinin kadın-erkek eşitliğini ve cinsiyete dayalı şiddetle mücadeleyi kampanya mesajlarına dahil ettiğine dikkat çekiliyor.

AKPM, bundan sonraki seçimlerde yurtdışındaki kimi seçim bürolarına uluslararası gözlemci gönderilmesine izin verilmesini de istiyor.

AKPM raporu seçim gözlem heyetine başkanlık eden Alman sosyal demokrat parlamenter Frank Schwabe tarafından hazırlandı. AKPM 14 Mayıs seçimlerini 18 heyet halinde Ankara, İstanbul, İzmir, Samsun, Gaziantep ve Diyarbakır’a gönderdiği parlamenterlerle; 28 Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanı seçimi ikinci turunu ise Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’a gönderdiği 10 heyetle yerinde gözlemlemişti.

AKPM heyetinin seçimlerin 14 Mayıs’taki ilk turu ertesinde AGİT heyetiyle beraber yayımladığı ön bulgular Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “seçim sürecinin dışına çıkan, bağımsız ve tarafsız gözlem ilkeleriyle bağdaşmayan siyasi içerikli ve itham edici ifadeler” olarak tanımlanmıştı.

Paylaşın

HDP’den “Asgari Ücret” Açıklaması: En Az 16 Bin 250 Lira Olmalı

Asgari ücret tartışmalarına dair HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Rıdvan Turan, “Asgari ücret tartışmalarına bakıldığında; asgari ücret artışının refah artışını sağlayamayacağını, hatta mevcudu koruyamayacağını, kozmetik iyileştirmelerin de kısa sürede enflasyonla geri alınacağını vurgulamak gereklidir. Kaldı ki iktidarın asgari ücret politikası, çalışan nüfusun yarıdan fazlasının asgari ücrete mahkûm olmasına sebep olmaktadır. Her geçen gün de daha çok çalışan da reel ücretlerinin düşmesi ile bu kümeye dâhil olmaktadır.” dedi ve ekledi:

“O yüzden öncelikli olarak hedefine emekten yana tercihlere sahip bir enflasyonu düşürme hedefini koymayan bir anlayışın asgari ücret üzerinden refah artışı sağlayabilmesi olanaksızdır. Kaldı ki iktidar mahfillerince dillendirilen artış miktarı ile asgari ücretin açlık sınırının altında kalmayı sürdüreceği açıktır. Bu sebeple asgari ücretin, geçen dönem önerdiğimiz 12,500 liralık net asgari ücretin yüzde 30 enflasyon farkıyla en az net 16,250 liraya çıkması gerekmektedir.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ekonomi ve Tarım Komisyonu’ndan sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Rıdvan Turan, devam eden asgari ücret tartışmalarına dair yazılı bir açıklama yayınladı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

Geçen hafta Saray’da yapılan Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında enflasyonla mücadelenin temel öncelik olduğunun vurgulanmasının ardından yeni Ekonomi Bakanı Şimşek’in iş dünyası ve bankalar ile gerçekleştirmiş olduğu görüşmelerde ifade ettiği, “refah artışını sağlayacak model”in ne olduğu, enflasyonun nasıl düşürüleceği, hayat pahalılığının nasıl ortadan kaldırılacağı merak konusu olmaya devam ediyor.

Bu arada milyonlarca işçi asgari ücret tartışmalarına dikkat kesilmiş durumda. Ekonomi Bakanlığına Mehmet Şimşek’in, MB Başkanlığı’na Hafize Gaye Erkan’ın getirilmesi ile gömlek değiştiren ekonomi politikalarının muhtevası itibariyle geniş işçi emekçi kesimlerde refah artışı sağlayamayacağını, asgari ücrette neye karar kılınırsa kılınsın refah artışının mümkün olmayacağını hatta mevcudu koruyamayacağını biliyoruz.

Türkiye ekonomisi son derece ağır yapısal sorunlarla maluldür. Bu yapısal sorunların bir kısmı ülkenin uluslararası sermayeye eklemlenme biçiminin doğal sorucuyken, bir diğer kısmı da Erdoğan’ın ekonominin kendi rasyonalitesine dahi uymayan “dehası”dır.

Ekonominin yeni önceliği, yerel seçimlere kadar bir döviz krizinin patlamasının engellenmesi, krizin ötelenmesidir. Bunun tek yolu da uluslararası sermayenin portföy yatırımları ile ülkeye çekilmesi ve yeni borçların bulunmasıdır. Bu sayede ülkenin yapısal sorunları çözülmüş olunmasa da yerel seçimlere kadar durumun daha vahimleşmesi engellenmeye çalışılacaktır.

Seçime yönelik olarak bu yılın merkezi yönetim bütçesinde öngörülen açık, deprem ve EYT gibi faktörlerle daha da artmış ve bu yılın ilk dört ayındaki bütçe açığı geçen yılın aynı dönemine göre %312 oranında artarak 264 milyar TL’ye çıkmıştır. Faiz giderleri %95’in üzerine çıkmıştır. Cari açık bu yıl 58 milyar dolar ile finansmanı olanaksız bir noktaya taşınmıştır. Bu yıl ödenmesi gereken kısa vadeli borç stoku 200 milyar dolardır. Merkez Bankasının iç ve dış borçları ve toplamda bu borçları çevirebilmek için gereken döviz rezervlerinin kuru tutma inadıyla eritilmesi de durumu vahimleştiren bir başka tablodur.

Ez cümle bu verili durumda; iktidar sınıfsal tercihleri nedeniyle bütçe açığını kapatmak için para basmaya, vergi gelirlerini arttırmaya, cari açığın finansmanı ve borçların çevrilebilmesi için de dış kaynağa yönelmektedir. Bu politikaların bundan evvel olduğu gibi işçi sınıfını ve yoksulları vuracağı, enflasyonu tırmandıracağı, işsizliği arttıracağı, iddiaların aksine gelir dağılımı adaletsizliğini derinleştireceği ortadadır.

Bu eksenden asgari ücret tartışmalarına bakıldığında; asgari ücret artışının refah artışını sağlayamayacağını, hatta mevcudu koruyamayacağını, kozmetik iyileştirmelerin de kısa sürede enflasyonla geri alınacağını vurgulamak gereklidir. Kaldı ki iktidarın asgari ücret politikası, çalışan nüfusun yarıdan fazlasının asgari ücrete mahkûm olmasına sebep olmaktadır. Her geçen gün de daha çok çalışan da reel ücretlerinin düşmesi ile bu kümeye dâhil olmaktadır.

