Kardiyojenik Şok Nedir? Nedenleri, Belirtileri

Kanın kalp tarafından pompalanması ve ardından vücuttaki dolaşımına kardiyovasküler sistem denir. Bu sistem vücudu oluşturan organlara ve dokulara oksijen ve hayati öneme sahip besinler sağlar. Birkaç şok şekli vardır. 

Haber Merkezi / Tüm şok türleri, vücudun dokularının ve organlarının metabolik taleplerinin kan akışıyla karşılanmadığı zaman meydana gelir. Diğer yaygın şok biçimleri arasında septik şok (kan enfeksiyonunun neden olduğu) ve hipovolemik şok (kanama veya başka nedenlerle kan hacmindeki büyük kayıp) bulunur.

Kardiyojenik şok

Kardiyojenik şok, kalbin etkili bir şekilde kanı pompalamaması nedeniyle oluşur. Kardiyojenik şokun ana nedeni kalp yetmezliğidir. Kardiyojenik şok, miyokard enfarktüsü, aritmi, kalp kapağı sorunları, ventrikül çıkışının tıkanması veya kardiyomiyopatiden kaynaklanabilir.

Kardiyojenik şokta ne olur?

Çoğu kardiyojenik şok vakasında, kalp krizi sonucu sol ventrikül (kalbin ana pompalama odası) hasar görmüştür. Kalp vücudun oksijen ve besin ihtiyacını karşılayacak kadar kan pompalayamadığı için hayati organ ve dokulardaki hücreler ölmeye başlar. Bu, sonunda kalp durması gibi ciddi olumsuz olaylara yol açabilir ve kanın pompalanması tamamen durabilir.

Belirtileri;

Kardiyojenik şok belirtileri şunları içerir:

  • Hızlı solunum
  • Hızlı nabız
  • Nefes darlığı
  • Soğuk eller ve ayaklar
  • Bilinç bulanıklığı, konfüzyon
  • Terleme
  • Zayıf nabız
  • Bilinç kaybı
  • Azalmış idrara çıkma
Paylaşın

Kaygı, Korku Ve Panik Arasındaki Fark Nedir?

Tüm dünyanın tersine döndüğü durumlar vardır. Gelecekte bize ve sevdiklerimize ne olacağını bilmek ve bu durumu kontrol etmek imkansızdır. Birçok kişi, hem eylemde hem de içsel duyumlarda kendini gösterebilen korku, endişe duygusuna aşinadır.

Haber Merkezi / Peki kişi bu durumun korku mu, kaygı mı yoksa başka bir şey mi olduğu nasıl anlar?

Bir kişi endişeli hissettiğinde, hareketsiz duramaz, büyük olasılıkla bir aktivite ile tepki verir. Bu, durum üzerinde hiçbir kontrolümüz olmadığında ve düşüncelerimizi temizleyerek kontrol duygusunu yeniden kazanmaya çalıştığımızda ortaya çıkar.

Pek çok insan, sanki kaygı düzeyini azaltıyormuş gibi sürekli haberler arasında gezinerek bilgisini düzenlemeye çalışır. Ama aslında, sadece kaygı durumunu geliştirir. Bazıları ise tam tersine, haberleri izlememeye veya kendilerine her şeyin yoluna gireceğini söylemeye çalışıyordur. Buna geri çekilme reaksiyonu denir.

Gelecek bulanık ve belirsiz olduğunda, endişeli hissetmek normaldir; yüksek ve düşük, durumsal ve kişisel olabilir.

  • Yüksek; Sadece olabilecek koşulların ciddiyetini dramatize etmeye ve abartmaya meyilliyseniz,
  • Düşük; Ekstrem sporlara gidiyorsanız ve heyecana oldukça sakin bir şekilde katlanıyorsanız
  • Durumsal; Geleceğin belirsizliğine vücudun normal tepkisi
  • Kişiye özel; Olumsuz sonuçları abartma eğilimi.

