Son Bir Yılda 72 Çocuk İşçi İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

Son eğitim – öğretim döneminde çocuk işçi ölümleri bir önceki eğitim – öğretim dönemine göre yüzde 10 artarak 72 oldu. Geçen eğitim – öğretim döneminde 66 çocuk işçi hayatını kaybetmişti.

Yeni eğitim öğretim yılı 8 Eylül Pazartesi günü başlarken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi çocuk işçiliğe dair çarpıcı veriler açıkladı. 2024 Eylül – 2025 Ağustos döneminde en az 72 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Bir önceki döneme göre yüzde 10 artış yaşandığını belirten İSİG Meclisi, bu durumun çocuk işçiliğin yoksulluk ve güvencesizlik ekseninde derinleştiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Raporda, tarım sektöründe 20, sanayide 19, inşaatta 17 ve hizmet sektöründe 16 çocuğun yaşamını yitirdiği kaydedildi. Çocuk işçi ölümlerinin ağırlıkla kırsal alanda görüldüğü yıllardan farklı olarak, son dönemde ölümlerin kent merkezlerinde yoğunlaştığına dikkat çekildi.

MESEM’ler kime hizmet ediyor?

Organize Sanayi Bölgeleri ve MESEM programları aracılığıyla çocuk işçiliğin devlet politikalarıyla kitleselleştiği vurgulandı.

İSİG Meclisi, 505 bin öğrencinin MESEM kapsamında haftanın dört günü işyerlerinde ucuz iş gücü olarak çalıştırıldığını, bunun eğitim değil “çocuk emeği sömürüsü” olduğunu belirtti. Son iki yılda MESEM kapsamında en az 15 çocuğun, farklı liselerde staj sırasında ise en az 7 öğrencinin hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

İSİG Meclisi, “Mesleki eğitime karşı değiliz; ancak çocukların 10 yaşından itibaren ucuz işgücü haline getirilmesine karşıyız. Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye ve paralı eğitime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.

İSİG Meclisi’nin talepleri:

Çocuk işçilik yasaklanmalı, mesleki öğrenim çocuk gelişimine uygun bir biçimde planlanmalı ve kamusal kurallar çerçevesi içinde olmalıdır. Mesleki eğitime karşı değiliz ama yoksul çocukları 10 yaşından itibaren ucuz emek haline getiren, çocukluklarını yaşatmayan, köle gibi çalıştıran, iş cinayetlerinde öldüren adına mesleki eğitim denilen ucube düzenlemelere karşıyız. MESEM’ler bir eğitim-öğrenim işlevi görmemektedir. MESEM’li çocuklar işi bedava ve ağır koşullarda çalıştırılarak öğrenmektedir. Bu anlamda MESEM’leri revize etmek imkansızdır. MESEM’ler kapatılmalıdır.

Eğitim her kademede tamamen parasız olmalı, 4+4+4 eğitim sisteminden vazgeçilmeli ve müfredat aklın ve bilimin ışığında yenilenmelidir. Sorun, zorunlu eğitimin kaç yıl olacağı tartışmasında değil tam da buradadır. Yine Türkiye çapında okullarda bir öğün yemek verilmeli ve yoksul çocukların ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Ulaşım sorunlarına çözüm oluşturulmalıdır. Okulların diğer tüm ihtiyaçları karşılanmalı, öğretmen atamaları yapılmalıdır. Bütçede eğitime aktarılan kaynak artırılmalıdır.

Yaşam alanlarımız uyuşturucu ve çeteleşmeden temizlenmeli, çocukların gelişimine uygun bir hale getirilmelidir. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasındaki duruşumuz bu bakış açısıyla somutlaşacaktır. Acil yapmamız gereken yaşam alanlarımızda çeteleşmeye karşı örgütlenmek ve alternatif bir yaşamı örmektir.

Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye, paralı eğitime karşı işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası olduğu bilinciyle güçlü bir gençlik hareketi oluşturulmalı ve bu süreçten etkilenen her yaş grubu örgütlenmelidir. Bu noktada bizler üzerimize düşeni yaparken ve gençlerimizin attığı-atacağı adımların da yanında olacağımızı belirtmeliyiz.

Paylaşın

Türkiye’de Çalışanlar Mutsuz

Türkiye’de çalışanların mutluluk skoru 10 üzerinden 6.5 olarak belirlendi. En düşük mutluluk skoruna sahip bölge, 5.9 ortalama ile Marmara Bölgesi olurken en yüksek mutluluk skoruna sahip bölge 7.2 ortalama ile Doğu Anadolu Bölgesi oldu.

İş dünyasının önde gelen kuruluşlarından Pluxee ve nörobilim temelli araştırmalar yapan The Happiness Index, “Türkiye’de Çalışanlar Ne Kadar Mutlu?” başlıklı kapsamlı bir araştırma yayımladı. Mayıs 2025’te 2.100’den fazla çalışanın katılımıyla gerçekleştirilen çalışma, Türkiye’deki çalışanların mutluluk ve bağlılık seviyelerine dair çarpıcı sonuçlar ortaya koydu.

