Anksiyete Ve Depresyon Vakaları Yüzde 25 Arttı

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yeni tip koronavirüs (Kovid 19) pandemisinin başladığı 2020 yılında dünya çapında anksiyete bozukluğu ve depresyon vakalarında yüzde 25’lik artış kaydedildiğini bildirdi.

DSÖ Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus, eldeki rakamların muhtemelen buzdağının sadece görünen yüzü olduğunu belirterek “Bu tüm ülkeler için, ruhsal sağlık konusuna dikkat etmeleri yönünde bir alarmdır” diye konuştu.

DSÖ raporunda, artan anksiyete bozukluğu ve depresyon vakalarının temel nedenlerinden birinin, pandemiye karşı alınan kısıtlayıcı önlemler ve sosyal izolasyonun getirdiği yoğun stres olduğu belirtildi.

Raporda, iş yerindeki kısıtlamalar ile insanların aile içinden daha az destek aramaları ve çevrelerindeki dernek ve gruplardaki faaliyetlerinin azalması da etkili faktörler olarak sayıldı.

Rapora göre yalnızlık hissi ile kişinin kendisi ya da yakınlarıyla ilgili duyduğu enfeksiyon, hastalık ya da ölüm korkusu, ölüm vakaları karşısındaki üzüntü ve mali endişeler de insanların sağlığını olumsuz etkileyen stres faktörleri arasında yer aldı.

Raporda sağlık personelinde tükenmişlik nedeniyle intihar eğilimleri oluştuğuna, bu durumun daha çok gençler ve kadınlarda etkili olduğuna da işaret edildi.

Paylaşın

Türkiye’de Her Yıl 3500 – 4000 Çocuğa Kanser Teşhisi Konuluyor

Türkiye’de yılda 3500 – 4000 çocuğa yani her 3 saatte 1 çocuğa kanser teşhisi konuluyor. Bu sayı nükslerle birlikte 5 bine ulaşıyor. Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), 15 Şubat Çocukluk Çağı Kanser Günü vesilesiyle çocukluk çağı kanserleri hakkında farkındalık yaratmak ve erken teşhisin önemini vurgulamak için #sarıyıfarket kampanyasına desteğe çağırıyor.

Vakıf, erken teşhisin önemine dikkat çekmek amacıyla gerçekleştirilen proje kapsamında İstanbul’da farklı billboard alanları, afişler, dijital ekranlar ve sokaklardan İstanbullulara #sarıyıfarket diyor ve kurumları ve bireyleri 15 Şubat günü farkındalık yaratmak için sosyal medya hesaplarından paylaşım yapmaya davet ediyor.

Çocukluk çağı kanserlerinde hastalığı erken evrede yakalamak kadar uygun merkeze ulaşıp tedavi almanın da büyük önem taşıdığına dikkati çeken KAÇUV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. İnci Yıldız şu bilgileri paylaştı:

Her geçen yıl üç yaş altı çocuklarda kanser vakaları artıyor. Çocukluk çağı kanserlerinin en sık görüleni ve bilinen vakaların %30’u lösemi… Geri kalan %70 içinde, gelişmiş ülkelerdeki gibi Türkiye’de de ikinci sırada beyin tümörleri yer alıyor. Bugün çocukluk çağı lösemisinden eskisi gibi korkmuyoruz.

30 yıl önce görülen vakaların %20’si iyileşirken, bugün yüzde %70- 80’inden fazlası iyileşiyor. Çocukluk çağı kanserleri erişkin kanserlerinden türleri, tanı yöntemleri ve belirtileri bakımından ayrışıyor. Erişkinlerdeki gibi yerleşmiş tarama testleri olmadığından erken tanı alabilmeleri için ebeveynler tarafından bulgu ve belirtilerin bilinmesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle çocukluk çağı kanserleri hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor.”

Kanserli Çocuklara Umut Vakfı

2000 yılında çocukları tedavi görmekte olan aileler ile hekimlerinin bir araya gelmeleriyle kuruldu. Vakfın temel amacı maddi sorunları nedeniyle tedavileri aksama riski taşıyan çocukların tedavilerinin sürekliliğini sağlamak.

Ayrıca kanser ile mücadelede önemli bir gereksinim olan psikolojik destek ve çocuk psikolojisine uygun tedavi ortamının yaratılması Vakfın öncelikli hedefleri arasında yer alır. Umudum Eğitim Burs Programı ile de kanser tedavisi gören veya tamamlanmış farklı yaş gruplarında çocukların eğitim giderlerini karşılıyor.

Paylaşın

Vegan Et Nedir Ve Gerçek Etten Daha Mı Sağlıklıdır?