Kaygıyı psikolojik bir fenomen olarak ele alırsak iki özelliği ayırt edebiliriz:

  • Her zaman gelecekle, yani henüz olmamış olanla ilgilidir
  • Her zaman belirsizdir, bilinmezdir.

Korkunun özellikleri nelerdir?

Kaygı ile başa çıkmanın ilk adımı onun somutlaştırılmasıdır. Bu kaygının tam olarak ne olduğunu anlamaya başladığımızda olur, korkuyu deneyimliyoruz.

Her zaman spesifiktir: Yüksekten düşerek çarpmaktan, sevdiklerimi kaybetmekten veya işsiz kalmaktan korkuyorum. Korku, benliğin gerçekten hasara neden olabilecek tehlikeli bir şeye, normal bir tepkisidir.

Örneğin, büyük bir korkutucu aslan düşünün. Kapalı bir kapının arkasındaysa ve bir hırıltı duyarsam, vücudum alarmla tepki verir. Ama bu büyük aslanın beni yiyebileceğini anlarsam, bir korku hissi, yaşam için özel bir tehdit durumuna dönüşür.

Korku durumunda iki güçlü tepki gözlemlenebilir: dövüş ya da kaç. Örneğin, bir örümcek görünce biri onu öldürmeye çalışacak ve biri de odadan kaçacak. İkisi de oldukça doğal. Korkudaki saldırganlık, insanın tamamen doğasında vardır. Bu, insanların tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında hayatta kalmasına yardımcı olur.

“Korku tepkisi” nedir?

Aniden aslan örneğindeki kapı açılırsa ve bu büyük korkunç canavar odaya girerse, kaçacak hiçbir yer olmayacak ve onunla savaşamayacaksınız. Savaş ya da kaç tepkileri işe yaramadığında, bir korku hissi ortaya çıkar. Kişi uyuşur ve hareket edemez. Korku, başımıza gelen durumu gerçekte fark edemediğimizde oluşur.

Panik nasıl farklıdır?

Panik, korkunun bir yönüdür. Durum o kadar belirsizse, odaklanmak imkansızsa, harekete geçmek için bir susuzluk hissederiz, hiperaktivite moduna gireriz. Bazen bu kendini bir panik atak şeklinde gösterir, vücut psişenin olanaklarını maksimuma çıkardığında: kalp çarpar, nefes daralır… Panik halindeyken çok fevri kararlar verebiliriz.

Paylaşın

Anksiyete Ve Depresyon Vakaları Yüzde 25 Arttı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yeni tip koronavirüs (Kovid 19) pandemisinin başladığı 2020 yılında dünya çapında anksiyete bozukluğu ve depresyon vakalarında yüzde 25’lik artış kaydedildiğini bildirdi.

DSÖ Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus, eldeki rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu belirterek “Bu tüm ülkeler için, ruhsal sağlık konusuna dikkat etmeleri yönünde bir alarmdır” diye konuştu.

DSÖ raporunda, artan anksiyete bozukluğu ve depresyon vakalarının temel nedenlerinden birinin, pandemiye karşı alınan kısıtlayıcı önlemler ve sosyal izolasyonun getirdiği yoğun stres olduğu belirtildi.

Raporda, iş yerindeki kısıtlamalar ile insanların aile içinden daha az destek aramaları ve çevrelerindeki dernek ve gruplardaki faaliyetlerinin azalması da etkili faktörler olarak sayıldı.

Rapora göre yalnızlık hissi ile kişinin kendisi ya da yakınlarıyla ilgili duyduğu enfeksiyon, hastalık ya da ölüm korkusu, ölüm vakaları karşısındaki üzüntü ve mali endişeler de insanların sağlığını olumsuz etkileyen stres faktörleri arasında yer aldı.

Raporda sağlık personelinde tükenmişlik nedeniyle intihar eğilimleri oluştuğuna, bu durumun daha çok gençler ve kadınlarda etkili olduğuna da işaret edildi.

