Platform Kapitalizminin Sokaktaki Yüzü: Kurye Emeği

Küresel ekonomi, üretimin ve hizmetlerin örgütlenme biçimini köklü biçimde değiştiren bir dönüşümden geçiyor. Sanayi kapitalizminin fabrikalar ve üretim bantları etrafında şekillenen yapısı, giderek dijital platformlar, veri merkezleri ve algoritmik yönetim sistemleri aracılığıyla yeniden örgütleniyor.

Haber Merkezi / Bu dönüşüm yalnızca teknolojik araçları değil, emeğin denetlenme biçimlerini, üretim maliyetlerinin dağılımını ve sermaye birikiminin dinamiklerini de değiştiriyor.

Kanadalı akademisyen Nick Srnicek’in kavramsallaştırdığı platform kapitalizmi, dijital platformların veri toplama, işleme ve ekonomik faaliyetleri koordine etme kapasitesini sermaye birikiminin merkezine yerleştiren bu yapıyı açıklıyor. Bu modelde ekonomik güç, yalnızca fiziksel varlıklara sahip olmaktan değil, üreticileri, çalışanları ve tüketicileri bir araya getiren dijital altyapıları kontrol etmekten kaynaklanıyor.

Ancak dijital ekonominin görünürdeki soyutluğu, maddi temellerini ortadan kaldırmıyor. Bir uygulama üzerinden verilen sipariş, tüketici için birkaç saniyelik bir işlemden ibaret olsa da teslimat; ulaşım, enerji, fiziksel altyapı ve insan emeğine dayanıyor. Dijitalleşme emeği ortadan kaldırmak yerine onu yeniden düzenliyor, görünmezleştiriyor ve hizmetin maliyetlerini çoğu zaman çalışanlara aktarıyor.

Bu çelişkinin kent sokaklarındaki en görünür temsilcileri motokuryeler ve bisikletli teslimat çalışanlarıdır. İstanbul’dan Paris’e New York’tan Berlin’e, Londra’dan Seul’e uzanan metropollerde kuryeler, platformların belirlediği teslimat süreleri içinde sürekli zamanla yarışıyor. Tüketicinin ekranında ilerleyen küçük bir motor simgesinin arkasında, algoritmalar tarafından koordine edilen ve önemli ölçüde bireysel risk üstlenen bir emek süreci bulunuyor.

Dolayısıyla kurye ekonomisini yalnızca teknolojik yenilik ve tüketici konforu üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Asıl mesele, yaratılan ekonomik değerin nasıl paylaşıldığı ve bu değerin üretiminden kaynaklanan maliyetleri kimin üstlendiğidir.

Algoritmik Yönetim: Dijital Denetimin Görünmez Yüzü

Platform kapitalizminin temel özelliklerinden biri, yönetim ve denetim işlevlerinin algoritmalar aracılığıyla yürütülmesidir. Geleneksel iş yerlerinde yöneticiler tarafından yerine getirilen görevler, dijital platformlarda sipariş dağıtımı, güzergâh önerileri ve performans değerlendirmeleri gibi yazılımsal mekanizmalar üzerinden gerçekleştirilir.

Kurye, hangi siparişin kendisine sunulacağını, teslimatın ne kadar sürede tamamlanmasının beklendiğini ve performansının hangi ölçütlerle değerlendirileceğini çoğu zaman platformun algoritmik sistemi üzerinden öğrenir. Konum, teslimat süresi, müşteri puanları ve sipariş kabul oranları gibi göstergeler, çalışma koşullarını ve bazı durumlarda kazanç fırsatlarını etkileyebilir.

Sosyolog Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramı, çalışanların davranışlarından elde edilen verilerin ekonomik amaçlarla kullanılmasını anlamak açısından açıklayıcıdır. Platform ekonomisinde bu süreç, emeğin sürekli ölçülmesi ve ölçüm sonuçlarının yönetim kararlarına dönüştürülmesiyle somutlaşır.

Bu mekanizma, Michel Foucault’nun panoptikon kavramıyla da ilişkilendirilebilir. Bireyin ne zaman ve hangi ölçüde gözetlendiğini kesin olarak bilememesi, davranışlarını sürekli denetim altındaymış gibi düzenlemesine yol açar. Kurye de performansının nasıl değerlendirildiğini veya belirli kararların hangi ölçütlere dayandığını tam olarak bilmeden, daha fazla sipariş alabilmek ve çalışma imkânlarını koruyabilmek için davranışlarını sistemin beklentilerine göre şekillendirebilir.

Böylece denetim, doğrudan verilen talimatlardan çıkarak çalışanın kendi davranışlarını düzenlemesini sağlayan bir mekanizmaya dönüşür. Platformların çalışma saatlerini seçme özgürlüğü sunduğu yönündeki söylemi ise bu noktada önemli bir çelişki barındırır: Çalışma zamanını seçebilmek, işin koşullarını belirleyebilmek anlamına gelmez. Kurye ne zaman çalışacağına karar verebilse bile ücretlendirme, sipariş dağıtımı ve performans ölçütleri üzerinde sınırlı söz hakkına sahip olabilir.

Bağımsızlık Söylemi ve Güvencesiz Emek

Platform ekonomisi, çalışanlara esneklik, bağımsızlık ve kendi kazançlarını yönetme özgürlüğü vaat ediyor. Ancak bu vaat, iş ilişkisinin hukuki niteliği ve çalışanların ekonomik bağımlılığı incelendiğinde tartışmalı hâle geliyor.

Guy Standing’in “prekarya” kavramı, istikrarlı istihdam ilişkilerinden, düzenli gelirden ve sosyal güvencelerden yoksun çalışan kesimleri açıklamak açısından önemlidir. Kurye ekonomisi de gelir belirsizliği, çalışma koşulları üzerindeki sınırlı kontrol ve sosyal korumaya erişim sorunları nedeniyle bu tartışmanın önemli örneklerinden birini oluşturur.

Platformların çalışanları “bağımsız yüklenici” veya “kendi işinin patronu” olarak tanımlaması, sorumlulukların bireyselleştirilmesine zemin hazırlayabilir. Kuryeler araçlarını ve çalışma ekipmanlarını kendileri temin ederken ücretlerini, müşteri ilişkilerini ve işin temel kurallarını belirleme konusunda aynı ölçüde bağımsız olmayabilir. Böylece girişimciliğin maliyetlerini üstlenirken girişimcilere özgü karar alma gücünden yoksun kalabilirler.

Bu durum, platform kapitalizminin temel çelişkilerinden birini ortaya koyar: Çalışanın bireysel sorumluluğu artarken ekonomik kararlar üzerindeki kontrolü aynı ölçüde artmaz. Hukuki statünün belirlenmesinde de sözleşmelerde kullanılan tanımların yanı sıra fiilî çalışma koşulları, denetimin düzeyi, ücretin belirlenme biçimi ve ekonomik bağımlılık dikkate alınmalıdır.

Maliyetlerin Çalışana Aktarılması

Platform kapitalizminin ekonomik işleyişinde öne çıkan meselelerden biri, hizmet üretiminin maliyetlerinin nasıl dağıtıldığıdır. Dijital platformlar siparişleri eşleştirip hizmeti koordine ederken teslimatın fiziksel yükünün önemli bir bölümünü kuryelere bırakabilir.

Bu maliyet aktarımı üç temel alanda belirginleşir.

İlk olarak, üretim araçlarının maliyeti çalışanın kazancını doğrudan etkiler. Motosiklet veya bisiklet, yakıt, bakım, yedek parça, sigorta ve koruyucu ekipman giderleri, çalışma modeline ve hukuki düzenlemelere bağlı olarak kuryenin sorumluluğunda olabilir. Bu nedenle sipariş başına elde edilen brüt gelir, çalışanın gerçek kazancını göstermeye yetmez.

İkinci olarak, zaman maliyeti çoğu zaman görünmez kalır. Sipariş beklemek, restoranlarda hazırlığın tamamlanmasını beklemek veya düşük talep dönemlerinde çalışmaya hazır bulunmak, gelir getirmeyen zaman dilimleri yaratabilir. Bu süreler ücretlendirilmediğinde çalışanın fiilî saatlik kazancı düşer.

Üçüncü olarak, fiziksel ve ekonomik riskler çalışan üzerinde yoğunlaşabilir. Trafik kazaları, olumsuz hava koşulları, yaralanmalar ve iş göremezlik, gelir kaybına ve ek harcamalara yol açabilir. Bu risklerin sonuçları, sosyal güvenlik sisteminin kapsamına ve çalışanın hukuki statüsüne göre değişse de güvencesiz koşullarda çalışanlar açısından ağırlaşabilir.

Sipariş yoğunluğundaki dalgalanmalar da bu tabloyu tamamlar. Platformlar değişen talebe göre çalışma kapasitesini ayarlayabilirken kuryeler gelirlerini önceden kestirmekte zorlanabilir. Böylece platformun esnekliği, çalışanın ekonomik belirsizliği pahasına sağlanabilir.

