Felç Ve Kalp Krizi Riskini Artıran İki Faktör

Dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden inme (felç) veya kalp krizi ‘sessiz katiller’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu iki sessiz katili önlemek için, hastalıkla ilişkili tüm risk faktörlerinin farkında olunmalıdır.

Haber Merkezi/ İnme, kol zayıflığı, sarkık yüz ve konuşma güçlüğü ile karakterize edilirken, kalp krizi göğüs rahatsızlığına, vücudun diğer bölgelerinde ağrıya, nefes darlığına ve soğuk ter, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi diğer belirtilere neden olabilir.

Kalp hastalığı ve inme için önde gelen risk faktörleri yüksek tansiyon, yüksek ve düşük lipoprotein (LDL) kolesterol, diyabet, sigara ve sigara dumanına maruz kalma, obezite, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizliktir.

Sosyal izolasyon ve yalnızlıkta hem kalp krizi hem de felç riskini yüzde 30 oranında artırabilir. Yayınlanan yeni çalışma, bu iki faktörün kalp krizi ve inme için ‘önemli’ belirleyicileri olabileceğini ortaya koydu.

Çalışmayı yöneten araştırmanın başkanı Crystal Wiley Cene, “Sosyal izolasyon ve yalnızlığın olumsuz sağlık sonuçlarıyla ilişkili olduğunu açıkça gösterdi” dedi ve ekledi: Sosyal bağlantısızlığın yaygınlığı göz önüne alındığında, halk sağlığı etkisi oldukça önemlidir.

Çalışma, sevilen birini kaybetme ve emeklilik gibi faktörler nedeniyle sosyal izolasyonun ve yalnızlığın yaşla birlikte artığını belirtiyor. Çalışma, ayrıca, yaşlı yetişkinlerin daha fazla risk altındayken, gençlerin de yalnızlık riski altında olduğunu ortaya koyuyor.

Harvard Üniversitesi’nin yaptığı başka bir araştırmada, 18-22 yaşları arasındaki Z Kuşağı üyelerinin, en yalnız kuşak olarak kabul edildi. Bunun, sosyal faaliyetlere daha az katılımın ve artan sosyal medya kullanımının bir sonucu olduğu belirtildi.

Cene, sosyal izolasyon ve yalnızlık birbiriyle ilişkili olsa da, aynı şey olmadığını söylüyor ve ekliyor: Bireyler nispeten izole bir yaşam sürdürebilir ve yalnız hissetmeyebilir ve tersine, birçok sosyal teması olan insanlar hala yalnızlık yaşayabilir.

Yalnızlık, yalnız kalmanın veya insanlarla çok az bağlantı kurmanın üzücü hissi iken, sosyal izolasyon, sosyal temasların olmaması veya insanlarla yüz yüze temas veya etkileşimin olmamasıdır. Bu nedenle, iki terim birbiriyle ilişkili olsa da, bir şekilde farklıdır.

Araştırmacılara göre, inme veya kalp krizi için güçlü risk faktörleri olabileceğinden sosyal izolasyon ve yalnızlık daha ciddiye alınmalıdır.

Cene, “Özellikle risk altındakiler için sosyal izolasyon ve yalnızlığın kardiyovasküler ve beyin sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için program geliştirmeye, uygulamaya ve değerlendirmeye acil ihtiyaç var” dedi.

Kalp krizi ve inme riskini azaltmak için, sosyal izolasyon ve yalnızlığı dikkate almanın yanı sıra, yaşam tarzına da dikkat edilmelidir.

Kalp hastalığı ile ilişkili risk faktörlerinin çoğu, kişinin diyeti, aktivite düzeyi ve kişinin sağlıksız alışkanlıklarla da ilgilidir. Kalp hastalıkları ve felç riskini önemli ölçüde artırdığı için sigara veya alkol tüketiminden de uzak durulmalıdır.

Paylaşın

Ham Muzda Bulunan Nişasta Kanser Riskini Yüzde 60 Azaltıyor

İngiltere’de uzmanlar 20 yıl süren bir araştırmanın sonucunda, henüz olgunlaşmamış yeşil muzlarda bulunan nişastanın bazı kanser türlerine yakalanma riskini yüzde 60’a kadar azalttığını ortaya koydu. 

İngiltere’nin Newcastle ve Leeds Üniversitesi’nden uzmanlar tarafından yürütülen araştırmanın, özellikle tespit edilmesi zor, vücudun bağırsak üstü kısımlarında oluşan kanserleri azaltmada önemli bir rol oynayacağı bildirildi.

Tıp dergisi Cancer Prevention Research’te yayımlanan çalışma için katılımcılara yıllar boyunca, olgunlaşmamış muz, yulaf, tahıllar, makarna, pirinç, bezelye ve fasulyede bulunan ve “dirençli nişastalar” olarak adlandırılan nişasta türü verildi.

Çeşitli kanserlere yakalanma riskini artıran kalıtsal bir bozukluk olan Lynch sendromuna sahip 1000 katılımcı, ortalama 2 yıl boyunca dirençli nişasta dozu aldı.

Araştırmanın bulgularına göre, nişasta bağırsak kanserine karşı etkili olmazken vücudun diğer bölgelerindeki kanserlerin görülme sıklığını yüzde 60 oranında azalttı.

Dirençli nişastaların özellikle yemek borusu, mide, safra yolu, pankreas, oniki parmak bağırsağı gibi üst gastrointestinal bölgede görülen kanser türleri üzerinde etkili olduğu saptandı.

Nişastanın etkisinin hastalar almayı bıraktıktan 10 yıl sonra belirgin bir şekilde ortaya çıktığı belirtildi.

Newcastle Üniversitesi’nden Profesör John Mathers araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada, “Dirençli nişastanın bir dizi kanser türünü yüzde 60’dan fazla oranda azalttığını bulduk. Bu etki bağırsakların üst kısmında daha belirgindi.” ifadelerini kullandı.