Paylaşın

Türkiye’de Her Yıl 3500 – 4000 Çocuğa Kanser Teşhisi Konuluyor

Türkiye’de yılda 3500 – 4000 çocuğa yani her 3 saatte 1 çocuğa kanser teşhisi konuluyor. Bu sayı nükslerle birlikte 5 bine ulaşıyor. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanser Günü vesilesiyle çocukluk çağı kanserleri hakkında farkındalık yaratmak ve erken teşhisin önemini vurgulamak için #sarıyıfarket kampanyasına desteğe çağırıyor.

Vakıf, erken teşhisin önemine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen proje kapsamında İstanbul’da farklı billboard alanları, afişler, dijital ekranlar ve sokaklardan İstanbullulara #sarıyıfarket diyor ve kurumları ve bireyleri 15 Şubat günü farkındalık yaratmak için sosyal medya hesaplarından paylaşım yapmaya davet ediyor.

Çocukluk çağı kanserlerinde hastalığı erken evrede yakalamak kadar uygun merkeze ulaşıp tedavi almanın da büyük önem taşıdığına dikkati çeken KAÇUV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İnci Yıldız şu bilgileri paylaştı:

Her geçen yıl üç yaş altı çocuklarda kanser vakaları artıyor. Çocukluk çağı kanserlerinin en sık görüleni ve bilinen vakaların %30’u lösemi… Geri kalan %70 içinde, gelişmiş ülkelerdeki gibi Türkiye’de de ikinci sırada beyin tümörleri yer alıyor. Bugün çocukluk çağı lösemisinden eskisi gibi korkmuyoruz.

30 yıl önce görülen vakaların %20’si iyileşirken, bugün yüzde %70- 80’inden fazlası iyileşiyor. Çocukluk çağı kanserleri erişkin kanserlerinden türleri, tanı yöntemleri ve belirtileri bakımından ayrışıyor. Erişkinlerdeki gibi yerleşmiş tarama testleri olmadığından erken tanı alabilmeleri için ebeveynler tarafından bulgu ve belirtilerin bilinmesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle çocukluk çağı kanserleri hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.”

Kanserli Çocuklara Umut Vakfı

2000 yılında çocukları tedavi görmekte olan aileler ile hekimlerinin bir araya gelmeleriyle kuruldu. Vakfın temel amacı maddi sorunları nedeniyle tedavileri aksama riski taşıyan çocukların tedavilerinin sürekliliğini sağlamak.

Ayrıca kanser ile mücadelede önemli bir gereksinim olan psikolojik destek ve çocuk psikolojisine uygun tedavi ortamının yaratılması Vakfın öncelikli hedefleri arasında yer alır. Umudum Eğitim Burs Programı ile de kanser tedavisi gören veya tamamlanmış farklı yaş gruplarında çocukların eğitim giderlerini karşılıyor.

Paylaşın

Vegan Et Nedir Ve Gerçek Etten Daha Mı Sağlıklıdır?

Gerçek et gibi görünen vegan etler bir kez daha gündemde. Bitki bazlı et kavramı Amerika’da başlarken, kısa zamanda tüm dünyaya yayıldı. Türkiye’de bu trenden nasibini aldı. Vegan etler ülkemizde de giderek popüler hale geliyor.

Haber Merkezi / Bu tür etler, hayvansal etlerinin özelliklerini taklit eder. Et lezzetini kaybetmek istemeyen veganlar için birçok şirket vegan et üretmeye başladı.

Vegan etler, ölçülü ve dengeli bir beslenmenin parçası olarak yenildiğinde genellikle daha sağlıklı kabul edilir. Vegan etlerin besin içeriği hakkında konuştuğumuzda ise, içinde daha fazla protein, daha az doymuş yağ ve daha az kolesterol bulunmaktadır.

Ancak, vegan etler hayvansal kökenli etlere göre daha yüksek sodyum içeriğine sahiptir ve bu da onları lezzetli kılmak ve raf ömrünü uzatmak için kullanılır. Bu durum, bitki bazlı etlerin veya vegan etlerin ölçülü olarak yenmesinin tek nedeni olabilir. Vücudunuzda biriken fazla sodyum, felç ve yüksek tansiyon riskini artırabilir.

