Dünya’nın İç Çekirdeğinin Dönüşü Yavaşladı

Yeni yayınlanan bir araştırma, Dünya’nın iç çekirdeğinin gezegenin yüzeyine göre geriye doğru hareket ettiğini (yavaşladığını) kanıtladı. Bilim insanları, bu durumun büyük değişimlere neden olmayacağı görüşünde.

Yerbilimci Mark Abolins de şu ifadeleri kullanıyor: Dünya’nın manyetik alanı ve iç çekirdeğinin dönüşü her zaman değişiyor ancak bilim insanları yaklaşık son 190 yılda gözlemlenen değişikliklerin manyetik alanın koruyucu doğasına bir tehdit oluşturması için herhangi bir neden bulamadı.

Bilim insanları Dünya’nın iç çekirdeğinin yavaşladığını kanıtladı. Gezegenin büyük ölçüde demir ve nikelden oluşan katı iç çekirdeği, kendisini çevreleyen sıvı dış çekirdek nedeniyle Dünya’nın bütününden ayrı bir şekilde dönüyor.

Son yıllarda iç çekirdeğin yavaşladığına dair bulgular edinilirken, 2023’teki bir araştırmada bu katı yapının yaklaşık 70 yılda bir yön değiştirdiği bulunmuştu. Yeryüzünün yaklaşık 5 bin kilometre altında muazzam bir sıcaklığa sahip iç çekirdeği doğrudan gözlemlemek mümkün değil. Bu nedenle bilim insanları çekirdeğin hareketlerini anlamak için depremlerin sismik dalgalarından yararlanıyor.

Güney Kaliforniya Üniversitesi liderliğindeki bir araştırma ekibi, diğer çalışmalardan farklı olarak yinelenen depremleri ve dalga biçimlerini analiz etti. Yinelenen depremler aynı yerde meydana gelerek aynı sismogramları ortaya çıkaran sismik olayları ifade ediyor.

Araştırmacılar Güney Atlantik’teki Güney Sandwich Adaları çevresinde 1991-2023 döneminde kaydedilen bu türden 121 depremin ölçümlerinin yanı sıra çeşitli nükleer testlerden elde edilen verileri inceledi. Dalgalardaki değişimlere bakarak iç çekirdeğin hareketlerini anlayan ekip, bu yapının yaklaşık 2010’dan beri Dünya yüzeyinden biraz daha yavaş döndüğünü saptadı.

Önde gelen hakemli bilimsel dergi Nature’da 12 Haziran’da yayımlanan makalenin yazarlarından John Vidale “Böyle bir değişim yaşandığını gösteren sismogramları ilk gördüğümde afalladım” diyor: Fakat aynı örüntüye işaret eden iki düzine gözlem daha bulduğumuzda bu sonuç kaçınılmaz oldu.

Bilim insanları bu yavaşlamaya dış çekirdekteki çalkalanma veya mantodan kaynaklanan kütleçekim kuvvetinin yol açtığını düşünüyor. “İç çekirdek onlarca yıldır ilk kez yavaşladı” ifadelerini kullanan Vidale şöyle ekliyor: Diğer bilim insanları da yakın zamanda benzer ve farklı modeller öne sürdü ancak bizim son çalışmamız en ikna edici çözümü sunuyor.

Böyle bir durumun yaratacağı etki kesin olarak bilinmese de bilim insanları büyük değişimler yaşanmayacağı görüşünde. Vidale günlerin uzunluğunun saniyenin binde biri kadar değişebileceğini söylüyor. Bu duruma iç çekirdeğin, Dünya yüzeyinden daha yavaş dönmesi yol açarken, 2023’te Nature Geoscience’ta yayımlanan çalışmada da benzer bir etkiden bahsedilmişti.

Bu araştırmada iç çekirdeğin belirli aralıklarla yavaşlayıp durakladığı ve ters yöne dönmeye başladığı bulunmuştu. Bu yapının 2009’dan beri yüzeyden daha yavaş ve batıya doğru döndüğünü tespit eden araştırma, yeni çalışmanın bulgularıyla örtüşüyor.

Middle Tennessee Eyalet Üniversitesi’nden yerbilimci Mark Abolins de şu ifadeleri kullanıyor: Dünya’nın manyetik alanı ve iç çekirdeğinin dönüşü her zaman değişiyor ancak bilim insanları yaklaşık son 190 yılda gözlemlenen değişikliklerin manyetik alanın koruyucu doğasına bir tehdit oluşturması için herhangi bir neden bulamadı.

Dünya’yı Güneş rüzgarlarından koruyan ve yaşam için elzem sayılan manyetik alan, sıvı dış çekirdek tarafından oluşturuluyor.

İç çekirdek bir gün duracak mı?

Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce oluşan Dünya’nın sıvı ve gaz parçacıklarından meydana gelen yapısı zaman içinde soğuyarak gezegeni bugünkü haline getirdi. Bu süreçte demir gibi ağır elementler de iç çekirdeği oluşturdu. İç çekirdeğin ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmese de çoğu bilim insanı yaklaşık 1 milyar yıl önceye işaret ediyor.

Her ne kadar hâlâ gizemini koruyan bir yapı olsa da bilim insanları çekirdeğin çok uzun bir süre boyunca durmayacağını söylüyor. Zaman içinde iç çekirdeği saran sıvı dış çekirdeğin katılaşmasıyla manyetik alan yok olacak ve Dünya’daki yaşam sona erecek. Ancak böyle bir şeyin yaşanmasına en az milyonlarca yıl var.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Mars’taki Yaşam Arayışları Boşa Mı Çıkacak?

Geçmişte yaşam için uygun koşulların var olduğuna veya olmuş olduğuna dair kanıtların arandığı Kızıl Gezegen’de (Mars) bulunan suyun farklı bir açıklaması olabilir.

Independent Türkçe’nin aktardığına göre; Bilim insanları Mars’ın güney kutbundaki buz tabakasının altında sıvı halde su bulunmasının pek mümkün görünmediğini öne sürdü.

Kızıl Gezegen’in yüzeyinde milyonlarca yıl önce su olduğu tahmin ediliyor. Ancak gezegen artık yüzeyinde sıvı halde su barındıracak durumda olmadığından gökbilimciler yerin altındaki işaretleri arıyor.

Avrupa Uzay Ajansı’nın uzay aracı Mars Express’in 2018’de Mars’ın güney kutbundaki buz tabakasına gönderdiği radar sinyalinin güçlü bir şekilde geri yansıması, yüzeyin altında su olduğuna dair teorileri desteklemişti.

Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacılar buz yüzeyindeki desenleri inceleyerek bunların buzul altı gölüne işaret ediyor olabileceği sonucuna varmıştı.

Bir gökcismindeki sıvı suyun varlığı mikroorganizmaların, yani yaşamın mevcut olabileceğinin güçlü bir göstergesi kabul ediliyor.

Fakat ABD’deki Cornell Üniversitesi’nden bilim insanlarına göre Mars Express’in bulgularının farklı bir şekilde açıklanması mümkün.

Bilgisayar simülasyonlarından yararlanan ekip, su buzundaki küçük değişimlerin radar dalgalarında parazite yol açarak sıvı su izlenimi veren yansımalar üretebileceğini buldu.

Science Advances adlı hakemli dergide 7 Haziran’da yayımlanan çalışmanın başyazarı Daniel Lalich “Aşağıda sıvı su bulunmasının imkansız olduğunu söyleyemem fakat aynı gözlemi o kadar ileriye gitmeden, orada zaten var olduğunu bildiğimiz mekanizma ve maddeleri kullanarak yapmanın çok daha basit yolları olduğunu gösteriyoruz” ifadelerini kullanıyor.

Sadece şans eseri bir şekilde radarda gözlemlenen sinyalin aynısı yaratılabilir.

Mars’ın iki kutbunda tıpkı Dünya gibi kalın bir buz tabakası var. Mars Express’in gözlemlerini inceleyen bilim insanları, güney kutbundaki tabakanın neredeyse 1,5 kilometre altında başlayan yaklaşık 20 kilometre genişlikte bir göl olabileceği sonucuna varmıştı.

Bu su kütlesinin, Antarktika’daki buz yüzeyinin 4 kilometre kadar altındaki Vostok Gölü’ne benzediği öne sürülüyor.

Öte yandan yeni araştırmayı yürüten ekip, parlak radar yansımaları Dünya’da buzul altı gölün belirtisi olsa da Mars’taki sıcaklık ve basınç koşullarının çok farklı olduğunu söylüyor.

Lalich, “Yüzeyin biraz yakınında bile sıvı su olabileceği fikri gerçekten heyecan verici olurdu” diyerek ekliyor: Ama ben orada böyle bir şey olduğunu sanmıyorum.

Telegraph’ın aktardığı üzere Cambridge Üniversitesi’ndeki araştırmacılar yeni çalışmayı henüz incelemedi fakat gözlemlerinin, radardaki bozulmayla açıklanamayacağını düşünüyor.

Paylaşın

Dikkat Çeken Keşif: Yaşam Sanılandan Daha Önce Başlamış Olabilir

Cambridge Üniversitesi’nden bilim insanlarının yaptığı yeni araştırma, yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor. Araştırma, evrendeki yaşama uygun koşulların sanılandan çok daha önce mevcut olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan araştırma, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Standart teoriye göre yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama’yla oluşan evren ilk dönemlerinde, neredeyse tamamen hidrojen ve helyumdan meydana gelirken çok az miktarda lityumu da barındırıyordu.

