Kılıçdaroğlu’ndan Erdoğan’ın Sözlerine Tepki: ‘Dış Güçler’e Şikayet Etmiş

Erdoğan’ın “Ülkemizde ana muhalefet partisi, seçimi kazanırsak mültecileri göndereceğiz diye tehdit etti. Biz ise tam aksi. Biz mültecilere olan ev sahipliğine aynen devam edeceğiz” sözlerine tepki gösteren Kılıçdaroğlu, “Para dilenmek için, yine ülkemizi küçük düşürmüş” dedi.

Haber Merkezi / Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Birleşmiş Milletler 78. Genel Kurulu’na katılmak üzere ABD’de bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ülkemizde ana muhalefet partisi, seçimi kazanırsak mültecileri göndereceğiz diye tehdit etti. Biz ise tam aksi. Biz mültecilere olan ev sahipliğine aynen devam edeceğiz” açıklamasına tepki gösterdi.

“Erdoğan, ABD’ye şirin gözükmek için, bizi ve tüm muhalefeti ‘Dış Güçler’e şikâyet etmiş. Siyasi ve ahlaki meşruiyetini yitirmek, işte tam da budur” diyen Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:

“Erdoğan ABD ziyareti sırasında, kendisini affettirme ve 3-5 Dolar alabilmenin heyecanına kapılmış. Para dilenmek için, yine ülkemizi küçük düşürmüş. Anlaşılan o ki BOP Eş Başkanı olarak ülkemizi mülteci kampına çeviren, mahallelerimizin kimlikleriyle oynayan Erdoğan, ABD’ye şirin gözükmek için bizi ve tüm muhalefeti ‘Dış Güçler’e şikâyet etmiş. Siyasi ve ahlaki meşruiyetini yitirmek, işte tam da budur. ‘Affedilir miyim, 3-5 Dolar koparabilir miyim’ diye kapı kapı dolaşıp bizi şikayet eden bir kişiden, bu ülkeye Cumhurbaşkanı olmaz!”

Paylaşın

Bahçeli’den “Avrupa Birliği” Yorumu: Bizim İçin Bitmiştir

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporuna tepki gösteren MHP Lideri Bahçeli, Brüksel oradaysa Ankara buradadır. Katılım sürecine artık kim katılıyorsa katılsın, hepsi onun olsun. Türkiye’ye 3. sınıf ülke muamelesi yapılması milli gururumuzu defalarca incitmiştir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Türkiye bir yol ayrımına, bir karar vermenin eşiğine gelmiştir. Gerçekten Türkiye vaktidir, vakit Brüksel macerasına son verme vaktidir. AB madem bizi istemiyor, bizim için AB bitmiştir. AB ile doğmadık. AB olmasa da yolda kalmayız. 60 yıl kaybettik bir 60 yıl daha kaybedemeyiz. NATO’ya da mahkum değiliz. Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsızdır.”

CHP’ye yönelik eleştirilerde bulunan Bahçeli,  “CHP’nin 100 yıl önceki CHP’yele en ufak benzerliği kalmamıştır. Bölücüler baş tacı yapılmıştır. CHP demek kutuplaşma demektir. Şimdi birbirlerine düşmüş durumdalar. Allah bu ülkeyi zillet ittifakından korumuştur. Yine birbirlerinin kapılarına yüz sürmeleri bir siyaset gerçekliğidir. Milletimiz önce 14 Mayıs’ta sonra 28 Mayıs’ta zillete evet dememiştir. Cani gönülden inanıyorum ki 31 Mart 2024 tarihinde de kabul etmeyecektir” dedi.

Bahçeli eleştirilerine şöyle devam etti: Unutulmamalıdır ki bir kere zillete düşen kurtulamaz. Kılıçdaroğlu’nun Gazi Meclisi karalaması, terörle iş birliği yapması işin özünde bir zillettir. Türkiye Cumhuriyeti muhteşem mücadeleyle kurulmuştur. Elde yok avuç da yoktu. Askerlerimizin ayağına giyeceği doğru düzgün ayakkabısı yoktu…  Bizim verilecek bir karış toprağımız yoktur. 16 Eylül 2023 tarihinde tespit edilen terör hedefleri isabetle etkisiz edilmiştir.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısının ardından açıklamalarda bulundu. “17 Mart’ta 14. Olağan Kurultayımızı yapacağız” diyen Bahçeli’nin açıklamasından öne çıkan bölümler şöyle:

“‘2024’e Doğru, Diyar Diyar Anadolu’ temasıyla 31 Mart 2024 tarihine heves ve heyecanla hazırlanıyoruz. Başarının dışında ikinci bir seçeneğe her zaman olduğu gibi yine kapalıyız. Merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki arızi kopukluğun giderilmesini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin sunduğu imkan ve fırsatlarla bütünleşmiş tek yürek bir Türkiye’yi hedefliyoruz.

14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 tarihlerinde tezahür ve tekamül etmiş millet iradesinin aynısıyla 31 Mart 2024 tarihinde yerel yönetimlere yansımasını ve zillet tortularının kazınmasını, yerel yönetimlere düşen gölgenin kaldırılmasını amaçlıyoruz. Türkiye’nin zaman kaybetmeye, oyalanmaya, hızla akan hayat ve hadiselerin gerisinde kalmaya tahammülü yoktur.

II.Dünya Savaşı’ndan hemen sonra teşekkül eden sözde kurallara dayanan uluslararası sistem sarsıntı geçirip yeni bir dünya mimarisi için siyasi, ekonomik ve jeopolitik denklemler kuruluyorken; Türkiye oyun kurucu vasfıyla, aktif ve çok boyutlu politikalarıyla, siyasi ve askeri caydırıcılık kabiliyetiyle bu şartlar altında ben de varım diyerek varlığını ibra ve ifşa etmektedir.

Adaletli, güvenli, eşit paylaşıma dayanan, nimet-külfet dengesinin küresel ölçekte kurulduğu ve dahası huzura kavuşmuş bir dünya tablosunun sadece hayalden ibaret olmadığını düşünüyoruz. Bu düşüncemizde de ısrarlı ve istikrarlıyız. Milliyetçi Hareket Partisi olarak ne yaptığımızı biliyoruz, nereye ulaşacağımızın bilincindeyiz.

Aynı zamanda 17 Mart 2024 tarihinde bir şölen havasında yapmayı kararlaştırdığımız 14’ncü Olağan Büyük Kurultayımızla düğümlenecek demokratik süreçte, il ve ilçe kongrelerimizi disiplin, demokratik olgunluk, sağduyu, sükûnet, kardeşlik ve yüksek bir katılım eşliğinde gerçekleştiriyoruz.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılını omuzlayacak kadrolarımızla ve Cumhur İttifakı olarak yepyeni projelerimizle gücümüze güç katacağımıza inanıyoruz. Bugün yaptığımız ortak toplantıda; Mahalli İdareler Seçimleriyle işleyen kongre takvimimiz değerlendirilmiş, aynı şekilde anayasa değişikliği gündemiyle beraber iç ve dış konu başlıkları detaylarıyla ele alınmıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi, başında sonunda, önünde arkasında milletin olmadığı hiçbir ilişki ve irtibat ağının; hiçbir fikri, siyasi tez ya da önermenin içinde bugüne kadar olmamış, bundan sonra da olması düşünülemeyecektir.

Siyasetteki maksadımız evvelemirde gökkubbede hoş bir seda bırakmaktır. Muradımız Türkiye’ye ve Türk milletine layıkıyla hizmet etmektir. Bundan mülhem hizmet edenin himmet göreceğini de gayet iyi bilmekteyiz. Kaldı ki Türk kültür ve medeniyetini ayakta tutan tılsımın bu olduğunun farkındayız.

Sanal ve sahte gündemleri elimizin tersiyle iterek, tuzakları birer birer bozarak, korkulukları teker teker yıkarak önümüze bakıyoruz, ufkumuza çekilen perdeleri yırtıp atıyoruz. Rıza kazanarak, maşeri vicdanda saklı duran cevherleri gün yüzüne çıkararak; dahası solmuş yüzlere canlılık, sinmiş yüreklere sıcaklık, soğumuş diyaloglara akıcılık katarak haklı ve tarihi mücadelemizi diri tutmanın çabasındayız.

Daha adil, daha insani, daha merhametli, daha güvenli, daha huzurlu, daha mutlu, daha onurlu bir dünyanın özlemini çekiyoruz. Birleşmiş Milletler 78’nci Genel Kurulu’nda bu özlemin müştereken seslendirilmesini, son tahlilde siyasi, diplomatik, pratik ve eylemsel sonuçlarının küresel vicdanı rahatlatmasını arzuluyoruz.

Sınır aşan göç sorunundan ekonomik ve ticari cepheleşmelere, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Asya-Pasifik hattındaki güç mücadelelerine, İslamafobi salgınından ırkçı ve şovenizm hastalığına, devlet dışı aktörlerin yaygınlığından terörizmin değişik varyantlarına, demokrasi dışı eğilimlerin kökleşmesinden çapını ve çeperini genişleten çatışmalara varıncaya kadar risk ve tehditler dünya genelinde artmıştır.

Bunun yanı sıra Türkiye’nin toplumsal dokusunu tahrip edip sığınmacılar üzerinden sipariş edilmiş bir kavga ortamı imal ederek sert ve şiddet içeren bir iç gerilim ortamı yaratmak isteyenler de gemi azıya almışlardır.

Dış tahriklerle ülkemizin hassasiyetleriyle oynamayı siyaset zannedenler haddi aşmanın eşiğindedir. Bu gelişmelere rağmen adalet ve hakkaniyeti, eşitlik ve hürriyeti, huzur ve emniyeti bir insan hakkı gören, bunun da fevkinde Allah’ın bir lütfu ve ihsanı kabul eden bir inançla dünyayı Türkçe okumanın gayretindeyiz.

Ülkemizde ve dünyada huzur istiyoruz. Pergelin sabit ayağını Ankara’ya koyuyor, hareketli ayağıyla da muhtelif zaman dilimlerinde ve 360 derecelik bir açıyla dünyayı tarıyor ve takip ediyoruz. Bunu yapmaya da zorunlu olduğumuzu biliyoruz.

Çünkü biz Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresini fikir ve siyaset hayatımızın mihveri olarak gören, gördüğüne de ulaşmak için canını dişine takan Türk ve Türkiye sevdalısı cesur yürekleriz. Çünkü biz İ’la-yi Kelimetullah’ın taviz ve teslimiyet kabul etmeyen sancaktarlarıyız.

Göz kamaştıran bir medeniyetin mirasçıları olarak inzivaya çekilmeye, dünyadan kendimizi soyutlamaya, tamamıyla içimize kıvrılıp bölgesel ve küresel vizyonumuzu kapatmaya hakkımızın olmadığı inancındayız.

Büyük ülküleri tıpkı damarlarındaki kan gibi kafasında ve kalbinde dolaştıran bir milletin dünyadaki gelişmeleri yedek kulübesinden veya dikiz aynasından izlemeye kalkması bir bakıma varlığını inkar etmek demektir.

Takdir edersiniz ki inkar bir vebaldir, varacağı yer de ihanet ile imhanın karanlık çukurudur. Tarihini tanımayan ve tarih şuuru taşımayan milletler hafıza ve idraklerini, daha kötüsü de istikbal iradelerini kaybetmeye her daim mahkûmdur.

Böylesi bir mahkûmiyete sürüklenen toplum ya da milletlerin acıklı ve parçalanmış halleri tarihin yıkık harabelerinde ziyadesiyle mevcuttur. İtidal ve ihtiyatıyla, asalet ve ahlakıyla, hamiyet ve hükümran vasfıyla temayüz etmiş Türk milleti dini, milli ve insani hasletlerinden dolayı uyduluğu tarih boyunca topyekûn reddetmiştir.

Bununla birlikte beşeriyete yeni ve parlak ufuklar açmayı da başarmıştır. Bu başarıyı sürdürülebilir bir momentle daha da taçlandırmak Türk ve Türkiye Yüzyılı hedeflerine ulaşmakla mümkündür. Dünden bugüne hadiselerin akış zincirinin iç içe geçmiş halkalarının dirayet ve dikkatle analizini yaptığımızda muhtemel tehlikelerin içyüzünü teşhis ve tespit etmemiz kuşkusuz mukadderdir.

Siyasi çalışmalarımızda en başta özen gösterdiğimiz husus; bütüncül zaman telakkisini esas alarak Türkiye’mizin karşı karşıya olduğu risk ve tehlikeleri, stratejik avantaj ve kazanımları fikri müktesebatımız ve siyasi tecrübemizle değerlendirmek, ilkesel duruşumuzla çelişmeyen politikalar üretmektir.

Esas olan zamanın yükünü taşımak değil, yükü zamana taşıtacak irade ve fikri kudreti gösterebilmektir. Merkez Yönetim Kurulumuzla Merkez Disiplin Kurulumuzun bugünkü ortak toplantısında ülkemizi meşgul eden mahut ve mutat sorun alanları, bölgesel ve küresel gelişmeler bu stratejik akılla görüşülmüş, konuşulmuş ve paylaşılmıştır. Türkiye’nin her meselesi bizim de meselemizdir.

Türk milliyetçiliğinin milletimize ve ülkemize doğrudan temas eden her meseleyle ilgili de söyleyeceği sözü, göstereceği refleksi, hazırlayıp kamuoyunun takdir ve tensibine sunacağı çözüm reçeteleri vardır, kaldı ki muhtevalı ve muazzez nitelikli müşahhas sonuçlar vicdan sahibi her insanımızın malumudur.

