Berlin’de Sol Parti Zaferi: Elif Eralp Başbakanlık Yolunda

Almanya’nın başkenti Berlin’de 20 Eylül’de yapılan Eyalet Meclisi seçimlerini Sol Parti (Die Linke), Türkiye kökenli 45 yaşındaki Elif Eralp’in liderliğinde kazandı.

2023 seçimlerinde yüzde 12,2 oy alan parti, bu kez yüzde 25,7’ye ulaşarak Berlin’deki tarihinin en yüksek oy oranını elde etti. CDU yüzde 18,8 ile ikinci, AfD yüzde 16,3 ile üçüncü, Yeşiller yüzde 14,3 ve SPD yüzde 12,1 ile sonraki sıralarda yer aldı.

Berlin hem eyalet hem de şehir statüsünde olduğu için hükümetin başına geçecek isim aynı zamanda kentin Yönetici Belediye Başkanı olacak. Ancak Sol Parti tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamadı. Eralp’in bu göreve gelebilmesi için koalisyon kurması gerekiyor.

Sol Parti, SPD ve Yeşiller arasında üçlü bir koalisyon olasılığı öne çıkarken, SPD’nin Sol Parti’nin konut şirketlerinin kamulaştırılması önerisine mesafeli olması görüşmelerin önemli başlıklarından biri olacak.

Eralp seçim kampanyasını özellikle Berlin’deki yüksek kiralar ve uygun fiyatlı konut sorununa odakladı. Berlin’i daha yaşanabilir ve ekonomik olarak erişilebilir bir kent haline getirme sözü veren Eralp, özel konut şirketlerinin kamulaştırılması konusunda da adım atacağını açıkladı. Seçim sonrasında yaptığı açıklamada, Berlin’de konut şirketlerinin kamulaştırılması hedefini hayata geçirmek için çalışacağını söyledi.

Bu yaklaşımı nedeniyle Eralp, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile de karşılaştırıldı. Eralp, Mamdani’nin başarısından ders çıkardıklarını ve iki ekibin iletişim halinde olduğunu daha önce açıklamıştı.

Sığınmacı Bir Ailenin Kızı

1981’de Münih’te doğan Eralp, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Türkiye’den Almanya’ya iltica eden sosyalist ve sendikacı bir ailenin kızı. Çocukluğundan itibaren ailesiyle siyasi gösterilere katılan Eralp, 12 yaşında insan hakları avukatı olmaya karar verdi ve hukuk eğitimi aldı.

2010’da Berlin’e taşınan Eralp, 2010-2021 yılları arasında Federal Meclis’teki Sol Parti grubunda hukuk politikaları danışmanı olarak çalıştı. 2017’de partiye katıldı. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisi’nde milletvekili olan Eralp, 2024’ten beri Sol Parti meclis grubunun, 2025’ten beri ise Berlin teşkilatının başkan yardımcılığını yürütüyor.

Eralp, göçmenlerin siyasi katılımının artırılmasını da savunuyor. Almanya’da beş yıldan uzun süredir yaşayan herkesin yerel, eyalet ve federal seçimlerde oy kullanabilmesi gerektiğini belirten siyasetçi, bu konuda anayasa değişikliği için mücadele edeceğini söylüyor.

Berlin’de yeni dönem

Sol Parti’nin zaferiyle CDU-SPD koalisyonunun devam etmesi de mümkün olmaktan çıktı. SPD tarihinin Berlin’deki en düşük oy oranına gerilerken, AfD oylarını 2023’e göre önemli ölçüde artırarak yüzde 16,3’e yükseltti.

Eralp ise seçim gecesi yaptığı konuşmada, “Bugünden itibaren Berlin’i birlikte değiştireceğiz” mesajını verdi. Sol Parti’nin önündeki ilk sınav, şimdi koalisyon görüşmelerinden hükümet kurabilecek bir çoğunlukla çıkmak olacak.

Paylaşın

Yatmadan Önceki Gece Işığı Kalp Krizi Ve İnme Riskini Artırıyor

Yetersiz uykunun kalp hastalıkları riskini artırdığı biliniyor. Ancak yeni bir araştırma, yatmadan önce dikkat edilmesi gereken başka bir faktöre daha işaret ediyor: Gece ışığına maruz kalmak.

Haber Merkezi / European Heart Journal’da yayımlanan araştırma, gece saatlerinde düşük düzeyde ışığa maruz kalmanın uzun vadede inme, kalp krizi ve kardiyovasküler hastalıklara bağlı ölüm riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koydu. Araştırmada, gece aydınlığının kalbin yapısında meydana gelen bazı olumsuz değişikliklerle de bağlantılı olduğu belirlendi.

Peki bu durum, komodininizdeki lambayı tamamen kaldırmanız gerektiği anlamına mı geliyor? İşte araştırmanın öne çıkan sonuçları ve gece ışığıyla ilgili bilinmesi gerekenler.

