Adalar Belediyesi AK Parti’ye Geçti

İstanbul Adalar Belediyesi’nde başkan vekilliği seçimi tamamlandı. AK Parti’nin adayı Kemal Türkyılmaz, yapılan oylama sonucunda başkan vekili seçildi. Böylece 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yönetimine geçen Adalar Belediyesi’nin yönetimi AK Parti’ye geçti.

Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın tutuklanmasının ardından başkan vekilliğine seçilen Medine Pamuk’un 14 Eylül’de sağlık sorunlarını gerekçe göstererek görevinden istifa etmesi üzerine belediye meclisinde yeniden seçim yapılmasına karar verildi. İlk olarak 21 Eylül’de yapılması planlanan seçim, toplantı yeter sayısına ulaşılamaması nedeniyle 23 Eylül’e ertelendi.

Büyükada’daki Taş Mektep’te gerçekleştirilen seçimde AK Parti, Kemal Türkyılmaz’ı; CHP ise Aytül Ekşiyan’ı aday gösterdi. İlk turda Türkyılmaz 5, Ekşiyan 4 oy aldı. İkinci turda ise oylar 4-4 eşitlenirken, Türkyılmaz için kullanılan bir oy geçersiz sayıldı.

İkinci turun ardından seçim sırasında tartışma yaşandı. CHP ve Yeni Parti üyeleri, oylamada usulsüzlük yapıldığını savunarak seçimin iptal edilmesini istedi. Yaşanan gerginliğin ardından salon boşaltılırken CHP ve Yeni Parti üyeleri sonraki turda oy kullanmadı.

Üçüncü turda 5 oy alan Kemal Türkyılmaz, dördüncü turda da aynı oy sayısıyla seçimi tamamladı. Böylece Türkyılmaz Adalar Belediye Başkan Vekili olurken belediyenin yönetimi de AK Parti’ye geçmiş oldu.

Üç CHP’li meclis üyesi disipline sevk edildi

Seçimde AK Parti adayına oy veren üç CHP’li belediye meclis üyesi de gündeme geldi. CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin, söz konusu üç üyenin kesin ihraç talebiyle disipline sevk edildiğini açıkladı.

Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat ise haziran ayında yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanmış, ardından İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. Akpolat’ın görevden uzaklaştırılmasının ardından Medine Pamuk başkan vekili olarak görevlendirilmişti.

Paylaşın

Hanehalkının Enflasyon Beklentisi Yüzde 45,60

Hanehalkının 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi yüzde 45,60’a yükseldi. Gıda ile yakıt ve enerji fiyat artışlarında öne çıkarken, konut fiyatı beklentisi geriledi, dolar kuru beklentisi 55,90 TL’ye çıktı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Eylül 2026 dönemine ilişkin Hanehalkı Beklenti Anketi sonuçlarını açıkladı. Verilere göre hanehalkının 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi bir önceki aya göre 0,02 puan artarak yüzde 45,60 seviyesine yükseldi.

Anket sonuçlarında hanehalkının son bir yıl içinde fiyatlarının en fazla arttığını değerlendirdiği ve gelecek 12 ayda da fiyat artışının en yüksek olmasını beklediği ürün ve hizmet grupları gıda ile yakıt ve enerji oldu.

Gıdayı fiyatı en çok artan ürün grupları arasında değerlendiren katılımcıların oranı ise bir önceki aya göre 1,5 puan azalarak yüzde 37,8 olarak gerçekleşti.

Hanehalkının gelecek 12 ay sonuna ilişkin konut fiyat artışı beklentisinde de düşüş görüldü. Konut fiyatlarında beklenen artış oranı bir önceki aya göre 1,44 puan azalarak yüzde 30,69 seviyesine geriledi.

Anketin döviz kuru beklentilerinde ise yükseliş kaydedildi. Hanehalkının 12 ay sonrası ABD doları kuru beklentisi, bir önceki aya göre 1,43 TL artarak 55,90 TL oldu.

Eylül ayı verileri, hanehalkının yıllık enflasyon beklentisinde sınırlı bir yükseliş yaşanırken konut fiyatlarındaki artış beklentisinin gerilediğini, dolar kuru beklentisinin ise yükseldiğini ortaya koydu.

Paylaşın

Karl Marx “Döngüsel Ekonomi” Tartışmalarına Nasıl Işık Tutuyor?

19. yüzyılda Karl Marx’ın geliştirdiği “metabolik yarılma” ve sanayi atıklarının dönüşümü analizleri, günümüzün döngüsel ekonomi tartışmalarına yön vermeyi sürdürüyor.

Haber Merkezi / İklim krizi, hammadde kaynaklarının hızla tükenmesi ve devasa boyutlara ulaşan atık sorunu, hükümetleri ve şirketleri üretim süreçlerini baştan aşağı yeniden değerlendirmeye zorluyor. Çözüm arayışlarının merkezinde ise “Döngüsel Ekonomi” (Circular Economy) modeli yer alıyor. Atıkları en aza indirmeyi, kullanılan kaynakları sürekli yeniden üretime kazandırmayı ve doğa üzerindeki baskıyı hafifletmeyi amaçlayan bu modelin felsefi ve teorik temelleri, 19. yüzyılda Karl Marx’ın ortaya koyduğu ekonomi-doğa analizleriyle yeniden gündeme geliyor.

The Guardian, Le Monde Diplomatique ve Monthly Review gibi yayınlarda yer alan iklim ve ekonomi odaklı tahliller, Marx’ın özellikle Kapital’de kapitalist üretimin doğayla kurduğu ilişkiye dair tespitlerini, günümüzdeki döngüsel ekonomi yaklaşımının en önemli tarihsel öncüllerinden biri olarak değerlendiriyor.

Kent ile Kır Arasındaki Kopuş: “Metabolik Yarılma”

Marx, Kapital’in farklı ciltlerinde 19. yüzyıl tarımını ve hızla büyüyen sanayi kentlerini incelerken, topraktan çekilerek kırdan kente taşınan besin maddelerinin doğal döngüye geri dönmeyişine dikkat çekmişti.

Tarım alanlarından elde edilen ürünler kentlere taşınarak ekonomik dolaşıma giriyor; ancak şehirlerde devasa atıklara dönüşen bu maddeler toprağa geri kazandırılmak yerine kanalizasyonlar ve nehirler aracılığıyla çevreye bırakılarak ağır bir kirlilik yaratıyordu.

Ekolojik Marksist çalışmaların önde gelen isimlerinden Japon sosyolog Kohei Saito başta olmak üzere pek çok araştırmacı, Marx’ın insan ile doğa arasındaki bu kopuşu tanımlamak için geliştirdiği “Metabolik Yarılma” (Metabolic Rift) kavramına vurgu yapıyor. Bu analiz, üretim ve tüketim süreçlerinin doğal döngülerden kopuşuna dair tarihteki en bütüncül ilk eleştiri olarak kabul ediliyor.

Sanayi Atıklarının Üretime Kazandırılması

Marx’ın doğa ve üretim ilişkisine yönelik incelemeleri yalnızca çevresel tahribatı teşhir etmekle sınırlı kalmadı. Sanayi üretiminden ortaya çıkan artıkların yeniden ekonomik süreçlere dahil edilmesini de teknik olarak inceleyen Marx, yan ürünlerin farklı alanlarda dönüştürülerek kullanılmasına dikkat çekti.

Kapital’in üçüncü cildinde yer alan “Üretim Artıklarının Değerlendirilmesi” başlıklı bölümlerde Marx; sanayinin gelişmesiyle birlikte kimyasal ve mekanik artıkların yeniden üretim sürecine kazandırılmasının mümkün hale geldiğini anlatıyordu. Kimya sanayisindeki yan ürünlerin değerlendirilmesi, tekstil artıklarının imalatta yeniden kullanılması ve kentlerde ortaya çıkan çöplerin ekonomik bir değere dönüştürülmesi, Marx’ın 150 yıl öncesinden sunduğu somut geri dönüşüm örnekleri arasında yer alıyor.

Tartışmanın Merkezinde “Yeşil Kapitalizm” Var

Marx’ın analizleri ile günümüzdeki döngüsel ekonomi modelleri arasındaki temel ayrım ise sistemin asli hedefi noktasında düğümleniyor.

Ellen MacArthur Vakfı gibi küresel kuruluşlar döngüsel ekonomiyi mevcut piyasa sistemi içinde kaynak verimliliğini artıracak teknolojik bir model olarak ele alıyor. Buna karşın Marx’ın eserlerini inceleyen akademisyenler, kapitalist üretimin doğası gereği sürekli büyüme ve kâr arayışına dayandığını hatırlatıyor.