Daha ağır elementlerse yıldızların içinde oluşarak bu gökcisimlerinin ömrünün sonunda geçirdiği süpernova patlamasıyla evrene saçıldı. Zaman içinde bu elementlerin miktarının artmasıyla gezegenler ve yaşama uygun koşullar oluşmaya başladı.

Toz parçacıklarına dönüşerek ilk gezegenleri yaratan karbon, aynı zamanda yaşamın temel bileşenleri arasında yer alıyor. Karbonun yüksek miktarlara çıkmasının Büyük Patlama’dan yaklaşık 1 milyar yıl sonra gerçekleştiği düşünülüyordu.

Ancak Cambridge Üniversitesi’nden bir ekibin liderliğinde yürütülen yeni araştırma bu düşünceye ve yaşama uygun koşulların başlangıcına dair bilinenlere meydan okuyor.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanan gökbilimciler evren yaklaşık 350 milyon yaşındayken oluşan bir galaksiyi inceledi. Bugüne kadar gözlemlenen en uzak 5. galaksi olan bu gökada, Samanyolu’ndan 100 bin kat daha küçük.

Halihazırda ön baskı versiyonu yayımlanan ve yakında Astronomy & Astrophysics adlı hakemli dergide çıkacak makalenin başyazarı Dr. Francesco D’Eugenio “Gözlemlediğimiz sırada sadece bir galaksi embriyosuydu fakat Samanyolu kadar büyük bir şeye dönüşebilir” diyor ve ekliyor: Ancak bu kadar genç bir galaksiye göre muazzam boyutta.

Teleskobun Yakın Kızılötesi Spektrograf (Near Infrared Spectrograph/NIRSpec) adlı cihazı bu genç galaksiden gelen ışığı analiz etti. Bu sayede galaksideki elementleri tespit etme imkanı bulan araştırmacılar karbonun yanı sıra belli belirsiz oksijen ve neonla karşılaştı. Bu iki elementin varlığının doğrulanması için başka çalışmalara ihtiyaç var.

Bilinen yaşamın yapıtaşları arasında yer alan karbonun, evrenin bu kadar eski bir döneminde gözlemlenmesi, yaşama uygun koşulların düşünülenden çok daha önce var olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan bulgular, Dünya’da 3,7 milyar yıl önce başladığı kabul edilen yaşamın tarihine dair bilinenleri değiştirmiyor.

Çalışmanın ortak yazarı Prof. Roberto Maiolino “Bu, hidrojenden daha ağır bir elemente dair bugüne kadar elde edilen en eski bulgu” diyor. Gelişmeyi “muazzam bir keşif” diye adlandıran Prof. Maiolino şöyle ekliyor: Bu kadar uzak bir galakside büyük miktarda karbon bulunması, yaşamın evrenin çok erken dönemlerinde, kozmik şafağa çok yakın bir zamanda ortaya çıkmış olabileceğine işaret ediyor.

Öte yandan Paris (Sorbonne) Üniversitesi’nden astrofizikçi Dr. Rafael Alves Batista bu sonuca hemen varılamayacağı görüşünde. Araştırmada yer almayan Dr. Batista bulguları ileriye doğru büyük bir sıçrama diye nitelendirse de “Benim yapacağım bir sıçrama değil” diyor:

“Bu erken yıldızların çoğu çok büyük kütleli olduğundan çok hızlı ölüyorlar. Gezegenler var olsa bile, yaşam için gerekli koşulları barındırdıklarına dair pek iyimser değilim. Bulgular çok ilginç ancak bir sonuca varmak için yeterli olduklarını sanmıyorum.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Z Kuşağının Neredeyse Yarısı “İkili Hayat” Yaşıyor

Özgünlüğe değer verdiği varsayılan bir nesil için bir şeyler yolunda gitmiyor… Yeni bir araştırmaya göre; Z kuşağının neredeyse yarısı, çevrimiçi ve çevrimdışı arasında “çifte bir hayat” yaşadığını düşünüyor.

Çin merkezli teknoloji firması Lenovo ve Britanyalı araştırma şirketi OnePoll’un çalışması, yaklaşık 2 bin Amerikalının katılımıyla gerçekleştirildi. Araştırmada katılımcı havuzunun Z, Y, X ve “baby boomers” kuşakları arasında eşit şekilde dağıtıldığı belirtildi.

Çalışmada, Z kuşağından katılımcıların yüzde 46’sının, çevrimiçi ortamlardaki kişilikleriyle gerçek dünyadaki karakterleri arasında büyük fark olduğunu söylediği ifade edildi. “Çifte hayat” yaşadığını söyleyenlerin oranı Y kuşağındakilerde yüzde 38, X kuşağındakilerde yüzde 18 ve “baby boomers” kuşağında yüzde 8 olarak belirlendi.