Gece Işığı Kalbin Yapısını Nasıl Etkiliyor?

Araştırma, gece ışığına maruz kalmanın kardiyovasküler hastalık riskini artırdığına ilişkin önceki bulguları daha ileri taşıyor. Tulane Üniversitesi’nden araştırmacılar, gece aydınlığının yalnızca olumsuz kardiyovasküler olaylarla değil, kalbin yapısındaki fiziksel değişikliklerle de ilişkili olup olmadığını inceledi.

Çalışmada, İngiltere Biyobankası’nda yer alan 40-69 yaş arasındaki 11 binden fazla katılımcının verileri analiz edildi. Araştırmanın başlangıcında kardiyovasküler hastalık tanısı bulunmayan katılımcılar, 2013-2015 yılları arasında yedi gün boyunca uyku sırasında ortam ışığını ve hareketi ölçebilen bilek tipi cihazlar kullandı.

Katılımcıların kalp taramaları yaklaşık üç yıl sonra gerçekleştirildi ve sağlık durumları 8 ila 10 yıl boyunca takip edildi.

Araştırmacılar, katılımcıların gün içindeki en hareketli 10 saatlik dönem ile en pasif oldukları 5 saatlik dönemde maruz kaldıkları ışık düzeylerini sağlık sonuçlarıyla karşılaştırdı.

Çok Düşük Seviyedeki Işık Bile Etkili Olabilir

Araştırmanın sonuçlarına göre, yatmadan önce 3 lüks veya daha düşük düzeyde ışığa maruz kalmak bile kalpte yapısal ve işlevsel değişikliklerle ilişkilendirildi. Bu değişikliklerin uzun vadede kalp yetmezliği, inme ve diğer kardiyovasküler hastalıkların yanı sıra kardiyovasküler nedenlere bağlı ölüm riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu görüldü.

Houston Methodist Sugar Land Hastanesi Kardiyoloji Bölüm Başkanı Dr. Rasi Wickramasinghe, 3 lüks seviyesindeki ışığın oldukça düşük olduğuna dikkat çekiyor. Bu düzey, örneğin koridordaki bir gece lambasından yatak odasına sızan hafif bir ışığın bile altında olabilir.

Wickramasinghe, gece en fazla ışığa maruz kalan kişilerde ortaya çıkan sonuçların tutarlı bir örüntü gösterdiğini belirtiyor. Bu kişilerde sol ventrikülün daha kalın ve ağır olduğu, kalp kası kütlesi ile duvar kalınlığının yaklaşık yüzde 2 arttığı gözlemlendi.

Vücudun diğer kaslarında kütle artışı genellikle olumlu kabul edilirken, kalp kası açısından aynı durum geçerli değil. Kalp kasının kalınlaşması organın sertleşmesine ve kan pompalama kapasitesinin olumsuz etkilenmesine yol açabiliyor.

Cedars-Sinai Tıp Merkezi Kardiyoloğu ve Beverly Hills Kardiyoloji ve Koruyucu Tıp Enstitüsü Klinik Direktörü Dr. Arash Bereliani, bu durumun genel olarak kalbin daha fazla çalışmak zorunda kaldığını ve stres altında olduğunu gösteren bir işaret olduğunu belirtiyor.

Araştırmanın Önemli Sınırlılıkları Var

Araştırma önemli bulgular ortaya koysa da gece ışığı ile kalp hastalıkları arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmuyor.

Wickramasinghe, yüksek ışık seviyeleriyle birlikte görülebilen ancak araştırmada ölçülmeyen sokak gürültüsü ve hava kirliliği gibi çevresel faktörlerin de sonuçlarda rol oynayabileceğine dikkat çekiyor. Uzman ayrıca, yalnızca bir haftalık ışık ölçümünün kişinin yaşam boyu süren alışkanlıklarını tam olarak yansıtmayabileceği konusunda uyarıyor.

Çalışmada cep telefonu, tablet ve diğer elektronik cihazlardan yayılan mavi ışık da ayrıca değerlendirilmedi. Bu nedenle mavi ışığın diğer ışık türlerine kıyasla kalpteki değişikliklerle daha güçlü bir ilişkisinin olup olmadığı henüz bilinmiyor.

Gece Işığı Kalbi Neden Etkiliyor?

Gece ışığının kalp sağlığı üzerindeki olası etkisinin temelinde, akşam saatlerinde ışığa maruz kalmanın vücudun sirkadiyen ritmini, yani biyolojik saatini bozması yatıyor olabilir.

Sirkadiyen ritim; kan basıncı, kalp atış hızı ve diğer önemli vücut işlevlerinin düzenlenmesinde rol oynuyor. Biyolojik saatin bozulması ise uyku kalitesini olumsuz etkileyebiliyor.

Araştırmada, gece ışığına maruz kalma ile kalp sorunları arasındaki ilişkinin yüzde 24 ila 49’unun daha kısa uyku süresiyle bağlantılı olduğu belirlendi.

