Dikkat Çeken Rapor: Kumara Başlama Yaşı 15’e Düştü

2025 yılında Türkiye’de 15 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 10,1’i hayatlarında en az bir kez kumar oynadı. Bu oran, Türkiye nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 6,8 milyon kişinin hayatında en az bir kez kumar oynadığına işaret ediyor.

Yeşilay kumar ve sanal kumar bağımlılığını ele alan “Türkiye Kumar Raporu”nu yayımladı. Rapora göre Türkiye’de kumar ve sanal kumara başlama yaşının 15’in altına kadar düştü, 15 yaşın üzerindeki her 10 kişiden biri hayatında en az bir kez kumar oynadı.

Çalışmaya Türkiye’nin 26 ilinden 36 bin 334 kişi katıldı. Bu çalışmadan elde edilen verilere göre, 2025 yılında Türkiye’de 15 yaş ve üzerindeki bireylerin yüzde 10,1’i hayatlarında en az bir kez kumar oynadı. Bu oran dünya genelinde tahmin edilen yaygınlıktan düşük olmakla birlikte Türkiye nüfusu dikkate alındığında yaklaşık 6,8 milyon kişinin hayatında en az bir kez kumar oynadığına işaret ediyor.

Son 30 gün içinde kumar oynadığını ifade eden yüzde 6,6’lık kesim internet üzerinden yasa dışı bahis oynadıklarını ve yasa dışı bahsi çoğunlukla akıllı telefonları üzerinden oynadıklarını belirtti. Yasa dışı bahis oynama 15-24 yaş aralığındaki gençlerde diğer yaş gruplarına göre daha yaygın. Hayatlarında en az bir kez kumar oynamış bireylerin kişilerin yüzde 71’i 15-24 yaş arasında, yüzde 19’u ise 25-34 yaş arasında ilk defa kumar oynadığını ifade etti.

Kumara başlama yaş aralığı ise şöyle:

Yüzde 3,3: 15 yaş altı
Yüzde 71,2: 15-24 yaş
Yüzde 19,4: 25-34 yaş
Yüzde 6,1: Diğer yaşlar

Rapora göre kumar bağımlılığı da artıyor. Buna göre kumar bağımlılığı nedeniyle 2021’de 2 bin 140 olan Yeşilay Danışmanlık Merkezlerine başvuran kişi sayısı 2022’de 3 bin 444, 2023’te 4 bin 228 ve 2024’te 5 bin 812’ye yükseldi. Kumar bağımlılığı nedeniyle başvuranların sayısı ilk kez 2024’te alkol ve madde bağımlılığı nedeniyle başvuranların sayısını geçti.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Meclis Artık Barış Yasalarını Gündemine Almalı

Meclis’teki komisyonun yeterince toplumun dinamiklerini dinlediğini, artık yeni bir sayfa açmanın zorunluluk olduğunu ifade eden DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, “Meclis artık barış yasalarını gündemine almalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Barış ve Demokratik Toplum Buluşmaları kapsamında Diyarbakır’da bölge baroları ve sivil toplum kurumlarının temsilcileri ile bir araya geldi. Toplantının açılış konuşmasını yapan Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar, barışın inşası konuşulacaksa tabi ki öncelikle konuşulacak kentlerden birisi Amed’dir. Bu başlıkla düzenlenen toplantının yapılması önemlidir. Amed’de başta baro yöneticileri olmak üzere buradaki kurum ve STK temsilcileriyle bir arada olmak önemlidir. Bu süreci beraber öreceğiz. Tartışacağız, konuşacağız, yol açacağız.

Yol üzerindeki engelleri kaldırmak için aynı sorumluluk ve kararlılıkla birlikte hareket edeceğiz. Çünkü barış dediğimiz şey toplumun tamamını ilgilendiriyor. İnşa edilirken de toplumun bütün dinamiklerini aktif bir şekilde bu sürece katmak gibi bir sorumluluğumuz var. Umutluyum. Kendi adımıza ve Amed adına ne kadar kararlı, samimi, disiplinli olduğumuzu ve önemli bir çalışma yürüttüğümüzü herkese kanıtlamaya çalışacağız.

Evet başkan da söyledi. Yaklaşık tam bir yıl önce el sıkışmayla başlayan ve bir yıldır da devam eden çok anlamlı ve tarihi bir süreci devam ettiriyoruz. Bu süreç 86 milyonu ilgilendiren bir süreçtir. Siz de takip ettiniz, hatta yer yer burada da bir araya gelip konuştuk. Sürekli parti olarak diyalog ve müzakerenin ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu zemini güçlendirmek için elimizden gelen çabaları ortaya koyduk.

Ama sadece bununla yetinmedik, aynı zamanda ülkedeki anti demokratik uygulamalar karşısında da bir muhalefet partisi olarak duruşumuzu net bir şekilde ortaya koyduk. Bu süreci güvenlik zemininden diyalog ve müzakere zeminine çekmek için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyduk. Bu tartışmaları güvenlik zemininden de çıkarmak çok önemli bir çalışmadır.

Geçen bir yılda önemli gelişmeler oldu. Çatışmaların neredeyse olmaması çok kıymetliydi. Diyalog zemininin oluşması ve bir yıldır devam etmesi de en az bu kadar kıymetliydi. Ayrıca, mecliste de ilk defa Kürt meselesinin tartışıldığı bir komisyonun oluşturulması da bizim için değerli ve kıymetlidir. Sayın Öcalan ve hareketinin bir yıl içinde ortaya koymuş oldukları duruş da takdire değerdir. Birçok eşiğin aşılmasına sebebiyet verdiler. Bununla birlikte mecliste komisyonun oluşmasını da önemsiyoruz.

Fakat  bu geçen bir yıla bakınca aslında çok daha önemli bir noktada olabilirdik. Bir yıl içinde Türkiye ve bölgeyi rahatlatabilecek adımların atılmasını hep birlikte sağlayabilirdik. Haklar, hukuk, adalet ve yerel demokrasi konusunda başta iktidar olmak üzere ülkeyi yönetenler daha cesur davranabilirlerdi. Bu konuda biraz tutuk kalma söz konusu oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki tüm provokasyonlara, tüm karşı duruşlara rağmen bir yıldır bu sürecin devam etmesi çok değerlidir ve tarihi önemdedir.

Bu sürecin bozulması için birileri neredeyse cenaze marşı çalmak için büyük bir heves içinde yaşıyorlar. Ama çok heveslenmesinler. Başta Amed halkı, Amed’deki çok değerli bileşenler, Sayın Öcalan ve partimiz kimseyi bu konuda heveslendirmeyecektir. Çünkü biz bu sürecin kıymetli olduğunu biliyoruz ve bu sürecin devam etmesi ve yürümesi için elimizden gelen çabayı ortaya koyacağız. Bu sürecin barışla, demokratik toplumla buluşması için de 7/24 çalışmalarımızı sürdürmeye kararlı olduğumuzu söylüyoruz.

Şimdi Amed’de yapılan toplantıların benzerlerini Türkiye’nin dört bir yanında yapıyoruz. Yeni bir durum ortaya çıktı. Bir yıl oldu. Yeterince tartıştık, toplantılar aldık. Meclis Komisyonu neredeyse toplumun hatırı sayılır dinamiklerini dinledi. Artık bir yol haritası hazırlamak, daha kapsayıcı bir yol haritasıyla birlikte yeni bir sayfa açmak gibi bir zorunluluğumuzun olduğunu da belirtmek istiyorum.

Meclisteki komisyon, çalışmalarını yürütüyor. Baro başkanı da belirtti. Abdulkadir Başkan’ın dediklerine de katılıyorum. Mecliste Kürtçe sesi kısma ve bunun gibi yapılan birkaç eksikliğin dışında meclis çok önemli bir iş de yaptı. Bunun hakkını da vermek gerekiyor. Bu eksiklerin yanında bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaları da önemsediğimizi belirtmek istiyorum. Neredeyse bir yıldır toplumun hemen hemen çok önemli dinamikleri dinlendi, düşünceleri alındı. Bunlara değer biçiyoruz.

Bugüne kadar akademisyenlerin, baroların, sivil toplum örgütlerinin bu meseleyi birebir yaşayan ve bunun ceremesini çekenlerin mecliste öne sürdükleri talepleri, önerileri alt alta sıralarsak ve sadece bu mecliste dile getirilenleri hayata geçirebilirsek emin olun Kürt meselesini büyük oranda çözmüş olacağız. Dolayısıyla Meclisin elinde çok önemli doneler var. Bu meselenin birebir mağdurları, bu meseleyi yaşayanların ortaya koymuş olduğu çözüm önerileri var. Önümüz dönem meclisin de bunu değerlendireceğini ve bu çerçevede yol alacağını da bekliyoruz. Artık meclis dinlemeleri bırakmalı, barış yasalarını gündemle almalı.

