Merkez Bankası: Sıkı Para Politikası Duruşu Sürecek

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), politika faizinin sabit tutulduğu eylül ayı Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısına ilişkin toplantı özetlerini yayımladı.

Kurul, politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 37’de sabit tuttu. Gecelik vadede borç verme faiz oranı yüzde 40, borçlanma faiz oranı ise yüzde 35,5 seviyesinde bırakıldı.

Toplantı özetinde, fiyat istikrarı sağlanana kadar sürdürülecek sıkı para politikası duruşunun talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyon sürecini destekleyeceği belirtildi.

Tüketici fiyatlarının ağustos ayında yüzde 1,84 arttığı, yıllık enflasyonun ise 0,24 puan gerileyerek yüzde 31,51 seviyesinde gerçekleştiği bildirildi.

Ağustos ayında enerji fiyatları yüzde 5,46 arttı. Akaryakıt fiyatlarındaki yükseliş enerji fiyatlarındaki artışta belirleyici oldu. Hizmet grubu enflasyonunun ise başta eğitim olmak üzere haberleşme ve ulaştırma hizmetleri öncülüğünde yüksek seyrini koruduğu kaydedildi.

Yurt içi üretici fiyatları ağustosta yüzde 2,57 artarken, yıllık üretici enflasyonu 0,12 puan yükselerek yüzde 27,95 oldu.

Toplantı özetinde, ağustos ayında sektörel enflasyon beklentilerinde genel olarak yükseliş görüldüğü belirtildi.

Piyasa Katılımcıları Anketi’ne göre 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 29,4’e, 2027 yıl sonu beklentisi yüzde 21,9’a yükseldi. On iki ay sonrasına ilişkin enflasyon beklentisi yüzde 23,7 olurken, 24 ay sonrasına ilişkin beklenti yüzde 18 olarak ölçüldü.

Reel sektörün 12 ay sonrasına ilişkin yıllık enflasyon beklentisi yüzde 32,8, hanehalkının beklentisi ise yüzde 45,6 seviyesinde gerçekleşti.

Toplantı özetinde, jeopolitik gelişmeler nedeniyle enerji fiyatlarında yüksek ve dalgalı seyrin sürdüğü belirtildi.

Brent ham petrol fiyatının ağustos ayında 91 dolar seviyesinde gerçekleştiği, eylül ayının ilk 10 gününde ise ortalama 103 dolar seviyesine ulaştığı bildirildi. TTF doğal gaz fiyatlarının da yükselmeye devam ettiği kaydedildi.

TCMB, enerji arzı, tedarik zincirleri ve taşıma maliyetlerine ilişkin belirsizliklerin enerji fiyatlarının gelecekteki seyri açısından belirleyici olmaya devam ettiğini belirtti.

Toplantı özetinde, Türkiye ekonomisinin 2026 yılının ikinci çeyreğinde yıllık yüzde 2,3, çeyreklik bazda ise yüzde 1,1 büyüdüğü belirtildi.

İkinci çeyrek verilerinin iç talepteki zayıf seyrin belirginleştiğine işaret ettiği kaydedildi. Üçüncü çeyreğe ilişkin öncü göstergelerin de iç talepteki zayıf görünümü teyit ettiği ifade edildi.

Temmuz ayında sanayi üretimi mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış olarak aylık bazda yüzde 1 geriledi. Temmuz itibarıyla üçüncü çeyrekte sanayi üretimindeki çeyreklik gerileme yüzde 1,9 olarak gerçekleşti.

TCMB’nin brüt uluslararası rezervleri, 24 Temmuz’dan bu yana 21,6 milyar dolar artarak 4 Eylül itibarıyla 184,2 milyar dolara ulaştı.

Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) ise 9 Eylül itibarıyla 220 baz puan seviyesine geriledi.

24 Temmuz-4 Eylül döneminde bireysel kredilerin 4 haftalık büyüme oranlarının ortalaması yüzde 2 seviyesine gerilerken, TL ticari kredilerde bu oran yüzde 2,5 oldu.

Sıkı para politikası duruşu sürecek

TCMB, fiyat istikrarı sağlanana kadar sürdürülecek sıkı para politikası duruşunun devam edeceğini bildirdi.

Kurulun politika faizine ilişkin adımları enflasyon gerçekleşmeleri, ana eğilim ve beklentileri dikkate alarak belirleyeceği belirtildi. Kararların enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla alınacağı ifade edildi.

Enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması durumunda para politikası duruşunun sıkılaştırılacağı kaydedildi. Kurul ayrıca enflasyon üzerindeki yukarı yönlü risklere karşı ihtiyatlı duruşunu vurguladı.

Paylaşın

Gondwana Gerçekten Bir Süper Kıtaydı

Yaklaşık 550 milyon yıl önce Dünya, bugünkünden tamamen farklı bir görünüme sahipti. Gezegenin Güney Yarımküresi’ne, “Gondwana” olarak bilinen devasa bir kara kütlesi hâkimdi.

Haber Merkezi / Gondwana kavramı ilk kez 1885 yılında Avusturyalı jeolog Eduard Suess tarafından ortaya atıldı. Suess, Hindistan’ın Gondwana bölgesinde keşfedilen özgün bir bitki fosilinin benzerlerine Avustralya, Afrika, Antarktika ve Güney Amerika’da da rastlanması üzerine, bu kara parçalarının geçmişte birbirine bağlı olduğunu öne sürdü.

Ancak Gondwana’nın jeolojik açıdan gerçekten bir “süper kıta” olarak kabul edilip edilemeyeceği uzun süre tartışıldı. Science Advances dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma ise bu tartışmaya önemli bir katkı sundu.

Araştırmacılar, dağ sıralarının altında gizli kalmış devasa bir kara parçasının Gondwana’ya ait olduğunu belirledi. Bu keşif, kıtanın sanılandan çok daha geniş bir alana yayıldığını ortaya koydu.

“Süper kıta” kavramı, jeologların küresel deniz seviyelerinde yaklaşık 2 milyar yıl öncesine kadar uzanan döngüsel değişimleri incelemesiyle 1980’lerde bilim literatürüne girdi.

Bugüne kadar, en bilineni yaklaşık 300-250 milyon yıl önce var olan Pangea olmak üzere en az dört süper kıta tanımlandı. Yaklaşık 550-500 milyon yıl önce oluşan Gondwana da bu süper kıtalar arasında yer alıyordu.

