MHP’de İstifa Depremi

MHP’li Sorgun İlçe Belediye Başkanı Mustafa Erkut Ekinci, partisinden istifa ettiğini açıkladı. MHP ise Ekinci’nin parti ilkeleriyle bağdaşmayan davranışları nedeniyle listeden çıkarıldığını duyurdu.

Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Milliyetçi Hareket Partili (MHP) Belediye Başkanı Mustafa Erkut Ekinci, partisinden istifa ettiğini ve görevine bağımsız olarak devam edeceğini duyurdu.

Sorgun Belediye Başkanı Mustafa Erkut Ekinci, istifa kararını kamuoyuna yaptığı bir açıklama ile bildirdi. Ekinci, kararının gerekçesini, “Son günlerde yaşanan gelişmelerin partime, camiama ve yıllardır yol yürüdüğüm dava arkadaşlarıma zarar vermemesi adına önemli bir karar almış bulunuyorum” ifadeleriyle açıkladı. Ekinci, bu kararla birlikte bağımsız bir belediye başkanı olarak devam edeceğini belirtti.

Gazete Pencere’de yer alan habere göre; Ekinci’nin istifa açıklamasının ardından MHP Genel Merkezi’nden de konuya ilişkin bir bilgilendirme yapıldı. Genel Başkan Yardımcısı ve Ankara Milletvekili Sadir Durmaz tarafından yapılan açıklamada, “Sorgun Belediye Başkanı Mustafa Erkut Ekinci, parti ilke ve politikalarımızla bağdaşmayan davranışları nedeniyle belediye başkanları listemizden düşürülmüştür” ifadeleri kullandı.

Paylaşın

Erdoğan’dan Özel’in “Gizli Pazarlık” İddiasına Yanıt: Uyduruyor

CHP Lideri Özgür Özel’in açıklamalarına yanıt veren Erdoğan, “O da yanımızda mıydı? Siz inanmıyorsunuz bu tür şeylere değil mi? Arkadaşlar, sağıra hakaret etmek istemem de sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor” dedi.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) 80. Genel Kurulu’na katılmak üzere gideceği ABD’ye hareket etmeden önce, Atatürk Havalimanı’nda açıklamalarda bulundu.. Erdoğan’ın konuşmasından öne çıkan bölümler şöyle:

Filistin’de soykırım sürerken Trump’ın oğlu ile yaptığı görüşmeyi ifşa edip “Boeing pazarlığı” iddiasını öne süren CHP lideri Özgür Özel’e yanıt veren Erdoğan, “Sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor” ifadelerini kullandı. “Bizler, uçak alımlarını falan Özgür Özel’e sorarak bugüne kadar yapmadık ve yapmayız. Biz Sayın Trump’la herhangi bir alışveriş, Türkiye-Amerika arasında yapacak olursak, bunu zaten oğluyla yapmamıza gerek yok, Trump’ın bizzat kendisiyle yaparız” dedi.

Erdoğan, 25 Eylül Perşembe günü Washington’a geçerek ABD Başkanı Donald Trump’la bir görüşme gerçekleştireceğini söyledi. Bu görüşmede ticaret, yatırım, savunma sanayisi başta olmak üzere ikili iş birliğini güçlendirecek konuları değerlendireceklerini belirten Erdoğan, şöyle devam etti:

“Bölgesel meseleler elbette gündemimizin ilk sırasında yer alacak. İki dost ve müttefik olarak yakın istişare ve koordinasyonumuzun önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Sayın Trump’ın küresel barış vizyonuna ve bu uğurda ortaya koyduğu çabalara desteğimizi daha önce ifade etmiştik. Adil bir barışın kaybedeninin olmayacağına inanıyoruz. Bölgemizde barışın korunması, istikrarın güçlendirilmesi, çatışma ve gerilimlerin durdurulmasında biz liderlere büyük sorumluluk düşüyor. Ziyaretimizin ve yapacağımız görüşmelerin ülkemiz, milletimiz, bölgemiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum.”

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamalarının sorulması üzerine Erdoğan şunları söyledi: “O da yanımızda mıydı? Siz inanmıyorsunuz bu tür şeylere değil mi? Arkadaşlar, sağıra hakaret etmek istemem de sağır duymaz uydurur. Bu adam da durmadan böyle uydurup duruyor. Buna Partimizin Sözcüsü gereken cevabı en güzel şekliyle verdi. Ve bizler de ilk fırsatta çok daha geniş manada gereken cevabı vereceğiz. Bizler, uçak alımlarını filan Özgür Özel’e sorarak bugüne kadar yapmadık ve yapmayız. Zaten bu işlerden de anlamaz. Onun kıratı değil. Dolayısıyla biz Sayın Trump’la herhangi bir alışveriş, Türkiye-Amerika arasında yapacak olursak, bunu zaten oğluyla yapmamıza gerek yok. Trump’ın bizzat kendisiyle yaparız.

Özgür Özel ne demişti?