T24’ün haberine göre araştırma, çalışanların mutluluk skorunu 10 üzerinden 6.5 olarak belirledi. Bu skor, 7.9 olan global ortalamanın oldukça altında. Katılımcılar, özellikle “özerklik,” “kişisel gelişim” ve “anlam ve amaç” başlıklarında yeterli desteği alamadıklarını ifade etti. Bu yetersizlik, çalışanların şirketlerine olan bağlılıklarını da etkiliyor; bağlılık skoru globalde 7.8 iken, Türkiye’de 6.4’te kalıyor.

Coğrafi bölgeler arasında da mutluluk skorunda farklılıklar gözlemlendi. En düşük mutluluk skoruna sahip bölge, 5.9 ortalama ile Marmara oldu. Marmara Bölgesi’ndeki çalışanlar, kariyerlerinde ilerleme fırsatlarının daha az olduğunu ve iş yerine duydukları güvenin düşük olduğunu belirtiyor. En mutlu çalışanların ise 7.2 skorla Doğu Anadolu Bölgesi’nde olduğu görüldü. Bu bölgeyi Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu izliyor.

Yaş grupları incelendiğinde ise çalışanların yaşı ilerledikçe mutluluk skorunun arttığı tespit edildi. 51-60 yaş grubundaki çalışanlar, “özerklik” ve “dinlenilme hissi” konularında diğer grupların önüne geçiyor.

Pluxee Türkiye Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Sinem Hekimoğlu, araştırma sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hekimoğlu, Türkiye’deki çalışanların işlerine tutkuyla bağlı olsalar da, potansiyellerini gerçekleştirecek alan ve özgürlük bulamadıklarını paylaştı.

Hekimoğlu, “Çalışanların sesine kulak vermek ve onları gerçekten desteklemek, kurum kültürünü dönüştürmenin en güçlü yolu” dedi. Araştırmanın, işverenlere yol göstererek sürdürülebilir başarıya katkı sağlamayı hedeflediğini belirtti.

Paylaşın

Her Dört Üniversite Mezunundan Biri İşsiz

OECD’nin “Bir Bakışta Eğitim 2025” raporu göre; Türkiye’de 25 – 64 yaş aralığında yer alan üniversite mezunlarının yüzde 24,6’sı işsiz. Bu oran lise mezunlarında yüzde 37’ye kadar yükseliyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) her yıl yayımlanan “Bir Bakışta Eğitim 2025” raporu, Türkiye’nin eğitim ve istihdam alanındaki çarpıcı verilerini ortaya koydu. Rapora göre, Türkiye’de 18-24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 31,3’ü ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Bu oran, OECD ülkelerinin ortalaması olan yüzde 14,1’in neredeyse iki katı.

Raporda dikkat çeken bir diğer önemli bulgu ise Türkiye’nin, hem lise hem de üniversite mezunları için OECD ülkeleri arasındaki en düşük istihdam oranına sahip olması. Lise mezunlarında istihdam oranı sadece yüzde 63 (OECD ortalaması yüzde 77,6), üniversite mezunlarında ise yüzde 75,4 (OECD ortalaması yüzde 87,1) olarak kaydedildi. 25-64 yaş aralığındaki üniversite mezunlarının ise yüzde 24,6’sı işsiz.

Türkiye’de ne eğitimde ne de istihdamda olan genç kadınların oranı yüzde 41,6 ile erkeklerin (yüzde 22,1) neredeyse iki katı. Bu durum, OECD ortalamasındaki 1,5 puanlık farkın çok üzerinde.

Eğitim sistemine bakıldığında ise, Türkiye’de yükseköğretime yeni başlayan öğrencilerin yüzde 42’si ortaöğretim sonrası en az bir yıl gecikmeyle üniversiteye başlıyor. Ancak, üniversitelerin ilk yılında okulu bırakma oranı sadece yüzde 1 olarak ölçüldü ki bu oran OECD ortalaması olan yüzde 13’ün oldukça altında.

Rapora göre Türkiye’de ilkokul düzeyinde okul tatilleri yılda 15 hafta sürerken, bu süre OECD genelinde 13,5 hafta olarak belirlenmiş durumda. Eğitim alanında ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, uzun tatiller ve mezunların istihdamındaki yetersizlikler, ülkenin eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu temel sorunlar olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Son Sekiz Ayda Bin 359 İşçi İş Kazalarında Yaşamını Yitirdi

2025 yılının ilk sekiz ayında en az bin 359 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Sanayi, inşaat, taşımacılık, konaklama ve tarım işkolları ise en fazla ölümün meydana geldiği işkollarında oldu.