Burada amortisman kavramı da önemlidir. Teknik anlamda amortisman, bir varlığın maliyetinin kullanım ömrüne dağıtılmasını ifade eder. Kurye ekonomisinde araçların aşınması ve değer kaybının yanı sıra çalışanın zamanının ve fiziksel kapasitesinin tüketilmesi de hizmetin gerçek maliyeti değerlendirilirken göz önünde bulundurulmalıdır.

Sonuçta platformların ekonomik başarısı yalnızca teknolojik verimlilikle açıklanamaz. Bu başarı, teslimatın gerçekleştirilmesi için gerekli maliyetlerin ve risklerin ne ölçüde çalışanlara aktarıldığıyla da ilişkilidir. Dijital altyapının ölçeklenebilirliği ile kuryenin bedensel emeği arasındaki bu ilişki, platform kapitalizminin temel eşitsizliklerinden birini oluşturur.

Küresel Metropoller: Ucuz Emeğin Yeni Havuzları

Küresel metropoller, sermayenin ve tüketimin yoğunlaştığı merkezler olmanın yanı sıra geniş emek havuzlarına da ev sahipliği yapar. Yüksek yaşam maliyetleri, güvenceli istihdam olanaklarının sınırlılığı ve düzenli gelire duyulan ihtiyaç, bazı çalışanları platform ekonomisine yöneltebilir. Göçmenler, gençler ve iş gücü piyasasında dezavantajlı konumda bulunan kişiler, ülkelere ve kentlere göre değişen oranlarda bu çalışma biçimlerinde yer alabilir.

Bu nedenle kurye ekonomisinin büyümesi yalnızca teknolojik gelişmelerle açıklanamaz. Kentsel eşitsizlikler, işsizlik, göç ve iş gücü piyasasındaki dönüşümler de bu modelin toplumsal zeminini oluşturur.

Platformlar, çalışanları tek bir iş yerinde toplamadan geniş bir hizmet ağı kurabilir. Bu yapı işletmelere esneklik sağlarken farklı güzergâhlarda ve değişken koşullarda çalışan kuryelerin ortak talepler etrafında örgütlenmesini zorlaştırabilir. Bireysel performans ölçümleri ve sipariş rekabeti, çalışanlar arasındaki dayanışmayı zayıflatma potansiyeli taşır.

Bununla birlikte kent sokakları, dijital ekonominin fiziksel sınırlarıyla karşılaştığı alanlardır. Algoritmanın hesapladığı teslimat süresi, trafik yoğunluğu, hava koşulları ve yol güvenliğiyle sınanır. Dijital sistemler rotaları optimize edebilir; ancak hız baskısının çalışanların sağlığı ve güvenliği üzerindeki sonuçlarını kendiliğinden ortadan kaldıramaz.

Dolayısıyla dijital ekonominin konforu, fiziksel emeğin yoğunlaştığı alanlarda üretilir. Platformların ekranlarda sunduğu kesintisiz hizmet deneyimi, gerçekte kentin altyapısına ve çalışanların bedenlerine dayanır.

Sokaktaki Direniş ve Hukuki Mücadele

Platform ekonomisinin esneklik vaadi ile güvencesiz çalışma koşulları arasındaki gerilim, dünya genelinde örgütlenme girişimlerini ve hukuki mücadeleleri beraberinde getiriyor. Ücretlerin yetersizliği, ödeme sistemlerindeki değişiklikler, hesapların askıya alınması ve iş güvenliği sorunları karşısında kuryeler, dijital iletişim ağları üzerinden dayanışma geliştiriyor; zaman zaman iş bırakma ve toplu protesto eylemleri düzenliyor.

Bu eylemler, platformların kesintisiz hizmet sunma kapasitesinin çalışanların emeğine bağlı olduğunu görünür kılıyor. Ancak gelir kaybı korkusu, hukuki statü farklılıkları ve iş güvencesinin zayıflığı, örgütlenmenin sürekliliğini zorlaştırabiliyor. Bu nedenle kalıcı hak kazanımları, yalnızca anlık protestolara değil, hukuki korumaya ve sürdürülebilir kolektif temsil mekanizmalarına da bağlıdır.

Hukuki alandaki gelişmeler, platformların çalışanları sözleşmelerde nasıl tanımladıkları ile fiilî çalışma ilişkisi arasındaki farkı gündeme taşıyor. İngiltere Yüksek Mahkemesinin 2021 yılında Uber sürücülerinin “worker” statüsünde değerlendirilmesine ilişkin kararı, sözleşme hükümlerinin çalışanların hukuki statüsünü tek başına belirlemediğini ortaya koydu. Bununla birlikte karar, bütün kurye çalışanlarını kapsayan genel bir hüküm değil, belirli bir çalışma ilişkisinin özelliklerine dayanan bir karardı.

İspanya’da 2021 yılında kabul edilen ve “Kurye Yasası” olarak bilinen düzenleme, teslimat platformlarında çalışanların istihdam statüsü ve algoritmik yönetimin şeffaflığı bakımından önemli bir adım oldu. Avrupa Birliği’nin Platform Çalışmalarına İlişkin Direktifi de çalışanların doğru istihdam statüsünün belirlenmesini ve algoritmik yönetimde şeffaflığın artırılmasını hedefliyor.

Türkiye açısından da kurye çalışanlarının hukuki statüsü, sosyal güvenlik hakları, iş kazalarına karşı korunması, ücretlendirme ve platform hesaplarının kapatılması gibi konular önem taşıyor. Temel mesele, bütün çalışma biçimlerini tek bir kategoriye yerleştirmekten ziyade, fiilî çalışma ilişkisini dikkate alarak çalışanların haklarını ve platformların sorumluluklarını belirginleştirmektir.

Hızın İnsani Bedeli

Platform kapitalizmi, tüketim toplumuna kesintisiz erişim ve hızlı hizmet vaat ediyor. Ancak birkaç dokunuşla tamamlanan siparişin arkasında, çoğu zaman tüketicinin görmediği bir emek süreci ve eşitsiz biçimde dağıtılan maliyetler bulunuyor.

Kuryenin ekrandaki bir simgeye indirgenmesi, emeğin insani boyutunu görünmezleştiriyor. Oysa bu simgenin temsil ettiği kişi trafikle, hava koşullarıyla, zaman baskısıyla ve gelir belirsizliğiyle mücadele ediyor. Algoritmalar emeği ölçebilir ve koordine edebilir; fakat bu emeğin insani maliyetlerini kendiliğinden ortadan kaldıramaz.

Kurye ekonomisinin ortaya koyduğu temel çelişki, teknolojik verimlilik ile toplumsal refahın her zaman aynı yönde ilerlememesidir. Bir hizmetin daha hızlı ve erişilebilir hâle gelmesi, onu üreten çalışanların daha güvenceli koşullarda yaşadığı anlamına gelmez. Platformlar açısından esneklik sağlayan bir model, çalışanlar açısından gelir belirsizliği, maliyet yükü ve sürekli performans baskısı yaratabilir.

Bu nedenle dijital ekonominin başarısı yalnızca teslimat hızına veya şirketlerin büyüme kapasitesine göre değerlendirilmemelidir. Çalışanların sosyal güvencesi, iş sağlığı ve güvenliği, algoritmik kararlara itiraz hakkı ve kolektif örgütlenme imkânları da ekonomik verimlilik kadar önemlidir.

Dijital çağda emek sömürüsü her zaman fabrika duvarları arasında gerçekleşmez. Bazen sipariş dağıtan bir algoritmada, düşen bir performans puanında veya teslimat için geri sayan bir zamanlayıcıda kendini gösterir. Teknoloji, emeğin denetimini görünmezleştirebilir; ancak üretim sürecindeki güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Asıl soru, bir siparişin ne kadar hızlı teslim edildiği değil; bu hızın hangi çalışma koşulları altında üretildiği ve bedelinin kim tarafından ödendiğidir.

Paylaşın

Sermayenin Ucuz İş Gücü Havuzları: Metropoller

Küreselleşen sermayenin görkemli finans merkezleri, cam gökdelenleri, teknoloji üsleri ve lüks yaşam alanları, çağdaş kentlerin dışarıdan görünen yüzünü oluşturur. Bu mekânlar çoğu zaman ekonomik büyümenin, inovasyonun, istihdamın ve toplumsal refahın sembolleri olarak sunulur.

Haber Merkezi / Ancak metropollerin bu parlak görünümünün ardında, kent ekonomisinin sürekliliğini sağlayan, çoğu zaman görünmez kılınan geniş bir emek dünyası bulunmaktadır. Gökdelenlerin temizliğinden gıdaların dağıtımına, konutların inşasından yaşlı ve çocuk bakımına, lojistik ağlardan dijital platformların işleyişine kadar uzanan bu emek, küresel sermaye birikiminin temel dayanaklarından biridir.

Bu açıdan metropoller, yalnızca sermayenin, teknolojinin ve nitelikli iş gücünün yoğunlaştığı ekonomik merkezler değildir. Aynı zamanda ucuz, esnek ve çoğu zaman güvencesiz emeğin sürekli olarak üretildiği, yeniden dağıtıldığı ve sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirildiği mekânlardır. Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımı ve David Harvey’in kentleşme ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiye yönelik çözümlemeleri, metropollerin bu ikili karakterini anlamak bakımından önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Küresel kentler, bir yandan finansal işlemlerin, kurumsal yönetimin ve ileri teknoloji faaliyetlerinin merkezinde yer alırken diğer yandan bu faaliyetlerin sürdürülebilmesi için gerekli olan düşük ücretli hizmet emeğine giderek daha fazla bağımlı hâle gelmektedir.