Her gün bir yeşil muza eşdeğer nişasta verildi

Marhers, deneklere verilen günlük dirençli nişasta miktarının orta büyüklükteki olgunlaşmamış yeşil bir muzda bulunan nişasta miktarına eşdeğer olduğunu söyledi ve “Muzdaki nişasta, muz tam olgunlaşmadan ve yumuşamadan önce bozulmaya karşı dirençlidir ve bağırsaklara ulaşır. Bir kere ulaştığında da orada yaşayan bakterilerin türünü değiştirebilir.” açıklamasını yaptı.

Mathers bu nişasta türünün kansere karşı koruyucu olmasında, bağırsakta bulunan ve DNA’ya zarar vererek kansere yol açtığı bilinen safra asiti sayısını azaltmasının etkili olduğunu düşündüklerini söyledi.

Leeds Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Profesör Bishop ile Mathers, bu bulguları doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Aynı çalışmanın bir parçası olarak yayımlanan daha önceki araştırmalar, aspirinin karın bağırsak kanseri riskini yüzde 50 oranında azalttığını ortaya koymuştu.

Paylaşın

Bacaklardaki Ve Kollardaki Bu Belirti, Kalp Rahatsızlığının Bir İşareti Olabilir

Kalp hastalıklarının belirtileri sadece göğüsle sınırlı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Kalp hastalıklarının önceden herhangi bir belirti göstermediği inancının aksine, sessizce kendini gösteren ve erken teşhis edildiğinde hayat kurtarabilecek bazı belirtileri vardır.

Haber Merkezi / Bacakların ve kolların uyuşması kalp hastalığının önemli bir göstergesi olabilir.

Uyuşukluk, bacaklarda ve kollarda herhangi bir his olmaması ile tanımlanabilir. Uyuşukluk herhangi bir sebep olmadan da ortaya çıkabilir.

Çoğu durumda uyuşukluk kendi kendine geçer ve vücut hissetme duyusunu geri alır, ancak uyuşukluk birkaç dakika, birkaç saat hatta günler sürebilir.

Uyuşmanın diğer özellikleri arasında, belirli bölgenin solgun görünmesi ve dokunulduğunda soğuk hissedilmesidir.

Kollarınızda ve bacaklarınızda böyle bir renk değişikliği ve garip bir his hissettiğinizde, bir doktora görünün. Bu belirti tekrar ve tekrar ortaya çıkıyorsa, derhal bir doktora görünün

Uyuşukluk neden olur?

Kan damarı daraldığında, kollar ve bacaklar için gerekli olan kan miktarını sınırlar ve bu da periferik arter hastalığı adı verilen bir duruma neden olur. Bu, vücudun bu kısımlarına yetersiz kan akışına yol açar, bunun sonucunda çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkar ve bunların en yaygın olanı uyuşukluktur.

Sağlık uzmanları, periferik arter hastalığını kalp hastalıkları ile ilişkilendirmiştir. Kişi bu duruma sahipse kalp hastalıklarına yakalanma riski daha fazladır.

Uzuvlarda görülen diğer kalp sorunu belirtileri

Uyuşukluk dışında, olası bir kalp hastalığını gösterebilecek başka belirtiler de vardır.

Bu nedenle, bu belirtilere dikkat etmek ve bunlar sık ​​sık meydana geliyorsa bir doktora danışmak çok önemlidir.

  • Ayak kaslarında ağrı, kas ağrısı, kaslarda aşırı yorgunluk ve kaslarda olağandışı rahatsızlıklar da kalp hastalıklarına işaret eder.
  • Ayaklarda yanma hissi de kalp hastalıklarının bir göstergesidir.
  • Baldırlarda ve uyluklarda da rahatsızlık görülebilir.
  • Bacaklarda ve ayaklarda şişme de kalp hastalıklarının bir başka potansiyel göstergesidir.

Kalp hastalıklarının diğer belirtileri nelerdir?

Kalp hastalıklarının diğer semptomları nefes darlığı, göğüste sıkışma, göğüste ağrı, göğüste aşırı basınç ve anjina veya göğüste rahatsızlıktır.

Kalbinde sorun yaşayan kişilerde boyun, çene, üst karın bölgesi ve hatta boğaz bölgesinde ağrılar da olabilir.

Kalp hastalıkları her yıl 18 milyona yakın can alıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, kardiyovasküler hastalıklar her yıl 18 milyona yakın can alıyor. Bunlara koroner kalp hastalığı, serebrovasküler hastalık, romatizmal kalp hastalığı ve diğer durumlar gibi hastalıklar dahildir.

Kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin üçte birinin 70 yaşın altındaki kişilerde meydana gelmesi endişe vericidir. Bu, kalp hastalıklarının gençler için de daha büyük bir risk oluşturduğunun açık bir göstergesidir.

Bilinmesi gereken önemli noktalar

Kalp hastalıkları vücutta belirgin bir belirti vermeden gelişse de düzenli kontrollerde erken dönemde fark edilebilir.

Kolesterol seviyeleri, kalp hızı, kan şekeri seviyesi, vücut kitle indeksi kalp hastalığının göstergelerinden birkaçıdır.

Sağlık kontrolünden geçmek ne kadar önemliyse, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmak da o kadar önemlidir. Alkol tüketimi, tütün alımı, sigara içmek, abur cubur ve işlenmiş gıdalar kalp hastalığının birkaç katalizörüdür.

Paylaşın

‘Çığır Açan’ Tükürük Testi İle Ağız Ve Gırtlak Kanserine Erken Teşhis

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) araştırmacılar evde yapılabilen yeni bir tükürük testi sayesinde ağız ve boğaz kanserinin erken belirtilerinin yüzde 90 doğrulukla tespit edilebildiğini açıkladı.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) “çığır açan cihaz” olarak tanımladığı uygulamanın erken teşhiste önemli bir adım olacağı tahmin ediliyor.

Biyoteknoloji şirketi Viome tarafından üretilen test üzerinde çalışan araştırmacılar, daha doğru bir teşhis aracı oluşturmak için mikrobiyomdaki değişiklikleri incelemeye başlayarak bakteri, mantar, virüs ve vücutta yaşayan mikropları mercek altına aldı.

