Uzun ve Mutlu Bir Hayat İçin ‘Dokuz Alışkanlık’

ABD’li uzmanlar, daha uzun ve mutlu bir hayat yaşamayı sağlayacak 9 önemli alışkanlığı paylaştı. Uzmanlar, uyku düzeninin, egzersizin ve stresten uzak durmanın önemini vurguladı.

Önde gelen yayın kuruluşlarından CNN’e konuşan Minnesota Üniversitesi’nden William Roberts, “sağlığı etkileyen iyi ve kötü alışkanlıkların etkisinin zamanla ortaya çıktığına” dikkat çekti.

CNN’in tıp analisti Leana Wen de egzersizin ve düzenli muayenenin, kötü alışkanlıkları değiştirmek için iyi bir başlangıç noktası olduğunu vurguladı.

İşte uzmanların kazanılmasını tavsiye ettiği 9 alışkanlık:

1 – Düzenli muayene olun

Wen, düzenli muayenenin ciddi hastalıklara karşı önlem almakta etkili olduğunu belirterek, “Örneğin, muayenede diyabet başlangıcınız olduğu ortaya çıkarsa, bunun diyabete dönüşmesini önlemek için adım atabilirsiniz” dedi.

Analist, düzenli muayenelerin iyi bir hasta-doktor ilişkisi sağlanması için de önemli olduğunu belirtti.

2 – Sürekli fiziksel aktivite yapın

Uzmanlar, düzenli egzersizin diyabet, obezite, kalp hastalığı ve yüksek tansiyon gibi rahatsızlıklara yakalanma riskini azalttığını söyledi.

New York Üniversitesi’nden Nieca Goldberg, “Düzenli aerobik egzersizin daha uzun yaşamayı ve geç yaşta bilişsel fonksiyonların sağlam kalmasını sağladığını gösteren epey araştırma var” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü, yetişkinlerin haftada en az 150 dakika orta ve ileri seviyede egzersiz yapmasını öneriyor.

3 – Vücut kitle indeksine dikkat edin

Vücut kitle indeksi, kişinin boy ve kilo ölçümünden yola çıkarak vücuttaki tahmini yağ oranını gösteren ve sağlıklı kilonun belirlenmesini sağlayan bir sistem.

2018’de yapılan bir çalışmada, vücut kitle indeksi sonuçları sağlıklı seviyede olan kişilerin ömürlerinin 10 yıl daha uzayabileceği belirtilmişti. Ayrıca bunun kanser ve kardiyovasküler rahatsızlıkların oluşma riskini düşürdüğü de ifade edilmişti.

4 – Düzgün beslenin

Uzmanlar, kırmızı et ve işlenmiş et ürünlerinin azaltılması gerektiğini belirterek, bunun yerine sebze ağırlıklı beslenmenin önemini vurguladı.

Goldberg, bitki bazlı gıdaların antioksidan üretimi sağladığına, bunun da strese ve yaşlanmaya karşı koruyucu etkisi olduğuna dikkat çekti.

Şubatta yayımlanan bir çalışmada, bu şekilde beslenmeye başlayan 20 yaşındaki bir kadının ömrünün en az 10 yıl, aynı yaştaki bir erkeğinse 13 yıl uzayabileceği ortaya konmuştu.

5 – Akıl sağlığınıza özen gösterin

Wen, akıl sağlığının genelde fiziksel sağlığa kıyasla ikinci plana atıldığını fakat kişinin genel sağlığına önemli etkisi olduğunu söyledi.

Stres ve kaygının yemek seçimlerini etkilediğini, alkol tüketimini artırdığını ve uyku düzenini bozduğunu belirten uzmanlar, günde 15 dakikalık derin nefes egzersiziyle akıl sağlığının korunabileceğini ifade etti.

6 – Uykuya dikkat

Goldberg, günde 7 saatten az uyuyan kişilerde stres ve yüksek tansiyon riskinin artma eğilimi gösterdiğini söyledi.

Uzmanlar, düzenli egzersizin yanı sıra yatak odasının karanlık ve sessiz olmasının da uyku hijyeni açısından önemli olduğunu belirtti.

7 – Alkolü azaltın

Aşırı alkol tüketiminin kan şekerini yükseltip kilo alımına neden olduğuna dikkat çeken uzmanlar, bunun kalp rahatsızlıklarına da yol açabileceğini ifade etti.

2020’de yapılan bir çalışmada, aşırı alkol tüketiminden kaçınmanın kardiyovasküler hastalıklara, kansere ve diyabete yakalanma riskini azalttığı tespit edilmişti.

8 – Sigarayı bırakın

Wen, sigaranın sadece akciğer kanseri değil meme kanserini de tetikleyebileceğine dikkat çekerek, bunun kişinin yaşam kalitesini düşüren önemli faktörlerden biri olduğunu belirtti.

9 – Güçlü ilişkiler oluşturun

Uzmanlar, pozitif duygular sağlayan yakın ilişkilerin stresi azalttığı gibi mutluluk ve huzuru artırdığını söyledi.

Harvard Üniversitesi’nde yayımlanan bir çalışma, arkadaşlarıyla, ailesiyle ve içinde yaşadığı topluluktaki kişilerle tatmin edici ilişkiler kuranların, depresyona girme ve hastalanma oranlarının daha az olduğunu gösteriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uykusuzluk İnsanları Bencil Ve Asosyal Yapıyor

ABD’deki Berkeley’den (Kaliforniya Üniversitesi) uzmanlar, uykusuz kalmanın insanları daha bencil ve asosyal yaptığını belirledi: Ne kadar az uyursan o kadar bencil olursun.