Haber Merkezi / Ocak ayında 180 işçi, Şubat ayında 124 işçi, Mart ayında 159 işçi, Nisan ayında 156 işçi, Mayıs ayında 178 işçi, Haziran ayında 164 işçi, Temmuz ayında 206 işçi ve Ağustos ayında 192 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) Ağustos 2025 İş Cinayetleri Raporu’nu yayınladı. Buna göre; Ağustos ayında en az 192 işçi, iş cinayetlerinde hayatlarını kaybetti. Böylelikle 2025’in ilk sekiz ayında iş cinayeti sayısı (Ocak 180, Şubat 124, Mart 159, Nisan 156, Mayıs 178, Haziran 164, Ağustos 192) 1359’a ulaştı.

Ağustos ayındaki iş cinayetlerine sektörel olarak bakıldığında sanayide 60 işçi, tarımda 45 işçi, inşaatta 44 işçi ve hizmette 43 işçi hayatını kaybetti.

Ağustos ayında iş kazalarında hayatını kaybedenlerin en az 13’ü çocuktu. Ölen çocukların altısı tarım, ikisi metal, biri ticaret, biri büro, biri enerji, biri konaklama ve biri genel işler işkollarında çalışıyordu. İş cinayetlerinde ölenlerin 19’u kadın işçiydi. Ölen kadınların on biri tarım, üçü genel işler, ikisi ticaret, biri eğitim, biri büro ve biri konaklama işkollarında çalışıyordu.

Ağustos ayında iş cinayetlerinin işkollarına göre dağılımı şöyle: Tarım, Orman işkolunda 45 emekçi (18 işçi ve 27 çiftçi); İnşaat, Yol işkolunda 42 işçi; Taşımacılık işkolunda 20 işçi; Belediye, Genel İşler işkolunda 17 işçi; Ticaret, Büro, Eğitim, Sinema işkolunda 13 işçi; Metal işkolunda 8 işçi; Enerji işkolunda 8 işçi; Madencilik işkolunda 7 işçi; Gıda, Şeker işkolunda 6 işçi; Petro-Kimya, Lastik işkolunda 5 işçi; Tekstil, Deri işkolunda 4 işçi; Gemi, Tersane, Deniz, Liman işkolunda 3 işçi; Konaklama, Eğlence işkolunda 3 işçi; Çimento, Toprak, Cam işkolunda 2 işçi; Banka, Finans, Sigorta işkolunda 1 işçi; Sağlık, Sosyal Hizmetler işkolunda 1 işçi; Savunma, Güvenlik işkolunda 1 işçi; Elimizdeki veriler ışığında çalıştığı işkolunu belirleyemediğimiz 6 işçi.

Ağustos ayında iş cinayetlerinin nedenlerine göre dağılımı şöyle: Trafik, Servis Kazası nedeniyle 39 işçi; Yüksekten Düşme nedeniyle 32 işçi; Ezilme, Göçük nedeniyle 31 işçi; Kalp Krizi, Beyin Kanaması nedeniyle 25 işçi; Elektrik Çarpması nedeniyle 19 işçi; Şiddet nedeniyle 12 işçi; Zehirlenme, Boğulma nedeniyle 6 işçi; Patlama, Yanma nedeniyle 5 işçi; Nesne Çarpması, Düşmesi nedeniyle 5 işçi; İntihar nedeniyle 5 işçi; Diğer nedenlerden dolayı 13 işçi.

Ağustos ayında iş cinayetlerinin yaş gruplarına göre dağılımı şöyle: 14 yaş ve altı 6 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 7 çocuk/genç işçi, 18-29 yaş arası 35 işçi, 30-49 yaş arası 75 işçi, 50-64 yaş arası 51 işçi, 65 yaş ve üstü 16 işçi,
yaşı bilinmeyen 2 işçi.

Ağustos ayında Türkiye’nin 54 şehrinde ve yurtdışında bir ülkede (kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışan) iş cinayeti gerçekleştiği tespit edildi: 20 ölüm İstanbul’da; 9 ölüm Antalya’da; 8 ölüm Sivas’ta; 7 ölüm Giresun’da; 6’şar ölüm Balıkesir, Kahramanmaraş, Muğla ve Samsun’da; 5’er ölüm Kocaeli ve Şanlıurfa’da; 4’er ölüm Çorum, Denizli, Diyarbakır, İzmir, Kayseri, Manisa, Mersin, Rize, Sakarya ve Tekirdağ’da; 3’er ölüm Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Eskişehir, Konya, Malatya, Ordu, Şırnak ve Trabzon’da; 2’şer ölüm Adıyaman, Aksaray, Bolu, Erzincan, Erzurum, Hatay, Isparta, Kastamonu, Osmaniye, Uşak, Zonguldak ve Irak’ta; 1’er ölüm Afyon, Ağrı, Amasya, Bartın, Batman, Bitlis, Çankırı, Düzce, Elazığ, Hakkari, Karaman, Kars, Kırıkkale, Kütahya, Mardin, Muş, Nevşehir, Niğde, Sinop ve Yozgat’ta meydana geldi.

Paylaşın

Okula Başlama Masrafı Asgari Ücretin Üç Katı

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, alnızca okula başlama maliyetinin asgari ücretin 3 katına çıktığını vurgulayarak, “Eğitim ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Velilerin kara kara düşündüğü bir tablo ile karşı karşıyayız” dedi.