Ancak 21. yüzyılda jeologlar, bir kara kütlesinin “süper kıta” olarak kabul edilebilmesi için Dünya’daki toplam kıtasal alanın en az yüzde 75’ini kapsaması gerektiği görüşünü benimsedi.

İlk hesaplamalarda Gondwana’nın dünya üzerindeki kıtasal alanın yaklaşık yüzde 64’ünü oluşturduğu belirlendi. Bu nedenle kıtanın süper kıta statüsü sorgulanmaya başladı. Daha sonraki çalışmalarda ABD’deki Apalaş Dağları’ndan başlayarak Güney Avrupa, Türkiye, İran, Pakistan ve Hindistan’a kadar uzanan bazı bölgeler de hesaplamalara dâhil edildi. Ancak elde edilen oran yine de gerekli yüzde 75’lik eşiği aşamadı.

Tesadüfen Gelen Büyük Keşif

Gondwana’nın kayıp parçalarından birinin keşfi ise farklı bir araştırma sırasında ortaya çıktı.

Yer kabuğunun derinliklerindeki jeolojik süreçlerin mineral oluşumuyla ilişkisini inceleyen araştırmacılar, dünya genelindeki granitlerden oluşan geniş bir veri seti hazırladı. Ekip, yüzeyde bulunan granitlerin hangi derin kayaçlardan kaynaklandığını belirlemek amacıyla bu kayaçların yaşlarını analiz etti.

Bilim insanları, yeraltındaki kayaçların yaş dağılımını haritalandırırken dikkat çekici bir sonuçla karşılaştı. Himalayalar’daki granitlerin yüzey yaşları birbirinden farklı olsa da bu kayaçların ortak bir kıtasal bloktan türediği belirlendi.

Yaklaşık 700 ila 550 milyon yıl önce oluşan bu jeolojik blokun Gondwana’nın doğrudan bir parçası olduğu anlaşıldı.

Araştırmacılar, söz konusu izin Hindistan’dan Güneydoğu Asya, Çin ve Kazakistan’a kadar uzandığını tespit etti. Daha önce volkanik adaların bulunduğu eski bir okyanus tabanı olduğu düşünülen geniş dağlık bölgenin aslında Gondwana’ya ait olduğu ortaya çıktı.

Bu yeni bulgu, Gondwana’nın bilinen kıtasal yüzölçümünü yüzde 80’in üzerine çıkardı. Böylece Gondwana’nın süper kıta olarak kabul edilmesi için gerekli alan şartını karşıladığı belirlendi.

Kambriyen Patlamasına Yeni Bir Bakış

Gondwana’nın gerçek boyutunun ortaya çıkarılması yalnızca Dünya’nın geçmişine ilişkin jeolojik haritaların değiştirilmesi anlamına gelmiyor. Bulgular, gezegendeki yaşamın çeşitlenmesine yol açan önemli süreçlerin anlaşılmasına da katkı sağlıyor.

Gondwana’nın birleşmesinden sonraki dönemde, yaklaşık 550-500 milyon yıl önce Dünya’da canlı çeşitliliğinde büyük bir artış yaşandı. “Kambriyen Patlaması” olarak adlandırılan bu süreçte çok sayıda karmaşık canlı grubu ortaya çıktı ve hızla çeşitlendi.

Araştırmacılar, bu dönemde meydana gelen küresel değişimlerin önemli bir tetikleyicisinin Gondwana’nın oluşumu ve buna eşlik eden jeolojik süreçler olabileceğini değerlendiriyor.

Gondwana’nın ilk oluşum döneminde büyük ölçüde soğuk ve kurak bir kara kütlesi olduğu düşünülüyor. Ancak kıtasal parçaların birleşmesiyle birlikte levha hareketleri ve buna bağlı jeolojik süreçler yeniden şekillendi.

Süper kıtanın çevresinde Rusya’dan Çin’e, Avustralya, Antarktika ve Güney Afrika üzerinden Güney Amerika’daki And Dağları’na kadar uzanan yaklaşık 35 bin kilometrelik devasa bir volkanik yay zinciri oluştu.

Günümüzdeki Pasifik Ateş Çemberi’nin erken bir benzeri olarak değerlendirilen bu kadim volkanik sistemin yaklaşık 50 milyon yıl boyunca yoğun biçimde faaliyet gösterdiği düşünülüyor.

Volkanik faaliyetler sırasında atmosfere büyük miktarlarda su buharı ve karbondioksit salınması, Dünya’nın ikliminde önemli değişimlere yol açtı. Bu süreçte gezegenin sert ve soğuk koşullardan daha sıcak bir iklim dönemine geçiş yaptığı öne sürülüyor.

İklimdeki bu değişimin, karmaşık yaşam formlarının ortaya çıkması ve hızla çeşitlenmesi için gerekli çevresel koşulların oluşmasına katkı sağlamış olabileceği belirtiliyor.

Yeni araştırma, Gondwana’nın yalnızca geçmişte yaşamış dev bir kara kütlesi olmadığını, Dünya’nın jeolojik ve biyolojik tarihindeki büyük dönüşümlerin anlaşılması açısından da kilit bir rol oynadığını gösteriyor.

Paylaşın

Merkür Sanılandan Çok Daha Fazla Küçüldü

Güneş Sistemi’nin en küçük gezegeni Merkür’ün, bilim insanlarının tahmin ettiğinden çok daha fazla küçüldüğü ortaya çıktı. Yeni bir araştırmaya göre gezegenin oluşumundan bu yana çapında meydana gelen daralma, önceki hesaplamaların oldukça üzerinde olabilir.

Haber Merkezi / Güneş Sistemi’ndeki diğer kayalık gezegenler gibi Merkür de yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Güneş’in çevresindeki devasa kaya ve asteroit parçalarının şiddetli çarpışmaları sonucunda oluştu. Bu çarpışmalar sırasında ortaya çıkan büyük miktardaki ısı, gezegenin iç kısmında hapsoldu. Merkür ise oluşumundan bu yana yavaş yavaş soğumaya devam ediyor.

Merkür’ün iç kısmı soğudukça küçülürken, gezegenin en dışındaki kayalık kabuk da bu daralmaya uyum sağlamak zorunda kaldı. Soğukta büzüşen bir balona benzer şekilde küçülen gezegenin kabuğu zamanla buruştu ve çatladı.

Bu süreç, Merkür’ün yüzeyinde devasa uçurumların, sırtların ve diğer tektonik yapıların oluşmasına neden oldu.