Vegan eleri hayvansal kaynaklı etlerle karşılaştırırsak, şüphesiz ondan daha sağlıklıdır ancak ölçülülük ve denge burada anahtardır. Vegan etleri her zaman ölçülü tükettiğinizden ve aşırıya kaçmadığınızdan emin olmalısınız.

Paylaşın

Ağız Kokusundan Kurtulmaya Yardımcı Olabilecek 5 Doğal Yöntem

Sabahları uyandığımızda gece boyunca bakteri oluşumundan kaynaklı nefesimiz kokar. Bu ortak bir sorun ve hepimizin bu sorunla başa çıkması gerekiyor. Ancak bazı insanlar, kalıcı ağız kokusuna sahiptir.

Haber Merkezi / Ağız kokusu, ağızda bakterilerin birikmesinden kaynaklanır. Koku genellikle bakterilerin, yediğimiz gıdalardaki şekerleri ve nişastaları parçalamasıyla oluşur. Bazı durumlarda diş eti hastalığı veya diş çürümesi gibi ciddi diş problemleri de bu soruna neden olabilir.

Ağız kokusu sorunundan kurtulmanın en iyi çözümü düzenli olarak diş kontrollerine gitmek olsa da, zamanla test edilmiş bazı çözümler de sorundan kurtulmanıza yardımcı olabilir. İşte ağız kokusu probleminize yardımcı olabilecek 5 doğal yöntem;

Karanfil

Karanfil, mutfağımızda bulunan ve ağız kokusundan kurtulmaya yardımcı olabilecek yaygın bir bitkidir. Antibakteriyel özellikleri ağızdaki bakteri sayısını azaltır ve kanama ve diş çürümesi gibi diğer diş sorunları riskini azaltır. Ağız kokusu probleminden kurtulmak için ağzınıza birkaç parça karanfil atıp çiğnemeniz yeterlidir.

Su

Gün içinde az su içmek de ağzınızın kokmasına neden olabilir. Su, bakterilerin ağızdan atılmasına yardımcı olur ve ayrıca ağızda çoğalmasını engeller. Nefesinizi taze tutmaya yardımcı olur. Bu nedenle, nefesinizin çok koktuğunu hissediyorsanız, bol su için. Nefesinizin ferahlatıcı kokması için suyunuza yarım limon da sıkabilirsiniz.

Bal ve tarçın

Hem bal hem de tarçın, ağzınızdaki bakteri üremesini azaltmaya ve diş etinizi sağlıklı tutmaya yardımcı olabilecek güçlü anti-inflamatuar ve anti-bakteriyel özelliklere sahiptir. Dişlerinize ve diş etlerinize düzenli olarak bal ve tarçın ezmesi uygulamak diş çürümesi, diş eti kanaması ve hatta ağız kokusu riskini azaltabilir. Her iki bileşen de kesinlikle güvenlidir ve mutfakta kolayca bulunabilir.

Tarçın kabuğu

Tarçın kabuğu, ağız kokusu sorunundan kurtulmanıza da yardımcı olabilir. Karanfil gibi tarçın da ağızda kokuya neden olan bakterilerin çoğalmasını önleyen antibakteriyel özellikler içerir. Sadece küçük bir parça tarçın kabuğunu ağzınızda birkaç dakika tutmanız yeterlidir, sonra atabilirsiniz.

Tuzlu su gargarası

Ilık tuzlu su ile gargara yapmak ağızda bakterilerin çoğalmasını engelleyebilir, nefesinizin ferahlatıcı kokmasını sağlayabilir. Tuzlu su, kokuya neden olan bakterilerin ağızda çoğalmasını zorlaştırır. Dışarı çıkmadan önce 1/4 ila 1/2 çay kaşığı tuzu bir bardak suya karıştırmanız ve onunla gargara yapmanız yeterlidir.