Wickramasinghe’ye göre, birkaç lüks düzeyindeki hafif bir ışık bile melatonin salgısını baskılayarak uykuyu bölebilir. Melatonin, vücuda uyku zamanının geldiğini bildirmekle kalmıyor; aynı zamanda gece boyunca kan basıncında gerçekleşen doğal düşüşün sağlanmasına da katkıda bulunuyor.

Gündüz saatlerinde ışığa maruz kalmak ise biyolojik saatin düzenlenmesi açısından önemli. Ancak araştırma, gündüz alınan ışığın gece ışığına maruz kalmanın olası olumsuz etkilerini tamamen ortadan kaldırmadığını gösteriyor.

Yatak Odasındaki Işık Nasıl Azaltılabilir?

Özellikle yoğun aydınlatmanın bulunduğu şehirlerde veya ortak yaşam alanlarında gece ışığını tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir. Ancak uzmanlara göre ışığa maruz kalmayı azaltmak için bazı basit önlemler alınabilir:

Karartma perdeleri kullanın.

Elektronik cihazların LED bildirim ışıklarını koyu renkli bantlarla kapatın.

Dijital saatler yerine analog saatleri tercih edin.

Telefon ve tabletlerinizi yatak odasının dışında veya kapalı bir çekmecede şarj edin.

Uygunsa, rahat ve yüzünüze tam oturan bir uyku maskesi kullanın.

Gece lambasına ihtiyaç duyuyorsanız, lambayı zemine yakın bir noktaya yerleştirin. Mümkünse yalnızca hareket algılandığında çalışan sensörlü lambaları tercih edin.

Uzmanlar ise yatak odasını karartmanın tek başına kalp sağlığını korumaya yeterli olmadığının altını çiziyor.

Wickramasinghe, düzenli egzersiz, dengeli beslenme, tütün ürünlerinden uzak durma ve kan basıncı, kolesterol ile kan şekeri düzeylerini kontrol altında tutma gibi kanıtlanmış sağlıklı yaşam alışkanlıklarının önemini koruduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Kişiliğin Oluşumunda Genlerin Payı Ne Kadar? Dikkat Çeken Araştırma

Yeni bir araştırma, kişilik özellikleriyle bağlantılı 1.200’den fazla genetik varyant ortaya çıkarılırken, araştırmada genlerin çevresel faktörlerle birlikte kişiliğin şekillenmesinde rol oynadığı belirlendi.

Haber Merkezi / İnsan kişiliğinin oluşumunda genetik faktörlerin ne kadar etkili olduğu uzun süredir araştırılıyor.

Michigan Eyalet Üniversitesi öncülüğünde yürütülen yeni bir araştırmada, kişilik özellikleriyle ilişkili 1.200’den fazla genetik varyant belirlendi.

Kişiliğin Yeniden Canlandırılmış Genomik Konsorsiyumu tarafından gerçekleştirilen çalışmada, 46 araştırma grubundan elde edilen ve toplam 1,14 milyon kişiye ait veriler incelendi. Araştırmacılar, katılımcıların DNA örneklerini psikolojide yaygın olarak kullanılan Beş Büyük Kişilik Özelliği ile karşılaştırdı. Bu özellikler deneyime açıklık, sorumluluk, dışa dönüklük, uyumluluk ve nevrotiklik olarak sıralanıyor.

Araştırmada kişilik özellikleriyle bağlantılı çok sayıda genetik varyant tespit edilirken, bilim insanları tek bir “kişilik geni” bulunmadığının altını çizdi.

Çalışmanın başyazarı Dr. Ted Schwaba, her bir genetik varyantın etkisinin küçük olduğunu, ancak çok sayıda varyantın birlikte değerlendirilmesiyle kişilik özellikleriyle daha belirgin ilişkiler ortaya çıkabildiğini belirtti.

Araştırmada bazı genetik farklılıkların günlük alışkanlıklarla da bağlantılı olduğu görüldü. Sorumluluk ve öz disiplinle ilişkili varyantların fiziksel aktivite, deneyime açıklık ve dışa dönüklükle bağlantılı bazı varyantların ise uyku düzeniyle ilişkili olduğu belirlendi.

Bunun yanı sıra bazı kişilik özellikleri ile kişilerin yaşadığı çevrenin sosyal ve kültürel çeşitliliği arasında da bağlantılar tespit edildi.

Genetik Tek Başına Belirleyici Değil

Araştırmacılar, elde edilen sonuçların genlerin davranışları veya kişiliği doğrudan belirlediği anlamına gelmediğini vurguladı. Kişilik üzerinde genetik yapının yanı sıra çevre, eğitim, yaşam deneyimleri ve sosyal koşulların da etkili olduğu belirtildi.