Geophysical Research Letters dergisinde yayımlanan araştırmanın lideri Dr. Gaku Nishiyama ve ekibi, gezegenin soğuması sonucunda yarıçapında meydana gelen küçülmenin belirlenmesinin, Merkür’ün jeodinamik evrimini anlamak açısından büyük önem taşıdığını belirtti.

Araştırmacılar, Merkür’deki büzülme izlerinin gezegen yüzeyine eşit şekilde dağılmadığına dikkat çekti. Küresel bir soğuma sürecinin, teorik olarak her yönde benzer miktarda büzülmeye yol açması beklenirken, gezegendeki fay hatlarının düzensiz dağılımı farklı bir ihtimali gündeme getirdi.

Bilim ekibi, bazı büzülme yapılarının zaman içinde meteor çarpmaları sonucunda yüzeye yayılan enkaz katmanlarının altında kalmış ve bu nedenle görünmez hale gelmiş olabileceğini değerlendirdi.

Bu hipotezi test etmek isteyen araştırmacılar, daha önce hazırlanan jeolojik büzülme haritalarını Merkür’ün tamamını kapsayan yeni yüzey pürüzlülüğü haritalarıyla karşılaştırdı.

İncelemelerde, gezegenin daha engebeli bölgelerinde daha az sayıda görünür büzülme yapısı bulunduğu belirlendi. Bunun üzerine araştırmacılar, daha az bozulmuş ve daha düzgün bölgelerdeki büzülme oranlarını temel alarak Merkür genelindeki toplam daralma miktarını yeniden hesapladı.

Bu yöntem, yüzeyde doğrudan görülemeyen ve zaman içinde enkaz katmanlarının altında kalmış olabilecek yapıları da hesaba katmayı mümkün kıldı.

Yeni hesaplamalar, yüzeyde gizlenmiş olabilecek yapıların da hesaba katılması durumunda Merkür’ün oluşumundan bu yana yüzde 10 ila 30 daha fazla küçülmüş olabileceğini gösterdi.

Bu sonuç, gezegenin çapındaki toplam daralmanın daha önce tahmin edilen 4 ila 16 kilometre seviyesinden 23 kilometreye kadar çıkabileceğine işaret ediyor.

Araştırmanın lideri Dr. Nishiyama, yaklaşık yüzde 30’luk farkın ilk bakışta şaşırtıcı görünebileceğini, ancak düzeltilmiş daralma miktarının gezegenin fiziksel özellikleriyle son derece uyumlu olduğunu belirtti.

Nishiyama’ya göre güncellenen büzülme tahmini, Merkür’ün soğuma ve küçülme sürecine ilişkin gözlemleri fizik temelli teorik modellerle daha iyi örtüştürüyor. Yeni bulguların, bilim insanlarının Merkür’ün iç yapısını ve milyarlarca yıllık jeolojik evrimini daha iyi anlamasına katkı sağlaması bekleniyor.

Paylaşın

Otizm Yaşam Süresini 14 Yıl Kısaltıyor

Yeni bir araştırma, otizmli yetişkinlerin yaşam beklentisi ile genel nüfus arasındaki dikkat çekici farkı ortaya koydu. Araştırmaya göre, otizmli bireylerin doğumda beklenen yaşam süresi, ABD genel nüfusuna kıyasla ortalama 13,8 yıl daha kısa.

Haber Merkezi / Columbia Üniversitesi Mailman Halk Sağlığı Okulu ile Colorado Üniversitesi Anschutz Tıp Kampüsü’nden bilim insanlarının yürüttüğü araştırma, tıp alanının saygın yayınlarından JAMA Network Open’da yayımlandı.

Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), iletişim, sosyal etkileşim, duyusal algı ve davranışları farklı düzeylerde etkileyebilen, yaşam boyu devam eden bir gelişimsel durum olarak tanımlanıyor. Bazı otizmli bireyler bağımsız bir yaşam sürdürebilirken, bazıları yaşamları boyunca yoğun günlük desteğe ihtiyaç duyabiliyor.

Otizm alanındaki araştırmaların önemli bölümü bugüne kadar çocukluk dönemi, genetik nedenler ve tanı süreçlerine odaklandı. Buna karşın otizmli yetişkinlerin fiziksel sağlık sorunları, sağlık hizmetlerine erişimi ve erken ölüm riskleri gibi konuların daha sınırlı incelendiği belirtiliyor.

Araştırmacılar, bu alandaki eksikliği gidermek amacıyla Medicaid ve Çocuk Sağlığı Sigorta Programı’nın 2000-2020 yılları arasındaki ülke çapındaki verilerini Ulusal Ölüm Endeksi ile eşleştirdi.

50 eyalet ve Washington D.C.’yi kapsayan 21 yıllık dönemde 2 milyondan fazla otizmli bireyin verileri incelendi. Katılımcıların yüzde 76’sını erkekler oluştururken, araştırma döneminde 18 bin 268 kişinin hayatını kaybettiği belirlendi.

Araştırma sonuçlarına göre Medicaid kapsamındaki otizmli bireylerin doğumda beklenen ortalama yaşam süresi 64,9 yıl olarak hesaplandı. Bu süre, genel Medicaid nüfusundan 5,6 yıl, ABD’nin genel nüfusundan ise 13,8 yıl daha kısa.

Araştırmacılar, yıllar içinde sınırlı bir iyileşme yaşandığını da belirledi. 2000-2004 döneminde 63,9 yıl olan tahmini yaşam süresi, 2015-2019 döneminde 1,7 yıllık artışla 65,6 yıla yükseldi. Ancak yaşam beklentisindeki bu artışa rağmen otizmli bireylerle genel nüfus arasındaki farkın devam ettiği görüldü.

Ölüm Riski Yüzde 44 Daha Yüksek

Çalışmada, Medicaid kapsamındaki otizmli bireylerin diğer Medicaid yararlanıcılarına göre ölüm riskinin yüzde 44 daha yüksek olduğu tespit edildi.

Erken ölümlerin tek bir nedene bağlı olmadığı, çok sayıda hastalık ve kaza nedeniyle meydana geldiği görüldü. En belirgin farklılıklar grip ve zatürre, yetersiz beslenme, boğulma ve trafik dışı kazalarda ortaya çıktı.

Araştırmacılar, bu ölüm nedenlerinin önemli bir bölümünün zamanında ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişim, güvenli yaşam koşulları ve güçlü sosyal destek mekanizmalarıyla önlenebileceğine dikkat çekti.

Araştırmaya göre rutin sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan güçlükler de otizmli bireylerin sağlık sonuçlarını olumsuz etkileyebiliyor.