Ankette ayrıca katılımcılara, internetteki kişiliklerini herhangi bir aile üyesinden saklayıp saklamadıkları soruldu. Her beş kişiden biri buna “Evet” yanıtını verdi. Z kuşağından katılımcıların yüzde 31’i çevrimiçi dünyalarını ailelerinden gizlediğini itiraf ederken, bu oran Y kuşağında yüzde 27 oldu.

Buna ek olarak Z kuşağındakilerin yüzde 53’ü çevrimiçi platformlarda kendilerini daha iyi ifade edebildiğini belirtti. Y kuşağında buna katılanların oranı yüzde 49, X kuşağındaysa yüzde 35 olarak belirlendi. “Baby boomers” kuşağındakilerde oran yüzde 23’tü.

Lenovo’nun Kuzey Amerika biriminin pazarlamadan sorumlu genel müdürü Gerald Youngblood, çalışmanın sonuçlarına ilişkin şunları söyledi:

Dünyadaki gençlerin yaklaşık beşte birinin ruh sağlığı sorunu var, bu da küresel bir krizin yansıması. Bu sosyal deneyin, zihinsel sağlık adına birbirimizin dünyasını anlama ihtiyacına dair arkadaş ve aile arasında daha fazla diyalog kurulmasını sağlamasını umuyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Tarihi Keşif: Galaksi Oluşumu İlk Kez ‘Doğrudan’ Gözlemlendi

Bilim insanları, evrenin en eski üç galaksisinin doğuşunu gözlemlediler. Bu üç galaksinin her şeyi başlatan Büyük Patlama’dan yaklaşık 400 ila 600 milyon yıl sonra meydana geldiği tahmin ediyor. 

Büyük Patlama’dan sonra evren, hidrojen atomlarından oluşan opak bir bulut haline geldi. Sonraki birkaç yüz milyon yıl içinde ilk yıldızlar oluştu ve galaksiler halinde birleşti.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST), galaksi oluşumunu ilk kez “doğrudan” gözlemledi. Evrenin en eskilerinden olduğu düşünülen üç galaksi, kozmosun ilk dönemlerine ışık tutuyor.

JWST’nin gözlemlerini inceleyen araştırmacılar üç galaksinin evren sadece 400 ila 600 milyon yaşındayken oluştuğunu tahmin ediyor. Evrenin yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bunlar kozmosun ilk galaksileri arasında yer alıyor.

Bilim insanları, görüntülerde soluk kırmızı lekeler gibi görünen galaksilerin yaydığı ışığı farklı dalga boylarında inceledi. Bu analizin sonucunda ışığın, çok büyük miktardaki nötr hidrojen gazı tarafından emildiği tespit edildi.

Bu yoğun gaz kümesi galaksileri beslerken, bu sırada galaksiler ilk yıldızlarını bile henüz oluşturmamıştı. Science adlı hakemli dergide 23 Mayıs’ta yayımlanan araştırmanın ortak yazarı Darach Watson, “Bu gaz çok geniş bir alana yayılmış ve galaksinin çok büyük bir bölümünü kaplıyor olmalı” diyor.

Bu, galaksilerde nötr hidrojen gazının toplanmasını gördüğümüze işaret ediyor. Bu gaz daha sonra soğuyup, kümelenip yeni yıldızları oluşturacak.

Araştırmacılar bu galaksileri çevreleyen gazın, evrenin en eski elementlerinden olan hidrojen ve helyum dışında başka bir şey içermediği sonucuna vardı.

Standart modelde evreni oluşturduğu kabul edilen Büyük Patlama’dan sonraki birkaç yüz milyon yıl boyunca gazlar çoğunlukla opaktı. Galaksilerdeki yıldızların, çevrelerindeki gazın ısınıp iyonlaşmasını sağlamasıyla patlamadan yaklaşık 1 milyar yıl sonra evrendeki gazın tamamen şeffaf hale geldiği düşünülüyor.

Opak gazların hüküm sürdüğü bu dönemde meydana gelen galaksi ve yıldızların oluşumunu gözlemlemek pek sık gerçekleşmediğinden yeni çalışma önem arz ediyor.

Çalışmanın başyazarı Kasper Elm Heintz, “Bunların galaksi oluşumunun bugüne kadar gördüğümüz ilk ‘doğrudan’ görüntüleri olduğu söylenebilir” diyor.

James Webb bize daha önce erken galaksileri evrimlerinin sonraki aşamalarında gösterirken, burada onların doğumuna ve dolayısıyla evrendeki ilk yıldız sistemlerinin oluşumuna tanıklık ediyoruz.