Yeni eğitim-öğretim yılı, milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmen için başlıyor. Okulların açılmasıyla birlikte beslenmeden ulaşıma, kırtasiye giderlerinden eğitim kurumlarının fiziki koşullarına kadar pek çok başlık yeniden gündeme taşındı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da eğitimde yaşanan yapısal sorunları ve veliler ile öğrenciler üzerinde artan ekonomik yükleri Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programında değerlendirdi. Özbay, şunları söyledi:

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm paydaşlar için sorunlarla başladığını belirten Özbay, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleştiğini, velilerin ekonomik yük altında ezildiğini, öğretmen ve eğitim emekçilerinin ise yetersiz koşullar ile karşı karşıya olduğunu dile getirdi:

“Okullar açılırken öğretmeni, eğitim çalışanı, velisi, öğrencisi dertlenmiş durumda. Sorunları ile bir kez daha eğitim ortamlarında baş başa bırakılacakları bir süreci yaşıyoruz. Eğitimin bütün yükünün velinin sırtına, ailelerin cüzdanına yüklendiği bir süreç. Eğitim emekçileri, öğretmenler, eğitim çalışanları açısından da hem çalıştıkları ortamın yetersizliği hem de ekonomik açıdan, mesleki açıdan sorunlarla beraber başlıyor.

Eğitimin ülkede artık tamamen bir ayrıcalık haline dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’de eğitim hakkına ulaşmak tamamen velilerin cüzdanı ile alakalı bir durum. Öğretmenin, eğitim çalışanının mesleki itibarının yerle bir edildiği bir süreci yaşıyoruz. Ekonomik olarak daha da fazla yoksullaştığını, yoksulluğun daha da derinleştiğini görüyoruz.

Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konu olan eğitimdeki sorunlar aslında ülkenin en esaslı sorunu olarak görülmesi lazım. 20 milyona yakın öğrenciden bahsediyoruz. Gençlerin bir ülkenin geleceği olduğu şiarından yola çıktığımızda eğitim ortamlarındaki birçok yoksunlukları da aslında ülkenin geleceğindeki yoksunlukları, eksiklikleri de beraberinde getirecek.”

Özbay, kayıt parası, servis, kırtasiye ve giyim masraflarının asgari ücretin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Velilerin yalnızca okul başlangıcında bile büyük bir mali yük altına girdiğini söyleyen Özbay, şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle veliler kayıt parasıyla karşılaşıyor. 3 bin lira isteyen de, yüz bin lira isteyen de var. Türkiye’de eğitim tamamen taşımalı hale gelmiş. Servislerde kısa ve uzun mesafeye göre rakamlar değişiyor. Kısa mesafede 30 bin, uzun mesafede 45 bin liralara da yıllık ücretlerin olduğunu görüyoruz. Kırtasiye ihtiyaçları var; 5 bin lira gibi. Tabii bu söylediğim rakamlar minimum rakamlar.

Ortalama rakamları aldığımızda; çocuğun kırtasiye, giyim ihtiyacını karşılasa asgari ücretin yüzde 80’inden fazla bir ücret çıkıyor. Bugün asgari ücretli maaşı ile çocuğunun okula başlangıcını karşılayamıyor. Buna servis de girerse, peşin ödemeye kalktığında asgari ücretin 2-3 katı rakamlar ortaya çıkıyor. Bugün çalışanların yüzde 40’ı asgari ücret ya da ona yakın ücretle çalışıyor. Bu ortamda yalnızca okula başlama maliyeti, servis de devreye girerse 2-3 katı üzerinde olduğunu görüyoruz.

Bir de bunun okula gittiğinde kantin masrafı var. Bu beslenme değil, yalnızca çocuğun midesine bir şey gitmesi. En az 100 lira. O nedenle eğitim çok ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Her okul döneminde velilerin artık kara kara düşündüğü, çocuğunun okula gidişinden, dönüşünden mutlu olmadığı kara bir tablo ile karşı karşıyayız. Asgari ücretli ağırlıklı yaşam standardının olduğu bir ülkede ücretlerin okula başlama masraflarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.”

Velilerden ‘bağış’ adı altında zorunlu ödemeler alındığını dile getiren Özbay, bunun aslında açıkça kayıt parası olduğunu söyledi. Okul yöneticileri ve öğretmenlerin de Bakanlığın yetersiz bütçesi nedeniyle bu sisteme mecbur bırakıldığını kaydeden Özbay, şöyle konuştu:

“Eğitim bir hak olmaktan çıktı. Tamamen bir ayrıcalık. Ciddi rakamlar harcayarak eğitim almaya çalışan 1 milyonun üzerinde çocuğumuz olduğu özel okul sistemi var. Bunun yanında devlet okullarına geldiğimizde devletin, yani aslında siyasi iktidarın bir tercihi bu, ayırdığı bütçenin okulların ve oradaki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Her adım paralı hale geldi. Bakıyoruz ki okula kayıt da bir sorun ile karşı karşıya kalıyor.