Bilim insanlarına göre araştırmanın geniş veri seti, kişiliğin biyolojik temellerinin daha iyi anlaşılması açısından önemli bir kaynak oluşturuyor. Gelecekte yapılacak çalışmaların genetik ve çevresel faktörlerin kişilik üzerindeki ortak etkisini daha ayrıntılı ortaya koyması bekleniyor.

Paylaşın

Cilt Yaşlanmasını Tetikleyen Besinler

Dermatoloji uzmanları, özellikle aşırı tüketilen rafine şeker, doymuş yağ ve işlenmiş et içeren gıdaların cilt yaşlanmasıyla ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / Kırışıklıklar yaşlanmanın doğal bir sonucu olsa da beslenme alışkanlıkları cilt sağlığını etkileyebiliyor. Dermatoloji uzmanları, özellikle aşırı tüketilen rafine şeker, doymuş yağ ve işlenmiş et içeren gıdaların cilt yaşlanmasıyla ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor.

Uzmanlar, tek bir besinin doğrudan kırışıklığa neden olduğunu söylemenin doğru olmadığını, cilt yaşlanmasının genetik, güneş ışığı ve yaşam tarzı gibi birçok faktörün etkisiyle ortaya çıktığını belirtiyor.

Fazla Şeker Kolajeni Etkileyebilir

Şekerlemeler, hamur işleri ve şekerli içecekler gibi rafine şeker içeren gıdaların fazla tüketimi, vücutta glikasyon adı verilen süreci artırabiliyor. Bu süreçte şeker molekülleri proteinlerle etkileşime girerek cildin yapısında önemli rol oynayan kolajen ve elastinin işlevini etkileyebiliyor.

Kolajen, cildin dayanıklılığını ve yapısal bütünlüğünü korumada önemli rol oynadığı için uzun süreli ve yüksek şeker tüketiminin cilt yaşlanmasına katkıda bulunabileceği değerlendiriliyor.

İşlenmiş Et ve Yağlı Ürünlere Dikkat

Sosis, salam ve sucuk gibi işlenmiş et ürünleri ile doymuş yağ oranı yüksek bazı gıdalar da uzmanların dikkat çektiği besin grupları arasında yer alıyor.

Dermatoloji Uzmanı Dr. Jessica Krant, işlenmiş et ve yağ oranı yüksek süt ürünlerinin fazla, lifli gıdaların ise yetersiz olduğu beslenme düzenlerinin cilt sağlığı açısından olumsuz sonuçlarla ilişkili olabileceğini belirtiyor.

İşlenmiş etlerde bulunan yüksek sodyum ise vücutta geçici sıvı tutulmasına ve özellikle yüz ile göz çevresinde şişkinliğe yol açabiliyor.

Kırışıklıkların Tek Nedeni Beslenme Değil

Uzmanlara göre cilt yaşlanmasını yalnızca beslenmeyle açıklamak mümkün değil. Yaş, genetik özellikler, güneşe maruz kalma, sigara, stres, uyku düzeni ve genel yaşam tarzı da kırışıklıkların oluşumunda etkili.

Bu nedenle cilt sağlığını korumak için tek bir besini tamamen hayatından çıkarmak yerine dengeli beslenme, güneşten korunma ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının birlikte sürdürülmesi öneriliyor.

Paylaşın

Düzenli Kahve Ve Çay Tüketimi Demans Riskini Azaltabilir

Yeni yayınlanan bir araştırma, özellikle kafein içeren kahve ve çayı düzenli tüketen kişilerde demans (bunama) görülme riskinin daha düşük olabileceğine işaret etti.

Haber Merkezi / JAMA Network’te yayımlanan araştırmada, kafein tüketimi ile demans arasındaki ilişki incelendi. Çalışmada 130 binden fazla kişinin sağlık verileri ve beslenme alışkanlıkları 43 yıl boyunca takip edildi.

Takip sürecinde 10 binden fazla katılımcıya demans tanısı konuldu. Araştırmacılar, elde edilen verileri değerlendirirken yaş, yaşam tarzı ve genel sağlık durumu gibi çeşitli faktörleri de dikkate aldı.

Analizler, kafeinli kahve tüketimi daha yüksek olan kişilerde demans riskinin kahve tüketmeyenlere göre daha düşük olduğunu gösterdi. Düzenli çay tüketiminin de daha düşük demans riskiyle ilişkili olduğu belirlendi.

Araştırmacılar, kahve ve çayda bulunan kafein ile antioksidan özellik taşıyan bazı bileşenlerin bu ilişkide rol oynayabileceğini değerlendiriyor. Söz konusu maddelerin beyin fonksiyonları ve sinir hücreleri üzerindeki olası etkileri, nörodejeneratif hastalıklarla bağlantılı olarak araştırılıyor.

Nedensellik henüz kanıtlanmadı

Uzmanlar, araştırma sonuçlarının kahve veya çay tüketiminin demansı doğrudan önlediği anlamına gelmediğine dikkat çekiyor. Çalışma, tüketim alışkanlıkları ile demans riski arasında bir ilişki bulunduğunu gösterirken, bunun kesin bir neden-sonuç bağlantısı olduğunu ortaya koymuyor.