O yüzden öncelikli olarak hedefine emekten yana tercihlere sahip bir enflasyonu düşürme hedefini koymayan bir anlayışın asgari ücret üzerinden refah artışı sağlayabilmesi olanaksızdır.

Kaldı ki iktidar mahfillerince dillendirilen artış miktarı ile asgari ücretin açlık sınırının altında kalmayı sürdüreceği açıktır. Bu sebeple asgari ücretin, geçen dönem önerdiğimiz 12,500 liralık net asgari ücretin yüzde 30 enflasyon farkıyla en az net 16,250 liraya çıkması gerekmektedir.

Halkların Demokratik Partisi, bir kez daha nihai kazanımın asgari ücret tartışmalarına sıkıştırılmadan sürdürülecek sistematik, örgütlü ve birleşik bir ekonomik demokratik siyasal mücadeleyle kazanılacağını vurgular.”

Paylaşın

Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu İle Görüşmesini Anlattı: Tavsiyeleri Oldu

Kemal Kılıçdaroğlu ile gerçekleştirdiği görüşmenin detaylarını anlatan Özgür Özel, “Genel Başkan’la benim açıklamamdan sonra bir araya geldik ve geçmişte olduğu gibi son derece samimi, son derece yapıcı ve birbirine saygılı bir çerçevede geçti görüşme. Ne Genel Başkan’da bir kırgınlık var ne bende. Açıklamalarımın ertesi günü baş başa haftalık görüşmemizi yaptık. Bu meseleye ilişkin güvensizlik, saygısızlık, etik olmama gibi bir çıkarımı yok.” dedi.

Görüşmenin son derece yapıcı olduğunu belirten Özel, “Sitem eden bir noktada değildi. Ama beni koruyan ve kollayan bir tutumu vardı. Bu süreçte neleri yapmamın doğru, neleri yapmamın yanlış olabileceğine dair yapıcı uyarıları oldu. Bunun “adaylığımı destekliyor, akıl verdi” gibi anlaşılmasından korkarım. Herhangi bir başka arkadaşımız, benim gibi bir açıklama yapsa ondan da esirgemeyeceği, tecrübesine dayanan birtakım tavsiyeleri oldu” ifadelerini kullandı.

Kurultay sürecinin ardından “Üstüme düşeni yaparım” diyen CHP Grup Başkanı ve Manisa Milletvekili Özgür Özel, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile gerçekleştirdiği görüşmenin detaylarını anlattı.

Gazete Duvar’dan Ceren Bayar‘a konuşan Özel, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçmenin yazdığı mektubu iyi okuması gerektiğini düşünüyorum. Bizim şu mesajı almamız gerekiyor: Aynı şeyleri tekrar ederek aynı sonucu alamazsınız ve bunun için değişmeniz lazım. Burada sakıncalı gördüğüm şey değişimi sadece kişilere indirgemek. Partideki yapısal sorunlara, partinin siyasette nereye konumlandığına, kendini nasıl tarif ettiğine doğru bakmamız lazım” dedi.

“2018’den bu yana yürütülen ittifak siyasetini, buna verilen büyük emeği, Türkiye’nin neredeyse yarısını barıştırmış, kucaklaştırmış olmasının kazanımlarını önemsiyorum” diyen Özel, şunları söyledi:

“Ama bunun yanında Cumhuriyet Halk Partisi’nin sol, sosyal demokrat kimliğini unutmaması ve bunu doğru tarif etmesi gerekiyor. Kendisinden daha solda olanlarla, kendisinin durduğu yer açısından da kıymetli olan yapılarla temastan kaçmaması gerekiyor. Toplumun ezilen kesimlerini, kimsenin sahip çıkmadığı kesimlerini, toplumun sadece oy almak için yönelilen ve sonra unutulan kesimlerini sahiplenmek gerekiyor. Buradan örgütlenmeye başlamak gerekiyor. Elbette tersane işçileri, elbette madenciler, elbette tarım işçileri önemli, bunları asla ihmal edemeyiz. Ama bunlarla birlikte motokuryeleri, beyaz yakalıları, mavi yakalıları, gri yakalıları, plazada emeği sömürülenleri görmek gerekiyor.”

Adaylık ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Özel, şunları söyledi: “Ben geçen sene grup başkanvekiliyken böyle bir şey olsaydı zaten adaylıkla ilgili böyle bir açıklama yapmazdım. Çünkü Grup Başkanvekiliydim, Genel Başkanımın Meclis’teki vekiliydim. Ben bugün grup başkanıyım ve ne Anayasa ne iç tüzük ne de parti tüzüğümüz Grup Başkanı’nı Genel Başkan’ın vekili olarak tarif etmiyor. O, Cumhuriyet Halk Partisi’nin milletvekili olmayan ilk Genel Başkanı, ben de Genel Başkan olmayan ilk Grup Başkanıyım. Vekaletini yürütürken aday oldu tartışmaları teknik gerçeklikten yoksun.”

“Tavsiyeleri oldu”

Özel, şunları söyledi: “Ancak meseleye “yıllarca vekaletini yürüttüğü, kendisine çok güvenen birisine karşı aday oluyor” diye bakıyorlarsa ben sadece şunu söylüyorum, Genel Başkan’la benim açıklamamdan sonra bir araya geldik ve geçmişte olduğu gibi son derece samimi, son derece yapıcı ve birbirine saygılı bir çerçevede geçti görüşme. Ne Genel Başkan’da bir kırgınlık var ne bende. Açıklamalarımın ertesi günü baş başa haftalık görüşmemizi yaptık. Bu meseleye ilişkin güvensizlik, saygısızlık, etik olmama gibi bir çıkarımı yok.”