PLOS Biology adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan bulgulara göre yetersiz uyku, bireylerin bir başkasına yardım etme ihtimalini kötü yönde etkiliyor.

Araştırmacılar, 24 kişiyi 8 saatlik uykudan ve uykusuz bir gecenin ardından sonra inceledi. Katılımcıların başkasına el uzatma isteğinde, yorgun olduklarında yüzde 78’lik bir düşüş olduğu ortaya kondu.

Bu kişilerin beynini inceleyen uzmanlar uykusuz kalmayı, beynin sosyallikle ilgili bölgesinde aktivitenin azalmasıyla ilişkilendirdi.

Ekip, 2001-2016’da ABD’de yaz saati uygulamasından önce ve sonra yapılan 3 milyonu aşkın bağışı da inceledi. Zira yaz saati uygulaması, daha kısa uyku anlamına geliyor. Yaz saati uygulamasına geçildikten sonra bağışların yüzde 10 azaldığı belirlendi.

100’den fazla kişide 3-4 gün boyunca yapılan çalışmada, bencilliği ölçmede uyku kalitesinin uyku miktarından daha önemli olduğu bulundu.

Araştırmayı yöneten sinirbilimci Eti Ben Simon, “Uykuda sadece bir saatlik kayıp bile başkasına yardım etme tercihini etkilemek için fazlasıyla yeterliydi” ifadesini kullandı.

Araştırma ekibinde yer alan bir diğer sinirbilimci Matthew Walker şöyle konuştu:

Uyku kaybının asosyal davranışları tetiklediğini ve insanların, doğuştan gelen birbirlerine yardım etme arzusunu azalttığını keşfettik.

“Yani bir bakıma ne kadar az uyursan o kadar az sosyal ve çok bencil olursun” diyen Walker, yeterli uyku alındığında başkalarına yardım eli uzatma arzusunun geri kazanıldığını vurguladı.

Paylaşın

Sağlıklı Saç, Tırnak Ve Cilt İçin Biotin

Günümüzde çoğu insan, saç dökülmesi, zayıf tırnaklar, ciltte döküntüsü gibi pek çok sorunla uğraşmaktadır. Bütün bu sorunlar, vücuda gerekli vitaminlerin ve besinlerin sağlama gerekliliğini arttırdı.

Haber Merkezi / Günlük beslenme rutinine eklenmesi gereken temel vitaminde Biotin’dir. Biotin (H vitamini veya B7 vitamini) genellikle güzellik vitamini olarak bilinir. Biotin kelimesi, yaşam anlamına gelen Yunanca “biotos” kelimesinden türetilmiştir.

Biotin kaynakları

Doğal olarak oluşan Biotin açısından zengin besinler yumurta, balık, kaju, soya fasulyesi, tohumlar, kabuklu yemişler ve bazı sebzelerdir (tatlı patates gibi). Diğer kaynaklar arasında mantar, muz, brokoli, maya, ıspanak, kepekli tahıllar ve tahıllardır.

Biotin suda çözünen bir vitamin olduğu için vücutta depolanmaz sürekli olarak alınması gerekir. Biotin, piyasada tabletler, kapsüller olmak üzere çeşitli şekillerde mevcuttur. Ayrıca, şampuan, serum, yağ veya saç kremi gibi kozmetikler de mevcuttur.

Biotin, cilt, saç ve tırnak problemlerinde hayati bir rol oynar. Bunun yanı sıra metabolizma seviyelerini düzenler, kan akışını uyarır ve beyin fonksiyonlarını destekler. Anti-inflamatuar ve anti-alerjik özellikler açısından zengin olan Biotin, iltihaplanma ve alerjilerle ilgili çeşitli sorunları en aza indirir.

B vitamini ailesinin bir parçası olan Biotin, saçtaki keratin üretimini de uyararak saç dökülmesini önlemede, saç incelmesinde ve güçlü saçların korunmasında hayati bir rol oynar.

Biotin alımının yan etkileri

Biotin suda çözünen bir vitamin olduğundan aşırı biotin vücuttan atılır. Bu nedenle, Biotin toksisitesi olasılığı çok nadirdir.

Ancak aşırı veya kontrolsüz biotin dozu kan şekerinde düşüşe, akne oluşumuna veya mide tahrişine neden olabilir. Bu nedenle, sağlık uzmanı tavsiyenize göre doğru dozda biyotin takviyesi almanız önerilir.

Biyotin eksikliğine kim daha duyarlıdır?

  • Alkolizmden muzdarip bireyler
  • Sigara içenler
  • Hamile ve emziren kadınlar

 

Biyotin, vücudun normal çalışmasını sağlar ve gıdaların enerjiye dönüştürülmesine yardımcı olur. Ayrıca bağışıklık, dayanıklılık, glikoz intoleransı, enerji metabolizması, sağlıklı kan hücreleri, aktif yaşam tarzı, sinir sağlığı vb. dahil olmak üzere sayısız sağlık yararı sağlar.

Cildin, tırnakların ve saçların da nemli ve sağlıklı kalması için biotine ihtiyacı vardır, tıpkı diğer vitaminler ve minerallere ihtiyacı olduğu gibi.

Paylaşın

Yaz Yorgunluğu İle Başa Çıkmak İçin Faydalı Besinler

Sıcağa maruz kalmak, vücudun sıcaklığı kontrol edememesi nedeniyle baygınlık, kuru ve sıcak cilt, sıcak çarpması gibi ciddi semptomlara neden olabilir. Diğer semptomlar ise, alt ekstremitelerde şişlik, boyunda kızarıklık, kramplar, baş ağrısı, sinirlilik, uyuşukluk ve halsizliktir.