Araştırmacılar ayrıca bu galaksilerde genç yıldızlar olduğunu da gözlemledi. Watson bu bulguyu “Büyük gaz rezervi görmemiz, galaksilerin henüz yıldızlarının çoğunu oluşturacak kadar zamanları olmadığını da gösteriyor” sözleriyle açıklıyor.

Bilim insanları yoğun gazın galaksilerin merkezine nasıl dağıldığını anlamak adına daha fazla araştırma yapmayı planlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya’ya Benzer Gezegen Keşfedildi: Yaşamı Barındırıyor Olabilir

Bilim insanları, Dünya’ya yakın boyutlarda Dünya’dan 40 ışık yılı uzaktaki Pisces Takımyıldızı’nda bir ötegezegen keşfetti. Ötegezegenin yaşamı barındırıyor olabileceği ifade edildi.

NASA’nın (ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu’nun (TESS) verileriyle tespit edilen Gliese 12 b adlı gezegenin yarıçapı Dünya ve Venüs’e çok yakın. İki ayrı araştırma ekibi bulgularını dün hakemli dergiler Monthly Notices of the Royal Astronomical Society ve The Astrophysical Journal Letters’ta yayımladı.

Gliese 12 b’nin yörüngesinde döndüğü yıldızı, Dünya’dan 40 ışık yılı uzaktaki Pisces Takımyıldızı’nda yer alıyor. Kırmızı cüce olan Gliese 12 adlı yıldız, Güneş’ten çok daha küçük ve soğuk.

Yıldızına çok yakın olan ötegezegen, bir dönüşünü yaklaşık 12,8 günde tamamlıyor. Güneş gibi bir yıldızın olduğu sistemde bu yakınlık gezegendeki yaşamı imkansız kılardı. Fakat Gliese 12 b, kırmızı cüce yıldızından Dünya’nın Güneş’ten aldığının sadece 1,6 katı kadar radyasyon alıyor.

Yeni keşfedilen gökcismi bu sayede yaşanabilir bölgede yer alsa da bu, yaşanabilir olduğunun kanıtı değil. Yaşanabilir bölge bir gezegenin yıldızına, sıvı halde su barındırmasına olanak tanıyacak bir mesafede yer almasını ifade ediyor: Suyu donduracak kadar uzak veya buharlaştıracak kadar yakın olmamalı.

Öte yandan Güneş Sistemi’nde Dünya gibi yaşanabilir bölgede bulunan Venüs, yaşamı destekleyecek koşullara sahip değil. Araştırmacılar Gliese 12 b üzerine yapılacak incelemelerin bunun nedeninin anlaşılmasına da katkı sağlayabileceğini umuyor.

Venüs’ün yüzey sıcaklığı 464 dereceyi bulurken, Dünya’da bu ortalama 15 derece. Gökbilimciler Gliese 12 b’nin yüzey sıcaklığınınsa 42 derece olduğunu tahmin ediyor.

Bu ötegezegenin yaşamı barındıracak koşullara sahip olması için atmosferinin de olması gerekiyor. Bunun belirlenmesi için daha fazla gözleme ihtiyaç duyulurken, Monthly Notices of the Royal Astronomical Society’de yayımlanan çalışmanın ortak yürütücüsü Shishir Dholakia şöyle diyor:

Gliese-12b, soğuk yıldızların yörüngesinde dönen Dünya büyüklüğündeki gezegenlerin atmosferlerini koruyup koruyamadığını inceleme açısından en iyi hedeflerden birini sunuyor. Bu, galaksimizdeki gezegenlerdeki yaşanabilirliğe dair anlayışımızı geliştirmede çok önemli bir adım.

Yaşam koşullarının sağlanması için gezegenin atmosferinin çok kalın olmaması gerekiyor. Araştırmacılar bunun tespiti için NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu’ndan yararlanmayı planlıyor fakat halihazırda ellerindeki veriler, ince bir atmosfere işaret ediyor.

Dholakia’nın ekip arkadaşı Vincent Van Eylen, ötegezegenin ya hiç atmosferi olmadığını ya da Dünya gibi bir atmosferi olduğunu düşünüyor. Van Eylen “Bazı gezegenlerin tüm gezegeni kaplayan çok kalın bir hidrojen atmosferine sahip olduğunu biliyoruz. Bu çok kalın gaz tabakası aslında yaşanabilirlik açısından kötü haber” diyerek şöyle ekliyor:

Genellikle bu gezegenler Dünya’nın iki ya da üç katı büyüklüğünde. Gliese 12 b, Dünya boyutunda, bu yüzden muhtemelen çok kalın bir atmosferi yok.