Daha önceki araştırmaların ağız veya boğaz kanserli kişilerin kansersiz insanlardan farklı bir ağız bakteri florasına sahip olduğunu göstermesi, bu konuda araştırmacılara önemli bir yol açtı.

“Genetik yol haritası belirledik”

Viome şirketindeki araştırmayı yöneten Guruduth Bavanar, Euronews’e yaptığı açıklamada, buluşla ilgili şunları söyledi. “50 yaş ve üstü kişilerden veya sigara içen yetişkinlerden tükürük örnekleri topladık. Hem ağız hem de boğaz kanseri için risk faktörlerine bakarken, alınan örneklerden bakteri, mantar ve deri hücrelerin genetik yol haritasını belirledik”.

Bilim insanları yapay zekayı da kullanarak, 80’i ağız, 12’si gırtlak kanseri olan hastadan gelen ve 945 örnekten alınan genetik verileri inceledi.

Bavanar, yapay zeka sayesinde daha fazla veri toplayıp, daha kesin sonuçlara ulaşma imkanına sahip olduklarını ifade etti.

Geliştirilen bu model, ağız ve boğaz kanseri olan kişilerdeki gen haritasında 88 farklı değişiklik ve bu hastalardan alınan örneklerde bulunan bakterilere özgü 182 genetik özellik tanımladı.

Araştırmacılar daha sonra bu modeli, 82’si kanserli hastadan gelen 230 örnekle kıyaslayarak test etti.

Geliştirilen model, kanserli hastalardan alınan örneklerin yüzde 90’ını ve olmayan insanlardan alınan örneklerin yüzde 95’ini doğru bir şekilde tanımladı.

Araştırmacılar, ABD’de satışa sunulan “CancerDetect” adlı tükürük testinin, yüzde 95 özgüllük ve yüzde 90 duyarlılıkla algılama imkanı verdiği görüşünde.

“Testin kullanılması kanser riskini düşürecek”

Bilim insanları, özellikle ağız ve boğaz kanserine yakalanma riski olanların bu testi kullanmasının yararlı olacağı görüşünde.

Tespit edilmesi oldukça zor olan ağız ve boğaz kanserleri, etkili teşhis araçlarının eksikliği nedeniyle genellikle ileri bir aşamaya ulaşana kadar anlaşılamıyor.

Bu sorun, hastaların hayatta kalma oranlarının önemli ölçüde düşmesine yol açıyor.

Mevcut tarama yöntemlerine göre doktorlar, görsel ve dokunsal muayenelerle teşhis koyabiliyor.

Ancak lezyonların çıplak gözle tespit edilebilmesi için yeterince büyük olması gerektiğinden teşhis yapıldığında hastanın tedavisi için çok geç kalınmış olabiliyor.

ABD’deki verilere göre, hastaların sadece yüzde 28’i erken teşhis edilebiliyor.

Yemek borusu kanserinde 5 yıl hayatta kalma oranı yüzde 68 iken, ağız kanserinde bu oran yüzde 20,6. Bu kanser türlerinin erken teşhisi halinde ilk beş yıl içinde hayatta kalma oranı yine sırasıyla yüzde 86 ve yüzde 47.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü verilerine göre, bu yıl 54 bin kişiye ağız, 20 binden fazla kişiye boğaz kanseri teşhisi kondu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Depresyon Hakkında Bütün Bildiklerimiz Yanlış Mı?

Depresyonun sanıldığı gibi insan beyninde “mutluluk hormonu” diye de anılan serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını gösteren yeni bir araştırmanın sonuçları dünya çapında büyük ilgi gördü.

Ama aynı zamanda bir çoğu beyindeki serotonin salgısını artırmak suretiyle işlev gösteren antidepresanların işe yaramadığı yolunda bir yanlış çıkarım dalgası da yarattı.

Araştırma antidepresanların etkili olmadığına işaret etmiyor. Fakat gösterilen tepkilerin zihin sağlığı sorunlarının algılanışı ve tedavisiyle ilgili ciddi soru işaretleri yarattığı kesin.

Sarah’nın hikayesi

Sarah, 20’li yaşlarının başlarında ilk büyük psikiyatrik sorununu yaşadığında, doktorlar kendisine bazı antidepresanlar verirken, bunların diyabete karşı insülin kullanımı gibi bir etki yaptığını anlatmışlar.

Bu ilaçların beynindeki kimyasal dengesizliği düzelteceğini ve ömür boyu almayı sürdürmesi gerektiğini söylemişler.

Annesi gibi Tip 1 diyabet olan Sarah, bu tavsiyeleri gayet ciddi bir şekilde uygulamış. Daha kötü hissetmesine yol açıyor gibi gelse de ilaçları almayı sürdürmüş. Bir süre sonra kafasının içindeki ürkünç sesler kendisini öldürmesini söylemeye başlayınca elektrokonvülsif terapiye (beyinden elektrik akımı geçirilerek yapılan bir tedavi) alınmış.

Ne var ki antidepresan ilaçların depresyonla ilişkisinin insülin ile diyabet ilişkisine benzediği iddiası aslında herhangi bir tıbbi kanıta dayanmıyordu.

Sarah “Güvendiğin insanlar tarafından ihanete uğramış hissediyorsun” diyor.

İlaçların bünyesine etkisi, nadir görülen bir tepkiydi ama doktorların kendisine verdiği “beynindeki kimyasal dengesizlik” açıklaması, çok yaygındı.

Bir çok psikiyatrist depresyonun serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını çoktandır bildiklerini ve bu son araştırmanın yeni bir yanı olmadığını söylüyorlar.

Fakat araştırma sonuçlarının anlatıldığı tıbbi makalenin dünya çapında görülmemiş ilgi görmesi ve tepki alması, bir çokları için burada anlatılanların yeni olduğunu gösteriyor.