Adına kayıt parası denmiyor ama ‘bağış’ adı altında ya da çeşitli kurumlara, şirketlere yapılan yardım adı altında aslında birebir kayıt parası alınıyor. Sizin aracılığınızla sesleneyim, hodri meydan; bütün Okul-Aile Birlikleri’nin hesaplarını inceleyelim. O okulların iş birliği içerisinde oldukları, kırtasiyeleri, temizlik şirketlerini inceleyelim. Bunların hesaplarına nerelerden para gitmiş, bu kadar yüklü para gitmesinin sebebi ne? Anayasanızda güvence altına aldığınız, en temel insan hakkı olan eğitim hakkında yurttaşlar neden bağış yapmak zorunda kalır?

Bunun aslında bağış değil bir zorundalık olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun adı çok net kayıt parası. Bu kayıt parası dediğimiz sistemi oradaki okul müdürü ve öğretmene mi yükleyeceğiz? Tabii ki hayır. Çünkü okul müdürü ve öğretmen de okulun temel ihtiyaçları karşılanamadığı için aslında Milli Eğitim Bakanlığı’nın mecbur bıraktığı bir sisteme maalesef ki uyum sağlamış oluyor. Yani kendi mesleğinin dışında, bir nevi tahsildara dönüşmüş oluyor.”

‘Eğitim kurumları ticarethaneye dönüşmüş halde’

Özel okulların sayısındaki artışı eleştiren Özbay, devlet okullarının ise kalabalık sınıflar, yetersiz temizlik ve güvenlik gibi sorunlarla baş başa bırakıldığını ifade etti. Eğitimin metalaştığını ve ticarethaneye dönüştüğünü söyleyen Özbay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ile paranın yan yana gelmesi büyük bir utanç. Bunun devlet tarafından sağlanması lazım, yani kamucu bir bakış açısına sahip olmak lazım. Özel okul diye okul olmaz. Çünkü velilerden, yurttaşlardan vergi alıyorsunuz. Bu verginin karşılığında ilk sağlayacağınız hak eğitim, sağlık. Bunlar devletin asli görevlerindendir. Ama maalesef eğitim bizde tamamen metalaşmış durumda. Eğitim kurumları adeta ticarethaneye dönüşmüş durumda.

Özel okulların olmadığı bir sistemi var etmek gerekir. Cumhuriyetin temeli de bu. Çünkü okullarda sadece bireyin akademik gelişimini sağlamıyorsunuz, okullarda yurttaş yetiştiriyorsunuz, o topluma insan yetiştiriyorsunuz. O nedenle onlara eşit eğitim hakkını sağlama zorunluluğunuz var. Peki neden yurttaşlar özel okullara yönleniyor? Kendi çocuğumdan bahsedeyim, şimdi ortaokula geçti.

Sınıfı 44 kişi. Özel okullarda 30 kişilik sınıf bulamazsınız. 50-60 kişilik okullar var. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, temizlenmeyen okullar, güvenlik görevlisi olmayan okullar var. Öğrencinin sosyal alanları yok. Temel ihtiyaçlar anlamında birçok eksiklikler var. Bu eksiklikler velilere mecburi bir istikamet oluşturuyor.”

Ailelerin eğitim harcamaları için kredi çekmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özbay, “Eskiden çocuklar okula başlarken evde bayram havası olurdu. Artık televizyon kanallarına bakın; en çok reklamı yapılan şey ne? Eğitim kredisi. Olay bu noktaya geldi. Türkiye ailelerin eğitime en çok para harcamak zorunda kaldığı ülkelerin başında geliyor. Kamunun buradan çekildiği, piyasalaşmanın ve gericiliğin içerisindeki kıskaçta can çekişen bir eğitim sisteminden bahsediyoruz” dedi.

Paylaşın

Yoksulluk Sınırı Asgari Ücretin Dört Katı

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapılması gereken aylık gıda harcaması tutarı yanı açlık sınırı 27 bin 111 liraya yükseldi.

Haber Merkezi / Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 88 bin 310 liraya çıktı.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) “Ağustos 2025 Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması” raporunu açıkladı.

Rapora göre, Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması 27 bin 111 lira olurken, diğer temel harcamalarla birlikte haneye girmesi gereken toplam gelir miktarı 88 bin 310 liraya ulaştı.

Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti ise aynı dönemde 34 bin 981 liraya yükseldi. Net asgari ücretin 22 bin 104 lira olduğu dikkate alındığında, tek bir bireyin yaşamını sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu tutarla mevcut gelir arasındaki fark 12 bin 877 liraya çıkmış durumda. Bu tablo, enflasyonun ücret artışlarını geride bıraktığını ve gelir erozyonunun sürdüğünü gösteriyor.

