Tutuklu Sayısında Yeni Rekor: 57 Bin 503

2023 yılı sonunda 38 bin 537 olan tutuklu sayısı, 2024 yılının sonunda kayıtlara 55 bin 240 olarak geçti. 1 Ağustos 2025 tarihi itibarıyla tutuklu sayısı, 57 bin 503’e ulaşarak yeni bir rekor kırdı.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü tarafından paylaşılan veriler, son iki yılda tutuklu sayısındaki endişe verici artışı net bir şekilde belgeliyor. Verilere göre, 2023 yılı sonunda 38 bin 537 olan tutuklu sayısı, muhalefete yönelik baskıların yoğunlaştığı bir dönem olarak nitelendirilen 2024 yılının sonunda kayıtlara 55 bin 240 olarak geçti. Bu, bir yıl içinde tutuklu sayısında 16 bin 703 kişilik bir artış yaşandığını gösteriyor.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre; tutuklu sayısındaki bu tırmanışta, 19 Mart 2025 sabahı İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan operasyonların önemli bir rol oynadığı belirtiliyor. İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla başlayan süreç, ilerleyen haftalarda İBB bürokratları ve diğer CHP’li belediye başkanlarına yönelik yeni operasyonlarla genişledi. Bu soruşturmalar kapsamında çok sayıda bürokrat ve belediye başkanı tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu onlarca kişi hakkındaki iddianamelerin henüz hazırlanmamış olması, tutuklamanın bir cezalandırma yöntemi olarak kullanıldığına yönelik eleştirileri güçlendirdi. Bu operasyonların yarattığı bilanço, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün istatistiklerine doğrudan yansıdı ve tutuklu sayısının rekor seviyeye ulaşmasında etkili oldu.

Paylaşın

Türkiye, Yoksullukta Avrupa Birincisi

Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri haline getiriyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan güncel verilere göre, Türkiye’de halkın önemli bir kesimi en temel gıda ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyor.

2024 yılı verilerine göre, Türkiye’de yaşayan her 100 kişiden 39,3’ü, maddi yetersizlik nedeniyle iki günde bir et, tavuk, balık veya eşdeğer vejetaryen bir öğün tüketemiyor. Bu oran, ülkeyi Avrupa Birliği ülkeleri arasında en kötü duruma sahip ülkelerden biri hâline getiriyor.

2023’te aynı oran yüzde 45,8 düzeyindeydi. Bu 6,5 puanlık düşüş, görünürde olumlu bir değişimi işaret etse de, hala Türkiye’de milyonlarca insanın temel beslenme hakkından mahrum kaldığını ortaya koyuyor.

Verilere göre tablo, yoksulluk riski altındaki bireyler için çok daha karanlık. Medyan gelirin yüzde 60’ından daha az gelirle yaşamaya çalışan bu grupta, yeterli öğün tüketemeyenlerin oranı 2024’te yüzde 54,0 olarak kaydedildi. Bu oran 2023’te yüzde 58,5 idi. Yani yoksulların yarısından fazlası protein bazlı sağlıklı bir öğüne ulaşamıyor.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığına göre; Eurostat aynı zamanda şiddetli maddi ve sosyal yoksunluk (SMD) içinde yaşayan kesimin verilerini de açıkladı. Bu grupta iki günde bir et ya da eşdeğeri bir öğün yiyemeyenlerin oranı 2024 itibarıyla yüzde 57,9 seviyesinde.

Bu veriler, Türkiye’nin artık yalnızca yoksulluk altındaki kesimlerde değil, toplam nüfus bazında da Avrupa’nın en yüksek oranına sahip ülkesi olduğunu ortaya koyuyor. 2024 itibarıyla Türkiye, yüzde 39,3’lük oranla Avrupa genelinde ilk sıraya yerleşti. Onu izleyen Romanya’da bu oran yaklaşık yüzde 33, Bulgaristan’da ise yüzde 20 civarında.

