Vahşi yaşamın cazibe merkezi: Sundarbans

Dünyanın en büyük ormanlarından biri olan Sundarbans Mangrov Ormanı (140.000 hektar), yüzde 60’ı Bangladeş ve geri kalanı Hindistan’da olmak üzere Bengal Körfezi’nde yer almaktadır.

Haber Merkezi / Alan, karmaşık bir gelgit su yolları ağı, çamur tabakaları ve tuza dayanıklı mangrov ormanlarından oluşan küçük adalarla kesişir ve devam eden ekolojik süreçlerin mükemmel bir örneğini sunar. Bölge, 260 kuş türü, Bengal kaplanı ve nehir ağzı timsahı ve Hint pitonu gibi diğer tehdit altındaki türler de dahil olmak üzere çok çeşitli faunasıyla tanınır.

Dünyadaki en büyük bitişik mangrov ormanı olan Sundarbans Mongrov Ormanı, 21 ° 27 ′ 30 ″ enlem ve 22 ° 30 ′ 00 ve Kuzey ile 89 ° 02 ′ 00 ″ ve 90 ° 00 ′ 00 ″ Doğu boylamları arasında bulunan ve toplam 10.000 km2 alana sahiptir.
Sundarbans Mongrov Ormanı, güneydeki 139.700 hektarlık üç vahşi yaşam koruma alanı ile nesli tükenmekte olan bir dizi tür için üreme alanı olarak kabul edilir.

Bengal Körfezi’nin kıyı bölgesindeki tipik bir coğrafi durumda benzersiz bir biyoklimatik bölgede yer alan Sundarbans Mongrov Ormanı, mitolojik ve tarihi olayların antik mirasının bir dönüm noktasıdır. Muhteşem doğal güzelliği ve doğal kaynakları ile bahşedilmiştir.

Sundarbans, delta oluşumu sürecini ve yeni oluşan delta adalarının ve ilişkili mangrov topluluklarının müteakip kolonizasyonunu temsil ettiği için devam eden ekolojik süreçlerin önemli bir örneğidir.

Bu süreçler arasında muson yağmurları, su baskını, delta oluşumu, gelgit etkisi ve bitki kolonizasyonu yer alır. Üç büyük nehir tarafından çökeltilen tortulardan oluşan dünyanın en büyük deltasının bir parçası olarak; Ganj, Brahmaputra ve Meghna ve Bengal Havzasını kapsayan arazi, gelgit hareketiyle şekillenmiştir.

Mülk, aşağı Bengal Havzasında çok çeşitli fauna türleri için kalan tek habitattır. Olağanüstü biyolojik çeşitliliği, geniş bir bitki örtüsü yelpazesinde ifade edilir; 245 cinse ve 75 familyaya ait 334 bitki türü, 165 yosun ve 13 orkide türü. Aynı zamanda, 693 yaban hayatı türü ile fauna açısından da zengindir; 49 memeli, 59 sürüngen, 8 amfibi, 210 beyaz balık, 24 karides, 14 yengeç ve 43 yumuşakça türü.

Mülkün su yolları boyunca bulunan çeşitli ve renkli kuş hayatı, dokuz tür yalıçapkını ve muhteşem beyaz karınlı deniz kartalı dahil 315 su kuşu, yırtıcı kuş ve orman kuşu türü dahil olmak üzere en büyük cazibe merkezlerinden biridir.

Bir tarlaya inşaa edilen nadir kale: Bashtova

Hem Venedik hem de Osmanlı mimari tarzlarının iç içe geçtiği muhteşem tarihi bir yapı olan Bashtova Kalesi, Adriyatik kıyısına yakın olmasının bir sonucu olarak, görkemli kalenin çevresi muhteşem yeşil bir manzaraya sahiptir.

Haber Merkezi / Roma İmparatorluğu’nun en önemli ticaret yollarından biri olan Via Egnatia’nın kenarında yer alan Bashtova Kalesi, yüzyıllar boyunca insanları büyülemiştir. Beş asırlık kale, Arnavutluk’tan geçen medeniyetlere iyi bir tanıktır. İlginçtir ki, kale Balkanlar’da tarla üzerine inşa edilen tek kaledir!