Bu yaklaşıma göre, üretim süreçlerini daha verimli hale getirmek veya atıkları geri dönüştürmek tek başına kaynak tüketimini azaltmaya yetmeyebilir. Verimlilik artışlarının maliyetleri düşürerek üretimi ve tüketimi daha da kışkırtması riski, ekonomi literatüründe Jevons Paradoksu olarak bilinen olguyla açıklanıyor. Dolayısıyla Marx’ı temel alan ekolojik yaklaşımlar; döngüsel ekonominin yalnızca teknolojik yenilikler ve geri dönüşüm uygulamaları üzerinden tartışılamayacağını, üretimin hangi mülkiyet ilişkileri içinde ve ne amaçla gerçekleştirildiğinin sorgulanması gerektiğini savunuyor.

Döngüsel Ekonomi Tartışmalarında Marx Yeniden Okunuyor

Avrupa Birliği’nin Yeşil Mutabakatı (Green Deal) ve küresel şirketlerin sürdürülebilirlik hedefleri doğrultusunda atık yönetimi ile kaynak kullanımı gündemdeki yerini korurken, Marx’ın 150 yıllık analizleri bu arayışlara farklı bir derinlik katıyor.

Akademisyenler ve çevre hareketleri, “metabolik yarılmanın” tamamen giderilmesini yalnızca teknolojik dönüşümle değil; insan ile doğa arasındaki ilişkinin yanı sıra mülkiyet ve üretim ilişkilerinin de kökten değişmesiyle mümkün görüyor. Marx’ın analizleri, iklim krizi ve kaynak kıtlığı çağında sürdürülebilir bir geleceğin yol haritasını çizerken vazgeçilmez bir referans olmaya devam ediyor.

Paylaşın

ABD Emperyalizmi Yeniden Yükseliyor

ABD ile Çin arasındaki rekabet finans, teknoloji ve kritik kaynaklar üzerinden derinleşirken, Washington’ın sert hamleleri küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor.

Haber Merkezi / Uluslararası ilişkiler uzmanları ve analistler uzun süredir Batı’nın küresel ağırlığındaki değişimi ve çok kutuplu dünya düzeninin güçlenmesini tartışıyor. Ancak Washington’ın son dönemde ekonomi, teknoloji ve güvenlik alanlarında attığı sert adımlar, ABD’nin küresel güç politikasının yeniden şekillendiğini gösteriyor.

ABD’nin özellikle Çin ile yürüttüğü stratejik rekabette, geleneksel askeri araçların yanı sıra ticaret politikaları, teknoloji kısıtlamaları, yaptırımlar ve tedarik zincirleri ön plana çıkıyor. Foreign Affairs’te yayımlanan değerlendirmelerde de Washington’ın küresel finans, ticaret ve teknoloji ağlarındaki baskın konumunu bir dış politika aracına dönüştürdüğü ve “ekonomik güvenlik” anlayışının hiç olmadığı kadar hayati hale geldiği vurgulanıyor.

Teknoloji Yeni Güç Alanına Dönüşüyor

Küresel güç mücadelesinin en kritik muharebe alanı yarı iletkenler, yapay zekâ ve ileri teknoloji tedarik zincirleri oldu. ABD, Pekin’in teknolojik ve askeri kapasitesini sınırlandırmak amacıyla gelişmiş çipler ile bunların üretim teknolojilerinin ihracatına yönelik kapsamlı kısıtlamalar uyguluyor.

Foreign Affairs analizlerine göre Washington, bu ihracat kontrollerini Çin’in teknolojik sıçramasını engellemeye yönelik uzun vadeli bir stratejinin parçası olarak kullanıyor. Öte yandan aynı değerlendirmeler, ABD’nin bu baskısının Pekin’i pes ettirmek yerine, kendi yerli teknolojik kapasitesini geliştirmeye ve dışa bağımlılığı hızla azaltmaya yönelttiğini gösteriyor. Bu durum, teknolojik altyapının yalnızca ticari bir yarış olmaktan çıkıp küresel güç dengelerinin ana belirleyicisi haline geldiğini kanıtlıyor.

Dolar ve Finansal Araçlar Dış Politikanın Silahı Oluyor

ABD’nin küresel finans sistemindeki merkezi konumu da dış politika enstrümanları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Yaptırımlar ve küresel finans ağlarına erişim kısıtlamaları, Washington’ın rakipleri üzerindeki baskı kapasitesini artırıyor.

Ancak Foreign Affairs’teki analizler, ABD’nin finansal ve ticari gücünü bu denli agresif kullanmasının, diğer ülkeleri alternatif mekanizmalar aramaya ittiğine dikkat çekiyor. Nitekim Financial Times’ın aktardığına göre Pekin, yabancı yaptırımlara karşı koymak ve kendi tedarik zincirlerini korumak amacıyla sınır ötesi hukuki yetkilerini genişleterek karşı adımlar atmaya başladı.

Askeri Gücün Yanında İttifaklar ve Teknoloji

ABD’nin küresel stratejisinde askeri kapasite önemini korurken, bölgesel ittifaklar da bu stratejinin merkezine yerleşiyor. Washington, Çin ile yürüttüğü rekabette müttefikleriyle teknoloji, savunma ve ekonomik güvenlik alanlarında daha sıkı bir koordinasyon kurmayı hedefliyor.

Foreign Affairs değerlendirmelerine göre, ABD’nin ittifak ağları Pekin ve ortaklarına karşı rekabetin temel taşı olmayı sürdürüyor; ancak Washington’ın dış politikasındaki bu sert dönüşüm, müttefikleri açısından da adaptasyon gerektiren yeni bir dönem başlatıyor.

Krizin Yeni Boyutu: Kritik Mineraller

İki dev arasındaki rekabet ticaret ve teknolojinin ötesine geçerek kritik mineraller ve tedarik zincirleri başlığına da sıçramış durumda. Çin’in nadir toprak elementlerindeki ezici üstünlüğü, Washington’ın hamlelerine karşı Pekin’in elindeki en güçlü koz olarak öne çıkıyor. Reuters’ın verilerine göre Çin, küresel nadir toprak elementleri madenciliğinin büyük bölümünü ve rafinaj kapasitesinin ezici çoğunluğunu elinde tutuyor.

Analistler, tarafların birbirlerinin ekonomik ve teknolojik bağımlılık noktalarını koz olarak kullandığı bu sürecin, kısa vadeli bir gerginlikten ziyade uzun soluklu bir stratejik yıpratma savaşına dönüştüğü görüşünde birleşiyor.

Küresel Düzen Yeniden Şekilleniyor

ABD’nin ekonomi, teknoloji, finans ve güvenlik araçlarını eş zamanlı devreye sokması, küresel sistemin geleceğine dair tartışmaları da alevlendiriyor. Bir kesim ABD’nin teknolojik ve ekonomik üstünlüğünü bu yolla koruyabileceğini savunurken, diğer bir kesim bu hamlelerin küresel ekonomiyi böleceğini ve ülkeleri ABD’den bağımsız alternatif finans, ticaret ve teknoloji sistemleri kurmaya zorlayacağını belirtiyor.

Sonuç olarak Washington-Pekin rekabeti, ikili bir gerilimin ötesine geçerek finans, ticaret, teknoloji, kritik kaynaklar ve güvenliği kapsayan yeni bir küresel düzenin temellerini atıyor.

Paylaşın

Friedrich Engels’in Yarım Kalan Eseri “Doğa Diyalektiği” Yeniden Gündemde

Karl Marx’ın yakın çalışma arkadaşı Friedrich Engels’in yarım kalan eseri “Doğa Diyalektiği”, iklim krizi ve bilim tartışmaları ışığında 150 yıl sonra yeniden bilim ve felsefe dünyasının odağında.

Haber Merkezi / Friedrich Engels’in 19. yüzyılın en hareketli dönemlerinden birinde kaleme aldığı, ancak ölümü nedeniyle yarım kalarak sonradan yayımlanan metinlerinden oluşan “Doğa Diyalektiği” (Dialektik der Natur), aradan geçen yaklaşık 150 yılın ardından bilim, felsefe ve ekoloji alanlarındaki güncel tartışmaların yeniden merkezine yerleşiyor.

Karl Marx’ın yakın çalışma arkadaşı Engels’in bu yapıtı; doğanın işleyişi, insanın doğayla ilişkisi ve bilimsel gelişmelerin toplumsal boyutlarına dair sunduğu ufuk açıcı yaklaşımlarla akademide tekrar mercek altına alınıyor.