Buna karşılık, Almanya’da iki günde bir protein içeren bir öğün tüketemeyenlerin oranı sadece yüzde 8,2, Fransa’da ise yüzde 7,9. Avrupa Birliği ortalaması ise yüzde 8,3 seviyesinde. Yani Türkiye, AB ortalamasının yaklaşık beş katı kadar daha yüksek bir yoksunluk oranıyla dikkat çekiyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) küresel et fiyatlarındaki rekor artışı ortaya koyan verileri, Türkiye’deki kırmızı et piyasasına da yansıdı. Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin kesimhane verilerine göre, Türkiye’de dana ve kuzu etinde yıllık fiyat artışları yüzde 30’u aştı. Dana bıçak yağsız etin kilogram fiyatı 452,57 TL’ye ulaştı. Bu rakam geçen yıla kıyasla yüzde 32,7 artış anlamına geliyor.

Bölgesel bazda en yüksek dana eti fiyatı 463,40 TL ile Karadeniz’de görülürken, en düşük fiyat 425,50 TL ile Ege Bölgesi’nde kaydedildi. Kuzu etinde de ortalama fiyat 476,06 TL oldu. Yıllık artış oranı yüzde 26,2’ye ulaşırken, Marmara ve Ege Bölgeleri 500 TL’yi aşan fiyatlarla öne çıktı.

Ankara Ticaret Borsası verileri ise dana butun 496,9 TL, karkas etin 460,33 TL ve dana kolun 416,1 TL’den işlem gördüğünü ortaya koydu. Türkiye’de kırmızı et fiyatlarındaki artış oranı, yıllık tüketici enflasyonunu aşarak dar gelirli tüketicinin alım gücünü zorlayan bir tablo oluşturdu.

Paylaşın

Eğitim Harcamaları Bir Yılda Yüzde 75 Arttı

Eğitim harcamaları endeksi son 12 ayda 741,2’den 1.300,1’e yükseldi. Bu artış, yüzde 75,5’lik yıllık bir yükseliş anlamına gelirken, 2015 yılı baz alınarak oluşturulan endeks sistemine göre son 10 yılda eğitim fiyatlarının yaklaşık 13 katına çıktığını gösteriyor.

Ekonomistler, Türkiye’de eğitim harcamalarındaki bu yüksek artışın yalnızca özel okul ücretlerinden ibaret olmadığını; kurslar, özel dersler ve temel eğitim destekleri dahil olmak üzere, ailelerin çocukları için yaptığı her harcamanın hızla yükseldiğini belirtiyor.

Avrupa İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) yayımladığı tüketici fiyat endeksi (HICP) verileri, Türkiye’de eğitim harcamalarındaki artışın Avrupa’nın geri kalanına kıyasla olağanüstü boyutlara ulaştığını ortaya koydu. Karar’dan Berfu Kargı’nın Eurostat’tan aktardığına göre, eğitim harcamaları endeksi son 12 ayda 741,2’den 1.300,1’e yükseldi.

Bu artış, yüzde 75,5’lik yıllık bir yükseliş anlamına gelirken, 2015 yılı baz alınarak oluşturulan endeks sistemine göre son 10 yılda eğitim fiyatlarının yaklaşık 13 katına çıktığını gösteriyor.

Türkiye, bu oranlarla Avrupa ülkeleri arasında açık ara ilk sırada yer aldı. Aynı dönemde Avrupa Birliği genelinde eğitim harcamalarındaki artış yalnızca yüzde 4,5 seviyesinde kaldı. Hollanda’da artış yüzde 12,4, Çekya’da yüzde 11,3, Romanya’da yüzde 7,0 olurken, Almanya’da bu oran yüzde 1,6 ile sınırlı kaldı. Türkiye’nin yıllık artış oranı, AB ortalamasının yaklaşık 17 katı düzeyine ulaşmış durumda.

Ekonomistler, Türkiye’de eğitim harcamalarındaki bu yüksek artışın yalnızca özel okul ücretlerinden ibaret olmadığını; kurslar, özel dersler ve temel eğitim destekleri dahil olmak üzere, ailelerin çocukları için yaptığı her harcamanın hızla yükseldiğini belirtiyor.

Ekonomist İnan Mutlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda bu tabloya tepki göstererek şu ifadeleri kullandı: “Sadece üniversiteler değil, eğitimin her seviyesi ticarethaneye dönüştü. İktidarın çürüttüğü kamusal eğitim hizmetinden kaçınmaya çalışan aileler, tüccarların eline düşüyor.”

Uzmanlar, kamusal eğitim sisteminin zayıflamasıyla birlikte, eğitimin piyasa koşullarına terk edildiği ve gelir düzeyine göre ayrışmanın derinleştiği uyarısında bulunuyor.