Uzun yıllara yayılan verilerin, beslenme alışkanlıkları ile beyin sağlığı arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılması için gelecekteki araştırmalara katkı sağlaması bekleniyor.

Paylaşın

Cinsiyet Eşitliği İçin 120 Yıl Gerekiyor!

Türkiye’nin 126. sırada yer aldığı WEF’in raporuna göre; küresel cinsiyet eşitliğinin sağlanması için mevcut ilerleme hızının değişmemesi halinde 120 yıl daha gerekiyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Küresel Cinsiyet Farkı Raporu yayımlandı.

Rapora göre dünya genelinde cinsiyet farkının yüzde 69,2’si kapatılırken, mevcut ilerleme hızının korunması halinde tam eşitliğe ulaşılması için 120 yıl gerekiyor. Türkiye ise 145 ekonomi arasında 126. sırada yer aldı.

WEF’in bu yıl 20’ncisini yayımladığı raporda 145 ekonomi; ekonomik katılım ve fırsat, eğitimsel kazanımlar, sağlık ve hayatta kalma ile siyasi yetkilendirme olmak üzere dört temel başlık üzerinden değerlendirildi. 2006’dan bu yana kesintisiz izlenen 97 ekonomi üzerinden yapılan karşılaştırmada ise cinsiyet eşitliği skoru 20 yılda 64,2’den 69,4’e yükseldi.

Dört başlık arasında cinsiyet eşitliğine en fazla yaklaşılan alanlar eğitim ile sağlık oldu. Ekonomik katılım ve fırsat alanında küresel farkın yüzde 61,7’si, siyasi yetkilendirmede ise yüzde 22,4’ü kapatılabildi.

WEF’in mevcut ilerleme hızına dayalı hesaplamasına göre siyasi alanda tam eşitliğe ulaşmak 194 yıl, ekonomik katılım ve fırsatlarda 123 yıl, eğitimde ise yaklaşık 8 yıl sürebilir.

Raporda 2026 itibarıyla hiçbir ekonominin tam cinsiyet eşitliğine ulaşamadığı belirtildi.

İzlanda, yüzde 93’lük skoruyla 17’nci kez üst üste ilk sırada yer aldı. Ülke, cinsiyet farkının yüzde 90’ından fazlasını kapatan tek ekonomi oldu.

İzlanda’yı yüzde 87,2 ile Finlandiya ve yüzde 85,7 ile Norveç izledi. Namibia yüzde 84,5 ile dördüncü, Birleşik Krallık yüzde 84,2 ile beşinci, Yeni Zelanda yüzde 82,8 ile altıncı sırada yer aldı. İsveç yüzde 82,3 ile yedinci, Avustralya yüzde 81,9 ile sekizinci, Almanya yüzde 81,7 ile dokuzuncu ve İrlanda yüzde 81,4 ile onuncu oldu. Avustralya ilk kez ilk 10’a girdi.

Türkiye 126. Sırada

Türkiye’nin 2026 Küresel Cinsiyet Farkı Endeksi skoru 0,649 olarak hesaplandı. Türkiye, 145 ekonomi arasında 126’ncı sırada yer aldı. Geçen yıl 0,633 puanla 135’inci sırada bulunan Türkiye, sıralamada dokuz basamak yükseldi.

Türkiye’nin ekonomik katılım ve fırsat skoru 0,525, eğitimsel kazanımlar skoru 0,987, sağlık ve hayatta kalma skoru 0,968, siyasi yetkilendirme skoru ise 0,118 oldu.

Ekonomik katılım ve fırsat alanında Türkiye 130’uncu, eğitimsel kazanımlarda 93’üncü, sağlık ve hayatta kalmada 81’inci, siyasi yetkilendirmede ise 117’nci sırada yer aldı.

Türkiye’de kadınların parlamentodaki temsili göstergesinde 101’inci, bakanlık görevlerindeki temsilde ise 134’üncü sırada bulunuldu. Siyasi yetkilendirme skoru geçen yıl 0,059 iken 2026’da 0,118’e yükseldi.

Eğitim göstergelerinde Türkiye, ilköğretim ve yükseköğretime kayıt oranlarında eşitlik seviyesine ulaşırken, ortaöğretime kayıt ve okuryazarlık göstergelerinde daha geride kaldı.

Avrupa, yüzde 75,7’lik skorla bölgeler arasında ilk sırada yer aldı. Bölgedeki ekonomilerin yaklaşık yüzde 95’i yüzde 70’in üzerinde cinsiyet eşitliği skoruna sahip.

Buna karşın WEF, Türkiye ve Romanya’yı Avrupa’nın en alt sıralarında gösterdi. İki ülkenin skorunun, dünya sıralamasının lideri İzlanda’nın 20 puandan fazla gerisinde kaldığı belirtildi.