Paylaşın

Uzmanlardan Çocuklar İçin ‘Enerji İçeceği’ Uyarısı

İngiltere’de yapılan yeni bir araştırmaya göre, çoğunluğu ergen gençler olmak üzere çocukların üçte biri, haftada en az bir enerji içeceği tüketiyor. Araştırma, bazı çocukların ise enerji içeceklerini neredeyse günlük tükettiğini gösteriyor.

BMJ Open dergisinde yayımlanan araştırmada uzmanlar çok fazla enerji içeceği tüketen çocuklarda baş ağrısı ve uyku problemleri olabileceği konusunda uyarıda bulundu. Öte yandan çocukların yüksek enerji içeceği tüketimleri, eğitim hayatlarında başarısız olmalarıyla da ilişkilendiriliyor.

Yüksek kafein, şeker ve daha başka uyarıcılar da içeren enerji içeceklerin, İngiltere’de faaliyet gösteren pek çok markette 16 yaşından küçüklere satışı yasak. 250 mililitrelik bir enerji içeceği, neredeyse duble espresso kadar kafein içeriyor.

İngiliz hükümeti halihazırda tavsiye ve uyarı etiketlerinin bazıları için caydırıcı olmadığı gerekçesiyle yakın zaman içerisinde çocuklara enerji içeceği satışını yasaklayacağını duyurmuştu.

İngiltere Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı tarafından yaptırılan en son çalışma, Birleşik Krallık’taki binlerce çocuğun yanı sıra ABD ve Kanada da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından gençlerin enerji içeceği tüketimine ilişkin verileri analiz etti. Araştırmada Türkiye’ye ait veri yer almadı.

Araştırmada önce çıkan sonuçlardan bazıları şöyle:

  • Dünyadaki çocukların yaklaşık yarısı ve Birleşik Krallık’taki çocukların üçte biri en az haftada bir kez bu içecekleri tüketiyor
  • Erkek çocuklar, kız çocuklarına göre daha fazla tüketiyor
  • Yoksulluk ile enerji içeceği tüketimi arasında bağ var
  • Haftada beş veya daha fazla olan tüketim, daha zayıf zihinsel ve fiziksel sağlık ile daha kötü okul performansı ile bağlantılı

Bu araştırmayı yürüten York Üniversitesi’nden Claire Khouja, “Araştırmamız, bu içeceklerin düzenli tüketimi ile çocukların genel sağlığı üzerindeki zararlı etkileri arasındaki bağlantılara dair tutarlı kanıtlar ortaya çıkardı” dedi.

Khouja, bulguların çocuklara enerji içeceklerinin satışını yasaklayan hükümet politikalarına destek sunduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Araştırmamıza göre enerji içeceklerinin içeriği hakkında daha fazla bilgi sahibi olan çocuklar, bu içecekleri daha az tüketiyor. Bu yüzden eğitim kampanyaları ve ambalajlardaki bilgilendirici uyarıların tüketimi azaltabileceği sonucu ortaya çıkıyor.”

  • Enerji içecekleri hepatit riskini artırıyor
  • Enerji içecekleri kalbe zararlı mı?

Geçtiğimiz yıl British Medical Journal (BMJ) dergisinde yayımlanan bir makaleyi kaleme alan tıp uzmanları, çok fazla enerji içeceği içen bir gençte kalp yetmezliği sorunu ortaya çıkmasını işaret ederek bu içeceklerin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmuştu.

21 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, iki yıl boyunca her gün 500 ml enerji içeceği içmesinin ardından 58 gün hastanede yatmıştı. Enerji içecekleri ve içerikleri, dünya çapındaki düzenleyici otoriteler tarafından güvenli kabul ediliyor.

İngiliz Meşrubat Derneği (BSDA) Başkanı Gavin Partington, üyelerinin 16 yaş altı için enerji içecekleri pazarlamadığı ve tanıtmadığı gibi bu yaş gruplarını örneklemediğini de ifade etti.

Partington, “Ayrıca, enerji içeceklerinde ‘çocuklar için önerilmez’ yazan bir uyarı notu var. Enerji içeceklerinin sorumlu satışını desteklemeye kararlıyız” dedi.