Gerçek et gibi görünen vegan etler bir kez daha gündemde. Bitki bazlı et kavramı Amerika’da başlarken, kısa zamanda tüm dünyaya yayıldı. Türkiye’de bu trenden nasibini aldı. Vegan etler ülkemizde de giderek popüler hale geliyor.

Haber Merkezi / Bu tür etler, hayvansal etlerinin özelliklerini taklit eder. Et lezzetini kaybetmek istemeyen veganlar için birçok şirket vegan et üretmeye başladı.

Vegan etler, ölçülü ve dengeli bir beslenmenin parçası olarak yenildiğinde genellikle daha sağlıklı kabul edilir. Vegan etlerin besin içeriği hakkında konuştuğumuzda ise, içinde daha fazla protein, daha az doymuş yağ ve daha az kolesterol bulunmaktadır.

Ancak, vegan etler hayvansal kökenli etlere göre daha yüksek sodyum içeriğine sahiptir ve bu da onları lezzetli kılmak ve raf ömrünü uzatmak için kullanılır. Bu durum, bitki bazlı etlerin veya vegan etlerin ölçülü olarak yenmesinin tek nedeni olabilir. Vücudunuzda biriken fazla sodyum, felç ve yüksek tansiyon riskini artırabilir.

Vegan eleri hayvansal kaynaklı etlerle karşılaştırırsak, şüphesiz ondan daha sağlıklıdır ancak ölçülülük ve denge burada anahtardır. Vegan etleri her zaman ölçülü tükettiğinizden ve aşırıya kaçmadığınızdan emin olmalısınız.

Paylaşın

Ağız Kokusundan Kurtulmaya Yardımcı Olabilecek 5 Doğal Yöntem

Sabahları uyandığımızda gece boyunca bakteri oluşumundan kaynaklı nefesimiz kokar. Bu ortak bir sorun ve hepimizin bu sorunla başa çıkması gerekiyor. Ancak bazı insanlar, kalıcı ağız kokusuna sahiptir.

Haber Merkezi / Ağız kokusu, ağızda bakterilerin birikmesinden kaynaklanır. Koku genellikle bakterilerin, yediğimiz gıdalardaki şekerleri ve nişastaları parçalamasıyla oluşur. Bazı durumlarda diş eti hastalığı veya diş çürümesi gibi ciddi diş problemleri de bu soruna neden olabilir.

Ağız kokusu sorunundan kurtulmanın en iyi çözümü düzenli olarak diş kontrollerine gitmek olsa da, zamanla test edilmiş bazı çözümler de sorundan kurtulmanıza yardımcı olabilir. İşte ağız kokusu probleminize yardımcı olabilecek 5 doğal yöntem;

Karanfil

Karanfil, mutfağımızda bulunan ve ağız kokusundan kurtulmaya yardımcı olabilecek yaygın bir bitkidir. Antibakteriyel özellikleri ağızdaki bakteri sayısını azaltır ve kanama ve diş çürümesi gibi diğer diş sorunları riskini azaltır. Ağız kokusu probleminden kurtulmak için ağzınıza birkaç parça karanfil atıp çiğnemeniz yeterlidir.

Su

Gün içinde az su içmek de ağzınızın kokmasına neden olabilir. Su, bakterilerin ağızdan atılmasına yardımcı olur ve ayrıca ağızda çoğalmasını engeller. Nefesinizi taze tutmaya yardımcı olur. Bu nedenle, nefesinizin çok koktuğunu hissediyorsanız, bol su için. Nefesinizin ferahlatıcı kokması için suyunuza yarım limon da sıkabilirsiniz.

Bal ve tarçın

Hem bal hem de tarçın, ağzınızdaki bakteri üremesini azaltmaya ve diş etinizi sağlıklı tutmaya yardımcı olabilecek güçlü anti-inflamatuar ve anti-bakteriyel özelliklere sahiptir. Dişlerinize ve diş etlerinize düzenli olarak bal ve tarçın ezmesi uygulamak diş çürümesi, diş eti kanaması ve hatta ağız kokusu riskini azaltabilir. Her iki bileşen de kesinlikle güvenlidir ve mutfakta kolayca bulunabilir.

Tarçın kabuğu

Tarçın kabuğu, ağız kokusu sorunundan kurtulmanıza da yardımcı olabilir. Karanfil gibi tarçın da ağızda kokuya neden olan bakterilerin çoğalmasını önleyen antibakteriyel özellikler içerir. Sadece küçük bir parça tarçın kabuğunu ağzınızda birkaç dakika tutmanız yeterlidir, sonra atabilirsiniz.