Görüşmenin son derece yapıcı olduğunu belirten Özel, “Sitem eden bir noktada değildi. Ama beni koruyan ve kollayan bir tutumu vardı. Bu süreçte neleri yapmamın doğru, neleri yapmamın yanlış olabileceğine dair yapıcı uyarıları oldu. Bunun “adaylığımı destekliyor, akıl verdi” gibi anlaşılmasından korkarım. Herhangi bir başka arkadaşımız, benim gibi bir açıklama yapsa ondan da esirgemeyeceği, tecrübesine dayanan birtakım tavsiyeleri oldu” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Dikkat Çeken İddia: Nebati’ye “Sen Biraz Her Şeyden Uzak Dur” Denildi

Kısa Dalga yazarı Sedat Bozkurt, “AKP’yi niye konuşmuyoruz?” başlıklı yazısında, “Mevlüt Çavuşoğlu ile Nurettin Nebati komisyonlarda görev almadılar. Nebati’nin nedeni bilinmiyor ama ‘sen biraz her şeyden uzak dur'” denildiğini ifade etti.

Seçimler sonrası sık sık yapılan “Yeni Anayasa” açıklamalarına da değinen Bozkurt, “Yeni anayasa için Erdoğan yeni bir algoritma kuruyor. Niyeti cumhurbaşkanı seçilmek için yeterli olan yüzde 50 artı bir oy oranını yüzde 40’a hatta 35’e indirmek. Bu sır değil. Mahcup bir biçimde AKP’liler bunu birkaç kez dile getirdiler. Dile getirenlerden birisi de bizzat Erdoğan’dı.” ifadelerini kullandı.

Kısa Dalga yazarı Sedat Bozkurt, bugünkü yazısında gündemin öne çıkan başlıklarına değindi:

Anayasa meselesi

Ekonomide ve dış politikadaki keskin manevraların -daha doğrusu savrulmaların- etkisini azaltmak ve tartışılmasını önlemek için iktidar bloğu tekrar “yeni anayasa” söylemine sarıldı. Uzun bir süre cumhurbaşkanlığı sisteminin “muazzam” işlediğini anlatan MHP lideri Devlet Bahçeli, iddiasız ve soyut bir biçimde “varsa sistemde aksayan yanlar ele alınabilir” gibi yumuşak bir geçiş yaparak sistemde değişikliğin önünü açtı. AKP cephesinden de sürekli yeni anayasa açıklamaları geliyor.

Daha önce yapılan anayasa değişikliği pratiklerinden biliyoruz ki buradaki niyet yine partisel ve kişisel fayda. Bugün Erdoğan’ın yapmak istediklerinin önünde engel olabilecek bir anayasa hükmü, hatta aslında bir anayasa bile yok. Kaldı ki bunu yani anayasaya uyulup uyulmadığını denetleyecek bir sistem de kurum da mevcut değil. Şahane bir ortam yani herhangi bir iktidar için.

Yeni anayasa için Erdoğan yeni bir algoritma kuruyor. Niyeti cumhurbaşkanı seçilmek için yeterli olan yüzde 50 artı bir oy oranını yüzde 40’a hatta 35’e indirmek. Bu sır değil. Mahcup bir biçimde AKP’liler bunu birkaç kez dile getirdiler. Dile getirenlerden birisi de bizzat Erdoğan’dı. Ama bunu “biz artık yüzde 50 artı bir oyu alamıyoruz o nedenle anayasayı değiştireceğiz” şeklinde dile getirmeyecekler doğal olarak.

Her anayasa değişikliğindeki gibi bu niyet gizlenecek, kasanın üzerine sağlam domatesler, seçmeni ikna edecek başka gerekçeler konulacak. Yeni anayasa iyi bir ambalaj ama yeterli değil. Referanduma gidilecek sayı bulunabilirse bunun müşterisi çok olmaz. Bu seçim sürecinde kullanılarak ciddi bir alt yapısı oluşturulan LGBTİ+ karşıtlığı ve daha önceden hazırlanan ailenin korunması ve türban değişiklikleri güzel malzeme.

Erdoğan bunun işaretini de net bir biçimde verdi:

“Önümüzde günlerde Meclisimizin takdirine sunacağımız anayasa değişikliği teklifini bu yönde atılmış önemli bir adım olarak görüyorum. Bu değişiklik önerisiyle bir yandan başörtüsüne anayasal güvence kazandırırken, diğer taraftan da sapkın akımlar tarafından giderek daha fazla tehdit edilen aile müessesesini korumayı hedefliyoruz”

Şimdi kafanıza takılan soruya yanıt verelim, “Bunun için anayasa değişikliğine hem de sayısal çoğunluk yokken niye gidilmek istensin?” İşte Erdoğan siyaseti tam da budur.

Eski bakanlar

“Erdoğan yine ilginç bir iş yaptı ve eski bakanlara TBMM’de birer makam tahsis etti. Hiçbiri açıkta kalmadı. Bunu daha önce plan olarak ben de yazmıştım. Eski bakanların komisyonları netleşince çok daha ilginç bir durum ortaya çıktı. İlk kez bir iktidar partisi içinde gölge kabine olarak adlandırılacak kurul oluştu.

Hem de halef-selefler arasında sıkıntılar bulunan bir tablo bu. İçişleri Komisyonu Başkanı olan eski bakan Soylu ile yeni bakan Ali Yerlikaya ve Milli eğitim Komisyonu Başkanı eski bakan Mahmut Özer ile yeni bakan Yusuf Tekin ile uzun yıllar içinde yer aldıkları askeri nizamda önemli olan alt üst ilişkisi değişen Yaşar Güler ile Akar bunların en somut örnekleri. Halen Güler ile Akar’ın devir teslim törenindeki gergin görüntüler konuşuluyor.

Mevlüt Çavuşoğlu ile Nurettin Nebati komisyonlarda görev almadılar. Nebati’nin nedeni bilinmiyor ama “sen biraz her şeyden uzak dur” dendiği konuşuluyor. Çavuşoğlu affını istemiş, Dışişleri Komisyonu toplantılarının gergin geçme ihtimaline karşı. O da bakanlık beklentisi olanlardandı.

Aslında komisyon toplantılarının gergin geçme ihtimali Akar ile Soylu’nun da kâbusu. TBMM Genel Kurul salonunda bütçe görüşmelerinde yaşananlara fragman dersek -özellikle Milli Savunma ve içişleri Komisyonlarında- komisyon toplantılarındaki görüşmelerin bitme ihtimali olup olmayacağını bile tartışmaya başlarız. Sadece komisyon toplantılarına bakınca bile bu dönemin çok ilginç olacağını söyleyebiliriz.”