Haber Merkezi / Terleme ile çok fazla mineral tuz kaybederiz ve bunun sonucunda kas gibi bazı fonksiyonlar doğru şekilde çalışmaz. En çok tavsiye edilen ise, terle kaybedilen mineralleri yenilemek için bol su (günde en az 2 litre) içmek ve enerji ve besin kaynağı olarak mevsim meyveleri ve sebzeleri tüketmek.

Yorgunluk ve halsizlik hissi devam ediyorsa ne yapabilirsiniz?

Yeterli fiziksel ve zihinsel enerji verebilen belirli gıda takviyelerini varsaymak faydalı olabilir. Fiziksel yorgunluk durumlarında D vitamini, karnitin, arginin ve magnezyum gibi normal kas fonksiyonunu destekleyen maddeler alınabilir.

D vitamini:  Kalsiyum, magnezyum ve fosfatların bağırsak emiliminden sorumlu ve ayrıca diğer biyolojik işlevlerde yer alan, steroid yapıda yağda çözünen bir molekül grubunu ifade eder. Aslında, D vitamini sadece kemikleri sağlıklı tutmakla kalmaz, aynı zamanda bizi patojenlerden korumak için T-lenfositleri uyaran ve ayrıca kas kasılmasına katkıda bulunan bir bağışıklık uyarıcısı görevi görür.

Karnitin; İnsan vücudu tarafından iki amino asitten sentezlenir: metionin ve lizin; uzun zincirli yağ asitlerini hücrelerin içinde, oksitlendikleri ve enerjiye dönüştürüldükleri mitokondriyal düzeyde taşıma eylemini gerçekleştirir. Karnitin sadece  kasların gücünü artırmak için değil, kalp ve kan damarlarını koruyucu özelliğinden dolayı da kullanılır; aslında, HDL kolesterol seviyelerini artırarak ve dolaşımdaki trigliseritleri azaltarak lipid yapısını iyileştirir.

Arginin; İnsan vücudu için gerekli 20 amino asitten biridir. Biyolojik işlevi, damar genişlemesine neden olan ve kaslara daha fazla oksijen ve besin kaynağı sağlayan kan damarları düzeyinde nitrik oksit üretmekten oluşur. Arginin özellikle vegan veya vejeteryan diyetleri gibi et gıdalarını içermeyen diyetleri takip edenler için uygundur.

Magnezyum; 22 ile 26 g arasında değişen miktarlarda sahip olduğumuz ve yüzde 50’den fazlası kemik seviyesinde mineralize olan makro elementtir. Magnezyum, vücudumuzdaki 300’den fazla enzim için bir kofaktör görevi görür. Bu nedenle, merkezi düzeyde esansiyel nörotransmitterlerin sentezi ve hücresel enerjinin ATP (Adenozin trifosfat) formunda üretilmesi ve salınması gibi sayısız biyolojik süreçte yer alır.

Magnezyum, yorgunluk ve bitkinliğin azaltılmasına ve normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur. Kalsiyum ile dengede hareket ederek normal kas fonksiyonuna katkıda bulunur, kas kasılmasını, kalp atışını, pıhtılaşmayı ve kan basıncını düzenler.

Paylaşın

Felç Ve Kalp Krizi Riskini Artıran İki Faktör

Dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden inme (felç) veya kalp krizi ‘sessiz katiller’ olarak da adlandırılmaktadır. Bu iki sessiz katili önlemek için, hastalıkla ilişkili tüm risk faktörlerinin farkında olunmalıdır.

Haber Merkezi/ İnme, kol zayıflığı, sarkık yüz ve konuşma güçlüğü ile karakterize edilirken, kalp krizi göğüs rahatsızlığına, vücudun diğer bölgelerinde ağrıya, nefes darlığına ve soğuk ter, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi diğer belirtilere neden olabilir.

Kalp hastalığı ve inme için önde gelen risk faktörleri yüksek tansiyon, yüksek ve düşük lipoprotein (LDL) kolesterol, diyabet, sigara ve sigara dumanına maruz kalma, obezite, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizliktir.

Sosyal izolasyon ve yalnızlıkta hem kalp krizi hem de felç riskini yüzde 30 oranında artırabilir. Yayınlanan yeni çalışma, bu iki faktörün kalp krizi ve inme için ‘önemli’ belirleyicileri olabileceğini ortaya koydu.

Çalışmayı yöneten araştırmanın başkanı Crystal Wiley Cene, “Sosyal izolasyon ve yalnızlığın olumsuz sağlık sonuçlarıyla ilişkili olduğunu açıkça gösterdi” dedi ve ekledi: Sosyal bağlantısızlığın yaygınlığı göz önüne alındığında, halk sağlığı etkisi oldukça önemlidir.

Çalışma, sevilen birini kaybetme ve emeklilik gibi faktörler nedeniyle sosyal izolasyonun ve yalnızlığın yaşla birlikte artığını belirtiyor. Çalışma, ayrıca, yaşlı yetişkinlerin daha fazla risk altındayken, gençlerin de yalnızlık riski altında olduğunu ortaya koyuyor.

Harvard Üniversitesi’nin yaptığı başka bir araştırmada, 18-22 yaşları arasındaki Z Kuşağı üyelerinin, en yalnız kuşak olarak kabul edildi. Bunun, sosyal faaliyetlere daha az katılımın ve artan sosyal medya kullanımının bir sonucu olduğu belirtildi.

Cene, sosyal izolasyon ve yalnızlık birbiriyle ilişkili olsa da, aynı şey olmadığını söylüyor ve ekliyor: Bireyler nispeten izole bir yaşam sürdürebilir ve yalnız hissetmeyebilir ve tersine, birçok sosyal teması olan insanlar hala yalnızlık yaşayabilir.