Tuzlu su gargarası

Ilık tuzlu su ile gargara yapmak ağızda bakterilerin çoğalmasını engelleyebilir, nefesinizin ferahlatıcı kokmasını sağlayabilir. Tuzlu su, kokuya neden olan bakterilerin ağızda çoğalmasını zorlaştırır. Dışarı çıkmadan önce 1/4 ila 1/2 çay kaşığı tuzu bir bardak suya karıştırmanız ve onunla gargara yapmanız yeterlidir.

Paylaşın

Uzmanlardan Çocuklar İçin ‘Enerji İçeceği’ Uyarısı

İngiltere’de yapılan yeni bir araştırmaya göre, çoğunluğu ergen gençler olmak üzere çocukların üçte biri, haftada en az bir enerji içeceği tüketiyor. Araştırma, bazı çocukların ise enerji içeceklerini neredeyse günlük tükettiğini gösteriyor.

BMJ Open dergisinde yayımlanan araştırmada uzmanlar çok fazla enerji içeceği tüketen çocuklarda baş ağrısı ve uyku problemleri olabileceği konusunda uyarıda bulundu. Öte yandan çocukların yüksek enerji içeceği tüketimleri, eğitim hayatlarında başarısız olmalarıyla da ilişkilendiriliyor.

Yüksek kafein, şeker ve daha başka uyarıcılar da içeren enerji içeceklerin, İngiltere’de faaliyet gösteren pek çok markette 16 yaşından küçüklere satışı yasak. 250 mililitrelik bir enerji içeceği, neredeyse duble espresso kadar kafein içeriyor.

İngiliz hükümeti halihazırda tavsiye ve uyarı etiketlerinin bazıları için caydırıcı olmadığı gerekçesiyle yakın zaman içerisinde çocuklara enerji içeceği satışını yasaklayacağını duyurmuştu.

İngiltere Sağlık ve Sosyal Bakım Bakanlığı tarafından yaptırılan en son çalışma, Birleşik Krallık’taki binlerce çocuğun yanı sıra ABD ve Kanada da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından gençlerin enerji içeceği tüketimine ilişkin verileri analiz etti. Araştırmada Türkiye’ye ait veri yer almadı.

Araştırmada önce çıkan sonuçlardan bazıları şöyle:

  • Dünyadaki çocukların yaklaşık yarısı ve Birleşik Krallık’taki çocukların üçte biri en az haftada bir kez bu içecekleri tüketiyor
  • Erkek çocuklar, kız çocuklarına göre daha fazla tüketiyor
  • Yoksulluk ile enerji içeceği tüketimi arasında bağ var
  • Haftada beş veya daha fazla olan tüketim, daha zayıf zihinsel ve fiziksel sağlık ile daha kötü okul performansı ile bağlantılı

Bu araştırmayı yürüten York Üniversitesi’nden Claire Khouja, “Araştırmamız, bu içeceklerin düzenli tüketimi ile çocukların genel sağlığı üzerindeki zararlı etkileri arasındaki bağlantılara dair tutarlı kanıtlar ortaya çıkardı” dedi.

Khouja, bulguların çocuklara enerji içeceklerinin satışını yasaklayan hükümet politikalarına destek sunduğunu söyledi ve şöyle devam etti:

“Araştırmamıza göre enerji içeceklerinin içeriği hakkında daha fazla bilgi sahibi olan çocuklar, bu içecekleri daha az tüketiyor. Bu yüzden eğitim kampanyaları ve ambalajlardaki bilgilendirici uyarıların tüketimi azaltabileceği sonucu ortaya çıkıyor.”

  • Enerji içecekleri hepatit riskini artırıyor
  • Enerji içecekleri kalbe zararlı mı?

Geçtiğimiz yıl British Medical Journal (BMJ) dergisinde yayımlanan bir makaleyi kaleme alan tıp uzmanları, çok fazla enerji içeceği içen bir gençte kalp yetmezliği sorunu ortaya çıkmasını işaret ederek bu içeceklerin tehlikeleri konusunda uyarıda bulunmuştu.

21 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, iki yıl boyunca her gün 500 ml enerji içeceği içmesinin ardından 58 gün hastanede yatmıştı. Enerji içecekleri ve içerikleri, dünya çapındaki düzenleyici otoriteler tarafından güvenli kabul ediliyor.

İngiliz Meşrubat Derneği (BSDA) Başkanı Gavin Partington, üyelerinin 16 yaş altı için enerji içecekleri pazarlamadığı ve tanıtmadığı gibi bu yaş gruplarını örneklemediğini de ifade etti.

Partington, “Ayrıca, enerji içeceklerinde ‘çocuklar için önerilmez’ yazan bir uyarı notu var. Enerji içeceklerinin sorumlu satışını desteklemeye kararlıyız” dedi.