İngiliz The Guardian ve Alman Junge Welt gibi yayınlarda yer alan değerlendirmelerde, Engels’in notlarının biyoloji, ekoloji ve bilim felsefesi açısından taşıdığı değere dikkat çekiliyor.

Doğayı Durağan Değil, Dönüşen Bir Sistem Olarak Ele Aldı

“Doğa Diyalektiği”nin en temel çıkış noktalarından birini, doğanın mekanik ve değişmez bir yapı olarak görülmesine yönelik sert eleştiriler oluşturuyor.

Engels, doğadaki süreçlerin sürekli bir hareket ve dönüşüm içinde olduğunu savundu. Nicel birikimlerin belirli koşullarda nitel sıçramalara yol açtığını ve zıtlıkların doğal süreçlerin asli birer unsuru olduğunu ileri sürdü. Engels’in bu dinamik yaklaşımı, günümüzde karmaşıklık teorisi (complexity theory) ve ekosistemlerin işleyişindeki karşılıklı etkileşim süreçleriyle doğrudan bağlantılı biçimde değerlendiriliyor.

Doğa ile İnsan Arasındaki Ekolojik Denge

Engels’in eserinde öne çıkan bir diğer hayati başlık ise insanın doğa üzerindeki yıkıcı etkisi. İnsanın doğadan bağımsız bir güç olmadığını, ona yönelik kontrolsüz müdahalelerin ağır ve beklenmeyen sonuçlar doğuracağını belirten Engels, metinde bugün de sıklıkla alıntılanan şu uyarıyı yapıyordu:

“Doğaya karşı kazandığımız zaferlerle kendimizi çok fazla övmeyelim. Çünkü doğa, her bir zafer için bizden intikamını alır.”

Engels’in bu tespiti, günümüz çevre sorunları ve ekolojik kriz bağlamında yeniden tartışılıyor. Çevre sosyolojisi ve ekoloji uzmanları, insan faaliyetlerinin doğal sistemler üzerinde yarattığı tahribatı incelerken Engels’in doğa-insan ilişkisine yönelik tarihsel görüşlerini temel referanslardan biri olarak kabul ediyor.

İnsan Gelişiminde Emeğin Rolü

Eser kapsamında dikkat çeken en önemli metinlerden biri de “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” başlığını taşıyor. Engels bu çalışmasında, insanın hem biyolojik hem de toplumsal gelişiminde emeğin belirleyici rolüne odaklanıyor.

Dik duruş, elin kullanımındaki hassaslaşma, alet üretimi, beynin gelişimi ve dilin ortaya çıkışı arasında diyalektik bir bağ kuran Engels, insanın evrimsel sürecini doğrudan emek faaliyetiyle açıkladı. Bu görüşler, evrimsel biyoloji ve antropoloji alanlarında insanın biyolojik evrimi ile kültürel gelişimi arasındaki karşılıklı etkileşimi anlamaya çalışan güncel araştırmalara da ilham vermeyi sürdürüyor.

Eser Üzerindeki Felsefi Tartışmalar Sürüyor

“Doğa Diyalektiği”nin yeniden gündeme gelmesi, metnin bilimsel ve felsefi niteliğine dair tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Eleştirel yaklaşımlar sergileyen çevreler, Engels’in doğa bilimlerindeki farklı süreçleri diyalektik ilkeler çerçevesine oturtmaya çalışmasının, tarafsız doğa bilimleri yöntemleri ile felsefi yorumları birbirine fazla karıştırdığını savunuyor. Buna karşılık farklı düşünce geleneklerinden araştırmacılar ise eserin doğa ile toplum arasındaki karmaşık bağı kavramaya yarayan bütüncül bir metodoloji sunduğunu ve küresel çevre sorunlarının çözümünde tarihsel bir rehber olarak görülebileceğini vurguluyor.

Yarım Kalmış Bir Metnin Günümüzdeki Karşılığı

Engels’in ölümüyle yarım kalan bu taslak çalışma, insan-doğa dengesinin altüst olduğu bir çağda doğa, insan ve bilim arasındaki ilişkiyi yeniden sorgulamak isteyenler için güncelliğini koruyor. Eser, diyalektik düşüncenin doğa bilimlerine uygulanabilirliği üzerinden felsefi eleştirilere konu olsa da, insanlığın doğayla kurduğu yıkıcı ilişkiyi anlamada en güçlü tarihsel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.

Paylaşın

Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Değişen Rolü

Faşizm, 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da ortaya çıkan ve özellikle İtalya ile Almanya’da iktidara gelen otoriter siyasal hareketlerle özdeşleşti. Ancak faşizmin kapitalizmle ilişkisi, tarihçiler ve siyaset kuramcıları arasında uzun süredir tartışılan bir konu olmayı sürdürüyor.

Haber Merkezi / Bu tartışmanın merkezinde, faşizmin kapitalist sistemin kriz dönemlerinde ortaya çıkan özel bir yönetim biçimi olup olmadığı ve günümüzdeki aşırı sağ hareketlerin ne ölçüde faşizmle ilişkilendirilebileceği soruları bulunuyor.

Bu sorulara verilen yanıtlar tek bir açıklamada birleşmiyor. Marksist gelenek, Frankfurt Okulu ve çağdaş siyaset teorisi içinde farklı yaklaşımlar bulunurken, bazı araştırmacılar günümüz aşırı sağını doğrudan faşizm olarak değil, faşizmin bazı özelliklerini taşıyan yeni siyasal biçimler olarak değerlendiriyor.

Büyük Bunalım ve Faşizmin Yükselişi

Faşizmin kapitalizmle ilişkisine yönelik en önemli tarihsel tartışmalardan biri, 1929 Büyük Buhranı sonrasında Avrupa’da yaşanan ekonomik ve siyasal kriz üzerinden şekillendi. İşsizlik, yoksulluk, siyasal kutuplaşma ve parlamenter kurumlara yönelik güvensizlik, İtalya ve Almanya başta olmak üzere birçok ülkede otoriter hareketlerin güç kazanmasına zemin hazırladı.

Frankfurt Okulu ile ilişkili Alman hukukçu ve siyaset kuramcısı Franz Neumann, 1942’de yayımlanan Behemoth adlı çalışmasında Nazi Almanyası’nın ekonomik ve siyasal yapısını inceledi. Neumann, Nazi sistemini basit biçimde “devlet kapitalizmi” olarak değerlendirmek yerine, özel mülkiyetin varlığını koruduğu ancak ekonominin totaliter devlet tarafından sıkı biçimde düzenlendiği bir “totaliter tekelci kapitalizm” olarak tanımladı.

Bu yaklaşım, faşizmin kapitalizmle hiçbir ilişkisi olmadığı görüşüne karşı önemli bir teorik çerçeve oluşturdu. Ancak buradan, faşizmin her durumda kapitalizmin doğrudan ve kaçınılmaz bir ürünü olduğu sonucu çıkmaz. Faşizmin ortaya çıkışında ekonomik krizlerin yanı sıra savaş sonrası koşullar, sınıf çatışmaları, milliyetçilik, siyasal kurumların zayıflaması ve kitlesel toplumsal hareketler de etkili oldu.

Faşizm, Hegemonya ve Siyasal Kriz

Faşizmin yükselişini yalnızca ekonomik koşullarla açıklamayan düşünürlerden biri de Antonio Gramsci’dir. Gramsci’nin hegemonya kavramı, egemenliğin yalnızca ekonomik güç veya zor yoluyla değil, toplumsal rıza üreterek de sürdürüldüğüne dikkat çeker.

Bu çerçevede siyasal sistemin geniş toplum kesimleri üzerindeki meşruiyetini kaybetmesi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda bir hegemonya krizine dönüşebilir. Böyle dönemlerde milliyetçilik, güvenlik siyaseti, toplumsal kutuplaşma ve güçlü liderlik arayışı daha geniş bir karşılık bulabilir.

Dolayısıyla faşizmin yükselişini yalnızca “sermayenin tercihi” olarak açıklamak, dönemin toplumsal ve siyasal dinamiklerini eksik bırakır. Ekonomik çıkarlarla siyasal otoriterlik arasındaki ilişki önemli olmakla birlikte, bu ilişki her tarihsel durumda aynı biçimde kurulmaz.

Klasik Faşizmden Günümüz Aşırı Sağına

Günümüzde faşizm tartışması, 1930’ların siyasal modellerinin aynen geri dönüp dönmediği sorusu etrafında yoğunlaşıyor. İtalya’daki Mussolini rejimi ve Nazi Almanyası; tek parti veya tek lider etrafında örgütlenen siyasal yapı, açık diktatörlük, militarizm, yayılmacılık, yoğun propaganda ve siyasal muhalefetin sistematik biçimde bastırılması gibi özellikleriyle belirli bir tarihsel döneme ait özgün rejimlerdi.

Bugünün aşırı sağ hareketleri ise çoğu durumda seçimlere katılıyor, parlamenter siyaseti kullanıyor ve klasik faşizmin bütün kurumlarını benimsemiyor. Bu nedenle çağdaş hareketlerin tamamını doğrudan “faşist” olarak tanımlamak, tarihsel farklılıkların gözden kaçmasına neden olabilir.

Siyaset kuramcısı Enzo Traverso bu farklılığı anlatmak için “post-faşizm” kavramını kullanıyor. Traverso’ya göre kavram, klasik faşizmle günümüz aşırı sağı arasındaki hem süreklilikleri hem de kopuşları ifade ediyor. Bu yaklaşımda günümüz hareketleri, geçmişteki faşist hareketlerin bazı ideolojik miraslarını taşıyabilse de aynı siyasal koşullar içinde faaliyet göstermiyor.

Neoliberalizm ve Otoriter Siyaset Tartışması

Faşizm ile neoliberalizm arasındaki ilişki de çağdaş tartışmaların önemli başlıklarından biri. Bu konuda özellikle Henry Giroux gibi eleştirel düşünürler, neoliberal politikaların sosyal devlet kurumlarını zayıflatmasının ekonomik güvencesizliği ve toplumsal hoşnutsuzluğu artırabileceğini savunuyor.

Giroux, “neoliberal faşizm” kavramını kullanarak piyasa merkezli politikalar, sosyal güvencesizlik, korku siyaseti ve otoriter yönetim biçimleri arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Ona göre neoliberalizm, demokratik kurumların ve kamusal alanın zayıflamasına katkıda bulunarak otoriter siyaset için elverişli bir ortam yaratabiliyor. Ancak bu, neoliberalizmin doğrudan faşizmle özdeş olduğu anlamına gelmiyor; kavram, iki siyasal ve ekonomik eğilim arasındaki belirli bağlantıları açıklamak için kullanılıyor.

Bu ayrım özellikle önemli. Çünkü piyasa ekonomisi ile otoriterlik aynı şey olmadığı gibi, her otoriter rejim de faşist değildir. Benzer şekilde, ekonomik eşitsizlik veya neoliberal politikalar da tek başına faşizmin ortaya çıkacağını göstermez.

Faşizan Siyasetin Güncel Araçları

Çağdaş faşizm tartışmasının bir başka boyutunu, belirli siyasal yöntemlerin demokratik sistemler içinde kullanılabilmesi oluşturuyor.

Siyaset felsefecisi Jason Stanley, How Fascism Works adlı çalışmasında faşizmi yalnızca belirli bir rejim biçimi olarak değil, farklı siyasal ortamlarda kullanılabilen bir dizi siyasal teknik ve söylem üzerinden inceliyor. Stanley’nin ele aldığı unsurlar arasında geçmişin mitikleştirilmesi, propaganda, anti-entelektüalizm, “biz” ve “onlar” ayrımı, toplumsal hiyerarşilerin savunulması, güvenlik ve “kanun düzen” söylemi ile kamu hizmetleri ve sendikalara yönelik saldırılar bulunuyor.

Bu yaklaşım, günümüz demokrasilerinde faşizmin mutlaka klasik anlamda bir diktatörlük şeklinde ortaya çıkmasının gerekmediğini savunuyor. Bunun yerine, demokratik kurumları aşındıran veya toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiren belirli siyasal yöntemlerin zaman içinde normalleşebileceğine dikkat çekiyor.

Ekonomik Kriz, Eşitsizlik ve Günah Keçisi Siyaseti

Çağdaş faşizm tartışmalarında üzerinde durulan ortak konulardan biri de ekonomik ve toplumsal güvensizliğin siyasal olarak nasıl yönlendirildiği.

İşsizlik, gelir kaybı, sosyal hareketliliğin azalması veya kamu hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar toplumda güçlü bir hoşnutsuzluk yaratabiliyor. Bu hoşnutsuzluğun ekonomik ve siyasal nedenler yerine göçmenler, azınlıklar veya başka toplumsal gruplar üzerinden açıklanması ise “günah keçisi” siyaseti olarak tanımlanıyor.

Bu noktada Stanley’nin yaklaşımı, faşizan siyasetin “biz” ve “onlar” ayrımını güçlendiren söylemler üzerinden toplumsal desteği nasıl mobilize edebildiğine odaklanıyor.

Ancak ekonomik kriz ile faşist siyaset arasında otomatik bir bağ kurmak da doğru değil. Aynı ekonomik koşullar farklı ülkelerde farklı siyasal sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle ekonomik faktörlerin yanında kurumların gücü, siyasal kültür, toplumsal örgütlenme ve tarihsel koşulların da dikkate alınması gerekiyor.

Değişen Rol: Faşizm mi, Faşizan Siyaset mi?

Bugünkü tartışmanın en önemli noktalarından biri, “faşizm” ile “faşizan siyaset” kavramlarının birbirinden ayrılmasıdır.

Klasik faşizm, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış kapsamlı bir siyasal rejim ve ideoloji biçimiydi. Çağdaş dünyada ise bazı siyasal hareketler bu tarihsel modelin tamamını benimsemeksizin milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, otoriter liderlik, komplo söylemleri, kurumlara güvensizlik ve toplumsal kutuplaşma gibi özelliklerden yararlanabiliyor.

Bu nedenle çağdaş siyaseti anlamak için yalnızca “faşizm geri döndü” demek yerine, hangi tarihsel özelliklerin devam ettiğini ve hangilerinin değiştiğini incelemek daha açıklayıcı bir yaklaşım sunuyor.

Faşizmin Dönüşümünü Anlamak

Faşizmin kapitalizmle ilişkisi konusunda siyaset bilimi ve ekonomi politik literatüründe tek bir görüş bulunmuyor. Marksist yaklaşımlar ekonomik krizler, sınıf ilişkileri ve sermaye yapıları üzerinde dururken; siyaset teorisinin farklı damarları milliyetçilik, propaganda, liderlik, toplumsal kutuplaşma ve demokratik kurumların zayıflaması gibi unsurları öne çıkarıyor.

20. yüzyılın faşist rejimleri ile günümüz aşırı sağ hareketleri arasında tarihsel ve ideolojik bağlantılar kurulabilse de bu iki dönemi bütünüyle özdeşleştirmek mümkün değil. Traverso’nun “post-faşizm” yaklaşımı bu süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendirmeye çalışırken, Stanley gibi düşünürler faşizan siyasal tekniklerin demokratik sistemlerde de kullanılabileceğine dikkat çekiyor.

Bu nedenle çağdaş kapitalizm bağlamında faşizmin değişen rolünü anlamak, yalnızca ekonomik sistem ile otoriterlik arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı değil; ekonomik krizlerin, toplumsal eşitsizliklerin, siyasal kurumların ve kitle siyasetine yönelik söylemlerin birbirini nasıl etkilediğini birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.

Paylaşın

Küresel Sermayenin Yapısal Krizi

Küresel ekonomi; yüksek borçluluk, enflasyon baskıları, düşük büyüme ve artan jeopolitik gerilimlerin aynı anda etkili olduğu karmaşık bir dönemden geçiyor. Ekonomik dalgalanmaların nedenleri konusunda ana akım iktisat ile Marksist ekonomi politik arasında ise önemli görüş ayrılıkları bulunuyor.

Haber Merkezi / Ana akım yaklaşımlar mevcut sorunları para politikaları, arz şokları, enerji fiyatları, jeopolitik gelişmeler ve finansal istikrarsızlık gibi farklı faktörlerle açıklarken, Marksist ekonomi politik bu gelişmeleri kapitalist sermaye birikiminin uzun dönemli çelişkileri bağlamında değerlendiriyor. Bu yaklaşım açısından kriz, yalnızca dışsal şokların ortaya çıkardığı geçici bir bozulma değil; üretim, kârlılık, yatırım ve finans arasındaki yapısal gerilimlerin sonucu olarak ele alınıyor.

Kâr Oranlarının Düşme Eğilimi

Marksist kriz teorisinin temel unsurlarından biri, Karl Marx’ın Kapital‘in üçüncü cildinde geliştirdiği “kâr oranlarının eğilimsel düşme yasası”dır.

Marx’a göre kapitalistler rekabet koşullarında üretkenliği artırmak amacıyla makine, teknoloji ve diğer üretim araçlarına daha fazla yatırım yapar. Bunun sonucunda toplam sermaye içinde üretim araçlarına ayrılan sermayenin ağırlığı artarken, canlı emeğin payı göreli olarak azalabilir.

Marksist teoride artı-değerin kaynağı canlı emek olarak kabul edildiği için, sermayenin organik bileşimindeki bu değişimin kâr oranları üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturabileceği ileri sürülür. Ancak Marx’ın kendisi de bu eğilimin mutlak ve kesintisiz bir düşüş anlamına gelmediğini, kâr oranını yükselten karşı eğilimlerin de bulunduğunu belirtmiştir.

Bu nedenle günümüzdeki ekonomik krizleri yalnızca kâr oranlarının düşme eğilimiyle açıklamak yerine, bu teorik çerçeveyi sermaye birikiminin uzun dönemli dinamiklerinden biri olarak değerlendirmek daha doğru olur.

İngiliz Marksist iktisatçı Michael Roberts ise özellikle 20. yüzyılın sonlarından itibaren kârlılık oranlarındaki uzun dönemli hareketler üzerine çalışmalar yürütüyor. Roberts’ın analizlerinde 1970’lerden sonraki kârlılık sorunları, 2008 finansal krizinin arka planını oluşturan önemli unsurlardan biri olarak ele alınıyor.

Finansallaşma ve Sermayenin Yeni Alanları

Kârlılığın üretim alanında baskı altında olduğu dönemlerde sermayenin finansal varlıklara yönelmesi, çağdaş kapitalizmin en fazla tartışılan özelliklerinden biri haline geldi.

David Harvey, kapitalist birikimin krizlerini açıklarken sermayenin mekânsal ve zamansal olarak yeniden örgütlenmesine dikkat çeker. Harvey’nin “mekânsal-zamansal çözüm” (spatio-temporal fix) kavramı, sermayenin aşırı birikim sorunlarını yeni coğrafyalara, altyapı yatırımlarına veya uzun vadeli yatırımlara yönelerek aşma girişimlerini açıklamak için kullanılır.

Bu süreçte finansal piyasaların genişlemesi de önemli bir rol oynar. Hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, türev ürünler ve çeşitli kredi mekanizmaları, sermayenin üretim dışındaki alanlarda değerlendirilmesini mümkün kılar.

Marksist literatürde “hayali sermaye” olarak adlandırılan finansal varlıklar, gelecekte elde edilmesi beklenen gelir akışları üzerinden bugünden değer kazanabilir. Ancak burada önemli bir ayrım bulunur: Finansal piyasaların büyümesi, tek başına reel ekonomiden tamamen kopuş anlamına gelmez. Finansal sistem ile üretim arasındaki ilişki devam eder ve finansal varlıkların değerleri de nihayetinde gelecekteki gelir beklentilerine dayanır.

Kosta Lapavitsas’ın finansallaşma üzerine çalışmaları da finans sektörünün ekonomi içindeki ağırlığının artışını, şirketlerin finansal faaliyetlerini ve hanehalklarının finans sistemine daha fazla bağımlı hale gelmesini birlikte ele alır.

Mülksüzleştirme Yoluyla Birikim

David Harvey’nin geliştirdiği bir diğer önemli kavram “mülksüzleştirme yoluyla birikim”dir.

Bu kavram, sermaye birikiminin yalnızca yeni mal ve hizmetlerin üretilmesi yoluyla değil; mevcut varlıkların mülkiyetinin ve kullanım biçimlerinin değiştirilmesi yoluyla da gerçekleşebileceğini ifade eder.

Özelleştirmeler, kamuya ait varlıkların özel mülkiyete geçirilmesi, doğal kaynakların ticarileştirilmesi, kentsel alanların yeniden yapılandırılması ve müşterek kullanım alanlarının metalaştırılması bu çerçevede incelenebilir.

Ancak bu süreçlerin tamamını doğrudan bir “gasp” mekanizması olarak tanımlamak yerine, mülkiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve ekonomik değerin farklı toplumsal kesimler arasında yeniden dağıtılması bağlamında ele almak daha açıklayıcıdır.

Aşırı Birikim Sorunu

Marksist kriz teorisinin bir diğer temel kavramı aşırı birikimdir.

Sermayenin sürekli genişlemesi, üretim kapasitesinin talep kapasitesinden daha hızlı büyümesine yol açtığında yatırım yapmak için yeterli kârlı alan bulunamayabilir. Böyle bir durumda şirketlerin elindeki sermaye üretime yönelmek yerine finansal varlıklara, gayrimenkule veya başka varlık sınıflarına kayabilir.

Bu durum, bir yandan kullanılmayan üretim kapasitesinin ve işsizliğin artmasına, diğer yandan finansal varlıkların değerlerinin yükselmesine neden olabilir.

Dolayısıyla aşırı birikim yalnızca piyasada satılamayan malların çoğalması anlamına gelmez. Aynı zamanda kârlı yatırım alanlarının daralması, atıl kapasite, borçluluk ve finansal varlık fiyatlarındaki şişme gibi farklı unsurları da kapsayan daha geniş bir süreçtir.

Küreselleşme ve Sermayenin Coğrafi Yayılımı

1980’lerden itibaren hızlanan küreselleşme, sermayenin yeni yatırım ve üretim alanlarına ulaşmasını kolaylaştırdı. Üretimin farklı ülkelere dağıtılması, düşük ücretli işgücünün kullanılması ve küresel tedarik zincirlerinin genişlemesi, şirketlerin maliyetlerini düşürmesine ve yeni pazarlara ulaşmasına olanak sağladı.

Marksist analiz açısından bu süreç, sermayenin kârlılık sorunlarını aşmak için kullandığı araçlardan biri olarak değerlendiriliyor. Ancak küreselleşmenin yalnızca ucuz emek arayışından ibaret olmadığı da göz önünde bulundurulmalı. Teknolojik gelişmeler, ulaşım maliyetlerindeki düşüş, ticaret politikaları ve çok uluslu şirketlerin örgütlenme biçimleri de bu dönüşümde belirleyici oldu.

Son yıllarda küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, ABD-Çin rekabeti, ticaret kısıtlamaları ve stratejik sektörlerde korumacı politikaların güçlenmesi ise küreselleşmenin önceki dönemine ilişkin bazı varsayımları tartışmaya açtı.

Bu gelişmeleri yalnızca “ulusal sermaye gruplarının pazar paylaşımı mücadelesi” olarak açıklamak yetersiz kalabilir. Jeopolitik rekabetin arkasında güvenlik kaygıları, teknoloji üstünlüğü, enerji politikaları ve devletlerin stratejik sektörleri koruma hedefleri de bulunuyor.

Borçlanma ve Krizin Ertelenmesi

Çağdaş kapitalizmin kriz dinamiklerinde borçlanma da önemli bir yer tutuyor.

Kamu, şirket ve hanehalkı borçlarının yükselmesi kısa vadede tüketimi ve yatırımları destekleyebilir. Ancak borçların gelir ve üretim artışından daha hızlı büyümesi, finansal kırılganlıkları artırabilir.

2008 küresel finans krizi, konut piyasası ve finansal türevler üzerinden büyüyen borç yükünün nasıl sistemik bir krize dönüşebileceğini gösteren önemli örneklerden biri oldu.

Merkez bankalarının kriz dönemlerinde faiz indirimleri, likidite desteği ve varlık alımları yoluyla finansal sistemi desteklemesi ise krizlerin etkisini sınırlarken aynı zamanda finansal varlık fiyatları ile reel ekonomi arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına yol açtı.

Bu nedenle finansallaşmayı yalnızca “üretimden kaçış” olarak değil, üretim ile finans arasındaki ilişkilerin yeniden şekillenmesi olarak değerlendirmek daha kapsayıcı bir yaklaşım sunuyor.

Yapısal Kriz Tartışması

Buradaki temel tartışma, kapitalizmin yaşadığı sorunların geçici dalgalanmalar mı yoksa uzun dönemli yapısal eğilimler mi olduğudur.

Marksist ekonomi politik; kârlılık, aşırı birikim, sınıf ilişkileri ve sermaye birikiminin sınırlarını öne çıkararak krizleri kapitalist üretim biçiminin iç dinamikleriyle açıklamaya çalışıyor.

Ana akım iktisat ise ekonomik krizlerin nedenlerini farklı modeller üzerinden ele alıyor. Para politikası hataları, arz ve talep şokları, finansal kırılganlıklar, verimlilik artışındaki yavaşlama, demografik değişimler ve jeopolitik riskler bu açıklamalar arasında yer alıyor.

Dolayısıyla mevcut küresel ekonomik tabloyu tek bir nedene indirgemek yerine, farklı açıklama düzeylerini birlikte değerlendirmek gerekiyor. Kârlılık eğilimleri ve sermaye birikimi önemli göstergeler olmakla birlikte, krizlerin zamanlamasını ve biçimini açıklamak için finansal sistem, devlet politikaları, teknoloji, enerji piyasaları ve uluslararası ticaret gibi faktörlerin de hesaba katılması gerekiyor.

Sonuç: Kapitalizmin Kriz Dinamikleri

Küresel kapitalizmin karşı karşıya olduğu sorunlar, yalnızca tek tek ekonomik şoklarla açıklanamayacak kadar karmaşık bir görünüm taşıyor. Borçluluk, finansallaşma, düşük büyüme, yatırım yetersizliği, gelir dağılımındaki bozulmalar ve jeopolitik gerilimler birbirini etkileyen süreçler olarak ortaya çıkıyor.

Marksist ekonomi politik bu tabloyu, sermaye birikiminin kendi iç çelişkileri üzerinden açıklıyor. Kâr oranlarının düşme eğilimi, aşırı birikim, finansallaşma ve sermayenin yeni coğrafyalara yönelmesi bu yaklaşımın başlıca açıklama araçlarını oluşturuyor.

Ancak bu kavramların her ekonomik krizi tek başına açıkladığını söylemek mümkün değil. Kapitalizmin kriz dinamikleri tarihsel döneme, ülkeye ve ekonomik yapıya göre farklı biçimler alabiliyor.

Bu nedenle günümüzdeki ekonomik gelişmeleri anlamak için temel mesele, kapitalizmin kriz yaşayıp yaşamadığından çok, krizlerin hangi mekanizmalar üzerinden ortaya çıktığı, sermayenin bu krizlere nasıl yanıt verdiği ve ortaya çıkan maliyetlerin toplumun farklı kesimleri arasında nasıl dağıldığıdır. Marksist ekonomi politik bu sorulara belirli bir teorik çerçeveden yanıt verirken, diğer iktisadi yaklaşımlar farklı açıklamalar ortaya koyuyor.

Paylaşın

Pankreas Kanserinin Erken Teşhisinde Yeni Umut

Yeni bir araştırma, deneysel bir kan testinin pankreas kanserini henüz erken evrelerde tespit edebileceğini ortaya koydu. PANXEON adı verilen testin, hastalığın yanı sıra bazı kanser öncesi hücresel değişimleri de belirleyebilmesi, erken teşhis açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Haber Merkezi / Nature Medicine dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar, PANXEON testinin erken evre pankreas kanserini yüzde 87 doğruluk oranıyla tespit ettiğini bildirdi.

Testin, pankreasta görülen ve kanser öncesi bir durum olan “yüksek dereceli displazi”yi de belirleyebildiği belirtildi. Bu bulgu, hastalığın kansere dönüşmesinden önce yüksek risk taşıyan kişilerin belirlenmesine ve daha yakın takip edilmesine olanak sağlayabilir.

Pankreas kanseri, çoğu zaman erken evrelerde belirti vermemesi nedeniyle geç teşhis edilebiliyor. Hastalık ilerlediğinde tedavi seçenekleri de önemli ölçüde azalıyor.

Los Angeles’taki City of Hope Moleküler Tanı ve Deneysel Tedaviler Bölümü Başkanı ve araştırmanın kıdemli yazarı Ajay Goel, pankreas kanserinin yüksek ölüm oranının temel nedenlerinden birinin hastalığın çoğunlukla tedavi seçeneklerinin sınırlı olduğu ileri evrelerde tespit edilmesi olduğunu belirtti.

Goel, yeni testin hastalığı henüz belirti ortaya çıkmadan tespit edebilmesinin erken müdahale açısından önemli olabileceğini söyledi.

Günümüzde pankreas kanseri vakalarının büyük bölümü, tümörün vücudun diğer bölgelerine yayıldığı ileri evrelerde teşhis ediliyor. Uzmanlara göre hastalığın daha erken evrede yakalanması, tedavi seçeneklerini artırma ve hastaların yaşam süresini uzatma açısından kritik önem taşıyor.

PANXEON testi, kanda bulunan üç farklı biyolojik belirteci aynı anda analiz ediyor. Bu belirteçler arasında kanser hücreleri tarafından dolaşıma salınan genetik materyaller ile pankreas kanseriyle ilişkilendirilen CA19-9 proteini bulunuyor.

Testten elde edilen veriler daha sonra yapay zekâ algoritması tarafından değerlendiriliyor. Sistem, farklı biyolojik göstergeleri bir araya getirerek kişinin pankreas kanseri riskini ortaya koyan bir skor oluşturuyor.

Goel, birden fazla biyolojik sinyalin birlikte değerlendirilmesinin, tek bir biyobelirtece kıyasla pankreasta meydana gelen değişiklikler hakkında daha kapsamlı bilgi sağlayabileceğini belirtti.

Kanser Gelişmeden Önce Tespit Edebilir

Araştırmacılar testin performansını değerlendirmek amacıyla ABD, Avrupa ve Asya’dan yaklaşık 1.800 kişinin verilerini inceledi.

Sonuçlara göre PANXEON’un yanlış pozitif oranı düşük riskli gruplarda yüzde 3, yüksek riskli gruplarda ise yüzde 16 olarak ölçüldü.

Testin dikkat çeken sonuçlarından biri ise kanser öncesi hücresel değişikliklerin tespit edilmesi oldu. Araştırmada, yüksek dereceli displazi vakalarının yüzde 64’ünden fazlasının test tarafından saptandığı bildirildi.

Bu tür değişikliklerin erken dönemde belirlenmesi, yakın takip ve ileri tetkik gerektiren kişilerin daha erken tespit edilmesine yardımcı olabilir.

Kimler Daha Fazla Yarar Sağlayabilir?

Araştırmacılara göre testin özellikle pankreas kanseri açısından yüksek risk taşıyan kişilerde kullanılması potansiyel fayda sağlayabilir. Bu gruplar arasında:

Genetik açıdan yüksek risk taşıyan kişiler,

Ailesinde pankreas kanseri öyküsü bulunanlar,

Pankreas kisti bulunan kişiler,

Kronik pankreatit tanısı olan hastalar

yer alıyor.

Uzmanlar, PANXEON’un mevcut bilgisayarlı tomografi (BT) veya manyetik rezonans (MR) gibi görüntüleme yöntemlerinin yerini tamamen almasının beklenmediğini belirtiyor. Testin daha çok ileri inceleme gerektirebilecek yüksek riskli kişilerin belirlenmesinde bir ön tarama aracı olarak kullanılabileceği ifade ediliyor.

Araştırmanın sonuçları umut verici olsa da PANXEON henüz rutin klinik uygulamaya girmiş bir tarama testi değil.

Testin güvenilirliğinin ve farklı hasta gruplarındaki performansının doğrulanması için daha geniş kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç duyuluyor. Bu çalışmaların sonuçlarına göre testin gelecekte pankreas kanserinin erken teşhisinde nasıl bir rol üstlenebileceği daha net ortaya çıkacak.

Paylaşın

Evrenin Yüzde 85’lik Gizemi: Karanlık Madde Teorileri Yeniden Gündemde

Evrenin yaklaşık yüzde 85’inin karanlık maddeden oluştuğu düşünülüyor. Ancak bu gizemli maddenin gerçekte ne olduğu, modern fiziğin en büyük sorularından biri olmayı sürdürüyor.

Haber Merkezi / Fizikçiler uzun yıllardır karanlık maddeyi açıklamak için parçacıklardan ilkel kara deliklere kadar çok sayıda teori üzerinde çalışıyor. İlkel kara deliklerin karanlık maddenin kaynağı olabileceği fikrine yöneltilen eleştirilerin başında ise bazı modellerin “ince ayarlı” olması geliyor. Başka bir ifadeyle, bu modellerin evrende gözlenen karanlık madde miktarını açıklayabilmesi için bazı parametrelerin oldukça dar bir aralıkta bulunması gerektiği öne sürülüyor.

Ancak California Üniversitesi, Santa Cruz’dan teorik fizikçi Stefano Profumo’nun yaptığı yeni bir çalışma, bu yaklaşımın tüm ilkel kara delik senaryolarına genellenemeyeceğini ortaya koyuyor.

Physical Review D dergisinde yayımlanan araştırmada Profumo, farklı karanlık madde modellerinin ne ölçüde “ince ayarlı” olduğunu aynı matematiksel ölçüt üzerinden karşılaştırdı. Çalışmanın sonuçları, bazı ilkel kara delik modellerinin matematiksel açıdan sanıldığı kadar hassas olmadığını, buna karşılık bazı popüler parçacık modellerinin daha yüksek düzeyde ince ayara ihtiyaç duyduğunu gösterdi.

“İnce Ayar” Ne Anlama Geliyor?

Bir teorinin “ince ayarlı” olması, modelin işe yarayabilmesi için parametrelerinin çok dar ve özel değer aralıklarında bulunması anlamına geliyor.

Örneğin bir modeldeki küçük bir parametre değişikliği, teorinin öngördüğü karanlık madde miktarında çok büyük bir farklılığa yol açıyorsa, o model yüksek derecede hassas kabul ediliyor. Buna karşılık, parametrelerdeki değişikliklere rağmen modelin sonuçları büyük ölçüde korunuyorsa teori daha az ince ayarlı, dolayısıyla daha “doğal” kabul ediliyor.

Profumo çalışmasında, parçacık fiziği modellerinin hassasiyetini değerlendirmek için daha önce geliştirilen Barbieri-Giudice ölçütünü kullandı.

Bu ölçüt temel olarak şu soruya yanıt arıyor: Modeldeki başlangıç parametrelerinden biri küçük miktarda değiştirildiğinde, modelin öngördüğü karanlık madde miktarı ne kadar değişiyor?

Profumo, bu yöntemi 16 farklı karanlık madde modeline uyguladı ve bunlardan 12 temsili senaryoyu ayrıntılı olarak karşılaştırdı.

İncelenen senaryolar arasında kozmik enflasyona ihtiyaç duymadan ilkel kara deliklerin oluşabileceğini öne süren modellerin yanı sıra, enflasyon dönemindeki farklı oluşum mekanizmalarına dayanan kara delik senaryoları da yer aldı.

Parçacık adayları arasında ise WIMP’lerin çeşitli modelleri, FIMP’ler, asimetrik karanlık madde ve aksiyonlar gibi teorik parçacıklar incelendi.

Araştırmacı, modellerin öngörülerini evrende gözlenen karanlık madde miktarıyla karşılaştırdı. Çalışma herhangi bir yeni teleskop gözlemi veya laboratuvar deneyi içermedi. Bunun yerine mevcut teorilerin matematiksel yapısı analiz edildi ve her modelin parametre değişikliklerine karşı hassasiyeti hesaplandı.

Bazı Kara Delik Modelleri Daha Az Hassas Çıktı

Analizin sonuçları, incelenen modeller arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu gösterdi.

Daha düşük ince ayar gerektiren modeller arasında asimetrik karanlık madde, bazı aksiyon senaryoları, belirli bir ilkel kara delik oluşum modeli, rezonans dışı bir WIMP modeli ve FIMP modeli yer aldı.

Bu modellerde, başlangıç parametrelerindeki değişikliklerin karanlık madde miktarı üzerindeki etkisinin görece sınırlı olduğu görüldü.

Orta düzeyde hassasiyet gösteren modeller arasında ise erken evrende radyasyonun baskın olduğu dönemde oluşan bazı ilkel kara delik senaryoları ile belirli WIMP modelleri bulundu.

En yüksek hassasiyet ise bazı rezonans temelli WIMP modellerinde ve kozmik enflasyon sırasında “ultra yavaş yuvarlanma” olarak tanımlanan özel bir aşamaya dayanan ilkel kara delik senaryosunda görüldü.

Bu sonuç, tüm ilkel kara delik modellerinin aynı derecede ince ayarlı olduğu yönündeki genel yaklaşımın matematiksel açıdan desteklenmediğine işaret ediyor.

Çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, ilkel kara deliklerin karanlık madde adayı olarak değerlendirilmesinde tek bir oluşum mekanizmasının bütün senaryoları temsil edemeyeceğini göstermesi.

Bazı ilkel kara delik modelleri gerçekten yüksek düzeyde ince ayar gerektirirken, bazıları daha geniş bir parametre aralığında çalışabiliyor. Benzer şekilde, parçacık tabanlı modellerin de her zaman daha “doğal” olduğu söylenemiyor.

Bu nedenle araştırma, karanlık madde adaylarının değerlendirilmesinde teorinin türünden ziyade, her modelin matematiksel hassasiyetinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Karanlık Maddenin Sırrı Hâlâ Çözülmüş Değil

Yeni çalışma, karanlık maddenin ilkel kara deliklerden oluştuğunu kanıtlamıyor. Aynı şekilde WIMP’leri, aksiyonları veya diğer parçacık adaylarını da eliyor değil.

Araştırmanın ortaya koyduğu temel sonuç, farklı karanlık madde teorilerinin “ince ayar” açısından aynı ölçütle karşılaştırılması gerektiği.

Dolayısıyla karanlık maddenin doğasına ilişkin tartışmada, belirli bir teoriye yönelik genel kabuller yerine modellerin matematiksel özelliklerinin ve gözlemlerle ne ölçüde uyumlu olduklarının dikkate alınması önem taşıyor.

Karanlık maddenin ne olduğu sorusu ise hâlâ yanıt bekliyor. Yeni çalışma, bu arayışta hem parçacık hem de ilkel kara delik senaryolarının daha sistematik ve karşılaştırmalı biçimde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Yapay Zekâ Fetişizmi Ve Görünmeyen Emek

Yapay zekâ, özerk bir güç gibi sunulsa da arkasında görünmeyen insan emeği, veri, enerji ve sermaye bulunuyor. Teknolojinin yükselişi, emek ve mülkiyet ilişkilerini yeniden tartışmaya açıyor.

Haber Merkezi /Yapay zekâ, son yıllarda yalnızca yeni bir teknolojik araç olarak değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümün temel aktörlerinden biri olarak sunuluyor. Büyük teknoloji şirketlerinin söylemlerinde algoritmaların üretkenliği artıracağı, çok sayıda mesleği dönüştüreceği ve günlük yaşamın önemli sorunlarına çözüm sağlayacağı vurgulanıyor.

Bu anlatının bir başka boyutunda ise yapay zekânın insan müdahalesinden bağımsız, kendi başına “öğrenen” ve karar veren özerk bir akıl olduğu düşüncesi bulunuyor. Oysa yapay zekâ sistemlerinin arkasında büyük miktarda insan emeği, veri, enerji, altyapı ve sermaye yatırımı bulunuyor.

Çağdaş eleştirel teknoloji çalışmaları, tam da bu noktaya dikkat çekiyor: Yapay zekânın teknik kapasitesine odaklanılırken, onu mümkün kılan toplumsal ve ekonomik ilişkiler çoğu zaman görünmez hale geliyor.

Emtia Fetişizminden Yapay Zekâ Mitiğine

Karl Marx, Kapital’in birinci cildinde “meta fetişizmi” kavramıyla, insanların kendi emekleriyle ürettikleri malların toplumsal ilişkilerden bağımsız, sanki kendilerine ait özellikleri ve güçleri varmış gibi algılanmasını açıklamıştı.

Marx’ın analizinde mesele yalnızca bir malın yanlış anlaşılması değildir. Asıl sorun, üretim sürecindeki toplumsal ilişkilerin metaların arkasında görünmez hale gelmesidir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, piyasa içerisinde nesneler arasındaki ilişkiler biçiminde görünür.

Yapay zekâya yönelik çağdaş anlatılar bu kavram açısından farklı bir tartışmaya imkân veriyor. “Makinenin öğrendiği”, “algoritmanın karar verdiği” veya “yapay zekânın düşündüğü” ifadeleri, sistemlerin arkasındaki insan emeğini ve teknik altyapıyı ikinci plana itebiliyor.

Bu durum doğrudan Marx’ın tanımladığı meta fetişizmiyle özdeş değildir. Ancak eleştirel teori açısından benzer bir soruyu gündeme getirir: Teknolojik sistemin görünür hale gelen kapasitesi, onu ortaya çıkaran toplumsal emeği ve mülkiyet ilişkilerini görünmezleştiriyor mu?

Yapay Zekânın Görünmeyen Emeği

Yapay zekâ sistemlerinin çalışabilmesi için yalnızca bilgisayar işlem gücü ve yazılım yeterli değildir. Büyük veri kümelerinin oluşturulması, temizlenmesi, sınıflandırılması ve etiketlenmesi için çok sayıda insanın çalışması gerekir.