OECD’nin 2024 tarihli “Eğitime Bir Bakış” raporu da Türkiye’de kamusal eğitim harcamalarının yetersizliğine dikkat çekiyor. Öğrenci başına yıllık harcama 5 bin 425 dolarda kalırken, OECD ortalaması 14 bin 209 dolar. GSYH’ye oranla yapılan eğitim harcaması yüzde 4,2; bu da OECD ortalaması olan yüzde 4,9’un altında. İlköğretimde kamu payı yüzde 77 ile ortalamanın (yüzde 93) oldukça gerisinde. Öğrenci-öğretmen oranı ilköğretimde 18, ortaöğretimde 14. OECD ortalamaları ise sırasıyla 14 ve 13.

Eğitim harcamalarının rekor seviyelere ulaştığı bir dönemde Türkiye’nin uluslararası sınav performansı da yeniden tartışma konusu oluyor. PISA’nın son yayımlanan 2022 döngüsünde Türkiye, okuma becerilerinde 456 puanla 36’ncı, matematikte 453 puanla 39’uncu, fen bilimlerinde ise 476 puanla 34’üncü sırada yer aldı.

Türkiye’nin puanları, katılımcı ülkelerin genel ortalamasının üzerinde olsa da OECD ortalamalarının gerisinde kaldı. Örneğin fen alanında OECD ortalaması 485, Türkiye’nin puanı ise 476; matematikte 472’ye karşı 453; okumadaysa 476’ya karşı 456. 2015’e kıyasla tüm alanlarda Türkiye’nin sıralaması iyileşti. Ancak bu göreli yükselişe rağmen, öğrencilerin yalnızca yüzde 61’i matematikte temel yeterlilik düzeyi olan “Düzey 2”ye ulaşabildi.

Sosyoekonomik olarak en dezavantajlı gruptaki öğrencilerin oranı da oldukça yüksek. Bu gruptaki öğrencilerin matematik puanı 424 olarak ölçüldü. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 18’i okula giderken kendini güvende hissetmediğini belirtti. Aidiyet duygusu da 2018’e kıyasla gerilemiş durumda. Bu veriler, eğitimde yükselen maliyetlere rağmen kalite ve eşitlik alanında kalıcı bir ilerleme sağlanamadığını ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Haneden Üçü Geçim Sıkıntısı Yaşıyor

Türkiye’de her dört haneden üçü, temel harcamalarını karşılamakta güçlük çekiyor. Ekonomistler bu tabloyu, “hayat pahalılığı artık kalıcılaştı” şeklinde yorumluyor.

Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat), Türkiye’de geçinme zorluğu yaşayan hane halklarının oranının 2024 itibarıyla yüzde 76,8’e yükseldiğini açıkladı. Bu oran, 2018’de yalnızca yüzde 30,3 seviyesindeydi. Böylece son altı yılda geçim sıkıntısı yaşayan hanelerin oranı yaklaşık 2,5 katına çıktı.

Verilere göre artık her dört haneden üçü, temel harcamalarını karşılamakta ciddi güçlük çekiyor. Karar’dan Berfu Kargı‘nın aktardığına göre; Ekonomistler bu tabloyu, “hayat pahalılığı artık kalıcılaştı” şeklinde yorumluyor.

Eurostat’ın “geçim güçlüğü” anketi kapsamında Türkiye verileri yıllara göre şöyle:

2020: Yüzde 46,8
2021: Yüzde 63,0
2022: Yüzde 73,0
2023: Yüzde 75,0
2024: Yüzde 76,8

2018’de yalnızca üç haneden biri geçim zorluğu yaşadığını belirtirken, bu oran 2024’te dört haneden üçüne çıkmış durumda. Artışta pandemi sonrası bozulan gelir dengeleri, yüksek enflasyon ve ücretlerin satın alma gücündeki kayıp belirleyici oldu.

Eurostat, geçinme zorluğunu üç ayrı kategori altında sınıflandırıyor: “çok zorlananlar”, “zorlananlar” ve “biraz zorlananlar”. 2024 verilerine göre Türkiye’de:

Gelirinin giderlerine kesinlikle yetmediğini ve “çok zorlandığını” söyleyenlerin oranı yüzde 2,8, “zorlananlar” yüzde 29,4, “biraz zorlananlar” yüzde 44,6 seviyesinde.