Barış yasalarını hayata geçirecek kanunlar çıkarmalıdır. Geldiğimiz nokta biraz odur. Meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Ekim ayında meclisin açılışıyla birlikte tam da başkanın (Baro Başkanı) söylediği gibi en başta geçiş yasaları olmak üzere terörle mücadele kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Mahkemeleri Usul Kanunu gibi temel yasalar, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, infaz kanunu, tutuksuz yargılamayı keyfilikten çıkaracak yasal düzenlemeleri hızlı bir şekilde gündemine almalı ve bunları meclisten geçirmelidir. Çünkü bunlar toplumun genel talepleridir ve beklentileridir.

Yine demokratik entegrasyon dedik. Aslında meclis demokratik entegrasyonun tam olarak başarıya ulaşması için de yasalar geçirerek bunun altyapısını oluşturmalıdır. Evet, demokratik entegrasyon demişken kimi çevreler demokratik entegrasyonun bir asimilasyon süreci olduğunu belirtiyor. Bazıları da demokratik entegrasyonu bir teslimiyet süreci olarak değerlendiriyor. İkisi de değil.

Demokratik entegrasyon başta Kürtler olmak üzere herkesin hukuk içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşaması demektir. Demokratik entegrasyon aynı zamanda birlikte yaşamanın formülüdür. Hukuka dayanan bir ortak yaşam sözleşmesidir. Biz hukuka ve yaşama kendi bilincimizle, kendi rengimizle, kendi sesimizle, kendi varlığımızla katılmak istiyoruz. Barış ve demokrasiyi sağlamanın teminatı bütüncül hukuku hayata geçirmektir. Birinci  yüzyılda Kürtler hukuk dışına itildiler.

Bu ülkede yaşamadığımız acı kalmadı. 86 milyonun tamamı, ülkenin tamamı ama aslında Kürtlerin hukuk dışına itirilmesinden dolayı birçok olumsuzluk yaşadılar. 2. yüzyılda bu olumsuzlukların tekrar yaşanmamasını, Kürtlerin eşit hukuka dayalı yurttaşlar olarak demokratik bir cumhuriyette yaşamasını istiyoruz. Sadece biz istemiyoruz. Toplumun tamamı da bunu istiyor. Çözüm çok açık. Kürdü tanıyan hukuk ve demokratik Türkiye’yi oluşturmakla mümkündür.

Yanı başımızda da Suriye’nin çatışmalardan çıkmasından sonra çözüm arayışları içerisine girmiş. Henüz orada rejimin karakteri tam belli olmadığı için oradaki tartışmalar da devam ediyor. Türkiye’de de bir süreç yürüyor. Burada Amed’de basın mensuplarının huzurunda şunu belirtmek istiyorum. Suriye’deki mesele Türkiye’de tartışılan bu çözüm sürecinin önüne bir set olarak konulmamalıdır.

Suriye’deki mesele Suriye’deki dinamikleri bağlıyor. Tam tersine eğer Türkiye’de bu süreci başarıyla ulaştırabilirsek, Türkiye’deki bu süreç Suriye’de de aslında bir model olabilir. Orada değişimin lokomotifi olabilir. Ama bu sürecin önüne Suriye’deki meseleyi set olarak, koşul olarak koymak bu süreci zedeleyecektir. Türkiye’de esecek bir çözüm süreci sadece kendi sınırlarımızın içini rahatlatmayacak, aynı zamanda Qamişlo’yu, Hewlêr’i, Halep’i de ferahlatacaktır.

Bir şeyin altını özellikle çizerek konuşmama devam etmek istiyorum. Sayın Öcalan’ın koşullarının artık düzeltilmesi gerekiyor. Bu artık söz ve laf yapılacak noktayı aştı. Söylenen söylendi. Bu meselenin en temel dinamiği ve aktörü bugün İmralı Cezaevi’nde bulunuyor. 12 metrekarelik bir hücrede emin olun çok önemli bir barış diploması yürütüyor. 26 yıldır tutsak olan, 26 yıldır toplumla bir biçimle bağı kesilen Sayın Öcalan’ın barış diplomasisi konusunda ortaya koymuş olduğu sorumluluk değerli ve kıymetlidir. Bunu biz söylemiyoruz.

Hükümetin ortakları da söylüyor. Bunu bürokrasi de söylüyor. Türkiye’deki bütün renkler de dile getiriyor. Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları artık sağlanmalıdır. Eğer Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve özgür iletişim koşulları değiştirilirse Sayın Öcalan’ın rahat koşullarında daha kapsayıcı, daha sorun çözümüne dönük bir tutum ortaya koyacağına inanıyorum. 26 yıldır cezaevindedir. Artık bu duruma bir son verilmelidir. Burada Sayın Bahçeli’nin bir yıl önce 22 Ekim’de söylediği Umut Hakkı için artık gerekli adımlar atılmalıdır. Bu konuda artık kulakları tıkamanın bir gereği yoktur.

“Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz”

Yine bu süreç iki temel direk üzerine kurulmuştur. Birincisi demokrasidir, ikincisi barıştır. Bunlar arasında bir tercih yapmıyoruz. İkisi bir parçanın olmazsa olmaz iki bütünüdür. Bunlar rekabet halinde olamaz. Birbirinden ayrı düşünülemez, barışsız demokrasi olamaz. Demokrasi olmadan da barış kalıcı olamaz. İkisi birden olacak. Barışsız demokrasi bir yanılsama olur. Demokrasisiz barış da geçici bir serap olur. Barışı demokratik adımlar ve adaleti sağlayarak tesis edebiliriz.

Yine başkan çok önemli şeyler söyledi. Ben tekrar önemli olduğu için altını çizerek devam etmek istiyorum. Toplumda gerilime neden olan ama olumlu adımlar atılması halinde de siyasi iklimi yumuşatacak kimi adımlar atılabilinir. Bu çerçevede öncelikle Sayın İmamoğlu tutuksuz yargılanmalı. Sayın Demirtaş ve Sayın Figen Yüksekdağ ile cezaevinde yargılanan arkadaşlarımız özgürlüklerine kavuşmalıdır. Seçilmiş insanların tutuklu bulunması demokrasiyle bağdaşmaz. Bu süreçte hiç bağdaşmaz. Hasta tutsaklar derhal serbest bırakılmalı, cezaevleri de artık boşaltılmalıdır diyoruz.

Türkiye’nin demokratik ve adil geleceğinde siz değerli hukukçulara, STK temsilcilerine, kanaat önderlerine çok büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Kürt meselesi bir hukuk meselesidir. Eşit yurttaşlar olma meselesidir. Bu hukuk meselesinde de el birliğiyle hep birlikte kendi kurumlarımız başta olmak üzere toplumun bütün zeminlerinde hukuk zemini oluşturmak için birlikte sorumluluk almalıyız. Bu mesele sadece partiler arasında yürüyecek ve partilerle sonuçlanacak bir mesele değildir. Kürdü tanıyan hukuk demokratik cumhuriyetin kapısını aralar.

Demokratik, Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte desteklemeliyiz. Kürdü tanıyan hukuk olmadığı için seçilmiş belediye başkanları cezaevindedir. Kürdü tanıyan hukuku hep birlikte gerçekleştirmediğimiz için sadece Kürt illerindeki belediyelere değil, batıdaki belediyelere de kayyımlar atanıyor. Onun için önce Kürdü tanıyan hukuku birlikte savunmalıyız ki demokratik cumhuriyetin kapısını aralayalım. O demokratik cumhuriyette de kayyımsız, baskısız, eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayalım.

22 Ekim’de bir trenin sireni çaldı. 27 Şubat’ta tren hareket etmeye başladı. Biz Amed’den bir kez daha şunu söylüyoruz. Bu tren hiçbir durağı atlamadan, hiçbir rengi, hiçbir farklılığı dışında bırakmadan tamamını kapsamalı ve böyle yürümeli. Bu şekilde yürüyen bu tren emin olun 86 milyona eşit yaşayacakları demokratik bir cumhuriyeti getirebilir.

Aksi halde bu treni kaçırırsak tekrar 100 yıl önceki kaosu, krizi bu topluma yaşatmak durumda kalacağız. Bu treni bu sefer kaçırmayacağız. Kaçırmamak için el birliği, güç birliği ile omuz omuza mücadele edeceğiz. Tekrar bizi sabırla dinlediğiniz için, onure ettiğiniz için, bu toplantıya katıldığınız için her birinize tek tek teşekkür etmek istiyorum. Hepinize başarılar diliyorum.”