Yalnızlık, yalnız kalmanın veya insanlarla çok az bağlantı kurmanın üzücü hissi iken, sosyal izolasyon, sosyal temasların olmaması veya insanlarla yüz yüze temas veya etkileşimin olmamasıdır. Bu nedenle, iki terim birbiriyle ilişkili olsa da, bir şekilde farklıdır.

Araştırmacılara göre, inme veya kalp krizi için güçlü risk faktörleri olabileceğinden sosyal izolasyon ve yalnızlık daha ciddiye alınmalıdır.

Cene, “Özellikle risk altındakiler için sosyal izolasyon ve yalnızlığın kardiyovasküler ve beyin sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için program geliştirmeye, uygulamaya ve değerlendirmeye acil ihtiyaç var” dedi.

Kalp krizi ve inme riskini azaltmak için, sosyal izolasyon ve yalnızlığı dikkate almanın yanı sıra, yaşam tarzına da dikkat edilmelidir.

Kalp hastalığı ile ilişkili risk faktörlerinin çoğu, kişinin diyeti, aktivite düzeyi ve kişinin sağlıksız alışkanlıklarla da ilgilidir. Kalp hastalıkları ve felç riskini önemli ölçüde artırdığı için sigara veya alkol tüketiminden de uzak durulmalıdır.

Paylaşın

Ham Muzda Bulunan Nişasta Kanser Riskini Yüzde 60 Azaltıyor

İngiltere’de uzmanlar 20 yıl süren bir araştırmanın sonucunda, henüz olgunlaşmamış yeşil muzlarda bulunan nişastanın bazı kanser türlerine yakalanma riskini yüzde 60’a kadar azalttığını ortaya koydu. 

İngiltere’nin Newcastle ve Leeds Üniversitesi’nden uzmanlar tarafından yürütülen araştırmanın, özellikle tespit edilmesi zor, vücudun bağırsak üstü kısımlarında oluşan kanserleri azaltmada önemli bir rol oynayacağı bildirildi.

Tıp dergisi Cancer Prevention Research’te yayımlanan çalışma için katılımcılara yıllar boyunca, olgunlaşmamış muz, yulaf, tahıllar, makarna, pirinç, bezelye ve fasulyede bulunan ve “dirençli nişastalar” olarak adlandırılan nişasta türü verildi.

Çeşitli kanserlere yakalanma riskini artıran kalıtsal bir bozukluk olan Lynch sendromuna sahip 1000 katılımcı, ortalama 2 yıl boyunca dirençli nişasta dozu aldı.

Araştırmanın bulgularına göre, nişasta bağırsak kanserine karşı etkili olmazken vücudun diğer bölgelerindeki kanserlerin görülme sıklığını yüzde 60 oranında azalttı.

Dirençli nişastaların özellikle yemek borusu, mide, safra yolu, pankreas, oniki parmak bağırsağı gibi üst gastrointestinal bölgede görülen kanser türleri üzerinde etkili olduğu saptandı.

Nişastanın etkisinin hastalar almayı bıraktıktan 10 yıl sonra belirgin bir şekilde ortaya çıktığı belirtildi.

Newcastle Üniversitesi’nden Profesör John Mathers araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada, “Dirençli nişastanın bir dizi kanser türünü yüzde 60’dan fazla oranda azalttığını bulduk. Bu etki bağırsakların üst kısmında daha belirgindi.” ifadelerini kullandı.

Her gün bir yeşil muza eşdeğer nişasta verildi

Marhers, deneklere verilen günlük dirençli nişasta miktarının orta büyüklükteki olgunlaşmamış yeşil bir muzda bulunan nişasta miktarına eşdeğer olduğunu söyledi ve “Muzdaki nişasta, muz tam olgunlaşmadan ve yumuşamadan önce bozulmaya karşı dirençlidir ve bağırsaklara ulaşır. Bir kere ulaştığında da orada yaşayan bakterilerin türünü değiştirebilir.” açıklamasını yaptı.

Mathers bu nişasta türünün kansere karşı koruyucu olmasında, bağırsakta bulunan ve DNA’ya zarar vererek kansere yol açtığı bilinen safra asiti sayısını azaltmasının etkili olduğunu düşündüklerini söyledi.

Leeds Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Profesör Bishop ile Mathers, bu bulguları doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Aynı çalışmanın bir parçası olarak yayımlanan daha önceki araştırmalar, aspirinin karın bağırsak kanseri riskini yüzde 50 oranında azalttığını ortaya koymuştu.

Paylaşın

Bacaklardaki Ve Kollardaki Bu Belirti, Kalp Rahatsızlığının Bir İşareti Olabilir

Kalp hastalıklarının belirtileri sadece göğüsle sınırlı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Kalp hastalıklarının önceden herhangi bir belirti göstermediği inancının aksine, sessizce kendini gösteren ve erken teşhis edildiğinde hayat kurtarabilecek bazı belirtileri vardır.

Haber Merkezi / Bacakların ve kolların uyuşması kalp hastalığının önemli bir göstergesi olabilir.

Uyuşukluk, bacaklarda ve kollarda herhangi bir his olmaması ile tanımlanabilir. Uyuşukluk herhangi bir sebep olmadan da ortaya çıkabilir.

Çoğu durumda uyuşukluk kendi kendine geçer ve vücut hissetme duyusunu geri alır, ancak uyuşukluk birkaç dakika, birkaç saat hatta günler sürebilir.

Uyuşmanın diğer özellikleri arasında, belirli bölgenin solgun görünmesi ve dokunulduğunda soğuk hissedilmesidir.

Kollarınızda ve bacaklarınızda böyle bir renk değişikliği ve garip bir his hissettiğinizde, bir doktora görünün. Bu belirti tekrar ve tekrar ortaya çıkıyorsa, derhal bir doktora görünün

Uyuşukluk neden olur?