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda, Filistin’de soykırım devam ederken Tayyip Erdoğan’ın Trump’ın oğlu Trump Jr. ile 13 Eylül Cumartesi günü Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde gizli bir görüşme gerçekleştirdiğini söylemiş ve “pazarlık yapıldığını” öne sürmüştü

ABD’nin doğruladığı ziyaret için Özel, şunları kaydetmişti: “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 14’e 1’le İsrail’e karşı Filistin’i destekleyen karar alındı, o kararı Trump veto etti. Bu Trump’ın oğluyla gitmiş İstanbul’da gizli görüşme yapmış. Görüşmede, Amerika’daki seyahati sırasında Trump’tan randevu istemiş. Trump‘ın oğlu demiş ki, ‘O günlerde olmaz, ayın 30’unda olsun. Git bir hafta sonra gel’… O da ‘Bir hafta sonra olmaz, 8-9 Ekim’de olsun’ demiş. Ama karşılığında bir şey istiyorlar.

Trump’ın oğluna diyor ki, ‘Bana bir randevu ayarlarsanız, Trump’la canlı yayında bütün dünyanın gözünün önünde Amerika’dan 300 tane Boeing uçağı almanın siparişinin sözünü veriyorum’… Bu şartla görüşme ayarlamaya çalışıyorlar. Filistin’i yalnız bırakan, kendi iktidarı için Trump’la anlaşan, Trump’ın icazeti ile 19 Mart darbesini yapan Tayyip Erdoğan’ı kınıyorum ve bir an önce bu görüşmeye açıklık getirmeye davet ediyorum.”

Paylaşın

Gençler Aylık Dört Bin Lirayla Yaşamaya Çalışıyorlar

Ekonomik koşullar, gençlerin eğitim ve kariyer hedeflerinin önüne geçerken, iş arayan mezunların yüzde 50,8’i ayda 4 bin lira ve altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor.

Araştırma şirketi Youthall tarafından hazırlanan 2025 Gençlerin Beklenti ve Yönelimleri Araştırması gençlerin yaşam koşullarındaki ağır tabloyu ortaya koydu.

Araştırmaya göre, ailesiyle yaşayan öğrenci oranı 2024’te yüzde 40,5 iken bu yıl yüzde 44,2’ye yükseldi. Mezunlarda ise tablo çok daha çarpıcı. Geçen yıl yüzde 69,7 ailesiyle yaşarken bu oran, 2025’te yüzde 76,7’ye çıktı.

Çalışma, gençlerin büyük bölümünün aile desteği olmadan ayakta kalamadığını gösteriyor. Öğrencilerin yüzde 66’sı ailesinden düzenli maddi destek aldığını belirtirken, 5 öğrenciden 1’i haftalık bin TL ve altında bir gelirle geçimini sağlamak zorunda. Genel tabloya bakıldığında öğrenciler çoğunlukla aylık 4 ila 8 bin TL arasında bir bütçeyle yaşamını sürdürüyor.

Araştırmada mezunların koşullarının daha kötüleştiği dikkat çekiyor. İş arayan mezunların yüzde 50,8’i ayda 4 bin TL ve altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Kirada kalabilenlerin oranı ise öğrencilerde yüzde 11,1, mezunlarda ise yüzde 11,8’de kaldı.

Raporda, ekonomik koşulların gençlerin hayallerinin önüne geçtiği, geçim kaygısının eğitim ve kariyer hedeflerinin önüne geçtiği vurgulandı.

Paylaşın

Ahmak Davası: İmamoğlu’nun Siyasi Yasak Cezası Onandı

Ekrem İmamoğlu hakkında açılan “Ahmak Davası”nda siyasi yasak da içeren 2 yıl 7 ay 15 günlük ceza onandı. İmamoğlu’nun avukatı Kemal Polat, kararı Yargıtay’da temyiz edeceklerini söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 13 bin oy farkla kazandığı 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin iptal edilmesi üzerine yaptığı basın açıklamasında, “YSK Başkanı’na ve üyelerine hakaret ettiği” iddiasıyla açılan davada 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası verilip, siyaset yasağı kararı alınmıştı.

Dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi, bugün kararını açıkladı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi’nin kararında, Yapılan yargılama sonunda toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre verilen hükümde aşağıda belirtilen husus dışında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığının anlaşıldığı öne sürülerek, itiraz başvurusunun esastan reddedilmesine karar verildi.

İstinaf mahkemesi verdiği kararda itiraz yolunun açık olduğunu belirtti. Yargıtay da kararı onarsa İmamoğlu’nun siyasi yasağı kesinleşecek.

Ne olmuştu?

Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2019’da İBB Başkanı seçilmişti. Yapılan itirazlar nedeniyle mazbatasını 17 günde almış ve 17 Nisan’da göreve başlamıştı. İmamoğlu’nun görevinin 18. gününde Türkiye’de seçimleri organize eden Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 6 Mayıs’ta seçimlerin tekrarlanmasına karar vermişti.

İstanbul’da 23 Haziran’da yapılan seçimde İmamoğlu çok daha büyük farkla yeniden İBB Başkanı seçilmişti. İmamoğlu Kasım 2019’da Fransa’nın Strasbourg kentinde düzenlenen Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’ne davetli olarak katılmış ve bir konuşma yapmıştı.