Bashtova Kalesi, hem 1948 hem de 1971’de Arnavutluk’taki en yüksek kategorideki anıt ilan edildi ve UNESCO’nun Dünya Mirası Alanları geçici listesinde yer alıyor.

Bashtova Kalesi, Shkumbin Nehri’nin kuzeyinde, Vile-Bashtova köyünün yakınında yer almaktadır. Adriyatik kıyısına yakın olmasının bir sonucu olarak, görkemli kalenin çevresi muhteşem yeşil bir manzaraya sahiptir.

Venedikliler bu tekil yapıyı popüler bir ticaret merkezi olarak kullandılar. Daha sonra Osmanlı, kaleyi işlevsel bir limana dönüştürdü. Bu nedenle kale, hem Venedik hem de Osmanlı mimari tarzlarının iç içe geçtiği muhteşem tarihi bir yapıdır.

Kale dikdörtgen şekle sahiptir. Duvarları yaklaşık 9 metre yüksekliktedir. Kalenin içinde bulunan eşyalar , Tiran’da bulunan Ulusal Tarih Müzesi’nde korunmaktadır .

Basra’nın tarihine ışık tutan Dilmun Mezar Höyükleri

Basra Körfezi’nde yer alan bir ada ülkesi Bahreyn’in batı kesiminde yer alan Dilmun Mezar Höyükleri, MÖ 2200 ile 1750 yılları arasında inşa edildiği düşünülmektedir. Alanda, iki katlı mezar kuleleri şeklinde inşa edilmiş 17 kraliyet höyüğünüde içeren yaklaşık 11.774 mezar höyüğü bulunmaktadır.

Haber Merkezi / Erken Dilmun uygarlığının kanıtı olan bu mezarlar, yalnızca sayıları, yoğunlukları ve ölçekleri açısından değil, aynı zamanda girintilerle donatılmış mezar odaları gibi ayrıntılar açısından da küresel olarak benzersiz özellikleri göstermektedir.

Arkeolojik kanıtlar, mezarlık alanlarının başlangıçta höyükler olarak değil, silindirik alçak kuleler olarak inşa edildiğini gösteriyor. Belirgin boyutları ve ayrıntılı mezar odaları ile karakterize edilen kraliyet höyükleri, ziggurat benzeri bir şekil oluşturan iki katlı mezar kuleleri olarak inşa edilmiş.

Son Dilmun krallarından ikisi, kraliyet höyükleri 8 ve 10 ile ilişkili olarak Ri ‘Mum ve Yağli-‘El olarak tanımlanmıştır. Höyükler, Erken Dilmun toplumundaki çeşitli sosyal grupların bir kesitini sağlar ve farklı yaş, cinsiyet ve sosyal sınıftan binlerce bireyi onaylar. Aynı zamanda elitlerin ve yönetici sınıfların evrimi hakkında çok önemli kanıtlar sunarlar.

Tümülüslerin çoğu kazılmamıştır ve dokuları tamamen sağlamdır, yalnızca ara sıra antik yağma ve bir zamanlar mezar kulelerini höyüklere dönüştüren doğal erozyondan etkilenmiştir.

Dilmun Mezar Höyükleri, Ulusal Anıtlar olarak kayıtlıdır ve Bahreyn Krallığı Eski Eserlerin Korunmasına ilişkin 11 Sayılı 11 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye göre korunmaktadır.

Osmaniye: Kırmıtlı Kuş Cenneti

Kırmıtlı Kuş Cenneti; Osmaniye’nin Merkez İlçesine bağlı Kırmıtlı Beldesi sınırları içerisinde yer almaktadır. İl Merkezi’ne 15 km. uzaklıktaki Kırmıtlı Beldesine Osmaniye Merkezden kalkan Kadirli Otobüsleri ve Köy Koop. Minibüsleri ile 20 dakikada ulaşılabiliyor.

Kırmıtlı Kuş Cenneti, Kastabala Vadisi’nde bulunan kuş alanlarından biridir.

Bölgede gözlemlenen önemli türlerden bazıları şunlardır: Gece Balıkçılı, Yalıçapkını, Alaca Yalıçapkını ve İzmir Yalı.