Yazının tamamı için TIKLAYIN

Paylaşın

Nüfus Artarken Tarım Alanları Azalıyor

Toprak Bayramı nedeniyle bir mesaj yayınlayan TZOB Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, “Türkiye nüfusu 1990-2022 döneminde yüzde 51 artarken, işlenen tarım alanları yüzde 14 azalmıştır. 1990 yılında 56 milyon 473 bin 35 olan nüfus, 2022 yılında 85 milyon 279 bin 553’e yükselirken, buna karşın işlenen tarım alanları aynı dönemde 27 milyon 856 bin hektardan 23 milyon 845 bin hektara gerilemiştir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “1990-2022 döneminde kaybedilen işlenen tarım alanlarının toplamı 4 milyon 11 bin hektardır. Artık bir karış dahi kaybedecek toprağımızın olmadığını, gıda güvencesi için toprağın olmazsa olmaz olduğunu her fırsatta vurguladık. Bu anlamda son yıllarda yapılan çalışmalar işlenen tarım alanlarının artmasını sağlamıştır. Son dört yılda işlenen tarım alanları yüzde 3,2 oranında artmıştır. 2019 yılında 23 milyon 99 bin hektar olan işlenen tarım alanı 2022 yılında 23 milyon 845 bin hektara ulaşmıştır. Ancak bu artış hızı yeterli değildir.”

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar,  Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun kabul edildiği 11 Haziran’ı takip eden ilk pazar gününün Toprak Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayınladı. Toprak kullanımıyla ilgili bilgiler vererek birtakım uyarılarda bulunan Bayraktar, mesajında şu ifadeleri kullandı:

“Ülkemizde toprağın üreticilerimiz açısından taşıdığı önem dikkate alınarak 11 Haziran 1945 tarihinde ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ kabul edildi. Bu Kanun ile toprağı olmayan ya da yetersiz olan çiftçilerin aileleriyle birlikte geçimlerini sağlayacak ve iş güçlerini değerlendirecek ölçüde toprak edinmeleri amaçlandı. Toprağın önemini vurgulamak amacıyla aynı yıl 4760 sayılı ‘Toprak Bayramı Kanunu’ çıkarıldı. Bu Kanunla birlikte her yıl Topraklandırma Kanunu’nun kabul edildiği 11 Haziran tarihini takip eden ilk pazar günü ‘Toprak Bayramı’ olarak kutlanıyor.

Hepimizin çok yakından bildiği gibi, hayatın temel kaynaklarından biri olan toprak üzerindeki baskılar, özellikle nüfus artışı, yanlış kullanım, bilinçsiz sanayileşme gibi etkenlerle yeryüzü ölçeğinde giderek artıyor. Ülkemiz açısından baktığımızda da en büyük zenginlik olarak kabul ettiğimiz topraklarımızı çok iyi koruduğumuzu maalesef söyleyemiyoruz.

Türkiye nüfusu 1990-2022 döneminde yüzde 51 artarken, işlenen tarım alanları yüzde 14 azalmıştır. 1990 yılında 56 milyon 473 bin 35 olan nüfus, 2022 yılında 85 milyon 279 bin 553’e yükselirken, buna karşın işlenen tarım alanları aynı dönemde 27 milyon 856 bin hektardan 23 milyon 845 bin hektara gerilemiştir.

1990-2022 döneminde kaybedilen işlenen tarım alanlarının toplamı 4 milyon 11 bin hektardır. Artık bir karış dahi kaybedecek toprağımızın olmadığını, gıda güvencesi için toprağın olmazsa olmaz olduğunu her fırsatta vurguladık. Bu anlamda son yıllarda yapılan çalışmalar işlenen tarım alanlarının artmasını sağlamıştır. Son dört yılda işlenen tarım alanları yüzde 3,2 oranında artmıştır. 2019 yılında 23 milyon 99 bin hektar olan işlenen tarım alanı 2022 yılında 23 milyon 845 bin hektara ulaşmıştır. Ancak bu artış hızı yeterli değildir.

5 Nisan 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7442 sayılı Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile üst üste iki yıl işlenmeyen tarım alanlarının kiralanarak üretime kazandırılması amaçlanmıştır. Ayrıca intikal işlemleri çözülemeyen, satış ve muvafakat edilemeyen arazilerin de kamulaştırılarak satışının sağlanması amaçlanmaktadır.

Ülkemizin sosyal ve kültürel yapısı gereği toprağa ve araziye bağlılık son derece önemlidir. Farklı şehirlerde yaşayan insanımız memleketinde, köyünde bulunan arazisini görmese de kaybetmek istememektedir. Yıldan yıla uzun vadede artan mirasçılar sonucu tarım arazilerinin önemli kısmı çok hisseli ve içinden çıkılamaz duruma gelmiştir. Bu arazilerde intikal işlemleri yapılamamakta, hisse sayısının fazla olması ile araziyi işlemede sorunlar oluşmaktadır. 7442 sayılı Kanun bu sorunlara çözüm arayacaktır. Ancak, Kanun’un uygulanması daha büyük sorunları beraberinde getirmemelidir. Arazilerin değerinin belirlenmesine dikkat edilmeli, bu arazilerin satışı veya kiralanması köy insanına yapılmalıdır. Köylerimizin sosyal düzeninin bozulmamasına dikkat edilmelidir. Arazilerin kiralanması veya satışında köyü, çiftçiyi en iyi bilen, tanıyan Ziraat Odalarımızın da görüşü mutlaka alınmalıdır.

Artan dünya nüfusunun beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için 2050 yılına kadar, tarımsal faaliyetlerle küresel olarak yüzde 60 ve gelişmekte olan ülkelerde iki kat daha fazla gıda üretilmesi gerektiği bildirilmektedir. Buna karşın yapılan araştırmalar, dünyada tarımsal üretime açılacak arazilerin son sınıra geldiğini, yeni tarım alanlarının açılmasının mümkün olmadığını, tarımda geliri artırmanın ancak mevcut arazilerin iyi bir kullanım planlaması ile gerçekleşebildiğini göstermektedir.