Kan damarı daraldığında, kollar ve bacaklar için gerekli olan kan miktarını sınırlar ve bu da periferik arter hastalığı adı verilen bir duruma neden olur. Bu, vücudun bu kısımlarına yetersiz kan akışına yol açar, bunun sonucunda çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkar ve bunların en yaygın olanı uyuşukluktur.

Sağlık uzmanları, periferik arter hastalığını kalp hastalıkları ile ilişkilendirmiştir. Kişi bu duruma sahipse kalp hastalıklarına yakalanma riski daha fazladır.

Uzuvlarda görülen diğer kalp sorunu belirtileri

Uyuşukluk dışında, olası bir kalp hastalığını gösterebilecek başka belirtiler de vardır.

Bu nedenle, bu belirtilere dikkat etmek ve bunlar sık ​​sık meydana geliyorsa bir doktora danışmak çok önemlidir.

  • Ayak kaslarında ağrı, kas ağrısı, kaslarda aşırı yorgunluk ve kaslarda olağandışı rahatsızlıklar da kalp hastalıklarına işaret eder.
  • Ayaklarda yanma hissi de kalp hastalıklarının bir göstergesidir.
  • Baldırlarda ve uyluklarda da rahatsızlık görülebilir.
  • Bacaklarda ve ayaklarda şişme de kalp hastalıklarının bir başka potansiyel göstergesidir.

Kalp hastalıklarının diğer belirtileri nelerdir?

Kalp hastalıklarının diğer semptomları nefes darlığı, göğüste sıkışma, göğüste ağrı, göğüste aşırı basınç ve anjina veya göğüste rahatsızlıktır.

Kalbinde sorun yaşayan kişilerde boyun, çene, üst karın bölgesi ve hatta boğaz bölgesinde ağrılar da olabilir.

Kalp hastalıkları her yıl 18 milyona yakın can alıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, kardiyovasküler hastalıklar her yıl 18 milyona yakın can alıyor. Bunlara koroner kalp hastalığı, serebrovasküler hastalık, romatizmal kalp hastalığı ve diğer durumlar gibi hastalıklar dahildir.

Kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin üçte birinin 70 yaşın altındaki kişilerde meydana gelmesi endişe vericidir. Bu, kalp hastalıklarının gençler için de daha büyük bir risk oluşturduğunun açık bir göstergesidir.

Bilinmesi gereken önemli noktalar

Kalp hastalıkları vücutta belirgin bir belirti vermeden gelişse de düzenli kontrollerde erken dönemde fark edilebilir.

Kolesterol seviyeleri, kalp hızı, kan şekeri seviyesi, vücut kitle indeksi kalp hastalığının göstergelerinden birkaçıdır.

Sağlık kontrolünden geçmek ne kadar önemliyse, sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olmak da o kadar önemlidir. Alkol tüketimi, tütün alımı, sigara içmek, abur cubur ve işlenmiş gıdalar kalp hastalığının birkaç katalizörüdür.

Paylaşın

‘Çığır Açan’ Tükürük Testi İle Ağız Ve Gırtlak Kanserine Erken Teşhis

Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) araştırmacılar evde yapılabilen yeni bir tükürük testi sayesinde ağız ve boğaz kanserinin erken belirtilerinin yüzde 90 doğrulukla tespit edilebildiğini açıkladı.

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) “çığır açan cihaz” olarak tanımladığı uygulamanın erken teşhiste önemli bir adım olacağı tahmin ediliyor.

Biyoteknoloji şirketi Viome tarafından üretilen test üzerinde çalışan araştırmacılar, daha doğru bir teşhis aracı oluşturmak için mikrobiyomdaki değişiklikleri incelemeye başlayarak bakteri, mantar, virüs ve vücutta yaşayan mikropları mercek altına aldı.

Daha önceki araştırmaların ağız veya boğaz kanserli kişilerin kansersiz insanlardan farklı bir ağız bakteri florasına sahip olduğunu göstermesi, bu konuda araştırmacılara önemli bir yol açtı.

“Genetik yol haritası belirledik”

Viome şirketindeki araştırmayı yöneten Guruduth Bavanar, Euronews’e yaptığı açıklamada, buluşla ilgili şunları söyledi. “50 yaş ve üstü kişilerden veya sigara içen yetişkinlerden tükürük örnekleri topladık. Hem ağız hem de boğaz kanseri için risk faktörlerine bakarken, alınan örneklerden bakteri, mantar ve deri hücrelerin genetik yol haritasını belirledik”.

Bilim insanları yapay zekayı da kullanarak, 80’i ağız, 12’si gırtlak kanseri olan hastadan gelen ve 945 örnekten alınan genetik verileri inceledi.

Bavanar, yapay zeka sayesinde daha fazla veri toplayıp, daha kesin sonuçlara ulaşma imkanına sahip olduklarını ifade etti.

Geliştirilen bu model, ağız ve boğaz kanseri olan kişilerdeki gen haritasında 88 farklı değişiklik ve bu hastalardan alınan örneklerde bulunan bakterilere özgü 182 genetik özellik tanımladı.

Araştırmacılar daha sonra bu modeli, 82’si kanserli hastadan gelen 230 örnekle kıyaslayarak test etti.

Geliştirilen model, kanserli hastalardan alınan örneklerin yüzde 90’ını ve olmayan insanlardan alınan örneklerin yüzde 95’ini doğru bir şekilde tanımladı.

Araştırmacılar, ABD’de satışa sunulan “CancerDetect” adlı tükürük testinin, yüzde 95 özgüllük ve yüzde 90 duyarlılıkla algılama imkanı verdiği görüşünde.