Yalıçapkınlarının üç türünün bir arada bulunduğu ender alanlardandır. Kırmıtlı Kuş Cenneti bugüne kadar tespit edilmiş 250 kuş türü bulunmaktadır.

Türkiye’nin en uzun dere kanyonu: Çamaş Kanyonu

Çamaş Kanyonu; Ordu’nun Çamaş İlçesi, Budak Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Kanyon, ilçe merkezine 5 kilometre mesafededir.

Benekli alabalıkların, keklik, atmaca, şahin ve dağ keçilerinin yoğun olarak yaşadığı bir doğa harikası olan Çamaş Kanyonu, gür ormanların içinde, Türkiye’nin en uzun dere kanyonu olarak bilinmektedir.

Çamaş Kanyonu’ndan birbirinden güzel fotoğraflarla sizleri başbaşa bırakıyoruz…

Fotoğraflarla 2 bin 800 yıllık ‘Urartu Yolu’

Dünyanın en eski yolu olan Urartu Yolu; Elazığ’ın Karakoçan İlçesinden başlayarak Bingöl’ün Kığı, Sancak ve Karlıova İlçelerinden devam ederek Karacehennem Ormanlarına kadar uzan bir yoldur.

1980’lerde keşfedilen Urartu Yolu, 2 bin 800 yıl önce inşa edilmiştir. Urartular, Milattan Önce birinci yüzyılın başında, Anadolu’da, Van Gölü çevresinde kurulan bir devlettir.

Bu bölgeye yerleşen kavimler, beylikler ve aşiretler halinde yaşamaktansa, bir devlet kurarak kendilerini koruyabilmek adına, zaman içinde bir araya gelmiş ve Urartu Devleti’ni kurmuştur.

Başkenti Tuşpa (Van) olan Urartu Devleti, Milattan Önce 8. ve 7. yüzyılda en güçlü olduğu dönemi yaşamıştır. Bu dönemde devletin sınırları içinde İran’ın kuzeybatısı, Aras Vadisi ve Doğu Anadolu yer almaktaydı.

Mezopotamya ve Asur sanatının etkisini barındıran bir kültüre sahip olan Urartular, çivi yazısı ve Hitit hiyeroglif yazısını kullanan bir devletti.

Urartular’ın siyasi ilişkilerinde öne çıkan devlet, Asurlular’dı. Asurlular ve Urartular birçok kez savaşmıştır. Asurlular’ın kayıtlarında Urartular’ın adı geçmektedir.

Bu kaynaklarda, Asurlular’ın Urartular’a karşı savaştığından bahsedilmektedir.

Bu savaşların da etkisiyle, Urartular’ın yapılarında savunmada kolaylık öne çıkarılmıştır.

Bulundukları dağlık, kayalık bölgenin avantajı ile dik yamaçlara yapılan yapılar, savunma için bir kolaylık sağlamıştır.

Maden işlemede gelişen Urartular, bulundukları bölge ve çevresinde metal işlemecilik üzerine önemli çalışmalar yapmış ve diğer uygarlıkları da etkilemiştir.

Agorafobi (Panik Bozukluk) nedir?

Agorafobi (Panik Bozukluk); Ani, beklenmedik biçimde gelen beden belirtilerinin eşlik ettiği şiddetli kaygı ve korku ataklarıdır. Beklenti endişesi ve kaçınma dediğimiz fobi benzeri durumlar da hastalığın temel öğeleridir.

Agorafobi (Panik Bozukluk), yaşayan kişilerde, korku nöbeti geçirdiklerinde örneğin göğüs ağrıları, titreme, hava alamama, baş dönmesi, mide bulantısı, terleme veya sıcak basması görülür. Bu kişiler kendi kontrollerini kaybedecekleri, delirecekleri veya ölecekleri korkusu yaşarlar. Bedensel rahatsızlıklar yüzünden birçokları bir hekime veya bir acil servise giderler. Nöbetleri tetikleyen bedensel bir neden ise tespit edilememektedir.

Panik bozukluğunda, yaşam boyu yaygınlık % 1.5-4’tür. Agorofobili panik bozukluğu kadınlarda daha fazla görülür; erkek kadın oranı 1/2’dir. Yirmili yaşlarda ortaya çıkar. Birinci dereceden akrabalarında agorofobi olan kişilerde, aynı rahatsızlığın görülmesi riski %20’dir. Tek yumurta ikizlerindeki, eşhastalanma oranı, çift yumurta ikizlerinden daha yüksektir.