Dönemin İçişleri Bakanı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu, İmamoğlu için “Avrupa Parlamentosu’na gidip Türkiye’yi şikayet eden ahmağa söylüyorum. Bunun bedelini bu millet sana ödetecek” demişti.

İmamoğlu’nun Soylu’ya yanıtı, “31 Mart’ta seçimi iptal edenler ve dünyada, Avrupa’da, onların gözünde nereye düştüğümüz noktasında, o olan şeylere, biten şeylere baktığımızda, tam da işte 31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır. Önce ona bir odaklansın” olmuştu.

Bunun üzerine YSK üyeleri, “hakarete uğradıklarını ve mağdur olduklarını” belirterek İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Başsavcılığın hazırladığı iddianamede “kurul halinde çalışan kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı alenen hakaret” suçundan İmamoğlu’nun dört yıl bir aya kadar hapis cezasına çarptırılması istenmişti.

İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada İmamoğlu’na iki yıl yedi ay 15 gün hapis ve siyasi yasak cezası verilmişti. Dava, son iki yıldır Türkiye’de temyiz mahkemesi olarak da kabul edilen Yargıtay’a bağlı İstinaf Mahkemesi’nde görülüyordu.

Paylaşın

Erdoğan, Ekonomi Üzerinden CHP’yi Hedef Aldı

Erdoğan, “Ana muhalefetin son 6 aydır bütün çabası ülkemizin 23 yılda ağır bedeller ödeyerek elde ettiği istikrar ve güvenini zedelemektir. Boykot çağrılarından, batılı medyaya ülkemizin şikayet edilmesine, sokaklarımızı karıştırmaya kadar yaptıkları bunun içindir” dedi ve ekledi:

“Kendileri kargaşa ve kriz içerisindeler, istiyorlar ki Türkiye de aynısını yaşasın. Her yolu denediler ama muvaffak olamadılar. Kendi ikbal faturalarını millete ödetmeyi başaramadılar. Bundan sonra da ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler. Daha müreffeh bir gelecek için dayanışma ruhunu büyütmeye sizi davet ediyorum.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haliç Kongre Merkezi’ndeki 2025-2029 Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı Tanıtım Töreni’ne katıldı. “Asırlardır Anadolu ve Trakya’yı mahmur eden, dayanışmanın kitabını yazan ahiliğin günümüzdeki temsilcilerine her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyoruz” diyen Erdoğan özetle şunları söyledi:

“İmece kültürünün devamı olarak kooperatifler geliyor. Bu sistem özellikle dezavantajlı grupların ekonomiye katılımını sağlayan özgün bir iş birliği modelidir. Küçük girişimci de kadın girişimci de birdir, beraberdir, tek başına olduğundan çok daha güçlüdür. Türkiye olarak çok dinamik bir ticari hayata sahibiz. Emekçilerimiz 81 vilayetimizle birlikte dünyaya el emeği göz nuru ürünlerini gönderiyor.

Hali hazırda 6.5 milyonumuzun ortağı olduğu 62 bin kooperatif faaliyet gösteriyor. Kooperatifler dünyada da ön plana çıkmaya başladı. Vahşi kapitalizmin acımasız dişleri arasında ezilmek istemeyen girişimciler kooperatiflere sığınıyor. Pek çok devleti geride bırakan küresel şirketlerle mücadelede yerel büyük firmalara bile yetersiz kalıyor. Bu şirketlerin küçükleri yuttuğuna şahit oluyoruz. Daha ürkütücü boyutlara ulaşan bu durum kooperatifçiliği teşvik eden temel aktördür.

Dünya genelinde 3 milyon kooperatif bulunuyor. Nüfusun yüzde 12’si bir kooperatifin iş ortağı. Toplam ciro 2,4 trilyon doları aşıyor. 2025 yılı BM tarafından kooperatifler yılı ilan edilmesini çok yerinde kabul ediyoruz. Kooperatif kültürünü yaygınlaştırmaya özel önem veriyoruz. Hala kat etmemiz gereken mesafe var. 2025-2029’u kapsayan yeni planla inşallah bunu başaracağız. Planımızın kooperatifçiliği bir adım daha ileri götüreceğine inanıyoruz. Strateji belgesinde dijitalleşmeden yeni kooperatif türlerine, kurumsal finansal kapasitelerin artırılmasına kadar pek çok hedefe yer verdik. Gelecek 5 yıla kılavuzluk yapacağına inandığım planı hazırlayanlara teşekkür ediyorum.

Kooperatiflerin kuruluşunu teşvik etmek, mevcutların ticari kapasitesini artırmaya destek veriyoruz. 2020’de programımızı uygulamaya başladık. 772 kooperatifin 826 projesine toplam 110,5 milyon liralık hibe desteği verdik. Geçen yıl başında 2 kat artışa gitmiştik. Bu yıl 2,5 katına çıkardık. Sunulan makine, ekipman, demirbaş alım desteği 400 bin liradan 1 milyon liraya, fuar desteği 60 binden 150 bine, istihdamda yıllık 204 binden 266 bine yükselttik. Merakla beklenen 2025 yılı sonuçlarını 22 Eylül’de açıklıyoruz. Önümüzdeki yıl da desteği artıracağız.