“Testin kullanılması kanser riskini düşürecek”

Bilim insanları, özellikle ağız ve boğaz kanserine yakalanma riski olanların bu testi kullanmasının yararlı olacağı görüşünde.

Tespit edilmesi oldukça zor olan ağız ve boğaz kanserleri, etkili teşhis araçlarının eksikliği nedeniyle genellikle ileri bir aşamaya ulaşana kadar anlaşılamıyor.

Bu sorun, hastaların hayatta kalma oranlarının önemli ölçüde düşmesine yol açıyor.

Mevcut tarama yöntemlerine göre doktorlar, görsel ve dokunsal muayenelerle teşhis koyabiliyor.

Ancak lezyonların çıplak gözle tespit edilebilmesi için yeterince büyük olması gerektiğinden teşhis yapıldığında hastanın tedavisi için çok geç kalınmış olabiliyor.

ABD’deki verilere göre, hastaların sadece yüzde 28’i erken teşhis edilebiliyor.

Yemek borusu kanserinde 5 yıl hayatta kalma oranı yüzde 68 iken, ağız kanserinde bu oran yüzde 20,6. Bu kanser türlerinin erken teşhisi halinde ilk beş yıl içinde hayatta kalma oranı yine sırasıyla yüzde 86 ve yüzde 47.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü verilerine göre, bu yıl 54 bin kişiye ağız, 20 binden fazla kişiye boğaz kanseri teşhisi kondu.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Depresyon Hakkında Bütün Bildiklerimiz Yanlış Mı?

Depresyonun sanıldığı gibi insan beyninde “mutluluk hormonu” diye de anılan serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını gösteren yeni bir araştırmanın sonuçları dünya çapında büyük ilgi gördü.

Ama aynı zamanda bir çoğu beyindeki serotonin salgısını artırmak suretiyle işlev gösteren antidepresanların işe yaramadığı yolunda bir yanlış çıkarım dalgası da yarattı.

Araştırma antidepresanların etkili olmadığına işaret etmiyor. Fakat gösterilen tepkilerin zihin sağlığı sorunlarının algılanışı ve tedavisiyle ilgili ciddi soru işaretleri yarattığı kesin.

Sarah’nın hikayesi

Sarah, 20’li yaşlarının başlarında ilk büyük psikiyatrik sorununu yaşadığında, doktorlar kendisine bazı antidepresanlar verirken, bunların diyabete karşı insülin kullanımı gibi bir etki yaptığını anlatmışlar.

Bu ilaçların beynindeki kimyasal dengesizliği düzelteceğini ve ömür boyu almayı sürdürmesi gerektiğini söylemişler.

Annesi gibi Tip 1 diyabet olan Sarah, bu tavsiyeleri gayet ciddi bir şekilde uygulamış. Daha kötü hissetmesine yol açıyor gibi gelse de ilaçları almayı sürdürmüş. Bir süre sonra kafasının içindeki ürkünç sesler kendisini öldürmesini söylemeye başlayınca elektrokonvülsif terapiye (beyinden elektrik akımı geçirilerek yapılan bir tedavi) alınmış.

Ne var ki antidepresan ilaçların depresyonla ilişkisinin insülin ile diyabet ilişkisine benzediği iddiası aslında herhangi bir tıbbi kanıta dayanmıyordu.

Sarah “Güvendiğin insanlar tarafından ihanete uğramış hissediyorsun” diyor.

İlaçların bünyesine etkisi, nadir görülen bir tepkiydi ama doktorların kendisine verdiği “beynindeki kimyasal dengesizlik” açıklaması, çok yaygındı.

Bir çok psikiyatrist depresyonun serotonin düzeyinin düşük olmasından kaynaklanmadığını çoktandır bildiklerini ve bu son araştırmanın yeni bir yanı olmadığını söylüyorlar.

Fakat araştırma sonuçlarının anlatıldığı tıbbi makalenin dünya çapında görülmemiş ilgi görmesi ve tepki alması, bir çokları için burada anlatılanların yeni olduğunu gösteriyor.

Yine de araştırmanın doğru anlaşılması ve yanlış çıkarsamalara varılmaması önemli. Depresyonun serotonin eksikliğinden kaynaklanmıyor olması antidepresanların işe yaramadığı anlamına gelmiyor. Doktorlar bu yanlış anlama neticesinde insanların ilaçlarını almayı hemen bırakmaya yönelmesinden ve bunun ciddi yoksunluk sorunlarına yol açmasından korkuyorlar.

Sağlık uzmanları bu tür ilaçların acil tıbbi gereklilikler dışında birden bırakılmaması gerektiğini, doz azaltımı yoluyla zaman içerisinde bırakmanın yoksunluk sorunlarını en az düzeyde tutacağını söylüyorlar.

Araştırma yeni bir şey söylüyor mu?

Bu son araştırmada 17 ayrı bilimsel araştırmayı incelendi ve depresyondaki insanların beynindeki serotonin düzeylerinin depresyonda olmayan insanlarınkinden farklı görünmediğini tespit etti.

Bu tespit ilaçların olası bir etkisi yani beyindeki kimyasal dengesizliği düzeltme etkisinin bulunmadığını net bir şekilde ortaya koydu.

Doktor Michael Bloomfield bunu bir örnekle şöyle açıklıyor:

“Çoğumuz parasetamolun baş ağrısına iyi gelebildiğini biliriz ama hiç kimsenin baş ağrısının sebebinin beyinde parasetamol eksikliği olduğunu sanmam.”

Antidepresanlar işe yarıyor mu?

Araştırma, antidepresanların plaseboya kıyasla (psikolojik etkiyi elimine etmek için tıbbi deneylerde ilaçmış gibi verilen etkisiz madde) yalnızca biraz daha etkili olduğuna işaret ediyor. Ama araştırmacılar arasında bu farkın büyüklüğü konusunda görüş ayrılıkları var.

Bir grup insan antidepresan kullandığında çok daha iyi sonuç alıyor ama doktorlar bunun nedenini tam olarak bilmiyor yani ilacı yazarken kime daha iyi geleceğini kestiremiyor.

Kraliyet Psikiyatri Koleji’nden Profesör Linda Gask antidepresanların çok sayıda insanın özellikle de kriz durumlarında hızla daha iyi hissetmesini sağlayan ilaçlar.

Fakat serotoninle ilgili son çalışmanın yazarlarından Profesör Joanna Moncrieff buna işaret eden ve ilaç şirketleri tarafından yaptırılan bu tür araştırmaların çoğunun kısa dönemli olduğunu, aynı insanların örneğin bir kaç ay sonra nasıl hissettiği konusunda pek bilgi olmadığını söylüyor.

“İnsanlara ‘Durumunuzu gözlenmeleye devam edeceğiz ve ilaçları sadece size yararlı olduğu sürece kullanmanızı sağlayacağız’ demek gerekiyor” diyor. Ama genellikle uygulama böyle değil. Profesör Linda Gask da bu görüşte.

Depresyonu tedavisiz bırakmanın riskleri var ama bazı insanlar antidepresan aldıklarında çok ciddi yan etkilerle karşılaşıyorlar. Serotoninle ilgili son araştırmanın yazarları da bu konuda çok daha açık olunması gerektiğini söylüyorlar.

Bu yan etkiler arasında, İngiltere’deki Ulusal Sağlık ve Bakım Enstitüsü’nün verilerine göre, intihara yönelme hatta girişme, cinsel hayat bozuklukları, duyguların baskılanması ve uykusuzluk var.

Geçtiğimiz sonbahardan bu yana Birleşik Krallık sağlık hizmetleri bünyesinde çalışan doktorlardan, çok şiddetli olmayan depresyon vakalarında ilaç yazmadan önce terapi, egzersiz, meditasyon ve benzeri tedaviler önermeleri istendi.

Araştırmanın yarattığı tartışmalar neler?

Araştırmanın yayınlanmasından sonra yayılan tipik yanlış yorumlardan biri antidepresanların tamamen bir efsane olduğu ve hiç bir işe yaramadığı iddiası idi.

Fakat bu araştırma antidepresanların etkisini incelemiyor.

Serotonin gerçekten de insanın ruh halini etkileyen bir hormon salgısı. Dolayısıyla serotonin seviyesinin yükselmesi kısa vadede insanların gerçekten daha mutlu hissetmesine yol açabilir. Ayrıca beynin yeni bağlantılar yapabilmesi imkanını sağlayabilir.

Bir başka yanlış yorum ise depresyonun insan beyniyle ilgili bir hastalık değil, yaşadıkları koşullara gösterdikleri bir tepki olduğu yönünde.

Araştırmanın yazarlarından Doktor Mark Horowitz “Tabi ki her ikisi de” diyor ve örneğin “Genetik yapınız strese karşı hassasiyetinizi etkiliyor” diyor.

Fakat insanlar gayet anlaşılır bir şekilde stres yaratan yaşam koşullarının ilaçtan ziyade evlilik danışmanlığı, mali danışmanlık ya da iş değiştirme gibi yollarla değiştirilebileceğini düşünmeye başlıyor.

Ne var ki Avustralya’nın güney doğusunda yaşayan ve hem ağır depresyon hem de psikoz yaşayan Zoe, depresyonu bir tür şiddetli stres sayarak “yol açan sorunları çözme” yaklaşımının çok indirgemeci olduğunu ve ağır mental hastalıklar yaşayan insanları yok saydığını söylüyor.

Psikoz Zoe’nin ailesinde kalıtsal. Fakat psikoza genellikle yaklaşan bir sınav gibi stresler tetikleyici oluyor.

Zoe bu durumda bir muhakeme yaptıktan sonra ilaçların yan etkilerinin ağır psikoz geçirmekten daha iyi olduğuna karar vermiş.

Bu, BBC’ye konuşan uzmanların tümünün hemfikir olduğu bir şey: Hastalara daha fazla bilgi verilmesi, durumlarının çok iyi açıklanması ve bu yolla onların kendi durumlarını değerlendirerek kendi tedavi tercihlerini bulmasının sağlanması gerekiyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Barrett Özofagus Genetiği

Epidemiyolojik çalışmalar, barrett özofagusun ana nedenleri olarak çevresel faktörler, obezite, sigara, özofagus reflüsü ve diyeti gösterse de, genetik yatkınlığa dair artan kanıtlar da vardır. Genetiğin rolünün, hastalığın ilk aşamalarında en büyük olduğu artık oldukça açıktır.

Haber Merkezi / Bu konuyla ilgili bir dizi araştırma, bu durumdan birincil olarak üç genin sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu genlerin, dönüşümlerini veya mutasyonlarını takiben barrett özofagus riskini artırmada hayati bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bunlar CTHRC1, ASCC1 ve MSR1’dir, aynı zamanda yatkınlık genleri olarak da adlandırılırlar, çünkü mutasyona uğramış formda olmadıkça aslında barrett’s özofagusuna neden olmazlar.

Yatkınlık genlerindeki germ hattı mutasyonları yemek borusu bozukluklarının ilerlemesine neden olur. Ayrıca MSR1, CTHRC1 ve ASCC1 genlerindeki mutasyonlar barrett özofagus ve özofagus adenokarsinomu ile ilişkilidir (p<0,001). barrett özofagus tipik olarak sadece hastayı ciddi şekilde tehlikeye atan terminal fazda tanımlanır. Özofagus karsinomları, önceden var olan barrett özofagus durumundan kaynaklanır ve bu da kronik inflamasyon üreten kronik gastroözofageal reflünün bir sonucu olarak gelişir.

