Türkiye’de Kiralar Bir Yılda Yüzde 66 Arttı

2024 yılının üçüncü çeyreğinde 954,5 olan Türkiye kira endeksi, 2025’in üçüncü çeyreğinde 1.588 puana yükseldi. Bu, 12 aylık sürede Türkiye’de kira fiyatlarının yüzde 66,4 oranında arttığını gösteriyor.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), 2025 yılının üçüncü çeyreğine ilişkin kira fiyat endeksini yayımladı. 2015 yılını 100 baz puan kabul eden sisteme göre hazırlanan veriler, Türkiye’de kira fiyatlarının son bir yılda keskin bir artış gösterdiğini ortaya koydu.

2024 yılının aynı döneminde 954,5 olan Türkiye kira endeksi, 2025’in üçüncü çeyreğinde 1.588 puana yükseldi. Bu veriler, yalnızca 12 aylık sürede Türkiye’de kira fiyatlarının yüzde 66,4 oranında arttığını gösteriyor.

Aynı dönemde OECD genelinde kira artışı çok daha sınırlı kaldı. 2024’ün üçüncü çeyreğinde 141 olan OECD ortalaması, 2025’in aynı döneminde 149,8’e çıktı. Bu da OECD ülkeleri genelinde kira fiyatlarının yüzde 6,2 oranında arttığını ortaya koyuyor.

OECD’ye üye ülkeler arasında Türkiye, kira fiyatlarının en fazla arttığı ülke oldu. 2025’in üçüncü çeyreğinde Türkiye’yi izleyen ülkeler arasında Macaristan (204,6), Litvanya (184,1) ve İzlanda (177,7) yer aldı. Ancak bu ülkelerin endeks değerleri bile 200 puanın altında kalırken, Türkiye’nin değeri 1.500 seviyesini aşarak istatistiksel olarak uç bir noktaya ulaştı.

Kira endeksindeki bu seviye, Türkiye’de kiraların 2015 yılına göre yüzde 1.488 oranında arttığını ortaya koyuyor. OECD ortalamasında aynı dönem için artış sadece yüzde 49,8 düzeyinde gerçekleşti.

Türkiye’de son yıllarda konut maliyetlerindeki genel artışa paralel şekilde seyreden kira artışları, özellikle büyükşehirlerde barınma sorununu daha da derinleştiriyor. Geliri sınırlı kesimlerin kent merkezlerinden dışlanması, üniversite öğrencilerinin barınacak yer bulmakta zorlanması ve tek maaşla geçinen ailelerin taşınabilir ev bulamaması gibi sorunlar, giderek daha görünür hale geliyor.

2024-2025 arasında yaşanan kira artış hızının, OECD ortalamasının yaklaşık 11 katı olması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal açıdan da ciddi bir ayrışmaya işaret ediyor.

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Okula Başlama Masrafı Asgari Ücretin Üç Katı

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay, alnızca okula başlama maliyetinin asgari ücretin 3 katına çıktığını vurgulayarak, “Eğitim ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Velilerin kara kara düşündüğü bir tablo ile karşı karşıyayız” dedi.

Yeni eğitim-öğretim yılı, milyonlarca öğrenci, veli ve öğretmen için başlıyor. Okulların açılmasıyla birlikte beslenmeden ulaşıma, kırtasiye giderlerinden eğitim kurumlarının fiziki koşullarına kadar pek çok başlık yeniden gündeme taşındı.

Eğitim-İş Genel Başkanı Kadem Özbay da eğitimde yaşanan yapısal sorunları ve veliler ile öğrenciler üzerinde artan ekonomik yükleri Radyo Sputnik’te yayınlanan İsmet Özçelik’le Ankara Farkı programında değerlendirdi. Özbay, şunları söyledi:

Yeni eğitim-öğretim yılının tüm paydaşlar için sorunlarla başladığını belirten Özbay, eğitimde fırsat eşitsizliğinin derinleştiğini, velilerin ekonomik yük altında ezildiğini, öğretmen ve eğitim emekçilerinin ise yetersiz koşullar ile karşı karşıya olduğunu dile getirdi:

“Okullar açılırken öğretmeni, eğitim çalışanı, velisi, öğrencisi dertlenmiş durumda. Sorunları ile bir kez daha eğitim ortamlarında baş başa bırakılacakları bir süreci yaşıyoruz. Eğitimin bütün yükünün velinin sırtına, ailelerin cüzdanına yüklendiği bir süreç. Eğitim emekçileri, öğretmenler, eğitim çalışanları açısından da hem çalıştıkları ortamın yetersizliği hem de ekonomik açıdan, mesleki açıdan sorunlarla beraber başlıyor.

Eğitimin ülkede artık tamamen bir ayrıcalık haline dönüştüğünü görüyoruz. Türkiye’de eğitim hakkına ulaşmak tamamen velilerin cüzdanı ile alakalı bir durum. Öğretmenin, eğitim çalışanının mesleki itibarının yerle bir edildiği bir süreci yaşıyoruz. Ekonomik olarak daha da fazla yoksullaştığını, yoksulluğun daha da derinleştiğini görüyoruz.