Yine de araştırmanın doğru anlaşılması ve yanlış çıkarsamalara varılmaması önemli. Depresyonun serotonin eksikliğinden kaynaklanmıyor olması antidepresanların işe yaramadığı anlamına gelmiyor. Doktorlar bu yanlış anlama neticesinde insanların ilaçlarını almayı hemen bırakmaya yönelmesinden ve bunun ciddi yoksunluk sorunlarına yol açmasından korkuyorlar.

Sağlık uzmanları bu tür ilaçların acil tıbbi gereklilikler dışında birden bırakılmaması gerektiğini, doz azaltımı yoluyla zaman içerisinde bırakmanın yoksunluk sorunlarını en az düzeyde tutacağını söylüyorlar.

Araştırma yeni bir şey söylüyor mu?

Bu son araştırmada 17 ayrı bilimsel araştırmayı incelendi ve depresyondaki insanların beynindeki serotonin düzeylerinin depresyonda olmayan insanlarınkinden farklı görünmediğini tespit etti.

Bu tespit ilaçların olası bir etkisi yani beyindeki kimyasal dengesizliği düzeltme etkisinin bulunmadığını net bir şekilde ortaya koydu.

Doktor Michael Bloomfield bunu bir örnekle şöyle açıklıyor:

“Çoğumuz parasetamolun baş ağrısına iyi gelebildiğini biliriz ama hiç kimsenin baş ağrısının sebebinin beyinde parasetamol eksikliği olduğunu sanmam.”

Antidepresanlar işe yarıyor mu?

Araştırma, antidepresanların plaseboya kıyasla (psikolojik etkiyi elimine etmek için tıbbi deneylerde ilaçmış gibi verilen etkisiz madde) yalnızca biraz daha etkili olduğuna işaret ediyor. Ama araştırmacılar arasında bu farkın büyüklüğü konusunda görüş ayrılıkları var.

Bir grup insan antidepresan kullandığında çok daha iyi sonuç alıyor ama doktorlar bunun nedenini tam olarak bilmiyor yani ilacı yazarken kime daha iyi geleceğini kestiremiyor.

Kraliyet Psikiyatri Koleji’nden Profesör Linda Gask antidepresanların çok sayıda insanın özellikle de kriz durumlarında hızla daha iyi hissetmesini sağlayan ilaçlar.

Fakat serotoninle ilgili son çalışmanın yazarlarından Profesör Joanna Moncrieff buna işaret eden ve ilaç şirketleri tarafından yaptırılan bu tür araştırmaların çoğunun kısa dönemli olduğunu, aynı insanların örneğin bir kaç ay sonra nasıl hissettiği konusunda pek bilgi olmadığını söylüyor.

“İnsanlara ‘Durumunuzu gözlenmeleye devam edeceğiz ve ilaçları sadece size yararlı olduğu sürece kullanmanızı sağlayacağız’ demek gerekiyor” diyor. Ama genellikle uygulama böyle değil. Profesör Linda Gask da bu görüşte.

Depresyonu tedavisiz bırakmanın riskleri var ama bazı insanlar antidepresan aldıklarında çok ciddi yan etkilerle karşılaşıyorlar. Serotoninle ilgili son araştırmanın yazarları da bu konuda çok daha açık olunması gerektiğini söylüyorlar.

Bu yan etkiler arasında, İngiltere’deki Ulusal Sağlık ve Bakım Enstitüsü’nün verilerine göre, intihara yönelme hatta girişme, cinsel hayat bozuklukları, duyguların baskılanması ve uykusuzluk var.

Geçtiğimiz sonbahardan bu yana Birleşik Krallık sağlık hizmetleri bünyesinde çalışan doktorlardan, çok şiddetli olmayan depresyon vakalarında ilaç yazmadan önce terapi, egzersiz, meditasyon ve benzeri tedaviler önermeleri istendi.

Araştırmanın yarattığı tartışmalar neler?

Araştırmanın yayınlanmasından sonra yayılan tipik yanlış yorumlardan biri antidepresanların tamamen bir efsane olduğu ve hiç bir işe yaramadığı iddiası idi.

Fakat bu araştırma antidepresanların etkisini incelemiyor.

Serotonin gerçekten de insanın ruh halini etkileyen bir hormon salgısı. Dolayısıyla serotonin seviyesinin yükselmesi kısa vadede insanların gerçekten daha mutlu hissetmesine yol açabilir. Ayrıca beynin yeni bağlantılar yapabilmesi imkanını sağlayabilir.

Bir başka yanlış yorum ise depresyonun insan beyniyle ilgili bir hastalık değil, yaşadıkları koşullara gösterdikleri bir tepki olduğu yönünde.

Araştırmanın yazarlarından Doktor Mark Horowitz “Tabi ki her ikisi de” diyor ve örneğin “Genetik yapınız strese karşı hassasiyetinizi etkiliyor” diyor.

Fakat insanlar gayet anlaşılır bir şekilde stres yaratan yaşam koşullarının ilaçtan ziyade evlilik danışmanlığı, mali danışmanlık ya da iş değiştirme gibi yollarla değiştirilebileceğini düşünmeye başlıyor.

Ne var ki Avustralya’nın güney doğusunda yaşayan ve hem ağır depresyon hem de psikoz yaşayan Zoe, depresyonu bir tür şiddetli stres sayarak “yol açan sorunları çözme” yaklaşımının çok indirgemeci olduğunu ve ağır mental hastalıklar yaşayan insanları yok saydığını söylüyor.

Psikoz Zoe’nin ailesinde kalıtsal. Fakat psikoza genellikle yaklaşan bir sınav gibi stresler tetikleyici oluyor.

Zoe bu durumda bir muhakeme yaptıktan sonra ilaçların yan etkilerinin ağır psikoz geçirmekten daha iyi olduğuna karar vermiş.