Dolayısıyla metropolün gerçek ekonomik işleyişini anlamak, yalnızca sermayenin nerede biriktiğine değil, bu birikimin hangi emek biçimleri üzerinden gerçekleştirildiğine, emeğin hangi koşullarda yeniden üretildiğine ve kentsel kaynaklara erişimin kimler için mümkün olduğuna da bakmayı gerektirir.

1. Göç Dalgaları ve Metropolün Çifte Yapısı

Küreselleşme, üretim süreçlerinin uluslararası ölçekte yeniden örgütlenmesini hızlandırırken emek hareketliliğinin de kapsamını genişletmiştir. Kırsal alanlardan büyük kentlere, ekonomik açıdan daha az gelişmiş bölgelerden küresel ekonomik merkezlere ve ülkeler arasında gerçekleşen göç hareketleri, metropollerin iş gücü yapısını önemli ölçüde dönüştürmektedir. Göçmenler, kent ekonomilerinin farklı sektörlerinde çalışarak üretim ve hizmet süreçlerinin devamlılığına katkıda bulunmakta; özellikle inşaat, tarım-gıda tedariki, konaklama, temizlik, lojistik ve bakım hizmetlerinde belirgin bir rol üstlenmektedir.

Bununla birlikte göç, yalnızca iş gücü arzını artıran demografik bir hareketlilik olarak değerlendirilmemelidir. Göçmen emeğinin hangi koşullarda istihdam edildiği, hangi haklara erişebildiği ve kentte nasıl konumlandırıldığı, metropollerin toplumsal ve ekonomik yapısına ilişkin daha kapsamlı bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Dil engelleri, mesleki yeterliliklerin tanınmaması, hukuki statüye ilişkin belirsizlikler, ayrımcılık ve sosyal ağlara sınırlı erişim gibi etkenler, bazı göçmen gruplarının düşük ücretli ve güvencesiz işlerde yoğunlaşmasına neden olabilmektedir. Böylece göç, bir yandan ekonomik ve toplumsal hareketlilik olanağı yaratırken diğer yandan emek piyasasındaki eşitsizlikleri yeniden üreten mekanizmaların bir parçasına dönüşebilmektedir.

Londra, New York, Şanghay ve São Paulo gibi küresel ekonomik merkezler, farklı tarihsel ve kurumsal özelliklere sahip olsalar da sermaye yoğunlaşması ile emek bağımlılığının bir arada bulunduğu kentlere örnek oluşturmaktadır. Bu metropollerde iki farklı ekonomik ve toplumsal katman belirginleşmektedir.

Sermaye ve vasıflı profesyoneller: Finans, teknoloji, hukuk, danışmanlık ve kurumsal yönetim gibi sektörlerde çalışan yüksek gelirli gruplar, küresel ekonomik ağların yönetiminde ve sermayenin dolaşımında önemli roller üstlenmektedir. Bu kesimlerin talepleri, kentsel gayrimenkul piyasalarından tüketim alışkanlıklarına, ulaşım hizmetlerinden kültürel etkinliklere kadar pek çok alanın yeniden biçimlenmesine katkıda bulunmaktadır.

Düşük ücretli ve görünmez hizmet emeği: Temizlik işçileri, kuryeler, güvenlik görevlileri, inşaat işçileri, mutfak çalışanları, bakım emekçileri ve lojistik personeli, hem yüksek gelirli kesimlerin günlük yaşamını hem de kent ekonomisinin genel işleyişini mümkün kılmaktadır. Buna karşın bu çalışanlar, çoğu zaman kentte üretilen ekonomik değerden sınırlı ölçüde pay almakta; yüksek konut ve ulaşım maliyetleri, düzensiz çalışma saatleri ve sınırlı sosyal güvencelerle karşı karşıya kalmaktadır.

Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımının ortaya koyduğu temel meselelerden biri, yüksek düzeyde uzmanlaşmış ve küresel ölçekte örgütlenmiş ekonomik faaliyetlerin, görünüşte bu faaliyetlerden uzak duran emek biçimlerine duyduğu ihtiyaçtır. Finans merkezlerinin, uluslararası şirketlerin ve teknoloji kuruluşlarının işleyişi; temizlik, yemek, ulaşım, bakım ve diğer gündelik hizmetlerin kesintisiz biçimde sunulmasına bağlıdır. Bu nedenle düşük ücretli emek, küresel ekonominin çevresinde bulunan tali bir unsur değil, merkezî faaliyetlerin sürdürülebilmesini sağlayan yapısal bir bileşendir.

2. Platform Kapitalizmi ve Güvencesiz Emeğin Dijitalleşmesi

Metropollerdeki ucuz iş gücü havuzları artık yalnızca fabrikalarda, atölyelerde veya geleneksel hizmet işletmelerinde oluşmamaktadır. Dijital teknolojilerin gelişmesiyle birlikte emek süreçleri, çevrim içi platformlar, algoritmik yönetim sistemleri ve talep üzerine hizmet sunan iş modelleri aracılığıyla yeniden örgütlenmektedir. Platform kapitalizmi olarak adlandırılan bu yapılanma, işverenlerle çalışanlar arasındaki ilişkinin biçimini dönüştürürken çalışma sürelerinin, ücretlerin ve iş performansının denetlenmesine ilişkin yeni mekanizmalar da ortaya çıkarmaktadır.

Yemek ve kargo kuryeleri, çevrim içi ulaşım hizmetlerinde çalışan sürücüler, ev hizmetleri sunan çalışanlar ve dijital ortamlarda veri etiketleme gibi işler yapan kişiler, bu dönüşümün farklı örneklerini oluşturmaktadır. Bu iş modellerinde çalışanlar çoğu zaman esnek çalışma, kendi zamanını belirleme ve işe kolay erişim gibi avantajlarla karşılaşmaktadır. Ancak bu esneklik, her zaman gerçek bir özerklik anlamına gelmemektedir. İş yoğunluğunun platform tarafından belirlenmesi, ücretlerin değişkenlik göstermesi, müşteri puanlarının çalışma olanaklarını etkilemesi ve işin devamlılığının algoritmik kararlara bağlı olması, çalışanların hareket alanını daraltabilmektedir.

Platform ekonomisinin önemli özelliklerinden biri, yönetim ve denetim süreçlerinin algoritmalar aracılığıyla yürütülmesidir. İşlerin dağıtılması, performansın ölçülmesi, siparişlerin önceliklendirilmesi ve bazı durumlarda çalışanların platforma erişiminin sınırlandırılması, dijital sistemler üzerinden gerçekleştirilebilmektedir. Böylece geleneksel iş yerlerinde yöneticiler tarafından yürütülen bazı denetim işlevleri, çalışanların gündelik faaliyetlerini sürekli ölçen ve değerlendiren teknolojik mekanizmalara aktarılmaktadır.

Bu sistemde çalışanlar, görünüşte bağımsız hizmet sağlayıcılar olarak tanımlansalar bile ekonomik açıdan platformların belirlediği koşullara bağımlı hâle gelebilmektedir. İş araçlarının, yakıtın, bakımın, ekipmanın ve çalışma sırasında ortaya çıkan diğer giderlerin çalışanlar tarafından karşılanması, elde edilen gelirin gerçek değerini düşürmektedir. Ücretli izin, işsizlik güvencesi, emeklilik katkısı ve iş kazalarına karşı koruma gibi hakların kapsamı ise ülkelerin mevzuatına ve istihdam ilişkisinin hukuki niteliğine göre değişmektedir.

Bu koşullar, emek piyasasında rekabeti yoğunlaştırırken çalışanların gelir ve gelecek güvencesini de zayıflatabilmektedir. Karl Marx’ın emek piyasasındaki rekabet ve yedek iş gücü ordusu kavramları çerçevesinde değerlendirildiğinde, iş bulma olanaklarının sınırlı olması ve çok sayıda kişinin aynı işlere yönelmesi, ücretler ve çalışma koşulları üzerinde baskı oluşturabilmektedir. Bununla birlikte günümüzün dijital emek piyasalarını yalnızca klasik sanayi toplumunun kavramlarıyla açıklamak yeterli değildir. Algoritmik yönetim, veri temelli performans ölçümü ve platformların pazarlık gücü gibi yeni unsurların da bu çözümlemeye dâhil edilmesi gerekir.

Öte yandan güvencesizlik, yalnızca dijital platformlarda çalışanlara özgü değildir. Taşeronlaşma, geçici istihdam, kayıt dışı çalışma ve esnek çalışma modelleri, metropollerin farklı sektörlerinde benzer sonuçlar doğurabilmektedir. Bu bakımdan platform kapitalizmi, güvencesizleşmeyi sıfırdan yaratan bir sistem olmaktan çok, mevcut emek piyasası eşitsizliklerini dijital araçlarla yeniden düzenleyen ve bazı durumlarda derinleştiren bir yapı olarak ele alınabilir.