Eurostat’ın verileri, geçim algısının TÜİK’in resmî enflasyon oranlarının çok ötesinde olduğunu gösteriyor. Temel tüketim harcamalarının yüksek seyretmesi, sabit gelirli yurttaşların yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor.

TÜRK-İŞ’in Temmuz 2025 tarihli Açlık-Yoksulluk Sınırı Araştırması da geçim baskısının ulaştığı boyutu ortaya koyuyor:

Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı: 26.413 TL
Yoksulluk sınırı: 86.036 TL
Bekar bir çalışanın yaşama maliyeti: 33.982 TL

Bu tabloya karşın Türkiye’de net asgari ücret 22.104 TL seviyesinde kalıyor. Yani bir çalışanın geliri, hem temel beslenme harcamalarının hem de kişisel yaşam maliyetinin altında kalmış durumda.

Araştırma, mutfak enflasyonunun da hız kesmeden sürdüğüne işaret ediyor. Buna göre, gıda fiyatları temmuz ayında bir önceki aya göre yüzde 1,14 oranında arttı. Son 12 ayda mutfak enflasyonu yüzde 37,32 olarak ölçülürken, yıllık ortalamada bu oran yüzde 42,60’a ulaştı.

Paylaşın

ABD’den Türkiye’ye Anti-Damping Vergisi

ABD, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 10 ülkeye karşı anti-damping vergisi getirdi. Antidamping, yerel sanayiye zarar gelmesini önlemek amacıyla, ithalat ürünlerine uygulanan ek tarifelerdir

Trump, 20 Ocak 2025’te başkanlık görevini yeniden devraldığından bu yana, ABD’nin uluslararası ticarette adaletsiz muameleye maruz kaldığını öne sürerek birçok ülkeye yönelik ek gümrük vergileri getirdi.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ticaret Bakanlığı, Türkiye dâhil 10 ülkeden ithal edilen korozyona dayanıklı çelik (CORE) ürünlerine yönelik damping ve sübvansiyon soruşturmalarında nihai kararını verdi. Böylece Nisan ayında Türkiye’ye yönelik belirlenen yüzde 15,18’lik anti-damping vergisi oranı kalıcı hâle getirilmiş oldu.

Söz konusu soruşturmaların 10 ülkeden toplam 2,9 milyar dolar değerindeki ithalatı kapsadığını belirten Bakanlık, anti-damping (AD) ve telafi edici vergi (CVD) önlemleriyle ilgili kararında, “ABD’ye ithal edilen CORE ürünlerinin söz konusu 10 ticaret ortağından dampingli fiyatlarla satıldığı veya sübvansiyonlarla desteklendiği tespit edilmiştir” ifadesine yer verdi.

Korozyona dayanıklı çelik ürünlerinin otomobil, beyaz eşya ve inşaat sektöründe yaygın olarak kullanıldığı belirtilirken ABD Uluslararası Ticaretten Sorumlu Bakan Yardımcısı William Kimmitt, “Amerikan çelik şirketleri ve çalışanları adil bir zeminde rekabet etmeyi hak ediyor” ifadelerini kullandı.

Ancak süreç henüz tamamlanmış değil. ABD Uluslararası Ticaret Komisyonu (ITC) şimdi, bu ithalatın Amerikan çelik endüstrisine zarar verip vermediğini değerlendirecek. ABD Ticaret Bakanlığının açıklamasında, ITC’nin zarar tespiti yapması durumunda anti-damping ve telafi edici vergi kararlarının yürürlüğe koyulacağı duyuruldu.

Damping, bir ülkenin ürettiği malı, kendi iç piyasasındaki fiyatının altında başka bir ülkeye satması anlamına geliyor. Anti-damping ise ithalatçının yerli üreticilere zarar vermesini engellemek amacıyla bu ürünlere ek vergi getirilmesine verilen isim. CVD önlemleri ise paralel biçimde, bir ülkenin yerli sanayisini haksız rekabetten korumak amacıyla, başka bir ülkenin devlet tarafından verilen sübvansiyon veya desteklerle ucuza üretilmiş ürünlerin ithalatına ek vergi uygulaması anlamına geliyor.