Paylaşın

Bahçeli, “Türkiye, Rusya Ve Çin” İttifakı Önerisine Açıklık Getirdi

Türkiye – Rusya – Çin (TRÇ) ittifakı önerisine açıklık getiren MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir. Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. ‘Benim aklım hep Türkiye’dir.'” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Akademisi Siyasi Sosyal Stratejik Araştırmalar Vakfı Başkanı ve MHP Ekonomik ve Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Faruk Aksu’ya “TRÇ ittifakı” ile ilgili yaptığı değerlendirmelerin üçüncü kısmı Türkgün gazetesinde yayımlandı.

Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: Türkiye’nin millî menfaatlerini korumak ve geliştirmek; çevremizde barış, istikrar ve güvenlik odaklı bir ‘huzur kuşağı’ oluşturmak; bütün ülkelerle karşılıklı saygı ve menfaate dayalı uzun vadeli dostane ilişkiler kurmak; mevcut sorunları Türkiye’nin hak ve çıkarları korunarak uluslararası hukuk çerçevesinde adil ve kalıcı çözümlere kavuşturmak dış politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Partimiz, uluslararası ilişkilerde diğer devletlerin bağımsızlık, ülke bütünlüğü ve iç işlerine karışmamayı temel ilke olarak benimsemekte, diğer devletlerden de bu ilkeye uygun bir tutum beklemektedir. Tüm ülkelerle dostane ilişkiler kurulup ilerletilmesi, bölgesel iş birliği oluşumlarının teşvik edilmesi, çok taraflı uluslararası kuruluşların etkili bir üyesi olarak anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözülmesi, bölgesel ve küresel düzeyde barış, istikrar, güvenlik ve ortak refaha katkı sunulması, iş birliği odaklı dış politikamızın öncelikleri arasındadır.

Bu ilke ve esaslar temelinde inşa edilen dış politikamız, kudretli, itibarlı, sözü dinlenen, dostluğu aranan ve dostluğuna güvenilen bir ülke olarak 2053’e gelindiğinde Türkiye’nin dünya siyasetine yön veren küresel bir güç olmasını hedeflemektedir.

Mevcut bölgesel ve küresel bloklar içerisinde kırılmaların, yeni ittifak arayışlarının ve güç dengelerine ilişkin mücadelenin sürdüğü günümüzde Türkiye bize göre, oyun kurucu ve oyun bozucu vasfını güçlendirerek egemenlik haklarını koruma kararlılığından taviz vermeden bölgesel güç ve küresel önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin sahip olduğu maddi ve kültürel sermaye unsurları ile çağdaş gelişmelere yönelik ilgi, yetenek ve kazanımları milletimize önemli fırsatlar sunmaktadır.

Avrasya jeopolitiğinin merkezinde bulunmanın sunduğu fırsatları stratejik bir vizyonla değerlendirebilen Türkiye, bölge ülkelerinde barış ve istikrarın sağlanması ve korunması amacıyla siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliği projelerini hayata geçirebilecektir.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın tesisi hem fikrî, hem siyasi hem de duygusal anlamda yüksek bir heyecan uyandırmıştır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulmasını müteakip Türk devletlerinin ortak çıkarlarının bulunduğu muhtelif alanlarda rehberlik edecek stratejik bir belge olan Türk Dünyası 2040 Vizyonu’nun kabul edilmesi, Türk devletlerine çok önemli iş birliği imkânları sunmaktadır.

Geliştirilecek güçlü ortak ilişkiler, Türk devletlerini ve topluluklarını birbirine yakınlaştırmakla kalmayacak, bölgesel ve küresel barışa da katkı sağlayacaktır. Partimizin dış politika anlayışında özel bir önem taşıyan ‘Türk Kuşağı’ büyük stratejisi; ortak tarih, dil, kültür ve değerler etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları ve Türk devletleri arasındaki bağların güçlendirilmesini ve ikili ve çok taraflı diyalog ve ilişkilerin sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulmasını esas almaktadır.

‘Türk Kuşağı’, uluslararası sistemin unsurlarını dikkate alan, dünya genelindeki çatışma dinamiklerini söndürecek ve kutuplaşmaları törpüleyecek tarihî, siyasi, ekonomik ve kültürel müktesebata sahiptir. ‘Türk Kuşağı’ olarak tanımladığımız stratejik bölge; beşeriyetin barış ve huzura susadığı, istikrar ve güvenliğe özlem duyduğu bir dönemde, insanlığın ümitle beklediği adil, insani ve vicdani gelişmeleri destekleyen bir cazibe merkezi olarak sivrilecek ve ‘barış adası’ olarak öne çıkacaktır.

Bu çerçevede Türkiye, kendisini merkeze alıp yakın ve uzak çevresinde olan biten ekonomik, sosyal ve siyasi her türlü gelişmede söz sahibi olmak, başkalarının ortaya koyduğu bölgesel ve küresel projelerin uygulayıcısı değil, kendi özgün projelerinin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu olmak, kural ve kurumlarını bu vizyon ile belirlemek, bu yönde güçlü bir toplumsal mutabakat oluşturmak durumundadır.

Türkiye; Türk ve İslam ülkeleri ile siyasi ve askeri iş birlikleri yapmak suretiyle Türk ve İslam dünyası için ana eksen ve cazibe merkezi olabilecek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkı sunabilecektir.

NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek aynı zamanda ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olmalıdır.

21’inci yüzyılın stratejik odağı durumundaki Avrasya’nın merkezinde yer alan Türkiye’nin, başta Rusya, Çin ve İran olmak üzere Karadeniz ve Hazar Havzası ülkeleriyle bölgesel barış ve istikrarı güçlendirmeyi, iş birliği imkânlarını geliştirmeyi hedefleyen çok boyutlu ve uzun vadeli politikalar izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Uluslararası ilişkilerin değişen ve karmaşıklaşan yapısı dikkate alındığında, terörizm, yasa dışı göç, iklim değişikliği gibi küresel sorunlara kalıcı ve kapsamlı çözümler üretmek hiçbir ülkenin tek başına başaramayacağı bir sorumluluktur. Partimiz, uluslararası ilişkilere herhangi bir ön yargı ile yaklaşmamakta, gelişmeleri ve sorunları gerçekçi, çok yönlü ve çok boyutlu millî bir strateji çerçevesinde değerlendirmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin millî güç kaynaklarının topyekûn seferber edilmesiyle akılcı, kararlı ve tutarlı bir dış politika izlenmesi esastır ve Milliyetçi Hareket Partisi, program ve politikalarını bu anlayış doğrultusunda şekillendirmektedir.

Biliyor ve inanıyoruz ki, geride bıraktığımız yüzyılın başında Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen millî kurtuluş mücadelesiyle yeniden dirilişe geçen Türkiye, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında daha da yükselerek küresel güç hâline gelecektir. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin sağladığı yönetim istikrarı ile Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında da aynı ruh, azim ve heyecanla, millî kaynak ve kabiliyet potansiyelini harekete geçirerek “lider ülke Türkiye” ülküsünü gerçekleştirecek, “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nı inşa edecek güçtedir.

Dünya ekonomisinin yoğun olarak Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymaya başladığı yıllar yeni bloklaşmaların da hayata geçmeye başladığı dönem olmuştur. Soğuk savaş sonrası dönemle başlayan süreçte G7 ülkelerinin oluşturduğu blok zaman içinde ekonomik açıdan yavaş bir ilerleme katederken, E7 “emerging 7” ülkeleri olarak tabir edilen “gelişmekte olan 7” ülkenin ekonomik güçleri her geçen gün artmıştır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler gelecekteki ekonomik gücü oluşturacak olan ülkeler olarak öne çıkmıştır. Dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giren ve tamamı G20 üyesi olan E7 ülkelerinin yakın bir gelecekte G7’nin üstüne çıkabilecek bir potansiyele sahip olduğu, o dönem tartışılan en önemli konulardan birisi olmuştur.

Küresel ekonomik ve siyasi gelişmelerin seyrinin mevcut ekonomik ve siyasi düzenin bütünüyle tartışmaya açılmasına yol açtığı bir süreçte gelişmekte olan söz konusu ülkeler ekonomik, aynı zamanda da siyasi iş birliklerine yönelik ittifaklar, iş birlikleri ve bloklar oluşturmaya başlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden oluşan devletlerin oluşturduğu savunma, güvenlik ve ekonomik kurumların adaletsiz ve kuruluş ilkelerine uygun olmayan tutum ve davranışları bu kurumlara güveni azaltmıştır. Soğuk savaş sonrası ABD’nin tek kutuplu dünya tasarımı, diğer birçok ülke bakımından kabul edilemez olarak değerlendirilmiş, yeni alternatif ittifak arayışları hızlanmıştır. Bu ittifaklar ekonomik gücün de kaydığı Pasifik coğrafyasında yoğunlaşmıştır.