İletişim farklılıkları, duyusal hassasiyetler, otizm konusunda deneyimli klinisyenlerin yetersizliği ve sağlık sistemlerinin karmaşıklığı, koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanmayı zorlaştırabiliyor. Otizme eşlik eden diğer fiziksel veya ruhsal rahatsızlıkların zamanında teşhis ve tedavi edilmemesi ise sağlık risklerini daha da artırabiliyor.

Araştırmanın dikkat çeken sonuçlarından biri de kadınlarla ilgili oldu. Otizmli kadınlar ile genel nüfustaki kadınlar arasındaki yaşam beklentisi farkının, erkeklerde görülen farktan daha geniş olduğu belirlendi.

Araştırmacılar, otizmli kadınlarda psikiyatrik rahatsızlıkların ve bunlara bağlı yüksek ölüm oranlarının öne çıktığını belirtti. Bu nedenle ruh sağlığı hizmetlerinin otizmli kadınlar açısından özellikle önemli olduğu vurgulandı.

“Kaçınılmaz Bir Sonuç Değil”

Uzmanlar, araştırma sonuçlarının “otizm yaşam süresini doğrudan 14 yıl kısaltıyor” şeklinde yorumlanmaması gerektiğinin altını çiziyor.

Çalışmanın Medicaid verilerine dayanması nedeniyle ortaya çıkan yaşam süresi farkının yalnızca otizmle açıklanamayacağı belirtiliyor. Düşük gelir, sosyal dezavantajlar ve engellilik gibi sosyoekonomik koşullar da bu farkta rol oynayabilir.

Bununla birlikte araştırma, geniş örneklem büyüklüğüyle otizmli yetişkinlerin karşı karşıya kaldığı önemli sağlık eşitsizliklerini ortaya koyuyor. Araştırmacılara göre bu durum kaçınılmaz bir sonuç değil.

Nitelikli birinci basamak sağlık hizmetlerine erişimin artırılması, düzenli sağlık kontrolleri ve aşı takibinin sağlanması, yeterli beslenme koşullarının desteklenmesi ve ruh sağlığı hizmetlerinin güçlendirilmesi, otizmli bireylerin yaşam süresini ve yaşam kalitesini iyileştirmede önemli rol oynayabilir.

Paylaşın

İmamoğlu’na Hapis Ve Siyasi Yasak Cezası

Eski Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı’ya hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davada karar açıklandı.

İstanbul Anadolu 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme heyeti, İmamoğlu’na 2 yıl 1 ay hapis cezası verdi ve Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesi uyarınca siyasi yasak uygulanmasına hükmetti.

Daha önce aynı davadan iki kez beraat eden ancak kararların istinaf mahkemesince bozulmasının ardından yeniden yargılanan İmamoğlu, duruşmaya savunmasını sunmak üzere katıldı. Karar öncesi söz alan İmamoğlu, suçlamaları reddederek ifadelerinin hakaret kastı taşımadığını belirtti.

Savcının ceza talepli mütalaasının ardından mahkeme hakimi nihai kararını açıklayarak hapis ve siyasi haklardan yoksun bırakılma hükmünü verdi.

Yerel mahkemenin kararı sonrasında hukuki süreç üst mahkemelerde sürecek. Verilen ceza ve siyasi yasak kararı, istinaf mahkemesi ve Yargıtay incelemelerinin ardından kararın onanması durumunda kesinleşecek.

Kararın kesinleşmemesi sebebiyle mevcut durumda Ekrem İmamoğlu’nun belediye başkanlığı görevi ve siyasi hakları hukuken devam ediyor. Savunma avukatları, yerel mahkemenin kararına karşı istinaf başvurusunda bulunacaklarını açıkladı.

Paylaşın

Sandıktaki İrade Gerçekten Sizin Mi?

Sandık hâlâ demokrasinin temel araçlarından biri. Ancak sandığa giden iradenin gerçekten kime ait olduğunu anlayabilmek için sandığın ötesine, o iradeyi biçimlendiren ekonomik, siyasal, toplumsal ve dijital yapılara bakmak gerekiyor.

Haber Merkezi / Demokrasinin en temel simgesi olarak sunulan oy sandığı, yüzyıllardır yurttaşlara özgür iradelerinin nihai tecelligâhı olarak gösteriliyor. Ancak dijital çağın sunduğu devasa veri madenciliği olanakları, algoritmik manipülasyonlar ve giderek derinleşen küresel eşitsizlikler, bugün çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Sandığa atılan oy gerçekten bireyin özgür tercihi mi, yoksa egemen sınıfların ustalıkla kurguladığı bir meşruiyet illüzyonu mu?

Uluslararası araştırmalar ve Marksist ekonomi politik analizler, seçimlerin çoğu zaman sanıldığı gibi eşit koşullarda yarışan fikirlerin özgürce karşı karşıya geldiği bir alan olmadığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşıma göre seçim süreçleri; sermaye grupları, dijital tekeller ve ideolojik devlet aygıtlarının etkisi altında şekillenen birer “rıza üretimi” mekanizmasına dönüşebiliyor.

İdeolojik Aygıtlardan Dijital Çitlenime

Fransız düşünür Louis Althusser’in geliştirdiği “Devletin İdeolojik Aygıtları” kavramı; medya, eğitim ve dini kurumlar gibi yapıların toplumsal düzenin yeniden üretimindeki rolüne dikkat çekiyordu. Günümüzde ise bu ideolojik alanın önemli bir bölümü dijital platformlara ve algoritmik sistemlere taşınmış durumda.

Harvard Medya, Siyaset ve Kamu Politikası Merkezi ile Oxford İnternet Enstitüsü’nün (OII) yayımladığı çalışmalar, dijital dönüşümün siyasal iletişim ve seçmen davranışı üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor.

Pazarın önemli bölümünü kontrol eden teknoloji devleri, kullanıcı verilerini ekonomik değere dönüştürürken aynı zamanda kamusal alanı da bir tür “dijital çitlenme” sürecine tabi tutuyor. Kullanıcılar kendilerini özgürce bilgi edinen ve kendi tercihlerini bağımsız biçimde oluşturan bireyler olarak görürken, arka planda çalışan algoritmalar hangi içeriğin görüleceğini, hangi görüşlerin öne çıkacağını ve hangi tartışmaların görünmez kalacağını belirleyebiliyor.