Agorafobili panik bozukluğunuz olup olmadığını nasıl anlarsınız?

Belirtiler bir agorafobili panik bozukluğa işaret ediyorsa, bir hekime veya psikoterapiste başvurulması gerekir. Bunlarla yapılan görüşmede, hastanın rahatsızlıkları, genel sağlık durumu, aile geçmişi ve bedensel hastalıklarına dair sorular sorulur ve hastada agorafobili panik bozukluk olup olmadığı kontrol edilir.

Anketler yardımıyla terapist, hastalığın şiddetini değerlendirebilir ve rahatsızlığın kaynağında başka ruhsal sorunların olup olmadığını tespit eder. Bir bedensel muayene ile semptomların bedensel sebeplerinin olup olmadığı tespit edilir.

Agorafobili panik bozukluklar nasıl tedavi edilir?

Agorafobili panik bozukluk hastalığını tedavi ettiren kimselerin iyileşme şansı yüksektir. Bu hastalık için şu tedavi yöntemleri kullanılabilir:

  • Bir psikoterapi türü olan bilişsel davranış terapisi
  • Anti depresif ilaçlarla kombine edilen bilişsel davranış terapisi

Ek olarak ilaç kullanılmadan uygulandığında, bilişsel davranış terapisinin özellikle etkili olduğu kanıtlanmıştır. Bu terapide, düşünce kalıpları sorgulanarak incelenir ve hastanın korkularıyla aktif olarak yüzleşmesine yardımcı olunur.

Hüznün sembolü, ‘Ters Lale’

Birçok din ve kültür için hüznün sembolü kabul edilen ve bilinen en eski süs bitkisi olan Ters Lale, soğanlı bitkiler familyasındandır.

Ters Lale, en yoğun olarak Hakkari Merkezi ile Şemdinli ve Yüksekova ilçelerinde yetişmekte, yetiştiriciliği buralarda sürdürülmektedir.

Soğan, yumru ve rizom gibi toprak altı organlara sahip olan geofit bitkileri diğer birçok kullanımları yanında erken ilkbaharda ve sonbaharda açan narin, gösterişli ve güzel çiçekleri nedeniyle süs bitkisi yönünden büyük bir öneme sahiptir.

Ters Lale’ye (F.imperialis) halk arasında Ağlayan Gelin, Şah Tuğu (Tuğu Şahı), Kral Lalesi, Şerefeli Lale, Gülnahun, Şemdinli Lalesi gibi isimler de verilir. Ters Lale bitkisi doğal olarak dünyada geniş bir alana yayılmış olup ülkemiz dışında, Kuzey Irak, İran, Afganistan, Pakistan ve Keşmir gibi coğrafyalarda yayılış göstermektedir.

Ters Lale bitkisinin 60–90 cm boyu, ilginç çiçeği ve yaprakları onu heybetli ve gösterişli yapmakta ve ona asil bir duruş kazandırmaktadır. Çiçek rengi, renk farklılığı, şekli ve duruşu bitkiyi eşsiz yapmaktadır. Canlı sarı-turuncu renginden kırmızıya varan renk ve tonları, çan şeklindeki çiçeği ve üstünde dağınık bir şekilde duran parlak, yeşil yaprak demetiyle bulunduğu alana dikkat çekici bir imaj kazandırmaktadır.

20. yüzyıl başlarında yapılan araştırmalar ve ilerleyen bitki yetiştiriciliği sonucu türleri çoğalmıştır. Bugün Ters Lalenin dünya üzerinde bilinen 165 türü ve tür alt kategorisi bulunmaktadır.

Efsanelerde Ters Lale Hristiyan rivayetlerine göre; Hz.İsa’nın çarmıha gerilişine şahit olan Hz. Meryem’in gözyaşlarının düştüğü yerde Ters Lale yetişmeye başlamıştır. Müslüman söylencelerine göre; Hz. Hasan ve Hüseyin’in Kerbela’da katledilişlerinden dolayı ve başka bir efsaneye göre ise Ferhat’la Şirin adlı aşık bir çiftinm birbirlerine kavuşamaması nedeniyle Ters Lale’nin boynu bükük, rengi kırmızıdır. Ters Lale, Anadolu topraklarının gördüğü büyük acıları efsaneleriyle özetlemektedir.