TÜRK-İŞ raporunda, “Bu farkı gidermeden yalnızca enflasyon oranında ücret artışı yapılması, yoksulluğun kalıcı hâle gelmesi anlamına gelir” denilerek, gelir düzeyinin insan onuruna yaraşır biçimde yeniden belirlenmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Ankara’daki dört kişilik bir ailenin gıda harcamalarındaki yıllık artış oranı yüzde 40,68 olarak ölçüldü. Yılın ilk sekiz ayında gıda fiyatlarındaki kümülatif artış yüzde 28,59’a ulaşırken, 12 aylık ortalama artış yüzde 41,46 oldu. En çok fiyat artışı görülen kalemler arasında çay, ıhlamur, salça ve pirinç öne çıktı. Ayçiçek yağı, tereyağı ve margarin fiyatlarında artış gözlemlenirken, zeytinyağında kısmi düşüş kaydedildi.

Raporda, dana eti fiyatlarında Et ve Süt Kurumu’nun düşük fiyatlı tedarik uygulamasına rağmen kayda değer bir düşüş yaşanmadığı belirtildi. Tavuk etinde yüzde 8’lik, yumurtada ve kuru baklagillerde ise sınırlı artışlar görüldü. Sebze fiyatları yükselirken meyvelerde kısmi düşüş yaşandı. Ortalama meyve-sebze fiyatı 82,59 TL olarak hesaplandı.

Ekmek fiyatındaki artış da dar gelirli vatandaşın mutfağını doğrudan etkiledi. Ankara’da 200 gram ekmek 12,5 TL’den 15 TL’ye yükselirken, bu yüzde 20’lik zam, temel beslenme giderlerinin daha da ağırlaşmasına yol açtı. Tahıl ürünleri grubunda ise en yüksek fiyat artışı pirinçte görüldü.

Paylaşın

Türkiye, Yoksullukta Avrupa Birincisi

Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri haline getiriyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan güncel verilere göre, Türkiye’de halkın önemli bir kesimi en temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor.

2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri hâline getiriyor.

2023’te aynı oran yüzde 45,8 düzeyindeydi. Bu 6,5 puanlık düşüş, görünürde olumlu bir değişimi işaret etse de, hala Türkiye’de milyonlarca insanın temel beslenme hakkından mahrum kaldığını ortaya koyuyor.

Verilere göre tablo, yoksulluk riski altındaki bireyler için çok daha karanlık. Medyan gelirin yüzde 60’ından daha az gelirle yaşamaya çalışan bu grupta, yeterli öğün tüketemeyenlerin oranı 2024’te yüzde 54,0 olarak kaydedildi. Bu oran 2023’te yüzde 58,5 idi. Yani yoksulların yarısından fazlası protein bazlı sağlıklı bir öğüne ulaşamıyor.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığına göre; Eurostat aynı zamanda şiddetli maddi ve sosyal yoksunluk (SMD) içinde yaşayan kesimin verilerini de açıkladı. Bu grupta iki günde bir et ya da eşdeğeri bir öğün yiyemeyenlerin oranı 2024 itibarıyla yüzde 57,9 seviyesinde.

Bu veriler, Türkiye’nin artık yalnızca yoksulluk altındaki kesimlerde değil, toplam nüfus bazında da Avrupa’nın en yüksek oranına sahip ülkesi olduğunu ortaya koyuyor. 2024 itibarıyla Türkiye, yüzde 39,3’lük oranla Avrupa genelinde ilk sıraya yerleşti. Onu izleyen Romanya’da bu oran yaklaşık yüzde 33, Bulgaristan’da ise yüzde 20 civarında.

Buna karşılık, Almanya’da iki günde bir protein içeren bir öğün tüketemeyenlerin oranı sadece yüzde 8,2, Fransa’da ise yüzde 7,9. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 8,3 seviyesinde. Yani Türkiye, AB ortalamasının yaklaşık beş katı kadar daha yüksek bir yoksunluk oranıyla dikkat çekiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) küresel et fiyatlarındaki rekor artışı ortaya koyan verileri, Türkiye’deki kırmızı et piyasasına da yansıdı. Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin kesimhane verilerine göre, Türkiye’de dana ve kuzu etinde yıllık fiyat artışları yüzde 30’u aştı. Dana bıçak yağsız etin kilogram fiyatı 452,57 TL’ye ulaştı. Bu rakam geçen yıla kıyasla yüzde 32,7 artış anlamına geliyor.

Bölgesel bazda en yüksek dana eti fiyatı 463,40 TL ile Karadeniz’de görülürken, en düşük fiyat 425,50 TL ile Ege Bölgesi’nde kaydedildi. Kuzu etinde de ortalama fiyat 476,06 TL oldu. Yıllık artış oranı yüzde 26,2’ye ulaşırken, Marmara ve Ege Bölgeleri 500 TL’yi aşan fiyatlarla öne çıktı.

Ankara Ticaret Borsası verileri ise dana butun 496,9 TL, karkas etin 460,33 TL ve dana kolun 416,1 TL’den işlem gördüğünü ortaya koydu. Türkiye’de kırmızı et fiyatlarındaki artış oranı, yıllık tüketici enflasyonunu aşarak dar gelirli tüketicinin alım gücünü zorlayan bir tablo oluşturdu.