Ülkenin geleceğini ilgilendiren bir konu olan eğitimdeki sorunlar aslında ülkenin en esaslı sorunu olarak görülmesi lazım. 20 milyona yakın öğrenciden bahsediyoruz. Gençlerin bir ülkenin geleceği olduğu şiarından yola çıktığımızda eğitim ortamlarındaki birçok yoksunlukları da aslında ülkenin geleceğindeki yoksunlukları, eksiklikleri de beraberinde getirecek.”

Özbay, kayıt parası, servis, kırtasiye ve giyim masraflarının asgari ücretin çok üzerinde olduğunu açıkladı. Velilerin yalnızca okul başlangıcında bile büyük bir mali yük altına girdiğini söyleyen Özbay, şu ifadeleri kullandı:

“Öncelikle veliler kayıt parasıyla karşılaşıyor. 3 bin lira isteyen de, yüz bin lira isteyen de var. Türkiye’de eğitim tamamen taşımalı hale gelmiş. Servislerde kısa ve uzun mesafeye göre rakamlar değişiyor. Kısa mesafede 30 bin, uzun mesafede 45 bin liralara da yıllık ücretlerin olduğunu görüyoruz. Kırtasiye ihtiyaçları var; 5 bin lira gibi. Tabii bu söylediğim rakamlar minimum rakamlar.

Ortalama rakamları aldığımızda; çocuğun kırtasiye, giyim ihtiyacını karşılasa asgari ücretin yüzde 80’inden fazla bir ücret çıkıyor. Bugün asgari ücretli maaşı ile çocuğunun okula başlangıcını karşılayamıyor. Buna servis de girerse, peşin ödemeye kalktığında asgari ücretin 2-3 katı rakamlar ortaya çıkıyor. Bugün çalışanların yüzde 40’ı asgari ücret ya da ona yakın ücretle çalışıyor. Bu ortamda yalnızca okula başlama maliyeti, servis de devreye girerse 2-3 katı üzerinde olduğunu görüyoruz.

Bir de bunun okula gittiğinde kantin masrafı var. Bu beslenme değil, yalnızca çocuğun midesine bir şey gitmesi. En az 100 lira. O nedenle eğitim çok ciddi bir maliyet haline dönüşmüş durumda. Her okul döneminde velilerin artık kara kara düşündüğü, çocuğunun okula gidişinden, dönüşünden mutlu olmadığı kara bir tablo ile karşı karşıyayız. Asgari ücretli ağırlıklı yaşam standardının olduğu bir ülkede ücretlerin okula başlama masraflarını karşılamaya yetmediğini görüyoruz.”

Velilerden ‘bağış’ adı altında zorunlu ödemeler alındığını dile getiren Özbay, bunun aslında açıkça kayıt parası olduğunu söyledi. Okul yöneticileri ve öğretmenlerin de Bakanlığın yetersiz bütçesi nedeniyle bu sisteme mecbur bırakıldığını kaydeden Özbay, şöyle konuştu:

“Eğitim bir hak olmaktan çıktı. Tamamen bir ayrıcalık. Ciddi rakamlar harcayarak eğitim almaya çalışan 1 milyonun üzerinde çocuğumuz olduğu özel okul sistemi var. Bunun yanında devlet okullarına geldiğimizde devletin, yani aslında siyasi iktidarın bir tercihi bu, ayırdığı bütçenin okulların ve oradaki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğunu görüyoruz. Her adım paralı hale geldi. Bakıyoruz ki okula kayıt da bir sorun ile karşı karşıya kalıyor.

Adına kayıt parası denmiyor ama ‘bağış’ adı altında ya da çeşitli kurumlara, şirketlere yapılan yardım adı altında aslında birebir kayıt parası alınıyor. Sizin aracılığınızla sesleneyim, hodri meydan; bütün Okul-Aile Birlikleri’nin hesaplarını inceleyelim. O okulların iş birliği içerisinde oldukları, kırtasiyeleri, temizlik şirketlerini inceleyelim. Bunların hesaplarına nerelerden para gitmiş, bu kadar yüklü para gitmesinin sebebi ne? Anayasanızda güvence altına aldığınız, en temel insan hakkı olan eğitim hakkında yurttaşlar neden bağış yapmak zorunda kalır?

Bunun aslında bağış değil bir zorundalık olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunun adı çok net kayıt parası. Bu kayıt parası dediğimiz sistemi oradaki okul müdürü ve öğretmene mi yükleyeceğiz? Tabii ki hayır. Çünkü okul müdürü ve öğretmen de okulun temel ihtiyaçları karşılanamadığı için aslında Milli Eğitim Bakanlığı’nın mecbur bıraktığı bir sisteme maalesef ki uyum sağlamış oluyor. Yani kendi mesleğinin dışında, bir nevi tahsildara dönüşmüş oluyor.”

‘Eğitim kurumları ticarethaneye dönüşmüş halde’

Özel okulların sayısındaki artışı eleştiren Özbay, devlet okullarının ise kalabalık sınıflar, yetersiz temizlik ve güvenlik gibi sorunlarla baş başa bırakıldığını ifade etti. Eğitimin metalaştığını ve ticarethaneye dönüştüğünü söyleyen Özbay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğitim ile paranın yan yana gelmesi büyük bir utanç. Bunun devlet tarafından sağlanması lazım, yani kamucu bir bakış açısına sahip olmak lazım. Özel okul diye okul olmaz. Çünkü velilerden, yurttaşlardan vergi alıyorsunuz. Bu verginin karşılığında ilk sağlayacağınız hak eğitim, sağlık. Bunlar devletin asli görevlerindendir. Ama maalesef eğitim bizde tamamen metalaşmış durumda. Eğitim kurumları adeta ticarethaneye dönüşmüş durumda.