Dünyada ve ülkemizde gıda fiyatlarının hızla arttığı bir dönemde ülkemizin topraklarını boş bırakma lüksü yoktur. Artık ekilmeyen bir karış toprak kalmamalı, verimlilik artırılmalıdır. Çiftçilik dünyanın en zor mesleklerinden biridir. Dünyanın her yerinde çiftçiyi tarlada tutma mücadelesi verilmektedir. Çiftçiyi toprağına küstüren uygulamalardan kaçınılmalıdır.

Kırdan kente göç de ülkemizin en temel sorunlarından birini oluşturuyor. Nüfusumuzu belli oranda kırsalda tutmanın yollarını mutlaka bulmalıyız. Bize göre bunun yolu kırsalı kalkındırmaktan, aynen şehirlerde olduğu gibi bütün imkânları oralara götürmekten, tarım dışında iş ve kazanç kapıları açmaktan geçmektedir. Böylelikle köylerimiz boşalmayacak, şehirlerimiz plansız büyüme baskısıyla karşılaşmayacak, çiftçilerimiz karnını bulunduğu yerde doyurabilecektir.

“Amaç dışı kullanım mutlaka önlenmelidir”

Tabii ki sadece kullanılmayan tarım arazilerinin kiralanması veya satışının yapılması ile ülkemiz toprakları korunamaz. Ülkemiz topraklarının en büyük tehdidi amaç dışı arazi kullanımıdır. Elimizdeki son verilere göre, 2006-2018 yılları arasında 5403 sayılı Kanun çerçevesinde tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı için yapılan başvuruların yüzde 52’si olumlu karşılanmıştır. Başvuruların yarısının kabul edilerek tarım arazilerinin amaç dışına çıkarılması kabul edilebilir değildir. Ülkemizde her yıl binlerce dekar verimli birinci ve ikinci sınıf tarım arazisi, konut, sanayi ve turizm yapılaşmaları, karayolu yapımı nedeniyle elden çıkıyor. Karayollarını ve şehirlerin gelişimini projelendirirken, verimli tarım arazileri yerine tarıma elverişli olmayan, daha verimsiz arazilerin kullanılmasına özen gösterilmelidir.

Alternatif marjinal tarım arazileri mevcutken, verimli tarım arazilerini tarım dışı amaçlarla kullanmak, büyük bir savurganlıktır. Birinci sınıf sulamaya uygun tarım arazilerimizin, imara açılmasına asla izin vermemeli, bu arazilerin üzerine sanayi tesisleri, şehirler kurulmamalıdır.

Turizm, madencilik ve ulaştırma için verimli tarım arazilerimizi kullanmamalı, meyve ağaçlarını, zeytinlikleri keserek yazlıklar inşa etmemeliyiz. Tarım topraklarımızın amaç dışı kullanımını önlemek amacıyla illerde kurulan Toprak Koruma Kurullarında toprağın sahibi olan çiftçi temsilcilerinin, Ziraat Odalarımızın bulunması zorunlu olmalıdır. Bizler de çiftçilerimizin yaptığı işin önemi konusunda toplumsal bilinç yaratmak zorundayız.

Toprağın amaç dışı kaybını ya da niteliklerini yitirmesinin engellemesi, geliştirilmesi ve korunması için, Ziraat Odaları olarak, elimizden gelenin fazlasını yapmamız boynumuzun borcudur. Bu çerçevede Toprak Bayramınızı bir kez daha kutluyorum.”

Paylaşın

Gültan Kışanak: Altılı Masa Bileşenleri Seçime Asılmadı

14 ve 28 Mayıs Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik değerlendirmelerde bulunan eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak, “HDP’nin Millet İttifakı’nın adayını destekleme kararı alması, seçimi birinci turda muhalefet adayının kazanma ihtimalini, imkânını yarattı. Ancak, süreç iyi yönetilemedi, Altılı Masa’nın bileşenleri seçime asılmadı” dedi ve ekledi:

“En basitinden, Erdoğan tamamen gerçek dışı bir video ile kampanya yürütürken, bunu durdurmak için dava açmak bile akıllarına gelmedi. HDP-YSP güçlü bir özeleştiri sürecine girdi, ama bu, cumhurbaşkanlığı seçiminin kaybedilmesinin sorumluluğunun Altılı Masa’da olduğu gerçeğini gölgelememeli. Oy verse de vermese de her halükârda Kürtleri sorumlu tutma yaklaşımı asla kabul edilemez.”

TİP’in ayrı liste ile seçime girmesini de eleştiren Gültan Kışanak, “Ayrı liste kararına demokratik Kürt siyaseti ile sol-sosyalist ve demokratik güçleri birbirinden ayrıştırma yaklaşımı içerdiği için karşı çıktım. Bu yaklaşım çift yönlü olumsuz etki yaratıyor. Bir kere, Kürtlerden, Kürt sorunundan uzak duran sol-sosyalist güçlerin iktidarın toplumsal zeminde yarattığı milliyetçilik dalgasına karşı durma direncini kırıyor. Kürtlerdeyse ittifak politikalarına güvensizliğe neden oluyor ve içe büzülmeyi getiriyor.

Maalesef yanlış ittifak taktikleriyle bir kez daha toplumsal zeminde ve siyasi söylemlerde bu hata tekrarlanmıştır. Kürt sorununu çözümsüz bırakan da demokrasi krizi yaratan da zaten bu milliyetçilik sarmalı ve ayrıştırma politikasıdır. Bu sarmalı kırma görevi Emek ve Özgürlük İttifakı’nın öncelikli hedeflerinden biri olmalıydı. Öyle olduğunu da düşünüyorum. Ancak listelerde ayrışma bu hedefe zarar vermiştir.” iadelerini kullandı.

1+1 Express Dergisi’nden İrfan Aktan’ın sorularını yanıtlayan Kışanak, seçimlerin ardından tartışma konusu olan HDP’nin kendi adayını çıkarmamasının doğru olup olmadığı konusunda şu değerlendirmelerde bulundu:

“HDP’nin 2019’da yerel seçimlerde izlediği ‘kaybettirme’ taktiği önemliydi, uyarı niteliğindeydi ve güçlü bir demokrasi ittifakı kurulabilmesi için fedakârlıktı. Fakat seçimden sonra bu taktiğin pratik politikası yapılmadı. HDP verdiği oylara sahip çıkamadı, CHP ve İYİ Parti bu oylar yokmuş gibi davrandı. Aradan geçen dört yıl boyunca, halka gidilse, sahada toplumsal uzlaşı, demokrasi ve barış temaları işlenseydi, bu seçim milliyetçilik yarışına dönüşmez, gerçek mânâda demokrasi ittifakı kurulabilirdi.