WEF raporu, küresel ölçekte cinsiyet eşitliğinde ilerleme kaydedilmesine rağmen mevcut hızın tam eşitliğe ulaşmak için yeterli olmadığını ortaya koydu.

Paylaşın

Egzersiz Yapan Kanser Hastalarında Yaşam Süresi Uzuyor

Yeni bir araştırma, standart kanser tedavisinin yanı sıra düzenli ve yapılandırılmış egzersiz programlarına katılan hastalarda ölüm ve hastalığın yeniden ortaya çıkma riskinin daha düşük olabileceğini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Bulgular, fiziksel aktivitenin kanser tedavisini destekleyen önemli bir yaklaşım olabileceğine işaret ediyor.

Tayvanlı bilim insanlarının yürüttüğü araştırmada, Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya ve Asya’dan 8 bin 400’den fazla hastayı kapsayan 21 klinik araştırmanın sonuçları incelendi. Yaşları 47 ile 64 arasında değişen katılımcılarda en sık görülen kanser türleri meme, kolon ve pankreas kanseri oldu.

British Journal of Sports Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada, tedavi sürecinde yapılandırılmış egzersiz programlarına katılan hastalar ile egzersiz yapmayan hastaların sonuçları karşılaştırıldı.

Analizler, egzersiz programına katılan hastalarda herhangi bir nedene bağlı ölüm riskinin yüzde 23, kanserin yeniden ortaya çıkma riskinin ise yüzde 17 daha düşük olduğunu gösterdi. Kanser nedeniyle ölüm riski de yüzde 26 daha düşük bulundu.

Araştırmada, egzersiz programlarına düzenli katılımın sonuçlar üzerinde etkili olduğu belirlendi. Programların en az yüzde 70’ini tamamlayan hastalarda olumlu sonuçların daha belirgin olduğu kaydedildi.

Aerobik ve Kuvvet Egzersizleri Birlikte

Egzersiz türleri karşılaştırıldığında, aerobik ve direnç (kuvvet) antrenmanlarının birlikte uygulandığı programların daha olumlu sonuçlarla ilişkili olduğu görüldü. Yalnızca direnç egzersizlerinden oluşan programların ise incelenen sonuçlar üzerinde belirgin bir etkisi olmadığı bildirildi.

Araştırmacılar, farklı egzersiz türlerinin vücutta oluşturduğu hücresel ve biyolojik değişimlerin sonuçlarda rol oynayabileceğini değerlendiriyor.

Cancer Research UK Üst Yöneticisi Michelle Mitchell, fiziksel aktivitenin sağlık açısından bilinen çok sayıda faydasının bulunduğunu belirterek, yeni bulguların egzersizin kanser hastalarının daha uzun ve sağlıklı yaşamasına katkısını desteklediğini ifade etti.

Araştırma ekibi, sağlık durumları uygun olan kanser hastalarının fiziksel aktivite desteğine erişebilmesinin önemine dikkat çekti. Bulgular, egzersizin kanser tedavisinde yalnızca yaşam kalitesini artırmaya yönelik değil, uzun vadeli sonuçları destekleyebilecek bir yaklaşım olarak da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koydu.

Paylaşın

Gezegen Oluşumunun İlk Evresine İlişkin Önemli Keşif

Şili’deki Diego Portales Üniversitesi öncülüğünde yürütülen araştırmada, Elias 2-24 b adlı genç gezegenin yıldızının çevresindeki gaz ve toz diskinden aktif biçimde madde toplamaya devam ettiği belirlendi.

Haber Merkezi / Araştırma, The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlandı.

Bulgular, gezegenlerin oluşumunu açıklayan çekirdek birikim modelini desteklerken, genç gezegenlerin yıldız çevresindeki protoplanetaryum disklerde oluşan boşluklarla bağlantılı olduğuna dair önemli kanıtlar ortaya koydu.

Genç yıldızların çevresinde bulunan gaz ve toz disklerindeki maddeler zamanla bir araya gelerek gezegenleri oluşturuyor. Gökbilimciler, bu süreçte oluşan gezegenlerin çevrelerindeki maddeleri süpürerek disklerde halkalar ve boşluklar meydana getirdiğini uzun süredir öne sürüyordu. Elias 2-24 b’nin bu boşluklardan birinde tespit edilmesi, söz konusu bağlantıya ilişkin güçlü örneklerden biri oldu.

Araştırmanın başyazarı Andrea Bernardi, gezegenin henüz oluşumunu tamamlamamış olmasının keşfi önemli kıldığını belirtti. Bernardi, Elias 2-24 b’nin çevresindeki maddeden hâlâ aktif biçimde beslendiğini ve bu sayede gezegen oluşumunun doğrudan gözlemlenmesi güç bir evresinin incelenebildiğini ifade etti.