BRICS böylesi bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Pasifik kıyılarındaki ülkelerle birlikte diğer coğrafyalardaki tek kutupluluğa karşı olan ülkelerin oluşturduğu BRICS’e üye ülkeler 2024 yılı itibarıyla 9’a çıkmıştır. 2028 yılı projeksiyonlarına göre dünya hasılası içerisinde G7’nin payı yüzde 30’un altında kalırken, BRICS’in payının yüzde 40’lara çıkacağı tahmin edilmiştir.

Türkiye, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasında yer alma hedefini bu süreçte yakalayacak ve çok kutuplu dünya düzeni içinde yeni bir kutup başı olarak dünya ekonomi ve siyaset sahnesindeki yerini alacaktır. Türkiye’nin BRICS üyeliğini, lider ülke ve küresel güç olma hedefi doğrultusunda değerlendirmesi, aynı zamanda da çok yönlü ve çok boyutlu ilişkilerden vazgeçmeden hem Doğu’ya hem Batı’ya bakan bir politikanın tezahürü olarak görmesi, Doğu–Batı ikilemi yerine ilişki biçimine odaklanarak milli menfaatler, demokratik değerler, hukuki ve insani ilkeler bağlamında konuya yaklaşması yerinde olacaktır.

Küresel GSYİH’nin yaklaşık yüzde 27’si ve küresel petrol üretiminin yaklaşık %32’sini bir araya getiren bir platform niteliği kazanan BRICS, G7’yi geride bırakmış, yeni katılacak ülkelerle birlikte gelecekte etkisinin çok daha fazla olacağı bir potansiyele sahip hâle gelmiştir. BRICS’in gelişmekte olan ekonomiler ile karşılıklı yarar sağlanabilecek ilişkiler kurmak ve geliştirmek isteği Türkiye açısından da karşılık bulmakta, jeoekonomik ağırlık merkezinin Asya-Pasifik’e kaydığı bu dönemde Türkiye’nin BRICS’e ilgisi ekonomik iş birliği olanağını artırma, yeni uluslararası finansal kuruluşlara entegre olabilme, bir yandan da ekonomik ve siyasi alternatifler yaratma isteğini desteklemektedir.

BRICS’in yapısına bakıldığında Batı çıkarlarına doğrudan bir tehdit teşkil etmemekte; OECD, NATO ya da AB muadili olmamaktadır. Brezilya ve Hindistan gibi üye ülkeler Batı’ya Çin ve Rusya’dan daha yakın bulunmaktadır. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya itibarıyla mal ve enerjinin taşıma koridorları üzerinde bulunması, Türkiye’yi Doğu-Batı, güney-kuzey ekseninin merkezi konumuna taşımaktadır. Bu nedenle küresel sistemde çok boyutlu bir diplomasinin daha önemli hâle geldiği bir dönemde Türkiye, her durumda Doğu-Batı arasında yarattığı denge siyasetini devam ettirmek durumunda olacaktır.

1952 yılında NATO’ya giren Türkiye, güçlü bir orduya sahiptir ve soğuk savaş döneminde çok önemli rol üstlenen NATO’nun güney kanadında güçlü bir müttefik olarak üzerine düşeni yapmıştır. 20’nci yüzyılın son çeyreğinde ve 21’nci yüzyılın başlarında dünyadaki köklü ve hızlı değişiklikler Türkiye’yi NATO’nun bir kanat ülkesi konumundan çıkarmış Avrasya, Afrika ve Orta Doğu bölgelerinin kesişme noktasında merkezi bir ülke konumuna getirmiştir.

BRICS, Türkiye için Batı’nın, daha açık deyişle NATO ve AB’nin alternatifi değildir ve Türkiye’nin BRICS ilgisine Batı’dan vazgeçme, Doğu’yla bütünleşme olarak bakmamak gerekir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ile ilişkiler de benzer nitelik taşımaktadır. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Hindistan, Pakistan ve İran’dan oluşan dokuz üyeli bir bölgesel iş birliği teşkilatıdır. Temel hedefleri arasında, bölgesel barış, güvenlik ve istikrarı sağlamak ve korunması için çoklu iş birliğini geliştirmek, yeni tehditlere karşı ortak hareket etmek, üye ülkelerin ekonomik büyümeleri ve sosyal-kültürel gelişimlerini desteklemek sayılmıştır.

Bu hedefler doğrultusunda ŞİÖ, üyeleri arasındaki iş birliğini pek çok alanı kapsayacak şekilde genişletmiştir. Gelinen noktada ŞİÖ dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu olarak 34 milyon km² alanı ve Avrasya kıtasının %60’ını, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unu kapsamaktadır. Ayrıca 3 milyarı aşan nüfusu ile dünya nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil etmektedir.

Türkiye, Nisan 2013’de ŞİÖ ile diyalog ortaklığı anlaşması imzalamış ve örgütle hukuki ilişkisinin temellerini atmıştır. Bu anlaşma, 2017’de TBMM’de onaylanmış ve yürürlüğe girmiştir. Diyalog ortağı Türkiye ile ŞİÖ arasında, başta bölgesel güvenlik, terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve organize suçların önlenmesi ile ekonomik ve kültürel alanlar olmak üzere çeşitli konularda iş birliğinin geliştirilebileceği öngörülmektedir.

Türkiye’nin, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, Avrasya coğrafyasının yüzde 60’ının ve dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 30’unun bir araya geldiği bir yapı ile iş birliği her açıdan çok değerlidir.

Türkiye bölgesel bir güç olmanın da ötesine geçerek hem Batı hem de Doğu ile diyalog kurabilen nadir bir ülke örneği sergileyerek Asya’daki güvenlik ve politik denklemi etkileyebileceğini göstermektedir. Bu girişimler esasen yeni de değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminden itibaren de Türkiye milli hedefler ve menfaatler doğrultusunda Selçuklu kartalı misali hem Doğu’ya hem de Batı’ya bakan bir anlayışla Türkiye merkezli politikalar belirlemiştir. Bu iki örgütle ilişki de Türkiye’nin kökü çeyrek asır öncesine dayanan Asya-Pasifik açılımı sürecinin bir devamıdır.

Günümüzde ABD ve Avrupa devletleri ekonomik olarak görece güç kaybederken mevcut uluslararası düzenin kurumlarını ve kurallarını da çalıştırmamaktadır. BM sistemi de IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası kuruluşlar da etkinliğini kaybetmiştir.

Esasen NATO ve AB açısından yapılması gereken değerlendirme, NATO müttefiklerinin Türkiye için tehdit teşkil eden unsurlara, girişimlere ve ittifaklara alenen neden destek verdikleri olmalıdır. Türkiye’nin Batı blokundan uzaklaştığını iddia edenlerin öncelikle hem NATO müttefiklerimizin bu yaklaşımını hem de 1963 yılından beri AB’nin bizi kapısında bekletip, bizden çok daha sonra başvuran ve ekonomik ve siyasi anlamda çok gerimizde olan ülkeleri üyeliğe kabul ettiğini sorgulamaları gerekmektedir.

Çok kutuplu bir dünya düzenine geçiş arayışlarının arttığı, yeni paylaşım savaşlarının ve güç kaymalarının yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin Batı’dan vazgeçmeden Doğu ile yani Asya ile ekonomik, siyasi ve kültürel iş birliğini geliştirmesi Türkiye’nin gelecek hedefleriyle uyumlu olacaktır.

Türkiye’nin dünyanın jeopolitik merkezinde yer aldığı bilinci ile hareket ederek Doğu-Batı ve kuzey-güney dengelerine dikkat eden çok yönlü bir dış politika izlemesi kaçınılmazdır. Doğu’dan da, Batı’dan da, kuzeyden de, güneyden de kopmayız, vazgeçmeyiz. Eksen değişikliği, ideolojik sapma, yanlış yöne gitme gibi söylemlerin bizim nazarımızda önemi yoktur. Aslolan Türkiye’nin ahdi hak ve menfaatleridir.

Ne yaptığımızı biliyoruz. Hep dediğim gibi. “Benim aklım hep Türkiye’dir.” Türkiye’nin ve Türk milletinin hak ve çıkarlarını, güvenli ve müreffeh geleceğimizi düşünüyor, onu planlıyoruz. Üçüncü bin yılın ilk yüzyılında dünyada yeni bir paylaşım süreci yaşanırken, Türkiye’de çok önemli tarihi, siyasi ve ekonomik bir süreçten geçmektedir.

Küresel hegemonyanın tüm dünyayı rahatsız ettiği, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçişin getirdiği sorunlar ve çok kutuplu düzene doğru yol alış sancılarının yaşandığı şu dönemde, milli varlığa sahip çıkarak, öz güvenle yeni dönemin dinamiklerini iyi anlamanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.

“Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir”

Ekonomik gelişmişlik açısından kuzey ve güneyin ortasında, kültür ve medeniyet akımları açısından da Doğu ile Batı’nın arasında bir köprü görevi gören Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu itibarıyla dünyanın merkezindedir. Ne yazık ki tüm etnik ve bölgesel çatışmalar, bunlardan kaynaklanan kaos ve kargaşa Türkiye’nin bulunduğu bölgede yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan bir köprü rolü üstlenen Türkiye, önemli doğal ve beşeri kaynaklara sahiptir. Türkiye, ABD ve AB’nin başını çektiği Batı ile Rusya, Çin, Hindistan ve Japonya’nın başat olduğu Doğu’daki güç odaklarının tam merkezindedir.

Öte yandan Türkiye, dünya coğrafyasında büyük askeri güç olan NATO’nun güney kanadını oluşturan, bütün faaliyetlerinde ve tatbikatlarında etkin rol alan bir devlettir. Türkiye, jeokültürel olarak da İslam dünyası ile Hristiyan Batı ve Hindu-Budist Doğu dünyasının sınır bölgesinde bulunan Müslüman nüfusa sahip ama laik bir devlettir.

Kısacası, jeopolitik ve jeokültürel hatların odağında olan Türkiye, aynı zamanda dünya kültür ve medeniyetlerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bunun bilinciyle çok yönlü ve çok boyutlu bir yaklaşımla politikalarımızı belirliyoruz. Türkiye’nin başka ittifaklara üyeliği, ne AB katılım süreci açısından ne de NATO üyeliği açısından bir zafiyet anlamına gelmemektedir. Türkiye hâlen kendi taahhüt ve sorumluluklarının arkasındadır.

Ancak bir tarafın devamlı taviz verdiği, devamlı geri adım attığı, devamlı mahkûm olduğu bir diyaloğun ne dostlukla, ne müttefiklikle, ne de komşuluk değerleriyle bağı olacaktır.

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumu temkinli, tedbirli ve çok boyutlu bir dış siyaset takibini gerektirmektedir. Bizim TRÇ ittifakı önerimiz de bu doğrultudadır ve gelişmeler karşısında Türkiye için akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek olarak Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil “TRÇ” ittifakının inşa edilmesini öngörmektedir.

Bu durum milli siyasetimize, devlet ve millet yapımıza, gelecek tasavvurumuza uygundur. Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye merkezli yeni bir medeniyet ve yeni bir dünya tesisini kendisine siyasi misyon olarak belirlemiştir. Bu misyonumuzun kökleri, Türk milletinin tarihi ve kültürel gerçeklerine dayanan ve geleceği kucaklayan bir anlayışın tezahürüdür.

Cumhuriyet’in yeni yüzyılında iç ve dış kaynaklı tüm kamburlardan kurtulmak milli gayemizdir. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti yeni yüzyılda çaresizliği reddetmiş, çözümsüzlüğü dışlamış, ümitsizliği elinin tersiyle itmiştir. Milli birlikle yükseliş iradesini her alanda ortaya koyma kararlılığındadır.

Paylaşın

Özgür Özel: Ülkeyi Bir Daha Kurtaracağız

CHP Lideri Özgür Özel, baskılara karşı mücadele vurgusu yaparak, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, Ankara’da katıldığı ‘Dil Devrimi 93. Yıl Kutlamaları Ödül Töreni’nde gündeme dair sert açıklamalarda bulundu.

Özel, “Hattı zatında saldırdıkları ne Ekrem İmamoğlu, ne Mansur Yavaş’tır. İstanbul’un iradesine saldırıyorlar, Ankara’nın iradesine saldırıyorlar. Türkiye’yi gelecekte yönetecek partiye, geleceğin iktidar partisine darbe yapmaya çalışıyorlar” ifadelerini kullandı.

İktidarın tüm kurumları, özellikle de yargıyı, muhalefeti sindirmek için araçsallaştırdığını belirten Özgür Özel, bu baskıların, iktidarın ömrünün kalmadığını gösterdiğini söyledi.

Konuşmasında bu baskılara karşı mücadele vurgusu yapan Özel, ülkeyi kuranların zor şartlarda mücadele ettiğini hatırlattı ve “Gerekirse ölümü göze alacağız, bu ülkeyi bir daha kurtaracağız” dedi.

Özel, partililere ve destekçilerine moral vererek, muhalefetin ahlaki ve psikolojik üstünlüğe sahip olduğunu belirtti: “Bu salonda, meydanlarda… her yerde ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir. Biz haklılığın verdiği güçle ve birlikte olmanın bize vereceği kuvvetle hep birlikte başaracağız.”

Konuşmasında umut ve değişim vurgusu yapan Özel, ekonomik zorluklara ve yaşanan sıkıntılara rağmen karamsarlığa düşülmemesi gerektiğini söyledi.

Özel, “Bu zorlukların sonuna gelindiğinin ve iktidar değişimiyle birlikte hep birlikte… rahat nefeslerin alınacağı günlere adım adım yaklaşıyoruz. Kimse sakın umutsuzluğa kapılmasın” dedi. Özel, “Ahlaki üstünlük bizdedir, psikolojik üstünlük bizdedir, çoğunluk enerjisi bizdedir” diyerek, bu güçle hep birlikte başaracaklarını kaydetti.

Paylaşın

İmamoğlu Hakkındaki “Turpun Büyüğü” Davası 12 Aralık’a Ertelendi

Ekrem İmamoğlu, 27 Ocak’ta Saraçhane’de düzenlediği “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısı nedeniyle açılan davada ilk kez hakim karşısına çıktı. Dava 2 Aralık 2025’e ertelendi.

19 Mart operasyonuyla tutuklanan CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Turpun Büyüğü” başlıklı basın toplantısında adını açıkladığı bilirkişi S.B. ile ilgili sözleri nedeniyle hakim karşısına çıktı.

“Yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” ve “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamalarıyla hakkında dava açılan İmamoğlu, Silivri’deki duruşmaya jandarma eşliğinde getirildi. İmamoğlu izleyiciler tarafından alkışlar, “Hak, hukuk, adalet” ve “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganlarıyla karşıladı.

İmamoğlu, 27 Ocak’ta Saraçhane’de düzenlediği “Turpun Büyüğü” isimli basın toplantısında bir bilirkişinin adını vererek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a seslenmiş, ardından hakkında bilirkişiyi hedef gösterdiği iddiasıyla soruşturma başlatılmıştı.

Ekrem İmamoğlu, soruşturmaya konu olan açıklamasında şunları söylemişti: “Evet Sayın Cumhurbaşkanı; sizde böyle maharetli bilirkişi S. beyler oldukça, siz de binlerce bilirkişi arasından, nokta atış S. bey bilirkişisini bulan yargı mensupları oldukça, bir davanın öncesinde ya da yürüyen sürecin öncesinde, heybenizde büyük turplar taşıdığınızı düşünebilirsiniz.

Ne var ki, sizin turp zannettikleriniz, bu milletin gönlünde zerre yer etmez. Sayın Cumhurbaşkanı; turpun büyüğü senin heybenden çıktı. Aslında işin çok kolay. Bu kadar heybe sırtında taşımana gerek yok. Bu kadar yük taşıyacağına, kendini sadece milletin sandıktaki vicdanına emanet ettiğin an rahatlayacaksın. Yastığa başınızı koyduğunuzda huzurla uyumak kadar güzeli yoktur.”

Soruşturma sonucunda açılan davanın ikinci duruşması bugün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce Silivri 1 no’lu duruşma salonunda görülüyor. İmamoğlu ve avukatları, ilk duruşmaya “duruşma yerinin hem mekan hem de zaman itibariyle hukuka aykırı olarak belirlendiği” gerekçesiyle duruşmaya katılmamıştı.

Bugünkü duruşmayı takip etmek üzere CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP Grup Başkan Vekili Gökhan Günaydın, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi, önceki günkü olağanüstü kongrede yeniden CHP İstanbul İl Başkanlığı’na seçilen Özgür Çelik, CHP milletvekilleri Bülent Tezcan, Ali Gökçek, Fethi Açıkel, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan, Bakırköy Belediye Başkanı Ayşegül Ovalıoğlu, İBB Genel Sekreteri Volkan Demir, İmamoğlu’nun annesi Havva İmamoğlu, babası Hasan İmamoğlu, eşi Dilek İmamoğlu, oğlu Selim İmamoğlu, CHP PM üyesi Berkay Gezgin ve çok sayıda isim Silivri’ye geldi.