“Cumhurbaşkanlığı seçimi için HDP bir dizi demokratik ilke açıklayarak bekleme politikası izledi. Bu pasif tutum HDP’nin seçim sürecini iyi yönetememesine ve geç kalmasına neden oldu. HDP’nin üçüncü yol paradigması, cumhurbaşkanı adayını erkenden çıkarmasını, ancak demokratik uzlaşıya da açık olduğunu deklare etmesini gerektiriyordu.

“Altılı Masa bileşenleri seçime asılmadı”

“Ayrıca, şunun altını da çizmek gerekir: HDP’nin Millet İttifakı’nın adayını destekleme kararı alması, seçimi birinci turda muhalefet adayının kazanma ihtimalini, imkânını yarattı. Ancak, süreç iyi yönetilemedi, Altılı Masa’nın bileşenleri seçime asılmadı. En basitinden, Erdoğan tamamen gerçek dışı bir video ile kampanya yürütürken, bunu durdurmak için dava açmak bile akıllarına gelmedi. HDP-YSP güçlü bir özeleştiri sürecine girdi, ama bu, cumhurbaşkanlığı seçiminin kaybedilmesinin sorumluluğunun Altılı Masa’da olduğu gerçeğini gölgelememeli. Oy verse de vermese de her halükârda Kürtleri sorumlu tutma yaklaşımı asla kabul edilemez.”

“Yanlış ittifak taktikleriyle…”

TİP’in ayrı listeyle seçime girmesinin sonuçları sorulan Kışınak, şöyle dedi:

“Ayrı liste kararına demokratik Kürt siyaseti ile sol-sosyalist ve demokratik güçleri birbirinden ayrıştırma yaklaşımı içerdiği için karşı çıktım. Bu yaklaşım çift yönlü olumsuz etki yaratıyor. Bir kere, Kürtlerden, Kürt sorunundan uzak duran sol-sosyalist güçlerin iktidarın toplumsal zeminde yarattığı milliyetçilik dalgasına karşı durma direncini kırıyor. Kürtlerdeyse ittifak politikalarına güvensizliğe neden oluyor ve içe büzülmeyi getiriyor.

Maalesef yanlış ittifak taktikleriyle bir kez daha toplumsal zeminde ve siyasi söylemlerde bu hata tekrarlanmıştır. Kürt sorununu çözümsüz bırakan da demokrasi krizi yaratan da zaten bu milliyetçilik sarmalı ve ayrıştırma politikasıdır. Bu sarmalı kırma görevi Emek ve Özgürlük İttifakı’nın öncelikli hedeflerinden biri olmalıydı. Öyle olduğunu da düşünüyorum. Ancak listelerde ayrışma bu hedefe zarar vermiştir.”

“Demokrasi ve barışı birlikte inşa etmeli”

Kışanak, “Yeşil Sol Parti’nin 14 Mayıs’ta elde ettiği sonuç, HDP paradigması üzerine de tartışma yarattı. Kimilerine göre, ‘Türkiyelileşme’ projesi yanlıştı. Selahattin Demirtaş ise ‘HDP paradigması hayati önemdedir, hata HDP çizgisinde değil, pratiktedir’ diyor. Sizin değerlendirmeniz ne yönde?” sorusuna ise şöyle yanıt verdi:

“Ben de aynı kanaatteyim. Türkiye’nin demokratikleşme sorunları ile Kürt sorunu birbirinden bağımsız değil. Aksine, bunlar ancak birlikte çözülebilecek sorunlardır. Bu anlamda HDP demokrasi ve barışı birlikte inşa etmeyi hedefleyen önemli bir paradigmaya sahiptir. Birini önceleyip diğerini ötelemek her iki sorunu da çözümsüz bırakıyor.

Bu konuda pratik politikalarda eksiklikler yaşandığını düşünüyorum. HDP bir çatı partisi olarak kuruldu, ancak pratikte yaşanan yetersizlikler nedeniyle bir koalisyon partisi algısı yaratıyor. Bunun aşılması için ortak hedefe kenetlenen, parti içi demokrasinin tam işlediği güçlü bir örgütsel yapıya ihtiyaç var. Bir diğer konu da HDP ile HDK arasındaki iş ve rol bölüşümünün, koordinasyonun tam yerine oturmaması.”

Paylaşın

Erdoğan’dan “Enflasyon” Mesajı: Tek Haneli Rakamlara Düşüreceğiz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, katıldığı bir etkinlikte yaptığı konuşmada, Bir süredir tüm dünya ile birlikte bizim de başımızı ağrıtan enflasyon meselesini tekrar tek haneli rakamlara düşüreceğiz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Seçim belirsizliğinin de ortadan kalkmasıyla artık bu konuda elimiz daha güçlü. Yeni ekonomi kadromuzun da birinci önceliğini bu meselenin çözümü oluşturuyor.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) 30. Olağan Genel Kurulu ve İhracatın Şampiyonları ödül töreninde konuştu.

Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan satır başları:

“Bugün aynı zamanda başarıyla temayül etmiş firmalarımızın ihracat şampiyonları olarak ödüllerini takdim ettik. Her birini ayrı ayrı tebrik ediyorum. Emekleri ve fedakarlıkları için teşekkür ediyorum.

Tüm ihracatçılarımız ile gurur duyuyorum. Siz kardeşlerim ile iftihar ediyorum. Sizler milletimizin yüz akı övünç kaynağısınız.

Bugün dünyanın en ücra köşelerinde bile Türk Malı damgalı ürünlerimiz varsa bunda en büyük pay sahibi ihracatçılarımızdır. Türkiye’nin potansiyelini değerlendirip ekonomiye omuz verdiğiniz için hepinize minnettarlığımı ifade ediyorum.