3. Kentsel Yaşam Maliyetleri ve Emeğin Yeniden Üretimi

Metropollerde ucuz iş gücünün sürekliliğini sağlayan mekanizmalar, yalnızca işverenlerin ücret politikalarıyla sınırlı değildir. Konut, ulaşım, gıda, enerji, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların maliyetleri de çalışanların emek piyasasındaki konumunu doğrudan etkilemektedir. Özellikle büyük kentlerde konut fiyatlarının ve kiraların gelir artışından daha hızlı yükselmesi, düşük ve orta gelirli grupların yaşam koşullarını zorlaştırmakta; çalışanların gelirlerinin önemli bir bölümünü barınma giderlerine ayırmasına neden olmaktadır.

Bu durum, emek ile sermaye arasındaki ilişkinin yalnızca iş yerinde kurulan bir ücret ilişkisi olmadığını göstermektedir. Çalışanların işe devam edebilmesi için barınmaya, beslenmeye, dinlenmeye, ulaşıma ve bakım hizmetlerine erişmesi gerekir. Emeğin yeniden üretimi olarak tanımlanan bu süreç, çalışanların ve ailelerinin gündelik yaşamlarını sürdürebilmelerini, yeni kuşakların yetişmesini ve iş gücünün gelecekte de varlığını korumasını kapsar. Dolayısıyla kentteki yaşam maliyetleri, ücretlerin satın alma gücünü belirlemenin ötesinde, emeğin hangi koşullarda sürdürülebileceğini de şekillendirir.

David Harvey’in kentleşme ve sermaye birikimi arasındaki ilişkiye yönelik yaklaşımı, kentsel mekânın ekonomik güç ilişkilerinden bağımsız olmadığını vurgulaması bakımından bu noktada önemlidir. Gayrimenkul yatırımları, altyapı projeleri, ulaşım ağları ve kentsel dönüşüm uygulamaları, sermayenin yeni yatırım alanları oluşturmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu süreçlerin toplumsal sonuçları, kentsel kaynakların kimler tarafından ve hangi koşullarda kullanılabildiğine bağlıdır.

Konutun giderek daha fazla bir yatırım ve finansal getiri aracı olarak değerlendirilmesi, barınma ihtiyacı ile mülkiyet üzerinden kazanç elde etme amacı arasındaki gerilimi belirginleştirebilmektedir. Konut fiyatlarının yükselmesi, düşük ücretli çalışanları iş olanaklarının yoğunlaştığı merkezlerden uzaklaşmaya zorlayabilir. Böylece çalışanlar, bir yandan kent ekonomisinin ihtiyaç duyduğu hizmetleri yerine getirirken diğer yandan bu hizmetleri sundukları kent merkezlerinde yaşamakta zorlanabilir.

Bu çelişki, kentsel eşitsizliğin temel görünümlerinden biridir: Metropolün ekonomik canlılığını sağlayan emek, aynı metropolün ürettiği yüksek yaşam maliyetleri nedeniyle kentin sunduğu olanaklara erişimde güçlük yaşayabilir. Çalışanların gelirlerini barınma ve ulaşım giderlerine ayırmak zorunda kalmaları, dinlenme, eğitim, kültürel etkinlikler ve toplumsal yaşama katılım için ayırabilecekleri zamanı ve kaynakları sınırlandırır. Sonuçta ekonomik büyüme ile toplumsal refah arasındaki ilişkinin kendiliğinden kurulmadığı daha açık biçimde görülür.

4. Kentsel Mekânın Sınıfsal Ayrışması ve Çevrelenme

Metropollerde sermayenin yoğunlaşması, yalnızca ekonomik faaliyetlerin dağılımını değil, kentsel mekânın kullanım biçimlerini de dönüştürmektedir. Kent merkezlerinde yükselen lüks konut projeleri, ticari alanlar, finans merkezleri ve özel tüketim mekânları, belirli gelir gruplarının taleplerine göre biçimlenirken düşük gelirli çalışanlar giderek daha uzak ve daha az olanak sunan bölgelere yönelmek zorunda kalabilmektedir.

Bu ayrışma, kentin merkezinde ve çeperinde yaşayanlar arasındaki fiziksel mesafeden ibaret değildir. Aynı zamanda ulaşım olanaklarına, eğitim kurumlarına, sağlık hizmetlerine, yeşil alanlara ve istihdam fırsatlarına erişimdeki eşitsizlikleri de içermektedir. Kentin merkezî bölgelerinde çalışma zorunluluğu bulunan ancak bu bölgelerde yaşama olanağı bulunmayan çalışanlar, her gün uzun yolculuklar yapmakta; zaman, enerji ve gelir kaybına uğramaktadır.

Mekânsal ayrışma, emek piyasasındaki eşitsizlikleri yeniden üretirken çalışanların gündelik yaşamları üzerinde de belirleyici olmaktadır. Örneğin işe ulaşmak için uzun süre harcayan bir çalışanın dinlenmeye, ailesiyle zaman geçirmeye veya eğitimine devam etmeye ayırabileceği süre azalır. Ulaşım maliyetlerinin yüksekliği ise düşük ücretli işlerden elde edilen gelirin reel değerini daha da düşürür. Böylece kentteki mekânsal konum, yalnızca nerede yaşandığını değil, hangi ekonomik ve toplumsal olanaklardan yararlanılabildiğini de belirler.

Bu sürecin önemli boyutlarından biri, kentsel dönüşüm ve yeniden değerlenme uygulamalarının mevcut nüfus üzerindeki etkileridir. Yatırım ve altyapı projeleri bazı bölgelerin ekonomik değerini artırırken kira artışlarına, mülkiyet baskısına ve yerinden edilmeye yol açabilir. Kentin daha önce düşük gelirli grupların barınma olanağı bulabildiği bölgeleri, zaman içinde yüksek gelir gruplarının ve yatırımcıların taleplerine göre yeniden düzenlenebilir. Böylece kentsel mekân, yalnızca insanların yaşadığı fiziksel bir çevre olmaktan çıkarak ekonomik kaynakların ve toplumsal ayrıcalıkların dağıtıldığı bir alana dönüşür.

Bu tablo, ucuz iş gücünün metropoldeki konumunu çelişkili hâle getirir. İşçiler, kent ekonomisinin merkezî faaliyetlerini sürdürebilmek için merkeze yakın olmak zorundadır; ancak barınma maliyetleri ve mekânsal dönüşüm süreçleri onları merkezin dışına itebilir. Sermaye açısından verimli görünen bu mekânsal düzen, toplumsal açıdan zaman kaybı, yaşam kalitesinde düşüş ve eşitsizliklerin derinleşmesi gibi sonuçlar doğurabilir.

Dolayısıyla kentsel ayrışmayı yalnızca gelir gruplarının farklı mahallelerde yaşamasıyla açıklamak yeterli değildir. Bu ayrışma, ekonomik kaynaklara erişimin, toplumsal hareketlilik olanaklarının ve kent hakkının eşitsiz dağılımıyla birlikte değerlendirilmelidir.

5. Görünmeyen Emek, Toplumsal Cinsiyet ve Bakım Ekonomisi

Metropollerin ucuz iş gücü havuzlarını anlamak için çoğu zaman ekonomik istatistiklerde ve kamusal tartışmalarda geri planda kalan bakım emeğine de odaklanmak gerekir. Çocukların, yaşlıların ve desteğe ihtiyaç duyan kişilerin bakımı; ev temizliği, yemek hazırlama ve gündelik yaşamın sürdürülmesine yönelik diğer faaliyetler, kent ekonomisinin işleyişinde önemli bir yere sahiptir.

Özellikle yüksek gelirli profesyonellerin uzun çalışma saatleriyle şekillenen yaşamları, ev içi hizmetlerin ve ücretli bakım emeğinin önemini artırabilmektedir. Bu hizmetler, çalışanların iş gücüne katılımını ve gündelik yaşamlarını sürdürmesini kolaylaştırırken bakım emeğini üstlenen kişilerin çalışma koşulları çoğu zaman aynı ölçüde güvence altında olmayabilir. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, işin sınırlarının belirsizliği ve sosyal güvencelere erişimdeki sorunlar, bakım sektöründe çalışanların karşılaştığı başlıca güçlükler arasındadır.

Bakım emeğinin toplumsal cinsiyet boyutu da önemlidir. Kadınlar, birçok toplumda hem ücretsiz ev içi bakım sorumluluklarını hem de ücretli bakım işlerinin önemli bir bölümünü üstlenmektedir. Göçmen kadınların ev içi hizmetlerde ve bakım sektöründe yoğunlaşması, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile göçmen emeğine ilişkin kırılganlıkların kesişmesine neden olabilmektedir. Bu koşullar, bakım hizmetlerinden yararlanan grupların yaşamlarını kolaylaştırırken bu hizmetleri sağlayan çalışanların ekonomik ve toplumsal konumlarının görece zayıf kalmasına yol açabilir.