Bilim insanları Gliese 12 b’nin yaşama ev sahipliği yapma ihtimaline temkinli yaklaşıyor. Öte yandan bu alandaki araştırmalar açısından önemli olduğunun altını da çiziyorlar. Dholakia’yla beraber araştırmayı yürüten Larissa Palethorpe şöyle açıklıyor:

Araştırma sonuçları ne olursa olsun; Dünya yaşanabilir kalırken, Venüs’te bu olmadı ve Gliese-12b ikisinin arasında bir yerde. Dolayısıyla gezegenlerde yaşanabilirliğin nasıl işlediğini araştırma açısından Gliese-12b, çok iyi bir başlangıç noktası!

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından İnsanlık Tarihini Baştan Yazdıracak Keşif

Yaklaşık 500 bin yıllık olduğu tahmin edilen ahşap bir aletin kalıntıları bulundu. Alet, erken atalarımızın aslında düşündüğümüzden çok daha gelişmiş olduğunu ortaya koyuyor.

Arkeolog Larry Barham, keşfe ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu insanlar ahşaptan, düzenli olarak büyük ve kompleks aletler yapıyorlardı. Zekalarını, hayal güçlerini ve becerilerini kullanarak daha önce hiç görmedikleri, daha önce hiç var olmamış bir şey yarattılar…” ifadelerini kullandı.

Londra merkezli haftalık bilimsel dergi Nature’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, bilim insanları Zambiya’daki Kalambo Şelalelerinde yaklaşık 500 bin yıllık olduğu tahmin edilen ahşap bir aletin kalıntılarını buldu. Bölgeye özel toprak yapısı ve seller sonucu toprak altında kalan ahşap aletin çürümediği ve zamanına göre son derece gelişmiş olan formunu günümüze kadar taşıdığı belirtildi.

Nature’da yayınlanan çalışmaya göre bu alet, erken atalarımızın aslında düşündüğümüzden çok daha gelişmiş olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki, günümüzde baskın insan türü olan Homo Sapiens’in yayılmasından çok daha önceleri, tarih öncesi insanlar olan erken hominin türlerinin ahşap aletler kullandığı, bu keşif ile ortaya çıktı.

Araştırmada, Kızılötesi Uyarılmış Lüminesans (IRSL) adı verilen tarihleme tekniği kullanıldı. Bu teknik, uzmanların arka plandaki radyasyondan etkilenen nesnelerin içindeki minerallerin zamanını analiz etmelerine olanak tanıyor. Bu şekilde, güneş ışığına maruz kaldıktan sonra sıfırlanan eserlerin içinde hapsolmuş enerji miktarı, yaşı ölçmek için kullanılabiliyor.

Araştırmacılar bu şekilde, aletin 476 bin yaşında olduğunu ve Orta Pleistosen dönemine ait olduğunu tespit edebildi. Aletin Homo sapiens ortaya çıkmadan çok önce kullanıldığı göz önüne alındığında, homininlerin daha önce düşünülenden çok daha gelişmiş olduklarını gösteriyor.

Nature dergisine göre bu bulgu, “taş devri” tanımına ilişkin anlayışımızı bile değiştirebilir. Zira aletin yapımındaki karmaşıklık düzeyi, normalde mevcut çağ anlayışımızla ilişkilendirilenin ötesine geçiyor.

Çalışmanın baş arkeoloğu Larry Barham, bu çarpıcı keşif ile ilgili yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: “Bu insanlar ahşaptan, düzenli olarak büyük ve kompleks aletler yapıyorlardı. Zekalarını, hayal güçlerini ve becerilerini kullanarak daha önce hiç görmedikleri, daha önce hiç var olmamış bir şey yarattılar…”

(Kaynak: Cumhuriyet)

Paylaşın

Çığır Açan Araştırma: Volkanik Patlamalar Dinozorları Tavuğa Çevirdi

Yeni yayınlanan bir araştırma, volkanik patlamaların tavuklar gibi vücut ısısını kontrol edebilen ilk sıcakkanlı dinozorların 180 milyon yıl önce ortaya çıktığını ortaya koydu.

Araştırmanın yazarlarından Alfio Alessandro Chiarenza, “Analizlerimiz, yoğun volkanik faaliyetlerin küresel ısınmaya ve bitki gruplarının yok olmasına yol açtığı 183 milyon yıl önceki Jenkyns olayı sırasında, ana dinozor gruplarından bazılarının farklı iklimleri tercih ettiğini gösteriyor” dedi.

Chiarenza, “Belki de bu çevresel krizin sonucunda oluşan endotermi, teropodların ve kuş kalçalı dinozorların daha soğuk ortamlarda gelişmesini sağlayarak, büyümelerine ve daha fazla yavru üretmelerini mümkün kıldı” ifadelerini kullandı.