“Zulümle kurulan her düzen yıkıldı”

Ekrem İmamoğlu’nun avukatlığını Avukat Hasan Fehmi Demir, Avukat Fikret İlkiz ve Avukat Tora Pekin üstlendi. Hakim İmamoğlu’na “sabıkanız var mı” diye sordu İmamoğlu, “yok Allah’a şükür” yanıtını verdi.

İddianame okunduktan sonra İmamoğlu savunma yaptı. İmamoğlu’nun savunması şöyle: “Burada kendi davamı savunurken kalbim başka yerlerde. Gazze için yardıma giden cesur insanların filosuyla beraberdir. Bu tüm dünyanın insanlık onurunu koruma mücadelesidir. İstanbul Büyükşehirde de daha önceki belediye görevlerimde de birlik ve beraberlik için devletin her kademesini davet etmişizdir. Elazığ’daki okul açılışına hiçbir devlet görevlisi gelemedi.

Bugün mahkemedeyim, hâkim burada. Bilirkişi şu anda hayatımızın her alanında yer alıyor. Yine bir telaş var. Savcılık başka bir suçlamayı niye bu iddianameye ekleme ihtiyacı hissediyor. Alınganlık davasının iddianamesinin bilirkişilik mevzusu ile ne ilgisi var? Adalet Bakanı bir partinin ilçe binası önünde demeç veriyor ama ben yargıyı etkilemişim. Ve diyor ki bunlar mı Türkiye’yi yönetecek?

Bilirkişiyi ve bilirkişi raporlarını eleştirmeye ilişkin bir engel yok. Benim bilirkişiyi eleştirmemi suç kabul etmiş. Doğruyu söyleseniz de eleştiri yapamazsınız, bunu suç kabul ederiz demişler. 11 aydır maruz kaldığımız saldırılarla, 19 Mart itibariyle yürütülen süreçle, Turpun Büyüğü, Ahtapotun Kolları diyerek daha soruşturma yokken suçlu ilan edenler ile karşı karşıyayız.

Bir Başkan Rahip Branson’u bırakacaksınız dedim bıraktılar dedi. Asıl bu yargıya müdahaledir. Saldırıyorlar, saldırsınlar. Korkmayacağız. Bu millet cesurdur. Zulümle kurulan her düzen yıkıldı, bu da yıkılacak. Hukukun olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Bilirkişi davasıymış, hadi oradan. Daha önce başvurulmuş çokça mahkemece hakimlerin reddettiği kayyum atanması talebini bir mahkeme kabul ediyor. Siyasi güdümlü harekete geçiliyor. Giden yine herkesin cebinden gidiyor.

Ahmak davası, Ekrem İmamoğlu’na siyasi yasak koymak için bir dava olacak. Peşinde koşacaksınız. Diplomamı iptal etmek için kendilerini paralıyorlar. Şimdi bir de çirkin davası. Bir siyasetçi sırıtarak bana fuarda laf atıyor. Bana terörist muamelesi yapmaya çalışıyor. Ona öyle öğretilmiş, her yol mübah demişler. Ben kendisine ne demişim?

Kürsüye çıktığında kendinden olmayan herkese hakaret etmeye alışmış olan bir kişi siyaset yapacak, ben yapamayacağım öyle mi? Devre arası hakem değiştirir gibi dava arası hakim değiştirmeler, heyet değiştirmeler. Yaptıkları ve yaşattıkları her şeye rağmen biz adil olmaya devam edeceğiz.

Beni bu noktaya getiren süreç sadece bir bireyin adalet arayışı değildir. Bu dava ve diğerleri temel hak ve özgürlükler mücadelesidir. Bu yapılanlar Türkiye’nin demokratik yapısına tehdittir. Ülkemiz yıllardır yargının siyasetin bir aracı haline gelmesini izliyor. Baskılar, yer değiştirmeler, her yerde aynı kişiler.

17 Ocak’ta AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı şu açıklamayı yapıyor ‘Daha turpların büyüğü heybede’. Masumiyet karinesini yerle bir eden bu ağır suçlamaya karşı ifade özgürlüğümü kullandım ve açıklama yaptım.

Bir kişinin iki dudağı arasında bir devlet olmaz. Bunun sonucu ağırdır. Attığımız her adıma, her hizmete sakıncalı bakan bu anlayışa göre biz suç işliyoruz. Bu parti devleti anlayışı. İktidarı demokratik yollardan değiştirme suçu işliyoruz. Onun için buradayız. Biz yapılan yanlışları ortaya çıkardığımız için buradayız, Silivri’deyiz. Ekrem İmamoğlu isminden korkuyorlar, bizi tehdit olarak görüyorlar. Asıl olarak milletin iktidarından korkuyorlar.

Günahları olanlar korkarlar, ben korkmuyorum. Kimin rekabetten kaçtığını milletimiz görüyor. Milleti akılsız zannedenler çok büyük bir yanılgı içerisindeler. Ben aziz milletimize sesleniyorum, adalet yoksa hangi barışı sağlayacağız? Korkuyla tehditle çatık kaşlarla mı sağlayacaksınız? Barışı ta okyanus ötesindeki ülkeyle mi sağlayacaksınız?

Bereketin olmadığı yerde milletimiz nasıl zenginleşecek? Nasıl adil paylaşacak? Refah yoksa kalkınma nasıl olacak? Beş yıldır bu ülke dış yatırımda sıfır çekiyor. Silahlar bırakılsın, infaz yasası çıksın ile terör bitecek diye bu milleti kandıramazsınız. AİHM kararını niye uygulamıyorsunuz, niçin Demirtaş hapiste? AYM kararlarını niçin tanımıyorsunuz niçin Can Atalay hapiste? Artık değişme zamanı geldi, millet gelecek bu tek kişilik sistem tıpış tıpış gidecek”

Duruşma ertelendi

İmamoğlu bu sözlerinin ardından savunmasını bitirdi. Avukatların savunmalarına geçildi. Avukatlar İmamoğlu’nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan’ın duruşmaya katılmasını talep etti.  Mahkeme avukatların da ifadelerinden sonra ara kararını verdi. Karar şöyle: “Bilirkişinin dinlenmesi talebi reddedildi. Müdafilerin celbini istediği dosyaların kısmen kabulüne ve celbine ve duruşmanın 12 Aralık 2025 saat 10.00’a ertelenmesine karar verildi”

Paylaşın

CHP’nin Kayyum İtirazına Ret: Gürsel Tekin Göreve Devam Edecek

İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in tedbiren görevden alınmasına yapılan itirazı reddetti. Gürsel Tekin ve ekibi kayyum olarak göreve devam edecek.

CHP 38. Olağan İstanbul İl Kongresi’nin iptali için açılan davada Mahkeme, Özgür Çelik ve yönetimini görevden almış, yerine Gürsel Tekin ve ekibini kayyum olarak atamıştı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 38. Olağan İstanbul İl Kongresi’nin iptali istemiyle açılan davada İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2 Eylül’de verdiği ara kararda, İl Başkanı Özgür Çelik ile İl Yönetim ve İl Disiplin Kurulu üyelerinin tedbiren görevden uzaklaştırılmasına karar vermişti. Aynı kararla Gürsel Tekin ve dört isimden oluşan bir kayyum heyeti atanmıştı.

CHP, bu ara karara itiraz ederek tedbirin kaldırılmasını talep etti. Mahkeme ise itirazların duruşmalı olarak görülmesine karar verdi. Bugün görülen duruşmada, CHP’nin tüm itirazları reddedildi ve kayyum heyetinin görevi devam ettirildi.

Duruşmada taraf avukatları söz aldı. Olağanüstü İl Kongresi’ne icra memurlarıyla giderek kongreyi durdurmaya çalışan avukat Cevahir Kılıç, tedbir kararının yerinde olduğunu savundu. Kılıç, “Gerek müvekkilim gerekse de benim, işbu dava sebebiyle parti üyeliklerimize son verilmiş, böylelikle hak arama hürriyetine engel olunmaya çalışılmıştır. Seçim kurulları sadece seçim güvenliği ve denetimini sağlar. Olağanüstü il kongresi hukuka aykırıdır, zira kongre çağrısını tüzük gereği yalnızca il başkanı yapar. Bu prosedür işletilmemiştir” dedi.