Bu nedenle ucuz iş gücü meselesi, yalnızca ücretlerin düşük tutulması veya iş sözleşmelerinin güvencesizliği üzerinden ele alınmamalıdır. Hangi işlerin ekonomik açıdan değerli kabul edildiği, hangi faaliyetlerin görünmez kaldığı ve bakım sorumluluklarının kimler tarafından üstlenildiği de tartışmanın merkezinde yer almalıdır. Metropolün işleyişi, yalnızca ücret karşılığında gerçekleştirilen üretime değil, çoğu zaman ücretlendirilmediği için ekonomik değerinin yeterince görünür olmadığı bakım ve yeniden üretim faaliyetlerine de dayanmaktadır.

6. Ucuz İş Gücü Havuzlarının Sürekliliğini Sağlayan Mekanizmalar

Metropollerde düşük ücretli ve güvencesiz emeğin varlığını sürdürebilmesi, birbirini tamamlayan çeşitli ekonomik ve toplumsal mekanizmalarla ilişkilidir. Bu mekanizmalar, yalnızca iş gücü arzının büyüklüğünden kaynaklanmaz; emek piyasasının kurumsal yapısı, kentteki yaşam maliyetleri ve çalışanların pazarlık gücü de belirleyicidir.

Sürekli iş gücü arzı: Kırsal alanlardan kentlere ve ülkeler arasında gerçekleşen göç hareketleri, farklı sektörlerin iş gücü ihtiyacının karşılanmasına katkıda bulunur. Ancak göçün etkisi, yalnızca çalışan sayısındaki artışla açıklanamaz. Göçmenlerin hukuki statüsü, mesleki becerileri, iş bulma olanakları ve sosyal haklara erişimleri, emek piyasasındaki konumlarını belirleyen önemli etkenlerdir.

Ücretler üzerindeki rekabet baskısı: İş bulma olanaklarının sınırlı olduğu ve çalışanların alternatif istihdam seçeneklerine erişemediği koşullarda, işçiler arasındaki rekabet yoğunlaşabilir. Sendikal örgütlenmenin zayıf olması, kayıt dışılık ve işten çıkarılma korkusu, çalışanların ücret ve çalışma koşullarını iyileştirme yönündeki taleplerini sınırlandırabilir. Bununla birlikte ücretlerin belirlenmesinde verimlilik, sektörün yapısı, asgari ücret düzenlemeleri ve toplu pazarlık kurumları da etkili olmaktadır.

Mekânsal ve ekonomik bağımlılık: Yüksek kira ve ulaşım maliyetleri, çalışanların gelirlerini daha fazla çalışarak artırma ihtiyacını güçlendirebilir. Özellikle gelir güvencesinin bulunmadığı işlerde çalışanlar, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için daha uzun süre çalışmak zorunda kalabilir. Bu durum, kentsel yaşam maliyetlerinin emek üzerindeki dolaylı baskısını artırır.

Dijital denetim ve esnek istihdam: Platformlar ve taşeronluk sistemleri, iş gücünün ihtiyaç duyulan zaman ve mekânlarda kullanılmasını kolaylaştırabilir. Ancak işin sürekliliğinin çalışan açısından güvence altında olmaması, gelir dalgalanmalarını artırabilir ve çalışma koşullarının belirlenmesinde işverenlerin veya platformların gücünü pekiştirebilir.

Sosyal haklara erişimdeki eşitsizlikler: Sosyal güvenlik, sendikal örgütlenme, iş sağlığı ve güvenliği, ücretli izin ve işsizlik güvencesi gibi haklara erişimde yaşanan farklılıklar, çalışanlar arasında eşitsizlikler yaratabilir. Özellikle kayıt dışı çalışanlar ve hukuki statüsü belirsiz olan göçmenler, haklarını kullanma ve çalışma koşullarını iyileştirme konusunda daha fazla engelle karşılaşabilir.

Bu mekanizmalar birlikte değerlendirildiğinde metropollerin ucuz iş gücü havuzlarının yalnızca kendiliğinden ortaya çıkan bir piyasa sonucu olmadığı anlaşılır. Bu havuzların biçimlenmesinde işverenlerin istihdam stratejileri, kamu politikaları, göç rejimleri, konut piyasaları, teknolojik dönüşüm ve emek örgütlenmesinin düzeyi birlikte rol oynamaktadır. Dolayısıyla sorunun çözümü de yalnızca ücret artışlarıyla sınırlı olmayan, çalışma hayatını ve kentsel yaşamı birlikte ele alan politikalar gerektirir.

7. Metropollerin Çelişkisi: Ekonomik Büyüme ve Toplumsal Eşitsizlik

Metropoller, ekonomik fırsatların ve toplumsal hareketliliğin yoğunlaştığı alanlar olmanın yanı sıra eşitsizliklerin görünür hâle geldiği mekânlardır. Yeni iş olanakları, eğitim kurumları, sağlık hizmetleri ve kültürel faaliyetler, kentlerde yaşayanlara çeşitli fırsatlar sunabilir. Ancak bu olanaklardan yararlanma düzeyi, bireylerin gelirlerine, toplumsal konumlarına, hukuki statülerine ve yaşadıkları bölgenin özelliklerine göre değişir.

Bu nedenle metropollerin büyümesini yalnızca yatırım hacmi, gayrisafi yurt içi hasıla, teknoloji kapasitesi veya istihdam artışı üzerinden değerlendirmek eksik kalır. Ekonomik büyümenin hangi gruplara yarar sağladığı, yaratılan değerin nasıl paylaşıldığı ve bu büyümenin hangi çalışma koşulları üzerinden gerçekleştiği de önem taşır. Bir kent, uluslararası sermayeyi çekme ve yüksek teknoloji yatırımlarını geliştirme konusunda başarılı olurken aynı zamanda düşük ücretli çalışanların barınma, ulaşım ve sosyal güvenlik sorunlarını derinleştirebilir.

Bu çelişki, metropollerin ekonomik başarı göstergeleriyle toplumsal refah arasında otomatik bir ilişki bulunmadığını ortaya koymaktadır. Kentin küresel ölçekte rekabet gücünün artması, bütün kent sakinlerinin yaşam koşullarının aynı ölçüde iyileşeceği anlamına gelmez. Aksine, ekonomik büyümenin belirli sektörlerde ve toplumsal gruplarda yoğunlaşması, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri artırabilir.

Bununla birlikte metropolleri yalnızca sömürünün ve eşitsizliğin mekânları olarak değerlendirmek de yeterli değildir. Büyük kentler, emek örgütlenmesinin, toplumsal dayanışmanın, kamusal hizmetlerin geliştirilmesinin ve yeni hak mücadelelerinin ortaya çıkabildiği alanlardır. Sendikalar, meslek örgütleri, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve çalışanların oluşturduğu dayanışma ağları, güvencesiz çalışma koşullarının iyileştirilmesinde etkili olabilir. Dolayısıyla metropollerin geleceği, yalnızca sermaye birikiminin dinamikleriyle değil, bu dinamiklere karşı geliştirilen toplumsal ve siyasal müdahalelerle de şekillenir.

Metropoller, küresel sermayenin yalnızca yatırım yaptığı, finansal işlemlerini yönettiği ve teknolojik yeniliklerini geliştirdiği merkezler değildir. Aynı zamanda sermaye birikiminin devamlılığını sağlayan emek gücünün toplandığı, yeniden üretildiği ve farklı çalışma biçimleri aracılığıyla ekonomik sisteme dâhil edildiği alanlardır. Finans merkezlerinden lojistik ağlara, teknoloji şirketlerinden bakım hizmetlerine kadar uzanan bu yapı, yüksek gelirli profesyonellerin faaliyetleri ile düşük ücretli çalışanların emeği arasındaki karşılıklı bağımlılık üzerine kuruludur.

Saskia Sassen’in küresel kentler yaklaşımı, üst düzey ekonomik faaliyetlerin görünmez hizmet emeğine duyduğu ihtiyacı ortaya koyarken David Harvey’in kentleşme ve sermaye birikimi üzerine çözümlemeleri, kentsel mekânın ekonomik güç ilişkileri doğrultusunda nasıl biçimlendiğini anlamaya yardımcı olmaktadır. Bu kuramsal perspektifler, metropollerin ekonomik başarısının yalnızca sermaye ve teknoloji yoğunlaşmasıyla açıklanamayacağını; emeğin örgütlenmesi, barınma koşulları ve kentsel kaynakların dağılımının da değerlendirmeye katılması gerektiğini göstermektedir.

Platform kapitalizmi, esnek istihdam modelleri, göçmen emeğinin kırılganlığı, bakım hizmetlerinin eşitsiz örgütlenmesi ve artan kentsel yaşam maliyetleri, günümüz metropollerinde emek-sermaye ilişkisinin farklı boyutlarını oluşturmaktadır. Bu süreçler, bir yandan sermayeye esnek ve geniş bir iş gücü arzı sağlarken diğer yandan çalışanların gelir güvencesini, sosyal haklara erişimini ve kent yaşamına katılımını sınırlandırabilmektedir. Mekânsal ayrışma ise ekonomik merkezleri ayakta tutan çalışanların bu merkezlerden uzaklaşmasına ve kentsel olanaklara erişimde daha fazla güçlük yaşamasına yol açabilmektedir.