  • Hangi içecekte ne kadar kafein var?
  • 500 ml enerji içeceği – 160 mg kafein
  • 250 ml enerji içeceği – 80 mg kafein
  • Bir fincan filtre kahve – 90 mg
  • Duble espresso – 60 mg
  • Bir fincan siyah çay – 50 mg
  • Standart bir kutu kola – 40 mg
  • 50 gr’lık bir çikolatada – 25 mg

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

2040’ta Kanser Nedeniyle Can Kaybı 3’te 1 Oranında Artabilir

Avrupa Birliği, 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde hastalığa karşı ‘kararlı adımlar atılmadığı’ takdirde dünya genelinde yaklaşık 10 milyon olan ölüm sayısının 2040 yılında 3’te 1 oranında artacağını vurguladı. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 200 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor.

Euronews’ta yer alan habere göre; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bazı üye ülkelerde ölümlerin diğerlerine göre çok daha yüksek olduğu gerçeğini ele almak için ‘kanser eşitsizliği sicil kaydının’ başlatıldığını duyurdu. Leyen, program sayesinde üye ülkeler ve bölgeler arasındaki eğilim farklılıklarının belirlenerek yapılacak yardımın daha hedef odaklı olacağını vurguladı.

2018 verilerine göre Doğu Avrupa ülkeleri hastalıkta daha yüksek ölüm oranında sahip. Kanser hastalığında bin kişi başına 335,4 ölümün görüldüğü Macaristan hastalıktan en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor. Bin kişi başına kansere bağlı ölümlerde 323.86 ile Hırvatistan ve 310.64 ile Slovakya sırasıyla en çok etkilenen ülkeler durumunda.

AB verilerinde kanser ölümleri için farklı tanımlama kullanan Türkiye dışarıda bırakılırken, bin kişi başına 172.12 ortalama ölümle Lichtenstein, 209.26 ile İsviçre ve 212.76 ile Finlandiya en düşük orana sahip ülkeler oldu.

Avrupa ve Orta Asya’da 53 ülkeyi kapsayan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nde kansere bağlı can kayıpları toplam ölümlerin yüzde 20’den fazlasını oluşturdu.

Avrupa Birliği’nde 2020 yılında 2,7 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve bunlardan 1.3 milyonun yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bu dönemde Covid-19 salgını nedeniyle çok sayıda çok sayıda vakanın kayıt dışı kalmış olabileceği belirtiliyor.

AB Komisyonu, etkili adımlar atılmadığı takdirde AB’de 2040 yılına kadar yeni vakaların yüzde 21, kansere bağlı ölümlerin ise yüzde 31 artacağını tahmin ediyor.

Türkiye durum ne?

Türkiye’de ise Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl açıkladığı verilere göre bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin ediliyor. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığını belirten müdürlük son veri değerlendirmelerine göre:

  • Erkeklerde en sık görülen kanserler akciğer ve prostat kanseri
  • Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden biri
  • Hem erkeklerde hem de kadınlarda bağırsak (kolorektal) kanseri üçüncü en sık görülen kanser türü
  • Çocukluk çağı kanserlerinde ise lösemi en sık görülen kanser türü.

Türkiye’de Dünya Sağlık Örgütü tarafınca önerilen meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için toplumun kaynaklarına ve hastalık yüküne uygun olarak tarama programları yürütüldüğünü belirten Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bir tarama programının başarıya ulaşabilmesi için toplum tabanlı olması ve hedef nüfusun yüzde 70’ni kapsaması gerektiğine işaret ediyor.

Sağlık Bakanlığı bünyesinde toplum tabanlı kanser taramalarına için ülke genelinde 33′, gezici toplam 198 adet Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) hizmet veriyor.

Kanserin önlenebilen bir hastalık olduğuna dikkat çeken sağlık yetkilileri, alkolden ve tütün mamullerinden uzak durmanın, yeterli miktarda meyve ve sebze ile lifli gıda tüketerek sağlıklı beslenmenin, ideal vücut ağırlığını korumanın ve düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanın önemine vurgu yapıyor.