Ne Türkiye gündeminin ne de dünyadaki gelişmelerin arkasından yorgun ve yılgın şekilde koşacak kadar aciz ve çaresiz değiliz, bugüne kadar da olmadık. Her an yenilenerek, her zaman tetikte ve uyanık durarak hadiseleri omurgasından yakalıyor, gündemin bir adım ilerisinde bulunuyoruz.

Siyasetimizi halkın somut sorunlarına, günlük, geçimlik ve gelecek bazlı gerçeklerine göre yapıyoruz. Bizim sırça köşklerle işimiz olmaz, olmayacaktır. Birileri gibi fildişi kulelerinde sefa sürmemiz, keyif çatmamız, çıkar hesabı yapmamız, günü kurtarmaya tevessül etmemiz, kulislerin oyuncağı olmamız akıl karı olmadığı gibi mümkün de değildir.

9 Eylül 2023 tarihinde Fas’ta meydan gelen deprem ile 10 Eylül 2023 tarihinden buyana Libya’yı etkisi altına alan, özellikle bu ülkenin doğu kıyılarında ağır felaketlere neden olan Daniel Kasırgasından dolayı hayatlarını kaybedenlere Cenab-ı Allah’tan rahmetler niyaz ediyor, yaralılara şifalar diliyor, bu iki dost ve kardeş ülkeye taziyelerimi iletiyorum.

Türkiye, doğal afetlerin pençesinde kıvranan Fas ve Libya’ya her türlü insani yardımı sevk ederek kanayan yaraların sarılmasına destek vermiştir. Tıpkı tahıl koridorunun tekrar açılmasında gösterilen duyarlılıkta şahit olunduğu gibi, nerede bir mazlum ve zorda kalan varsa Türkiye oradadır.

Ümit ve temennim, binlerce insanın hayatına mal olan, büyük bir yıkıma yol açan doğal afetlerin sebebiyet verdiği acıların, dramların ve kayıpların bir nebze de olsa telafi edilmesi, felaketlerin derin izinin silinmesidir. Türkiye gerek depremin gerekse de sel ve su taşkınlarının pek çok defa feci badirelerine muhatap olmuştur.

6 Şubat 2023 tarihinde asrın felaketi olarak tanımlanan Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremlerde rahmetle andığımız ve sayıları 50 bini aşan vatandaşımız ebediyete irtihal etmiştir. Hakikaten de yaşadığımız afetin vahim sonuçları ortaya çıkmış, 11 ilimizi her yönden tesir altına almıştır.

Çok şükür geride kalan yaklaşık 7,5 aylık zaman diliminde devlet tüm gücüyle deprem bölgesine nüfuz etmiş, nihayet depremzede vatandaşlarımızın aç ve açıkta kalmaması sağlanmıştır. Memnuniyetle ifade etmek isterim ki, depreme dayanıklı konutların inşası hızla devam etmekte, güvenli konutların hak sahiplerine kısa süre içinde teslimi konusunda takdir ve tebrik edilecek bir gayret sergilenmektedir.

Görmeyen, göremeyen, görse bile çekemeyenler yok saysa da, Türkiye Cumhuriyeti her alanda yükseliş kulvarındadır. Fenalıkların ve felaketlerin cesameti ne kadar fazla olursa olsun hepsini birden aşacak ve üstesinden gelecek akıl, azim, dayanışma ve iman milletimizde Allah’a çok şükür etkin ve egemendir. Bir zamanlar alnındaki güneş söndü zannedilen Türkiye, bugün elinde dev bir meşale ile hamd olsun ayaktadır.

“Bu Meclis Gazi Meclis değildir” diyen CHP Genel Başkanına önce Milli Mücadele yıllarını hatırlatır, sonra da izan ve insafa davet etmek isterim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi itibarına kara çalan ve 103 yıllık mehabetine hakaret eden Kılıçdaroğlu’nun parti içi çekişmeler, yavan ve yapay değişim çalkantıları nedeniyle iyice şuur kaybına uğradığı, oto kontrolünü kaybettiği, ağzından çıkanları kulaklarının duymadığı anlaşılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi gazi bir Meclis’tir. Aksini iddia eden Kılıçdaroğlu gafil ve art niyetlidir. Meclisimiz 15 Temmuz gecesi tepesinden atılan bombalar altında bu şerefli unvana ikinci kez layık olmuştur. Kılıçdaroğlu’nun aşırı hırsı ve anormal ihtirası aklının önündedir. Bu zat akıl tutulmasına hapsolmuşken, makulden ve milli değerlerden de tamamen uzaklaşmıştır.

CHP’nin il ve ilçe kongrelerinde havada uçuşan sandalyeler, her gün bir yenisine şahit olduğumuz şiddet sahneleri, demokrasiyi zehirleyen ve despotizmi çağrıştıran ilkel manzaralar Kılıçdaroğlu ve yönetiminin maskesini düşürmüştür.

CHP’yi demokrasiyle eşitleyen ve özdeşleştiren bozuk zihniyet sahipleri elbette fahiş bir yanlış ve yanılgının içindedir. Bunların demokrasi anlayışı Türkiye düşmanlarının kabaran iştahını doyurmaya, dayatmaları sineye çekmeye, iç barış ve huzur iklimini bozucu faaliyetleri diri tutmaya hizmet etmektedir.

CHP’nin demokrasi mantığıyla PKK-FETÖ’nün demokrasi retoriği üst üste örtüşmektedir. Bugünkü CHP’nin, 100 yıl önceki CHP’yle en küçük bağı, en ufak benzerliği kalmamıştır. Bugünkü CHP’de mandacılar köprübaşını tutmuş, bölücüler baş tacı yapılmıştır. CHP demek kavga, kargaşa, karışıklık, karanlık ve kutuplaşma demektir. CHP değişirse Türkiye değişir demek sadece hamaset, sadece hezeyandır.

14 Mayıs ve 28 Mayıs 2023 tarihlerinde Türkiye bu kötürüm siyasetin ve ittifak ortaklarının eline düşmüş olsaydı, Allah muhafaza, korkunç gelişmelerin birbirini takip etmesi kaçınılmaz hale gelirdi. Şimdi birbirlerini yiyorlar. Şimdi birbirlerine düşmüş vaziyetteler. Şimdi birbirlerine demedik laf bırakmıyorlar.

Gerçekten de Allah bu milleti, bu ülkeyi zillet ittifakından korumuştur. Parsa kapmak amacıyla ve seri pazarlıklarla kurulan parçalı bir ittifakın paldır küldür, palas pandıras sona ermesi beklenen bir son ve sonuçtur. Fakat bu geçicidir, yine birbirlerinin kapılarına yüz sürmeleri bir siyaset gerçeğidir.

İttifakın bittiği ifade edilse bile yeni bir masa hazırlığının pazarlık süreci alttan alta ilerletilmektedir. Merhum düşünürümüz Ziya Gökalp diyordu ki: “İnsanda akıl, irade, mefkûre varken zilleti kabul etmez, edemez.”

Bu kapsamda Türk milleti zilleti önce 14 Mayıs’ta, sonra 28 Mayıs’ta kabul etmemiştir. Canı gönülden inanıyorum ki, 31 Mart 2024 tarihinde de asla kabul etmeyecektir. Mahalli İdareler Seçimlerine kimin hangi şartlar altında gireceği, 81 ilde hangi partilerin seçime kendi adaylarıyla katılıp katılmayacağı bizim meselemiz değildir. Böylesi bir merakımız yoktur.

Biz Cumhur İttifakı’nın şaşmaz ahlakına, sağlam doğasına, zamanlar üstü siyasi misyonuna ve ülkeye karşılıksız hizmet aşkının derin manasına bakıyor, buna uygun hareket ediyoruz. Unutulmamalıdır ki, bir kere zillete düşen bir daha belini doğrultamaz, milletin yanında yerini alamaz.

Merhum Cemil Meriç, Tevfik Fikret’in meşhur çocuğundan hareketle demişti ki; “Haluk bir cins isimdir, tarihten kaçanların ismi.”

Bu çarpıcı tarifle köküne ve kimliğine yabancılaşan Türk aydınını Haluk’un travmatik ve çarpık hayatıyla simgeleştirmiştir. Esasen Türk siyasetinde de Haluk sendromu nüksetmiştir. Zillet ittifakı bu sendromun bugünkü haliyle siyasi bünyesidir. Kimliksiz bir muhalefet alternatif olmaktan bütünüyle çıkmıştır.

Fikir olmayınca, erdem olmayınca, vizyon olmayınca, Türkiye sevgisi kalmayınca şüphesiz çetecilik ve komitacılık eğilimleri öne geçmektedir. Şu andaki muhalefet demokrasi ve milli güvenlik için mihrak bir sorundur. Türk milleti bunun idrakindedir, 31 Mart 2024’te de gereğini yapacak, münafık ve müflis siyasetçileri tasfiye edecektir.

Az evvel dile getirdiğim üzere, Kılıçdaroğlu’nun Gazi Meclis’i karalaması, terörle işbirliği yapması, tavşan adayıyla değişim taleplerini kurnazca göğüslemeye çalışması işin özünde bir zillettir. 100’ncü yıldönümüne ulaştığımız Türkiye Cumhuriyeti muhteşem bir mücadele ruhuyla kurulmuştur.

Misal olarak, Sakarya Savaşı devam ediyorken sebze ve meyve yüzü görmeyen kahraman neferlerimiz, çiğ kabakları tuzlayıp salatalık niyetine yemişlerdi. Elde yok avuçta yoktu. Üstte yok başta yoktu. Askerlerimizin ayağına giyecek doğru dürüst postalları bile yoktu. Ne var ki imkansızlığın ızdırabı istiklal aşkıyla örselenmişti. Yokluğun ve yoksulluğun baskısı vatan ve millet sevdasının kuvvetiyle kaldırılmıştı.

Sömürgecilerin vahşet hesapları Türk milletinin bağımsızlık onuruna can pahasına sarılmasıyla kırılmıştı. Bugün aynı cesaret, aynı metanet, aynı feragat, aynı fedakarlık, aynı kararlılık terörle mücadelede gösterilmektedir. Çünkü bizim verilecek bir karış toprağımız yoktur.

Çünkü bizim pazarlık konusu yapılacak ne istiklalimiz ne de istikbalimiz söz konusudur. 16 Eylül 2023 tarihinde, Irak’ın kuzeyindeki Hakurk ve Pençe-Kilit Operasyonu bölgelerinde tespit edilen terör hedefleri isabetle imha edilmiştir. Terörist neredeyse Türkiye’nin meşru hedefi orasıdır.

Artık hiçbir yer, hiçbir in, hiçbir mağara, hiçbir sığınak ve barınak bölücü terör örgütü için güvenli değildir. Çoğulcu ihanetin kökü kazınacaktır. Cumhuriyet’in 100’ncü yıldönümünde terör musibeti millet ve ülke gündeminden ayıklanıp inşallah çıkarılacaktır. Terörle mücadelenin başarı çıtası yükseldikçe terör seviciler çılgına dönmektedir.

Varsın onlar çılgına dönsünler, hatta kudurup ortalığa düşsünler, terör örgütü, karanlık destekçileri, kartlaşmış ve katranlaşmış figüranları için son yaklaşmış, hesap günü için şafak sökmüştür. Bu mutlak akıbetten kaçış ve kurtuluş asla yoktur. Hiçbir Türk ve Türkiye düşmanı için müsamaha olamayacaktır.

Bilhassa PKK/YPG’nin işbirlikçi kitlesinden olan potansiyel bir terörist, üstelik CHP milletvekili, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne iftira atmıştır. Günlerdir sabırla ve dişimi sıkarak gelişmeleri takip ettim. Kim ne söyledi veya ne söyleyecek ona baktım. Günü ve saati geldiğinde konuşmak, tarafımızı ve tavrımızı göstermek için beklemeye koyuldum. İşte o gün bugündür.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne saldıran bu alçak ve aşağılık sözde milletvekilinin ağzı düşman ağzıdır, aidiyeti kandil mağaralarıdır. Vatandaşlarımızı helikopterden atan, köyleri yakan asker Türk askeri değildir. Böyle bir hadise de vuku bulmamıştır. Bu dil terör dili, bölücü örgüt ezberi, husumet ve hıyanet tebliğidir.

Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin kendi partisinde bulunan bu satılmış PKK’lıya lazım gelen cezayı vermekten imtina etmesi, basit ve caydırıcı olmaktan uzak tutumu adı konulmamış bir ağız ve akıl birliğine delalettir. Yükte hafif, pahada ağır ne kadar rezalet ararsanız CHP yönetiminde bulmanız kaçınılmazdır.

Türk milletinin medarı iftiharı Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bühtanla sataşmak ve saldırmak şerefini kaybetmiş vatansızların, kimliğini iki paralık etmiş bayraksızların harcıdır. Ne vatansızların ne de bayraksızların Türkiye Büyük Millet Meclis’inde yeri yoktur. PKK’ya sözcülük yapan bir suçluya hazineden maaş verilmesi skandaldır, günahtır, alan için de haramdır.

Hukuk ve demokrasinin kuralları eksiksiz işletilerek bu çürümüşün milletvekilliği düşürülmeli, mahkeme yolu ardına kadar açılmalıdır. Tahammül sınırlarını gerdikçe geren, sabır taşını çatladıkça çatlatan bölücülerden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni arındırmak tarihe, millete, şehitlere, gazilere vefa borcudur.