İspanya’daki Vigo Üniversitesi’yle Britanya’daki University College London ve Bristol Üniversitesi’nden araştırmacılar, vücut ısısını kontrol edebilen ilk sıcakkanlı dinozorların 180 milyon yıl önce ortaya çıktığını buldu.

Bilim insanları, neredeyse tüm memelilerde ve kuşlarda görülen bu özelliğin, Mezozoyik Zaman’ın Triyas’tan sonra gelen ikinci dönemi olan Jura’da yaşayan dinozorlarda ortaya çıktığını tespit etti.

Yaklaşık bin fosilin yanı sıra çeşitli iklim modellerinin ve dönemin coğrafi yapısının incelendiği araştırma, hakemli dergi Current Biology’de 15 Mayıs’ta yayımlandı.

Araştırmada, dinozorların üç ana grubundan ikisini oluşturan teropodlarla (T. rex ve Velociraptor) kuş kalçalı dinozorların (bitki yiyen Stegosaurus ve Triceratops’un akrabaları dahil) Erken Jura döneminde daha soğuk iklimlere gittiği görüldü.

Bilim insanları, bundan yola çıkarak söz konusu dinozorların endotermi, yani vücut ısısını metabolik şekilde dengeleme özelliği geliştirmiş olabileceğini saptadı. Buna karşılık Brontosaurus ve Diplodocus’u içeren diğer ana grubu oluşturan sauropodların daha sıcak bölgelerde kalmayı sürdürdüğü belirtildi.

Araştırmanın yazarlarından Alfio Alessandro Chiarenza, bulgularla ilgili şunları söyledi: Analizlerimiz, yoğun volkanik faaliyetlerin küresel ısınmaya ve bitki gruplarının yok olmasına yol açtığı 183 milyon yıl önceki Jenkyns olayı sırasında, ana dinozor gruplarından bazılarının farklı iklimleri tercih ettiğini gösteriyor.

Bu dönemde birçok yeni dinozor grubunun ortaya çıktığını belirten Chiarenza, “Belki de bu çevresel krizin sonucunda oluşan endotermi, teropodların ve kuş kalçalı dinozorların daha soğuk ortamlarda gelişmesini sağlayarak, büyümelerine ve daha fazla yavru üretmelerini mümkün kıldı” dedi.

Birleşik Krallık’ın kamu yayıncısı BBC’nin bilim dergisi Science Focus ise çalışmayı “Çığır açan araştırma, devasa volkanik patlamaların bazı dinozorları tavuğa çevirdiğini gösteriyor” başlığıyla paylaştı.

Chiarenza, dergiye açıklamasında bu volkanik patlamaların “küresel ekosistemler üzerinde böyle bir etki yaratabileceği ve dinozorların evrimini etkilemiş olabileceği gerçeği epey yeni bir bulgu” dedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Evrenin En Eski Yıldızları Samanyolu’nun Halesinde Keşfedildi

Bilim insanları, Samanyolu’nu halesinde galaksilerin şekillendiği ilk döneme ait 3 yıldızı keşfetti. Dünya’dan 30 bin ışıkyılı uzaklıkta olan yıldızların yaklaşık 12 ila 13 milyar yaşında olduğu tahmin ediliyor.

Bu yıldızların bir zamanlar kendi galaksilerine sahip olduğunu, daha sonra genişleyen Samanyolu Galaksisi tarafından emdiğine inanan bilim insanları, bu yıldızlardan daha fazla olabileceğini ifade ediyorlar.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) araştırmacı ve öğrenciler, Büyük Patlama’dan kısa süre sonra oluşan eski yıldızları ararken Las Campanas Gözlemevi’ne ait Magellan Kil Teleskobu’nun verilerinden yararlandı.

Bilim insanları, yıldızların içerdiği elementlere baktıktan sonra teleskobun 10 yıl önce gözlemlediği üç yıldızın kriterlerine uyduğunu fark etti. Evren ilk zamanlarında büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluştuğu için bu dönemde meydana gelen yıldızlar stronsiyum ve baryum gibi metalleri çok düşük miktarda barındırıyor.

İlk yıldızların, yaklaşık 13,8 milyar yaşındaki evren 100 milyon yaşındayken oluştuğu düşünülüyor. Araştırma ekibi, bu elementleri düşük miktarda içeren üç yıldızın 12 ila 13 milyar yaşında olduğu sonucuna vardı.

Galaksinin çevresindeki yıldız kümesini ifade eden Samanyolu halesindeki bu yıldızlar, Dünya’ya 30 bin ışık yılı uzakta bulunduğundan nispeten yakın kabul ediliyor.

Bulgularını Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli dergide dün yayımlayan ekip, yıldızların ilginç bir özelliğini de fark etti.