Karar Türkiye, Avustralya, Brezilya, Kanada, Meksika, Hollanda, Güney Afrika, Tayvan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Vietnam’dan yapılan ithalatı kapsıyor. Böylece Türkiye merkezli şirketlere uygulanan yüzde 15,18’lik vergi oranı kalıcı hâle getirildi.

ABD Ticaret Bakanlığının Nisan ayında duyurduğu geçici kararda, Türkiye’den Borçelik, ArcelorMittal Çelik, Bamesa Çelik ve Bamesa Muradiye Demir Çelik şirketlerine anti-damping vergisi uygulanmayacağı, Yıldız Demir Çelik ve Yıldız Entegre Ağaç Sanayi ve Ticaret şirketleri dâhil diğer tüm şirketlere ise yüzde 15,18 oranında anti-damping vergisi uygulanacağı belirtilmişti.

Donald Trump’ın başkanlık yaptığı ilk dönemde de ABD Ticaret Bakanlığı, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bir grup ülkeden ithal edilen karbon ve alaşım çelik filmaşine yüzde 147,6’ya varan oranlarda anti-damping vergisi uygulama kararı almıştı.

ABD, söz konusu ülkelerin ürünlerini “adil değerinin altında sattığını” tespit ettiklerini belirtmişti. Dönemin Ticaret Bakanı Wilbur Ross, “mal ve ürünlerin ABD’de piyasa fiyatının altında satılmasının Trump yönetiminin çok ciddiye aldığı bir konu olduğunu” söylemişti.

Trump, 20 Ocak 2025’te başkanlık görevini yeniden devraldığından bu yana, ABD’nin uluslararası ticarette adaletsiz muameleye maruz kaldığını öne sürerek birçok ülkeye yönelik ek gümrük vergileri getirdi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Türkiye, Avrupa’nın “Çöp Merkezi”

Avrupa Birliği’nin 2024 verilerine göre Türkiye, AB – 27 ülkelerinden toplam 12,3 milyon ton atık ithal ederek, “Avrupa’nın en çok çöp gönderdiği ülke” ünvanını korudu.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın Türkiye’nin Avrupa ülkelerinden ithal ettiği atık miktarına, geri dönüşüm kapasitesine ve çevresel etkilerine ilişkin soru önergesine verdiği yanıtta sayısal veri paylaşmadı.

CHP’li Kış, “Türkiye, Avrupa Birliği’nin ‘çöp alan ülkesi’ olma konumunu sürdürürken, bu karanlık tabloya dair kamuoyunun en temel soruları dahi cevapsız kalıyor. Bakan Murat Kurum’dan gelen yanıt ise kamuoyunun bilgi hakkına yönelik bir perdeyi daha araladı: Veri yok, şeffaflık yok.” değerlendirmesinde bulundu.

Avrupa Birliği’nin 2024 verilerine göre Türkiye, AB-27 ülkelerinden toplam 12,3 milyon ton atık ithal ederek, “Avrupa’nın en çok çöp gönderdiği ülke” ünvanını korudu. Bu atıkların büyük kısmı hurda metal (10,7 milyon ton) ve plastik atıklardan (425 bin ton) oluşuyor.

CHP’li Gülcan Kış, bu tabloyu 21 Mayıs 2025 tarihinde Meclis gündemine taşıdı. Soru önergesinde şu sorulara yer verdi:

2024 yılında toplam kaç ton atık ithal edildi? Hangi türlerden oluşuyor?
Türkiye’nin geri dönüşüm kapasitesi bu yükü kaldırabiliyor mu?
Yakılan ya da doğaya bırakılan atıklar ne kadar? Emisyonlar ölçülüyor mu?
AB’nin 2026 ve 2027’de yürürlüğe koyacağı yeni kurallara Türkiye hazır mı?

CHP Mersin Milletvekili Gülcan Kış’ın soru önergesine verilen 28 Temmuz 2025 tarihli yanıt, Bakan Murat Kurum imzasıyla TBMM’ye iletildi. Ancak Kış’ın yönelttiği soruların hiçbirine sayısal veriyle karşılık verilmedi. Yanıtta yalnızca genel mevzuat açıklamaları yer aldı.