Göğe bakma durağı: Karaca Mağarası

Karaca Mağarası, adını, bulunduğu köyün mahallesinden alan Karaca Mağarası, doğanın milyonlarca yıl uğraş vererek ortaya çıkardığı, sabırla nakşedilen, her noktasın aynı özenin gösterildiği muhteşem bir doğa harikasıdır.

Gümüşhane’nin Torul ilçesine bağlı Cebeli Köyü Sınırları içerisinde bulunan Karaca Mahallesi’nin hemen güney batısında yer alan Karaca Mağarası şehir merkezine 17 km mesafede, denizden 1550 metre yüksekliktedir.

Gümüşhane-Trabzon karayolunun 12 km kuzeye ayrılan 4 km yolu takip ederek ulaşılan mağaranın bulunduğu mevkide, ziyaretçilerin yeme, içme, dinlenme ve hediyelik eşya satın alma gibi ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri tesisler mevcuttur.

Daha ilk andan itibaren ziyaretçilerinin büyüleyen mağarada, iç içe geçen ışığın uyumu ve gölgenin ortaya çıkardığı eşsiz şekiller, sizi gerçek dünyadan alır ve bir hayal alemine taşır. Taşların adeta kuş, heykel ve ebru olduğu bu mağara, hayal dünyanızda ete kemiğe bürünüp bambaşka bir dünya olur.

Karaca’da insan doğanın mütevazı bir parçası olduğunu hatırlar. Dolomitik kireç taşları içerisinde gelişen karstik oluşumlarıyla ön plana çıkan Karaca, Karstik Mağarası, önceleri yöre halkı tarafından bilinmesine ve bulunuşuyla ilgili farklı efsaneler anlatılmasına rağmen bilimsel anlamda ilk kez Karaca Mahallesi’nde jeolojik mühendisi Şükrü Eroz’un 1990 yılında yapmış olduğu çalışmalar ile adını duyurmuş, 1996 fiili olarak turizme kazandırılmıştır.

Her damlanın bir usta olup, bir harç eklediği bu olağanüstü yapıda, sarkıtlar, dikitler, sütunlar, damlataşı havuzları, perde damlataşları, mağara çiçekleri, ok desenli duvarlar, bayrak şekilleri, fil kulakları, traverten basamakları ve traverten havuzları oluşmaya devam etmektedir.

Mağara içerisinde beyazdan laciverte çeşitli renklerdeki travertenlerin varlığı ise travertenleri oluşturan suyun içerisindeki demir ve magnezyum gibi erimiş mineral maddelerin çok yoğun olduğunu göstermektedir. Kuru bir mağara olan Karaca Mağarası’nın tavan ve duvarlarından sızan sular mağara tavanında gölcükler oluşturulmuştur.

Özellikle mağaranın son kesimlerindeki bu gölcüklerin derinliği bir metreyi bulmaktadır. Oluşumu halen devam eden mağarada bir santimetrelik dikit ve sarkıt tam 12 yılda oluşmaktadır.yaşı yaklaşık 15 milyon yıl olarak tahmin edilen mağara, renk ve motif çeşitliği açısından dünyada eşine az rastlanan bir türdendir.

Mağaranın girişi bir insan boyu yüksekliğinde olmakla birlikte, mağara içeriye doğru gidildikçe bir huni şeklinde genişlemektedir. Uzunluğu giriş noktasından en uç noktaya 150 m, ortalama tavan yüksekliği ise 18 m olan mağaranın toplam iç alanı yaklaşık 1500 karedir.

Mağaranın görsel güzelliğinin yanında bir başka özelliği de, astım hastaları için rahatlatıcı bir kür niteliği taşımasıdır. 12-17 derece ortalama ısısı, %70 civarı mutlak nem oranı, polen ve tozlardan arınmış yüksek oksijenli havasıyla hastaların çok daha kolay nefes almalarına olanak sağlayan mağara, bu özelliğiyle kronikleşmemiş astım hastalarına iyi gelmektedir.