Bu, BBC’ye konuşan uzmanların tümünün hemfikir olduğu bir şey: Hastalara daha fazla bilgi verilmesi, durumlarının çok iyi açıklanması ve bu yolla onların kendi durumlarını değerlendirerek kendi tedavi tercihlerini bulmasının sağlanması gerekiyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Barrett Özofagus Genetiği

Epidemiyolojik çalışmalar, barrett özofagusun ana nedenleri olarak çevresel faktörler, obezite, sigara, özofagus reflüsü ve diyeti gösterse de, genetik yatkınlığa dair artan kanıtlar da vardır. Genetiğin rolünün, hastalığın ilk aşamalarında en büyük olduğu artık oldukça açıktır.

Haber Merkezi / Bu konuyla ilgili bir dizi araştırma, bu durumdan birincil olarak üç genin sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu genlerin, dönüşümlerini veya mutasyonlarını takiben barrett özofagus riskini artırmada hayati bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bunlar CTHRC1, ASCC1 ve MSR1’dir, aynı zamanda yatkınlık genleri olarak da adlandırılırlar, çünkü mutasyona uğramış formda olmadıkça aslında barrett’s özofagusuna neden olmazlar.

Yatkınlık genlerindeki germ hattı mutasyonları yemek borusu bozukluklarının ilerlemesine neden olur. Ayrıca MSR1, CTHRC1 ve ASCC1 genlerindeki mutasyonlar barrett özofagus ve özofagus adenokarsinomu ile ilişkilidir (p<0,001). barrett özofagus tipik olarak sadece hastayı ciddi şekilde tehlikeye atan terminal fazda tanımlanır. Özofagus karsinomları, önceden var olan barrett özofagus durumundan kaynaklanır ve bu da kronik inflamasyon üreten kronik gastroözofageal reflünün bir sonucu olarak gelişir.

MSR1 geni: MSR1 geni, Tip 1, Tip 2 ve Tip 3’ü içeren A sınıfı çöpçü makrofaj reseptörlerini kodlar. Yukarıda bahsedilen tüm tipler, MSR1 geninin rastgele eklenmesinden kaynaklanır. Bu izoformlar, hücre zarının makrofaj spesifik integral glikoproteinleridir ve makrofajla ilişkili birkaç patolojik ve fizyolojik süreçle ilişkilendirilmiştir. Bunlara ateroskleroz, konak savunması ve alzheimer hastalığı dahildir. Tip 1 ve Tip 2 genotipler, endositozda modifiye edilmiş düşük yoğunluklu lipoproteinlere (LDL’ler) aracılık edebilen operatif reseptörler olarak bilinir. MSR1 geninin konumu, 22 (8p22) konumunda, kromozom 8’in kısa kolu (p) üzerindedir.

ASCC1 geni: ASCC1 geni, sinyal ortak bütünleştirici 1’i (ASC-1) aktive eden bir alt birimi kodlar. ASC-1 kompleksi, AP-1 olarak adlandırılan protein 1, serum faktörü (SRF) ve nükleer faktör kappa-B’yi içeren çoklu transkripsiyon elemanları yoluyla genin transaktivasyonunda hayati bir rol oynayan transkripsiyonel koaktivatör olarak tanımlanır. Tüm bu kodlanmış proteinler, ASC-1 kompleksi yoluyla AP-1 transaktivasyonu için önemli olan bir N-terminali KH tipi RNA-bağlama motifi taşır. Bu gendeki mutasyonlar hem özofagus adenokarsinomu hem de Barrett’s özofagusu ile ilişkilidir. Birleştirilmiş transkriptler birden çok izoformu kodlar. ASCC1 geni, kromozom 10’un uzun kolunda (q) 22.1 (10q22.1) konumunda bulunur.

CTHRC1 geni: CTHRC1 geni, vasküler yeniden şekillenme ile arteriyel hücresel hasara yanıt olarak hayati bir rol oynayan proteini kodlayan bir lokustur. Bu gen lokusunun mutasyonları, Barrett özofagusu ve özofagus adenokarsinomu ile ilişkilidir. Kollajen matris homeostazının negatif düzenleyicileri olarak hareket edebilirler. Bu gen, kromozom 8’in uzun kolunda (q) 22.3 (8q22.3) konumunda bulunur.

Bütünleştirici genomik, tek SNP ve haplotip analizi gibi farklı analitik teknikler, gen mutasyonlarının gelecekteki tanımlanması için 12 potansiyel gen üretti. MSR1 genini içeren kromozom, patolojik inflamasyon ve apoptozda yer alabilen çöpçü reseptörleri kodlar.

Hastalarda saptanan budanan MSR1 c.877C>T mutasyonu dışında, bazı hastalarda ayrı bir MSR1 germline mutasyonu (c.760C>G, p.L254V) bulunmuştur. Bu gen mutasyonlarının meydana gelme oranı 0.017 (%95 0.021 ila 0.061, P=0.19) olarak tahmin edilmektedir. Ayrıca, biri ASCC1’de (c.869A>G, p.N290S) ve diğeri CTHRC1’de (c.131A>C, p.Q44P) bulunan iki mutasyon daha tespit edildi.

Barrett özofagusunda bulunan genetik kod

Kalıtsal Barrett Özofagus: Barrett özofagus, gastroözofageal bileşkedeki adenokarsinom veya özofagus adenokarsinomundan (EAC) etkilenen hastaların birinci veya ikinci derece akrabalarında kalıtsal barrett özofagus geliştirme riski yüksektir. Yakın tarihli çalışmalardan, etkilenen ailelerde nadir görülen otozomal dominant yatkınlık mutasyonu ile barrett özofagus riskinin artabileceği tespit edilmiştir. Kesin mutasyon hala tanımlanamadı.

Sporadik Barrett özofagusu: Barrett özofagusunun birincil risk faktörleri yaş, cinsiyet (erkek), gastroözofageal reflü bozukluğunun (GERD) varlığı ve cilt tonu (beyaz tenli insanlar) içerir. Obezite ve GÖRH, genetik barrett özofagus gelişimi için en belirleyici faktörler olarak bilinmektedir. GÖRH, barrett özofagus için birincil risk faktörüdür. Hastaların barrett özofagusun yanı sıra GÖRH’yi de kalıtsal olarak aldığı sporadik vakalar bulunmuştur. Birçok çalışma, barrett özofagusdan etkilenen ailelerin aslında GÖRH ile ilişkili bir genetik bileşene sahip olabileceğini doğrulamıştır.