Geri dönüşüm süreçlerine dair şu genel bilgiler paylaşıldı:

2020’den bu yana ithalata kota uygulandığı,
Geri dönüşüm tesislerinin kapasitesinin yüzde 50’sini aşan ithalata izin verilmediği,
Yakma ve bertaraf amaçlı ithalatın yasak olduğu,
2020-2025 yılları arasında 31.976 denetim yapıldığı,
2 bin 129 tesis hakkında işlem uygulandığı, 1 milyar 152 milyon TL para cezası kesildiği,
256 tesisin faaliyetinin durdurulduğu…

Ancak bu veriler, ithalatın çevresel ve toplumsal etkilerine dair herhangi bir tablo ortaya koymazken, CHP’li Kış’ın “Kaç ton atık geri dönüştürüldü, ne kadarı yakıldı, kaç kişi etkilendi?” soruları yanıtsız bırakıldı.

CHP’li Gülcan Kış, Bakan Murat Kurum’un yanıtına şu sözlerle tepki gösterdi: “Sayın Bakan’ın gönderdiği yazıda sayı yok, şeffaflık yok, hesap yok. 12,3 milyon tonluk bir atık yükünden söz ediyoruz. Bu çöpün ne kadarı plastik, ne kadarı yakılıyor, hangi şehirlerde bertaraf ediliyor bilmiyoruz. Çünkü Bakanlık bu verileri halktan gizliyor. Bu sadece çevre kirliliği değil, bilgi karartmasıdır.”

Kış, özellikle Mersin gibi liman kentlerinin Avrupa’dan gelen plastik ve endüstriyel atıklarla dolduğunu, bu durumun hem çevreye hem yerli atık toplayıcılara zarar verdiğini belirterek, “Geri dönüşüm adı altında plastik çöpleri yakıyoruz, doğaya bırakıyoruz. Bunun adı dönüşüm değil, zehir yaymaktır” dedi.

“Türkiye artık Avrupa’nın çöp konteyneri olmaktan çıkarılmalı. Bu konuda şeffaflıkla hareket eden, halk sağlığını ve çevreyi önceleyen bir sisteme ihtiyaç var” diyen CHP’li Kış, sürecin TBMM’de, kamuoyunda ve uluslararası platformlarda takipçisi olacaklarını vurguladı.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Eğitimde Çöküş: İlk 500’e Türkiye’den Hiçbir Üniversite Giremedi

Türkiye üniversiteleri dünya sıralamasında gerilemeye devam ediyor. Shanghai Ranking’im listesine göre; Türkiye’den hiçbir üniversite dünya sıralamasında ilk 500’e giremedi.

Shanghai Ranking’in (ARWU) 2025 yılı üniversite sıralaması yayımlandı. Listede Türkiye’den 11 üniversite yer alırken, İstanbul Üniversitesi ülke sıralamasında liderliğini korudu. Ancak bandlar, Türkiye’nin kurumlarının dünya genelinde üst sıralarda olmadığını gösteriyor; yani listede yer almak başarı sayılırken, üst düzey rekabetten oldukça uzaktalar.

Shanghai Ranking, üniversiteleri değerlendirirken sadece güncel yayın performansına değil; akademik kapasite, araştırma gücü, uluslararası görünürlük, tarihsel birikim ve mezunların etkisine de bakıyor. Bu kriterler sayesinde global ölçekte prestijli kurumlar belirleniyor.

İstanbul Üniversitesi: 501–600 bandı, Türkiye’de lider konumda.
Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ): 601–700 bandı, ikinci sırada.
Ankara Üniversitesi: 701–800 bandına yükseldi.
Hacettepe Üniversitesi: 701–800 bandında.
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa: 701–800 bandında yer aldı.
Koç Üniversitesi: 701–800 bandında.

Ege Üniversitesi: 801–900 bandında.
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ): 701–800 bandında yer aldı.
Atatürk Üniversitesi: 901–1000 bandında.
Gazi Üniversitesi: 901–1000 bandındaki yerini korudu.
Marmara Üniversitesi: 901–1000 bandında.

Uzmanlar, Türkiye’nin üniversitelerinin listede yer almasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak üst sıralara çıkmak için akademik araştırma ve uluslararası görünürlük konusunda daha fazla yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor.

Paylaşın

Türkiye, Kadın İstihdamında Avrupa’nın En Alt Sıralarında

Avrupa Birliği ve Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45 – 60 arasında değişirken, Türkiye, alanda en alt sıralarda yer alıyor.

Türkiye nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan kadınlar, sosyal ve çalışma hayatında giderek daha az yer alıyor.