  • Hangi içecekte ne kadar kafein var?
  • 500 ml enerji içeceği – 160 mg kafein
  • 250 ml enerji içeceği – 80 mg kafein
  • Bir fincan filtre kahve – 90 mg
  • Duble espresso – 60 mg
  • Bir fincan siyah çay – 50 mg
  • Standart bir kutu kola – 40 mg
  • 50 gr’lık bir çikolatada – 25 mg

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

2040’ta Kanser Nedeniyle Can Kaybı 3’te 1 Oranında Artabilir

Avrupa Birliği, 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde hastalığa karşı ‘kararlı adımlar atılmadığı’ takdirde dünya genelinde yaklaşık 10 milyon olan ölüm sayısının 2040 yılında 3’te 1 oranında artacağını vurguladı. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 200 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor.

Euronews’ta yer alan habere göre; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bazı üye ülkelerde ölümlerin diğerlerine göre çok daha yüksek olduğu gerçeğini ele almak için ‘kanser eşitsizliği sicil kaydının’ başlatıldığını duyurdu. Leyen, program sayesinde üye ülkeler ve bölgeler arasındaki eğilim farklılıklarının belirlenerek yapılacak yardımın daha hedef odaklı olacağını vurguladı.

2018 verilerine göre Doğu Avrupa ülkeleri hastalıkta daha yüksek ölüm oranında sahip. Kanser hastalığında bin kişi başına 335,4 ölümün görüldüğü Macaristan hastalıktan en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor. Bin kişi başına kansere bağlı ölümlerde 323.86 ile Hırvatistan ve 310.64 ile Slovakya sırasıyla en çok etkilenen ülkeler durumunda.

AB verilerinde kanser ölümleri için farklı tanımlama kullanan Türkiye dışarıda bırakılırken, bin kişi başına 172.12 ortalama ölümle Lichtenstein, 209.26 ile İsviçre ve 212.76 ile Finlandiya en düşük orana sahip ülkeler oldu.

Avrupa ve Orta Asya’da 53 ülkeyi kapsayan Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi’nde kansere bağlı can kayıpları toplam ölümlerin yüzde 20’den fazlasını oluşturdu.

Avrupa Birliği’nde 2020 yılında 2,7 milyon kişiye kanser teşhisi konulduğu ve bunlardan 1.3 milyonun yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Bu dönemde Covid-19 salgını nedeniyle çok sayıda çok sayıda vakanın kayıt dışı kalmış olabileceği belirtiliyor.

AB Komisyonu, etkili adımlar atılmadığı takdirde AB’de 2040 yılına kadar yeni vakaların yüzde 21, kansere bağlı ölümlerin ise yüzde 31 artacağını tahmin ediyor.

Türkiye durum ne?

Türkiye’de ise Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl açıkladığı verilere göre bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin ediliyor. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığını belirten müdürlük son veri değerlendirmelerine göre:

  • Erkeklerde en sık görülen kanserler akciğer ve prostat kanseri
  • Kadınlarda en sık görülen meme kanseri, her 4 kadın kanserinden biri
  • Hem erkeklerde hem de kadınlarda bağırsak (kolorektal) kanseri üçüncü en sık görülen kanser türü
  • Çocukluk çağı kanserlerinde ise lösemi en sık görülen kanser türü.

Türkiye’de Dünya Sağlık Örgütü tarafınca önerilen meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için toplumun kaynaklarına ve hastalık yüküne uygun olarak tarama programları yürütüldüğünü belirten Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü bir tarama programının başarıya ulaşabilmesi için toplum tabanlı olması ve hedef nüfusun yüzde 70’ni kapsaması gerektiğine işaret ediyor.

Sağlık Bakanlığı bünyesinde toplum tabanlı kanser taramalarına için ülke genelinde 33′, gezici toplam 198 adet Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM) hizmet veriyor.

Kanserin önlenebilen bir hastalık olduğuna dikkat çeken sağlık yetkilileri, alkolden ve tütün mamullerinden uzak durmanın, yeterli miktarda meyve ve sebze ile lifli gıda tüketerek sağlıklı beslenmenin, ideal vücut ağırlığını korumanın ve düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanın önemine vurgu yapıyor.