Gaz Toplayarak Atmosferini Oluşturuyor

Araştırmacılara göre Elias 2-24 b, çevresindeki diskten hızla gaz çekerek atmosferini oluşturmaya devam ediyor. Araştırmanın ortak yazarı Prof. Dr. Lucas Cieza, sistemi genç bir Güneş Sistemi’ne benzeterek, bu tür gözlemlerin gezegen oluşumunun gerçekleştiği sırada incelenmesine imkan verdiğini söyledi.

Prof. Dr. Alice Zurlo ise gezegenin kütlesi, entropisi ve parlaklığına ilişkin mevcut modellerin henüz yeterli kesinlikte sonuç vermediğini belirtti. Gezegenin kütlesinin daha hassas ölçülmesinin, genç gezegenlerin gelişimini açıklayan modellerin geliştirilmesine katkı sağlayabileceği ifade edildi.

Arşiv Verileriyle Doğrulandı

Keşfin ilk izleri 2018 yılında Keck Gözlemevi’nde yapılan gözlemlerde ortaya çıktı. O dönemde tespit edilen zayıf sinyal, teknolojik ve analiz imkanlarının sınırlı olması nedeniyle gezegen olarak doğrulanamadı.

Yıllar sonra Andrea Bernardi, Keck Gözlemevi Arşivi’ndeki verileri yeni analiz teknikleriyle yeniden inceledi ve gezegen oluşumuyla uyumlu belirgin bir sinyal tespit etti. Bulgular daha sonra 2020 tarihli Keck verileri, Avrupa Güney Gözlemevi’nin Çok Büyük Teleskobu (VLT) gözlemleri ve ALMA verileriyle karşılaştırıldı. Farklı gözlemevlerinden elde edilen sonuçların uyumu, Elias 2-24 b’nin varlığını doğruladı.

Bilim insanları, gezegenin atmosferi, sıcaklığı, kütlesi ve madde toplama hızını daha ayrıntılı belirlemek amacıyla gözlemlerini sürdürüyor. Elias 2-24 b’den elde edilecek yeni verilerin, gezegenlerin oluşum ve gelişim süreçlerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması bekleniyor.

Paylaşın

Açgözlü Komşumuz Venüs Kendi Uydusunu Yutmuş Olabilir

Uzun yıllardır Dünya’ya oldukça benzeyen Venüs’ün neden bir uydusu olmadığı araştırılıyor. California Üniversitesi, Riverside (UCR) tarafından yürütülen yeni bir araştırma bu gizeme dikkat çekici bir açıklama getiriyor: Venüs, geçmişte sahip olduğu bir uydusunu yutmuş olabilir.

Haber Merkezi / Gök bilimciler daha önce Venüs’ün büyük bir gök cismiyle çarpışması sonucu bir uydu oluşturmuş olabileceğini ya da gezegenin hiçbir zaman uydu oluşturabilecek büyüklükte bir çarpışma yaşamadığını öne sürmüşlerdi. Ancak The Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan yeni araştırma, Venüs’ün uydusunun neden olmadığını farklı bir şekilde açıklıyor.

Araştırmanın başyazarı, UCR astrofizikçisi Stephen Kane, Venüs’ün bugünkü yapısına ulaşması için mutlaka büyük bir felaket yaşanmasının gerekmediğini belirtiyor. Kane’e göre gezegenin kütle çekimi ile son derece yavaş dönüşü bir araya geldiğinde, Venüs’ün olası uydusunun zamanla gezegene doğru yaklaşmasına ve sonunda yüzeye çarpmasına yol açmış olabilir.

Dünya ile Ay arasındaki ilişki, Venüs ile olası uydusu arasındaki ilişkiden oldukça farklı. NASA’nın Apollo 11 görevi kapsamında Ay’a yerleştirilen yansıtıcı aynalar sayesinde bilim insanları, Ay’ın Dünya’dan her yıl yaklaşık 4 santimetre uzaklaştığını hassas biçimde ölçebiliyor.

Bunun temel nedeni Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki hızlı dönüşü. Dünya yaklaşık 24 saatte bir dönüyor ve bu dönüşten kaynaklanan açısal momentum, Ay’ın yavaş yavaş Dünya’dan uzaklaşmasına neden oluyor.

Venüs’te ise durum tam tersine işliyor. Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yaklaşık 243 Dünya gününde tamamlayan gezegen, Güneş Sistemi’ndeki en yavaş dönen gezegenlerden biri. Bu yavaş dönüş, gezegen ile olası uydusu arasındaki kütle çekim etkileşiminin farklı sonuçlanmasına yol açıyor.

Araştırmaya göre olası bir uydu, Venüs’ten uzaklaşmak yerine zaman içinde gezegene doğru spiral çizerek yaklaşabilir. Sürecin sonunda ise uydu Venüs’ün yüzeyine çarpabilir.