Mağara temiz ve polensiz havasıyla hiçbir hastalığı olmayan ziyaretçilere dahi sağlıklı nefes olanağı ve dinçlik sağlamaktadır. Yaz aylarında dışarıya göre daha serin kış aylarında ise nispeten daha sıcak olan mağara bu özellikleri ile küçük bir mikro klima alanı olarak düşünülmektedir.

Gaziantep’in dini yapıları: Kiliseler

Anadolu’nun ilk yerleşim merkezlerinden biri olan Gaziantep, farklı uygarlıkların, kültürlerin ve dinlerin biraraya gelerek birbirleri içinde sentezlendiği gizemli bir tarihe sahiptir.

Gaziantep’te yaşayan Hırıstiyan inanışına hizmet veren dini yapılar da gerek fonksiyonlarına bağlı olarak gerçekleştirdikleri toplayıcı etki, gerekse kent içindeki konumları nedeniyle kentin karakterini belirlemede önemli bir görev üstlenmişlerdir.

Kendirli Kilisesi

Kent merkezinde Atatürk Bulvarı üzerinde, Öğretmenevi bitişiğinde bulunmaktadır. Günümüzde Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi toplantı salonu ve Öğretmenevinin lokali olarak kullanılmaktadır. Kilisenin ilk yapımı 1860 yılıdır.

Gaziantepli Katolik Ermenilerin kilisenin inşasında maddi yönden zorlandıklarından Fransa Kralı III. Napolyon’dan, Fransız misyonerlerinden ve Katolik camiasından maddi destek alınarak yapılmıştır. Daha sonra kullanılmaz hale gelen kilisenin yeniden yapılması için geniş kapsamlı yardım kampanyası düzenlenmiştir.

Eski kilise yıkılarak yerine 1898 yılında şimdiki kilisenin inşasına başlanmış, yapımı iki yıl sürmüş ve 1900 yılında büyük bir törenle açılışı yapılmıştır. Kilisenin planı Roma’daki Saint Fransua Kilisesi’nden örnek alınmıştır. Kilise planı Vatikan’dan Papalık Makamından gönderilmiştir.

Kilise geniş bir bahçe içerisinde siyah kesme taştan temel üzerine, beyaz kesme taştan yapılmıştır. Dikdörtgen planlı ve kırma çatılıdır. Üç basamakla giriş kapısına ulaşılmaktadır. Kilisenin tabanı kırmızı ve beyaz taşlarla satranç tahtası şeklinde döşenmiştir. İç kısmı dört ayak üzerine çapraz tonozludur.

Günümüzde kilisenin ana mekanı betonarme duvarla ikiye bölünmüştür. Apsis kısmı tamirat görerek sahne şekline dönüştürülmüştür. Apsisin karşısındaki kapatılan ana giriş kapısının bulunduğu cepheye balkon eklenmiştir.

Aziz Bedros Kilisesi

1723 yılında yapıldığı tahmin edilen kilise 2005 yılında, belediyenin yolaçmaçalışmaları esnasında ortaya çıkmıştır, batı yönünde iki ana giriş kapısı bulunmaktadır. Oldukça tahrip olan kitabesine göre, Aziz Meryem’e adanmış olan kilise, VIII. Patrik Bedros Krikor Katolikos başkanlığında yapılmıştır.

21×13 metre ebadında olan kilise, 2 sütun dizisiyle 3 nefe ayrılan naos, narteks, atrium ve yan koridorlardan oluşan bazilikal planlı bir yapıdır. Kesme taştan yapılan kilisede pembe mermer ve bazalt taş süsleme elemanı olarak kullanılmıştır. Üç apsisli ve iyi derecede korunmuş olan kilise günümüzde Ömer Asım Ersoy Kültür Merkezi olarak Hizmet vermektedir.

Nizip Fevkani Kilisesi

Nizip ilçesi şehir merkezinde, Şıhlar Mahallesi’nde bulunmaktadır. Ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmeyen kilisenin Bizanslılar döneminde yapıldığı zannedilmektedir.

Geçmişte depo ve bir müddet han olarak kullanılan kilise günümüzde herhangi bir fonksiyonu olmadan boş olarak durmaktadır.