Paylaşın

Memur Ve Memur Emeklisi Zam Oranı Belli Oldu

Memur ve memur emeklisine, 2026 yılının ilk 6 ayında yüzde 11, ikinci 6 ayında yüzde 7, 2027 yılının ilk 6 ayında yüzde 5, ikinci 6 ayında yüzde 4 zam yapılmasına karar verildi.

6 milyonu aşkın kamu emekçisi ve emeklisini ilgilendiren sekizinci dönem toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşma sağlanamayınca devreye giren Kamu Görevlileri Hakem Kurulu bugün dördüncü kez toplandı.

Toplantıya Sayıştay Başkanı Metin Yener başkanlık etti. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı Faruk Özçelik, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı İsmail İlhan Hatipoğlu, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakan Yardımcısı Burak Demiralp, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkan Yardımcısı İsa Atçeken, akademisyenler Prof. Dr. Fatih Uşan ve Prof. Dr. Erdinç Yazıcı, Memur-Sen Genel Sekreteri Mahmut Faruk Doğan, Türkiye Kamu-Sen Genel Başkan Yardımcısı Türkeş Güney ve Memur-Sen uzmanı Raşit Eğin toplantıya katılan isimlerdi.

Toplantı yaklaşık 1 saat sürdü. Konfederasyon temsilcileri ile kamu işveren temsilcileri, toplu sözleşmeyi müzakere etti. Toplantıda, kamu işvereni temsilcileri sadece 2026 için yüzde 11+7’lik teklif değiştirmedi. Sadece 2027’nin ilk 6 ayı için verilen yüzde 4’lük teklifi bir puan artırdı. Bu sırada kurulun yarın toplanmak üzere toplantıyı bitirdiği haberi geldi. Teklifin ardından Kamu-Sen ve Memur-Sen, Hakem Kurulundan çekildiklerini açıkladı.

Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın “Uzlaşmazlıkla sonuçlanan toplu sözleşmede toplantı tutanağı ile kayıt altına aldığımız 58 kazanım Hakem Kurulunda oylandı. Verdiğimiz tepkiler ve Hakem Kurulundaki ısrarımızla bazı olumlu adımlar atıldı ama bunlar sorunu çözmez. Hakem Kurulundan çekildik” dedi.

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci de “Toplu sözleşme görüşmelerinin tüm kurum ve kurullarıyla işletilmesi, kamu çalışanlarının haklarının ilerletilmesi, sorunlarının çözülmesi için bütün gayretimizi gösterdik. Ancak gelinen süreçte Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun tekliflerinin kamu görevlilerinin sorunlarını çözmeye, beklentilerini karşılamaya yeterli olmadığı, bütün iyi niyetimize rağmen kamu işveren tarafının bu konuda olumlu bir adım atmaması nedeniyle Kamu Görevlileri Hakem Kurulu toplantısından çekildik.” diye açıklama yaptı.

İki konfederasyonun çekilmesiyle masada memur tarafı kalmadı. Ancak daha sonra kurulun yeni teklifi teklifi kabul ettiği haberi geldi. Böylelikle memur maaşları ile memur emeklisi aylıklarına 2026’nın ilk 6 ayında yüzde 11, ikinci 6 ayında yüzde 7, 2027’nin ilk 6 ayında yüzde 5, ikinci 6 ayında yüzde 4 zam yapılmasına karar verdi. Memurun karara itiraz hakkı bulunmuyor.

Karar nasıl çıktı?

Kamu Görevlileri Hakem Kurulu, 11 üyeden oluşuyordu. 11 kişiden 6’sı hükümet tarafından seçilirken, 5 üye sendikalar tarafından seçiliyordu. Kurul, başkanın çağrısı üzerine başkan dahil en az 8 üyenin katılımı ile toplanabiliyordu. Ancak sendikaların masadan kalkmasıyla bir sonraki toplantıda yeter çoğunluğu sağlanamayacaktı.

Bu nedenle de memurun mali ve sosyal haklara ilişkin düzenlemeleri doğrudan kanunla, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından yapılması gerekiyordu.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Eş Genel Başkanı Mehmet Sıddık Akın X’te, sendikaların karar aşamasında masadan çekildiğini, bu nedenle toplantının yeter sayısı ile başlatıldığını, bu nedenle de kurulun karar verme hakkına sahip olduğunu ifade etti.

Paylaşın

Türkiye’nin Kaymağını Yüzde 1 Yiyor

Türkiye’deki hanehalklarının yüzde 1,1’i en üst seviyede, yüzde 11,0’ı üst seviyede, yüzde 16,4’ü üst altı seviyede, yüzde 19,7’si üst orta seviyede, yüzde 16,5’i alt orta seviyede, yüzde 18,6’sı alt seviyede, yüzde 16,7’si ise en alt seviyede yer aldı.