Barrett özofagus gelişiminde obezitenin mekanizması net olarak tanımlanmamıştır, ancak GÖRH riskini arttırdığı bulunmuştur. Proliferasyonu destekleyen belirli insülin benzeri büyüme faktörü yolları ve insülin yolları aracılığıyla sinyalleşmede obezitenin neden olduğu artışlar da barrett özofagus etiyolojisinde yer alabilir.

Barrett özofagus olan veya olmayan obezitesi olan hastalar, IGF-1R genotipini belirlemek için incelenmiştir. Barrett özofagus obez hastaların, barrett özofagus veya GÖRH olmayanlara göre proliferatif IGF-1R genotipine daha sık sahip oldukları bulundu.

Paylaşın

Barrett Özofagusu Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Tedavisi

Barrett özofagus, yemek borusunu kaplayan düz, skuamöz hücrelerin, bağırsak astarında bulunanlara benzeyen sütun şeklindeki hücrelerle değiştiği bir durumdur. Hücre zarındaki bu değişikliğe metaplazi denir ve genellikle herhangi bir belirti veya semptomla ilişkili değildir.

Haber Merkezi / Yemek borusu, her iki ucunda iki sfinkter veya kas kapısı içerir. Bir kişi yuttuğunda, üst sfinkter, yiyecek veya içeceğin ağızdan yemek borusuna geçmesine izin vermek için gevşer ve alt sfinkter, yiyeceklerin mideye girmesine izin vermek için açılır. Alt özofagus sfinkteri daha sonra yiyecek veya içeceğin mideden dışarı sızmasını ve yemek borusuna ve ağza geri sızmasını önlemek için hızla kapanır.

Risk faktörleri

Barrett özofagus en sık gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) olan kişilerde bulunur.

Asit reflü hastalığı olarak da adlandırılan GÖRH, alt özofagus sfinkteri uygun olmayan zamanlarda açıldığında veya düzgün kapanmadığında ortaya çıkar ve mide içeriğinin yemek borusuna geri sızmasına izin verir. GÖRH tedavi edilmezse ülser, yara izi, yemek borusunda daralma veya Barrett yemek borusu gibi komplikasyonlara yol açabilir.

GÖRH’si olmayan kişilerde Barrett özofagus gelişebilse de, GÖRH’si olan kişilerde bu durum yaklaşık üç ila beş kat daha sık görülür.

Diğer risk faktörleri şunlardır;

  • Yaş: Barret özofagusu genellikle orta yaşlı ve yaşlı erişkinlerde teşhis edilir ve ortalama tanı yaşı 50 ila 55 arasındadır. Barrett özofagus çocuklarda nadirdir.
  • Erkek cinsiyeti: Erkeklerin Barrett özofagus geliştirme olasılığı kadınlardan iki kat daha fazladır.
  • Yaşam tarzı: Sigara içenlere, içmeyenlere göre daha sık Barrett özofagus teşhisi konur.

Sonuç

Barrett özofagus bazen özofagus kanserine neden olabilir. Barrett özofagusu olan kişilerin yüzde birinden daha azında kanser gelişir, ancak bunu yapanların Barrett özofagus birkaç yıldır mevcut olabilir.

Barrett özofagus, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yetişkinlerin yaklaşık yüzde birini etkiler.

Teşhis

Semptomların az olması veya hiç olmaması nedeniyle durumun tespiti zordur. Doktorlar, birkaç yıldır GÖRH olan 40 yaşından büyük yetişkinlerin, hastalığı test etmek için üst gastrointestinal endoskopi adı verilen bir tarama prosedüründen geçmelerini önermektedir.

Prosedür, iç astarı görüntülemek için yemek borusuna bir ışık ve kamera ile ince bir esnek tüp yerleştirmeyi içerir. Bir bölge etkilenmiş gibi görünüyorsa, küçük bir doku parçasını çıkarmak için cerrahi aletler tüpten kaydırılabilir, buna biyopsi adı verilir.

Doku daha sonra ince, mikroskobik bölümlere ayrılır, bir cam slayt üzerine sabitlenir ve uygun boyalarla boyanır. Slayt daha sonra mikroskop altında incelenir ve hücresel düzende herhangi bir değişiklik olup olmadığı kontrol edilir.

Tedavi

Barrett özofagusun tedavisi endoskopik veya cerrahi olabilir.

Mevcut endoskopik tedaviler, lazer ışını tedavisi veya kriyoterapi gibi ablasyon teknikleri kullanılarak değiştirilmiş duvar kaplamasının yok edilmesini içerir. Tedavinin amacı, normal özofagus dokusunu hasarlı ve tahrip olmuş bölgelerin yerini alması için teşvik etmektir.

Cerrahi tedavi, yemek borusunun etkilenen bölümlerinin çıkarılmasını içerir. Şiddetli hücresel değişiklikleri olanlar yemek borusunun tamamen çıkarılmasını gerektirebilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Baryum Lavman Nedir, Ne Zaman Ve Nasıl Yapılır?

Baryum lavmanı, kalın bağırsağın X-ışını görüntülerini elde etmek için kullanılır. Baryum yemeğinin ve hastanın baryum solüsyonunu yuttuğu prosedürleri takip etmenin aksine, baryum lavmanı, sıvının daha sonra infüze edildiği kolona anüs yoluyla küçük bir tüpün yerleştirilmesini içerir.

Haber Merkezi / Şüpheli bağırsak polipleri veya divertikülit vakalarında baryum lavmanı yapılır. Karın ağrısı veya dışkılama sırasında kanaması olan hastalara bu testi yaptırmaları önerilebilir.