Özel okulların olmadığı bir sistemi var etmek gerekir. Cumhuriyetin temeli de bu. Çünkü okullarda sadece bireyin akademik gelişimini sağlamıyorsunuz, okullarda yurttaş yetiştiriyorsunuz, o topluma insan yetiştiriyorsunuz. O nedenle onlara eşit eğitim hakkını sağlama zorunluluğunuz var. Peki neden yurttaşlar özel okullara yönleniyor? Kendi çocuğumdan bahsedeyim, şimdi ortaokula geçti.

Sınıfı 44 kişi. Özel okullarda 30 kişilik sınıf bulamazsınız. 50-60 kişilik okullar var. Devlet okullarında sınıflar kalabalık, temizlenmeyen okullar, güvenlik görevlisi olmayan okullar var. Öğrencinin sosyal alanları yok. Temel ihtiyaçlar anlamında birçok eksiklikler var. Bu eksiklikler velilere mecburi bir istikamet oluşturuyor.”

Ailelerin eğitim harcamaları için kredi çekmek zorunda kaldığına dikkat çeken Özbay, “Eskiden çocuklar okula başlarken evde bayram havası olurdu. Artık televizyon kanallarına bakın; en çok reklamı yapılan şey ne? Eğitim kredisi. Olay bu noktaya geldi. Türkiye ailelerin eğitime en çok para harcamak zorunda kaldığı ülkelerin başında geliyor. Kamunun buradan çekildiği, piyasalaşmanın ve gericiliğin içerisindeki kıskaçta can çekişen bir eğitim sisteminden bahsediyoruz” dedi.

Paylaşın

Türkiye Edebiyatında “Köy”

Türkiye edebiyatında “köy”, hem bir mekan hem de toplumsal meselelerin bir yansıması olarak önemli bir yer tutar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüze kadar farklı biçimlerde işlenen bu tema, Türkiye toplumunun dönüşümünü anlamak için önemli bir yer sunmaktadır.

Haber Merkezi / Yakup Kadri, Sabahattin Ali, Mahmut Makal, Fakir Baykurt ve Yaşar Kemal gibi yazarlar, köyü edebiyatın merkezine taşıyarak Türkiye edebiyatına derinlik katmıştır.

Türkiye’de edebiyat, özellikle 20. yüzyılda, köy yaşamını ve köylülerin sorunlarını ele alan önemli bir tema olan “köy” etrafında şekillenmiştir. Türkiye edebiyatında köy, hem romantik bir pastoral mekan hem de toplumsal sorunların, yoksulluğun, cehaletin ve eşitsizliğin sembolü olarak işlenmiştir.

Bu tema, özellikle Cumhuriyet dönemiyle birlikte daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmış ve farklı edebi akımlarla birlikte çeşitli biçimlerde ele alınmıştır.

Osmanlı Dönemi ve Erken Cumhuriyet:

Osmanlı edebiyatında köy, daha çok pastoral şiirlerde idealize edilmiş bir mekan olarak yer almaktadır. Ancak, köye dair gerçekçi tasvirler 19. yüzyıl sonlarında, Tanzimat dönemiyle birlikte başlamaktadır. Nabizade Nazım’ın Karabibik (1890) adlı eseri, Türkiye edebiyatında köyü ve köylüyü gerçekçi bir şekilde ele alan ilk romanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu eser, köylünün günlük yaşamını, geçim sıkıntılarını ve doğayla mücadelesini sade bir dille aktarmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi ve Köy Romanının Yükselişi:

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, köy ve köylü, yeni kurulan devletin modernleşme ve kalkınma hedeflerinin bir yansıması olarak edebiyatta önemli bir yer bulmaktadır. 1930’lardan itibaren köyü konu alan eserler, toplumsal gerçekçilik akımının etkisiyle artmaktadır. Köy enstitülerinin kurulması (1940’lar), köyden çıkan öğretmen ve yazarların edebiyata katkısı, bu temanın daha derinlemesine işlenmesini sağlamaktadır.

Önemli Yazarlar ve Eserler:

Yakup Kadri Karaosmanoğlu: Yaban (1932), Türkiye edebiyatında köyü ve köylüyü ele alan en önemli eserlerden biridir. Roman, bir Aydınlanma idealiyle köye giden bir aydının köylülerle yaşadığı çatışmayı ve yabancılaşmayı anlatmaktadır. Köy, cehaletin ve geri kalmışlığın sembolü olarak resmedilmektedir.

Sabahattin Ali: Kuyucaklı Yusuf (1937), köydeki feodal düzenin ve bireysel dramların işlendiği bir eserdir. Köy, hem doğal güzellikleriyle hem de toplumsal eşitsizlikleriyle ele alınmaktadır.

Mahmut Makal: Bizim Köy (1950), köyün yoksulluğunu, cehaletini ve toplumsal sorunlarını gerçekçi bir şekilde yansıtan bir dönüm noktasıdır. Makal, kendi köyü olan Demirci’yi anlatır ve köylünün sesini edebiyata taşımaktadır.