TÜİK verilerine göre, 2024 yılı sonunda 85 milyonu aşan nüfusun yüzde 49,9’unu kadınlar oluştururken, bu büyük potansiyel ekonomiye ve üretime yeterince katılamıyor. Özellikle genç kadınlar, işgücü piyasasından hızla uzaklaşıyor.

TÜİK’in istihdam ve işsizlik verileri, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. 15-34 yaş grubundaki okumayan ve çalışmayan kadın sayısı 4 milyon 684 bine, oranı ise yüzde 39,5’e yükseldi. Bu, en verimli çağdaki her 10 kadından yaklaşık 4’ünün üretim ve toplumsal refaha katkı sağlamadığı anlamına geliyor.

Genç kadın işsizliği de alarm veriyor. 15-24 yaş arası genç kadın işsizliği yüzde 30,6 iken, üniversite mezunu genç kadınlarda bu oran yüzde 28 olarak kaydedildi. 15-29 yaş aralığındaki genç nüfusun 4 milyon 55 bininin ne eğitimde ne de istihdamda olduğu belirtilirken, bu grubun yüzde 77’sini (3 milyon 116 bin kişi) kadınlar oluşturuyor.

Uluslararası verilerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin bu alandaki gerilemesi daha belirgin hale geliyor. Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45-60 arasında değişirken, Türkiye en alt sıralarda yer alıyor.

Çalışma çağındaki kadınların sadece üçte biri işgücünde bulunuyor. Eğitimde ve istihdamda olmayan kadınların oranı ise AB ortalamasının neredeyse dört katı seviyesinde. Bu durum, toplumsal refahın artmasını engellerken, atıl işgücünün büyümesine zemin hazırlıyor.

Veriler, kadınların kayıtlı istihdamda erkeklerin çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Kayıt dışı çalışmaya daha fazla maruz kalan kadınlar, sosyal güvenlik sisteminin dışında kalıyor. Bu durum, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına neden oluyor.

Çalışma çağındaki her 4 kadından neredeyse 3’ü toplumsal ve ekonomik yaşamın dışında kalarak ekonomik bağımsızlıklarını yitirmiş durumda.

(Kaynak: ANKA)

Paylaşın

Türkiye’de Her İki Kişiden Biri Borç Sarmalında

Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) tarafından yapılan son araştırma, kredi kartı kullanıcıların yüzde 43.5’inin kart borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Türkiye’de milyonlarca vatandaş, artan kredi kartı borçları nedeniyle ekonomik bir çıkmazın içine sürüklendi. Resmi veriler ve son yapılan araştırmalar, her iki kişiden birinin borcunu ödemekte zorlandığını ve borç sarmalına girdiğini gösteriyor. Yüksek faiz oranları, durmak bilmeyen enflasyon ve alım gücündeki düşüş, vatandaşın kredi kartı borcunu 2.36 trilyon TL’ye kadar yükseltti. Ayrıca, 4.14 milyon kişi yasal takip ve icra tehdidi altında bulunuyor.

Tüketici Birliği Federasyonu tarafından yapılan son araştırmaya göre, Türkiye’deki kredi kartı kullanımının kontrolden çıktığı belirlendi. Araştırma sonuçları, kullanıcıların yüzde 43.5’inin kredi kartı borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, uzun süredir yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Özellikle dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Nefes Gazetesi’nin haberine göre; Araştırma, her üç kullanıcıdan birinin ciddi ödeme sorunları yaşadığını ve yüzde 9.2’sinin kronik bir borç sarmalında olduğunu vurguluyor. Ayrıca, kullanıcıların büyük çoğunluğunun kredi kartı sözleşmelerindeki hükümlerden ve özellikle gecikme faizlerinden haberdar olmadığı da tespit edildi. En yoğun kredi kartı kullanan yaş grubunun ise 45-55 yaş arası olduğu belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 8 Ağustos 2025 tarihli verileri, bireysel kredi kartı borçlarının 2.36 trilyon TL’ye yükseldiğini doğruluyor. Bu borcun 829 milyar TL’si taksitli, 1.53 trilyon TL’si ise taksitsiz borçlardan oluşuyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin haziran verileri de, 4.14 milyon kişinin borçları nedeniyle yasal takibe intikal ettiğini gösteriyor.