Siyasi mücadelemiz boyunca ihracatçılarımızı hep yol ve dava, kader arkadaşlarım olarak gördüm. Hangi görevde olursak olalım sizlerin meseleleriyle yakından ilgilendik. Gönlümüzle birlikte kapımızı da sizlere ve temsilcilerinize açık tuttuk. İstişare ettik, gündemdeki konuları samimiyetle ele aldık. TİM bize taleplerini iletti, sıkıntılarını dile getirdi, ufuk ve yolu açacak öneriler sundu.

Gün oldu firmalarımızın birikmiş alacaklarının tahsilini gerçekleştirdik, gün oldu serbest ticaret anlaşmaları ile ticaretimizin önündeki engelleri kaldırdık. Gün oldu ülkemize yatırım çekmek için daha önce gidilmedik yerlere gittik. Uzak yakın demeden ter döktük, çalıştık. Bu yeni dönemde de hiç beklemeden adımlarımızı attık, süratle çalışmaya başladık.

Dünyada ancak birkaç ülkenin altından kalkabileceği bir felaketin altından kalkmak için kolları sıvadık. İş dünyamıza gereken her türlü desteği sağladık. İnşallah şehirlerimizi daha güvenli hale getireceğiz.

Asrın felaketini yaşamış olmamıza rağmen ihracatımız güçlü seyrini devam ettirdi. 2022 rekorlar yılı olarak kayıtlara geçti, savunma ihracatımız yüzde 37 artışla 4.3 milyar doları buldu. İhracat yapan firma sayımız yüzde 14 artarak 114 bin 561’e çıktı.

Bir süredir tüm dünya ile birlikte bizim de başımızı ağrıtan enflasyon meselesini tekrar tek haneli rakamlara düşüreceğiz. Seçim belirsizliğinin de ortadan kalkmasıyla artık bu konuda elimiz daha güçlü. Yeni ekonomi kadromuzun da birinci önceliğini bu meselenin çözümü oluşturuyor.

Dış ticarette en büyük sıkıntımız olan enerji yükünü; Karadeniz gazı, Gabar petrolü, Akkuyu Nükleer Santrali ve yenilenebilir kaynaklarla asgariye indireceğiz.

Olumsuz küresel ekonomik görünüme rağmen ihracatımızı bu yıl sonunda 265 milyar dolara, gelecek sene ise 285 milyar dolara ulaştırmak istiyoruz. 2028 senesi için de hedefimiz 400 milyar dolar ve üstünü yakalamaktır.

2028 ihracat hedeflerimiz kapsamında, ihracatımızdan yüzde 1.5 pay alan elektronik ihracatın payını yüzde 10’a çıkarmayı hedefliyoruz.”

Paylaşın

Anayasa Mahkemesi’nden” Örgüt” Maddesiyle İlgili İhlal Kararı

Anayasa Mahkemesi (AYM), “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçunun “kanunilik ilkesi bağdaşmadığı” ve “öngörülebilir olmadığına” hükmetti. AYM, bu yönde verilen bir cezayı daha bozdu.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinin 7. fıkrasına göre örgüte yardım suçu; “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 2014’te katıldığı bir gösteri nedeniyle gözaltına alındıktan sonra tutuklanan Ömer Mutlu’nun bireysel başvurusunda “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçunun “kanunilik ilkesi bağdaşmadığı” ve “öngörülebilir olmadığına” hükmetti. İhlal kararı sonrası Mutlu’nun infazı durduruldu ve yeniden yargılanmasına karar verildi.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre Diyarbakır’da 2014 yılında tutuklanan Mutlu hakkında aynı yılın 1 Aralık’ta 6 ayrı suçlamayla iddianame hazırlandı. Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi, Mutlu’ya “toplantı ve yürüyüşlere silah ve benzeri aletler taşıyarak veya kendilerini tanınmayacak hale getirerek katılmaktan” 7 ay 15 gün, “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemekten” 6 yıl 3 ay, “devletin egemenlik alametlerini alenen aşağılamaktan” 3 yıl 1 ay 15 gün, “örgüt propagandası yapmaktan” 1 yıl 3 ay ve “askeri yasak bölgelere girmekten” 13 yıl 9 ay hapis cezası verdi. “Askeri yasak bölgelere girmekten” verilen ceza Yargıtay 16’ncı Ceza Dairesi tarafından bozulurken, diğer suçlamalardan verilen cezalar onandı.

Mutlu’nun avukatı Bünyamin Şeker, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Hamit Yakut dosyasından “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek” suçunda aldığı ve Meclis’ten düzenleme istediği pilot ihlal kararının ardından müvekkili hakkında verilen cezaya karşı AYM’ye başvurdu. Başvuruda, Mutlu’nun “toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını” kullandığı ifade edildi.

AYM, Mutlu’yu haklı buldu. AYM, “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçunun “kanunilik ilkesi bağdaşmadığı” ve “öngörülebilir olmadığına” hükmetti. AYM, Mutlu’nun ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme haklarını ihlal edildiğine karar verdi.

Av. Şeker, ihlal kararı sonrası Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuruda, yeniden yargılama ve infazın durdurulması talep edildi. Mahkeme, “iyi halli” olmadığı iddiasıyla 2 defa infazı yakılan Mutlu’nun ceza infazının durdurulmasına ve yeninden yargılanmasına karar verdi. Mutlu, kararın ardından tutuklu bulunduğu Şakran 4 Nolu T Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden tahliye edildi. Mutlu’nun önümüzdeki günlerde yeniden yargılanması bekleniyor.

Paylaşın

Cumartesi Anneleri/İnsanları Yine Gözaltına Alındı

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Galatasaray Meydanı’ndaki eylemin yasaklanmasının hak ihlali olduğu yönündeki kararına rağmen Cumartesi Anneleri/İnsanları, adalet arayışlarının 951. haftasında da gözaltına alındı.

Gözaltına alınan kayıp yakınları ve insan hakları savunucularının isimleri şöyle: Hanife Yıldız, İkbal Eren Yarıcı, Maside Ocak, Hanım Tosun, Mikail Kırbayır, Ali Ocak, Eren Keskin, Gülseren Yoleri, Leman Yurtsever, Cihan Kaplan, Hatice Onaran, Fırat Akdeniz, Nazım Dikbaş, İsmail Yücel, Hünkar Hüdai Yurtsever, Arda Yüksel, Meryem Bars.