Yetkililer ayrıca şüpheli belirtiler olduğu takdirde doktora başvurulmasının erken teşhis olasılığını arttırdığına dikkat çekerek, bireylerin kendi vücutları hakkında bilgi sahibi olmaya, olağan dışı bir değişikliğin fark edilmesi adına teşvik edilmesini erken teşhis ve tedavi için önemli olduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Obezite Ve Fazla Kilonun Nedenleri

Aşırı kilo ve obezite terimleri, sağlığa zararlı olabilecek aşırı miktarda yağ kütlesini ifade eder. Fazla kilolu veya obeziteyi sınıflandırmanın mevcut standart yolu, bir kişinin kilogram cinsinden ağırlığının metre cinsinden boyunun karesine bölünmesiyle elde edilen vücut kitle indeksinin (BMI) hesaplanmasıdır.

Haber Merkezi / Yetişkinler için aşırı kilo, vücut kitle indeksi (BMI) 25 ile 29.9 arasında; 30 ila 39.9 arasında bir BMI olarak obezite ve 40 veya daha fazla bir BMI olarak aşırı obezite. Çocuklar için, fazla kilolu veya obezite, BMI 85. persentil veya daha yüksek ve obezite, BMI 95. persentil veya üzerinde olarak sınıflandırılır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son tahminleri, dünya genelinde yetişkinlerin yaklaşık yüzde 39’unun obez, yaklaşık yüzde 13’ünün aşırı kilolu olduğunu ve 1980’e kıyasla obezitenin iki katına çıktığını göstermektedir.

Fazla kilo ve obezite eskiden yüksek gelirli ülkelerde bir sorun olarak görülüyordu, ancak şimdi düşük ve orta gelirli ülkelerde özellikle kentsel alanlarda vakalarda önemli artışlar görülüyor. Bu tür ülkelerdeki çocukların, ister doğum öncesi, ister bebeklik döneminde veya küçük çocuklar olsun, yeterince beslenmeleri daha az olasıdır.

Bu çocuklar daha düşük besin içeriğine sahip yiyeceklere maruz kalma eğilimindedir. Yiyecekler daha uygun fiyatlıdır, ancak aynı zamanda yağ, şeker ve tuz bakımından da yüksektir. Bu, daha hareketsiz yaşam tarzları ve artan ulaşımın bir sonucu olarak azalan fiziksel aktivite seviyeleri ile birlikte, çocukluk çağı obezitesinde ve yetersiz beslenme problemlerinde keskin artışlara yol açmıştır.

Fazla kilo ve obezite, vücut tarafından enerji olarak kullanıldığında tüketilen kaloriler ile harcanan kaloriler arasındaki enerji dengesizliğinden kaynaklanır. Alınan kalori “yakılan” kaloriye eşit olduğunda sabit bir vücut ağırlığı korunur.

Bu kalori alımı yakılan miktarı aştığında, kalan enerji yağ olarak depolanır ve sonunda kişi kilo almaya başlar ve aşırı kilolu veya obez olma riski artar. Çocuklarda enerji alımı ve harcamasının da dengelenmesi gerekir, ancak çocukların büyüdüğü gerçeği de hesaba katılmalıdır. Kaloriler büyümeyi desteklemek için yakıldığında, ancak kilo alımına neden olmadan enerji dengeli kabul edilir.

Genetik, diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı faktörleri, ilaç kullanımı, eğitim düzeyi ve gelir dahil olmak üzere birçok faktör kilo alımı, fazla kilo, obeziteye katkıda bulunur.

Yetişkinler arasındaki nedenler;

Davranışlar; Sağlıklı davranışların ana unsurları sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitedir. Sağlıklı bir beslenme, meyve, sebze, kepekli tahıllar ve yağsız proteinleri ve sınırlı miktarda yüksek yağlı gıda alımını içerir.

Yetişkinler 150 dakika orta düzeyde egzersiz ve/veya 75 dakika yoğun egzersizin yanı sıra güç geliştirme egzersizleri yapmalıdır. Sağlıksız beslenmek ve yeterince egzersiz yapmamak, aşırı kilo, obezite ve kalp hastalığı ve tip 2 diyabet gibi ilişkili komplikasyonlar riskini artırır.

Çevre ve toplum; İnsanlar yaşam tarzlarıyla ilgili kararları çevrelerindeki insanlara ve topluma göre alırlar. Örneğin, güvenli olmayan yollar, insanları yürümek yerine ulaşımı tercih etmeye yönlendirebilir. İnsanların iş veya okul ortamları, sağlık hizmetleri ve ev hayatı da bir kişinin günlük olarak nasıl davranması gerektiğini etkileyebilir.

Genetik; Araştırmalar, genetik faktörlerin, insanların yüksek kalori alımına veya çevredeki değişikliklere nasıl tepki verdiğini etkilediğini ileri sürmektedir. Açlığı artıran gen varyantları da tespit edilmiştir.

Hastalık; Cushing hastalığı ve polikistik over sendromu gibi bazı hastalıklar kişinin aşırı kilolu veya obez olmasına neden olabilir.