Marksist eleştirel yaklaşıma göre burada ortaya çıkan temel sorun, toplumların gerçek maddi koşullarından kaynaklanan hoşnutsuzluğun sistem içindeki yapay karşıtlıklara yönlendirilmesi. Böylece dijital mecralar, toplumsal öfkeyi dönüştürmek yerine onu farklı kanallara dağıtan ve etkisini sönümlendiren modern ideolojik filtreler haline gelebiliyor.

Sandık ve Sermayenin Tahakkümü

Karl Marx, özellikle Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i ve Fransa’da Sınıf Savaşımı gibi çalışmalarında, burjuva demokrasilerinin temsil mekanizmalarına yönelik kapsamlı eleştiriler geliştirmişti. Bu yaklaşımda seçimler, ezilen sınıflara belirli aralıklarla kendilerini kimin temsil edeceğini belirleme imkânı verirken, ekonomik ve sınıfsal güç ilişkilerinin kendisini değiştirmeyebiliyor.

Günümüzde de siyasetin finansmanı, seçim kampanyalarının reklam bütçeleri ve medya sahipliği üzerinden benzer bir tartışma yürütülüyor. Chatham House ve Pew Research tarafından yayımlanan çalışmalar da ekonomik ve finansal gücün siyasal süreçler üzerindeki etkisine ilişkin önemli veriler ortaya koyuyor.

Siyasetin finansmanı, reklam kaynakları ve medya mülkiyeti belirli sermaye gruplarının elinde yoğunlaştığında, sandık farklı toplumsal seçeneklerin eşit biçimde yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp sermaye içindeki farklı çıkar gruplarının dengelendiği bir mekanizmaya dönüşebiliyor.

Bu bakış açısına göre seçmen, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların çizdiği ekonomik ve siyasal sınırlar içerisinde tercih yapmaya yönlendiriliyor. Böylece seçimler, mevcut üretim ilişkilerini dönüştürmekten çok, bu ilişkilerin yeniden üretilmesine hizmet eden bir meşruiyet kaynağı haline gelebiliyor.

Yabancılaşma ve Sahte Bilinç

Marksist düşüncenin önemli kavramlarından biri olan yabancılaşma, bireyin kendi ürettiği nesneye, topluma ve nihayetinde kendi özüne yabancılaşması sürecini ifade ediyor. Günümüz seçmeni açısından bu kavram, dijital çağın yeni gerçeklikleri üzerinden yeniden tartışmaya açılıyor.

Siyasal süreçlere katıldığını ve kendi tercihlerini özgürce oluşturduğunu düşünen birey, bir yandan da kendi ürettiği verilerin, yani dijital ayak izlerinin, kendisine yönelik siyasal ve ticari manipülasyonlarda kullanılabildiği bir sistemin parçası haline geliyor.

Cambridge Analytica vakası, bu tartışmanın en çok bilinen örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Seçmenlerin psikolojik profillerinin çıkarılması ve bu profillere göre mikro hedefli içeriklerin kullanılması, bireysel tercihlerin ne ölçüde yönlendirilebilir olduğu sorusunu gündeme taşıdı.

Marksist perspektiften bakıldığında ise bu süreç, “sahte bilinç” kavramıyla ilişkilendiriliyor. Bireyin, kendi sınıfsal çıkarlarıyla çelişen politikaları dahi kendi özgür iradesinin sonucu olarak benimsemesi ve savunması, bu yaklaşımın temel tartışma başlıklarından birini oluşturuyor.

Gerçek İrade Nerede Yatar?

Giderek daha fazla tartışılan bu eleştirel yaklaşım, sandığın tek başına bir özgürleşme mekânı olarak görülmesinin yeterli olmadığını savunuyor. Gerçek bir siyasal iradeden söz edebilmek için yalnızca seçim sonuçlarına değil; üretim ilişkilerine, medya mülkiyetine, bilgiye erişim biçimlerine ve toplumsal örgütlenme yapılarına da bakılması gerektiği belirtiliyor.

Sandık, mevcut sınıf ilişkilerinin üzerini örten bir perde olarak kaldığı sürece, oraya atılan oyun ne ölçüde bağımsız bir iradeyi temsil ettiği tartışma konusu olmaya devam edecek.

Bu perspektife göre gerçek irade, seçmenin yalnızca sandık günü hatırlanan bir “tüketici” olmaktan çıkıp toplumsal ve siyasal dönüşümün aktif bir öznesi haline gelmesiyle mümkün olabilir.

Dolayısıyla dijital çağın temel sorusu yalnızca “Kime oy veriyoruz?” değil. Asıl soru, tercihlerimizi kimlerin, hangi ekonomik güçlerle, hangi medya araçlarıyla ve hangi algoritmalar üzerinden şekillendirdiği sorusu olarak karşımıza çıkıyor.

Sandık hâlâ demokrasinin temel araçlarından biri. Ancak sandığa giden iradenin gerçekten kime ait olduğunu anlayabilmek için sandığın ötesine, o iradeyi biçimlendiren ekonomik, siyasal, toplumsal ve dijital yapılara bakmak gerekiyor.

Paylaşın

Okyanusun 20 Asırlık Bekçisi: Herkül Kulesi

İspanya’nın kuzeybatısındaki La Coruña kentinin liman girişinde yükselen tarihi Herkül Kulesi, yaklaşık 2 bin yıldır Akdeniz ile Atlantik arasındaki deniz yollarına ışık tutuyor.

Haber Merkezi / M.S. 1. yüzyılın sonlarında Romalılar tarafından “Farum Brigantium” adıyla inşa edilen yapı, günümüzde hem aktif bir deniz feneri hem de bölgenin en önemli simgelerinden biri olmayı sürdürüyor.

Antik Roma döneminden günümüze ulaşan nadir yapılardan biri olan Herkül Kulesi, farklı dönemlere ait mimari unsurları aynı yapı üzerinde buluşturmasıyla da dikkat çekiyor.

Roma Mirası ile Neoklasik Mimari Bir Arada

Deniz seviyesinden yaklaşık 57 metre yükseklikteki kayalık bir tepenin üzerinde bulunan kule, 55 metrelik gövde yüksekliğiyle çevresine hâkim bir konumda yer alıyor.

Kulenin bugünkü görünümünde iki farklı dönemin mimari izleri görülüyor:

34 Metrelik Roma Çekirdeği: Yapının yaklaşık 34 metrelik bölümü, antik dönemden günümüze ulaşan orijinal Roma yapısını oluşturuyor. Bu bölümde Roma dönemine ait taş işçiliği ve yapı tekniklerinin izleri hâlâ görülebiliyor.