Haber Merkezi / İllere göre dağılıma bakıldığında İstanbul, Ankara ve İzmir, üst düzey sosyoekonomik grupların yoğun olduğu merkezler olarak öne çıkıyor. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 28,6’sı İstanbul’da, yüzde 11,5’i Ankara’da, yüzde 6,7’si İzmir’de, yüzde 3,9’u Bursa’da ve yüzde 3,3’ü Antalya’da bulunuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Sosyoekonomik Seviye 2023 verilerini yayınladı. Buna göre; Sosyoekonomik seviye gruplarına göre; Türkiye’deki hanehalklarının yüzde 1,1’i en üst seviyede, yüzde 11,0’ı üst seviyede, yüzde 16,4’ü üst altı seviyede, yüzde 19,7’si üst orta seviyede, yüzde 16,5’i alt orta seviyede, yüzde 18,6’sı alt seviyede, yüzde 16,7’si ise en alt seviyede yer aldı.

İllere göre dağılıma bakıldığında İstanbul, Ankara ve İzmir, üst düzey sosyoekonomik grupların yoğun olduğu merkezler olarak öne çıkıyor. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 28,6’sı İstanbul’da, yüzde 11,5’i Ankara’da, yüzde 6,7’si İzmir’de, yüzde 3,9’u Bursa’da ve yüzde 3,3’ü Antalya’da bulunuyor.

Ankara: En üst seviyede yüzde 2,5, üst seviyede yüzde 16,5, üst altı seviyede yüzde 20,0, üst orta seviyede yüzde 17,5, alt orta seviyede yüzde 17,4, alt seviyede yüzde 14,0, en alt seviyede yüzde 12,2.

İstanbul: En üst seviyede yüzde 2,4, üst seviyede yüzde 16,4, üst altı seviyede yüzde 19,0, üst orta seviyede yüzde 18,6, alt orta seviyede yüzde 17,2, alt seviyede yüzde 13,8, en alt seviyede yüzde 12,6.

İzmir: En üst seviyede yüzde 1,2, üst seviyede yüzde 12,4, üst altı seviyede yüzde 17,6, üst orta seviyede yüzde 18,8, alt orta seviyede yüzde 17,8, alt seviyede yüzde 17,1, en alt seviyede yüzde 15,0.

İlçeler bazında analizlerde en yüksek sosyoekonomik seviyeye sahip ilçe Ankara’nın Çankaya ilçesi oldu. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 4,1’i Çankaya’da, yüzde 2,4’ü Kadıköy’de (İstanbul) ve yüzde 1,9’u Yenimahalle’de (Ankara) yer alıyor.

Ortalama SES skoruna göre en yüksek yedi ilçe şu şekilde sıralandı:

Çankaya (Ankara)
Kadıköy (İstanbul)
Beşiktaş (İstanbul)
Etimesgut (Ankara)
Nilüfer (Bursa)
Bakırköy (İstanbul)
Güzelbahçe (İzmir)

SES skoru en düşük olan ilçeler ise; Çamoluk (Giresun), Derebucak (Konya), Doğanşar (Sivas), Felahiye (Kayseri), Dikmen (Sinop), Pınarbaşı (Kastamonu) ve Bayramören (Çankırı) olarak belirlendi.

Paylaşın

Türkiye’deki İşsiz Sayısı AB’nin İşsiz Sayısını Geride Bıraktı

Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre; Türkiye’deki geniş tanımlı işsiz sayısı tek başına tüm Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin toplam işsiz sayısını geride bıraktı.

AB’de işsizlik ortalaması yüzde 5,9 olarak ölçülürken, Türkiye’de iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayanların ve atıl işgücünün sayısını kapsayan geniş tanımlı işsizlik 13,8 milyona ulaştı. AB’nin tamamında haziran ayındaki toplam işsiz sayısı ise 12,967 milyon olarak kaydedildi.

Ekonomik daralma, artan iflaslar ve konkordatolar, Türkiye’deki işsizlik oranını yükseltmeye devam ediyor. Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre, Türkiye yüzde 8,6’lık işsizlik oranıyla Avrupa’da en yüksek işsizliğe sahip üçüncü ülke konumuna geldi. Türkiye’nin önünde yalnızca yüzde 10,4 ile İspanya ve yüzde 9,9 ile Finlandiya yer alıyor.

Rapora göre, Türkiye’deki geniş tanımlı işsiz sayısı tek başına tüm Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin toplam işsiz sayısını geride bıraktı. AB’de işsizlik ortalaması yüzde 5,9 olarak ölçülürken, Türkiye’de iş bulma umudunu yitirdiği için iş aramayanların ve atıl işgücünün sayısını kapsayan geniş tanımlı işsizlik 13,8 milyona ulaştı. AB’nin tamamında haziran ayındaki toplam işsiz sayısı ise 12,967 milyon olarak kaydedildi.

Haziran 2024’te yüzde 29,2 olan geniş tanımlı işsizlik oranı, Haziran 2025’te yüzde 32,9’a yükselerek son bir yılda 3,7 puan arttı. Aynı dönemde geniş tanımlı işsiz sayısı 11,7 milyondan 13,8 milyona çıkarak bir yılda 1 milyon 643 bin kişi daha işsizler ordusuna katıldı.

Paylaşın