Fakir Baykurt: Yılanların Öcü (1959), köydeki toprak kavgalarını ve feodal düzeni eleştirmektedir. Köy, hem dayanışmanın hem de çatışmanın mekanı olarak işlenmektedir.

Talip Apaydın: Sarı Traktör gibi eserlerinde köyün modernleşme sürecindeki dönüşümünü konu edinmektedir.

Dursun Akçam, Ümit Kaftancıoğlu gibi yazarlar da köy enstitüsü kökenli olup köy yaşamını eserlerinde işlemaktedir.

Köy Romanının Temaları:

Türkiye edebiyatında köy teması, farklı dönemlerde farklı vurgularla işlenmiştir:

Toplumsal Eleştiri: Köy romanları, genellikle köydeki feodal düzen, ağalık sistemi, yoksulluk, cehalet ve sağlık sorunları gibi konuları eleştirmektedir.

Aydın-Köylü Çatışması: Yakup Kadri’nin Yaban’ında olduğu gibi, şehirli aydınların köylüyle kurduğu ilişki ve bu ilişkideki kopukluk sıkça işlenmektedir.

Modernleşme ve Değişim: Köy enstitülerinin etkisiyle, köyün modernleşme süreci ve bu süreçteki çatışmalar da önemli bir tema olmaktadır.

Doğa ve İnsan: Köy, doğayla insanın iç içe geçtiği bir mekan olarak romantik bir şekilde de tasvir edilmaktedir.

Köy Temasının Evrimi:

1960’lardan sonra köy romanları, toplumsal gerçekçilikten bireysel ve psikolojik derinliğe doğru evrilmektedir. Orhan Kemal ve Yaşar Kemal gibi yazarlar, köyü ve köylüyü daha geniş bir perspektifte ele almaktadır:

Yaşar Kemal: İnce Memed (1955) serisi, köydeki eşkıyalık olgusunu ve feodal düzeni epik bir dille işlemektedir. Çukurova’nın köyleri, hem doğanın hem de insan mücadelesinin sahnesi olmaktadır.

Orhan Kemal: Bereketli Topraklar Üzerinde gibi eserlerinde köyden kente göç ve köylünün şehirdeki mücadelesini konu edinmektedir.

1970’lerden itibaren köyden kente göçün artmasıyla, köy teması yerini yavaş yavaş kent yaşamına ve işçi sınıfı sorunlarına bırakmaktadır. Ancak köy, Türkiye edebiyatında her zaman nostaljik ve toplumsal bir sembol olarak varlığını sürdürmektedir.

Çağdaş Edebiyatta Köy:

Günümüzde köy teması, daha çok bireysel hikayeler ve nostaljik bir bakış açısıyla işlenmektedir. Modern yazarlar, köyü genellikle çocukluk anıları, doğayla bağ kurma veya kaybolan bir yaşam biçiminin izleri olarak ele almaktadır. Bununla birlikte, köy artık yalnızca bir mekan değil, aynı zamanda kimlik, aidiyet ve geçmişle hesaplaşma temalarının bir metaforudur.

Paylaşın

1,2 Milyondan Fazla Alan Adı Ve Web Sitesine Sansür

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararına rağmen 2024’te de sansür devam etti. 2024 sonu itibarıyla Türkiye’de sansürlenen alan adı ve web sitesi sayısı 1 milyon 264 bin 506 oldu.

Merkezi İstanbul’da bulunan İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) “EngelliWeb 2024 Raporu” yayımlandı. Rapor, Türkiye’deki sansürün geldiği boyutu ortaya koydu. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararına rağmen 2024’te de sansür devam etti. 2024 sonu itibarıyla Türkiye’de sansürlenen alan adı ve web sitesi sayısı 1 milyon 264 bin 506 oldu.

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre; Raporda, “2024 yılı verileri, sansürün artık sadece siyasi aktörlerin değil, aynı zamanda idarenin çeşitli kademelerinin ve yargının sıradan işleyişinin parçası haline geldiğini göstermektedir. Tüm bu tablo, Türkiye’de çevrimiçi ifade alanının artık istisnai değil, sistematik ve kalıcı bir sansür rejimi altında olduğunu göstermektedir” ifadelerine yer verildi.

EngelliWeb’in verilerine göre yıl yıl alan adlarına getirilen erişim engelleri şöyle:

2018: 347 bin 445
2019: 408 bin 494
2020: 467 bin 11
2021: 574 bin 798
2022: 712 bin 558
2023: 953 bin 415
2024: 311 bin 91

Böylece 2024 sonu itibarıyla Türkiye’de sansürlenen alan adı ve web sitesi sayısı 1 milyon 264 bin 506 oldu. 852 farklı kurum ve hakimlikler, 1 milyon 78 bin 348 kararla sansüre imza attı.

Ayrıca 2024 sonu itibarıyla 270 bin URL adresi, 17 bin Twitter/X hesabı, 75 bin tweet ve X paylaşımı, 25 bin 500 YouTube videosu, 16 bin 700 Facebook içeriği, 16 bin Instagram içeriği erişime engellendi.