21 Metrelik Neoklasik Bölüm: Kulenin üst kısmındaki yaklaşık 21 metrelik bölüm ise 18. yüzyılda mimar Eustaquio Giannini’nin öncülüğünde gerçekleştirilen restorasyon sırasında yeniden şekillendirildi. Bu çalışmalar kapsamında yapıya iki sekizgen bölüm eklendi.

1990’lı yıllarda gerçekleştirilen arkeolojik kazılar sırasında kulenin Roma dönemine ait temelleri daha ayrıntılı biçimde ortaya çıkarıldı. Kulenin hemen tabanında ise aynı döneme tarihlenen, küçük ve dikdörtgen planlı başka bir Roma yapısının kalıntıları bulundu.

Tarihin İçinde Bir Açık Hava Müzesi

Herkül Kulesi’nin çevresindeki alan da en az kulenin kendisi kadar zengin bir tarihî mirasa sahip.

Bölgede deniz fenerinin yanı sıra geniş bir heykel parkı, Demir Çağı’na tarihlenen Monte dos Bicos kaya oymaları ve tarihî bir Müslüman mezarlığı bulunuyor.

Bu farklı dönemlere ait kalıntılar, bölgenin binlerce yıl boyunca farklı medeniyetlerin ve kültürlerin izlerini taşıdığını ortaya koyuyor.

2 Bin Yıldır İşlevini Sürdürüyor

Herkül Kulesi’nin en dikkat çekici özelliklerinden biri, antik çağdan günümüze kadar deniz feneri olarak kullanılmaya devam etmesi.

Greko-Romen Antik Çağı’ndan günümüze işlevsel sürekliliğini ve büyük ölçüde yapısal bütünlüğünü koruyan kule, dünyada hâlâ aktif olarak kullanılan tek Roma dönemine ait deniz feneri olarak öne çıkıyor.

Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ve tarihî dönemlere tanıklık eden yapı, Orta Çağ’dan 19. yüzyıla kadar uzanan süreçte çok sayıda efsaneye de konu oldu.

Bugün Atlantik kıyısında yükselmeye devam eden Herkül Kulesi, bir yandan denizcilere yol gösterirken diğer yandan Roma mühendisliğinin yaklaşık 2 bin yıl sonra bile ayakta kalabilen mirasını gözler önüne seriyor.

Paylaşın

Zamanı Durduran Roma Mühendisliği: Lugo’nun Asırlık Surları

İspanya’nın kuzeybatısındaki Galiçya Özerk Bölgesi’nde bulunan Lugo kentinin tarihi Roma Surları, yaklaşık iki bin yıldır ayakta kalan görkemli yapısıyla antik mühendisliğin en dikkat çekici miraslarından biri olmayı sürdürüyor.

Haber Merkezi / M.S. 3. ve 4. yüzyıllarda inşa edilen surlar, hem mimari dayanıklılığı hem de günümüze kadar büyük ölçüde korunmuş savunma sistemiyle Roma döneminin askeri mimarisine ışık tutuyor.

Asırlara Meydan Okuyan Mimari

Surların iç ve dış cepheleri, granit parçalarıyla güçlendirilmiş arduvaz taşlarla kaplandı. Yapının iç dolgusunda ise kireç harcıyla birbirine kenetlenmiş arduvaz levhaların yanı sıra eski Roma yapılarından getirilen işlenmiş taş bloklar kullanıldı.

Dikdörtgen bir plana sahip olan surların temel özellikleri şöyle:

Toplam uzunluk: 2 bin 117 metre
Kapladığı alan: 1,68 hektar
Yükseklik: 8 ila 10 metre
Genişlik: Ortalama 4,2 metre; bazı noktalarda 7 metreye kadar ulaşıyor

Bu ölçüler, yapının yalnızca savunma amacıyla tasarlanmış bir sınır hattı olmadığını, aynı zamanda döneminin gelişmiş mühendislik anlayışını yansıtan kapsamlı bir askeri yapı olduğunu gösteriyor.

Batı Roma’nın En Eksiksiz Savunma Hatlarından Biri

Lugo Surları, 85 dış kulesi, 10 kapısı ve surların üst bölümündeki yürüyüş yoluna ulaşmayı sağlayan rampalarıyla Roma askeri mimarisinin günümüze ulaşan en bütünlüklü örneklerinden biri kabul ediliyor.

On kapının beşi antik dönemden günümüze ulaşırken, diğer beşi modern dönemde açıldı. Kulelerin içerisinde yer alan ve surların üstündeki devriye yoluna ulaşımı sağlayan merdivenlerden ise bugüne kadar 21’i ortaya çıkarıldı.

Yıllar içinde çeşitli restorasyon çalışmalarından geçirilen surlar, burçları, kuleleri, hendekleri ve farklı dönemlere ait kapılarıyla tarihî savunma karakterini büyük ölçüde korumayı başardı.

Tarihten Günümüze Yaşayan Bir Şehir Simgesi

Lugo Surları, inşa edildiği dönemden bu yana kentin gelişimini ve şehir planlamasını da etkiledi. Kentin çevresini belirleyen yapı, zaman içerisinde Lugo’nun en önemli simgelerinden biri hâline geldi.

Surlar 1973 yılında “Tarihî-Sanatsal Sit Alanı” ilan edildi. Günümüzde ise yaklaşık iki bin yıllık bu devasa yapı yalnızca korunması gereken tarihî bir anıt olarak değil, aynı zamanda kentsel yaşamın aktif bir parçası olarak varlığını sürdürüyor.

Surların üstündeki yürüyüş yolu, hem Lugo sakinleri hem de ziyaretçiler tarafından günlük olarak kullanılıyor. İnsanlar burada yürüyüş yapıyor, dinleniyor ve şehrin tarihî dokusuyla iç içe zaman geçiriyor.

Böylece Roma döneminde bir savunma hattı olarak yükselen Lugo Surları, aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen işlevini tamamen yitirmiş bir anıt olmak yerine, kentin günlük yaşamına hâlâ eşlik eden yaşayan bir tarih simgesi olmayı sürdürüyor.

Paylaşın

Robot Olma Tehlikesiyle Mi Karşı Karşıyayız? Bilim İnsanlarından Yapay Zekâ Uyarısı

Bilim insanlarına göre yapay zekâ ile yoğun ve sürekli etkileşim, insanların farkında olmadan düşünme, konuşma ve davranış biçimlerini makinelere uyarlamasına neden olabilir.

Haber Merkezi / Charlie Chaplin’in 1936 yapımı Modern Times filminde, montaj hattından ayrıldıktan sonra fabrikadaki mekanik hareketleri sürdürmeye devam eden işçi karakteri, makinelerin insan davranışları üzerindeki etkisini çarpıcı biçimde ortaya koyuyordu.