CHP adına savunma yapan avukat Çağlar Çağlayan ise tedbirin kaldırılması gerektiğini belirterek şu ifadeleri kullandı: Verilen tedbir kararı, siyasi partiler kanununun açık hükümlerine aykırıdır. Bir çağrı heyeti atanacaksa tek görevi kongre yapmaktır. Oysa bu davanın olağanüstü kongre çağrısıyla ilgisi yoktur. Ayrıca aynı kanun, bir kongre iptal edilirse 30 ila 60 gün içinde yeni kongre yapılmasını öngörür. Ancak atanan heyete böyle bir görev dahi verilmemiştir. Karar, siyasi faaliyette bulunmayı engelleme niteliği taşımaktadır.

Çağlayan, tedbir kararının ardından CHP İl Binası’nın üç gün boyunca polis ablukasına alındığını, genel merkez yöneticilerinin dahi içeri sokulmadığını vurguladı. “Her ne kadar yüksek seçim kurulu kongrelerin yapılabileceğine karar vermişse de, mahkeme sürekli kongreleri durdurur şekilde ara karar ve müzekkere kurmuştur. Bu durum siyasi faaliyette bulunma hakkını engellemektedir” diye konuştu.

Avukat Çağlayan, olağanüstü il kongresinin YSK gözetiminde yapıldığını ve Özgür Çelik’in yeniden il başkanı seçildiğini hatırlatarak, “Herhangi bir itiraz kongre sonuçlarının geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Bu tedbire devam edilmesi hem partimiz hem yurttaşlarımız açısından çözümsüzlük yaratmaktadır. Tedbir kararının kaldırılmasını talep ediyoruz” dedi.

Savunmaların ardından mahkeme heyeti, CHP’nin ihtiyati tedbir kararına karşı yaptığı itirazların tamamını reddetti. Hakim, “Tedbir kararına karşı yapılan itirazları reddediyorum, istinaf yolunu açıyorum” ifadeleriyle kararı duyurdu.

Çelik, olağanüstü kongrede yeniden seçilmişti.

2 Eylül’de verilen ara karar sonrası CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik ve yönetimi görevden alınmış, yerine kayyum heyeti atanmıştı. Bu süreç devam ederken parti 24 Eylül’de olağanüstü il kongresini topladı. Kongrede tek aday olan Özgür Çelik, 386 delegenin oyunu alarak yeniden il başkanı seçildi. Böylece görevden alınmasının ardından yeniden başkanlık koltuğuna oturdu.

Paylaşın

Türk Hava Yolları, Boeing’ten 225 Adet Uçak Alıyor

Türk Hava Yolları’nın (THY) Boeing’den 50’si kesin sipariş, 25’i opsiyonlu olmak üzere toplam 75 adet B787-9, B-787-10, 100’ü kesin 50’si opsiyonlu olmak üzere 150 de 737-8/10 MAX model uçak alacağı duyuruldu.

Uçakların teslimatının 2029-2034 yılları arasında yapılması planlanırken, alım açıklaması ABD Başkanı Donald Trump ile AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında 25 Eylül’de yapılan görüşmeden saatler sonra geldi.

Türk Hava Yolları (THY) Amerikalı uçak üreticisi Boeing firmasına 75 adet B787 tipi yolcu uçağı siparişi verdi. Şirket, 737 Max model 150 adet uçağın siparişi için ise görüşmelerin sürdüğünü bildirdi. THY yeni uçaklarını en erken 2029’da teslim almaya başlayacak ve 2034’e kadar teslimat sürecinin tamamlanması hedefleniyor.

Açıklama, AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği görüşmenin ardından geldi.

THY, Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) yaptığı bildirimde şunları kaydetti:

“Yönetim Kurulumuz 2029-2034 yılları arasında teslim alınmak üzere Boeing firmasından 50 adet kesin sipariş ve 25 adet opsiyon olmak üzere toplam 75 adet B787-9 ve B787-10 uçağının satın alınmasına karar vermiştir. Söz konusu uçaklar için kanat üstü motor, yedek motor ve motor bakım hizmeti alımı için Rolls-Royce ve GE Aerospace firmalarıyla müzakereler devam etmektedir.”

Açıklama ayrıca, 100 adedi kesin ve 50 adedi opsiyon olmak üzere toplam 150 adet 737-8/10Max tipi uçak alımı için Boeing ile görüşmelerin tamamlandığı, siparişin motor üreticisi CFM International ile müzakerelerin başarıyla sonuçlanması halinde verileceği kaydedildi.

THY filosunu büyütme hedefini Nisan 2023’te açıklamıştı. O tarihte duyurulan 2033 hedefleri kapsamında KAP’a yapılan bildirimde, “2023 yılı sonunda 435’e ulaşması beklenen uçak sayımızın 2033 yılında 800’ü aşmasının” öngörüldüğü kaydedilmişti.

THY 12 Mayıs 2023 tarihinde ise daha detaylı bir açıklama yaparak, “200 adet geniş gövde ve 400 adet dar gövde olmak üzere toplam 600 adet uçağın temin edilmesi için uçak üreticisi firmalar ve motor üreticileri ile görüşmelerin başlayacağını” duyurmuştu.

THY’nin filosunda kaç Boeing uçak var, planları neler?

THY’nin yılın ilk yarısına yönelik faaliyet raporuna göre, şirketin filosunda 485 uçak var. Bunların 279’unun modeli Airbus, 206’sınınki ise Boeing. THY, Aralık 2023’te 355 Airbus siparişi vermişti.

Paylaşın

Özgür Özel Hakkındaki Fezleke Sayısı 31’e Ulaştı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel hakkında hazırlanan ve Meclis’e ulaşan fezleke sayısı 31’e çıktı. Meclis’in açılmasıyla birlikte fezleke sayısının artması bekleniyor.

Haber Merkezi / Özgür Özel’e yöneltilen fezlekelerde öne çıkan suçlama başlıkları arasında şunlar bulunuyor: “Cumhurbaşkanına hakaret”, “suç işlemeye alenen tahrik”, “kamu görevlisine hakaret”.

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

Demirtaş’a TCK 301’den 12. Dava

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş hakkında “Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasıyla yeni bir iddianame hazırlandı. Bu Demirtaş’ın 12. TCK 301 dosyası.

Batman Cumhuriyet Başsavcılığı, Kasım 2016’dan beri Edirne Cezaevi’ne hapis tutulan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 2016’da Batman’da katıldığı mitingde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında 9 yıl sonra iddianame hazırladı.

“Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçlamasıyla 6 aydan 2 yıla kadar hapsini istedi. Davayla birlikte Demirtaş’a TCK 301’den açılan dava sayısı 12 oldu.

MLSA’dan Deniz Tekin’in haberine göre savcılık iddianamede, Batman’da 2016’da yapılmak istenen “Savaşa Karşı Barış” adlı açık hava toplantısına Valiliğin izin vermediğini hatırlattı. Bu karara rağmen Demirtaş’ın 16 Şubat 2016’da Batman’daki Cihan Kavşağı’na seçim otobüsüyle gelerek konuşma yaptığını kaydetti.

İddianamede, Demirtaş’ın hükümetin politikalarını eleştirdiği, bölgede yaşanan olaylara değindiği konuşması suç unsuru olarak gösterildi.

Adalet Bakanlığı’nın, 2018’de milletvekilliği bittiği için yasama dokunulmazlığı kalkan Demirtaş hakkında soruşturma izni verdiği belirtildi.

Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla savunması alınan Demirtaş’ın, suç unsuru gösterilen konuşmasının Anayasanın 83. maddesinde düzenlenen yasama dokunulmazlığı kapsamında kaldığını belirterek, hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesini talep ettiği aktarıldı.

Savcı iddianamede, Demirtaş’ın yaptığı konuşmanın içeriğinde, hükümeti aşağılayıcı ve küçük düşürücü sözlerin yer aldığı, özellikle devletin askeri ve emniyet güçlerini de hedef alır şekilde aşağılayıcı beyanlarının bulunduğu, mevcut hükümeti “halkı katletmek, zulüm ve işkence yapmakla” itham ettiği savundu.

Bu konuşmanın yapıldığı zaman nazara alındığında, Demirtaş’ın konuşmasının düşünceyi açıklama ve anlatma özgürlüğüyle ilgisinin bulunmadığı, içeriği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Hükümetinin şeref ve saygınlığını zedeleyici niteliğinin bulunduğu ve bu anlamda bu ifadelerin düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmesinin mümkün olmadığı değerlendirmesinde bulundu.

Batman 3. Asliye Ceza Mahkemesinin kabul ettiği iddianamede, Demirtaş’ın 6 aydan 2 yıla kadar hapsi ve Türk Ceza Kanunu (TCK) 53’üncü maddesi kapsamında siyasi yasak talep ediliyor.

Demirtaş hakkında TCK 301’den 12 dava açıldı

Yasama dokunulmazlığının kalkmasının ardından Kasım 2016’da tutuklanan HDP eski Eş Genel Başkanı Demirtaş hakkında çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmalar gerekçe gösterilerek TCK 301’inci madde suçlamasıyla bugüne kadar 12 dava açıldı.

Bu suçlamadan dolayı farklı illerde açılan 10 ayrı dava, Mersin 14. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan davayla birleştirildi. Temmuz 2024’te kararını açıklayan mahkeme, Demirtaş’ı TCK 301’inci maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini, yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılamak” suçundan 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Bu dava istinaf mahkemesinde.

Demirtaş hakkında TCK 301’inci madde suçlamasıyla Diyarbakır 18. Asliye Ceza Mahkemesi ve Batman 3. Asliye Ceza Mahkemesinde açılan iki ayrı dava ise devam ediyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2016’dan beri Edirne Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda olan Demirtaş’ın tutuklanmasına ilişkin Aralık 2020 ve Temmuz 2025’te iki ayrı ihlal kararı verdi.

Paylaşın

DEM Parti’den “Süreç Komisyonu”na Çağrı: Abdullah Öcalan Dinleyin

DEM Parti’nin “Süreç Komisyonu” üyeleri, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın komisyon tarafından dinlenmesinin, sorunun kalıcı çözümü için bir gereklilik olduğunu açıkladı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nden (DEM Parti) Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmalarına ilişkin önemli bir yazılı açıklama yayımladı. Partinin komisyon üyeleri Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meral Danış Beştaş, Hakkı Saruhan Oluç, Celal Fırat ve Cengiz Çiçek imzasıyla yayımlanan metinde, komisyonun barışa ve çözüme dair tarihi bir rol üstlenebileceği vurgulandı.

DEM Parti, kalıcı bir çözümün sağlanması için komisyonun atması gereken en önemli adımı net bir şekilde dile getirdi. Açıklamada, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın komisyon tarafından dinlenmesinin, sorunun kalıcı çözümü için bir gereklilik olduğu belirtildi.

Açıklamada yer alan ifadede, “Komisyonun Sayın Öcalan’ı dinlemesi, mevcut sürecin başarıyla nihayete erdirilmesi açısından belirleyici önemdedir” denilerek, Öcalan’ın görüşlerinin mevcut diyalog sürecinin sağlıklı ilerlemesi için anahtar rol oynayacağı vurgulandı.

DEM Partili komisyon üyelerinin açıklaması şöyle: “TBMM bünyesinde kurulmuş bulunan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 5 Ağustos 2025 tarihinden itibaren faaliyetlerine devam etmektedir. Komisyon, Kürt meselesinin demokratik ve barışçı çözümüne katkı sunacak hukuki ve siyasi zeminin tesisi amacıyla oluşturulmuştur.

Cumhuriyet’in en temel sorunlarından birisi etrafında, halk iradesinin tamamına yakınını temsil eden siyasal partilerin Komisyon’da temsil edilmesini son derece kıymetli bulduğumuzu tekrardan belirtmek isteriz. Ortaya çıkan bu siyasal irade, sorunun çözümü için tarihsel rolü olması gereken siyaset kurumunu ve alanını, ilk defa bu düzeyde çözümün muhataplığına yakınlaştırmıştır.

Kendine has özellikleriyle öne çıkan, tarihsel çağrıların ve gelişmelerin gerçekleştiği bu süreçte, Komisyon’un parlamento zemininde kendi rolünü oynamasına dönük kamuoyu beklentisi yüksektir. Komisyon’un her şeyin muhatabı olmadığını bilmekle birlikte, rolünü doğru ve işlevsel oynaması durumunda tarihsel gelişmelere kapı aralayacak bir katkısının olacağının da bilincindeyiz.

1. Komisyon çalışmalarındaki birinci aşama tamamlanmakta ve dinlemelerin sonuna yaklaşılmaktadır. Farklı çevrelerden kişi ve kurumların barışa ve çözüme dair düşüncelerini, önerilerini son derece kıymetli bulduğumuzu yeniden ifade etmek isteriz. Partimiz açısından dinleme safhasının ana çıktısı, Kürt sorununun demokratik ve barışçı çözümünün kaçınılmazlığıdır. Referansları, dayanakları farklı olsa da Komisyon’da ifade edilenler, Kürt meselesinin tarihsel olarak çözümünün zorunlu olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.

2. Sürecin pozitif barış aşamasına geçmesinin en az çatışmasızlık hali olarak değerlendirilen negatif barış aşaması kadar önemli olduğu birçok kurum ve kişi tarafından ifade edilmiştir. Pozitif barış için “adaletin tesisi, toplumsal güvenin inşası, eşitliğin kurumsallaşması, farklı kimliklerin bir arada eşit olarak ve barış içinde yaşayabilme iradesinin net bir şekilde ortaya konulması” gerektiği; güven ortamının “karşılıklılık ilkesiyle sağlanabileceği”; sorunun sadece “silahlı hareket boyutuna sıkıştırılamayacağından” hareketle “kök nedenlerin ortadan kaldırılmasının” önemi; “sadece güvenlik politikalarıyla kalıcı barışın sağlanamayacağı”; “ret, inkar ve asimilasyon politikalarından vazgeçilmesi” gibi dinlemeler safhasında öne çıkan tespitleri çok kıymetli buluyoruz. Komisyonun bundan sonraki çalışmalarında, dinlemelerde öne çıkan bu önerilerden faydalanması gerektiğinin altını önemle çiziyoruz.

3. Sorunu siyasal, kültürel, toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla ele alarak kalıcı çözümün geliştirilmesi doğru olandır. Meselenin bölgesel ve küresel bir karakter kazandığının da bilinciyle, örgütsel, siyasal ve toplumsal karşılığı ve belirleyicilik düzeyi açık olan Sayın Abdullah Öcalan’ın komisyon tarafından dinlenmesi, sorunun kalıcı çözümü için bir gereklilik olarak ele alınmalıdır. Gerçek çözüm, sorunu ismiyle çağırmaktan ve bulunduğumuz tarafa göre gerçeği eğip bükmeden hakikate göre düşünmekten, adım atmaktan geçmektedir. Komisyonun Sayın Öcalan’ı dinlemesi, mevcut sürecin başarıyla nihayete erdirilmesi açısından belirleyici önemdedir.

4. Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır. Komisyon’un varlık gerekçesi, sürecin gerektirdiği yasa düzenlemelerine ilişkin tavsiyeler ve taslaklar oluşturmaktır. Partimizin ilgili kurullarının sürecin başından itibaren Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’de ihtiyaç duyulan değişiklikler; başta kayyım düzenlemesi olmak üzere yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratikleştirilmesi; ayrımcılıkla mücadele düzenlemeleri ve anadilinde eğitim-öğrenim gibi başlıklarda hazırlığı bulunmaktadır.

Yeni yasama yılının açılışıyla birlikte Komisyon’a üye veren partilerin ilgili başlıklarda somut öneriler sunması ve bu öneriler üzerinde ortaklaştırma hedefiyle çalışılması ikinci aşamanın en temel görevidir. Çünkü çatışma zemininin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasının en önemli adımlarından birisi de hukukun tesisi ve yasa önünde eşitliğin sağlanmasıdır.

5. Öte yandan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin, 17 Eylül 2025 tarihli kararında Barış ve Demokratik Toplum Sürecine atıf yaparak, umut hakkına dair Komisyon ve parlamentonun görevlerine işaret etmesi dikkate değerdir. Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’de ilgili siyasal ve hukuki adımlara işaret ettiği bir ortamda, umut hakkı bağlamında sürecin gerektirdiği adımları atmak, inisiyatifleri almak ve bunu bir ilke olarak kabul etmek Kürt sorununda adil, eşit, demokratik ve toplumsal çözümün en hayati gelişmelerinden birisi olacaktır.

6. Komisyon faaliyetleri kapsamında DEM Parti olarak temel amacımız, Kürt sorununu çatışma zemininden uzaklaştırarak hukuki ve siyasi çözümün olanaklarını yaratmaktır. Kürt meselesinin demokratikleşme perspektifiyle ve bunun gerektirdiği zihniyet dönüşümüyle ele alınması kaçınılmazdır. Dinlemeler esnasında bir akademisyenin belirttiği gibi “Her barış demokrasiyle sonuçlanmayabilir, ancak Kürt sorunu çözülmeden Türkiye’ye demokrasi gelmeyecektir.”

Paylaşın