İlaçlar; Antidepresanlar ve steroidler gibi bazı ilaçlar kilo alımına neden olabilir.

Çocuklar arasındaki nedenler;

Çocuklarda aşırı kilo ve obezitenin nedenleri yetişkin obezitesine nedenlerine benzer. Yağ açısından zengin ve besin değeri düşük yüksek kalorili bir beslenme, uzun süre hareketsiz kalma. TV izleme veya bilgisayar oyunları oynamayı içeren yerleşik bir yaşam tarzına sahip olmak, çocuğun aşırı kilolu veya obez olma riskini artırabilir.

Düzenli egzersiz yapmak ve sağlıklı beslenmek ise çocukların çok fazla kilo almadan büyümelerine yardımcı olabilir. Yine, sağlıklı bir yaşam tarzını teşvik etmeyen ortamlar veya topluluklar, çocukların sağlıklı yiyecekleri seçmesini ve yeterli egzersiz yapmasını zorlaştırabilir.

Paylaşın

Aagenaes (Lenfödem Kolestaz) Sendromu Nedir? Teşhisi, Tedavisi

Aagenaes sendromu, karaciğerden kolestaz ile sonuçlanan safra akışının bozulması ile karakterize nadir görülen bir hastalıktır. Bozukluk ayrıca lenfödem kolestaz sendromu (LSC1) veya kolestaz-lenfödem sendromu (CLS) olarak da adlandırılır.

Haber Merkezi / Safra salgısının tıkanması (hepatik kolestaz) alt ekstremitelerde şişme ve sıvı tutulmasına (lenfödem) neden olur. Aagenaes sendromlu hastalarda neonatal kolestaz genellikle erken çocukluk döneminde azalır, ancak doğası gereği aralıklı kalır.

Buna rağmen, Aagenaes sendromu sıklıkla yavaş yavaş karaciğer sirozuna ve portal yol dokularının skarlaşmasının eşlik ettiği dev hücreli hepatite dönüşür. Aagenaes sendromunun en sık görülen semptomları karın ağrısı, şişmiş bacaklar, obstrüktif karaciğer hastalığı, idrar homeostazında anormallik, kil renkli (akolik) dışkı ve yorgunluktur.

Diğer semptomlar arasında genişlemiş karaciğer, karaciğer skarlaşması, anormal lipid metabolizması ve safra yolu anormallikleri bulunur. Ne yazık ki, şu an bu rahatsızlığı tanımlayacak bir tanı testi bulunmamaktadır. Aagenaes sendromu, semptomların ve lenfödem gibi komorbiditelerin değerlendirilmesi ile teşhis edilir.

Bu bozukluğu tedavi etmek için kullanılabilecek bir tedavi yoktur. Tedaviler esas olarak özellikle lenfödem ile ilgili spesifik semptomları hedefler. Genetik veya nadir bir hastalıkla yaşamak, hastaların ve ailelerinin günlük yaşamlarını önemli ölçüde etkileyebilir.

Toplumsal duyarlılık ve destek çok önemlidir. Destek, hastaların benzer durumdaki başkalarıyla bağlantı kurmasına yardımcı olabilir.

Paylaşın

Hamilelerin Kovid 19 Aşısı Yaptırması Güvenli Mi?

Hamilelik sırasında olası bir Kovid 19 enfeksiyonunun hem anne adayı hem bebek için çok daha büyük bir risk oluşturduğu konusunda herkes hemfikir. Hamile kalan kadının metabolizması, cenine tolerans gösterebilmek için bağışıklık sisteminin belirli kısımlarını otomatik olarak devre dışı bırakır. Ayrıca kan hacmi önemli ölçüde arttığından kalp ve dolaşım sistemine daha fazla yük biner.

Hamileliğin ilerlemesiyle birlikte büyüyen rahim, diyaframa baskıyı artırır. Bu da akciğerin çalışma kapasitesini azaltır. Tüm bunlar, hamile kadınların ve dolayısıyla da anne karnındaki bebeğin, hastalıklara karşı çok daha savunmamız olduğu anlamına gelir.

Washington Ulusal Çocuk Hastanesi’nin Pediatrik Enfeksiyon Hastalıkları Bölüm Başkanı Dr. Roberta Lynn DeBiasi, Journal of Infectious Diseases’te (Bulaşıcı Hastalıklar Dergisi) yayınlanan makalesinde işte bu gerçeklere vurgu yapıyor. Dr. DeBiasi, Kovid 19’un  gerek anne adayı gerekse yeni doğacak bebeğe verebileceği olası zararlardan korunmak için hamile kadınların mutlaka aşılanması gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Araştırma ve gözlemler, Covid-19 ile enfekte olan hamile bir kadının ağır enfeksiyon riskinin büyük oranda arttığını gösteriyor.”