Paylaşın

Türkiye’de 11,8 Milyon Kişi Aşırı Yoksulluk İçinde

2022 yılında hayata geçirilen ve “aşırı yoksulluk sınırının altındaki vatandaşların aşırı yoksulluktan kurtarılmasını” amaçlayan Türkiye Aile Destek Programı kapsamındaki hane sayısının 2 milyon 969 bin 483 olduğu belirtildi.

TÜİK’in, haneyi dört kişiden kabul eden hesabına göre, Türkiye’deki aşırı yoksul kişi sayısı 11 milyon 879 bin 132 olarak gerçekleşti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Ocak-Haziran 2025 dönemine yönelik yoksulluk verilerini paylaştı. BirGün’den Mustafa Bildircin‘in aktardığı veriler, yürek yakan yoksulluk tablosunu bir kez daha gözler önüne serdi.

Bakanlığın verilerine göre, “Türkiye’nin uçuşa geçeceği” iddia edilen 2018 yılı itibarıyla yoksulluk uçtu. 2018 yılında 122 bin 489 olan, ailesinin yanında en temel ihtiyaçları dahi karşılanamayan ve ailesinden alınma riski bulunan çocuk sayısı, Haziran 2025 itibarıyla 171 bin 895’e ulaştı. Ailesi tarafından bakılamayan çocukların sayısında yıllara göre yaşanan değişim, yoksulluk verilerine şöyle yansıdı:

2018: 122 bin 489
2020: 129 bin 422
2022: 157 bin 248
2024: 170 bin 317
2025 (Ocak-Haziran): 171 bin 895

Aile Bakanlığı’na bağlı ekiplerin okullara yaptığı ziyaretlerde, “risk altında bulunduğu değerlendirilen” çocukların sayısı da dikkati çekti. Bakanlık ekiplerinin, okul ziyaretlerinde 64 bin 158 çocuğu sosyoekonomik açıdan risk altında olarak değerlendirdiği bildirildi.

Öte yandan açıklanan verilerle birlikte “aşırı yoksul” hane sayısı da belli oldu. 2022 yılında hayata geçirilen ve “aşırı yoksulluk sınırının altındaki vatandaşların aşırı yoksulluktan kurtarılmasını” amaçlayan Türkiye Aile Destek Programı kapsamındaki hane sayısının 2 milyon 969 bin 483 olduğu belirtildi. TÜİK’in, haneyi dört kişiden kabul eden hesabına göre, Türkiye’deki aşırı yoksul kişi sayısı 11 milyon 879 bin 132 olarak gerçekleşti.

Eğitim yaşamına ancak sosyal yardım ile devam edebilen ve sağlık hizmetlerine sosyal yardım ile erişebilen sayısı da yoksulluk verileriyle kayda geçirildi. Yoksulluk riski altındaki ailelerin çocuklarını düzenli okula göndermeleri ve düzenli sağlık kontrollerini yaptırmaları koşuluyla yapılan, “Şartlı Eğitim ve Şartlı Sağlık Yardımları” kapsamında Haziran 2025 itibarıyla 2 milyon 83 bin 353 kişiye kaynak aktarıldığı kaydedildi.

Bakanlığın verilerine göre, ilk 6 ayda milyonlarca hane, elektrik ve doğalgaz faturasını ancak sosyal yardımlar ile ödeyebildi. 2025’in ilk yarısında 3 milyon 461 bin 452 haneye elektrik tüketim desteği, 669 bin 653 haneye de doğalgaz tüketim desteği sağlandı.

Oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız olduğu tespit edilen ev sayısı da derin yoksulluğun boyutunu gün yüzüne çıkardı. Ocak ayından bu yana gerçekleştirilen taramalarda, içinde yaşam sürdürülen 10 bin 888 hanenin, “oturulamayacak derecede eski, bakımsız ve sağlıksız” olarak işaretlendiği ifade edildi.

İşsiz ve çalışmayan yurttaşların kabusu olan Genel Sağlık Sigortası (GSS) prim borcunu ödeyemeyen kişi sayısının yılın ilk 6 ayında 8 milyonu aştığı da Bakanlığın verileriyle ortaya konuldu. Ödeme gücü olmadığı için GSS primlerini ödeyemeyen, prim borcu Aile Bakanlığı’nca karşılanan kişi sayısının 8 milyon 217 bin 937 olduğu aktarıldı.

Paylaşın