Paylaşın

TÜİK’e Göre Türkiye Ekonomisi Yüzde 4,8 Büyüdü

TÜİK’e göre, GSYH, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 4,8 arttı. TÜİK verileri, Türkiye ekonomisinin yılın ilk çeyreğinde yüzde 2,3 büyüdüğünü ortaya koymuştu.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bu yılın Nisan-Haziran dönemine ilişkin gayrisafi yurt içi hasıla (GSYH) verilerini açıkladı. Buna göre GSYH, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 4,8 arttı.

GSYH’yi oluşturan faaliyetler incelendiğinde; 2025 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yıla göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak; inşaat sektörü toplam katma değeri yüzde 10,9, bilgi ve iletişim faaliyetleri yüzde 7,1, sanayi sektörü yüzde 6,1; ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmetleri yüzde 5,6; mesleki, idari ve destek hizmet faaliyetleri yüzde 5,4, ürün üzerindeki vergiler eksi sübvansiyonlar yüzde 3,0, finans ve sigorta faaliyetleri yüzde 2,6, gayrimenkul faaliyetleri yüzde 2,6 ve diğer hizmet faaliyetleri yüzde 2,1 arttı.

Tarım sektörü yüzde 3,5, kamu yönetimi, eğitim, insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetleri ise yüzde 1,2 azaldı.

TÜİK verilerine göre, Nisan-Haziran döneminde Türkiye ekonomisinin çeyreklik bazdaki büyüme oranı yüzde 1,6 olarak gerçekleşti. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,6 arttı.

Takvim etkisinden arındırılmış GSYH zincirlenmiş hacim endeksi, 2025 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 4,6 yükseldi.

Üretim yöntemiyle GSYH tahmini, yılın ikinci çeyreğinde cari fiyatlarla bir önceki yılın aynı çeyreğine göre yüzde 43,7 artarak 14 trilyon 578 milyar 556 milyon lira oldu. GSYH’nin ikinci çeyrek değeri cari fiyatlarla ABD doları bazında 377 milyar 622 milyon olarak gerçekleşti.

Yerleşik hane halklarının nihai tüketim harcamaları 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine göre zincirlenmiş hacim endeksi olarak yüzde 5,1 arttı. Devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 5,2 azalırken gayrisafi sabit sermaye oluşumu ise yüzde 8,8 arttı.

Mal ve hizmet ihracatı, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla zincirlenmiş hacim endeksi olarak yüzde 1,7, ithalatı ise yüzde 8,8 yükseldi.

İş gücü ödemeleri, 2025 yılının ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 42 arttı. Net işletme artığı/karma gelir yüzde 46,3 arttı.

İş gücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içerisindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 38,8 iken, bu oran 2025 yılında yüzde 38,4 oldu. Net işletme artığı/karma gelirin payı ise yüzde 39,5 iken yüzde 40,2 olarak gerçekleşti.

Paylaşın

Bu Yaz 10 Kişiden 6’sı Tatile Gitmedi

Araştırma şirketi Ipsos’un yaptığı son çalışma, halkın tatil alışkanlıklarında yaşanan dramatik değişimi ortaya koyuyor. Bulgulara göre, her 10 kişiden 6’sı bu yaz tatil yapmadı ve yapmayı da düşünmüyor.

Türkiye’de ekonomik koşullar, yaz tatilini pek çok kişi için ulaşılması güç bir hayale dönüştürdü. Araştırma şirketi Ipsos’un yaptığı son çalışma, halkın tatil alışkanlıklarında yaşanan dramatik değişimi ortaya koyuyor. Bulgulara göre, her 10 kişiden 6’sı bu yaz tatil yapmadı ve yapmayı da düşünmüyor. Katılımcıların yüzde 90’ı bu durumun sebebini doğrudan ekonomik sıkıntılar olarak açıklıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri, tatil planı yapanların oranındaki düşüş oldu. 2024’te yüzde 24 olan oran bu yıl yüzde 20’ye geriledi. Yükselen enflasyon ve artan yaşam maliyetleri, tatili birçok kişi için lüks haline getirdi.

Ekonomim’de yer alan habere göre, katılımcıların neredeyse tamamı tatil yapamama gerekçesi olarak ekonomik koşulları gösteriyor. Barınma, ulaşım ve yeme-içme fiyatlarındaki artış, özellikle yurt içi tatili pahalı bir seçenek haline getiriyor.

Araştırmaya göre, yurt dışı tatil tercihinde artış gözleniyor. Katılımcıların yüzde 10’u tatilini yurt dışında geçirdiğini belirtirken, bunun temel sebebi yurt içi maliyetlerinin bazı komşu ülkelere kıyasla daha yüksek olması. Vize istemeyen ülkelerdeki uygun fiyatlı turlar, tatilciler için cazip bir alternatif yaratıyor.

Eskiden aile yanında tatil yaygınken, bu eğilim gerilemeye başladı. Araştırma, insanların “gerçek anlamda dinlenmek” için otel ve pansiyon gibi konaklama seçeneklerini daha çok tercih ettiğini gösteriyor. Bu seçenekler, bireylere yemek ve temizlik gibi detaylarla uğraşmadan konforlu bir tatil imkânı sunuyor.

Halk yorgun bıkkın ve endişeli

Araştırmada, katılımcılara son dönemdeki ruh hallerine dair sorular da yöneltildi. Cevaplar; yorgunluk, bıkkınlık ve endişe duygularının hâkim olduğunu gösterdi. Uzmanlara göre bu ruh halinin en önemli nedenlerinden biri, dinlenme fırsatlarının azalması.

Tatil yapabilenlerin büyük çoğunluğu yurt içi destinasyonları tercih etti. Ancak otel ve pansiyon konaklamalarında artış gözlenirken, aile yanında geçirilen tatiller azaldı. Ödeme yöntemi olarak kişisel gelir hâlâ ilk sırada, fakat banka kredisiyle tatil yapanların sayısı geçen yıla göre artış gösterdi.

Ekonomik zorluklar nedeniyle tatil artık ertelenen veya iptal edilen bir plan haline geldi. Araştırma sonuçları, yaz tatilinin pek çok kişi için hayal olmaktan öteye geçemediğini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye’de Finans-Kapitalin Tekelci Yapısı

Finans-kapital, bankacılık sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşmesiyle oluşan, piyasaları kontrol eden tekelci bir ekonomik yapılanmadır. Bu sistemde, büyük bankalar ve holdingler, kredi, yatırım ve fiyatlandırma üzerinde hakimiyet kurarak rekabeti sınırlandırırlar.

Kurtuluş Aladağ /Finans-kapital kavramı, Marksist kuramcı Lenin tarafından kapitalizmin emperyalist aşamasında bankaların ve büyük şirketlerin piyasaları kontrol etmesi olarak ele alınmıştır. Kavram Türkiye’de de Hikmet Kıvılcımlı gibi düşünürler tarafından sıkça kullanılmıştır.

Türkiye’de bankacılık sektörü, finans-kapitalin temel taşıdır. Ziraat Bankası, Halkbank, VakıfBank gibi kamu bankalarının yanı sıra, QNB Finansbank, Türkiye Finans Katılım Bankası ve Kuveyt Türk gibi yerli ve yabancı sermayeli özel bankalar, ekonomik kaynakların büyük bir kısmını kontrol ederler.

Örneğin, Türkiye Finans Katılım Bankası’nın çoğunluk hissesi 2008 yılında Suudi Arabistan merkezli National Commercial Bank (şimdi Saudi National Bank) tarafından satın alınmıştır. Bu satın alma ile birlikte uluslararası sermayenin Türkiye’deki etkisi artmıştır. Kuveyt Türk’ün sermayesinin yüzde 57,81’i Kuveyt Finans Evi’ne aittir, bu da yabancı sermayenin tekelci yapıda önemli bir rol oynadığının başka bir göstergesidir.

Türkiye’de finans-kapital, büyük holdingler aracılığıyla sanayi, ticaret ve finans sektörlerinde yoğunlaşmıştır.

Örneğin, Yıldız Holding ve Boydak Holding gibi büyük sermayeli gruplar, Türkiye Finans Katılım Bankası’nın önceki ortakları arasında yer almışlardır. Bu tip ortaklıklar ve işbirlikleri, serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçişin bir göstergesidir, çünkü büyük sermaye grupları rakiplerini saf dışı bırakarak piyasada dominant hale gelirler.

“Piyasanın birkaç büyük oyuncunun kontrolüne geçmesi”

Lenin, finans-kapital tanımında, bankaların ve büyük şirketlerin uluslararası bağlantılarıyla emperyalist bir yapı oluşturduğunu belirtir. Türkiye özelinde bakarsak, yabancı sermayenin bankacılık sektöründeki etkisi oldukça belirgindir.

Örneğin, QNB Group’un Finansbank’ı 2016 yılında satın alması ve National Commercial Bank’ın Türkiye Finans’taki çoğunluk hissesi, küresel finans-kapitalin Türkiye piyasasındaki tekelci etkisini artırmıştır. Bu durum, yerel sermayenin uluslararası sermayeyle entegrasyonunu ve piyasanın birkaç büyük oyuncunun kontrolüne geçmesini hızlandırmıştır.

Üzerinde durulması gereken başka bir nokta da katılım bankacılığı. Her ne kadar katılım bankacılığı faizsiz finans prensiplerine dayansa da tekelci yapının bir parçasıdır. Türkiye Finans ve Kuveyt Türk gibi bankalar, katılım bankacılığı sektöründe önemli bir pazar payına sahiptir ve bu bankaların sermaye yapısı, genellikle yabancı ortaklıklar veya büyük yerel sermaye gruplarıyla şekillenir.

Örneğin, Türkiye Finans’ın 2025’te ekonomiye 235,8 milyar TL’lik finansman desteği sağladığı ve sermaye yeterlilik rasyosunu yüzde 17,23’te tuttuğu rapor edilmiştir, bu da Türkiye Finans’ın sektördeki güçlü konumunu göstermektedir.

Finans-kapitalin tekelci yapısı, piyasada rekabetin azalmasına yol açar. Büyük bankalar ve holdingler, kredi dağıtımı, yatırım kararları ve piyasa fiyatlandırması üzerinde belirleyici bir rol oynarlar. Örneğin, Türkiye Finans’ın masrafsız bankacılık hizmetleri ve dijital altyapıya yaptığı yatırımlar, müşteri tabanını genişletirken, daha küçük oyuncuların piyasada tutunmasını zorlaştırabilir.

Sonuç olarak; Türkiye’de finans-kapitalin tekelci yapısı, bankacılık sektörünün ve büyük holdinglerin piyasadaki dominant konumlarıyla şekillenmektedir. Yabancı sermayenin etkisi, katılım bankacılığının büyümesi ve dijital bankacılık gibi yenilikler, bu yapıyı hem güçlendirmekte hem de dönüştürmektedir.