Destek programından bir defa faydalanan kooperatiflerin 5 sene geçmeden tekrar başvuru yapamaması kuralını 4 yıla indiriyoruz. Kredi Garanti Fonu’nda yeni bir destek oluşturuyoruz. 100 milyon liralık fonla toplam 3 milyar liralık kredi imkanı sunacağız. İhracat desteklerinden yararlanabilmeleri için de ayrı bir çalışma yürütülüyor. Yöresel ürünlerin payının artırılması bir başka önceliğimiz. Ayrılan en az yüzde 1’lik raf oranını, bu oranı yüzde 2’ye çıkarıyoruz. Kadın kooperatiflerinin ürünlerindeki barkodlar ile gıda analizi için ödedikleri ücretlerde indirime gidiyoruz. Elektronik pazar yerlerindeki komisyonların düşürülmesinde bakanlığımız ile şirketler arasında iş birliği yapılacak. Engelli kardeşlerimizle gençlerimizi de unutmadık.

“Ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler”

23 yılda sizlerle birlikte el ele vererek çok güzel işler başardık. İmkansız denilen nice hedefe beraberce ulaştık. Pes etmedik. Ticaretten turizme, ihracattan istihdama 23 yıl önce hayal edilemeyen seviyelere geldik. Türkiye’yi daha da büyütecek, kalkındıracak güzel başarılara inşallah imza atacağız. Siyasette istikrar, ekonomide güven oldukça ülkemizin önü açıktır.

Ana muhalefetin son 6 aydır bütün çabası ülkemizin 23 yılda ağır bedeller ödeyerek elde ettiği istikrar ve güvenini zedelemektir. Boykot çağrılarından, batılı medyaya ülkemizin şikayet edilmesine, sokaklarımızı karıştırmaya kadar yaptıkları bunun içindir. Kendileri kargaşa ve kriz içerisindeler, istiyorlar ki Türkiye de aynısını yaşasın. Her yolu denediler ama muvaffak olamadılar. Kendi ikbal faturalarını millete ödetmeyi başaramadılar. Bundan sonra da ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler. Daha müreffeh bir gelecek için dayanışma ruhunu büyütmeye sizi davet ediyorum.”

Paylaşın

Babacan’dan “Erken Seçim” Yorumu: Ekonomik Şartlar Uygun Değil

Erken seçim ihtimaline dair değerlendirmede bulunan DEVA Lideri Ali Babacan, “Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var” dedi ve ekledi:

“Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ankara’da gazetecilerin sorularını yanıtladı. TELE1’de yer alan habere göre Babacan’ın açıklamalarının başlıkları şöyle:

“Bundan sonraki 10 yılı, 20 yılı, 30 yılı belirleyecek en önemli konu Amerika ve Çin olacak. Biz belki kendi içimizde çok dağıldığımız için, içeride bir sürü sorunlarla uğraştığımız için fazla konuşmuyoruz, tartışmıyoruz. Türkiye’nin bu konuda politikası nedir? Böyle bir şey yok. Peki Türkiye ne yapacak? Yok. Son dönemlerde de jeopolitik konularda gittikçe artan bir Çin-Amerika rekabeti değil, artık Çin-Amerika husumeti başlamış durumda. Bundan sonraki süreçte dünyadaki gelişmelerin gelinecek en önemli konulardan birisi o olacak.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi etkisiz. Konu Çin’i ilgileniyorsa Çin veto ediyor, Amerika’yı ilgilendiriyorsa Amerika veto ediyor, Rusya’yı ilgilendiriyorsa Rusya veto ediyor ve sistem işlemiyor. Uluslararası güvenlik açısından baktığımızda ciddi sıkıntılar var. NATO vardı ama NATO eski koruma şemsiyesi değil artık, bunu artık görmemiz gerekiyor. Amerika Avrupa’nın arkasındaki desteğini çekti. Amerika kendi savunma işlerine kendisi baksın diyor.

Türkiye bu Avrupa’nın kendi oluşturacağı savunma sistemine ne kadar entegre olabilir, ne kadar siyasi şartlar buna müsait ve bunu da görmemiz gerekecek. Bana göre Türkiye’ye çok önem kazandırır, Türkiye’ye çok çok faydalı olur. Ama buradaki pazarlık, müzakere nereye gider, nasıl olur? Avrupalılar eğer bize yönelse Türkiye’ye baştan katmaları gerekir. Yok siyasi gerekçelerle de Türkiye’ye bir miktar oyalayalım, pazarlık edelim diye düşünürlerse bu kayıp olur Türkiye için de Avrupa için de…

“Umut siyaseti bitti”

Hükümet, başarı üretemeyince ancak korkuyla insanların desteğini alacağını düşünüyor. Yani artık umut siyaseti bitti. 10 yıldır korku siyasetiyle yönetiliyor. İnsanları sürekli bir şeylerle korkutuyor. Korkutarak destek sağlamaya çalışıyor. Halbuki mesele dış güvenlikse, dış politikaysa, ülkenin ulusal çıkarları önemlidir. Ve bunun iletişimi kesinlikle Türkiye’nin zafiyetlerini açığa çıkarmaya dönük değil, Türkiye’nin gücünü perçinlemeye dönük olmalıdır. Ama iç siyaset kaygısı var

Demokraside ciddi bir kriz var dünyada. Popülist otokrat liderler çoğalıyor. Ve özellikle bu güvenlik riskleri de popülist otokrat liderleri besleyen bir zemin de oluşturuyor pek çok ülkede. ‘Kardeşim tehlike altındayız. Ne demokrasisi ne hukuku. Aklıma geleni yaparım siz bana destek verin ben de ülkeyi kurtarayım’ önerisi geniş kitlelerde kolay kabul görebiliyor. Bu tabii son derece tehlikeli son derece riskli bir durum.