Bakınız HDP’yle ilgili açılan kapatma davası hala sürüncemededir. Bu durum haksızlıktır, hukuksuzluktur, Türk milletine saygısızlıktır. Anayasa Mahkemesi’nin yolu yol değildir, tarafı adaletin ve milli varlığın yanı hiç değildir. Mevcut haliyle Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını gözetmek yerine HDP’nin ve bölücülüğün değirmenine ısrarla su taşıdığı ayan beyan ortadadır.

Terörizmin kilit taşı, siyasi damarı, ikmal merkezi, terörist devşirme mekaniğinin ana arteri HDP’nin ve devamı niteliğindeki Yeşil Sol Parti’nin bir gün bile faaliyet içinde olması zillettir, rezalettir. Sormak lazımdır ki, Anayasa Mahkemesi neyi bekliyor? Nasıl bir delil istiyor? Hükmü açıklamak için daha neyin olmasını planlıyor?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açtığı davada, hazırladığı iddianamede eksik bırakılan ne vardır da Anayasa Mahkemesi bunca zamandır hukuki süreci ağırdan almaktadır? Böylesi bir kepazeliği hukukun üstünlüğüyle, hukuk devleti ilkesiyle açıklamak mümkün müdür?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın da, yetki ve sorumluluklarını güçlendirerek Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı adıyla yeni baştan kurumsal organizasyonun yapılması beklentimiz ve görüşümüzdür. Türkiye’de üstünlerin hukuku bitmiştir.

Türkiye’de terör hukuku hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Şayet bir hukukçu kendi siperine gömülürse, önyargıları ve ideolojik dürtüleri öne çıkarsa orada adaletin tesis ve tecellisi biliniz ki imkansızdır. Biz adalet istiyoruz, üstelik hemen istiyoruz. Biz şehitlerimizin hakkını müdafaa ediyoruz. Biz gazilerimizin sesine kulak veriyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin görevini derhal yapmasını bekliyoruz.

Dağda tepesine bindiğimiz canilerin, yurt içinde ve yurt dışında önümüze katıp kovaladığımız teröristlerin Anayasa Mahkemesi’ne sığınmasına, arka kapıdan içeri girmelerine göz yummayacağız. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyeceğiz.

Gündüz şapkalı, gece külahlı olanlarla Anayasa Mahkemesi’nin aynı çizgiye sürüklenmesi hukuk onuruna ve demokrasi namusuna sürülmüş kara bir lekedir, bu leke muhakkak temizlenecektir. Feriştahı gelse duruşumuzdan taviz vermeyeceğiz, hiçbir zaman da boyun eğmeyeceğiz.

Ardışık ve çok yönlü süreçlerin zorlu tarih patikasında mesafe aldığı bir dönemden geçiyoruz. 9-10 Eylül 2023 tarihlerinde Yeni Delhi’de yapılan G-20 Zirvesi’nden sonra yayımlanan Liderler Bildirgesi’nde; günümüzün savaş çağı olmaması vurgulansa da, bunun sadece bir temenniden ibaret kaldığı malumlarınızdır.

Sebepler değişmeden sonuçlar üzerinde konuşmak ve kafa yormak faydasızdır. G-20 Sonuç Bildirgesi’nde iyi niyet mesajı veren ülkelerin ve bu ülkelerin liderlerinin dünyanın bugünkü hazin ve alacakaranlık manzarasından doğrudan sorumlu oldukları tartışmasızdır.

Dünyadaki hiçbir gelişme zirve bildirilerinde yer bulan iyimser ve yapıcı söz ve vaatlerle bağdaşmamaktadır. Afrika Birliği’nin G-20’nin daimi üye statüsü alması müspet bir gelişme olsa da, diğer alanlarda ve sorun başlıklarında anlamlı, doyurucu ve kayda değer pek bir ilerleme sağlandığından bahsetmek zordur.

Türkiye, bu zirvede en iyi şekilde temsil edilmiştir. En başta Kılıçdaroğlu olmak üzere, ülkemizin itibarının ve egemenlik haklarının başı dik bir şekilde temsilinden rahatsız olanların önce hangi çevrelerin tesir ve telkini altında olduklarını gözden geçirmeleri tutarlı bir davranış olacaktır.

Diğer yandan, ABD’nin Ermenistan ile ortak tatbikatı,  Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde gayrimeşru Ermeni güçlerinin kontrolündeki topraklarda meydan okur gibi seçimlerin yapılması bölge barış ve huzuruna kast etmektir. Aynı zamanda Ermenistan Birleşmiş Milletler Konseyi kararları ile AGİT ilkelerini ihlal etmektedir.

Karabağ Türk’tür, Türk’ün yurdudur, Can Azerbaycan’ın ayrılmaz, ayrılamaz, koparılamaz vatan toprağıdır. Ermenistan aklını başına almalı, ateşle oynamaktan vazgeçmelidir. Barış görüşmelerini sekteye uğratacak, istikrar arayışlarını boşa çıkaracak her provokasyonun ağır sonuçlarına Erivan yönetimi yeri ve zamanı geldiğinde tekrar katlanmak durumunda kalacaktır.

Türkiye’nin, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü ve egemenlik haklarını tehdit eden zora dayalı kanun ve kural dışı muamele ve müdahalelere direnmesi iki devlet, tek millet onurunun bir icabıdır. Soydaşlarımız yalnız değildir.

Karabağ karanlığa çekilemeyecektir. Azatlık Türk’ün ve Türk yurtlarının ezeli ve ebedi kaderidir. Ülkemiz öngörüsü ve manevra kabiliyeti yüksek bir dış politika icra etmektedir. Köklü diplomasi geleneğine sahip olan Türkiye, dış politikasında coğrafi konumu, tarih zenginliği, güçlü kurumları, kadim millet varlığı, ahlaki ve manevi müktesebatı başta olmak üzere birçok yerli ve milli unsurdan beslenmektedir.

Türkiye gözardı edilecek, mesela planlanan Hindistan-Ortadoğu ve Avrupa ekonomi koridorunda ihmal edilecek bir ülke değildir. Türkiye kıtaların kesişme noktasındadır. Kutup yıldızı gibi parlayan Türk Kuşağı hem bölgemize hem de dünyaya barış, huzur ve istikrar vaat etmektedir.

Artık sahada ve masada sözü geçen, sözü dinlenen, ne diyeceği merak uyandıran bir Türkiye gerçeği vardır ve gün geçtikçe bu yalın gerçek kökleşmektedir. Ancak Avrupa Birliği’yle ilişkilerimiz bugüne kadar bir türlü istikrar kazanamamış, karşılıklı hak ve çıkarlara saygı esasına dayalı bir seyir izleyememiştir.

Ankara Antlaşması’nın imzalandığı 12 Eylül 1963 yılından bu tarafa, yani tam 60 yıldır bir aldatma ve oyalama süreci devamlı canlılığını korumuştur. Bu tek yanlı, peşin hükümlü, dışlayıcı, dayatmacı, hakkaniyetten uzak, ötekileştiren, ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye yarayan, irademizi ve milli haysiyetimizi zedeleyen Avrupa Birliği süreci artık taşınması ve tahammülü imkansız hale gelen zelil bir hamuleye dönüşmüştür.

13 Eylül 2023 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Türkiye Raporu’nda, “Mevcut şartlarda Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinin yeniden başlatılmayacağı” belirtilmiştir. Brüksel oradaysa Ankara buradır.

Katılım sürecine artık kim katlıyorsa katılsın, hepsi onların olsun, sabah akşam katılım çetelesi tutsunlar, katılımlarını da, müzakerelerini de bastırsınlar başlarına, kıstırsınlar dişlerine, biz Türkiye Cumhuriyeti’yiz, biz Türk milletiyiz.

Sözünü ettiğim raporda, Türkiye ile tam üyelik yerine stratejik ortaklık önerisi de gündeme getirilmiştir. Akıllarınca bizi avutarak bağımlılığın yörüngesinde tutmayı istiyorlar. Ankara’da bulamadığımızı Brüksel’in kapı önlerinde arayalım istiyorlar. Hatırlanacağı üzere, 3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’da yapılan Konferans ile Türkiye resmen Avrupa Birliği’ne katılım müzakerelerine başlamıştı.

Yine aynı gün Türkiye için Müzakere Çerçeve Belgesi yayımlanmıştı. Böylece, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gelgitli ilişki, çok önemli bir dönüm noktasını aşarak yepyeni bir sürece girmişti. Katılım müzakerelerinde şu ana kadar 16 fasıl müzakerelere açılmış, bir tanesi de geçici olarak kapatılmıştı.

Bazı üye ülkelerin siyasi blokajları ve Kıbrıs sorunu müzakere sürecini rehin almıştı. 2006-2010 yılları arasında 13 fasıl müzakereye açılmışken, açılmayan fasılların büyük bir bölümü üye ülkelerin siyasi dirençlerine takıldığı için, 2010-2013 döneminde yalnızca 1 fasıl müzakereye açılabilmişti.

Hatta 17 Mayıs 2012 tarihinde Türkiye ve Avrupa Komisyonu arasında pozitif gündem başlatılmış, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından bazı önemli konulardaki işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi hedeflenmişti. 15 Temmuz 2016 tarihindeki FETÖ darbe girişimi sonrasında AB’nin Türkiye’ye karşı sergilediği dayanışma eksikliği, terörle mücadelemize şaşı ve soğuk bakışı ilişikleri olumsuz etkilemişti.

Ne yapılırsa yapılsın, Türkiye-AB arasındaki güven bunalımı, Brüksel merkezli sübjektif yargılar aşılamamıştır. Türkiye’ye üçüncü sınıf ülke muamelesi yapılması, her seferinde açılmayan, açılsa da bir türlü kapanmayan fasıllarla müzakerelerin yıpratıcı ve yorucu seyri milli gururumuzu defalarca incitmiştir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında karşılıklı güvenin yeni baştan inşası için düzenlenen 26 Mart 2018 tarihli Varna Zirvesi’nden de bir sonuç alınmamıştır. Avrupa Birliği, Rumların ve Yunan tezlerinin ambargosu altında Türkiye’nin tarihi haklarından ve egemenlik çıkarlarından vazgeçmesi için sürekli yeni engeller çıkarmıştır.

Türkiye’nin tarihine, milli ve manevi değerlerine sırt dönmesini, yani varlığını kesin olarak reddetmesini projelendirenler, müzakere havucuyla tek yanlı bağımlılığı sürekli hale getirmek için uğraşmışlardır. Yalnızca Rum ve Yunan komplosu değil, geri planda ABD’nin, Almanya’nın ve Fransa’nın bulunduğu potansiyel blok Türkiye’nin birliğe girişini yapay bahanelerle devamlı kundaklamış ve kösteklemiştir.

2019 yılının ikinci yarısında, Rum yönetiminin ve Yunanistan’ın “Doğu Akdeniz’de ülkemizin ve KKTC’nin meşru hakları hilafına giriştikleri hidrokarbon sondaj faaliyetleri”ne verdiğimiz tepki sonrası AB’nin “Birlik Dayanışması” adı altında ülkemize karşı aldığı kararlar tam bir çifte standart olarak tarihe geçmişti.

Ardından Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG yuvalanmasına karşı meşru mücadelemize yönelik AB’nin temelsiz suçlamaları üyelik müzakerelerini baltalamıştı. Açıkça söylemek isterim ki, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi üye olarak kabul etmeye niyeti, böyle bir hedefi, samimi ve dürüst bir çizgisi, tutarlı, objektif ve ahlaki bir bakışı yoktur, hiç de olmamıştır.

Türkiye bir yol ayrımına, tarihin ve milletin çağrısına riayet ederek bir karar vermenin eşiğine gelmiştir. Gerçekten vakit Türkiye vaktidir, vakit Brüksel macerasına son vermenin vaktidir. Egemenliğimizin Brüksel’e, sahte yeryüzü cennetine devri diye bir şey söz konusu olamayacaktır.

Avrupa Birliği madem bizi istemiyor, madem kırk dereden su getiriyor, madem gözünüzün üstünde kaşınız var diyor, o halde biz de onları dünden istemediğimizi, üyelik serüveninin bir an evvel noktalanması hususunda parti görüşümüzü aziz milletimizle paylaşıyoruz.

Avrupa Birliği’nin kirli, kindar ve tarihi hesaplarla ihata edilmiş müzakere defteri açılmamak üzere ister tek taraflı ister iki taraflı olsun mutlaka kapatılmalıdır. Bizim için Avrupa Birliği bitmiştir. AB’yle doğmadık, AB’siz de ölmeyiz. AB’yle var olmadık, AB’siz de yolda kalmayız. 60 yıl kaybettik, bir 60 yıl daha kaybedemeyiz, onun bunun ağzına bakamayız.

Ülkemizi yargılayan, sinirlerimizi geren, milli şerefimize dil uzatan bir birlik yapısının isteseler de artık içinde olamayız, olmamalıyız. Dünya AB’den müteşekkil değildir. Türkiye tarihi referanslarıyla, medeniyet birikimiyle, müstesna kültür hazinesiyle, kardeşlik ve iyi komşuluk hukukuyla çevresinde dost kuşağı oluşturmaya mahir ve muktedirdir.

Avrupa Birliği’nin PKK’yı üye örgüt statüsünde saflarına almasının önünde de bir engel kalmamıştır. Ayrıca NATO’nun da tartışılması, sorguya çekilmesi, gerekirse yeni baştan ittifak hukukunun milli değerler kapsamında ele alınması zorunluluktur. NATO’ya da mahkum olmadığımız herkesçe bilinmelidir.

İsveç’in NATO üyeliğine şu şartlar altında Milliyetçi Hareket Partisi’nin olumlu bakması ise eşyanın tabiatına bütünüyle aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsızdır. Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Kimseyi uşak görmeyiz, hiç kimsenin de Türkiye’yi uşak mertebesine çekmesine müsaade etmeyiz.

Bölgesel ve küresel çapta ülkemize saygıyla yaklaşan, karşılıklı hak ve çıkarlara saygı gösteren, kuyu kazmak yerine dostluk ve iyi ilişkilerin kuytusunda buluşmaya hazır olan ülkelerle kucaklaşmak için yeni bir seferberlik süreci başlatmak zorundayız. Bunlardan birisi olan Türk Devletleri Teşkilatı, tarih ile coğrafya kaynaştırmaktadır.

Türk ve İslam toplumları Afrika ve Balkan ülkelerini de içine alacak şekilde yeni bir dünyanın yol haritasını çizebilecektir. AB işine baksın, kandıracak, müzakere çıkmazına sürükleyecek boynu eğik yeni ülkelerin peşine düşsün, bizden de sonuna kadar uzak dursun.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, yepyeni bir diriliş ruhuyla darbe anayasasının yerine herkesi kapsayan, geniş katılımlı, demokratik, insan hak ve hürriyetine bağlı, devlet ve toplum hayatının hassasiyetlerini özümseyen, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle uyumlu, milli ilkelerle bütünleşmiş bir anayasayla yeni yüzyıla mühür vuracağına inanıyoruz.

Milliyetçi Hareket Partisi buna hazırdır. Cumhuriyet’in 100’ncü yıldönümünde 100 maddelik anayasa teklifimizle de hazırlıklarımız tamamlanmış, bizatihi Sayın Cumhurbaşkanımızla paylaşılmıştır. Cumhur İttifakı olarak başaracağımızdan kuşku duymuyorum. Türkiye, dünyanın parlayan yıldızıdır.”

Paylaşın

İmamoğlu’ndan “İttifak” Sorusuna Dikkat Çeken Yanıt: Zemin Oluşacaktır, Akşener De Dahil

Basın mensuplarına açıklamalarda bulunan İBB Başkanı İmamoğlu, İYİ Parti ile ittifak sorusuna ilişkin verdiği yanıtta, “2019’da yaptığımız sağlıklı ittifakın temelinde gerçekten bir İstanbul ittifakı vardı. Bunun özünde büyük bir toplumsal ittifak oluştu” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Yüzde 55’e yakın bir oyla belediye başkanı seçildi. İstanbul ittifakının kurulabileceğine, siyasi ittifakların da müzakere edebileceğine inancım hala tam. Günü geldiğinde makul görüşmeler için de uygun zeminlerin oluşabileceğini düşünüyorum. Buna Akşener de dahil.”

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Sultanbeyli’de 6 ilçeyi kapsayan ‘Anadolu Yakası 6 İlçede Atık Suyu, Yağmur Suyu Dere Islahı Çalışmaları’ temel atma törenine katıldı.

Törenin ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Başkan İmamoğlu, “2019’da yaptığımız sağlıklı ittifakın temelinde gerçekten bir İstanbul ittifakı vardı. Bunun özünde büyük bir toplumsal ittifak oluştu. Yüzde 55’e yakın bir oyla belediye başkanı seçildi. İstanbul ittifakının kurulabileceğine, siyasi ittifakların da müzakere edebileceğine inancım hala tam. Günü geldiğinde makul görüşmeler için de uygun zeminlerin oluşabileceğini düşünüyorum. Buna Akşener de dahil” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, dün yaptığı açıklamada “Biz ittifak sisteminden vazgeçtik. Türkiye için eğile büküle öldük. Bundan sonra yok. İttifak sistemiyle yol yürümeyeceğiz. Sadece bugün değil 2028’de de kendi başımıza gireceğiz.” demişti.

“Biz gidene gitme demeyiz”

CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, Akşener’in “Biz ittifak sisteminden vazgeçtik. İttifak sistemiyle yol yürümeyeceğiz” açıklamasıyla ilgili “Biz gidene gitme demeyiz, ille de zorla gel bizimle ittifak da yap demeyiz. Siyasi partiler bu tip kararlar verebilirler. Bunda da özgürlerdir. Ama yarın, 31 Mart’tan sonra 2024. Çok çok farklı bir sonuç çıkabilir. Çok başarısız olabilirler, çok başarılı olabilirler. Bunun da bedelini kendi tabanlarına ve halka verirler” demişti.

İYİ Parti Genel İdare Kurulu Üyesi Mustafa Veysel Güldoğan, “Ekrem Bey’in adaylığı henüz kesin değil diye biliyorum. Parti içinde bir şeyler oluyor onlarda ama resmi açıklama yapılmadı. Daha iyi bir aday varken daha önce biriyle çalıştık diye daha kötüsüne insanlar neden razı olsun? İstanbul ve Ankara her zaman daha iyisini hak ediyor.

Her zaman daha iyisi vardır, kimse vazgeçilmez değildir. Ekrem Bey ve Mansur Bey yeterli siyasi anlayışta olup halkın taleplerini dinleseydiler bugün Türkiye çok başka bir noktada olacaktı” demişti.

Paylaşın

CHP’de Genel Başkan Adayı Özel: Kimin İçin Siyaset Ürettiğimizi Bilmemiz Lazım

Katıldığı bir televizyon programında açıklamalarda bulunan CHP genel başkan adayı Özgür Özel, “CHP kendi köklerini bilmeli, kimin için var olduğunu bilmeli. Herkes için parti olmaz. Parti toplumun bir kısmını temsil eder. Ya emekten yanasındır ya değilsindir, ya işçiden yanasındır ya değilsindir. Ya esnafı savunuyorsundur ya savunmuyorsundur. CHP’nin kendini var eden sol, sosyal demokrat kriterleri görmesi, cesur olması lazım” dedi.

‘Genel Başkan seçilmeniz durumunda önümüzdeki seçimde cumhurbaşkanı adayı olur musunuz?’ şeklindeki soruya ise Özel, şu yanıtı verdi: “Bir sonraki seçimle ilgili uzlaşımız ve inancımız şu; benim cumhurbaşkanı adayımı CHP’nin bütün üyeleri belirleyecek. Keşke mümkün olsa şöyle bir şey yapabilsek; CHP’nin adayını partinin doğal tabanı, memurlar üye olamıyor mesela, en azından üyelerin önüne sandık koyacağız, ‘cumhurbaşkanı adayı kim olsun’ diyeceğiz. Onların belirlediği cumhurbaşkanı adayını, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak önereceğiz.”

Seçim öncesi ve sırasında önemli hatalar yaptıklarını da belirten Özel, şunları kaydetti: “CHP açısından en önemli hata kendi olmamaktı. Yani Türkiye’yi bir ittifak mecbur kılan bir rejimle karşı karşıyayız. CHP tek başına yüzde 50+1 alamıyor. Bunun geçmişten gelen bugüne dair hem yapısal hem de yönetimsel sorunları var. Bunları ayrıca tartışacağız. Hata şuradaydı; ben nerede durayım, bunun yanında durayım, bunun karşısında olayım gibi CHP’yi CHP yapan değerlerle değil de bir ittifak mecburiyetiyle CHP kendi kimliğini savunur bir halden başka bir yere savruldu.”

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Grup Başkanı ve Genel Başkan Adayı Özgür Özel, FOX TV’de İlker Karagöz’ün gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

CHP’nin başının üzerinde yüzde 25’lik görünmez bir cam tavan olduğunu belirten Özel, “Yüzde 25’i çok iyi okumak lazım. 4 kişiden 3’ünün oyunu almadığınız bir durumda bu partinin oturup düşünmesi lazım. 20 yıl geçti, ülkeyi yöneten iktidarın Türkiye’ye ne yaptığı ortada. Bir yıl önce Erdoğan yüzde 60’la kaybediyordu. Böylesi bir dönemde bu seçimi kaybetmememiz gerekiyordu. Ama biz önem atfettiğimiz seçimi kaybettik” değerlendirmesini yaptı.

Seçimin kaybedilmesinin pek çok sebebi olduğunu belirten Özel, “Artık bizim bahane üretme hakkımız yok. Elbette seçimin öncesinde kullanılmaz inanılmaz kamu gücü, yapılan dezenformasyon, sahte klipler, Anadolu Ajansı’ndan TRT’ye kadar Cumhurbaşkanı’nın yalanlarının yaygınlaştırılması, her şey aleyhimizeydi” ifadelerini kullandı.

Seçim öncesi ve sırasında önemli hatalar yaptıklarını belirten Özel, şunları kaydetti: “CHP açısından en önemli hata kendi olmamaktı. Yani Türkiye’yi bir ittifak mecbur kılan bir rejimle karşı karşıyayız. CHP tek başına yüzde 50+1 alamıyor. Bunun geçmişten gelen bugüne dair hem yapısal hem de yönetimsel sorunları var. Bunları ayrıca tartışacağız. Hata şuradaydı; ben nerede durayım, bunun yanında durayım, bunun karşısında olayım gibi CHP’yi CHP yapan değerlerle değil de bir ittifak mecburiyetiyle CHP kendi kimliğini savunur bir halden başka bir yere savruldu.”

Özgür Özel, şunları ifade etti: “Ya emekten yanasındır ya değilsindir. Ya işçiden yanasındır ya değilsindir. Ya küçük esnafı savunuyorsundur ya da savunmuyorsundur. O yüzden CHP’nin kendini var eden sol, sosyal demokrat kriterleri görmesi, kime dokunması gerektiğini bilmesi, kimin için siyaset ürettiğini bilmesi, cesur olması lazım.”

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilgili soruya Özel, “Ben bütün CHP’lilerin desteğini istiyorum. Ekrem Bey’le iletişimimiz her zaman vardı, bundan sonra da olacak. CHP değişsin ve güçlensin isteyen herkesin desteğini istiyorum. Öyle gizli kapaklı değil; açık, şeffaf, kol kola, omuz omuza yol yürümeye hazırım. Yeter ki CHP kimliğinde CHP’nin değerlerine bağlı, etik ve iyi niyetli, kişisel çıkarlardan uzak, partinin iyiliğini isteyen herkesle birlikteyim” cevabını verdi.

Özel, “Bu yürüyüşün adı parti içi iktidar mücadelesi falan değil. Onlar kolay… Bu yürüyüşün adı, önümüzdeki seçimlerde iktidar yürüyüşü” dedi.

“Cumhurbaşkanı adayını üyeler belirleyecek”

‘Genel Başkan seçilmeniz durumunda önümüzdeki seçimde cumhurbaşkanı adayı olur musunuz yoksa Ekrem İmamoğlu mu olur?’ şeklindeki soruya Özel, şu yanıtı verdi: “Bir sonraki seçimle ilgili uzlaşımız ve inancımız şu; benim cumhurbaşkanı adayımı CHP’nin bütün üyeleri belirleyecek. Keşke mümkün olsa şöyle bir şey yapabilsek; CHP’nin adayını partinin doğal tabanı, memurlar üye olamıyor mesela, en azından üyelerin önüne sandık koyacağız, ‘cumhurbaşkanı adayı kim olsun’ diyeceğiz. Onların belirlediği cumhurbaşkanı adayını, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı olarak önereceğiz.”

Ben bütün CHP’lilerin desteğini istiyorum. Ekrem beyle iletişimimiz her zaman vardı, yine olacak. CHP değişsin isteyen herkesle açık, gizli, şeffaf yol yürümeye hazırım. Bu yürüyüşün adı önümüzdeki seçimlerde iktidar yürüyüşüdür. Parti içi iktidar mücadelesi falan değil, onlar kolay. Bir sonraki seçimle ilgili inancımız şu: Benim cumhurbaşkanı adayımı CHP’nin bütün üyeleri belirleyecek.”

Paylaşın

Avrupa Birliği, Türkiye’den Kopmaya Mı Çalışıyor?

Avrupa Parlamentosu’nun raporu ve ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların yankıları hâlâ tartışılırken, Paris Bosphorus Enstitüsü Başkanı Dr. Bahadır Kaleağası AB’den beklenen iki önemli rapor öncesi Brüksel’de Türkiye’ye yönelik farklı kesimlerin farklı bakış açıları bulunduğunu belirtiyor.

Erdoğan’ın AP raporu ile ilgili sözlerini “bir devlet yetkilisinin hoşa gitmeyen bir rapora dair yapacağı türden olağan açıklama” olarak değerlendiren Kaleağası, Brüksel’de Türkiye ile ilişkilerin nasıl götürülmesi gerektiği ile ilgili bulunan farklı görüşleri şöyle aktarıyor:

“Şu anda Türkiye’ye ‘yüzde yüz destek olalım’ ve ‘yüzde yüz ipleri koparalım’ diyenler azınlıkta olan iki ayrı küçük grup. Bir de üçüncü ve dördüncü, daha çoğunlukta olan iki grup var. Biri diyor ki ‘biz Türkiye’ye ikincil bir statü oluşturalım, nasıl olsa kopamaz ve bunu da bir şekilde içerde satar.’ Diğer grup ise ‘Türkiye’yi sistem içinde tutmazsak nereye gideceği belli olmaz, zamana yayacak pragmatik bir çözüm bulalım’ görüşünü savunuyor.”

Brüksel’de uzun yıllar TÜSİAD Temsilciliği de yapan TÜSİAD eski genel sekreteri Kaleağası, AB ülkelerine tek tek bakıldığında Türkiye’nin önemiyle ilgili dengeli analizler ve politikalar üretilebildiğine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor:

“Ama ne zaman ki AB bir araya geliyor ve ülkeler ortak bir karar çıkartmaya çalışıyor; o karar genelde asgari müştereklerde buluştuğu için Türkiye politikası dahil birçok konuda çok zayıf politikalar üretilebiliyor. Bu AB’nin gerçeği bugün.”

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında vize kolaylığı ve Gümrük Birliği gibi alanlarda bir miktar hareketlenmenin olmaya başladığı dönemde önce Avrupa Parlamentosu’nun raporu, ardından da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “gerekirse yolları ayırırız” açıklaması tartışılıyor.

Avrupa Parlamentosu’nun geçen hafta kabul edilen bu yılki Türkiye raporunda Türkiye-AB ilişkileri için daha “gerçekçi bir çerçeve” talep edilmişti. Ankara tarafından tepkiyle karşılanan rapor hakkında konuşan Erdoğan, AB’nin Türkiye’den kopuş hamleleri içinde olduğunu, buna karşılık “gerekirse AB ile yolları ayırabileceklerini” belirtmişti.

DW Türkçe’den Gülsen Solaker‘in haberine göre; Uzmanlar ve AB tarafından Erdoğan’ın sözleri daha çok günlük siyasete dönük olarak değerlendirilirken, diğer taraftan Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğinin belirlenmesinde sonbaharda yayımlanacak iki rapor önemli olacak.

14 Mayıs seçimlerinin ardından Erdoğan İsveç’in NATO üyeliğinin konuşulacağı Vilnius zirvesine giderken AB ile ilişkilerde yeni bir dönem açılmasını istediklerini söyleyerek Brüksel’e çağrıda bulunmuştu.

AB liderlerinin haziran ayı sonundaki zirvesinde Türkiye ile ilişkilerin Kıbrıs ve insan hakları meselelerinde adımlar atması durumunda yeniden geliştirilebileceği sinyali verilmişti. Türkiye ile ilişkilerin bundan sonra nasıl şekillenebileceğine dair bir rapor hazırlaması konusunda da AB Komisyonu Dış Politika ve Güvenlikten Sorumlu Yüksek Komiseri Josep Borrell’i görevlendirmişti.

Öte yandan ağustos ayı sonunda AB dışişleri bakanlarının yaptığı gayri resmi Gymnich toplantısı için beklenenin aksine Türkiye’ye bir davet gelmezken, AB Komisyonu’nun Komşuluk ve Genişlemeden Sorumlu Üyesi Oliver Varhelyi geçtiğimiz haftalarda Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile bir araya geldi. İki yetkilinin ortak basın toplantısında “pozitif bir gündemle” diyalog kanallarının açık kalması kararlaştırıldı.

Peki Türkiye-AB ilişkilerinde gelinen son nokta nedir? Şu anda Türkiye ile AB arasında son dönemde oluştuğu gözlemlenen ancak henüz meyve vermeyen pozitif gündemle ilgili masada Gümrük Birliği’nin yenilenmesi ve vize kolaylığı şeklinde iki ana başlık bulunuyor.

Bu iki ana başlık ve ilişkilerin bundan sonraki seyri için önümüzdeki aylarda yayımlanacak iki ayrı rapor önemli olacak.

Borrell’in hazırlamakta olduğu raporla ilgili olarak şu an Komisyon üyeleri ve Türkiye’deki farklı alanlardaki yetkililer arasındaki temaslar devam ediyor. Bu raporun ne zaman açıklanacağına dair şu an için net bir tarih verilmezken, sonbaharda ve muhtemelen de Ekim ayı sonlarında olabileceği belirtiliyor.

Türkiye-AB ilişkileri açısından Borrell’in hazırlamakta olduğunun yanı sıra bir diğer önemli rapor da her yıl yayımlanan İlerleme Raporu olacak. Bu raporun da yine sonbaharda çıkması bekleniyor.

Avrupa Parlamentosu’nun raporu ve ardından Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların yankıları hâlâ tartışılırken, Paris Bosphorus Enstitüsü Başkanı Dr. Bahadır Kaleağası AB’den beklenen iki önemli rapor öncesi Brüksel’de Türkiye’ye yönelik farklı kesimlerin farklı bakış açıları bulunduğunu belirtiyor.

Erdoğan’ın AP raporu ile ilgili sözlerini “bir devlet yetkilisinin hoşa gitmeyen bir rapora dair yapacağı türden olağan açıklama” olarak değerlendiren Kaleağası, Brüksel’de Türkiye ile ilişkilerin nasıl götürülmesi gerektiği ile ilgili bulunan farklı görüşleri şöyle aktarıyor:

“Şu anda Türkiye’ye ‘yüzde yüz destek olalım’ ve ‘yüzde yüz ipleri koparalım’ diyenler azınlıkta olan iki ayrı küçük grup. Bir de üçüncü ve dördüncü, daha çoğunlukta olan iki grup var. Biri diyor ki ‘biz Türkiye’ye ikincil bir statü oluşturalım, nasıl olsa kopamaz ve bunu da bir şekilde içerde satar.’ Diğer grup ise ‘Türkiye’yi sistem içinde tutmazsak nereye gideceği belli olmaz, zamana yayacak pragmatik bir çözüm bulalım’ görüşünü savunuyor.”

Brüksel’de uzun yıllar TÜSİAD Temsilciliği de yapan TÜSİAD eski genel sekreteri Kaleağası, AB ülkelerine tek tek bakıldığında Türkiye’nin önemiyle ilgili dengeli analizler ve politikalar üretilebildiğine dikkat çekerek, şöyle devam ediyor:

“Ama ne zaman ki AB bir araya geliyor ve ülkeler ortak bir karar çıkartmaya çalışıyor; o karar genelde asgari müştereklerde buluştuğu için Türkiye politikası dahil birçok konuda çok zayıf politikalar üretilebiliyor. Bu AB’nin gerçeği bugün.”

Kaleağası AB’nin bugün daha esnek bir federasyona doğru gitmekte olduğuna, ancak bu sistemin de henüz tam oturmadığına işaret ederek, bu durumda Türkiye’nin farklı bir formatı kabul etmemesi ve tam üyelik hedefinden vazgeçmemesi gerektiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Önümüzdeki 5-10 yılda küresel gelişmelere, Avrupa’nın geleceğinin nasıl şekilleneceğine ve Türkiye’nin demokrasi, ekonomi ve toplumsal kalkınma olarak nereye gideceğine bakılarak ilişkiler bir yere oturur. Türkiye’ye has bir format, bir statü Türkiye’yi ikinci sınıf bir ülke haline düşürür.”

Tam üyelik sürecinin kendi ritminde ama yavaş ilerlediğini hatırlatan Kaleağası, “Ama belki tam üyelik tanımı da değişebilir zamanla. Önce Avrupa’nın düzeni genel oluşmalı, Türkiye de orada kendi istediği yeri seçmeli. Bu arada mutlaka hukuk devleti, özgürlükler, ekonomik istikrar ve yapısal reformlar yönünde ilerlenmeli ve Gümrük Birliği yeşil, dijital ve sosyal boyutları da içerecek şekilde güncellenmeli” yorumu yapıyor.

Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefinin bugün kalkmasının Türkiye’yi tüm dünyada zayıflatacağı uyarısında bulunan Kaleağası, şöyle konuşuyor:

“Türkiye için tarihten bu yana hiç değişmeyen bir denklem vardır. Türkiye Avrupa’da ne kadar güçlü olursa dünya ölçeğinde de o kadar ilerliyor. Dünyanın farklı bölgeleriyle ilişkilerde ne kadar ilerlerse Avrupa’da da değerli oluyor. Her dönemde ne zaman böyle yaptıysa Türkiye dünyada ekonomi, finans, diplomasi, kültürel her alanda güçlenmiş, bu dengeyi bozduğu her dönemde de gerilemiştir.”

Gümrük Birliği

Türkiye ile AB 1996’dan beri yürürlükte olan Gümrük Birliği’nde sorunların çözümlenmesi ve güncellenmesi için 2015’te uzlaşıya varmıştı. Ancak 2016’da Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimi ve ardından gelen OHAL ile insan hakları alanında yaşanan gerilemenin de etkisiyle AB 2018’de aldığı kararla Gümrük Birliği’nin modernizasyonuna yönelik “başkaca bir çalışma öngörmediğini” açıklamıştı.

Son günlerde yapılan bazı pozitif açıklamalara karşılık Gümrük Birliği ile ilgili şu an için henüz müzakere aşamasına gelinmiş değil. AB Komisyonu’nun Gümrük Birliği müzakerelerine başlayabilmesi için Kıbrıs Cumhuriyeti (Güney Kıbrıs Rum kesimi) de dahil tüm üye ülkelerden yetki alması gerekiyor. Bu da sürecin başlamasının önündeki zorlu alanlardan biri olarak görülüyor.

Şu anda Ankara ile Brüksel arasında bu konuda yapılan görüşmeler daha çok alt yapıyı hazırlama ve ilk adımları atmaya yönelik zemin araştırması niteliğinde görülüyor.

AB yetkililerine göre görüşmelerde ilerleme sağlanabilmesi için öncelikle Türkiye’nin son dönemde getirdiği bazı ticaret engellerinde esnek olması gerekiyor. Brüksel’e göre Ankara’nın bu engelleri kaldırması Komisyon’un Konsey’e sunacağı raporda atılması gereken adımlarla ilgili tavsiye sunmasını kolaylaştırıcı etki yapabilir.

Vize Serbestliği

AB ile ilişkilerde bir diğer önemli başlık da Türkiye vatandaşlarının Schengen vizesinde yaşadığı zorlukların aşılması için kolaylık sağlanması.

Türkiye ile AB 2013’te mültecilerin Türkiye’de tutulması için Geri Kabul Anlaşması imzalamış ve beraberinde Türk Vatandaşları için Vize Serbestliği Diyaloğu başlatılmıştı. Ancak bu diyaloğun sürdürülmesi için tamamlanması şart koşulan kriterlerin hepsi henüz Türkiye tarafından yerine getirilmedi.

Ankara 2013’ten beri “vize serbestisi” sağlanması için çaba harcarken, Schengen ile yaşanan sorunların giderek artması nedeniyle şu anda “vize kolaylığı” seçeneğine daha olumlu bakıyor.

Paylaşın

Erdoğan’dan “Kavala, Demirtaş ve Kabaş” Sorusuna Dikkat Çeken Yanıt

ABD’nin PBS kanalına röportaj veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sedef Kabaş, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş sorusuna, “Sizi bu niye bu kadar ilgilendiriyor? Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde bu tür kararları yargı verir. Eğer yargı bu yönde bir karar vermişse, o zaman yargının verdiği bu karara saygı duyalım. Ben yargı adına konuşacak durumda değilim. Bahsettiğiniz bu kişi protestoların finansörüydü” şeklinde cevap verdi.

“Osman Kavala’dan bahsediyorsunuz, değil mi?” sorusuna Erdoğan, “Evet, Osman Kavala’dan bahsediyorum” ifadelerini kullandı. “Peki ya Sedef Kabaş? Birileri size twit’leriyle hakaret ettiği için tutuklanmalı mı?” sorusuna ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ben onlarla uğraşacak değilim” diyerek, kararların yargı tarafından verildiğini söyledi.

‘Selahattin Demirtaş’ın terörist olduğunu ve 200’den fazla kişinin ölümüne yol açtığını, bu nedenle yargının bir karar verdiğini’ savunan Erdoğan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bu değerlendirmeyle hemfikir olmadığı hatırlatılması üzerine Erdoğan, “Saygı duymanız lazım. Kesmeye hakkın yok. Kesmeyeceksin. Saygı duyacaksın, yargının verdiği karara saygı duyacaksın” sözleriyle tepki gösterdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na katılmak üzere gittiği ABD’de PBS kanalından Amna Nawaz’ın sorularını yanıtladı. Amna Nawaz, röportajın başında Erdoğan’a Avrupa Birliği (AB) üyeliğinden vazgeçilebileceğine ilişkin açıklamasını sordu.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Erdoğan, AB üyeliğinden vazgeçmeye hazır olup olmadığıyla ilgili soruya, “Biz bu konuda AB’nin kararlarına önem veriyoruz. AB olumlu bir karar verirse bunu memnuniyetle karşılarız. Türkiye son 50 yıldır AB’nin kapısında oyalandırılıyor. Biz her zaman kendi kendine yeten bir ülke olduk. Hiçbir zaman AB’nin katkılarına ya da desteğine muhtaç olmadık, buna ihtiyacımız yok” yanıtını verdi.

Erdoğan, Türkiye’nin AB üyeliğiyle İsveç’in NATO üyeliğinin bağlantılı oluğunu düşünüp düşünmediğine ilişkin soruya yanıtında ise ‘İsveç’in konumu ile Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerindeki mevcut konumumu’nun birbirinden farklı olduğuna işaret etti. İsveç’in ‘terörle ilgili sözlerini tutması gerektiğini’ ifade eden Erdoğan, “Hâlâ Stockholm sokaklarında teröristlerin gezdiğini görüyoruz” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, İsveç’in NATO’ya katılım teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından değerlendirileceğini ve en sonunda onaylanacak yerin burası olduğunu belirterek, “Bu TBMM’nin gündeminin bir parçasıdır. Meclis kendi takvimi çerçevesinde durumu değerlendirecek. Bu öneri milletvekillerinin oylamasına sunulacak” dedi.

Erdoğan şöyle devam etti: “Bunun gerçekleşmesi için İsveç’in elbette verdiği sözleri tutması gerekiyor. Terör örgütlerinin Stockholm sokaklarındaki gösterilerini ve faaliyetlerini derhal durdurmaları gerekmektedir. Çünkü bunun gerçekten gerçekleştiğini görmek Türk halkı için çok önemli olacaktır. İsveç mevzuatta değişiklik yapmış gibi görünüyor ama bu yeterli değil.”

ABD’nin Türkiye’ye F-16 satışı ile İsveç’in NATO’ya üyeliğinin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşünüp düşünmediğine ilişkin Erdoğan, “Bana göre bağlantı olmamalı. Başkan (Joe) Biden, bu konuda kararı Kongre’nin vereceğini söyledi. Biz de her zaman diyoruz ki bizim de Türkiye Büyük Millet Meclisimiz var. Yani bu konulara parlamento karar verir. Parlamento bu konuda olumlu bir karar vermezse o zaman bu hususta yapacak bir şey yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Kongresi’nde Senatör Bob Menendez gibi isimlerin Yunanistan’ın güvenliği gibi bir dizi konuya işaret ederek Türkiye’ye F-16 satışına karşı olumsuz yaklaşım sergilemesiyle ilgili ise “Bob Menendez, Türkiye’yi tanımıyor. Öyle görünüyor ki Bob Menendez, Tayyip Erdoğan’ı da tanımıyor” diye konuştu.

“Saygı duyacaksın, yargının verdiği karara saygı duyacaksın”

Türkiye’de Sedef Kabaş, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş gibi üst düzey tutuklamalar bulunduğunu hatırlatan gazeteci Nawaz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Bu kişileri susturmaya mı çalışıyorsunuz? Söz konusu kişilerden tehdit algılıyor musunuz?” sorusunu yöneltti.

Erdoğan, bu soruyu şöyle yanıtladı: “Sizi bu niye bu kadar ilgilendiriyor? Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde bu tür kararları yargı verir. Eğer yargı bu yönde bir karar vermişse, o zaman yargının verdiği bu karara saygı duyalım. Ben yargı adına konuşacak durumda değilim. Bahsettiğiniz bu kişi protestoların finansörüydü.”

“Osman Kavala’dan bahsediyorsunuz, değil mi?” sorusuna yanıt veren Erdoğan, “Evet, Osman Kavala’dan bahsediyorum” ifadelerini kullandı. Nawaz’ın “Peki ya Sedef Kabaş? Birileri size twit’leriyle hakaret ettiği için tutuklanmalı mı?” sorusuna Erdoğan, “Ben onlarla uğraşacak değilim” diyerek, kararların yargı tarafından verildiğini söyledi.

‘Selahattin Demirtaş’ın terörist olduğunu ve 200’den fazla kişinin ölümüne yol açtığını, bu nedenle yargının bir karar verdiğini’ savunan Erdoğan, Nawaz’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bu değerlendirmeyle hemfikir olmadığını ifade ederek araya girmesinin ardından, “Saygı duymanız lazım. Kesmeye hakkın yok. Kesmeyeceksin. Saygı duyacaksın, yargının verdiği karara saygı duyacaksın” sözleriyle tepki gösterdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Amerikan yargısı yargı da Türkiye’nin yargısı yargı değil mi? Türkiye’nin yargısına da saygı duymaya mecbursunuz” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin en çok gazetecinin tutuklu olduğu dördüncü ülke olduğuna işaret edilerek sorulan soruya da Erdoğan, “Eğer teröre destek verdiyseler, onlar terörü destekliyorlarsa, dünyanın neresinde özgürce yaşayabilir veya dolaşabilirler? Bu insanlar terörü destekliyor ve bu kişiler hakkında yargı kararını veriyor” şeklinde cevap verdi.

Paylaşın

Meral Akşener: Tek Adam Rejimi Hepimizin Hatalarıyla Üç Dönem Kazandı

Trakya Bölgesi İstişare Toplantısı’nda konuşan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, “Tek adam rejimi hepimizin hatalarıyla 3 dönem kazandı, onaylandı. Evet suçlu benim hay hay. Durumu değiştirmiyor” dedi ve ekledi:

“Meşhur 3 mart akşamında ben şöyle biliyorum, sayın Karamollaoğlu davetiyle saadet Partisi’nde toplanacağız. Nasıl bir yöntemle Cumhurbaşkanlığı seçilecek diye gittim. Meğer isim onaylayacakmışız. 3 Mart akşamı isim oyladık. Herkes Kılıçdaroğlu dedi. Ben vatandaşın nezdinde İmamoğlu ve Yavaş’ın önde olduğunu söyledim. Kılıçdaroğlu döndü dedi ki ‘Akşener uygun görmediğine göre biz beşimiz imzalayıp çıkalım’. O seçim kazanılsın diye ben zehir içtim.”

Akşener, ittifaka ilişkin yaptığı açıklamada ise, “Biz ittifak sisteminden vazgeçtik. Türkiye için eğile büküle öldük. Bundan sonra yok. İttifak sistemiyle yol yürümeyeceğiz. Sadece bugün değil 2028’de de kendi başımıza gireceğiz. Bu ortak seçilmiş belediye başkanlarımızı kötüleyeceğimiz anlamına gelmez. İstanbul’u alan Türkiye’yi alamıyormuş. Biz alamadık. İster beni suçlayın ister başkasını. Pek çok CHP’li siyasetçi arkadaşımız televizyonlarda 15 milletvekili mevzuunu söylüyorlar. Bunun bir ödemesi vardıysa İstanbul ve Ankara’yı hediye ederek kendilerine ödedik, hâlâ alacaklıyız” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Edirne’de, Trakya Bölgesi İstişare Toplantısı’nda konuştu. 2024 yerel seçimleri için çalışmalara 25 Ekim’de resmen başlayacaklarını söyleyen Meral Akşener‘in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

“81 ile gittik. Bu bilgimiz sadece bende değil, herkeste var. İhtiyaçlara, taleplere çözüm ürettik. Bunun amacı seçmen velinimeti tekrar canlandırmaktı. Seçmen velinimettir, en iyi Trakya bilir. Şuculuk buculuk yüzünden derin bir kutuplaşma oldu, komşu, komşunun karşısına dikildi. Birbirine selam vermeyen komşu sistemine geçtik. Bu sosyal olarak bizi paramparça etti, ekonomik olarak yerin dibine soktu.

Engellemek için çok gayret ettim. İktidara dedik ki senin vaktin yok biz geziyoruz, işte bunlar problemler ve çözümler. Dedik ve maalesef o kutuplaştırma siyasetinin önüne geçemedik. Çünkü 2017’de referanduma sunulan partili cumhurbaşkanlığı sistemi Türkiye’yi ittifaklara mecbur bıraktı ve iki kutupla hale mecbur bıraktı. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı seçmeninin dostluğu belki var ama katiyetle siyaseti konuşabilir hale gelemedi bu insanlar.

2018’de seçim geldi. 2017 25 Ekim’de partimizi kurduk. O dönemden biri beraber olduğum arkadaşlar var. Hey gidi hey. Bir telefon geldi, 25 Ekim’de 10 bin kişi gelecek, partiyi kuracağız, ilan edeceğiz. Nuri Oktan’a telefon geldi, meğerse biz kurulmayalım diye 3 ay sonra bize evrak verilecek. Partiniz duman olacak. Sonrasını günü geldiğinde anlatacağım. Sonuçta ertesi gün ben bizzat kendim gittim. Hiçbir siyasi partinin genel başkanı müracaat etmez. O evrakı aldım ve geldim. Bi geldim ki salona düğün gibi, çiçek bahçesi gibi büyük bir heyecan var.

Arkasından envai çeşit şey oldu. Her gün FETÖ’cülükten tutuklandım. Birileri arkadaşlarımıza telefon açtı, genel başkanınızı tutukluyoruz. İl başkanlarımızı tutuklayacaklardı. Biz bunlara dayandık. Mitingler yapıyorduk. İpin içindekilerden daha fazla dışında vardı çünkü içeridekileri emniyet alıyorduk. Ağırlıklı emekliler oluyordu. Biz bu partiye canımızı, terimizi, neredeyse kanımızı verdik. Bu İYİ Parti’nin Türkiye’de bir şey değişti her şey değişti cümlesine denk düştüğünü gördük, başardık. Bizden önce kurulan siyasi partileri sayın. Ondan evvel “cıs”tı.

Baktılar ki oluyormuş… Öbür taraf da bunlarla baş etmek mümkün eğil bırak dağınık kalsın dedi. 2017’de alınmış bir referandum kaybedildi. İzmir’de denize dökmeye çalışıldı evet verenler. Cumhur İttifakı seçmeninden birileri bakıyor orada, bir yeni taze yol olarak bize doğru adımızı atıyor, mutlaka biri bi şey söylüyor. Her aşamada bunu yaşadık. 2017 büyük şehirlerde hayır çıkmasına rağmen kaybedildi. Abidik gubidik olmuştur ama esas mesele saçma sapan konuşmalar beyanatlardır. Bizim o zaman partimiz yoktu ama “hayır”a çok net çalıştık.

2018 patır kütür seçim kararı alındı. Bize seçime girme hakkını şu cümleyle verdi YSK: 1, grupları var; 2, teşkilatları tamam. Hani 3 ay sonra evrak alacaksınız vardı ya. Sonra anlatacağım nasıl çözüldüğünü. Bir şaibe yaratılmak istendi. O gün İstanbul’da biz seçime yönelik bir çalışma yapıyoruz. Daha seçim yok. Seçim ilan edildi. Bir araya geldik. Ertesi gün bir bilgi geldi, bunun adı psikolojik harptir, seçime sokmuyorlar dediler. Eylem yapmaktı benim niyetim. Usuletle çözdük meseleyi. Bir kere daha Teşekkür ederim sayın Kemal Kılıçdaroğlu‘na ve grup kurmamız için gelen 15 milletvekili arkadaşıma. Orada sorun yok.

Sayın Kılıçdaroğlu, sayın Abdullah Gül‘ün adaylığını bana söyledi. 15 milletvekili için gittiğim akşam söyledi. Ben de arkadaşlarımın beni aday ilan ettiğini ve Gül’ü kabul etmeyeceğimi söyledim. Sonuç itibariyle sayın Erdoğan’ın kazandırılmasını ben sağladım. Birinin kafaya taş düşme benden biliniyor.

Ben yoksam bir İYİ Partiliden biliniyor. Hala sayın Gül’ü çok seven gazeteci kılıklı arkadaşlar beni ve partimi biçiyor. Orada suçlu ben. Sayın İnce’nin kazanamamasının suçlusu ben. Yüzde 10 aldık. Mesele şu, niçin? 17-18’lersek biz niçin 2018’de yüzde 10? Asıl soru bu. Eğer bu yolculuğu başarıyla tamamlamazsak Türkiye gidiyor. Okullar açıldı, partimizi pazartesi salı günü 136 kişi aradı sadece kitap defter parası için.

Muhalif seçmen sayın İnce’nin birinci turda kazanacağını düşündü. Abdullah Gül’ün aday olmamasından sorumlu benim. Dolayısıyla işi götüren benim. Partili seçmenden bahsediyorum. Laik hassasiyeti yüksek seküler seçmenin, partililerin çok kolay “Tayyip Erdoğan’ı seçti” diye geldiğini gördüm yöneticilerin. Seçmen yerle bir oldu. Bir umut lazımdı ve 2019 seçimi için teklifi biz bizzat CHP’ye götürdük. Ne söyledilerse evet dedik.

Seçmenin ayağa kalkıp 2023’ün taşlarını döşemekti. Benim hedeflediğim İstanbul ve Ankara’nın ayağa kalkması. İkisi de alındı. Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi İstanbul’u alan Türkiye’yi de alamıyormuş. Biz bu teklifi götüren olarak bununla övündük ama biz seçtirdik bize mecbursunuz davranışıyla karşı karşıya bırakmadık. Her iki belediye başkanımızın da, hala Millet İttifakı’nın belediye başkanları, işe aldıkları o şehirde mukim insanlardır. Ahlaki olarak her şeye dikkat ettik ama sonra 2023’e geldik.

2 yıl evvel 5 kişi biz 5 kişi onlar, ben önce daha masa kurulmamıştı, bütün yeni kurulmuş muhalif partileri gezdim. Bazı sorular sordum o beş kişinin huzurunda. En son sayın Kılıçdaroğlu ile görüşmek üzere CHP’ye gittik. Onlar 5 kişi, biz 5 kişi. Bu iki belediye başkanlarımızın ita amiri sayın Kılıçdaroğlu olduğu, seçmen tarafından Türkiye genelinde olumlandıkları görüldü. Hakkari’de Mansur Yavaş, Ağrı’da Ekrem İmamoğlu söylendi bana.

Bu ikisinden birini aday gösterdikleri taktirde birini çekmeleri gerektiğini, aksi halde seçmenin spor kulübü taraftarı haline döndüğünü ve muhalif seçmeni böldüğünü söyledim. Eğer ikisini de düşünmüyorsanız bu arkadaşlarımızla görüşün dedim. Ekrem Bey Anadolu’yu gezdi. Her iki arkadaşımızın da popülaritesi yükseldi. 3 seçimi kazandılar. Nasıl diyeceğiz biz şimdi parlamenter sisteme geçelim. Tek adam rejimi hepimizin hatalarıyla 3 dönem kazandı, onaylandı. Evet suçlu benim hay hay. Durumu değiştirmiyor.

Meşhur 3 mart akşamında ben şöyle biliyorum, sayın Karamollaoğlu davetiyle saadet Partisi’nde toplanacağız. Nasıl bir yöntemle Cumhurbaşkanlığı seçilecek diye gittim. Meğer isim onaylayacakmışız. 3 Mart akşamı isim oyladık. Herkes Kılıçdaroğlu dedi. Ben vatandaşın nezdinde İmamoğlu ve Yavaş’ın önde olduğunu söyledim. Kılıçdaroğlu döndü dedi ki ‘Akşener uygun görmediğine göre biz beşimiz imzalayıp çıkalım’. O seçim kazanılsın diye ben zehir içtim. O akşam size bunları anlatsam yakıp yıkacaktınız. ‘Sabır’ dedim kendime”. O masa gitti. O gün bunları size anlatsan siz yıkardınız ortalığı. Aliya İzzetbegoviç’in demiş ya, “Gördüm ki düşmanımıza benzemiş birileri.” Aynı küfürler tekrarlandı.

İki belediye başkanı evime geldiler gece. Birer kere daha sordum. N’olur aday olabilir misiniz diye. Olmayacaklarını söylediler. Sayın Kılıçdaroğlu’na kazandırmak için 3 teklif geldi. Başkası olsa bir teklifi atlar. Ama Amaç Türkiye. Benim bir önemim yok ki. İkisinin başkan yardımcısı ve icracı Cumhurbaşkanı yardımcısı olma teklifini kabul ettim. Biz onu sanki biz söylemişiz gibi arafta bıraktık. Utanmadan bugün o arafı bile hakaretle anan ittifaktaşlarımız var. Korkunç bir şey.

Sonra sayın Kılıçdaroğlu ile bir otelde buluştuk. 10 bin kişi dışarıda, bağırıyor. Sayın Karamollaoğlu, Babacan’ın haberi yok. Kiimsenin haberi yok. Meğer kimsenin haberi yokmuş. Ben o masada kalakaldım. Konuyu anlattım. Sayın Babacan iki kere sordu bunu CHP mi söyledi. Gitti arkadaşlarıyla konuştu bir saat. Biz kabul etmiyoruz dedi. Ben yine kalktım çıkıyorum. İnsan sağlığına onuruna aykırı işler bunlar. Sonra bir orta yol bulundu. O günden itibaren bizim seçmenimiz sayın Kılıçdaroğlu oy versin diye 45 ilde miting yaptım ben.

Çok enteresan bir şey, hiç çalışmadı İYİ Parti dediler. 17-15’se bizim oyumuz. 5-6 puan bizden gitti. Onlar Cumhur İttifakı paydaşlarından bize gelmiş oylar. Bu iki belediye başkanından birini aday edebileceğine inandıkları için bize gelmiş oylar. Esasında cezayı biz yedik. Bizim oyumuz 9,67. Yüzde 25 CHP. Yeşil Sol ve TİP’i koyun. Birinci turda alınan oyu görürsünüz. Bize verilen oyla sayın Kılıçdaroğlu’na bizden giden oy aynı. Pek çok ahmak, bizim partimizin seçmeninin oy vermediğini, teşkilatlarımızın çalışmadığını iddia ediyorlar.

“İttifak sistemiyle yol yürümeyeceğiz”

Biz ittifak sisteminden vazgeçtik. Türkiye için eğile büküle öldük. Bundan sonra yok. İttifak sistemiyle yol yürümeyeceğiz. Sadece bugün değil 2028’de de kendi başımıza gireceğiz. Bu ortak seçilmiş belediye başkanlarımızı kötüleyeceğimiz anlamına gelmez. İstanbul’u alan Türkiye’yi alamıyormuş. Biz alamadık. İster beni suçlayın ister başkasını. Pek çok CHP’li siyasetçi arkadaşımız televizyonlarda 15 milletvekili mevzuunu söylüyorlar. Bunun bir ödemesi vardıysa İstanbul ve Ankara’yı hediye ederek kendilerine ödedik, hâlâ alacaklıyız.”

Paylaşın

Babacan’dan “Kur Korumalı Mevduat” Tepkisi: Asrın Ekonomik Felaketi

Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında hükümetin ilk 100 gününü değerlendiren DEVA Lideri Babacan, “Bakın deprem olmuş. Asrın felaketi 104 milyar dolar. Son dönemde yapılan vergi artışlarına gerekçi olarak da hep o deprem gösteriliyor değil mi? ‘Ne yapalım. Bu yükü paylaşacağız. Herkes fedakârlık yapsın’ diyorlar” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bu 104 milyar doların maliyetini karşılamak için âdeta ‘bu vergileri saldık’ diyorlar. Evet. Bu deprem asrın doğal felaketi olabilir. Ama bu 125 milyar dolarlık Kur Korumalı Mevduat (KKM) da asrın ekonomik felaketidir. Ve bu felaket bizzat Sayın Erdoğan tarafından bu memleketin başına getirilmiştir.”

Ali Babacan sözlerine şöyle devam etti: Seçimden sonra kur korumalı mevduat için kur farklarının tamamını ödemeye başlayan Merkez Bankası, bunun için karşılıksız para basmaktadır. Kur korumalı mevduatın büyüklüğü 125 milyar dolara ulaştı” diyerek ekonomi yönetimine sordu, “Karşılıksız para basarak ödenen bu kur farkları enflasyonu ne kadar azdırmaktadır?”

Hükûmetin ilk üç ayında üç kere faiz artıran Merkez Bankasına da değinen Babacan, “ ‘Bu kardeşiniz iş başında oldukça faiz yükselemez’ dedi. Seçimden hemen sonra da Merkez Bankası 3 ayda 3 kere faiz arttırdı ve 3 ayda faiz tam 3 katını çıktı. Seçime giderken politika faizi yüzde 8,5. Seçimden sonra yüzde 25. Rakamlar ortada. Kredi faizlerine de şöyle bakalım. Seçimden önce kredi faizleri belli noktalarda tutulmaya çalışıyor. Seçimden sonra fırlayıp gidiyor” ifadelerini kullandı.

Babacan, bugün partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında hükümetin ilk 100 gününü değerlendirdi. Babacan, şunları söyledi:

“Merkez Bankası’na yapılan kadro değişiklikleri olumlu yönde atılmış bir adımdır. Kabine üyelerinde bazılarıyla ilgili de bizim değerlendirmelerimiz olumludur. Sadece üst düzeyde yapılan birkaç atama yeterli değildir. Seçimden sonra Kur Korumalı Mevduat için kur farklarının tamamı Merkez Bankası’na ödettirilmeye başlandı.

Merkez Bankası bunu ödeyebilmek için harıl harıl para basıyor. Para basıldığında ülkede enflasyon artıyor, herkesin cebinden alınıyor, bankada parası olanın hesabına ekleniyor, özeti bu. Bu ödenen kur farkı tutarı hala gizleniyor. Kur Korumalı Mevduatın büyüklüğü yaklaşık 125 milyar dolara ulaştı. Bu kadar büyük bir rakamla ilgili siz gerçekleri niye gizliyorsunuz?

Cumhurbaşkanı’nın ifadelerine göre 6 Şubat depremlerinin maliyeti ülke ekonomisine 104 milyar dolar. Son dönemde vergi artışlarına gerekçe olarak deprem gösteriliyor. Evet, deprem asrın doğal felaketi olabilir ama bu 125 milyar dolarlık Kur Korumalı Mevduat da asrın ekonomik felaketidir. Bu felaket de bizzat sayın Erdoğan tarafından bu memleketin başına getirilmiştir.

Kur Korumalı Mevduat ile ilgili varsayımınız nedir? Kur Korumalı Mevduata karşılıksız basılacak para ne kadar olacaktır? Bunları bilmek istiyoruz. Orta Vadeli Program’da bunlardan bahsedilmemiş. Buradan ekonomi yönetimine sesleniyorum; rasyonel politikalara dönme konusunda samimiyseniz önce şeffaf olun, kimseyi aldatmayın çünkü doğru hesaptan kaçmaz.

Seçimden evvel bana ekonomiyi sorduklarında en çok hangi kelimeyi açıklamıştım hatırlıyor musunuz? Güven. Hala aynı noktadayım. Sayın Erdoğan, zamanında benim yakın çalıştığım bazı ekonomi kurmaylarını iş başına getirerek 2015’ten beri kendi yarattığı güven bunalımını çözebileceğini düşünüyor.

Bu güven bunalımı bir iki atamayla düzelmez. Son bir ayda enflasyonu biraz yüksek açıkladı diye herkes diyor ki ‘acaba TÜİK bundan sonra değişecek mi? Eğer şeffaflık diyorsanız, rasyonalite diyorsanız, güven diyorsanız TÜİK yönetimini tamamen değiştirin. Etkin ve bağımsız bir yönetim yapısı oluşturun. Yeniden kredibilite kazanana kadar TÜİK’in mutlaka dış denetime tabi tutulması lazım.

Sayın Erdoğan seçimlerden hemen sonra zam üstüne zam yağdırdı vergi üstüne vergi ekledi. Vatandaşlara yaptığı maaş artışları hızla eriyip buharlaşıp gidiyor. Bu ilk 100 günde yoksulluk daha da arttı. Kapı kapı borç dilenmeye devam ediliyor. Seçimden önce kuru düşük gösterdiler seçimden sonra patlattılar, dolar rakamları mayıs sonunda 20 lira bugün 27 liraya çıkmış. Aynı şey benzin ve mazot fiyatları için de geçerli.

Seçim için sandığa giderken çiftçi mazota 20 lira ödüyordu bugün 40 lira ödüyor. Bir başka örnek faiz. ‘Bu kardeşiniz iş başında oldukça faiz yükselemez’ dedi. Seçimden hemen sonra da Merkez Bankası üç ayda üç kez faiz arttırdı… Merkez Bankası ve hükümete buradan çağrı yapıyorum, tüketici kredisiymiş, şuymuş buymuş bunları anlıyorum ama ihracat reaksiyon kredisinde kısıtlama yapmayın.

“2026’da tek haneli enflasyon öngörüyorlar”

Hükümetinizin ilk üç ayında Merkez Bankası tam üç kez faiz arttırdı. Söyleyecek hiçbir sözünüz yok mu? Sayın Erdoğan bu millete bir açıklama borcunuz var. Her konuda konuşuyorsunuz faiz konusunda niye 100 gündür susuyorsunuz? Seçimden önce, ‘Vatandaşlarımız müsterih olsun, enflasyonu yine tek haneye indireceğiz’ diyen Sayın Erdoğan, bu yıl sonu için enflasyon öngörüsünü önce yüzde 58’e, yeni açıklanan Orta Vadeli Program’da ise yüzde 65’e çıkardı.

Bu arada, yüzde 65 rakamının da gerçekler karşısında iyimser kaldığını, piyasa beklentisinin yüzde 70-75 aralığına çıktığını hatırlatalım. 5 yıldır enflasyonun tek haneye ineceğini yüzleri kızarmadan tekrar edenler, şimdi kağıt üstünde bile ancak 2026’da tek haneli enflasyon öngörüyorlar.

Unutmayalım, OVP’de tek haneli enflasyon için koydukları hedef ta 2026’nın sonu. Ölme eşeğim ölme. Şu anda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli sorun enflasyondur. Sayın Erdoğan artık enflasyonla yönetmeye alıştı. Merkez Bankası’nın kontrolünü eline geçirdiği andan itibaren Türkiye’de enflasyon yükselmeye başladı ve bir türlü düşmüyor. Düşmeyecek de… Orta Vadeli Program’da, kur ile enflasyon arasında, büyüme ile enflasyon arasında ve diğer önemli makro iç hedef, tahmin ve çalışma varsayımlarında içsel tutarlılık göremiyoruz.

Çıplak gözle gördüğümüz kadarıyla kamuda israf tam gaz devam ediyor. Lüksten de şatafattan da vazgeçilmiyor. Koskoca Türkiye’nin maliye politikası tamamıyla vergi ve zamlara dayanmış durumda. Bu uygulamaların bedelini yine, her zamanki gibi çalışan nüfus ve geniş halk kesimleri ödüyor, ödeyecek. Gerçek enflasyonu geçtim, kendi öngördükleri iyimser orana göre bile memura, emekliye zam yapmaya niyetleri yok. Bu hak mı? Reva mı?

Geçen hafta Sayın Erdoğan yeni anayasadan söz etti. Uzun zamandır dillendiriyor. İyi de mevcut anayasaya uymayan, kanunları tanımayan, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan bir iktidar; yeni anayasa yapsa ne olur, yapmasa ne olur? Hâlâ AİHM kararlarına uyulmuyor. Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmuyor. Hükümet seçimlerden evvel kamuda işe alımlarda mülakatları kaldıracağını söylemişti. Ne oldu? Kaldırmadı. Bugün mülakat uygulamasıyla beraber haksızlıkların, kayırmacılığın devam ettiğini üzülerek görüyoruz.

İlk 100 günde kadına yönelik şiddetle ilgili veya kadın istihdamıyla ilgili önemli bir adım görmedik. Sürekli olarak kadın meselelerinde ülkeyi geriye götürebilecek adımların tedirginliği yaşanmakta. Çevre konusunda yapılanlar, yapılabileceklerin yanında çok çok zayıf kaldı. Sağlıkta mevcut sorunlar devam ederken, bazı hastanelerde ve branşlarda randevu kuyruklarının gittikçe uzadığını görüyoruz.

Türkiye’nin en iyi dönemlerinde çok sık vurgu yaptığım iki konu eğitim ve hukuk. Dünyada eğitim sistemlerinin sorgulandığı, yeni arayışlar içine girildiği bir zamandan geçiyoruz. İktidar biliyorsunuz seçimden evvel gençlere çok güzel bir vaat verdi. ‘Bir defaya mahsus gençlere cep telefonu ve bilgisayar alımlarında vergi muafiyeti sağlanacak’ dediler. Sonra baktık, muafiyet sağlanan ürünlerle ilgili kısıtlamalar getirildi.

“Çiftçinin kullandığı mazotun ÖTV’sini iade edin”

Seçimlerden önce mazotun litre fiyatı 20 lira iken bugün itibarıyla 40 liranın üzerinde. Bu ne demek biliyor musunuz? 100 günde yüzde 100’den fazla artış demek. Mazot yüzde 100 arttı, hükümet mısırın fiyatını sadece yüzde 5 artırdı. 5,70’den 6 liraya çıkardı. TMO’da randevu kuyruğu olduğu için çiftçimiz piyasada mısırı 5 liraya satmak zorunda kalıyor. Buradan iktidara derhal yapması gerekenleri söylüyorum, çiftçinin kullandığı mazotun ÖTV’sini iade edin. Çiftçiye elektriği, normal tarifeden değil, daha ucuza verin. Kredilerin geri ödenme zamanını ürün hasat dönemine göre belirleyin.

Zamlara Merkez Bankası karar vermiyor. Zamlara bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan karar veriyor. Hiç kimse bu ülkede bir akaryakıt fiyatını, vergi artışının Cumhurbaşkanı’ndan habersiz olabileceğini düşünmesin. Dolayısıyla Merkez Bankası zam yapmıyor, zammı yapan Cumhurbaşkanı. Ya kendi yapıyor bizzat ya da kendi bilgisi dahilinde yapılıyor.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ancak ‘Merkez Bankası Başkanı 5 yıllığına atanır ve Cumhurbaşkanı bile görevden alamaz’ diye bir kanun düzenlemesi olursa biz Merkez Bankası’nın gerçekten bağımsız olduğuna inanırız. Aksi halde, her an tek bir imzayla görevden alınabileceğini bilen bir Merkez Bankası Başkanı, Para Politikası Kurulu üyeleri asla bağımsız çalışamaz.”

Paylaşın

Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye 400 Milyon Euro Deprem Yardımı

Avrupa Birliği (AB), 50 binden fazla can kaybına ve 11 ilde büyük yıkıma neden olan Kahramanmaraş Pazarcık ve Elbistan merkezli depremler nedeniyle Türkiye’ye 400 milyon euro yardım sağlayacak.

DW Türkçe’nin aktardığına göre Avrupa Birliği (AB) Konseyi tarafından yapılan açıklamada, Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’ye yardım konusundaki tavsiyesinin onaylandığı belirtildi. Açıklamada Türkiye’nin yanı sıra Romanya ve İtalya’ya da mali destek sağlanacağı vurgulandı.

Buna göre, Romanya’ya bu yılın Mart ve Nisan ayları ile geçen yıl Temmuz-Ağustos aylarında yaşanan kuraklık nedeniyle 33,9 milyon euro mali destek verilecek. İtalya’ya ise ülkenin orta bölgelerinde Eylül 2022’de yaşanan aşırı yağışlar ve meydana gelen sel felaketi nedeniyle 20,9 milyon euro yardım sağlanacak.

Avrupa Birliği’nin (AB) 2023 bütçesinden Dayanışma Fonu’na aktarılacak para ile bu fona başvuruda bulunan Türkiye, İtalya ve Romanya’ya ödeme yapılması öngörülüyor. Ödeme yapılabilmesi için Avrupa Parlamentosu’nun da onay vermesi gerekiyor. Konunun parlamentonun gündemine Ekim ayının başında gelmesi bekleniyor.

Avrupa Birliği (AB) Dayanışma Fonu, AB üyesi ülkelerle üyeliğe aday olan ülkelerde yaşanabilecek büyük felaketler sonrasında yardım edilmesini öngörüyor.

Kahramanmaraş depremleri

2023 Kahramanmaraş depremleri ya da 2023 Türkiye-Suriye depremleri, 6 Şubat 2023’te dokuz saat arayla meydana gelen, merkez üsleri sırasıyla Kahramanmaraş’ın Pazarcık ve Elbistan ilçeleri olan, 7,8 Mw  (± 0,1) ve 7,5 Mw  büyüklüklerindeki iki deprem.

Depremler sonucunda Türkiye’de resmî rakamlara göre en az 50 bin 783, Suriye’de ise en az 8 bin 476 kişi hayatını kaybetti ve toplam 122 binden fazla kişi ise yaralandı. Depremlerin ardından büyüklüğü 6,7 Mw ’e kadar varan 40 binden fazla artçı sarsıntı gerçekleşti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş en büyük, en uzun ve en şiddetli deprem olarak kayıtlara geçti.

Pazarcık merkezli ilk deprem, Türkiye ve Suriye’nin yanı sıra Lübnan, Kıbrıs, Irak, İsrail, Ürdün, İran ve Mısır’ın da yer aldığı geniş bir coğrafyada hissedildi. İki büyük deprem, yaklaşık 350.000 km2 (140.000 mil kare) alanda Almanya’nın toplam yüz ölçümü kadar bir bölgede hasara yol açtı ve Türkiye nüfusunun %16’sını oluşturan 14 milyon kişiyi etkiledi.

Türkiye’de en az 35 bin 355 bina yıkıldı ve aralarında Gaziantep Kalesi, Habib-i Neccar Camii, Kahramanmaraş Ulu Camii, Hatay Meclis Binası, Şirvan Camisi, Adıyaman Ulu Camii, Elbistan Ulu Camii ve İskenderun’daki Latin Katolik Kilisesi’nin de bulunduğu birçok tarihî yapı ağır hasar aldı veya yıkıldı.

102 ülke Türkiye’ye yardım teklifinde bulunurken 88 ülkeden 9 bin 315 arama-kurtarma personeli deprem bölgelerine sevk edildi. Onlarca ülke ilk yardım malzemesi, teçhizat, sağlık ekibi gönderdi ve taziye mesajları yayımladı. Ayrıca Ermenistan-Türkiye sınırı yardım sevkiyatı için otuz yıl aradan sonra ilk kez açıldı.

Hükûmet, deprem bölgesi için doğal afet ve salgın gibi acil durumlarda uluslararası kuruluş ve ülkelerden yardım çağrılarını kapsayan en yüksek acil durum olan 4. seviye alarm ilan edildiğini açıkladı. Ayrıca depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edilirken Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye’yi sarsan depremler için 3. seviye acil durum ilan etti.

Daha sonrasında olağanüstü hal ilan edilen il sayısı 17’ye yükseldi. Türkiye’de eğitim ve öğretime depremlerden etkilenen on ilde 1 Mart’a, kalan illerde ise 20 Şubat’a kadar ara verilirken tüm üniversitelerde 2022-2023 öğretim yılı bahar döneminde ikinci bir karara kadar uzaktan eğitime geçilmesine karar verildi.

Depremlerde hayatını kaybedenler için Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yedi gün, Kosova, Arnavutluk, Kuzey Makedonya ve Bangladeş’te ise bir gün ulusal yas ilan edildi. Aralarında Adalet ve Kalkınma Partisi Adıyaman Milletvekili Yakup Taş, eski Gana Millî Futbol Takımı futbolcularından Christian Atsu, Yeni Malatyaspor kalecisi Eyüp Türkaslan ve eski Suriye millî futbol takımı futbolcularından Nadir Çuhadar’ın da yer aldığı isimler enkaz altında kalarak öldü.

Yürütülen çalışmalar kapsamında 883 bin bağımsız bölümden oluşan 17.491 bina acil yıkılacak, 179.786 bina ağır hasarlı olarak tespit edildi. Depremlerden etkilenen illerde yıkılan ya da imara aykırı değişiklik tespit edilen binalarla ilgili soruşturmalarda, 108 müteahhit, 173 yapı sorumlusu, 18 yapı sahibi ve binalarda değişiklik yapan 18 kişi olmak üzere toplam 317 şüpheli tutuklandı. Afet sonrası 2 milyon 273 bin 551 kişi barınma sorunu yaşarken en az 5 milyon kişinin bölgeden farklı kentlere göç ettiği tahmin edilmektedir.

Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından 18 Mart 2023’te yayımlanan rapora göre depremlerin Türkiye ekonomisine toplam maliyeti 2 trilyon lira (103,6 milyar dolar) oldu. Ancak 2023 Meclis Deprem Araştırma Komisyonu Raporu’na göre depremin toplam maliyeti 148.8 milyar dolar oldu. Türkiye’nin 2023 gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 9’una denk gelen maddi zarar, 1999 Marmara Depremi’nin yol açtığı maddi kaybın yaklaşık 6 katından fazla oldu.

Dünya Bankası, depremlerin Suriye’ye doğrudan maliyetinin ise toplamda 5,1 milyar $ olduğunu duyurdu. İki ülkede toplam 153.9 milyar dolar maddi zarara yol açan depremler, dünyada en çok maddi zarara sebep olan üçüncü deprem oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), depremler sonucu Türkiye’de 658 bin, Suriye’de ise 170 bin çalışanın geçim olanaklarını kaybettiğini duyurdu.

Pazarcık’ta meydana gelen 7,8 Mw  büyüklüğündeki ilk deprem, büyüklüğü 7,8~8,0 Ms olarak tahmin edilen 1668 Kuzey Anadolu depreminden sonra Anadolu topraklarında gerçekleşen en büyük ikinci deprem ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en büyük deprem olarak kayıtlara geçti. Ayrıca, Elbistan merkezli 7,5 Mw  büyüklüğündeki ikinci deprem, Türkiye’de meydana gelen depremler arasında en büyük üçüncü depremdir.

Deprem bölgesinde 400 km yüzey kırığı oluşurken, bölge 3 ila 9 metre batıya kaydı. 1999 Gölcük depreminin yaklaşık iki katı büyüklüğe, saldığı enerji bakımından ise yaklaşık 2,8 katı güce sahip olan Kahramanmaraş depremleri, 1939 Erzincan depremini geride bırakarak Türkiye’de en çok can kaybına yol açan deprem oldu. Aynı zamanda, 300 binden fazla insanın öldüğü 2010 Haiti depreminden bu yana dünya çapındaki en ölümcül depremdir.

Paylaşın

İYİ Partili Erdem: Güç Birliği Olmadan Büyük Şehirlerde Seçim Kazanmak Mümkün Değil

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem, “Referandum sürecinde Türkiye’ye zarar vereceğini bağıra bağıra uyardığımız yeni anayasa ve %50+1 mahkumiyeti ile yaralı olan Türk demokrasisi çok daha beter hale gelmiştir” dedi ve ekledi:

“Ancak bugün için ortada kapı gibi duran gerçek güç birliği yapmadan ülkede hiç bir seçimin kazanılamayacağıdır. Nitekim AKP kendisine yapılan yerel seçimlere ittifak yapmadan girelim çağrısı reddetmiştir. Hal böyle olup Cumhur İttifakı gerçeği sona ermedikçe önümüzdeki yerel seçimlerde de güç birliği olmadan büyük şehirlerde seçim kazanmak mümkün değildir.”

Erdem, açıklamasının devamında, “AKP tarafından Türkiye’nin içine sokulduğu ve demokratik bir anayasa olmadan değişmesi mümkün olmayan İttifak rejimini kötülemek ile iktidarı yenmek de mümkün değildir” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti’in yerel seçimlerde 81 ilde aday çıkaracağını ve büyükşehirlerde de seçime kendi adaylarıyla gireceğini açıklamasının ardından İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem’den yerel seçimlerde ittifak tartışmasına dair dikkat çekici bir açıklama geldi. Erdem’in konuya ilişkin sosyal medya üzerinden yaptığı açıklama şöyle:

“İttifak sisteminin bu ülkeye yaramadığı, milletin ve sosyal yapının daha da bölünmesine yol açtığı, demokrasiye zarar verdiği açıktır. Koalisyonların ülkeyi mahvettiği iddiası ile Anayasayı değiştirerek Türkiye’yi %50+1 e mahkum eden AKP ve MHP, Türkiye’yi koalisyondan bin beter olan ittifak rejimine mahkum etmiştir. Referandum sürecinde Türkiye’ye zarar vereceğini bağıra bağıra uyardığımız yeni anayasa ve %50+1 mahkumiyeti ile yaralı olan Türk demokrasisi çok daha beter hale gelmiştir.

Ancak bugün için ortada kapı gibi duran gerçek güç birliği yapmadan ülkede hiç bir seçimin kazanılamayacağıdır. Nitekim AKP kendisine yapılan yerel seçimlere ittifak yapmadan girelim çağrısı reddetmiştir. Hal böyle olup Cumhur İttifakı gerçeği sona ermedikçe önümüzdeki yerel seçimlerde de güç birliği olmadan büyük şehirlerde seçim kazanmak mümkün değildir. AKP tarafından Türkiye’nin içine sokulduğu ve demokratik bir anayasa olmadan değişmesi mümkün olmayan İttifak rejimini kötülemek ile iktidarı yenmek de mümkün değildir.

“Seçimi kaybettiren Millet İttifakı’nın akıllıca hareket etmemesidir”

Genel seçimi muhalefete kaybettiren ittifak sisteminin kötülüğünün yanısıra asıl Millet İttifakının akıllıca hareket etmemesidir. Akıl bir yana konup hırslar öne çıkınca seçimin de kaybedileceği açıktır. Akılla, matematik biliminin gerçeği ile, Türkiye düşünülerek, ülkeden ümidini kesen, duyduğu bıkkınlık ve hayal kırıklığı ile muhalefeti cezalandırmak için oy atmaya gitmeyecek olan ‘muhalif seçmenin psikolojisi’ düşünülerek hareket edilmez ise yerel seçimlerde de sonuç değişmez.”

Paylaşın