Hamilelerde hastalık seyri daha şiddetli

Hamile kadınların hem ciddi hastalıklara yakalanma hem de hastalıkların seyrinin daha şiddetli olma ihtimali hayli yüksek. Özellikle Kovid 19, anne karnındaki bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebilir ve hatta plasentada iltihaplanma ve kanamalara neden olabilir.

Missouri’deki Grip ve Gelişen Bulaşıcı Hastalıklar Merkezi (CIEID) uzmanlarından Minhui Guan, hamiliğinin son dönemde annenin Delta varyantı ile enfekte olması sonucu meydana gelen bir ölü doğumun ayrıntılı analizini yaptı. Anne, hafif Kovid semptomları olan aşılanmamış bir kadındı. Tüm bulgular, virüsün plasentada tahribata neden olduğunu, bunun da ölü doğuma yol açtığını gösteriyordu.

Boston’daki Massachusetts General Hospital ve Harvard Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Lydia Shook ise Delta varyantı ile enfekte olmuş bir dizi hamile kadın vakasını araştırdı. İki vakada ölü doğum meydana gelirken, bir vakada ise yeni doğanın ciddi hastalığı tespit edildi.

Yüksek risk, düşük aşılama oranı

Tüm bu potansiyel risklere rağmen, hamile kadınlarda aşılama oranı hâlâ düşük seviyede. Örneğin ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) verilerine göre, 8 Ocak 2022 itibariyle ABD’deki hamile kadınların yaklaşık yüzde 40’ı koronavirüse karşı aşılanmış durumda. Küresel çapta da hemen hemen aynı oran söz konusu.

Kovid 19 aşıları 2020’nin sonlarında ilk kez uygulanmaya başlandığında, bunların hamiller ve anne karnındaki bebekler üzerindeki etkileri hakkında çok az şey biliniyordu. Aşıların test edildiği ilk klinik çalışmalarda hamileler kapsama alanı dışında tutuldu. Bu da hamilelerin aşıya şüpheyle yaklaşmasına neden oldu.

İlerleyen zamanla birlikte aşıların klinik çalışmalarına hamileler de dahil edildi ve somut verilere ulaşılmaya başlandı. Nihayet Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Haziran 2021’de hamile kadınların da aşı yaptırmasını önerdi. Amerikan CDC’nin fikrini değiştirip aynı öneriyi yapması ise Ağustos ayını buldu. Almanya’daki Aşı Daimi Komisyonu (STIKO) da hamilelerin aşılanmasına Eylül 2021’de onay verdi.

Aşı hem anneyi hem bebeği koruyor

Hamilelik sırasında bir kadının Kovid 19’a yakalanması, anne ve/veya bebeğin ölümü ya da erken doğum gibi ciddi sonuçlara sebebiyet verebiliyor. Bunlarla mukayese edildiğinde, aşı kaynaklı muhtemel riskler çok daha düşük seviyede kalıyor.

Nitekim Edinburgh Üniversitesi tarafından yapılan son araştırma da bunu doğruluyor. 1 Aralık 2020 – 31 Ekim 2021 arasını kapsayan araştırmada, yaklaşık 5 bin hamile kadında Kovid 19 saptandı.

Enfekte olan kadınların yüzde 77’sinden fazlasının aşısız olduğu görüldü. Aşılanmamış her beş hamileden biri hastanede tedavi altına alınırken, aşılı anne adaylarında bu oran 20’de bir oldu. Edinburgh Üniversitesi’nden kadın doğum uzmanı Dr. Sarah Stock liderliğindeki araştırma ekibinin bulgularına göre, yoğun bakımda tedavi edilmek zorunda kalan Kovid 19 hastası hamile kadınların yüzde 98’i aşılanmamıştı.

Dr. Stock, “Verilerimiz, hamilelik sırasında aşılamanın komplikasyon oluşma riskini artırmadığını, ancak Kovid 19’lu hamilelerde bu riskin çok daha fazla olduğunu teyit etmektedir.. Hamilelikte yaptırılacak aşı, anneleri ve bebeklerini Kovid 19 ve buna bağlı tehlikeli komplikasyonlardan korumak için kritik öneme sahiptir” diyor.

Araştırma ekibinde yer alan İskoçya Halk Sağlığı kurumu uzmanlarından Dr. Rachel Wood ise şu öneride bulunuyor: “Aşı, hamileliğin herhangi bir aşamasında yapılabilir. Bu nedenle hamile olan veya hamile kalmak isteyen kadınların mümkün olan en kısa sürede tamamen aşılanmalarını şiddetle tavsiye ederim.”