MSR1 geni: MSR1 geni, Tip 1, Tip 2 ve Tip 3’ü içeren A sınıfı çöpçü makrofaj reseptörlerini kodlar. Yukarıda bahsedilen tüm tipler, MSR1 geninin rastgele eklenmesinden kaynaklanır. Bu izoformlar, hücre zarının makrofaj spesifik integral glikoproteinleridir ve makrofajla ilişkili birkaç patolojik ve fizyolojik süreçle ilişkilendirilmiştir. Bunlara ateroskleroz, konak savunması ve alzheimer hastalığı dahildir. Tip 1 ve Tip 2 genotipler, endositozda modifiye edilmiş düşük yoğunluklu lipoproteinlere (LDL’ler) aracılık edebilen operatif reseptörler olarak bilinir. MSR1 geninin konumu, 22 (8p22) konumunda, kromozom 8’in kısa kolu (p) üzerindedir.

ASCC1 geni: ASCC1 geni, sinyal ortak bütünleştirici 1’i (ASC-1) aktive eden bir alt birimi kodlar. ASC-1 kompleksi, AP-1 olarak adlandırılan protein 1, serum faktörü (SRF) ve nükleer faktör kappa-B’yi içeren çoklu transkripsiyon elemanları yoluyla genin transaktivasyonunda hayati bir rol oynayan transkripsiyonel koaktivatör olarak tanımlanır. Tüm bu kodlanmış proteinler, ASC-1 kompleksi yoluyla AP-1 transaktivasyonu için önemli olan bir N-terminali KH tipi RNA-bağlama motifi taşır. Bu gendeki mutasyonlar hem özofagus adenokarsinomu hem de Barrett’s özofagusu ile ilişkilidir. Birleştirilmiş transkriptler birden çok izoformu kodlar. ASCC1 geni, kromozom 10’un uzun kolunda (q) 22.1 (10q22.1) konumunda bulunur.

CTHRC1 geni: CTHRC1 geni, vasküler yeniden şekillenme ile arteriyel hücresel hasara yanıt olarak hayati bir rol oynayan proteini kodlayan bir lokustur. Bu gen lokusunun mutasyonları, Barrett özofagusu ve özofagus adenokarsinomu ile ilişkilidir. Kollajen matris homeostazının negatif düzenleyicileri olarak hareket edebilirler. Bu gen, kromozom 8’in uzun kolunda (q) 22.3 (8q22.3) konumunda bulunur.

Bütünleştirici genomik, tek SNP ve haplotip analizi gibi farklı analitik teknikler, gen mutasyonlarının gelecekteki tanımlanması için 12 potansiyel gen üretti. MSR1 genini içeren kromozom, patolojik inflamasyon ve apoptozda yer alabilen çöpçü reseptörleri kodlar.

Hastalarda saptanan budanan MSR1 c.877C>T mutasyonu dışında, bazı hastalarda ayrı bir MSR1 germline mutasyonu (c.760C>G, p.L254V) bulunmuştur. Bu gen mutasyonlarının meydana gelme oranı 0.017 (%95 0.021 ila 0.061, P=0.19) olarak tahmin edilmektedir. Ayrıca, biri ASCC1’de (c.869A>G, p.N290S) ve diğeri CTHRC1’de (c.131A>C, p.Q44P) bulunan iki mutasyon daha tespit edildi.

Barrett özofagusunda bulunan genetik kod

Kalıtsal Barrett Özofagus: Barrett özofagus, gastroözofageal bileşkedeki adenokarsinom veya özofagus adenokarsinomundan (EAC) etkilenen hastaların birinci veya ikinci derece akrabalarında kalıtsal barrett özofagus geliştirme riski yüksektir. Yakın tarihli çalışmalardan, etkilenen ailelerde nadir görülen otozomal dominant yatkınlık mutasyonu ile barrett özofagus riskinin artabileceği tespit edilmiştir. Kesin mutasyon hala tanımlanamadı.

Sporadik Barrett özofagusu: Barrett özofagusunun birincil risk faktörleri yaş, cinsiyet (erkek), gastroözofageal reflü bozukluğunun (GERD) varlığı ve cilt tonu (beyaz tenli insanlar) içerir. Obezite ve GÖRH, genetik barrett özofagus gelişimi için en belirleyici faktörler olarak bilinmektedir. GÖRH, barrett özofagus için birincil risk faktörüdür. Hastaların barrett özofagusun yanı sıra GÖRH’yi de kalıtsal olarak aldığı sporadik vakalar bulunmuştur. Birçok çalışma, barrett özofagusdan etkilenen ailelerin aslında GÖRH ile ilişkili bir genetik bileşene sahip olabileceğini doğrulamıştır.

Barrett özofagus gelişiminde obezitenin mekanizması net olarak tanımlanmamıştır, ancak GÖRH riskini arttırdığı bulunmuştur. Proliferasyonu destekleyen belirli insülin benzeri büyüme faktörü yolları ve insülin yolları aracılığıyla sinyalleşmede obezitenin neden olduğu artışlar da barrett özofagus etiyolojisinde yer alabilir.

Barrett özofagus olan veya olmayan obezitesi olan hastalar, IGF-1R genotipini belirlemek için incelenmiştir. Barrett özofagus obez hastaların, barrett özofagus veya GÖRH olmayanlara göre proliferatif IGF-1R genotipine daha sık sahip oldukları bulundu.

Paylaşın