Yetkililer ayrıca şüpheli belirtiler olduğu takdirde doktora başvurulmasının erken teşhis olasılığını arttırdığına dikkat çekerek, bireylerin kendi vücutları hakkında bilgi sahibi olmaya, olağan dışı bir değişikliğin fark edilmesi adına teşvik edilmesini erken teşhis ve tedavi için önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Obezite Ve Fazla Kilonun Nedenleri

Aşırı kilo ve obezite terimleri, sağlığa zararlı olabilecek aşırı miktarda yağ kütlesini ifade eder. Fazla kilolu veya obeziteyi sınıflandırmanın mevcut standart yolu, bir kişinin kilogram cinsinden ağırlığının metre cinsinden boyunun karesine bölünmesiyle elde edilen vücut kitle indeksinin (BMI) hesaplanmasıdır.

Haber Merkezi / Yetişkinler için aşırı kilo, vücut kitle indeksi (BMI) 25 ile 29.9 arasında; 30 ila 39.9 arasında bir BMI olarak obezite ve 40 veya daha fazla bir BMI olarak aşırı obezite. Çocuklar için, fazla kilolu veya obezite, BMI 85. persentil veya daha yüksek ve obezite, BMI 95. persentil veya üzerinde olarak sınıflandırılır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son tahminleri, dünya genelinde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 39’unun obez, yaklaşık yüzde 13’ünün aşırı kilolu olduğunu ve 1980’e kıyasla obezitenin iki katına çıktığını göstermektedir.

Fazla kilo ve obezite eskiden yüksek gelirli ülkelerde bir sorun olarak görülüyordu, ancak şimdi düşük ve orta gelirli ülkelerde özellikle kentsel alanlarda vakalarda önemli artışlar görülüyor. Bu tür ülkelerdeki çocukların, ister doğum öncesi, ister bebeklik döneminde veya küçük çocuklar olsun, yeterince beslenmeleri daha az olasıdır.

Bu çocuklar daha düşük besin içeriğine sahip yiyeceklere maruz kalma eğilimindedir. Yiyecekler daha uygun fiyatlıdır, ancak aynı zamanda yağ, şeker ve tuz bakımından da yüksektir. Bu, daha hareketsiz yaşam tarzları ve artan ulaşımın bir sonucu olarak azalan fiziksel aktivite seviyeleri ile birlikte, çocukluk çağı obezitesinde ve yetersiz beslenme problemlerinde keskin artışlara yol açmıştır.

Fazla kilo ve obezite, vücut tarafından enerji olarak kullanıldığında tüketilen kaloriler ile harcanan kaloriler arasındaki enerji dengesizliğinden kaynaklanır. Alınan kalori “yakılan” kaloriye eşit olduğunda sabit bir vücut ağırlığı korunur.

Bu kalori alımı yakılan miktarı aştığında, kalan enerji yağ olarak depolanır ve sonunda kişi kilo almaya başlar ve aşırı kilolu veya obez olma riski artar. Çocuklarda enerji alımı ve harcamasının da dengelenmesi gerekir, ancak çocukların büyüdüğü gerçeği de hesaba katılmalıdır. Kaloriler büyümeyi desteklemek için yakıldığında, ancak kilo alımına neden olmadan enerji dengeli kabul edilir.

Genetik, diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı faktörleri, ilaç kullanımı, eğitim düzeyi ve gelir dahil olmak üzere birçok faktör kilo alımı, fazla kilo, obeziteye katkıda bulunur.

Yetişkinler arasındaki nedenler;

Davranışlar; Sağlıklı davranışların ana unsurları sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitedir. Sağlıklı bir beslenme, meyve, sebze, kepekli tahıllar ve yağsız proteinleri ve sınırlı miktarda yüksek yağlı gıda alımını içerir.

Yetişkinler 150 dakika orta düzeyde egzersiz ve/veya 75 dakika yoğun egzersizin yanı sıra güç geliştirme egzersizleri yapmalıdır. Sağlıksız beslenmek ve yeterince egzersiz yapmamak, aşırı kilo, obezite ve kalp hastalığı ve tip 2 diyabet gibi ilişkili komplikasyonlar riskini artırır.