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Milyonlarca Kişi ‘Antibiyotik Direnci’nden Ölüyor

Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma sonucuna göre 2019 yılında dünya çapında 1,2 milyondan fazla insan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdi. 204 ülke ve bölgeden verilere dayandırılan araştırmada antibiyotik direnciyle bağlantılı nedenlerden ölenlerin sayısının ise 4,95 milyonu bulduğu belirtildi.

Dünyada koronavirüsle mücadele sürerken bilim insanları antibiyotik direnci nedeniyle kaydedilen ölümlerin giderek arttığı uyarısında bulunuyor.

Tıp dünyasının saygın yayınlarından Lancet dergisinde yayımlanan bir araştırma sonucuna göre 2019 yılında dünya çapında 1,2 milyondan fazla insan antibiyotik direnci nedeniyle yaşamını yitirdi. 204 ülke ve bölgeden verilere dayandırılan araştırmada antibiyotik direnciyle bağlantılı nedenlerden ölenlerin sayısının ise 4,95 milyonu bulduğu belirtildi.

Bilim insanları ve sağlık yetkilileri antibiyotiğin yanlış ve gereksiz kullanımı nedeniyle antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen bakteri ve mikrop türlerinin arttığı uyarısında bulunuyor.

Yılda 10 milyon ölüm bekleniyor

Araştırmada yer alan Washington Üniversitesinden Prof. Dr. Chris Murray, açıklanan yeni verilerin dünya çapında antibiyotik direncinin gerçek boyutunu gözler önüne serdiğini belirterek, “Önceki tahminler 2050 yılına kadar antibiyotik direnci kaynaklı yılda 10 milyon ölüme işaret ediyordu. Ancak şu an bu rakama tahmin edildiğinden çok daha yakın olduğumuzu kesin olarak biliyoruz” dedi.

Tehdide karşı acilen harekete geçilmesi gerektiğini vurgulayan Murray, “Antibiyotik direncine karşı yarışta önde olmak istiyorsak bu verileri, rotayı düzeltecek önlemler almak, inovasyonu geliştirmek için kullanmalıyız” dedi.

Antibiyotikler direnci kıramıyor

Dünya Sağlık Örgütü geçen yıl antibiyotik direnci konusunda uyarıda bulunarak son dönemde ruhsat alan ya da geliştirme aşamasındaki 43 antibiyotiğin hiçbirinin antibiyotik direnciyle mücadele için yeterli olmadığına dikkat çekmişti.

Pittsburgh Üniversitesi Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Cornelius Clancy de antibiyotik direncine karşı mücadelede yeni tedavi yöntemlerine odaklanılması gerektiğini belirterek, “Penisilinden bu yana on yıllardır sahip olduğumuz geleneksel antibiyotik modelinin iflas ettiğini düşünüyorum” dedi.

Clancy, son iki yılda dünyanın koronavirüs pandemisine odaklandığını, ancak antibiyotik direncinin “uzun vadeli bir sınama” olduğunu vurguladı.

Araştırmada 2019 yılında antibiyotik direnci nedeniyle kaydedilen ölümlerin büyük bölümünün, zatürre gibi alt solunum yolu hastalıklarından kaynaklandığı, ardından kan dolaşımı ve intraabdominal (karın içi) enfeksiyonlarının geldiği bildirildi.

Antibiyotik direncinin, AIDS ve sıtmayı geride bırakarak dünyada en çok görülen ölüm nedenleri arasında yer aldığına dikkat çekildi.

En büyük tehdit Sahra Altı Afrika ve Güney Asya’da

Antibiyotik direncinin en yoğun görüldüğü bölge Sahra Altı Afrika ve Güney Asya oldu. Bu bölgelerde beş ölümden birinin 5 yaş altı çocuklarda görüldüğü kaydedildi.

Araştırmada, başta düşük ve orta gelirli ülkeler olmak üzere bazı bölgelerde sağlıklı verilere ulaşımın sınırlı olduğuna dikkat çekilerek gerçek rakamların daha farklı olabileceği de kaydedildi.

“Süper bakteri” diye adlandırılan çoklu direnç sahibi bakteriler antibiyotik tedavisini imkansız kılıyor ve bunun sonucunda hafif yaralanma ya da enfeksiyonlar bile ölümle sonuçlanabiliyor. “Süper bakteriler” doğal yolla da ortaya çıkabiliyor, ancak antibiyotiklerin aşırı ya da yanlış kullanımı da direnç oluşması sürecini hızlandırıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın