Uykusuzluk Kilo Alımına Neden Oluyor

Colorado Üniversitesi Anschutz Tıp Fakültesi araştırmacılarının çalışmaları, yetersiz uykunun yalnızca dikkat ve ruh hâli üzerinde etkili olmadığını; iştahı, yiyecek tercihlerini, kan şekeri dengesini ve vücut ağırlığını da etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / Ergenlik dönemi, yaşam boyu devam edecek beslenme, fiziksel aktivite ve uyku alışkanlıklarının şekillendiği kritik bir dönem olarak kabul ediliyor. PubMed’de indekslenen güncel araştırmalar da uykunun hem obeziteyle mücadelede hem de sağlıklı yaşamın sürdürülmesinde önemli bir unsur olduğunu ortaya koyuyor.

Az Uyku, Daha Fazla Kalori

Geleneksel kilo kontrolü yaklaşımları çoğunlukla beslenme ve egzersize odaklanırken, uzmanlar artık uyku düzeninin de bu denklemin önemli bir parçası olduğunu vurguluyor.

Günde 200 ila 300 Kalori Fazla: Yetişkinler üzerinde yapılan araştırmalar, uyku süresi kısıtlanan kişilerin gün içinde ortalama 200 ila 300 kalori daha fazla tüketebildiğini gösteriyor.

Uyku Süresi Artınca Kalori Tüketimi Azalıyor: Gecede 6 saatten az uyuyan kişilerin uyku süreleri 7,5 saate çıkarıldığında, günlük kalori tüketimlerinin yaklaşık 270 kalori azaldığı gözlemlendi.

Uzmanlara göre bunun temel nedenlerinden biri, yetersiz uykunun açlık ve tokluk mekanizmalarını etkilemesi. Uyku eksikliği, beynin ödül sisteminin işleyişini değiştirerek şeker ve yağ açısından zengin, yüksek kalorili yiyecekleri daha cazip hâle getirebiliyor.

Başka bir ifadeyle, yorgunluk yalnızca fiziksel enerjiyi azaltmıyor; kişinin sağlıklı besinler arasından seçim yapmasını da zorlaştırabiliyor.

Uykusuzluk Hareketsizliği Tetikliyor

Yetersiz uyku, yalnızca alınan kalori miktarını değil, gün içinde harcanan enerji miktarını da etkileyebiliyor.

Uyku süresi kısıtlanan kişilerin daha uzun süre uyanık kalmasına rağmen, yorgunluk nedeniyle fiziksel aktivitelerinin azaldığı görülüyor. Yürüyüş yapmak veya egzersiz yapmak yerine daha fazla oturmayı tercih eden bireyler, böylece daha az enerji harcayabiliyor.

Ergenlerde ise tablo daha karmaşık bir hâl alıyor. Gençlerin biyolojik saati, ergenlik döneminde doğal olarak gecenin daha ilerleyen saatlerine kayıyor. Buna karşın okul programları, sabah erken saatlerde uyanmayı zorunlu kılıyor.

Bu durum, gençlerin biyolojik ihtiyaçları ile günlük yaşamın sosyal düzeni arasında ciddi bir uyumsuzluk oluşturuyor.

Amerikan Pediatri Akademisi, ortaokul ve lise derslerinin sabah 08.30’dan önce başlamamasını öneriyor. Ancak birçok okulda dersler daha erken saatlerde başlıyor.

Yoğun ödev ve sınav temposu, sınav kaygısı, spor aktiviteleri ve yatmadan önce uzun süre ekran kullanılması da bu tabloya eklendiğinde, gençlerde uyku yetersizliği kronik bir hâl alabiliyor.

Diyabet ve Kronik Hastalık Riski Artıyor

Uykusuzluğun olası etkileri kilo alımıyla sınırlı kalmıyor. Uzun süreli ve yetersiz uyku, metabolik sağlık açısından da önemli sonuçlar doğurabiliyor.

İnsülin Direnci: Yetersiz veya kalitesiz uyku, vücudun kan şekerini düzenleyen insüline verdiği yanıtı olumsuz etkileyebiliyor. Bu durum zaman içinde insülin direnci riskini artırabiliyor.

Uzun Vadeli Sağlık Riskleri: Gençlik döneminde başlayan kilo ve kan şekeri sorunları, ilerleyen yıllarda Tip 2 diyabet ve kalp-damar hastalıkları gibi kronik sağlık sorunlarıyla ilişkilendiriliyor.

Araştırmalar, gençlerin uyku sürelerinin yalnızca bir saat artırılmasının bile günlük hareketsiz geçirilen süreyi azaltabileceğine ve fiziksel aktivite düzeyini artırabileceğine işaret ediyor.

Uyku Bir Lüks Değil, Hayati Bir İhtiyaç

Uzmanlar, uykusuzluğun obezitenin tek nedeni olmadığını ve vücut ağırlığının genetik, biyolojik, sosyal ve çevresel çok sayıda faktörden etkilendiğini vurguluyor.

Bununla birlikte uyku, sağlıklı yaşamın göz ardı edilmemesi gereken temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Ders çalışmak, sosyal aktiviteler veya ekran karşısında daha fazla zaman geçirmek uğruna uykudan fedakârlık edilmesinin uzun vadede sağlık açısından önemli sonuçları olabileceği belirtiliyor.

Okul başlangıç saatlerinin ergenlerin biyolojik ritimlerine daha uygun hâle getirilmesi ve gençlerin sağlıklı uyku alışkanlıkları kazanmasının desteklenmesi, yalnızca akademik başarı açısından değil, gelecekte ortaya çıkabilecek metabolik ve kronik hastalıkların önlenmesi açısından da önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın

Yeni Nesil Kimliğini Cüzdanıyla Tanımlıyor: X Markasıyım

Z kuşağı ve milenyum kuşağı için alışveriş artık yalnızca bir ihtiyacı karşılamanın ötesine geçiyor. Tüketim, giderek bireyin kimliğini topluma gösterme ve varoluşunu tescil ettirme biçimine dönüşüyor.

Haber Merkezi / Dünya genelinde yapılan araştırmalar, bu tablonun arkasında daha derin bir dönüşüme işaret ediyor: Bireyler insani değerlerini, politik duruşlarını ve özgünlüklerini giderek daha fazla pazarlanabilir ürünler üzerinden ifade ediyor.