Prosedür

Baryum lavmanı yapılmadan önce alt bağırsağın tamamen boş olması gerekir, bu nedenle hastaya genellikle işlemin yapılmasından önceki gece müshil verilir. Hastaya ayrıca testten iki gün önce beslenmesini yumuşak veya sıvı gıda alımıyla sınırlaması önerilebilir. Hastaya lavmandan önce gece yarısından sonra hiçbir şey yememesi veya içmemesi talimatı verilir, çünkü artık yiyecek maddesi röntgende ortaya çıkar ve görüntü yorumunu bozar.

Hastanede hastadan takma dişlerini, takılarını, kıyafetlerini ve tüm metalik nesneleri vücudundan çıkarması ve hastane önlüğü giymesi istenir. Metaller görüntü doğruluğunu tehlikeye atabilir.

Röntgen odasına girdikten sonra hasta, üzerine bir X-ışını tüpünün asıldığı ve görüntülerin görüntülendiği bir monitöre bağlı olduğu eğilebilir bir masaya yatırılır. Alınan ilk görüntü alt karın bölgesinin net olduğundan emin olmak için kontrol edilir. Daha sonra lavman tüpü anüs yoluyla rektuma sokulur. Tüp, herhangi bir ağrıyı uyuşturmak için lokal anestezik ile yağlanır.

Sıvı baryum, her seferinde biraz lavman ucundan akar, alt bağırsağın duvarını kaplar ve gastrointestinal sistemin radyografik olarak görüntülenmesine izin verir. Baryum infüze edildikten sonra, doktorun kolonu incelemesine ve bir dizi röntgen çekmesine yardımcı olacağı için hastadan bir tarafa dönmesi istenir.

Hasta bağırsakta bir basınç veya dolgunluk hissedebilir ve dışkılama isteği duyabilir, ancak işlem tamamlanana kadar lavmanı denemeleri ve tutmaları istenir. Daha sonra, lavmanı çıkarmak için tuvalet kullanılabilir ve daha sonra kalın bağırsakta baryum kalıntısı olup olmadığını kontrol etmek için başka bir görüntü çekilir.

Bazı hastalarda baryum solüsyonu ile birlikte hava da verilebilir. Bu prosedüre genellikle çift kontrastlı veya hava kontrastlı baryum lavmanı denir. Temel ilke, havanın kolonun duvarlarını genişleterek radyografın baryum kaplı astarı daha ayrıntılı olarak görmesini sağlamasıdır.

Riskleri

X ışınlarına maruz kalma, iyonlaştırıcı radyasyona maruz kalma ile benzer bir risk taşır. Ancak, bir kişinin röntgen sırasında maruz kaldığı radyasyon miktarı çok düşüktür ve riskler minimumdur. Baryum sıvısı vücut tarafından emilmediği için kullanımında herhangi bir risk yoktur.

X ışınları doğmamış bebekler için zararlıdır ve hamile olan veya olabilecek kadınlar tarafından kaçınılmalıdır. Test, kadınlara, hamilelik riskinin düşük olduğu son adetlerinin ilk gününden itibaren on gün içinde yapılır.

Testten sonrası

Bazı hastalar baryumlu bir lavmandan sonra karında şişkinlik veya kramp hissedebilir ve işlem ayrıca kabızlığa da yol açabilir. Bu nedenle hastalara bol sıvı almaları ve bol meyve ve sebze yemeleri tavsiye edilir. Hafif müshil de yardımcı olabilir. Testten sonraki birkaç gün boyunca dışkı soluk veya beyazımsı olabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Baryum Yemeği Nedir, Ne İçin Uygulanır? Riskleri

Baryum yemeği, X-ışını görüntüleme tekniği kullanarak yemek borusu, mide ve ince bağırsak anormalliklerini tespit etmek için gerçekleştirilen bir tanı testidir. X-ışınları yalnızca kemik ve diğer radyoopak dokuları vurgulayabilir ve genellikle yumuşak dokunun görüntülenmesini sağlamaz. 

Haber Merkezi / Bununla birlikte, radyoopak bir tuz olan kontrast madde baryum sülfatın infüzyonu, sindirim sisteminin astarını kaplayarak bu bölümün doğru X-ışını görüntülemesine olanak tanır. Üretilen görüntüler floroskopiktir ve plakaların yanı sıra gerçek zamanlı olarak da görüntülenebilir.

Baryum yemeği, görüntüleme çalışmalarında uzman becerileri olan ve hastalıkları teşhis ve tedavi etmek için bir radyolog (veya radyograf) tarafından yapılabilir.

Prosedür

Baryum yemek testi yapılmadan önce, yapıların net bir şekilde görülebilmesi için duodenumun boş olması gerekir. Hastaya, genellikle aç karnına yapılan test sırasında ince bağırsağın boş olduğundan emin olmak için işlemden önceki gece müshil verilebilir.

Hastadan önce bir hastane önlüğü giymesi ve tüm takılarını, takma dişlerini, gözlüğünü, metal nesneleri ve giysileri görüntülemeyi engelleyebileceği için çıkarması istenir.

İlk olarak hastaya karbex granül adı verilen bazı gazlı granüller verilir ve daha net görüntü için mideyi genişleterek gaz oluşturur. Daha sonra hastaya içmesi için baryum kontrast sıvısı verilir.

Baryumun yemek borusundan geçip mide ve ince bağırsağa geçip geçmediğini kontrol etmek için bazı ilk görüntüler alınır. Radyograf daha sonra baryum kontrastı sindirim sistemi boyunca hareket ederken zaman içinde bir dizi X-ışını görüntüsü alır. 

Bu, görüntülerin 1 ile 4 saat arasında herhangi bir yerde alındığı anlamına gelebilir. Baryum kontrastı kalın bağırsağa veya kolona geçtiğinde daha fazla fotoğraf çekilir. Tüm test yaklaşık 5 saat sürebilir.

Bu işlem neden yapılır?

Baryumlu yemek testi genellikle sindirim sisteminin çeşitli hastalıklarının veya bozukluklarının teşhisine yardımcı olmak için yapılır. Bunlara yemek borusu veya midede daralmalar, fıtıklar, tıkanıklıklar veya kitleler ve bağırsakların iltihaplı veya diğer hastalıkları dahildir.