1960’lı yıllarda ortaya çıkan ve bugün TikTok ile K-pop kültüründe yeniden popülerlik kazanan robot dansları da insanların makineleri taklit etme eğiliminin eğlenceli örnekleri arasında yer alıyor.

Ancak İngiltere ve İskandinav ülkelerinden araştırmacıların yürüttüğü yeni bir çalışma, yapay zekâ ile kurulan ilişkinin çok daha derin bir dönüşüme yol açabileceğini öne sürüyor.

AI & Society dergisinde yayımlanan araştırmaya göre insanlar; sohbet robotları, dijital asistanlar ve hizmet robotlarıyla yoğun biçimde etkileşim kurduklarında, makinelerin kendilerini daha kolay anlaması için iletişim tarzlarını ve davranışlarını değiştirmeye başlayabiliyor.

Araştırmacılar bu olası dönüşümü “robot benzeri insanlık” (robot-like humanity) kavramıyla tanımlıyor.

“Risk, Botların İnsanlaşması Değil; İnsanların Mekanikleşmesi”

İngiltere’deki Birmingham İşletme Okulu’nda Pazarlama Profesörü ve çalışmanın eş yazarı İnci Toral-Manson, söz konusu dönüşümün bir anda gerçekleşmediğini vurguluyor.

Toral-Manson’a göre asıl risk, insanların robotları canlı varlıklar olarak görmesi ya da bir anda makineye dönüşmesi değil. Tehlike, insanların zaman içinde kendilerini yapay zekânın anlayabileceği ve işleyebileceği biçimlere göre yeniden düzenlemeye başlamasında yatıyor.

Günümüzde ABD başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yetişkinler ve gençler yapay zekâ araçlarını giderek daha fazla kullanıyor. Ancak araştırmacılara göre burada belirleyici olan yalnızca kullanım sıklığı değil, yapay zekâ ile kurulan etkileşimin niteliği.

Bir kişinin bir sohbet robotundan günde birkaç kez bilgi almak amacıyla yararlanması ile her gece gününün nasıl geçtiğini anlatması aynı etkileşim biçimini oluşturmuyor. Araştırmacılar, kimlik ve davranış üzerindeki olası değişimin özellikle yapay zekânın bir “araç” olmaktan çıkarılıp bir tür sosyal muhatap olarak kullanılmaya başlandığı durumlarda daha belirgin hâle gelebileceğini savunuyor.

Pürüzsüz İletişim Tuzağı: Yapay Zekâ Sizi Hiç Zorlamıyor

Araştırmacılar, insanlarla yapay zekâ arasındaki etkileşimdeki en önemli farklardan birinin “pürüz” olduğunu belirtiyor.

İnsan ilişkileri karmaşık ve çoğu zaman öngörülemez. İnsanlar birbirleriyle aynı fikirde olmayabilir, itiraz edebilir, eleştirebilir veya beklenmedik tepkiler verebilir. Bu tür karşılaşmalar, bireyin düşüncelerini yeniden değerlendirmesine ve kişiliğinin gelişmesine katkıda bulunabilir.

Yapay zekâ sistemleri ise çoğu zaman kullanıcının taleplerine uyum sağlamak, anlaşılır yanıtlar vermek ve etkileşimi sürdürmek üzere tasarlanıyor. Araştırmacılara göre sürekli onaylanma hissi ve çatışmadan uzak bu “pürüzsüz” iletişim, insanları zaman içinde daha öngörülebilir ve algoritmaların kolayca işleyebileceği iletişim kalıplarına yöneltebilir.

Çalışmada bu süreci hızlandırabilecek üç temel faktöre dikkat çekiliyor:

Daralan Seçenek Alanı: Algoritmalar geçmiş tercihlerden hareketle gelecekteki seçimleri tahmin ettikçe, kişinin karşısına çıkan seçenekler de giderek kişiselleşiyor. Bu durum, zamanla gerçek anlamda yeni seçimler yapma alanının daralmasına yol açabilir.

Yazarlık ve Üretim Sorumluluğunun Devri: E-postaların, özgeçmişlerin, flört profillerinin veya kişisel metinlerin giderek daha fazla yapay zekâ tarafından hazırlanması, bireyin iç dünyası ile dışarıya sunduğu dijital kimlik arasında bir mesafe oluşmasına neden olabilir.

Talep Üzerine Onaylanma: İnsan ilişkilerindeki karşılıklılık ve anlaşmazlıkların aksine, yapay zekâ ile kurulan bazı etkileşimlerde kullanıcı sürekli olarak onaylanabilir. Araştırmacılara göre bu durum, sosyal bir ilişki hissi yaratsa da gerçek bir karşılıklılık içermeyen bağların güçlenmesine neden olabilir.

İlk Değişimler Başladı: Konuşma ve Yazma Biçimimiz Dönüşüyor

Araştırmanın eş yazarı Toral-Manson, insanların yapay zekâ sistemleriyle etkileşime girerken iletişim biçimlerini şimdiden değiştirmeye başladığını belirtiyor.

Sesli asistanlarla iletişim kurarken daha kısa ve doğrudan cümleler kullanılması, iş başvurularında özgeçmişlerin insan kaynakları uzmanlarından ziyade otomatik tarama sistemlerinin (ATS) anlayacağı biçimde hazırlanması ve içerik üreticilerinin yapay zekâ tarafından üretilmiş metinlere benzememek için belirli kelime ve noktalama işaretlerinden kaçınması, bu dönüşümün örnekleri arasında gösteriliyor.

Araştırmacılar, özellikle sosyal olarak izole yaşayan, zor bir dönemden geçen veya dijital araçlarla yoğun biçimde etkileşim kuran kişilerin bu tür değişimlere karşı daha hassas olabileceğine dikkat çekiyor.

Günün her saatinde ulaşılabilen, yorulmayan, sıkılmayan ve kullanıcının söylediklerine sürekli yanıt veren bir dijital muhatap, insan ilişkilerinin yerine geçmese bile bazı kişiler için güçlü bir çekim alanı oluşturabiliyor.

Geleceğin Tehlikesi: “İndirgenmiş Kişilik”

Çalışma henüz büyük ölçüde teorik bir çerçeve ortaya koyuyor. Araştırmacılar ise bundan sonraki aşamada söz konusu iddiaları deneysel çalışmalarla test etmeyi hedefliyor.