Metal bakımından fakir bu eski yıldızlar, haledeki diğer yıldızların tersi yönünde hareket ediyordu. Araştırmacılar bunun, üç gökcisminin başka bir galaksiden gelmesinden kaynaklandığını düşünüyor.

Araştırmanın ortak yazarı Anna Frebel, bu bulguyu şöyle açıklıyor: Yıldızların ekibin geri kalanına göre yanlış yöne gitmesinin tek yolu, yanlış yönde fırlatılmaları.

Bilim insanları hem metal miktarı hem de yanlış yönde gitmelerinden dolayı yıldızların bir zamanlar cüce galaksilerin parçası olduğu görüşünde. Samanyolu’na rasgele açılarla giren farklı galaksiler, geride bu üç yıldızı bırakmış olabilir. Milyarlarca yıl geçmesine karşın yönlerini değiştirmeyen bu yıldızlar çok hızlı hareket ediyor.

Haledeki diğer eski yıldızların da böyle bir davranış sergileyip sergilemediğini merak eden araştırmacılar, akışın tersi yönde ilerliyor gibi görünen 65 yıldız daha buldu. Daha önce gözlemlenen bu yıldızlar da stronsiyum ve baryumu çok düşük miktarlarda içeriyordu.

MIT’den astrofizikçi Frebel “İlginç bir şekilde hepsi epey hızlı; saniyede yüzlerce kilometre hızla yanlış yöne gidiyorlar” diyerek şöyle ekliyor: Kaçıyorlar! Bu durumun nedenini bilmiyoruz fakat bulmacanın bu parçasına ihtiyacımız vardı ve başladığımızda bunu pek tahmin edememiştim.

Bilim insanları Samanyolu’nda benzer özelliklere sahip yıldızları araştırmaya devam etmeyi planlıyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

’15 Yaşın Altındakiler İçin Sosyal Medya Yasaklanmalı’ Uyarısı

Fransız uzmanlar, sosyal medya kullanımının 15 yaşın altındakiler için yasaklanması ve bu yaşın üstündekilerin sadece Bluesky gibi etik platformlara erişebilmesi gerektiğini önerdi.

Uzmanlar, ayrıca 11 yaşın altındaki çocuklara cep telefonu verilmemesi ve 13 yaşın altındaki hiç kimsenin internet erişimi olan bir telefona sahip olmaması gerektiğini söyledi.

Uzmanlar, sosyal medyanın depresyon ve anksiyete için bir “risk faktörü” olabileceğini ve çocukların pornografik ve şiddet içeren içeriklere “endişe verici” düzeyde maruz kaldıklarını tespit ettiklerini kaydetti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından görevlendirilen bir uzman heyetine göre, üç yaşından küçük çocuklar ekran başında hiç vakit geçirmemeli ve altı yaşına kadar bu süre “güçlü bir şekilde sınırlandırılmalı.”

Euronews Türkçe’nin aktardığına göre; Heyet, ayrıca 11 yaşın altındaki çocuklara cep telefonu verilmemesi ve 13 yaşın altındaki hiç kimsenin internet erişimi olan bir telefona sahip olmaması gerektiğini söyledi.

Ayrıca sosyal medya kullanımının 15 yaşın altındakiler için yasaklanması ve bu yaşın üstündekilerin sadece Bluesky gibi etik platformlara erişebilmesi gerektiği bildirildi.

Dünya Sağlık Örgütü de ekran süresinin iki yaşına kadar tavsiye edilmediğini; iki yaş ve üstü için bir saatten fazla olmaması gerektiğini belirtiyor.

Fransa Cumhurbaşkanı geçtiğimiz hafta Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı açıklamada internette asgari yaşın 15 olmasından yana olduğunu söylemişti.

Raporda ayrıca teknoloji şirketlerinin “sonsuz kaydırma ve otomatik video başlatma” gibi uygulamaları da eleştirildi.

Uzmanlar, sosyal medyanın depresyon ve anksiyete için bir “risk faktörü” olabileceğini ve çocukların pornografik ve şiddet içeren içeriklere “endişe verici” düzeyde maruz kaldıklarını tespit ettiklerini kaydetti.

Raporda ayrıca “ekranların hem dolaylı hem de doğrudan olumsuz etkileri konusunda çok net bir fikir birliği” olduğu belirtildi.

Araştırmada, ekran başında geçirilen zamanın “çocukların sağlığı, gelişimi, toplumun geleceği açısından sonuçlar doğurduğu” ifade edildi.

Macron’un Rönesans partisi üyeleri geçen yıl çocuklarla çalışan kişilerin ekran başında geçirdikleri süre konusunda daha fazla eğitim almalarını ve kreş ve ilkokullarda ekran kullanımının daha fazla düzenlenmesini öngören bir yasa tasarısı sunmuştu.

Paylaşın