Stephen Kane, teoriyi test etmek amacıyla gezegenlerin kütle çekim etkileşimlerini temel alan bilgisayar modelleri oluşturdu. Öncelikle Dünya-Ay sistemini simüle eden Kane, modelin bilinen sonuçlarla uyumlu çalıştığını kontrol etti. Daha sonra Venüs’ün dönüş hızını ve varsayımsal uyduların kütlelerini değiştirerek çok sayıda farklı senaryoyu test etti.

Simülasyonların büyük bölümünde sonuç aynı oldu: Uydular zamanla Venüs’e doğru ilerledi ve sonunda gezegenle çarpıştı. Ayrıca uydunun kütlesi arttıkça Venüs’e düşme süresinin de kısaldığı görüldü.

Kane, elde edilen sonuçların farklı senaryolarda bu kadar benzer çıkmasının kendisini şaşırttığını belirterek, geniş bir senaryo yelpazesinin farklı sonuçlar ortaya çıkaracağını düşündüğünü ancak simülasyonların neredeyse tamamının aynı sonuca ulaştığını ifade etti.

Araştırma, Venüs’ün geçmişte kesin olarak bir uydusu bulunduğunu kanıtlamıyor. Ancak gezegenin bir uydu oluşturmuş olması durumunda bu uydunun uzun süre yörüngede kalmasının neden zor olabileceğini ortaya koyuyor.

Olası bir çarpışmanın izlerini Venüs’ün yüzeyinde bulmak ise oldukça güç. Gezegen yüzeyinin yaklaşık yüzde 80’inin, yaklaşık 1 milyar yıl önce gerçekleştiği düşünülen büyük bir yüzey yenilenmesi sırasında yeniden şekillendiği tahmin ediliyor.

Bununla birlikte araştırmacılar, söz konusu çarpışmanın izlerinin Venüs’ün derinliklerinde hâlâ bulunabileceğini düşünüyor. Dünya’nın iç yapısında, Ay’ın oluşumuna yol açtığı düşünülen dev çarpışmaya ilişkin izler bulunduğu gibi, Venüs’te gerçekleştirilecek gelecekteki sismik araştırmalar da gezegenin geçmişine ilişkin önemli ipuçları sağlayabilir.

Venüs’ün Uydusu Yaşanabilirlik Açısından Neden Önemli?

Venüs’ün geçmişte bir uyduya sahip olmuş ve daha sonra onu yutmuş olması, gezegenin geçmişte yaşama elverişli koşullara sahip olup olmadığına ilişkin araştırmalara da yeni bir boyut kazandırabilir.

Böylesine büyük bir çarpışma, önemli miktarda enerji ve açısal momentum açığa çıkararak Venüs’ün dönüş hızını, jeolojik yapısını ve iklimini değiştirmiş olabilir. Araştırmacılar, böyle bir olayın gezegenin geçmişte sahip olmuş olabileceği okyanusları ve yaşam için elverişli koşulları da etkileyebileceğini değerlendiriyor.

Bu ihtimal, Güneş Sistemi dışındaki Dünya benzeri gezegenlerde yaşam arayan bilim insanları açısından da önem taşıyor. Ay’ın Dünya üzerindeki gelgitler ve bazı jeolojik süreçler üzerindeki etkisi bilinse de büyük bir uydunun bir gezegenin yaşanabilirliği için zorunlu olup olmadığı henüz kesin olarak bilinmiyor.

Kane’e göre yavaş dönen gezegenlerin uydularını uzun süre koruyamaması, ötegezegen araştırmalarında dikkate alınması gereken yeni bir olasılık olabilir. Başka yıldızların çevresindeki Dünya benzeri gezegenler incelenirken yalnızca bir uydunun bulunup bulunmadığına değil, gezegenin dönüş hızına ve uydu ile arasındaki kütle çekim ilişkisine de bakılması gerekebilir.

Paylaşın

Merkez Bankası’nın Rezervleri 178,7 Milyar Dolara Geriledi

Merkez Bankası’nın (TCMB) brüt rezervleri,  milyar dolar azalarak 178,7 milyar dolara geriledi. Net rezervler 3,5 milyar dolar düşüşle 62,2 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise 50 milyar dolara indi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) rezervlerinde eylül ayının ikinci haftasında da gerileme görüldü.

11 Eylül haftasında brüt rezervler 5,5 milyar dolar azalarak 178,7 milyar dolar oldu. Net rezervler de aynı dönemde yaklaşık 3,5 milyar dolar gerileyerek 62,2 milyar dolara çekildi.

Swap hariç net rezervler ise 53,4 milyar dolardan 50 milyar dolara geriledi.

Döviz mevduatları arttı

TCMB verilerine göre, 11 Eylül haftasında döviz mevduatları parite etkisinden arındırılmış olarak 1 milyar 802 milyon dolar arttı. Bir önceki hafta döviz mevduatlarında 277 milyon dolarlık düşüş kaydedilmişti.

Gerçek kişilerin döviz mevduatları 7 milyon dolar artarken, tüzel kişilerin döviz mevduatları 1 milyar 795 milyon dolar yükseldi.

Paylaşın