Bu kapsamda yapay zekâ ile sürekli etkileşim hâlinde olan insanların zaman içinde konuşma, yazma ve düşünme biçimlerinin daha düzenli, daha net ve daha öngörülebilir hâle gelip gelmediği araştırılacak.

Bilim insanlarına göre yapay zekâ ve otomasyonun günlük yaşamın, hizmet sektörünün ve sosyal ilişkilerin merkezinde daha fazla yer alması, insan davranışlarının da bu sistemlerin çalışma biçimlerine göre şekillenmesi riskini beraberinde getiriyor.

Asıl endişe ise insanlara özgü karmaşıklık, çelişki, yaratıcılık ve öngörülemezliğin zamanla geri plana itilmesi.

Araştırmacılar, bu sürecin kontrolsüz biçimde ilerlemesi hâlinde toplumda daha “indirgenmiş” ve daha kolay tahmin edilebilen bir kişilik yapısının normalleşebileceği konusunda uyarıyor.

Kısacası, geleceğin asıl sorusu belki de makinelerin ne kadar insanlaşacağı değil; insanların, makinelerin anlayabileceği bir dünyaya ne ölçüde uyum sağlayacağı olacak.

Paylaşın

Uzun Süre Oturmak Kanser Riskini Artırıyor

Yeni bir araştırma, ne kadar süre oturduğumuzun değil, bu sürenin nasıl geçirildiğinin de büyük önem taşıdığını ortaya koydu. Uzun süre hiç kalkmadan oturmanın kanserden ölüm riskiyle ilişkili olduğu belirlenirken, uzmanlar çözümün sanıldığından çok daha basit olduğuna dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / İskoçya’daki Glasgow Üniversitesi’nden Frederick Ho ve ekibi tarafından yürütülen ve saygın bilim dergisi PLOS Medicine’da yayımlanan geniş kapsamlı araştırma, modern yaşamın giderek yaygınlaşan hareketsiz yaşam biçiminin sağlık üzerindeki etkilerini mercek altına aldı.

Araştırma, toplam oturma süresinin yanı sıra özellikle “kesintisiz hareketsizlik” dönemlerinin de sağlık açısından önemli olabileceğini gösterdi.

91 Binden Fazla Kişi 12 Yıl Boyunca Takip Edildi

Araştırmacılar, Birleşik Krallık Biobank (UK Biobank) projesine katılan 91 bin 292 yetişkinin verilerini inceledi. Katılımcıların günlük hareketlilikleri, yedi gün boyunca takılan aktivite takip cihazları aracılığıyla objektif olarak ölçüldü.

Katılımcılar daha sonra kanser tanıları ve kanser kaynaklı ölümler açısından ortalama 12 yıldan uzun süre takip edildi.

Çalışmada “uzun süreli hareketsizlik”, günün en az yüzde 90’ının hareketsiz geçirilmesi ve en az 30 dakika süren kesintisiz hareketsizlik dönemleri üzerinden değerlendirildi.

Kesintisiz Oturulan Her Ek Saat Riski Artırıyor

Araştırmadan elde edilen veriler, oturma biçiminin sağlık açısından dikkat çekici bir fark yaratabileceğine işaret etti.

Kanserden Ölüm Riski: Gün içerisinde kesintisiz oturma süresindeki her bir saatlik artışın, takip döneminde kanserden ölüm riskinde yaklaşık yüzde 9’luk artışla ilişkili olduğu görüldü.

Birçok Kanser Türüyle İlişki: Uzun süreli ve kesintisiz oturma; karaciğer, böbrek, pankreas, kolon ve rektum kanserlerinin yanı sıra meme, yumurtalık, tiroid ve yemek borusu kanserleriyle de ilişkilendirildi.

Hareket Molalarının Etkisi: Oturma sürelerini kısa hareket molalarıyla bölen ve gün içinde daha sık ayağa kalkan kişilerin kanserden ölüm riskinin daha düşük olduğu gözlemlendi.

Yoğun Egzersiz Şart Değil: Bir Saatlik Hafif Hareket Bile Fark Yaratıyor

Araştırmacıların matematiksel modellemelerine göre, günde bir saatlik kesintisiz oturma süresinin hafif fiziksel aktiviteyle değiştirilmesi, kanserden ölüm riskinde yaklaşık yüzde 12’lik bir azalmayla ilişkilendirildi.

Üstelik bunun için spor salonunda uzun saatler geçirmek gerekmiyor. Masa başından kalkarak ofiste veya evde birkaç dakika dolaşmak, ayakta hafif işler yapmak ya da kısa yürüyüşlere çıkmak gibi günlük aktiviteler bile hareketsiz geçirilen süreyi bölmeye yardımcı oluyor.

Vücut Kesintisiz Oturmaya Nasıl Tepki Veriyor?

Bilim insanları, uzun süreli oturma dönemlerinin arasına eklenen kısa hareket molalarının vücudun kan şekeri ve metabolik süreçleri düzenleme biçimini olumlu yönde etkileyebileceğini belirtiyor.

Hareket sırasında, uzun süre otururken büyük ölçüde pasif kalan kas grupları yeniden devreye giriyor. Düzenli aralıklarla yapılan bu kısa aktivitelerin kan şekeri kontrolü ve vücuttaki iltihaplanma düzeyleri üzerinde olumlu etkiler oluşturabileceği düşünülüyor.

Uzun vadede ortaya çıkan bu küçük metabolik değişiklikler, kronik hastalıklar ve bazı kanser türleriyle ilişkili risklerin azaltılmasına katkıda bulunabilir.

Korunmanın En Basit Yolu: Ayağa Kalkın

Araştırmanın gözlemsel olması nedeniyle kesintisiz oturmanın doğrudan kansere neden olduğunu kesin olarak kanıtlamadığı özellikle belirtiliyor. Buna rağmen araştırmacılar, bulguların uzun süreli hareketsizliğin azaltılması gerektiğine yönelik güçlü bir mesaj verdiğini vurguluyor.

Düzenli fiziksel aktivite ve haftalık egzersiz programlarını sürdürmek önemini korurken, günün büyük bölümünü aralıksız oturarak geçirmemek de sağlıklı yaşamın önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.

Özellikle masa başında çalışanlar için gün içinde düzenli aralıklarla ayağa kalkmak, birkaç dakika yürümek ve uzun oturma sürelerini bölmek, hareketsiz yaşamın olası sağlık risklerini azaltmaya yönelik en kolay uygulanabilecek alışkanlıklardan biri olarak değerlendiriliyor.

Paylaşın