Cumartesi Anneleri/İnsanları’na destek için bugünkü eyleme Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) İstanbul Milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Cengiz Çiçek ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) İstanbul Milletvekili Ahmet Şık katıldı.

Bianet’ten Evrim Kepenek’in aktardığına göre, gözaltılardan sonra, kendisi de Cumartesi İnsanı olan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, basın açıklaması düzenledi.

Açıklaması polis tarafından yarıda kesilen Buldan, şöyle dedi:

“951. haftasında Cumartesi İnsanları bir kez daha zorla ve şiddetle gözaltına alındılar. Bu meydanda adalet ve hakikat arayışını sürdüren Cumartesi İnsanları’nın bu meydana girmesini engelleyen zihniyeti kınadığımızı bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Cumartesi İnsanları hak, adalet ve hakikatın ortaya çıkması için bir mücadele sürdürdüler. Ancak son zamanlarda yaptıkları tüm açıklamalara engel konuldu. Bu insanlar akşama kadar gözaltına tutuluyor.”

Öte yandan polis, Buldan’ın açıklamasını kayıt altına almak isteyen basın mensuplarını da alandan uzaklaştırmaya çalıştı ve şiddet uyguladı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları

12 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’nde bulunan Alevilerin çoğunlukta olduğu bir kahvehaneye durdukları bir taksi şoförünü öldürerek aynı taksiyle kahvehanedeki sivillere yönelik kimliği belirsiz kişilerce gerçekleştirilen silahlı provokatif saldırı sonucu başlayan ve şehrin diğer bölgelerine yayılan olaylar.

15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır.

21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra Hasan Ocak ortadan kayboldu. Annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu.

Ceset, Hasan gözaltına alındıktan beş gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti. Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü ve ilk kez 27 Mayıs’ta 15-20 kişilik bir grup, Galatasaray önünde oturma eylemi yaptı.[1]

Nadire Mater’in de aralarında bulunduğu “Arkadaşıma Dokunma” kampanyasını yürüten bir grup Hasan Ocak’ın cesedinin bulunmasıyla “Her Cumartesi aynı saatte Galatasaray meydanında sessizce oturalım.” fikrini ortaya koydu.

Oturma eyleminde “örgüt pankartı olmayacaktı, slogan atılmayacaktı ve her hafta bir gözaltında kaybın öyküsü anlatılacaktı.” Medya oturan insanlara “Cumartesi Anneleri” adını taktı.

AYM kararı neydi?

Cumartesi Anneleri/İnsanları’ndan Maside Ocak, 700. haftadaki (25 Ağustos 2018) polis şiddetini AYM’ye taşıdı.

Maside Ocak başvurusunda “24 yıldır süren etkinliğin barışçıl bir şekilde yapıldığını, yasaklamaya ilişkin herhangi bir tebligat yapılmadığını ve bunun yanı sıra kolluk gücünün orantısız güç kullanarak toplantıyı dağıttığını, müdahale ve gözaltı sırasında yaralandığını belirterek kötü muamele yasağı ile toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğini” dile getirdi.

Yüksek mahkeme “kötü muamele” iddiasını reddederken, Anayasa’nın 34. maddesinde düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Maside Ocak’a 13 bin 500 TL manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Karar oy çokluğuyla çıktı. Karara karşı oy kullanan tek isim ise İçişleri Bakanı yardımcısı iken AYM üyeliğine atanan Muhterem İnce oldu.

Paylaşın

Diyanet, 4 Ayda Ödeneğin Yüzde 45’ini Harcadı

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2023’ün ilk ayında 4 milyar 41 milyon TL harcayan başkanlık şubat, mart, nisan ve mayıs aylarında ise sırasıyla 3 milyar 62 milyon TL, 3 milyar 76 milyon TL, 3 milyar 178 milyon TL ve 3 milyar 90 milyon TL’lik harcamaya imza attı.

Başkanlığın, Ocak-Mayıs 2023 döneminde gerçekleştirdiği 16,4 milyar TL’lik harcama, toplam ödeneğin yüzde 45’ini oluşturdu.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Ocak-Mayıs 2023 dönemi harcaması belli oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın da aralarında yer aldığı genel bütçeli 41 kamu idaresinin 26’sından daha fazla para harcayan Diyanet’in beş aylık harcaması kayıtlara, 16 milyar 448 milyon 600 bin TL olarak geçti.

Birgün gazetesinden Mustafa Bildircin’in haberine göre, genel bütçeli 41 kamu idaresinin Ocak-Mayıs dönemi harcamalarına yönelik Hazine ve Maliye Bakanlığı raporu yayımlandı. Raporda, bütçeden 2023 yılı için 35 milyar 963 milyon 13 bin TL ödenek verilen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın harcaması da yer aldı.

Rapora göre, Diyanet İşleri Başkanlığı Ocak-Mayıs 2023 döneminde toplam 16 milyar 448 milyon 600 bin TL harcadı. Başkanlık, beş ayda yaptığı 16,4 milyar TL’lik harcama ile genel bütçeli 26 kamu idaresini geçti.

Başkanlığın Ocak-Mayıs döneminde harcaması itibarıyla geride bıraktığı kamu idarelerinden dikkati çekenler ve harcama tutarları ise şöyle sıralandı:

İçişleri Bakanlığı: 15 milyar 315 milyon TL

Dışişleri Bakanlığı: 5 milyar 600 milyon TL

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 8 milyar 523 milyon TL

Kültür ve Turizm Bakanlığı: 6 milyar 456 milyon TL

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı: 12 milyar 466 milyon TL

4 ayda ödeneğin yüzde 45’i harcandı

Ayrıca raporda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın harcamalarının aylara göre dağılımı da yer aldı. Buna göre, 2023’ün ilk ayında 4 milyar 41 milyon TL harcayan başkanlık şubat, mart, nisan ve mayıs aylarında ise sırasıyla 3 milyar 62 milyon TL, 3 milyar 76 milyon TL, 3 milyar 178 milyon TL ve 3 milyar 90 milyon TL’lik harcamaya imza attı.

Başkanlığın, Ocak-Mayıs 2023 döneminde gerçekleştirdiği 16,4 milyar TL’lik harcama, toplam ödeneğin yüzde 45’ini oluşturdu.

Paylaşın