Erdoğan’ın Gazze ile ilgili etkisi sıfırlanmış durumda. Sıfır… Sayın Erdoğan’ı bırakın Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı ortak zirve yapıyor. Daha zirvenin sonuç bilgisi yazılırken İsrail Gazze şehrini ilhak amaçlı işgal ediyor. Gerçekten çok ağır bir meydan okuma.

Öte yandan bakıyoruz Güney Afrika Cumhuriyeti dünyanın bir ucunda İspanya başka ucunda, onların attığı adımlar daha etkili oluyor. Biri gidiyor Lahey’e dava ediyor. Biri İsrail’e pek çok uluslararası etkinlikten dışlayacağıyla ilgili, protesto edeceğiyle ilgili, boykot edeceği gibi açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla bu da tabii ülkemiz açısından, İslam dünyası açısından ve Arap dünyası açısından son derece üzücü.

Günün birinde her iki tarafta da makul liderler olursa, makul liderler konuşarak pek çok sorunu çözebilir. Ama şu anda aklını, terazisini tamamen yitirmiş, sadece sadece kendi koltuğuna odaklanmış bir İsrail Başbakanı var. Türkiye’de de bugünden koltuk korumanın derdine düşmüş, hukuk dışı yollarla, yargıyı kullanarak muhalefetle uğraşan bir Cumhurbaşkanı var. Dolayısıyla iki tarafa baktığımızda da endişe var.

İç gündemde tabii en önemli konumuz hani ülke açısından 1 Ekim süreci dediğimiz bir süreç. Bahçeli geçen sene Meclis açılırken DEM milletvekillerinin elini sıktı. İlk o zaman gördük. Bu süreci, Türkiye’nin terör sorunu çözülmesi değil aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunların da çözülmesi gereken bir süreç olarak görüyoruz. Önce şu güvenlik meselesi bitsin. Ondan sonra diğer konulara geçilsin diyoruz. Yani biri bitsin, ondan sonra diğeri başlasın istiyoruz. Yoksa 10 yıl önceki çözüm sürecindeki komplikasyonların hepsini burada da görebiliriz.

Tabii bu komisyon çalışmaları, örgütle ilgili konular Suriye’de olup bitenden bağımsız değil. Yani aslında da pek konuşulmayan pek günlere getirilmeyen ama Suriye’deki gelişmelerle de paralel yürüyen bir süreçten bahsediyorum burada. Dolayısıyla Suriye’de SDG’nin Şam yönetimiyle entegrasyonu herhalde en kritik konu şu anda. Bu sadece milli güvenlik meselesi değil. Sadece elinde silah olan insanların Şam yönetiminin güçleriyle nasıl birleşeceği, nasıl entegre olacağının detayları önemli.

Zaten pazarlığın müzakerenin özünde o var. Ama aynı zamanda şu anda SDG’nin kontrolündeki bölge hem Suriye’nin hidrokarbon kaynaklarının hem de önemli su kaynaklarının, yani tarım arazilerinin olduğu bir bölge. Dolayısıyla bu sadece güvenlik değil aynı zamanda ekonomi, bütçe, doğal kaynaklar, onların da konuşulması gerekiyor ve umarım ki Suriye kaynaklı bir sıkıntı çıkmaz. Umarım ki Suriye’de gidecek herhangi bir terslik gelip bizim içerideki sürecimizi olumsuz etkilemez.

“Tutukluluk istisna olması lazım”

CHP ile ilgili yaşanan sürece baktığımızda iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti etkisizleştirmeyi amaçladığını görüyoruz. Hatta dizayn etmeye çalışıyor. Bir zamanlar, “Muhalefetin de yerli ve millisini oluşturmak herhalde bize düşecek” demişti. Bütün bu olanlara bakınca ben bu konuşmasını hatırlıyorum. Demokrasimiz adına son derece kaygı verici, son derece endişe verici bir gelişme. Tutukluluk istisna olması lazım.

Erdoğan kendisi tutuksuz yargılandı. Kendisiyle ilgili dava en son aşamalarda onaylandıktan sonra hapis cezası uygulandı. Mahkemenin kararı da yetmedi. Üst mahkemelere yargı yolu getirdikten sonra hapse girdi. O zaman da biz isyan ediyorduk. Ya hapse girdi yazıktır diyorduk. Fakat şu anda tutukluluk çok yaygın bir ceza aracı. Peşin hüküm, peşin infaz aracı olarak kullanıldı. Bu çok yanlış.