Özellikle makine öğrenmesi sistemlerinin geliştirilmesinde veri etiketleme, içerik moderasyonu ve kalite kontrol gibi görevler önemli bir yer tutar. Bu işlerin bir bölümü küresel ölçekte farklı ülkelerdeki taşeron şirketler ve çevrim içi çalışma platformları aracılığıyla yürütülür.

Mary L. Gray ve Siddharth Suri’nin Ghost Work çalışması, yapay zekâ ve dijital hizmetlerin arkasında kullanıcıların doğrudan görmediği insan emeğinin bulunduğunu ortaya koyarken; Kate Crawford’un Atlas of AI kitabı yapay zekânın yalnızca yazılım ve algoritmalardan oluşmadığını, emek, doğal kaynaklar, enerji, veri ve altyapıya dayanan geniş bir endüstriyel sistem olduğunu vurgular.

Bu nedenle “yapay zekânın kendi kendine öğrendiği” ifadesi teknik açıdan eksik bir tablo yaratabilir. Makine öğrenmesi algoritmaları belirli görevleri insan müdahalesi olmadan gerçekleştirebilse de, sistemlerin tasarlanması, eğitilmesi, değerlendirilmesi, güncellenmesi ve denetlenmesi çok sayıda insanın çalışmasını gerektirir.

Dijital Emek ve Yeni Çalışma Biçimleri

Yapay zekânın yükselişi, emeğin ortadan kalkmasından çok emeğin biçim değiştirmesi tartışmasını da beraberinde getiriyor.

Nick Dyer-Witheford’un çalışmalarında dijital teknolojiler, işçi sınıfının ortadan kalkmasının değil, emeğin yeni biçimlerde örgütlenmesinin bir unsuru olarak ele alınıyor. Dijital platformlar, otomasyon ve küresel tedarik zincirleri; çalışanların iş süreçlerini, ücret ilişkilerini ve çalışma koşullarını yeniden şekillendiriyor.

Bu dönüşümün önemli unsurlarından biri de güvencesiz ve parçalı çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıdır. Veri etiketleme, içerik denetimi, çevrim içi mikro görevler ve platform tabanlı hizmetler, çoğu zaman geleneksel işyerlerinden farklı çalışma ilişkileri yaratıyor.

Ancak burada da önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Yapay zekânın kullanıldığı her iş otomatik olarak güvencesiz veya sömürücü değildir. Çalışma koşulları ülkeye, sektöre, şirketin örgütlenme biçimine ve işçinin hukuki statüsüne göre değişebilir.

Teknolojinin Sermaye Birikimindeki Rolü

Yapay zekâ aynı zamanda sermaye birikiminin yeni araçlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Şirketler yapay zekâ teknolojilerini üretim maliyetlerini azaltmak, verimliliği artırmak, müşteri davranışlarını analiz etmek, lojistik süreçlerini optimize etmek ve yeni ürünler geliştirmek amacıyla kullanıyor. Bu durum, teknolojinin ekonomik değer üretme biçimlerini değiştirebilir.

Burada Marksist ekonomi politiğin temel sorularından biri yeniden ortaya çıkıyor: Teknolojik gelişmenin sağladığı verimlilik artışından kim yararlanıyor?

Eğer otomasyon sonucunda üretkenlik artarken elde edilen kazanımlar yalnızca şirketlerin gelirlerinde ve sermaye sahiplerinin getirilerinde toplanırsa, teknoloji ile gelir dağılımı arasındaki ilişki önemli bir toplumsal tartışma haline gelir. Buna karşılık verimlilik artışının ücretlere, çalışma sürelerinin kısalmasına veya kamusal refahın yükselmesine yansıması farklı bir ekonomik sonuç doğurabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca yapay zekânın ne kadar geliştiği değil, bu teknolojinin kim tarafından kontrol edildiği, nasıl kullanıldığı ve ortaya çıkan ekonomik değerin nasıl dağıtıldığıdır.

“Yapay Zekâ İşinizi Elinizden Alacak” Söylemi

Yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisi de tartışmanın önemli başlıklarından biri.

Teknolojik gelişmeler bazı görevleri otomatikleştirirken yeni meslekler ve yeni çalışma alanları da yaratabilir. Bu nedenle “yapay zekâ bütün işleri ortadan kaldıracak” şeklindeki kesin ifadeler kadar, teknolojinin istihdam üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını savunmak da gerçekçi değildir.

Ancak otomasyon tehdidinin çalışma ilişkileri üzerinde pazarlık gücü yaratabileceği ileri sürülebilir. Bir işin otomatikleştirilebileceği beklentisi, işveren ile çalışan arasındaki güç dengesini etkileyebilir. Bunun ücretler, iş güvencesi ve sendikal örgütlenme üzerindeki etkisi ise sektöre ve kurumsal koşullara göre değişir.

Bu nedenle yapay zekânın çalışma hayatındaki rolünü yalnızca teknolojik bir mesele olarak görmek yerine, çalışma hukuku, sendikal haklar, ücret politikaları ve sosyal güvenlik sistemiyle birlikte değerlendirmek gerekir.

Yapay Zekânın Maddi Altyapısı

Yapay zekâ çoğu zaman soyut ve maddi olmayan bir teknoloji gibi sunulsa da fiziksel bir altyapıya dayanıyor.

Veri merkezleri, çip üretimi, elektrik tüketimi, soğutma sistemleri, kablo ağları ve madenler yapay zekâ ekonomisinin maddi temelini oluşturuyor. Büyük modellerin eğitilmesi ve çalıştırılması için yüksek miktarda işlem gücü gerekiyor.

Kate Crawford’un çalışmasının önemli katkılarından biri de yapay zekâyı yalnızca algoritmalardan ibaret olmayan bir “endüstriyel sistem” olarak ele almasıdır. Bu perspektif, teknolojinin arkasındaki doğal kaynak kullanımını, enerji tüketimini ve emek süreçlerini görünür hale getiriyor.

Dolayısıyla yapay zekânın toplumsal maliyetlerini tartışırken yalnızca veri ve yazılıma değil, çiplerden enerji altyapısına kadar uzanan üretim zincirinin tamamına bakmak gerekiyor.

Yapay Zekâ Fetişizmini Sorgulamak

“Yapay zekâ fetişizmi” kavramı, teknolojik sistemlere onları ortaya çıkaran toplumsal ilişkilerden bağımsız bir güç atfedilmesini eleştirmek için kullanılabilir.

Bu yaklaşım açısından yapay zekâ ne tamamen özerk bir özne ne de yalnızca pasif bir araçtır. İnsanların tasarladığı, eğittiği ve kullandığı; aynı zamanda şirketlerin, devletlerin ve diğer kurumların belirli amaçlar doğrultusunda yönlendirdiği karmaşık bir teknolojik sistemdir.

Bu nedenle “yapay zekâ karar verdi” ifadesinin arkasında çoğu zaman daha karmaşık bir süreç bulunur: Algoritmayı geliştiren mühendisler, veriyi sağlayan kullanıcılar, veri setlerini hazırlayan çalışanlar, sistemi işleten şirketler ve teknolojinin kullanımını düzenleyen kurumlar.

Teknolojinin karar alma süreçlerindeki rolü büyüdükçe, bu aktörlerin sorumluluklarının ve güç ilişkilerinin de görünür kılınması önem kazanıyor.

Teknolojinin Ötesindeki İlişkiler

Yapay zekâ tartışması yalnızca algoritmaların ne kadar gelişeceğiyle sınırlı değil. Asıl mesele, bu teknolojilerin hangi toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde geliştirildiği ve kullanıldığı.

Yapay zekânın arkasında büyük miktarda insan emeği, doğal kaynak, enerji, veri ve sermaye bulunuyor. Bu unsurların görünmez hale gelmesi, teknolojinin kendisini bağımsız ve kaçınılmaz bir güç gibi algılamaya yol açabiliyor.

Eleştirel ekonomi politik açısından yapılması gereken, teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; teknolojik gelişmenin mülkiyet, emek, güç ve gelir dağılımıyla ilişkisini ortaya koymak.

Bu bakış açısında temel soru, “Yapay zekâ insanın yerini alacak mı?” sorusundan daha geniş bir anlam taşıyor: Yapay zekâ tarafından yaratılan ekonomik ve toplumsal değeri kim kontrol edecek, bu değerin sonuçlarından kim yararlanacak ve teknolojinin maliyetlerini kim üstlenecek?

Yapay zekânın gelecekteki toplumsal rolünü belirleyecek olan da yalnızca algoritmaların teknik kapasitesi değil, bu sorulara verilecek ekonomik, hukuki ve siyasal yanıtlar olacak.

Paylaşın