Çevre ve toplum; İnsanlar yaşam tarzlarıyla ilgili kararları çevrelerindeki insanlara ve topluma göre alırlar. Örneğin, güvenli olmayan yollar, insanları yürümek yerine ulaşımı tercih etmeye yönlendirebilir. İnsanların iş veya okul ortamları, sağlık hizmetleri ve ev hayatı da bir kişinin günlük olarak nasıl davranması gerektiğini etkileyebilir.

Genetik; Araştırmalar, genetik faktörlerin, insanların yüksek kalori alımına veya çevredeki değişikliklere nasıl tepki verdiğini etkilediğini ileri sürmektedir. Açlığı artıran gen varyantları da tespit edilmiştir.

Hastalık; Cushing hastalığı ve polikistik over sendromu gibi bazı hastalıklar kişinin aşırı kilolu veya obez olmasına neden olabilir.

İlaçlar; Antidepresanlar ve steroidler gibi bazı ilaçlar kilo alımına neden olabilir.

Çocuklar arasındaki nedenler;

Çocuklarda aşırı kilo ve obezitenin nedenleri yetişkin obezitesine nedenlerine benzer. Yağ açısından zengin ve besin değeri düşük yüksek kalorili bir beslenme, uzun süre hareketsiz kalma. TV izleme veya bilgisayar oyunları oynamayı içeren yerleşik bir yaşam tarzına sahip olmak, çocuğun aşırı kilolu veya obez olma riskini artırabilir.

Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek ise çocukların çok fazla kilo almadan büyümelerine yardımcı olabilir. Yine, sağlıklı bir yaşam tarzını teşvik etmeyen ortamlar veya topluluklar, çocukların sağlıklı yiyecekleri seçmesini ve yeterli egzersiz yapmasını zorlaştırabilir.

Paylaşın

Aagenaes (Lenfödem Kolestaz) Sendromu Nedir? Teşhisi, Tedavisi

Aagenaes sendromu, karaciğerden kolestaz ile sonuçlanan safra akışının bozulması ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Bozukluk ayrıca lenfödem kolestaz sendromu (LSC1) veya kolestaz-lenfödem sendromu (CLS) olarak da adlandırılır.

Haber Merkezi / Safra salgısının tıkanması (hepatik kolestaz) alt ekstremitelerde şişme ve sıvı tutulmasına (lenfödem) neden olur. Aagenaes sendromlu hastalarda neonatal kolestaz genellikle erken çocukluk döneminde azalır, ancak doğası gereği aralıklı kalır.

Buna rağmen, Aagenaes sendromu sıklıkla yavaş yavaş karaciğer sirozuna ve portal yol dokularının skarlaşmasının eşlik ettiği dev hücreli hepatite dönüşür. Aagenaes sendromunun en sık görülen semptomları karın ağrısı, şişmiş bacaklar, obstrüktif karaciğer hastalığı, idrar homeostazında anormallik, kil renkli (akolik) dışkı ve yorgunluktur.

Diğer semptomlar arasında genişlemiş karaciğer, karaciğer skarlaşması, anormal lipid metabolizması ve safra yolu anormallikleri bulunur. Ne yazık ki, şu an bu rahatsızlığı tanımlayacak bir tanı testi bulunmamaktadır. Aagenaes sendromu, semptomların ve lenfödem gibi komorbiditelerin değerlendirilmesi ile teşhis edilir.

Bu bozukluğu tedavi etmek için kullanılabilecek bir tedavi yoktur. Tedaviler esas olarak özellikle lenfödem ile ilgili spesifik semptomları hedefler. Genetik veya nadir bir hastalıkla yaşamak, hastaların ve ailelerinin günlük yaşamlarını önemli ölçüde etkileyebilir.

Toplumsal duyarlılık ve destek çok önemlidir. Destek, hastaların benzer durumdaki başkalarıyla bağlantı kurmasına yardımcı olabilir.

Paylaşın