Sayın Erdoğan sık sık milli irade diyor. Milli iradeyi temsil ediyor. Ama muhalefet de milli iradeyi temsil ediyor. Bunu unutmayalım. Muhalefet milli piyangodan çıkmıyor ki. Sayın Erdoğan’a oy veren, AK Parti’ye oy veren her bir vatandaşımızın oyu ne kadar kutsalsa her bir muhalefet partisine oy veren vatandaşlarımızın oyu da bir o kadar kutsal. Dolayısıyla milli iradeyi tek ben temsil ediyorum. Aklıma eseni yaparım. Bu yanlış bir zihniyet.

Detaylara indiğimizde kurultaymış, İstanbul’un kongresiymiş, belediyelerin iddialarıymış, şunlarmış bunlar. Bunlar tarafsız yargı süreçlerinde yürütülebilir. Hatası olan varsa cezasını çeker. Yok gayet temiz şekilde yönetilirse belediye beraat eder. Şu andaki siyasi operasyonu görmemiz lazım. Onun için biz ilkesel olarak bu operasyonların yanlış olduğunu söylüyoruz.

Kaldı ki Sayıştay denen bir kurum var. Bu işlerde ehil bir kurumdur. Yani bir hakim, bir tane de bilirkişi. İki şahısla gidiyor her şey. Halbuki Sayıştay’ın bir kurumsal yapısı var. Hesap kitabı işini bilen, yolsuzluk var mıdır yok mudur bilen orada iki kişiler var. Sayıştay neden devrede değil ben anlamıyorum. Üstelik Sayıştay Meclis adına denetim yapar. Gider belediyeleri denetler, hazineyi denetler, bakanlığı denetler. Şimdi Sayıştay’ı da maalesef iktidar etkisizleştirdiği için Sayıştay da rahat çalışamıyor. Buralarda varsa sıkıntılar Sayıştay’ın ön planda olması lazım.

Diyanet İşleri Başkanlığına atanan yeni başkanımız Profesör Doktor Sarafet Arkavuş’a hayırlı olsun diyorum. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları’nın daha bağımsız çalıştığı bir dönem olur. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları toplumla gençlerle daha yakın bir bağ kurabilir. Günlük siyasetin etkisinde değil, dinimizin asıl kutsallarının ön planda olduğu bir dönem olur diye ümit ediyorum.

Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakete girdiği zaman bu dinden uzaklaşmayı beraberinde getirebiliyor. Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakette olduğu zaman özellikle gençlerde dinden soğumayı da beraberinde getiriyor. Çünkü bakıyor, muameleye bakıyor gençler. Ya müslümanlık buysa ben onlar gibi olmak istemiyorum diyorlar. Bu çok büyük bir tehlikedir Türkiye için.

Peygamberimizin sahih hadisi. Din muameledir. Hazreti Ali de devletin dini adalettir. Devletin dini adalettir. Bu iki söz çok önemli. Devletin dini adalettir. Yani sen adil misin değil misin devlet olarak. Sen millete adalet sağlıyor musun sağlamıyor musun? Sadece yardımda adalet değil, sosyal adalet değil, işe giren adalet değil, eğitimde adalet değil, fırsat işliği değil. Bu var mı? Yok mu? Din muameledir de çok önemli. Çünkü din muameledir demek aslında nedir? Söz verince tutuyor musun? Konuşunca doğruyu söylüyor musun? Emanete hıyanet ediyor musun?

“Ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil”

Ekonomik açıdan baktığımızda zaten hukuk ve adalet olmayınca ekonomi olmaz. Hep söylüyoruz. Olmuyor da, olmayacak da. Bunların tahrip edildiği, kuralların yok sayıldığı bir ülkede ekonomide olumlu sonuç beklemek beyhude. Ülkede bir kriz var mı? Bir yoksul krizi var. Bir gelir ve servet dağılımı krizi var.

Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek arkadaşlarımız var. Çünkü Cevdet Bey ile 2005-2015 beraber çalıştık. Mehmet Bey ile 2007-2015 beraber çalıştık. Arkadaşlar 2023 seçimlerinden sonra göreve gelince biraz ümit oluştu. Ne de olsa dediler Ali Babacan’ın ekibinden bir şeyler bilir bunlar diye. Fakat güçleri yok arkadaşların. Bir de son zamanlarda gittikçe yanlışı savunma gibi bir hatanın içine düşüyorlar. Yani doğruyu söylemek ayrı bir şey.

Konuşmamak bir tercih. Doğruyu söylemek ayrı bir şey. Yanlışı savunmak kendi itibarlarından götürüyor. Bir de üstelik kötüye gidebilecek bir senaryoda Sayın Erdoğan’ın rahatlıkla suçu yükleyebilecekleri, günah keçisi olarak ilan edip görevden uzaklaşabilecekleri kişiler aynı zamanda. Dolayısıyla Cüneyt Arkın karakteri vardır hep böyle kahraman, kurtarıcı. Ama sonları Erol Taş karakteri gibi olmaz diye ümit ediyorum. Erol Taş’a döndürebilirler. Çünkü yanlış savunuyorlar.

Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var. Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Paylaşın

DEM Parti’den Cumhur İttifakı’na “Umut Hakkı” Çağrısı

DEM Parti Hukuk Komisyonu Eşsözcüsü Öztürk Türkdoğan, “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk Komisyonu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AK BK) “umut hakkı” kararına ilişkin partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Öztürk Türkdoğan, kararın önemine dikkat çekerek Meclis’te grubu bulunan partilere yasal düzenleme çağrısı yaptı ve “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda düzenleme yapılması şarttır. ‘Umut hakkı’ rahatlıkla düzenlenebilir.” dedi. Türkdoğan, ayrıca Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerektiğini vurguladı.

Türkdoğan, AK BK’nın en kritik başlığının “umut hakkı” olduğunu belirterek şunları söyledi: “Umut hakkı, ömür boyu hapis cezası alan tutukluların belirli bir sürenin ardından cezalarının gözden geçirilmesi ve serbest kalma ihtimaline sahip olmalarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ömür boyu cezanın yaşam sona erinceye kadar infaz edilmesini kabul etmiyor; bunu Sözleşme’nin 3’üncü maddesindeki işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağına aykırı görüyor. Verdiği kararlarla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde bu uygulamayı reddediyor. Biz de bunu ‘umut hakkı’ olarak tanımlıyoruz.”

Türkdoğan, Türkiye’ye ilişkin süreçte Öcalan kararlarına atıf yaparak şu hatırlatmaları yaptı: “AİHM, Öcalan kararında, 25 yıl sonrasında şartlı salıverme imkânı tanıyacak bir mekanizma kurulması gerektiğini belirtti. AK BK, 2015’te Türkiye’den bu konuda bilgi istedi; ancak dosya uzun süre Komite gündemine gelmedi. 2021’de, avukatların ve insan hakları örgütlerinin başvuruları üzerine Komite, Gurban ve Diğerleri başlığıyla dört dava grubunu birleştirerek yeniden inceleme başlattı ve Türkiye’den özel/genel önlemler konusunda bilgi talep etti.”

Türkiye’nin 2021’de Komite tavsiyelerini yerine getirmediğini söyleyen Türkdoğan, 2024’te sivil toplum başvurularıyla dosyanın yeniden gündeme geldiğini anımsattı:

“Komite, Türkiye’ye tedbir alma zorunluluğunu bildirdi; Mart 2025’te bir ara karar alma niyetini açıkladı. Yine de ilerleme olmadı. Komite’nin ‘derin üzüntü’ ifade etmesini hukuken yetersiz buluyoruz. Sözleşme’nin 46/4. maddesi uyarınca ihlal prosedürü işletilip dosya yeniden AİHM’e gönderilerek uygulanmama kararı istenebilir; Kavala dosyasında bu yol izlendi.”

“Umut hakkını düzenleyin”

Bakanlar Komitesi’nin, İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında yapılacak infaz düzenlemesine umut hakkının açıkça dâhil edilmesi yönünde Adalet Bakanlığı’na çağrı yaptığını aktaran Türkdoğan, şunları ekledi: “Bu, AİHS bağlamında bir yükümlülük. Komite, Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum sürecine de atıf yapıyor; TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun deneyimlerinden yararlanılmasını öneriyor. Ayrıca milletvekillerinin verdiği yasa tekliflerinin kanunlaşmasını talep ediyor.”

Türkdoğan, DEM Parti’nin 24 Eylül 2024’te verdiği yasa tekliflerini anımsattı: “Bazı maddeler kaldırılırsa umut hakkının önündeki engeller kalkar. Komite de bunu işaret ediyor. Yasal hakların herkese eşit uygulanması şart; tecride başvurulmaması, avukat ve aile görüşlerinin rutin hâle gelmesi gerekiyor. AK BK, benzer iyi ülke örneklerinden yararlanılmasını istiyor ve Haziran 2026’ya kadar süre tanıyor.”

Türkdoğan, önümüzdeki aylarda umut hakkının hayata geçirilmemesi hâlinde Komite’nin 46/4 ihlal prosedürünü başlatması gerektiğini söyledi; TBMM’den ise somut adım beklediklerini ifade etti: “TBMM’de kurulan komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesi gerekir; yöntem Meclis Başkanlığı ve komisyonca belirlenebilir. Gerekirse İmralı’da görüşme ya da Meclis’te buluşturma sağlanmalı. Barış hukukuna, geçiş dönemi yasalarına dair Öcalan’ın görüşleri alınmalıdır.”

Türkdoğan, süreci başlatanın Öcalan olduğunu vurgulayarak, “Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanmadan barışın tesisi mümkün değil” dedi ve şu ifadeleri kullandı: “Siyasi iktidarın, uluslararası hukukun gereği olan meşruiyet zemini hazır. AİHM kararı var, Bakanlar Komitesi çağrısı var. Bugün hiçbir yetkili ‘Umut hakkını yapamayız’ diyemez. Mahkeme kararı var, siyasi organ kararı var.”