Bu çerçevede metropollerdeki ucuz iş gücü havuzları, yalnızca düşük ücretle çalışan insanların oluşturduğu geniş bir nüfus kitlesi olarak görülmemelidir. Bunlar, emek piyasasının yapısı, göç hareketleri, dijital teknolojiler, konut piyasaları ve sosyal politikalar arasındaki ilişkiler aracılığıyla sürekli biçimde yeniden şekillenen ekonomik ve toplumsal oluşumlardır. Sorunun temelinde yalnızca iş gücü arzının fazlalığı değil, yaratılan ekonomik değerin dağılımı, çalışanların pazarlık gücü ve kent kaynaklarına erişimdeki eşitsizlikler bulunmaktadır.

Bu nedenle daha adil ve sürdürülebilir metropoller oluşturmak, ekonomik büyümeyi teşvik etmenin yanı sıra emeğin haklarını koruyan, güvencesiz istihdamı sınırlandıran, sendikal örgütlenmeyi destekleyen, uygun fiyatlı konut olanaklarını genişleten ve kamusal hizmetlere erişimi güçlendiren politikaların geliştirilmesini gerektirir. Çalışanların yalnızca üretim ve hizmet süreçlerinin birer girdisi olarak değil, kent yaşamının asli özneleri olarak kabul edilmesi, bu dönüşümün temel koşullarından biridir.

Sonuç olarak metropollerin gerçek başarısı, yalnızca ne kadar sermaye çekebildikleri veya ne ölçüde ekonomik değer üretebildikleriyle değil, bu değeri hangi çalışma koşulları altında yarattıkları ve kentte yaşayanlar arasında nasıl paylaştırdıklarıyla ölçülmelidir. Çünkü bir metropolün parlak gökdelenleri ve küresel ekonomik gücü, o kenti her gün ayakta tutan emeğin görünmezliği ve güvencesizliği pahasına yükseliyorsa, ortaya çıkan büyümenin toplumsal niteliği kaçınılmaz olarak sorgulanmalıdır.

Paylaşın

TÜİK’e Göre Ücretli Çalışan Sayısı Yüzde 2 Arttı

TÜİK verilerine göre sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörlerinin toplamında ücretli çalışan sayısı, Ağustos 2026’da geçen yılın aynı ayına göre yüzde 2 artarak 16 milyon 409 bin 588 kişiye ulaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ağustos 2026 dönemine ilişkin Ücretli Çalışan İstatistikleri’ni açıkladı.

Verilere göre sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörlerinin toplamında ücretli çalışan sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 2 artarak 16 milyon 409 bin 588 kişiye ulaştı.

TÜİK verilerine göre, 2025 yılının Ağustos ayında 16 milyon 89 bin 37 kişi olan ücretli çalışan sayısı, 2026 yılının aynı ayında 16 milyon 409 bin 588 kişiye yükseldi. Böylece ücretli çalışan sayısında yıllık bazda yüzde 2 artış kaydedildi.

Sektörler bazında incelendiğinde, ücretli çalışan sayısı yıllık olarak sanayi sektöründe yüzde 1 azalırken inşaat sektöründe yüzde 3,4, ticaret-hizmet sektöründe ise yüzde 3,3 artış gösterdi. Veriler, yıllık artışın özellikle inşaat ve ticaret-hizmet sektörlerinde gerçekleştiğini ortaya koydu.

Ücretli çalışan sayısı, Ağustos 2026’da bir önceki aya göre toplamda değişmedi. Sektörel dağılımda ise sanayi sektöründe yüzde 0,2 azalış, ticaret-hizmet sektöründe yüzde 0,2 artış kaydedildi. İnşaat sektöründe ücretli çalışan sayısı ise bir önceki aya göre aynı seviyede kaldı.

Böylece Ağustos ayında toplam ücretli çalışan sayısı aylık bazda sabit kalırken sektörler arasındaki değişim farklılık gösterdi.

Paylaşın

TÜİK’e Göre İşsizlik Oranı Yüzde 31

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ağustos ayına ilişkin İşgücü İstatistikleri’ni açıkladı. Verilere göre mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı, ağustosta bir önceki aya göre 0,3 puan azalarak yüzde 7,8 seviyesine geriledi.

Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre, 15 ve daha yukarı yaştaki işsizlerin sayısı ağustosta bir önceki aya göre 106 bin kişi azalarak 2 milyon 740 bin oldu. İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 6,6, kadınlarda ise yüzde 10,1 olarak hesaplandı.

Ağustosta istihdam edilenlerin sayısı 136 bin kişi artarak 32 milyon 507 bine çıktı. İstihdam oranı da 0,1 puanlık artışla yüzde 48,4 oldu.

İstihdam oranı erkeklerde yüzde 65,8 olarak gerçekleşirken, kadınlarda yüzde 31,5 seviyesinde kaldı.

İşgücü ise ağustosta bir önceki aya göre 29 bin kişi artarak 35 milyon 247 bine ulaştı. İşgücüne katılma oranı yüzde 52,5 ile önceki ayla aynı seviyede kaldı. Bu oran erkeklerde yüzde 70,5, kadınlarda yüzde 35 olarak gerçekleşti.

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı da ağustosta geriledi. Bir önceki aya göre 1,1 puan azalan genç işsizlik oranı yüzde 13 oldu.

Genç erkeklerde işsizlik oranı yüzde 9,7 olarak hesaplanırken, genç kadınlarda bu oran yüzde 19,4 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerden referans döneminde işbaşında olanların mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış haftalık ortalama fiili çalışma süresi, ağustosta bir önceki aya göre 0,5 saat artarak 42,5 saate yükseldi.

Öte yandan zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranında artış görüldü. Atıl işgücü oranı ağustosta bir önceki aya göre 0,4 puan artarak yüzde 31’e çıktı.

Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı yüzde 20,2 olurken, işsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı da yüzde 20,2 olarak tahmin edildi.

Paylaşın

Açlık Sınırı 34 Bin Lirayı Aştı

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenmesi için aylık yapması gereken harcama tutarı yani açlık sınırı 34 bin 586 liraya yükseldi. Bu harcama tutarı sadece gıda için yapılması gereken minimum tutardır.

Haber Merkezi / Açlık sınırı üzerinden hanehalkı tüketim harcamaları esas alınarak yapılan hesaplama sonuçlarına göre ise yoksulluk sınırı ise 112 bin 660 lira oldu.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), Nisan ayına ilişkin “Açlık ve Yoksulluk Sınırı” araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Verilere göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 34 bin 586 TL’ye yükseldi.

Aynı araştırmaya göre, gıda harcamasına ek olarak barınma, ulaşım, eğitim, sağlık, kira ve diğer temel ihtiyaçların da dahil edildiği yoksulluk sınırı ise 112 bin 660 TL olarak hesaplandı. Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti de 44 bin 802 TL’ye yükseldi.

Mutfak enflasyonunda sert artış

Araştırmada mutfak enflasyonuna ilişkin veriler de yer aldı. Buna göre, Ankara’da dört kişilik bir ailenin gıda harcamasındaki aylık artış yüzde 5,47 olarak gerçekleşti. On iki aylık değişim oranı yüzde 43,90’a ulaşırken, yıllık ortalama artış yüzde 40 seviyesinde kaydedildi. Son dört aylık artış oranı ise yüzde 14,74 olarak açıklandı.

Türk-İş verileri, temel yaşam maliyetlerindeki artışın hane halkı bütçeleri üzerindeki baskısının devam ettiğini ortaya koydu.

Paylaşın

Sanayi Sektöründe Çalışan Sayısı Yüzde 3,5 Azaldı

Ocak ayında ücretli çalışan sayısı yıllık olarak sanayi sektöründe yüzde 3,5 azalırken, inşaat sektöründe yüzde 0,3 ve ticaret-hizmet sektöründe yüzde 2,3 arttı.

Haber Merkezi / Bu tablo, istihdamın sanayiden hizmet sektörüne doğru kaymaya devam ettiğini ortaya koydu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ücretli Çalışan İstatistikleri Ocak 2026 verilerini açıkladı. Verilere göre toplam ücretli çalışan sayısı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 0,2 yükseldi.

2025 yılı Ocak ayında 15 milyon 410 bin 257 olan ücretli çalışan sayısı, 2026 yılı Ocak ayında 15 milyon 444 bin 683 kişiye ulaştı. Böylece toplam istihdamda sınırlı bir büyüme kaydedildi.

Sektörel dağılım incelendiğinde ise farklı eğilimler dikkat çekti. Sanayi sektöründe ücretli çalışan sayısı yıllık bazda yüzde 3,5 azaldı. Buna karşılık inşaat sektöründe yüzde 0,3, ticaret-hizmet sektöründe ise yüzde 2,3 artış gerçekleşti. Bu tablo, istihdamın sanayiden hizmet sektörüne doğru kaymaya devam ettiğini ortaya koydu.

Öte yandan veriler aylık bazda istihdamda gerilemeye işaret etti. Sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 0,4 azaldı.

Aylık değişime sektörel olarak bakıldığında sanayi sektöründe yüzde 0,5, inşaat sektöründe yüzde 2,1 düşüş yaşanırken, ticaret-hizmet sektöründe yüzde 0,1 artış kaydedildi.