Bir zamanlar “Ne düşünüyorsam oyum” anlayışıyla tanımlanan kimlik, yerini piyasanın ürettiği “Hangi markayı tüketiyorsam oyum” illüzyonuna bırakıyor.

Nesnelere Yüklenen Ruh ve Satın Alınan Etik

İnsanın kendi emeğiyle ürettiği cansız nesnelere anlam ve hatta mistik güçler atfetmesi, ürünlerin ardındaki gerçek insan emeğini görünmez hâle getiriyor. Şirketler ve küresel markalar ise tam da bu mekanizmayı kullanarak metaları yalnızca birer tüketim nesnesi olmaktan çıkarıyor; onlara özgürlük, adalet, vicdan ve hatta bir yaşam tarzı anlamı yüklüyor.

McKinsey & Company ve Harvard Business Review tarafından yayımlanan tüketici davranışı araştırmaları, genç kuşakların markalarla kurduğu güçlü duygusal bağa dikkat çekiyor. Z kuşağının önemli bir bölümünün alışveriş tercihlerini kimliğini yansıtma biçimi olarak gördüğü belirtilirken, ortaya çıkan tablo dikkat çekici bir çelişkiye işaret ediyor.

Fabrikalardaki ağır çalışma koşullarından ve emek sömürüsünden soyutlanan bir ayakkabı, çanta ya da kahve bardağı; tüketicinin zihninde vicdan, adalet veya özgürlük gibi değerlerin taşıyıcısına dönüşebiliyor. Ürünün üretildiği atölyelerdeki gerçek emek görünmez hâle gelirken, mağaza vitrini ve reklam kampanyası bireye adeta bir vicdani kurtuluş hikâyesi sunuyor.

İnsanın Nesneleşmesi ve Dijital Vitrin

Bu dönüşüm yalnızca mağazalarla sınırlı değil. Sistem, bireyi fabrikadaki üretim sürecinin ötesinde, günün 24 saati sosyal medya üzerinden de piyasanın bir parçası hâline getiriyor. Kullanıcının ürettiği içerikler, tercihleri, beğenileri ve tüketim alışkanlıkları ekonomik değere dönüştürülebilen birer veriye dönüşüyor.

Böylece insan, hem kendi özüne hem de topluma yabancılaşırken, canlı varlığını bir logo, marka veya tüketim tercihi üzerinden tanımlamaya başlıyor.

Oxford İnternet Enstitüsü ve Pew Research Center tarafından yayımlanan araştırmalar, TikTok ve Instagram gibi sosyal medya platformlarının bireyleri dijital kimliklerini sürekli sergilemeye ve yeniden üretmeye teşvik ettiğini ortaya koyuyor. Dijital vitrin, yalnızca satın alınan ürünlerin değil, bireyin kendisinin de sergilendiği bir alana dönüşüyor.

Bireyin “Ben X markasıyım” demesi, bu noktada yalnızca bir tüketim tercihini değil, kişinin kendisini bir pazarlama aracına indirgemesini de ifade ediyor. İnsan canlı bir özne olmaktan uzaklaşırken, cansız markalar kişileştiriliyor; hatta toplumun yeni rehberleri ve kimlik belirleyicileri hâline getiriliyor.

Sistem İçi Yanılsama: “Etik Tüketim” ve Sahte Özgürlük

Boykot, “iptal kültürü” (cancel culture) ve “etik tüketim” gibi kavramlar da bu yeni tüketim düzeninin önemli parçaları olarak öne çıkıyor. İngiliz pazar araştırma şirketi Mintel ve Chatham House tarafından yapılan analizlerde ele alınan bu kavramlar, eleştirel bakış açısından değerlendirildiğinde, mevcut düzeni temelden değiştirmeyen güvenli çıkış kanalları olarak görülüyor.

Piyasa, bireye “başka bir dünya” için mücadele etme olanağı sunmak yerine, bunun daha kolay ve tüketilebilir bir versiyonunu pazarlıyor: “Doğru markayı seçerek dünyayı kurtar.”

Bu kurgusal özgürlük alanında yurttaşın yerini giderek tüketici alıyor. Birey etik dışı davrandığını düşündüğü bir markayı terk edip başka bir markaya yöneldiğinde, çoğu zaman ürünün arkasındaki mülkiyet ilişkilerini, ucuz iş gücü sömürüsünü veya servet eşitsizliğini sorgulamak yerine tüketim tercihini değiştirmekle yetiniyor.

Böylece sermayenin kendisi sorgulanmak yerine yalnızca ambalajı değişiyor. Aynı üretim ilişkileri ve aynı ekonomik düzen ise varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Cüzdanın Sınırları

Küresel araştırmaların ortaya koyduğu tablo, çağdaş piyasa düzeninin yalnızca insanların temel ihtiyaçlarını değil, özgürleşme ve anlam arayışını da metalaştırabildiğini gösteriyor.

Ancak varoluşun mağaza raflarındaki ürünlere indirgenmiş olduğu bu yapay dünyada, kendisini bir markayla tanımlayan birey önemli bir paradoksla karşı karşıya kalıyor. Marka değiştiğinde, ürün piyasadan çekildiğinde ya da şirket pazarlama stratejisini değiştirdiğinde, bireyin üzerine kurduğu kimlik de sarsılabiliyor.

Çünkü burada satın alınan yalnızca bir ürün değil; kimlik, aidiyet, değer ve özgürlük duygusu oluyor.

İnsanın özgürleşmesi ise cüzdanındaki kartı bir markadan diğerine uzatmakla mümkün değil. Gerçek özgürlük, nesnelerin üzerine yüklenen yapay kutsallığı sorgulamak, ürünlerin ardındaki emeği yeniden görünür kılmak ve insanın kendi insani gücüne yeniden sahip çıkmasıyla mümkün olabilir.

Çünkü insanın kimliği, satın aldığı markadan değil; kendi düşüncesinden, emeğinden, ilişkilerinden ve toplumsal varlığından oluşur.

Paylaşın

Pankreas Kanserine Karşı Ezber Bozan Yaklaşım

10 odaklanmak yerine, tümörün yaşamını sürdürmesini sağlayan biyolojik “ekosistemin” birlikte hedeflenmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / Midenin hemen arkasında yer alan ve sindirim sisteminin çalışması ile kan şekerinin düzenlenmesinde önemli rol oynayan pankreas, kanserle mücadelede en zorlu alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Sinsi ilerleyebilmesi nedeniyle çoğu zaman ileri evrelerde teşhis edilen pankreas kanserinde, son yıllarda tedavi seçenekleri gelişse de hastalığın genel seyri hâlâ ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.

Dünyanın önde gelen bilimsel yayınlarından Cancer Letters dergisinde yayımlanan yeni çalışma, pankreas kanserinde mevcut tedavilerin neden beklenen başarıya ulaşamadığına ilişkin önemli ipuçları sunuyor.

Tek Bir İlaç Neden Yeterli Olmuyor?

Trinity College Dublin ve uluslararası araştırma ortakları tarafından yürütülen çalışmada, tek bir molekül veya genetik mutasyon üzerine yoğunlaşmak yerine, yüzlerce önceki araştırmadan elde edilen bulgular bir araya getirildi.

Bilim dünyasında “Kanserin Ayırt Edici Özellikleri” (Hallmarks of Cancer) olarak bilinen çerçeveden yararlanılarak yapılan değerlendirme, pankreas kanserinin tek bir zayıf noktaya sahip olmadığını ortaya koydu.

Araştırmacılara göre DNA’daki genetik bozulmalar, hastalığın yalnızca bir bölümünü açıklıyor. Pankreas tümörleri; kontrolsüz büyüme, bağışıklık sisteminden kaçma ve tedavilere direnç geliştirme gibi çok sayıda mekanizmayı aynı anda kullanabiliyor. Bunun yanı sıra tümör hücreleri, çevrelerinde “mikroçevre” olarak adlandırılan ve kanserin hayatta kalmasına yardımcı olan son derece karmaşık bir yapı oluşturuyor.

Tümörü Koruyan Zırh: Yoğun Doku ve Metabolik Esneklik

Pankreas kanserini diğer birçok kanser türünden ayıran en önemli özelliklerden biri, tümörün çevresinde oluşan yoğun bağ dokusu.

Bu sert ve yoğun yapı, ilaçların damarlar yoluyla tümörün derinliklerine ulaşmasını zorlaştırırken, kanser hücrelerinin korunmasına da katkıda bulunuyor. Böylece tümör, tedavilere karşı adeta fiziksel ve biyolojik bir savunma hattı oluşturuyor.

Ancak kanser hücrelerinin savunma mekanizmaları bununla sınırlı değil. Oksijen ve besin maddelerinin yetersiz olduğu zorlu koşullara hızla uyum sağlayabilen tümör hücreleri, enerji üretme biçimlerini değiştirerek yaşamlarını sürdürebiliyor.

Son araştırmalar ayrıca sinir ağları ile mikrobiyotanın da tümör mikroçevresiyle etkileşime girebildiğine işaret ediyor. Bu etkileşimlerin, tümörün büyümesine ve bazı tedavilere karşı direnç geliştirmesine katkıda bulunabileceği düşünülüyor.

Pankreas Kanseri Alternatif Yollarla Hayatta Kalıyor

Uzmanlar, bugüne kadar umut vadeden birçok tedavinin klinik aşamalarda beklenen sonucu vermemesinin nedenlerinden birinin de bu çok katmanlı savunma sistemi olduğunu belirtiyor.

Tek bir mekanizmayı hedefleyen ilaçlar, kanser hücrelerinin alternatif biyolojik yolları devreye sokması nedeniyle zamanla etkisini kaybedebiliyor. Başka bir ifadeyle, tümör tek bir yolu kapatan tedaviye karşı farklı bir yol kullanarak yaşamını sürdürmeye devam edebiliyor.

Bu nedenle araştırmacılar, pankreas kanserinin tedavisinde yalnızca kanser hücresini hedefleyen yaklaşımların yeterli olmayabileceğini ve tümörün içinde bulunduğu biyolojik çevrenin de tedavinin bir parçası hâline getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Geleceğin Tedavi Stratejisi: Kombine ve Kişiselleştirilmiş Tıp

Araştırmacılara göre pankreas kanseriyle mücadelede geleceğin tedavi stratejileri üç temel başlık üzerinde şekillenebilir:

Çoklu hedef ve kombine tedaviler: Doğru ilaç kombinasyonları kullanılarak hem kanser hücrelerinin hem de tümörü koruyan çevre dokuların aynı anda hedeflenmesi.

Kişiselleştirilmiş tıp: Hastanın tümöründen veya kanından elde edilen biyolojik belirteçler (biyobelirteçler) aracılığıyla, kanseri besleyen baskın mekanizmaların belirlenmesi ve tedavinin hastaya özel olarak planlanması.

Gerçeğe daha yakın laboratuvar modelleri: Yeni ilaçların klinik araştırmalara geçmeden önce, insan pankreasının karmaşık yapısını ve tümör mikroçevresini daha gerçekçi biçimde taklit eden yeni nesil laboratuvar modellerinde test edilmesi.

Yeni Bir İlaç Değil, Kapsamlı Bir Yol Haritası

Çalışma, doğrudan yeni bir ilaç ya da pankreas kanserini tedavi eden mucizevi bir yöntem sunmuyor. Bunun yerine, bugüne kadar elde edilen bilimsel verileri geniş bir çerçevede bir araya getirerek pankreas kanserinin nasıl hayatta kaldığını, tedavilere nasıl direnç geliştirdiğini ve neden tek hedefli yaklaşımların yetersiz kalabildiğini ortaya koyuyor.

Araştırmacıların ortaya koyduğu tabloya göre pankreas kanseri, tek bir “açma-kapama düğmesi” ile kontrol edilebilecek kadar basit bir hastalık değil. Tümör hücrelerinin genetik özelliklerinden bağışıklık sistemine, yoğun bağ dokusundan metabolik adaptasyona, sinir ağlarından mikrobiyotaya kadar çok sayıda faktör birbiriyle etkileşim içinde bulunuyor.

Bilim insanları, bu nedenle önümüzdeki yıllarda tümörün farklı kaçış yollarını aynı anda hedefleyen, hastaya ve tümörün biyolojik özelliklerine göre şekillendirilen çok yönlü tedavi kombinasyonlarının pankreas kanseriyle mücadelede önemli bir umut kaynağı olabileceğini değerlendiriyor.

Paylaşın

İnşaat Maliyetleri Yüzde 28,33 Arttı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2026 yılı Temmuz ayına ilişkin İnşaat Maliyet Endeksi verilerini açıkladı. Buna göre inşaat maliyet endeksi, Temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 1,15, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 28,33 arttı.

Endeksteki yıllık artışta hem malzeme hem de işçilik maliyetlerindeki yükseliş etkili oldu. Temmuz ayında bir önceki aya göre malzeme endeksi yüzde 1,28, işçilik endeksi ise yüzde 0,92 arttı. Yıllık bazda değerlendirildiğinde ise malzeme endeksindeki artış yüzde 27,13, işçilik endeksindeki artış yüzde 30,51 olarak gerçekleşti.

Bina inşaatı maliyet endeksi de Temmuz ayında yükselişini sürdürdü. Endeks, bir önceki aya göre yüzde 1,08 artarken, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 28,37 yükseldi.

Bu dönemde bina inşaatlarında malzeme endeksi aylık bazda yüzde 1,21, işçilik endeksi ise yüzde 0,86 arttı. Yıllık bazda ise malzeme maliyetlerindeki artış yüzde 27,34 olurken, işçilik maliyetleri yüzde 30,19 yükseldi.

Bina Dışı Yapılarda İşçilik Maliyeti Daha Hızlı Arttı

Bina dışı yapılar için inşaat maliyet endeksinde de yükseliş görüldü. Endeks, Temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 1,38, geçen yılın aynı ayına göre ise yüzde 28,19 arttı.

Bina dışı yapılarda malzeme endeksi aylık bazda yüzde 1,49, işçilik endeksi ise yüzde 1,15 yükseldi. Yıllık bazda ise malzeme endeksi yüzde 26,50, işçilik endeksi yüzde 31,65 arttı.

İşçilik Maliyetlerindeki Artış Dikkat Çekti

TÜİK verileri, özellikle yıllık bazda işçilik maliyetlerindeki artışın malzeme maliyetlerini geride bıraktığını gösterdi. Genel inşaat maliyetlerinde işçilik endeksi yıllık yüzde 30,51 artarken, malzeme endeksindeki yükseliş yüzde 27,13 oldu.

Bina dışı yapılarda ise işçilik maliyetlerindeki yıllık artış yüzde 31,65’e ulaşarak en yüksek artış oranına sahip kalem olarak öne çıktı.

Temmuz ayı verileri, inşaat sektöründe maliyet baskısının devam ettiğini ortaya koyarken, özellikle işçilik giderlerindeki yükselişin sektörün maliyet yapısı üzerindeki etkisini sürdürdüğüne işaret etti.

Paylaşın

Selçuk Mızraklı Tahliye Edildi

Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Adnan Selçuk Mızraklı, Edirne Cezaevi’nden tahliye edildi. Mızraklı’nın tahliye tarihi, daha önce eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tarafından duyurulmuştu.

Mızraklı, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) adayı olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanlığına yüzde 62’nin üzerinde oyla seçilmişti. Ancak İçişleri Bakanlığı tarafından 19 Ağustos 2019’da görevden alınarak yerine kayyum atanmıştı.

Mızraklı, 21 Ekim 2019’da gözaltına alınmış, 22 Ekim’de “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” suçlamalarıyla tutuklanmıştı.

Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Mart 2020’de Mızraklı’yı “örgüt üyeliği” suçundan 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılmıştı. Karar, Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 9. Ceza Dairesi tarafından Temmuz 2020’de onanmıştı.

Yargıtay 3. Ceza Dairesi ise Aralık 2022’de kararı “eksik inceleme ve yetersiz gerekçe” nedeniyle bozdu ancak Mızraklı’nın tahliye talebini kabul etmemişti. Yeniden görülen davada Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Kasım 2023’te aynı hapis cezasına hükmetmişti. Yargıtay 3. Ceza Dairesi de 9 Ekim 2024’te kararı onayarak cezanın kesinleşmesine karar vermişti.

Tahliye tarihi önceden açıklanmıştı

Mızraklı’nın tahliye tarihi, 5 Eylül’de Selahattin Demirtaş tarafından kamuoyuna duyurulmuştu. Edirne Cezaevi’nde Mızraklı ile yaklaşık beş yıl aynı hücreyi paylaşan Demirtaş, 8 Eylül’de tahliye olacağını açıklamıştı.

Mızraklı’nın 2025 yılında açık cezaevine ayrılma ve denetimli serbestlikten yararlanma talebi ise Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından reddedilmişti.

Tahliye öncesinde yapılan açıklamalarda Mızraklı’nın cezaevinden çıktıktan sonra Diyarbakır’a gideceği belirtilmişti. Demirtaş, Mızraklı’nın 8 Eylül akşamı Diyarbakır’da olacağını ifade etmişti.

Mızraklı’nın tahliye edilmesiyle birlikte yaklaşık yedi yıldır devam eden cezaevi süreci sona ermiş oldu.

Paylaşın

Üsküdar Belediyesi CHP’den AK Parti’ye geçti

Mahkeme kararı sonrası yenilenen seçimde AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin, dördüncü turda 23 oy alarak Üsküdar Belediyesi başkan vekili seçildi. CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya ise 19 oyda kaldı.

Bu sonuçla birlikte Üsküdar Belediyesi’nin yönetimi CHP’den AK Parti’ye geçti.

Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından başlayan başkan vekilliği sürecinde daha önce yapılan seçim, mahkeme kararıyla yenilenmişti. Yenilenen seçim için Üsküdar Belediye Meclisi bugün yeniden toplandı. Seçimde CHP-Yeni Parti grubunun adayı Sibel Tan Çetinkaya ile Cumhur İttifakı’nın adayı Dündar Ziya Gültekin yarıştı.

Toplam 42 meclis üyesinin katıldığı seçimde ilk üç turda başkan vekilinin belirlenmesi için gerekli sonuç alınamadı. Dördüncü turda ise AK Parti adayı Dündar Ziya Gültekin 23 oy aldı. CHP adayı Sibel Tan Çetinkaya’nın aldığı oy sayısı 19’da kaldı.

Böylece Gültekin, Üsküdar Belediye Başkan Vekili olarak göreve seçildi. Meclisteki oylama sonucunda Cumhur İttifakı adayı 23 oyla seçimi kazanırken CHP-Yeni Parti grubunun adayı 19 oy aldı.

Başkan vekilliği seçimi öncesinde Üsküdar Belediye Meclisi’nde siyasi dengeler de değişti. CHP’li meclis üyeleri Ahmet Başbaydar, Ayhan Aydın, Hüseyin Kazan ve Tahsin Usta, partilerinden istifa ederek AK Parti’ye katıldı.

Bu gelişmeyle birlikte Cumhur İttifakı’nın meclisteki üye sayısı 21’e ulaştı. CHP-Yeni Parti grubunun üye sayısı ise 21 olarak kaldı.

Seçim sırasında Gültekin’in 23 oy alması, grupların sandalye dağılımının yanı sıra oy kullanabilen üyelerin durumunu da gündeme getirdi. Seçim sonucunda AK Parti adayı, kendi grubunun sandalye sayısının üzerinde oy alarak başkan vekilliğine seçildi.

Üsküdar’da başkan vekilliği için daha önce yapılan seçimde CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya 22 oy alarak başkan vekili seçilmiş, AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin ise 18 oy almıştı.

AK Parti’nin seçim sonucuna yaptığı itirazın ardından İstanbul 2. İdare Mahkemesi, söz konusu meclis kararının yürütmesini durdurdu ve seçimin yenilenmesine karar verdi. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’nin de itirazı reddetmesinin ardından yeni seçim süreci başlatıldı.

5 Eylül’de yapılması planlanan yenileme seçimi ise yeterli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle gerçekleştirilemedi ve bugüne ertelendi. Bugün yapılan oylamanın dördüncü turunda ise Dündar Ziya Gültekin 23 oyla başkan vekili seçildi.

Üsküdar Belediyesi’nde böylece başkan vekilliği görevi AK Parti’nin adayı Dündar Ziya Gültekin’e geçmiş oldu.

Paylaşın

Kara Deliklerin Çınlaması Evrenin Gizli Sırrını Ortaya Çıkarabilir

İki kara delik çarpışıp birleştiğinde, ortaya çıkan yeni kara delik tıpkı vurulan bir çan gibi “çınlıyor” ve uzay-zamanda giderek zayıflayan kütle çekim dalgaları yayıyor. Çınlama (ringdown) olarak adlandırılan bu kısa süreli dalga sinyali, kara deliklerin çevresinde bugüne kadar tespit edilememiş yapıların izlerini taşıyor olabilir.

Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi’ne göre, ideal koşullardaki bir kara deliğin çınlama sinyali temel olarak iki özelliğine bağlıdır: kütlesi ve dönme hızı.

Ancak kara deliğin çevresinde henüz doğrudan gözlemleyemediğimiz bir madde veya yapı bulunuyorsa, bu durum çınlama sinyalinin özelliklerini değiştirebilir.

Teorik fizikte kara deliğin çevresindeki bu tür olası ek yapılara “kara delik saçı” (black hole hair) adı veriliyor. Bu yapıların gerçekten var olması halinde, kara deliklerin yaydığı kütle çekim dalgalarında küçük fakat ölçülebilir değişiklikler oluşturması bekleniyor.

Japonya’daki Nagoya Üniversitesi liderliğindeki uluslararası araştırma ekibi, kütle çekim dalgalarındaki küçük sapmaları inceleyerek kara deliklerin çevresindeki bu olası yapıların izlerini tespit etmeye yönelik yeni bir yöntem geliştirdi.

Journal of Cosmology and Astroparticle Physics dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, kara deliğin çevresindeki ek madde veya yapıların çınlama sinyalini her açıdan aynı şekilde etkilemesi gerekmiyor.

Araştırmacılar, özellikle dalganın frekansı ile sönümlenme hızının farklı oranlarda değişebileceğini ortaya koydu. Bu farklılıkların incelenmesi, yalnızca kara deliğin çevresinde alışılmadık bir yapının bulunup bulunmadığına ilişkin ipucu vermekle kalmayıp, bu yapının özellikleri hakkında da bilgi sağlayabilir.

Kara delikler, uzay-zamanı olağanüstü güçlü biçimde büker. Bu nedenle ışığın ve kütle çekim dalgalarının hareketleri de bu devasa gök cisimlerinin yakınında önemli ölçüde etkilenir.

Kütle çekiminin en uç koşullarda ortaya çıktığı kara delikler, bu özellikleri sayesinde Einstein’ın teorisini ve mevcut fizik anlayışını sınamak için evrendeki en önemli doğal laboratuvarlardan biri olarak kabul ediliyor.

Çalışmanın başyazarı ve Nagoya Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü doktora öğrencisi Ariadna Uxue Palomino Ylla, kara delik saçı kavramının önemini şu sözlerle açıklıyor:

“Kara delik saçı, kara deliği çevreleyen egzotik bir maddeyi veya Einstein’ın teorisinden olası sapmaları temsil edebilir. Bu yapılar çınlama sinyalini küçük ölçekte değiştirdiği için, söz konusu değişiklikleri tespit etmek ya da dışlamak, kütle çekimini en uç koşullarda test etmemize olanak sağlayabilir.”

Dönen Kara Deliklerde Dönüş Yönü Önem Kazanıyor

Araştırma ekibi, geliştirdiği yöntemde ışığın kara delik çevresindeki hareketi ile çınlama dalgalarının davranışı arasındaki ilişkiden yararlandı.

Bilim insanları, standart kara delik modellerine teorik olarak küçük miktarlarda ek madde yerleştirerek Einstein’ın denklemleri üzerinden çeşitli simülasyonlar gerçekleştirdi.

Dönen kara delikler söz konusu olduğunda ise ortaya daha dikkat çekici bir tablo çıktı.

Kara deliğin dönüş yönüyle aynı yönde hareket eden ışık ve dalgalar ile dönüş yönünün tersine hareket eden ışık ve dalgaların, çevredeki maddeden farklı biçimlerde etkilenebildiği görüldü.

Bu farklılık, gelecekte elde edilecek kütle çekim dalgası sinyallerinde kara deliğin çevresinde alışılmadık bir yapı bulunup bulunmadığının belirlenmesine yardımcı olabilir.

Gelecekteki Gözlemler İçin Yeni Bir Yol Haritası

Araştırmacılar, her bir olası “kara delik saçı” modelini ayrı ayrı incelemek yerine, geliştirdikleri yöntemin bu tür yapıların gözlemlenebilir etkilerini sınıflandırmak için daha genel bir çerçeve sunduğunu belirtiyor.

Çalışmanın sonuçları şimdilik teorik hesaplamalara dayanıyor. Ancak gelecekte LIGO, Virgo ve uzay tabanlı LISA gibi kütle çekim dalgası gözlemevlerinden elde edilecek veriler, bu teorik öngörülerin sınanmasına olanak sağlayabilir.

Eğer gelecekte bir kara delik birleşmesinden gelen sinyalde Genel Görelilik’in öngördüğü standart çınlama modelinden küçük sapmalar tespit edilirse, araştırmacılar bu yeni yöntem sayesinde söz konusu değişikliklerin kaynağını daha ayrıntılı biçimde inceleyebilecek.

Bu nedenle kara deliklerin birleşmesinden sonra uzaya yayılan ve kısa süre içinde sönümlenen o zayıf “çınlama”, evrendeki görünmeyen maddelerin ve henüz keşfedilmemiş fiziksel süreçlerin izlerini taşıyan önemli bir kozmik sinyal olabilir.

Paylaşın

Ay Sadece Beş Saat İçinde Oluşmuş Olabilir

Ay’ın, Güneş Sistemi’nin ilk dönemlerinde Dünya ile Mars büyüklüğündeki Theia adlı gök cisminin çarpışmasının ardından yalnızca birkaç saat içinde oluşmuş olabileceği ortaya çıktı.

Haber Merkezi / Gezegenlerin iç sıcaklıklarını ve yapısal özelliklerini de hesaba katan gelişmiş bilgisayar simülasyonları, Ay’ın nasıl oluştuğuna ilişkin mevcut teorilere yeni bir boyut kazandırdı.

Ay’ın oluşumuna ilişkin en güçlü teorilerden biri, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce genç Dünya’nın Theia adı verilen, Mars büyüklüğünde bir gök cismiyle çarpıştığını öne sürüyor.

Gezegen bilimci Robin Canup’ın 2001 yılından bu yana yürüttüğü çalışmalar, bu çarpışma sırasında Dünya’nın yörüngesine büyük miktarda kaya ve moloz saçıldığını ve Ay’ın da zaman içinde bu malzemeden meydana geldiğini gösteriyordu.

Ancak Güneybatı Araştırma Enstitüsü’nden (SwRI) Adeene Denton liderliğindeki ekip, önceki modellerden farklı olarak çarpışan gök cisimlerinin iç sıcaklıklarını ve yapısal özelliklerini de hesaplamalara dâhil etti.

Bu yaklaşım, Ay’ın oluşum sürecinin sanılandan çok daha hızlı gerçekleşmiş olabileceğini ortaya koydu.

Theia’nın Sıcaklığı Çarpışmanın Sonucunu Değiştirdi

Gezegenler oluşumlarının ilk dönemlerinde büyük miktarda iç ısı barındırır. Bir gök cisminin iç sıcaklığı arttıkça yapısı daha kolay şekil değiştirebilir hale gelir. Bu durum, büyük çarpışmalar sırasında ortaya çıkan malzemenin nasıl dağıldığını da doğrudan etkiler.

Denton ve ekibi, Theia’nın farklı sıcaklıklardaki yapısını modelleyerek iki farklı çarpışma senaryosunu inceledi.

Soğuk Theia senaryosu: Çarpışmanın Güneş Sistemi’nin oluşumundan yaklaşık 100 ila 150 milyon yıl sonra gerçekleştiği varsayıldığında, Theia önemli ölçüde soğumuş ve daha sağlam bir yapıya kavuşmuş olacaktı. Bu durumda çarpışmadan geriye kalan malzeme Dünya çevresinde uzun süre yörüngede kalıyor ve Ay daha yavaş bir süreçte oluşuyordu.

Sıcak Theia senaryosu: Çarpışmanın Güneş Sistemi’nin oluşumundan sonraki ilk 60 milyon yıl içinde gerçekleştiği varsayıldığında ise Theia çok daha sıcak ve kolay şekil değiştiren bir yapıya sahip olacaktı. Çarpışma sırasında parçalanan malzemenin büyük bölümü Dünya çevresine yayılarak yoğun bir enkaz bulutu oluşturuyordu.

Araştırmacıların simülasyonlarına göre bu ikinci senaryoda Ay’ın oluşumu sanılandan çok daha kısa sürebiliyordu.

Denton, simülasyon sonuçlarının, çarpışan iki gök cisminin iç sıcaklıkları hesaba katıldığında Ay’ın yaklaşık 5 saat içinde oluşabileceğine işaret ettiğini belirtti.

Ay’ın Kökenine İlişkin Gizem Henüz Çözülmedi

The Astrophysical Journal Letters dergisinde yayımlanan çalışma, Ay’ın oluşum sürecine ilişkin önemli bir alternatif sunuyor. Ancak araştırmacıların önünde hâlâ çözülmesi gereken önemli bir soru bulunuyor.

Simülasyonlara göre Ay’ın önemli bir bölümünün Theia’nın dış katmanlarından, özellikle de manto malzemesinden oluşması bekleniyor. Buna karşın Ay ile Dünya’nın mantosundan alınan örneklerin kimyasal ve izotopik özellikleri birbirine son derece benziyor.

Bu benzerlik, Ay’ın oluşumunda Dünya’dan gelen malzemenin sanılandan daha büyük bir rol oynamış olabileceği ihtimalini gündemde tutuyor.

Dolayısıyla yeni çalışma, Ay’ın oluşumuyla ilgili tüm soruları yanıtlamaktan ziyade, milyarlarca yıl önce gerçekleşen dev çarpışmanın nasıl sonuçlanmış olabileceğine ilişkin yeni bir senaryo ortaya koyuyor.

Bu Bulgular Ötegezegen Araştırmalarını da Etkileyebilir

Araştırmanın sonuçları yalnızca Ay’ın geçmişini anlamak açısından önem taşımıyor. Güneş Sistemi dışındaki gezegenleri ve onların olası uydularını araştıran gökbilimciler için de yeni bir bakış açısı sunuyor.

Eğer büyük çarpışmalar sonucunda uydular birkaç saat gibi kısa bir sürede oluşabiliyorsa, gezegenlerin çevresinde uydu oluşumuna işaret eden enkaz disklerini gözlemlemek oldukça zor olabilir.

Çünkü bu tür yapılar, astronomik ölçekte son derece kısa bir süre içinde oluşup dağılabilir. Bu durum, başka yıldız sistemlerinde uydu oluşum süreçlerini gözlemlemeye çalışan bilim insanlarının neden şimdiye kadar bu tür oluşumları doğrudan yakalamakta zorlandığını açıklayabilecek faktörlerden biri olabilir.

Yeni simülasyonlar, Ay’ın oluşumunun milyarlarca yıl süren yavaş bir süreç olmak zorunda olmadığını; doğru koşullar altında, kozmik ölçekte neredeyse bir anda gerçekleşebileceğini gösteriyor.

Paylaşın

Zayıflama İlaçları Erkeklerde Neden Saç Dökülmesine Yol Açıyor?

Ozempic ve Zepbound gibi GLP-1 grubu ilaçlar, kilo verme ve kan şekeri kontrolündeki etkileriyle son yıllarda giderek daha fazla kullanılıyor. Ancak bu ilaçları kullanan bazı erkeklerin yaşadığı saç dökülmesi, yeni bir araştırmanın konusu oldu.

Haber Merkezi / NYU Langone Health bünyesindeki araştırmacılar tarafından yürütülen ve Journal of Investigative Dermatology dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, GLP-1 grubu ilaçlarla saç dökülmesi arasındaki olası biyolojik mekanizmaya ilişkin dikkat çekici bulgular ortaya koydu.

Hızlı kilo kaybı, ameliyat, fiziksel stres veya yetersiz beslenme gibi durumların geçici saç dökülmesine neden olabildiği uzun süredir biliniyor.

Telogen effluvium olarak adlandırılan bu durumda saç folikülleri büyüme evresinden çıkarak dinlenme ve ardından dökülme aşamasına geçiyor. Genellikle vücut yeniden dengelendiğinde saç büyümesi de zaman içinde normale dönüyor.

Ancak araştırmacılar, GLP-1 grubu ilaçları kullanan bazı kişilerde görülen saç dökülmesinin yalnızca hızlı kilo kaybıyla açıklanamayabileceğinden yola çıkarak genetik faktörleri incelemeye aldı.

Araştırma ekibi, GLP-1 reseptöründen sorumlu GLP1R genindeki varyasyonlar ile erkek tipi kellikle, yani androjenetik alopesiyle ilişkili genetik faktörler arasındaki bağlantıyı analiz etti.

200 binden fazla erkeğin genetik verilerinin incelendiği araştırmada, erkek tipi kellik açısından genetik yatkınlığı bulunan bireylerde GLP-1 reseptör yolunun daha aktif olmasıyla saç dökülmesi riski arasında bir ilişki olduğu belirlendi.

Araştırmacılar, bu grupta saç dökülmesi riskinin yaklaşık yüzde 7 daha yüksek olduğunu tespit etti.

Bu artışın büyük olmamakla birlikte, GLP-1 ilaçlarının saç sağlığı üzerindeki olası etkilerinin yalnızca kilo kaybıyla açıklanamayabileceğine işaret ettiği değerlendirildi.

Araştırmacılar, sonuçları etkileyebilecek farklı sağlık faktörlerini de analiz etti.

Yüksek tansiyon: Saç köklerine ulaşan kan akışını etkileyebilecek bir faktör olmasına rağmen, araştırmada yüksek tansiyonun gözlemlenen risk artışını değiştirmediği görüldü.

İnsülin direnci ve düşük testosteron: Her iki faktör de incelendi ancak araştırmada gözlemlenen saç dökülmesiyle doğrudan bir bağlantı tespit edilmedi.

Zayıflama İlacı Bırakılmalı mı?

Araştırmacılar, elde edilen sonuçların GLP-1 grubu ilaçların bırakılması gerektiği anlamına gelmediğini vurguluyor.

Yüzde 7’lik risk artışının mütevazı bir düzeyde olduğuna dikkat çeken uzmanlar, obezite veya diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarının tedavisinin yalnızca bu olası yan etki nedeniyle aksatılmaması gerektiğini belirtiyor.

Uzmanlara göre gelecekte yapılacak klinik çalışmalar, hangi kişilerin saç dökülmesine daha yatkın olduğunu belirlemeye yardımcı olabilir. Böylece tedavi öncesinde genetik risklerin değerlendirilmesi ve saç dökülmesini azaltmaya yönelik kişiselleştirilmiş bakım yöntemlerinin geliştirilmesi mümkün olabilir.

Kadınlar Neden Araştırmaya Dâhil Edilmedi?

Araştırmada yalnızca erkeklere ait genetik verilerin kullanılmasının temel nedeni, erkek tipi saç dökülmesinin genetik mekanizmalarının kadınlardaki saç dökülmesinden farklı olması.

Araştırmacılar, kadınlarda görülen saç dökülmesinin genetik yapısının daha karmaşık olduğunu belirterek, gelecekte kadınları ve farklı etnik grupları da kapsayan daha geniş araştırmalar yapılması gerektiğine dikkat çekti.

Çalışmanın sonuçları, GLP-1 grubu ilaçlarla saç dökülmesi arasında olası bir genetik bağlantıya işaret ediyor. Ancak araştırma, bu ilaçların doğrudan saç dökülmesine neden olduğunu kesin olarak kanıtlamıyor.

Uzmanlara göre özellikle erkek tipi kellik açısından genetik yatkınlığı bulunan kişilerde bu ilişkinin daha ayrıntılı araştırılması gerekiyor. Önümüzdeki dönemde yapılacak klinik çalışmalar, GLP-1 ilaçlarının saç folikülleri üzerindeki etkisinin daha net anlaşılmasını sağlayabilir.

Paylaşın

Ses Tonundaki Değişimler Demansın Erken Habercisi Olabilir

09 yüzde 58 daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Ses tonunda ve konuşmada meydana gelen değişiklikler, ilerleyen yıllarda ortaya çıkabilecek bilişsel sorunlara ilişkin gözden kaçan önemli bir ipucu olabilir.

Drexel Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yürütülen geniş kapsamlı bir araştırma, işitme kaybı bulunmayan ancak ses bozukluğu teşhisi konulan kişilerin, her iki sorunu da yaşamayan bireylere kıyasla ilerleyen dönemde demans veya bilişsel gerileme yaşama riskinin yüzde 58 daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Ses bozuklukları; sesin tonu, yüksekliği, netliği ve kullanılabilen ses aralığında meydana gelen değişiklikleri kapsıyor. Bazı kişilerde belirgin bir ses kısıklığı görülürken, bazı kişilerde konuşmak zamanla yorucu ve hatta ağrılı bir hale gelebiliyor.

Her yıl milyonlarca yetişkin benzer ses sorunları yaşamasına rağmen, birçok kişi bu değişiklikleri yaşlanmaya, geçirilen enfeksiyonlara veya sesin aşırı kullanımına bağlıyor. Bu nedenle şikâyetler uzun süre göz ardı edilebiliyor.

Ancak dünya nüfusunun yaşlanmasıyla birlikte demans ve bilişsel gerileme vakalarının artması, bu tür belirtilerin daha yakından incelenmesini gündeme getiriyor.

Prof. Dr. Robert Sataloff liderliğindeki araştırmacılar, ses sorunları ile bilişsel gerileme arasındaki olası ilişkiyi incelemek amacıyla 833 bin 417 hastanın sağlık kayıtlarını değerlendirdi. Katılımcılar, ses veya işitme sorunlarına ilişkin teşhisin ardından en az bir yıl boyunca takip edildi ve sonuçları sağlıklı bir kontrol grubuyla karşılaştırıldı.

Araştırmada öne çıkan bulgular şöyle:

Yalnızca ses bozukluğu bulunanlar: İşitme kaybı olmayan ve yalnızca ses bozukluğu teşhisi konulan kişilerde demans veya bilişsel gerileme riski yüzde 58 daha yüksek bulundu.

Yalnızca işitme kaybı bulunanlar: Demans açısından bilinen risk faktörlerinden biri olan işitme kaybının tek başına değerlendirilmesi durumunda ise risk artışı yüzde 27 olarak belirlendi.

Hem ses hem işitme sorunu bulunanlar: Her iki problemi birden yaşayan grupta riskin daha yüksek olduğu görüldü. Bu gruptaki kişilerde hipertansiyon, kalp hastalıkları ve tip 2 diyabet gibi beyin sağlığını etkileyebilecek kronik hastalıkların görülme oranlarının da daha yüksek olduğu tespit edildi.

Ses ile Beyin Arasında Nasıl Bir Bağ Var?

Journal of Voice dergisinde yayımlanan çalışmanın yazarları, ses değişikliklerinin tek başına demans belirtisi veya kesin bir demans teşhisi anlamına gelmediğinin özellikle altını çiziyor.

Ses kısıklığı ve diğer ses sorunlarının arkasında reflü, enfeksiyonlar, ses teli polipleri veya tümörleri ve yaşlanmaya bağlı değişiklikler gibi çok sayıda farklı neden bulunabiliyor.

Araştırmacılar ise ses bozuklukları ile bilişsel gerileme arasındaki ilişkinin birkaç farklı mekanizmayla açıklanabileceğini düşünüyor.

Erken Nörolojik Değişikliklerin İşareti Olabilir

Ses üretimini ve konuşmayı kontrol eden mekanizmalardaki bozulmalar, beyinde henüz teşhis edilmemiş erken dönem değişikliklerin bir yansıması olabilir.

Benzer şekilde, bazı nörolojik hastalıklarda hareketle ilgili belirtiler ortaya çıkmadan önce konuşma ve seste değişiklikler görülebiliyor. Bu nedenle ses değişikliklerinin, bazı kişilerde nörolojik süreçlerin erken bir göstergesi olup olmadığı araştırılması gereken konular arasında yer alıyor.

Sosyal İzolasyon Riski Artabilir

Sesini etkili bir şekilde kullanmakta zorlanan kişiler zamanla konuşma, şarkı söyleme veya sosyal ortamlara katılma konusunda daha isteksiz hale gelebiliyor.

Bu durum sosyal izolasyonu artırarak kişinin zihinsel ve sosyal açıdan daha az uyarılmasına yol açabilir. Araştırmacılar, sosyal etkileşimlerdeki azalmanın da bilişsel gerilemeyle bağlantılı olabilecek faktörlerden biri olabileceğini değerlendiriyor.

Uzmanlardan Ses Değişiklikleri İçin Uyarı

Araştırma, ses bozuklukları ile bilişsel sağlık arasındaki ilişkiyi geniş bir hasta grubu üzerinden incelemesi açısından dikkat çekiyor. Bununla birlikte uzmanlar, elde edilen sonuçların ses bozukluklarının doğrudan demansa neden olduğunu göstermediğini vurguluyor.

Araştırmacılara göre gelecekte yapılacak çalışmaların, farklı ses bozukluğu türleri ile bilişsel sağlık arasındaki ilişkiyi daha ayrıntılı biçimde incelemesi gerekiyor. Ayrıca ses tedavisinin bilişsel gerileme riskini etkileyip etkilemediğinin de araştırılması önem taşıyor.

Uzmanlar, nedeni açıklanamayan veya uzun süre devam eden ses değişikliklerinin ihmal edilmemesini ve gerekli durumlarda bir Kulak Burun Boğaz (KBB) uzmanına başvurulmasını öneriyor. Doktor tarafından gerekli görülmesi halinde bilişsel durumun da değerlendirilmesi, altta yatan olası sorunların daha erken fark edilmesine yardımcı olabilir.

Paylaşın