Ancak, tekelci yapının rekabeti sınırlaması ve ekonomik kaynakların yoğunlaşması, uzun vadede sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri derinleştirebilir. Bu nedenle, finans-kapitalin tekelci yapısının etkilerini azaltmak için daha kapsayıcı ekonomik politikalar ve rekabeti teşvik eden düzenlemeler gereklidir.

Paylaşın

Türkiye’de Her On Çocuktan Dördü Yoksulluk Riski Altında

Türkiye’de her 10 çocuktan 4’ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Her 10 aileden 1’i çocuklarına yeni giysi alamıyor, yine her 10 aileden 1’i çocuklarının günlük taze meyve ve sebze ihtiyacını karşılayamıyor.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Diyarbakır Milletvekili Sevilay Çelenk, Türkiye’de giderek derinleşen çocuk yoksulluğu ve çocukların iş cinayetlerinde yaşamını yitirmesini Meclis gündemine taşıdı.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde Çelenk, çocukların eğitim ve sağlıklı beslenme hakkının ağır bir biçimde ihlal edildiğine dikkat çekerek, “Çocuklara okulda ücretsiz yemek ve süt desteği sağlanmalı. Her 10 çocuktan 4’ü yoksulluk ve sosyal dışlanma riski atlında, çocuğun yeri tarla, fabrika ya da atölyeler değil, okuldur” dedi.

Önergede, İSİG verilerine göre yalnızca 2024 yılında 14 yaş ve altı 22, 15-17 yaş arası 46 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdiğine işaret edildi. 2025’in ilk dört ayında ise en az 19 işçileştirilmiş çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bunun en son örneği, Mersin’in Akdeniz ilçesinde sürücünün serviste tamiri yapılan TIR’ı alandan çıkardığı sırada çarptığı Emir Kılınç oldu. Emir’in babası, olaydan sonra, “Oğlum 16 yıl yaşadı, 8 yılı sanayide geçti” ifadelerini kullanmıştı.

Çelenk, özellikle Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) programı kapsamında iş kazalarında ölen çocukların artışının tabloyu daha vahim hale getirdiğini vurgulayarak, “Bu durum, çocuk yoksulluğu ile çocuk emeği sömürüsü arasındaki doğrudan bağlantıyı açıkça ortaya koyuyor” ifadesini kullandı.

Önergede OECD’nin “Hayat Nasıl 2024” raporuna göre Türkiye’de her 5 çocuktan 1’inin okula aç gittiği belirtildi. TÜİK verilerine göre ise hanelerin yüzde 21,2’si yoksulluk sınırının altında yaşıyor, geniş ailelerde bu oran yüzde 26,9’a çıkıyor. Ankara Tabip Odası’nın 2025 verilerine göre, 2018’de 122 bin 489 olan ailesi yanında temel ihtiyaçları karşılanamayan çocuk sayısı, 2025’in ilk yarısında 171 bin 895’e yükseldi. Bu artışın son 7 yılda yüzde 40’a ulaştığına dikkat çekildi.

Aynı rapora göre, 10 çocuktan 4’ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında bulunuyor. Her 10 aileden 1’i çocuklarına yeni giysi alamıyor, yine her 10 aileden 1’i çocuklarının günlük taze meyve ve sebze ihtiyacını karşılayamıyor.

“Çocuğun yeri okul, çocuğun işçisi olmaz”

Yetersiz beslenmenin çocuklarda büyüme geriliği, bağışıklık zayıflığı, vitamin ve mineral eksiklikleri, kansızlık, öğrenme güçlüğü gibi sorunlara yol açtığını belirten Çelenk, “Bu yalnızca sağlık hakkını değil, aynı zamanda eğitim hakkını da doğrudan ihlal ediyor” dedi.

Çelenk’in Bakan Tekin’e yönelttiği sorular şunlar oldu:

2024-2025 eğitim-öğretim yılında yoksulluk nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalan çocukların sayısı nedir? Bu çocukların yaş, cinsiyet ve bölgesel dağılımına ilişkin veriler kamuoyu ile paylaşılmakta mıdır?

Bakanlığınız, çocuk yoksulluğunun eğitim hakkı üzerindeki etkilerini ortaya koyan düzenli ve kapsamlı bir çalışma yürütmekte midir? Varsa bu çalışmanın sonuçları nelerdir? Okulların açılmasına sayılı günler kala, tüm eğitim kurumlarında en az bir öğün sağlıklı ve ücretsiz yemek sağlanmasına yönelik herhangi bir program veya hazırlık yapılmakta mıdır? Bu konuda pilot uygulama planı var mıdır?

Gelişme çağındaki tüm çocuklara ücretsiz süt desteği verilmesi yönünde Bakanlığınızın yürüttüğü veya planladığı bir çalışma mevcut mudur? Bu konuda ayrılan bütçe veya öngörülen hedef nedir?

Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) programı kapsamında çalışırken iş kazalarına maruz kalan çocuklara ilişkin olarak Bakanlığınızın elinde bulunan veriler nelerdir? Bu programda bugüne kadar kaç çocuk iş kazası geçirmiş, kaçı ağır yaralanmış ve kaçı hayatını kaybetmiştir? Ayrıca MESEM kapsamında çalıştırılan çocukların kaçının eğitimini yarıda bırakarak okuldan koptuğuna dair güncel veriler mevcut mudur?

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Tutuklu Sayısında Yeni Rekor: 57 Bin 503

2023 yılı sonunda 38 bin 537 olan tutuklu sayısı, 2024 yılının sonunda kayıtlara 55 bin 240 olarak geçti. 1 Ağustos 2025 tarihi itibarıyla tutuklu sayısı, 57 bin 503’e ulaşarak yeni bir rekor kırdı.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından paylaşılan veriler, son iki yılda tutuklu sayısındaki endişe verici artışı net bir şekilde belgeliyor. Verilere göre, 2023 yılı sonunda 38 bin 537 olan tutuklu sayısı, muhalefete yönelik baskıların yoğunlaştığı bir dönem olarak nitelendirilen 2024 yılının sonunda kayıtlara 55 bin 240 olarak geçti. Bu, bir yıl içinde tutuklu sayısında 16 bin 703 kişilik bir artış yaşandığını gösteriyor.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre; tutuklu sayısındaki bu tırmanışta, 19 Mart 2025 sabahı İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan operasyonların önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan süreç, ilerleyen haftalarda İBB bürokratları ve diğer CHP’li belediye başkanlarına yönelik yeni operasyonlarla genişledi. Bu soruşturmalar kapsamında çok sayıda bürokrat ve belediye başkanı tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu onlarca kişi hakkındaki iddianamelerin henüz hazırlanmamış olması, tutuklamanın bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıldığına yönelik eleştirileri güçlendirdi. Bu operasyonların yarattığı bilanço, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerine doğrudan yansıdı ve tutuklu sayısının rekor seviyeye ulaşmasında etkili oldu.

Paylaşın

Türkiye, Yoksullukta Avrupa Birincisi

Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri haline getiriyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan güncel verilere göre, Türkiye’de halkın önemli bir kesimi en temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor.

2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri hâline getiriyor.

2023’te aynı oran yüzde 45,8 düzeyindeydi. Bu 6,5 puanlık düşüş, görünürde olumlu bir değişimi işaret etse de, hala Türkiye’de milyonlarca insanın temel beslenme hakkından mahrum kaldığını ortaya koyuyor.

Verilere göre tablo, yoksulluk riski altındaki bireyler için çok daha karanlık. Medyan gelirin yüzde 60’ından daha az gelirle yaşamaya çalışan bu grupta, yeterli öğün tüketemeyenlerin oranı 2024’te yüzde 54,0 olarak kaydedildi. Bu oran 2023’te yüzde 58,5 idi. Yani yoksulların yarısından fazlası protein bazlı sağlıklı bir öğüne ulaşamıyor.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığına göre; Eurostat aynı zamanda şiddetli maddi ve sosyal yoksunluk (SMD) içinde yaşayan kesimin verilerini de açıkladı. Bu grupta iki günde bir et ya da eşdeğeri bir öğün yiyemeyenlerin oranı 2024 itibarıyla yüzde 57,9 seviyesinde.

Bu veriler, Türkiye’nin artık yalnızca yoksulluk altındaki kesimlerde değil, toplam nüfus bazında da Avrupa’nın en yüksek oranına sahip ülkesi olduğunu ortaya koyuyor. 2024 itibarıyla Türkiye, yüzde 39,3’lük oranla Avrupa genelinde ilk sıraya yerleşti. Onu izleyen Romanya’da bu oran yaklaşık yüzde 33, Bulgaristan’da ise yüzde 20 civarında.

Buna karşılık, Almanya’da iki günde bir protein içeren bir öğün tüketemeyenlerin oranı sadece yüzde 8,2, Fransa’da ise yüzde 7,9. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 8,3 seviyesinde. Yani Türkiye, AB ortalamasının yaklaşık beş katı kadar daha yüksek bir yoksunluk oranıyla dikkat çekiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) küresel et fiyatlarındaki rekor artışı ortaya koyan verileri, Türkiye’deki kırmızı et piyasasına da yansıdı. Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin kesimhane verilerine göre, Türkiye’de dana ve kuzu etinde yıllık fiyat artışları yüzde 30’u aştı. Dana bıçak yağsız etin kilogram fiyatı 452,57 TL’ye ulaştı. Bu rakam geçen yıla kıyasla yüzde 32,7 artış anlamına geliyor.

Bölgesel bazda en yüksek dana eti fiyatı 463,40 TL ile Karadeniz’de görülürken, en düşük fiyat 425,50 TL ile Ege Bölgesi’nde kaydedildi. Kuzu etinde de ortalama fiyat 476,06 TL oldu. Yıllık artış oranı yüzde 26,2’ye ulaşırken, Marmara ve Ege Bölgeleri 500 TL’yi aşan fiyatlarla öne çıktı.

Ankara Ticaret Borsası verileri ise dana butun 496,9 TL, karkas etin 460,33 TL ve dana kolun 416,1 TL’den işlem gördüğünü ortaya koydu. Türkiye’de kırmızı et fiyatlarındaki artış oranı, yıllık tüketici enflasyonunu aşarak dar gelirli tüketicinin alım gücünü zorlayan bir tablo oluşturdu.

Paylaşın