Ekonomistler, özellikle sanayideki istihdam kaybının üretim ve talep koşullarındaki zayıflamayla ilişkili olabileceğine dikkat çekerken, hizmet sektöründeki artışın ise ekonomideki yapısal dönüşümün devam ettiğine işaret ettiğini belirtiyor.

Paylaşın

Görünmez Zincirler: ‘Esneklik’ Söylemi Altında Kapitalizmin Yeni Emek Tuzağı

Marx’ın kapitalizm eleştirisi, günümüz dijital ekonomisinde adeta yeniden doğrulanıyor; değer üretimi artarken, üretim araçlarına sahip olmayan emekçiler daha kırılgan bir konuma itiliyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda “esnek çalışma” ve “gig ekonomisi” terimleri, modern iş dünyasının parlayan kavramları hâline geldi. Teknoloji platformlarının ve küresel şirketlerin pazarladığı bu modeller, bireylere özgürlük, bağımsızlık ve kendi programlarını belirleme imkânı sunduğu iddiasıyla meşrulaştırılıyor. Ama görünürdeki özgürlük, giderek sermaye lehine bir ideolojiye dönüşüyor; çalışanlar güvencesizlikle yüz yüze bırakılırken, şirketler kârlarını maksimize ediyor.

Esneklik mi, yoksa Prekarite mi?

Birçok eleştirel çalışma, “esneklik” kavramının ardında saklanan gerçek güvencesizliğe dikkat çekiyor. Dijital platformlarda çalışanlar genellikle bağımsız yüklenici statüsünde tanımlanıyor; iş güvencesi, sigorta ve sosyal haklardan mahrum bırakılıyor. İşveren için maliyet tasarrufu sağlanırken, hukuki sorumluluklar da minimuma indiriliyor.

Teoride bireysel tercihlere dayalı görünen esnek çalışma, pratikte iş güvencesi eksikliği, belirsiz gelir ve örgütlenme zorlukları anlamına geliyor. Araştırmalar, kısa süreli ve esnek sözleşmelerin iş güvenliğini baltaladığını ve çalışanların iş–yaşam dengesini tehdit ettiğini ortaya koyuyor.

Sermaye için avantaj, emek için risk

Neo-liberal politika çerçevesinde esneklik, sermaye lehine bir araç olarak işliyor. Şirketler, işçileri “platform kullanıcıları” veya “bağımsız yükleniciler” olarak tanımlayarak, asgari ücret, sağlık sigortası, kıdem tazminatı gibi temel haklardan kaçabiliyor. Bu yalnızca bireysel çalışanı değil, toplumsal güvenlik ağlarını da zayıflatıyor; riskler bireyselleşiyor ve sosyal sistemlerin omuzlarına yükleniyor.

Gig ekonomisinin bir diğer eleştirisi, işin parçalanması ve rekabetin yükseltilmesiyle birlikte çalışanlar arasındaki dayanışmanın zorlaşmasıdır. Geleneksel sendikalar ve kolektif pazarlık mekanizmaları zayıflıyor, sermaye açısından daha az pazarlık gücüne sahip iş gücü segmentleri yaratılıyor.

Dijital emek ve kapitalizme yeni bir soluk

Dijital platformlar, emeği görünmez kılarken aynı zamanda onu daha esnek ve “seçilebilir” kılıyor gibi görünse de bu esneklik çoğu zaman bir illüzyondan ibaret. Çalışma ilişkilerinin geleneksel sınırlarından koparılması, sermayenin iş gücü üzerindeki kontrolünü sürdürmesini daha da kolaylaştırıyor. Marx’ın kapitalizm eleştirisi, günümüz dijital ekonomisinde adeta yeniden doğrulanıyor; değer üretimi artarken, üretim araçlarına sahip olmayan emekçiler daha kırılgan bir konuma itiliyor.

Geleceğe bakış

“Esneklik” söylemi, kapitalizmin bugünkü biçimini süsleyen bir pazarlama stratejisinden öteye gitmemeli. Sermaye tarafından meşrulaştırılan bu kavram, sadece çalışma biçimlerini değil, çalışma haklarını ve toplumsal güvenlik ağlarını da yeniden şekillendiriyor. Bu nedenle esnek çalışma modelleri tartışılırken, ekonomik olduğu kadar sosyal adalet, eşitsizlik ve toplumsal dayanışma perspektiflerinden de eleştirel bir değerlendirme yapılmalı.

Paylaşın

Ekonomide Yeni Gerçek: Yaşlılar Çalışmaya Devam Ediyor

Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus işgücünde giderek daha görünür hale geliyor; 2024’te işgücüne katılım oranı yüzde 13,1’e yükseldi, erkekler yüzde 21,4, kadınlar yüzde 6,5 ile ekonomiye katkı sağlıyor.

Haber Merkezi /Türkiye’de 65 yaş ve üzeri nüfus, son beş yılda dikkat çekici bir artış gösterdi. 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi olan yaşlı nüfus, yüzde 20,5’lik artışla 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaştı.

Toplam nüfus içindeki oranları ise 2020’de yüzde 9,5 iken 2025’te yüzde 11,1’e yükseldi. Yaşlı nüfusun yüzde 44,7’sini erkekler, yüzde 55,3’ünü ise kadınlar oluşturuyor.

Nüfus projeksiyonlarına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı önümüzdeki yıllarda da artacak. Ana senaryoya göre bu oran 2030’da yüzde 13,5, 2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27,0, 2080’de yüzde 33,4 ve 2100’de yüzde 33,6 olarak öngörülüyor. Düşük doğurganlık senaryosunda ise 2100 yılında yaşlı nüfus oranı yüzde 42,8’e kadar çıkabilir.

Yaş grubuna göre dağılıma bakıldığında, 65-74 yaş grubundaki yaşlılar 2025 yılında yaşlı nüfusun %62,9’unu oluştururken, 75-84 yaş grubundakiler yüzde 29,3, 85 yaş ve üzerindekiler ise yüzde 7,8’lik paya sahip. 100 yaş ve üzeri yaşlı sayısı ise 8 bin 290 olarak kaydedildi.

Türkiye, dünya genelinde yaşlı nüfus oranına göre 194 ülke arasında 75. sırada bulunuyor. Yaşlı nüfus oranının en yüksek olduğu il yüzde 21,7 ile Sinop, en düşük olduğu il ise yüzde 3,8 ile Şırnak oldu.

Yaşlı nüfus, işgücünde de giderek daha görünür hale geliyor. İşgücüne katılma oranı 2020’de yüzde 10 iken, 2024’te yüzde 13,1’e yükseldi. Bu oran yaşlı erkeklerde yüzde 21,4, kadınlarda yüzde 6,5 olarak gerçekleşti.

Yaşlı nüfusun istihdam edildiği sektörler arasında tarım yüzde 56,9 ile başı çekerken, hizmetler yüzde 32, sanayi yüzde 7,7 ve inşaat yüzde 3,4 olarak dağılıyor. İşsizlik oranı ise yaşlılar arasında 2024’te yüzde 2,9 oldu.

Türkiye’de 2022-2024 yılları için doğuşta beklenen yaşam süresi genel nüfus için 78,1 yıl, erkekler için 75,5 yıl, kadınlar için 80,7 yıl olarak belirlendi. 65 yaşına ulaşan bir kişi ortalama 18 yıl daha yaşıyor; erkeklerde 16,3 yıl, kadınlarda 19,6 yıl. 75 yaşındaki bir yaşlı için beklenen yaşam süresi 11 yıl, 85 yaşındakiler için ise 5,8 yıl.

Ölüm nedenlerine bakıldığında, 2024 yılında ölen yaşlıların yüzde 39,9’u dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetti. Bunu yüzde 17,2 ile solunum sistemi hastalıkları ve yüzde 14,1 ile tümörler izledi. Alzheimer hastalığından ölenlerin oranı ise yüzde 3,0 olarak kaydedildi; kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bir orana sahip (Yüzde 3,8 vs yüzde 2,2).

Yaşlıların dijital dünyaya entegrasyonu da hız kazanıyor. 65-74 yaş grubundaki internet kullanım oranı, 2020’de yüzde 27,1 iken 2025’te yüzde 53,2’ye ulaştı. Erkeklerin internet kullanım oranı yüzde 61,3, kadınların ise yüzde 46,1 oldu.

2025 yılında Türkiye’de 26 milyon 977 bin 795 haneden 7 milyon 46 bin 560’ında en az bir yaşlı birey yaşıyor. Bu hanelerin 1 milyon 836 bin 496’sında yaşlılar tek başına yaşıyor; bu durum daha çok kadınları etkiliyor (Yüzde73,5). Tek başına yaşayan yaşlılar arasında bazıları çocuklarıyla aynı ilde ikamet etmiyor; Çankırı, bu oranla yüzde 40,9 ile en yüksek, İstanbul ise yüzde 4,1 ile en düşük orana sahip.

Yaşlı nüfusun okuryazarlık oranı 2024’te yüzde 88,4 oldu; erkeklerde yüzde 97, kadınlarda yüzde 81,5 olarak ölçüldü. Eğitim düzeyine göre ise yaşlıların yüzde 46,7’si ilkokul mezunu, yüzde 9’u yükseköğretim mezunu. Medeni duruma bakıldığında ise yaşlı kadınların yüzde 44,9’unun eşi ölmüşken, erkeklerde bu oran yüzde 10,6.