Riskleri

X ışınlarına ve iyonlaştırıcı radyasyona maruz kalma ile benzer bir risk taşır. Bununla birlikte, bir kişinin röntgen sırasında maruz kaldığı radyasyon miktarı çok düşüktür ve riskler minimumdur. Baryum sıvısı vücut tarafından emilmediği için herhangi bir riski yoktur.

Bununla birlikte, bazı hastalar baryumu soluma veya aspire etme riski altındadır. X ışınları da doğmamış bebekler için zararlıdır ve hamile olan veya olabilecek kadınlar tarafından kaçınılmalıdır. Testin hamilelik riski en düşük seviyedeyken yapılmasını sağlamak için kadınlara son adetlerinin tarihlerinin ayrıntıları sorulur.

Testten sonrası

Bazı hastalar baryumlu yemek testinden sonra karında şişkinlik hissedebilir ve test ayrıca kabızlığa da yol açabilir. Bu nedenle hastalara bol sıvı almaları ve bol meyve ve sebze yemeleri tavsiye edilir. Hafif müshil de yardımcı olabilir. Testten sonraki birkaç gün boyunca dışkı soluk veya beyazımsı olabilir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın

Bariatrik Embolizasyon Nedir, Nasıl Uygulanır? Komplikasyonları

Obezite dünya çapında neredeyse nüfusun yaklaşık yüzde 7’sini  etkilemektedir. Tütün mamullerini sollayarak en hız katil haline geldi. Metabolik kökenli diyabet ve kardiyovasküler hastalıklardan endometrium, meme ve kolon kanserlerine kadar uzanmaktadır.

Haber Merkezi / Obezitenin ikincil komplikasyonları diyabete bağlı körlük, böbrek yetmezliği ve psikolojik rahatsızlıkları içermektedir.

Obezite tedavisinde uzun zamandır diyet düzenlemesi, egzersiz ve davranış modifikasyon tekniklerine odaklanılmıştır. Bazı ilaçlar obezite tedavisinde de kullanılmıştır, ancak bunlar kabul edilemez yan etkilerle bağlantılıdır.

Morbid obezitesi olan, vücut kitle indeksinin 40 ve üzerinde olduğu, hatta diğer tıbbi durumların olduğu 35 hastalarda bariatrik cerrahi önerilir. Bunlar, mide hacmini azaltan veya uygun sindirimi önleyen teknikleri içerir.

Bunların seçilmiş hasta gruplarında hem obeziteyi hem de buna bağlı komplikasyonları azaltmada yüksek etkili olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, değişmeyen yeme alışkanlıklarıyla, bariatrik cerrahiyi bile kademeli olarak kilo alımına dönüş izleyebilir.

Bu bağlamda, gastrik arter embolizasyonu veya bariatrik arter embolizasyonu (BAE) güçlü bir araç olarak ortaya çıkmaktadır.

Bariatrik Arter Embolizasyonu

Mide, sol ve sağ gastrik arterlerin yanı sıra sağ gastroepiploik arter ve kısa gastrik arterler tarafından beslenir.

Üst gastrointestinal (GI) kanaldaki bazı damarların embolizasyonu, portal hipertansiyonla sonuçlanan portal sirozda olduğu gibi GI kanamasının tedavisinde iyi prova edilmiş bir uygulamadır. Bu teknik, ön bağırsaktaki çok sayıda kollateral damar nedeniyle nadiren bağırsak iskemisine neden olur.

Bariatrik arter embolizasyonu, midenin ghrelin üreten bölgesi olan fundusa nispeten zayıf kan beslemesini indüklemek için perkütan kateter yönlendirmeli sol gastrik arter embolizasyonu anlamına gelir.

En az iki dal tıkanmış olup, morhuat veya polivinil alkol (PVA) gibi değişen çaplarda boncuklar gibi bir sklerozan ajanı transarteriyel olarak dahil eder. Embolizasyonun ghrelin sekresyonunu azaltmadaki etkinliği tartışılmazken, kilo kaybı açısından etkisi kesin olarak kanıtlanmamıştır.

Obezitede Ghrelin Önemi

Mide sadece yutulan yiyeceklerin deposu veya sindirim organı değildir. Aynı zamanda bir nörohormonal sistemdir. Fundus, iştah ve tokluğun sinirsel düzenlenmesi için çok sayıda yol taşır.

Ghrelin, esas olarak midenin fundusundan salınan, uzun süreli iştahı ve enerji bakımını düzenleyen bir peptit hormonudur. Açlık veya açlık koşullarında salınır ve beyni gıda alımını başlatması için uyarır. Ghrelin üretiminin bir sonraki ana bölgesi, peptidi fundustan 20 kata kadar daha düşük konsantrasyonlarda serbest bırakan duodenumdur.

Ghrelin salgılanmasına yanıt olarak aşağıdaki eylemler gerçekleşir:

  • Büyüme hormonu salınımında artış
  • Mide asidi salgısında artış
  • Artan mide motilitesi
  • Daha hızlı mide boşalması
  • Azaltılmış insülin sekresyonu

Artan ghrelin seviyeleri, artan yağ dokusu birikimine ve obeziteye yol açar.

BAE’nin Güvenlik Profili

Prosedürün komplikasyonları şunları içerir:

  • Pulmoner emboli
  • Delikli mide ülserleri
  • Gastrit
  • Distal özofagus darlığı
  • İstenmeyen doku hasarı ile hedef dışı embolizasyon

Prosedür için daha fazla güvenlik, BT kılavuzluğunda yapmak, floroskopik kılavuzluk altında görüntülenen radyo-opak aljinat ışınları kullanmak ve enjekte edilen malzemenin geri akışını önleyen özel bir mikro kateter kullanmak gibi çeşitli önlemleri içerir.

Hasta güvenliği için optimum prosedür yönergeleri oluşturmak için denemeler halen devam etmektedir.

Dikkat: Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır.

Paylaşın