Türkdoğan, son olarak Meclis’te grubu bulunan partilere ve siyasal iktidara seslendi: “DEM Parti olarak yasal hazırlıklarımız tamam. Hangi kanunlarda ne tür değişiklikler gerektiğini açıkladık. Umut hakkı geciktirilmeden infaz hukukunda düzenlenebilir. İnfaz kanunu eşitsizlik ve ayrımcılıklarla dolu; İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuk Sahibi Olmak Artık Lüks

Türkiye’de çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle hazırlanan ve AK Parti’nin masasına gelen son araştırmaya göre, 0-4 yaş aralığındaki çocuk sayısı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine düştü. Raporda, bu düşüşün arkasında ekonomik zorlukların yanı sıra değişen kültürel ve sosyal faktörlerin de yattığı belirtiliyor.

Ekonomim’in haberine göre, AK Parti tarafından Ağustos 2025’te yapılan saha araştırması, kamuoyunun en büyük endişesinin “hayat pahalılığı ve enflasyon” olduğunu ortaya koydu. Ancak bu temel ekonomik krizin gölgesinde, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek sessiz bir sorun daha dikkat çekiyor: nüfus yapısındaki kırılmalar.

Araştırmaya göre, Türkiye’de evlenme yaşı yükseliyor ve çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e gerileyerek tarihi en düşük seviyeyi gördü.

Raporda, çocuk sayısındaki düşüşün tek başına ekonomik koşullarla açıklanamayacağı vurgulandı. Araştırma, çocuk sayısındaki azalmanın başlıca nedenlerini şöyle sıralıyor:

Ekonomik zorluklar
Değişen kültürel değerler
Aile kavramının önemini kaybetmeye başlaması
Gençlerin evlilikten uzaklaşması
Kadın istihdamının artışının çocuk sayısını etkilemesi

Raporda, bu soruna ilişkin siyasi görüş ayrılıklarına da yer verildi. CHP, İYİ Parti ve DEM Parti seçmenleri çocuk sayısındaki düşüşü ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelerle açıklarken, AK Parti ve MHP seçmenleri ekonomik nedenlerin yanı sıra “aile değerlerinin zayıflaması” ve “gençlerin evlilikten uzaklaşması” gibi kültürel ve kimliksel faktörlerin de etkili olduğunu savunuyor.

Araştırma, Türkiye’nin son yıllarda ekonomik dalgalanmaların yanı sıra toplumsal değer sisteminde de önemli kırılmalar yaşadığına işaret ederek, toplumun bu sorunlarla yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor.

Paylaşın

TCDD’nin Borcu 5,8 Milyar Liraya Dayandı

Bu yılın ilk ayını 4 milyar 790 milyon 272 bin lira borç ile kapatan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın (TCDD) borcu, 1 Ağustos 2025 itibarıyla 5 milyar 762 milyon 707 bin liraya yükseldi.

1 Mayıs 2013’te çıkarılan, “6461 Sayılı Türkiye Demiryolu Ulaştırmasının Serbestleşmesi Kanunu”nun yasalaşmasından kısa bir süre sonra TCDD, ikiye bölündü. Kanun kapsamında 14 Haziran 2016’da, TCDD Taşımacılık Anonim Şirketi faaliyete başladı.

BirGün’de yer alan habere göre, 2016 yılında 1 milyar 600 milyon 773 bin TL olan TCDD’nin Hazine borcunun, 2024 yılının sonunda 4 milyar 733 milyon 197 bin TL’ye dayandığı tespit edildi.

Kurumun borcu 2025 yılında da katlanarak arttı. Bu yılın ilk ayını 4 milyar 790 milyon 272 bin TL borç ile kapatan kurumun toplam Hazine borcu, 1 Ağustos 2025 itibarıyla 5 milyar 762 milyon 707 bin TL olarak gerçekleşti.

Paylaşın

MHP’den “Süreç” İçin Dikkat Çeken Tanımlama: Bahçeli Modeli

Abdullah Öcalan’ın çağrısı sonrası başlayan sürece ilişkin değerlendirmede bulunan MHP’li Feti Yıldız, sürecin adının “Bahçeli modeli” olduğunu belirterek, tamamlandığında dünya çapında örnek teşkil edeceğini söyledi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürece ilişkin Halk TV’ye değerlendirmelerde bulundu. Yıldız, sürecin adının “Bahçeli modeli” olduğunu belirterek, tamamlandığında dünya çapında örnek teşkil edeceğini söyledi.

Süreç, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te başlattığı ve PKK’nın silah bırakması ile TBMM’de kurulan Milli Birlik, Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu üzerinden yürütülen çalışmalarla devam ediyor. Komisyonda dün, benzer sorunları ile mücadele eden ülkelerdeki çözüm modelleri akademisyenler tarafından sunuldu.

Feti Yıldız, akademisyenlerin önerilerini değerlendirerek, “Kanada’dan Kolombiya’ya kadar sunulan tüm örnekler değerli; ancak bizim sürecimiz benzersiz. Bahçeli modeli, ilerleyen yıllarda çatışmalı bölgelerde barışın anahtarı olacak ve literatüre girecek” dedi.

Paylaşın