Yaşlı nüfusun yüzde 22,8’i yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor; yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 21,8.

Paylaşın

Yeni Sol Milliyetçilik: Sınıf Siyasetinin Gölgesinde Kimlik Arayışı

Tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Haber Merkezi / Son yıllarda dünya siyasetinde dikkat çekici bir eğilim öne çıkıyor: Kendini “sol” olarak tanımlayan bazı hareketlerin milliyetçi söylemleri giderek daha fazla sahiplenmesi. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, hatta kimi zaman Asya ve Orta Doğu’ya kadar uzanan bu eğilim, akademik tartışmalarda sıkça “yeni sol milliyetçilik” olarak adlandırılıyor. Ancak Marksist bir bakış açısından bu yönelim, yalnızca yeni bir politik strateji değil; aynı zamanda sol düşüncenin tarihsel temelleri açısından ciddi tartışmalar barındıran bir revizyon olarak görülüyor.

Marksist teori, siyasal ve toplumsal çatışmaların temelinde sınıf ilişkilerinin bulunduğunu vurgular. Karl Marx ve Friedrich Engels, kapitalist üretim ilişkilerinin ulusal sınırları aşan bir karaktere sahip olduğunu ve işçi sınıfının da bu nedenle uluslararası bir mücadele perspektifine ihtiyaç duyduğunu savunmuşlardı. Bu çerçevede işçi sınıfının birliği, ulusal kimliklerin ötesinde bir dayanışma fikrine dayanıyordu. “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” çağrısı da tam olarak bu yaklaşımın özeti niteliğindeydi.

Ancak günümüzde bazı sol hareketler, küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklere tepki olarak milliyetçi söylemleri yeniden sahiplenmeye başladı. Bu yaklaşım çoğu zaman ulusal egemenliğin yeniden güçlendirilmesi, yerli üretimin korunması ve küresel şirketlere karşı ekonomik bağımsızlık gibi başlıklar üzerinden savunuluyor. İlk bakışta bu söylem, neoliberal küreselleşmeye karşı bir direnç gibi görünebilir. Fakat Marksist eleştirinin merkezinde şu soru yer alır: Milliyetçilik, gerçekten emekçilerin çıkarlarını mı savunur, yoksa sınıf çelişkilerini görünmez kılan yeni bir ideolojik perde mi oluşturur?

Marksist kuram açısından milliyetçilik çoğu zaman sınıf antagonizmalarını gizleyen bir ideolojik araç olarak değerlendirilir. Ulusal birlik söylemi, farklı sınıfları aynı politik çerçevede bir araya getirirken, emek ile sermaye arasındaki temel çelişkiyi arka plana itebilir. Bu nedenle bazı Marksist düşünürler, sol milliyetçiliğin işçi sınıfı siyasetini zayıflatma riskine dikkat çekmektedir. Ulusal çıkar vurgusu, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını güçlendirmek yerine onu dar bir siyasal çerçeveye hapsedebilir.

Bu noktada “revizyonizm” tartışması yeniden gündeme geliyor. Marksist literatürde revizyonizm, Marx’ın kapitalizm analizinin ve sınıf mücadelesi teorisinin farklı politik hedefler doğrultusunda yeniden yorumlanması anlamına gelir. Yeni sol milliyetçilik eleştirileri de tam olarak burada yoğunlaşıyor: Eğer sol siyaset sınıf mücadelesinin yerine ulusal kimliği koyarsa, bu durum Marksist geleneğin temel ilkelerinden birinin terk edilmesi olarak değerlendirilebilir.

Elbette küresel kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ve ekonomik kırılganlıklar, ulusal ekonomi politikalarını yeniden tartışmaya açıyor. Çok uluslu şirketlerin artan gücü, tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve finansal krizler, birçok ülkede ekonomik egemenlik tartışmalarını güçlendirmiş durumda. Ancak Marksist eleştiri, bu sorunların çözümünün ulusal sınırlar içinde aranmasının yeterli olmayacağını savunur. Çünkü kapitalizm zaten küresel bir sistemdir ve bu sistemle mücadele de uluslararası bir perspektif gerektirir.

Sonuç olarak “yeni sol milliyetçilik” tartışması, yalnızca güncel siyasal stratejilerle ilgili değildir. Bu tartışma aynı zamanda sol düşüncenin yönü, sınıf siyasetinin geleceği ve uluslararası dayanışmanın anlamı üzerine daha geniş bir teorik sorgulamayı da beraberinde getiriyor. Marksist perspektiften bakıldığında temel soru hâlâ geçerliliğini koruyor: Sol siyaset, ulusal kimliğin etrafında mı örgütlenecek, yoksa sınıf temelli uluslararası bir dayanışma fikrini mi yeniden canlandıracak?

Bugünün dünyasında bu sorunun kesin bir yanıtı olmayabilir. Ancak tarihsel deneyimler, milliyetçilik ile sınıf siyaseti arasındaki gerilimin sol düşünce için hâlâ en kritik tartışma alanlarından biri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle yeni sol milliyetçilik, yalnızca politik bir eğilim değil; aynı zamanda Marksist teorinin sınandığı yeni bir ideolojik meydan okuma olarak karşımızda duruyor.

Paylaşın

Vergi Yükü Neden Hep Aynı Omuzlarda?

Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Haber Merkezi / Modern devletin en temel araçlarından biri vergidir. Okulların, hastanelerin, altyapının ve kamu hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde vergi gelirleriyle sağlanır. Ancak şu soru uzun zamandır hem akademik tartışmaların hem de günlük hayatın merkezinde yer alıyor: Vergi yükü gerçekten toplumun tüm kesimleri arasında adil biçimde mi dağıtılıyor? Marksist perspektif bu soruya oldukça eleştirel bir yanıt verir.

Marksist ekonomi politik, devletin ekonomik yapısının sınıfsal ilişkilerden bağımsız olmadığını savunur. Karl Marx ve Friedrich Engels’e göre devlet, kapitalist toplumda çoğu zaman egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir yapı olarak işlev görür. Vergi sistemi de bu yapının önemli araçlarından biridir. Kağıt üzerinde herkes vergi öder; fakat verginin türü ve dağılımı incelendiğinde yükün büyük ölçüde emekçi sınıfların omuzlarında toplandığı görülür.

Günümüzde birçok ülkede vergi gelirlerinin önemli bir bölümü dolaylı vergilerden oluşur. Tüketim üzerinden alınan bu vergiler, gelire bakılmaksızın herkese aynı oranla uygulanır. Bu durum, düşük gelirli bireylerin kazançlarının daha büyük bir bölümünü vergi olarak ödemesi anlamına gelir. Uluslararası ekonomik raporlar, dolaylı vergilerin yüksek olduğu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da derinleştiğini gösteriyor.

Buna karşılık sermaye gelirleri çoğu zaman daha düşük oranlarda vergilendirilir veya çeşitli muafiyetlerle korunur. Küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük şirketler ise vergi cennetleri, transfer fiyatlandırması ve karmaşık finansal yapıların sunduğu imkanlarla vergi yüklerini önemli ölçüde azaltabilir. Ekonomi literatüründe sıkça tartışılan bu durum, kapitalizmin küresel yapısının vergi politikalarını nasıl etkilediğini açık biçimde ortaya koyar.

Marksist analiz, bu tabloyu yalnızca teknik bir maliye politikası meselesi olarak görmez. Sorunun kökeninde üretim ilişkileri ve sınıfsal güç dengeleri vardır. Sermaye, ekonomik gücü sayesinde yalnızca üretim süreçlerini değil, vergi politikalarını da dolaylı biçimde etkileyebilir. Böylece vergi sistemi, toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine kimi zaman onları yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşür.

Elbette modern devletler zaman zaman servet vergileri, artan oranlı gelir vergileri ve sosyal transferler gibi araçlarla bu dengesizliği gidermeye çalışır. Ancak küreselleşen sermaye hareketleri, bu politikaların uygulanmasını zorlaştıran yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Sermaye mobil hale geldikçe devletler yatırım çekebilmek için vergi oranlarını düşürme baskısıyla karşı karşıya kalır. Bu durum da vergi yükünün yeniden emek gelirlerine kaymasına yol açabilir.

Marksist perspektif açısından mesele yalnızca “kimin ne kadar vergi ödediği” değildir. Asıl mesele, toplumda üretilen değerin nasıl dağıtıldığıdır. Eğer ekonomik sistem, üretimden elde edilen artı değerin büyük bölümünü sermaye lehine biriktiriyorsa, vergi politikaları bu eşitsizliği tek başına ortadan kaldıramaz.

Bu nedenle “vergi adaleti” tartışması aslında daha geniş bir sorunun parçasıdır: Ekonomik sistem, üretilen zenginliği kimler arasında paylaştırıyor? Vergi yükünün neden çoğu zaman aynı omuzlara bindiğini anlamak için yalnızca bütçe tablolarına değil, kapitalizmin sınıfsal yapısına da bakmak gerekir. Çünkü bazen bir toplumun vergi sistemi, yalnızca mali politikaların değil, aynı zamanda güç ilişkilerinin de aynasıdır.

Paylaşın