Kıskançlıkla Nasıl Başa Çıkılır?

Kıskançlık, bir kişinin üçüncü bir kişiyle etkileşimleri nedeniyle başka bir kişinin sevgisini veya ilgisini kaybedeceğinden korktuğu veya kırgınlık duyduğu zaman ortaya çıkan olumsuz bir duygudur.

Haber Merkezi / Zaman zaman kıskançlık hissetmek normal olsa da, sağlıklı bir şekilde ifade edilmezse bu durum sorun haline gelebilir.

Kıskançlığın temel nedeni oldukça kişisel olabilirken, kıskançlığı sürdürebilecek bazı genel özellikler ve durumlar vardır.

Örneğin, bir kişi güvensizse, yetersiz hissediyorsa, terk edilme veya yalnızlık korkusu yaşıyorsa, düşük öz saygıya sahipse veya kendini başkalarıyla karşılaştırma eğilimindeyse kıskançlığa daha yatkın olabilir.

Kıskançlığın en yaygın belirtileri arasında kızgınlık, incinme ve güven kaybı duyguları yer alır. İlginçtir ki kıskançlığın, öfke veya üzüntüde bulabileceğiniz gibi belirgin veya tanınabilir bir yüz ifadesi yoktur.

Bunun yerine kıskançlık, öfke, üzüntü, korku ve şaşkınlık gibi çeşitli duygulardan oluşan bileşik bir duygu olarak kabul edilir.

Sağlıklı bir ilişkinin anahtarı açık ve dürüst iletişimdir. Kıskançlık duygusuyla başa çıkmak için bazı ipuçlarını şöyle sıralayabiliriz:

Derin bir nefes alın ve kıskançlığın bir duygu olduğunu, gerçek olmadığını ve bu duyguya göre hareket edip etmeme konusunda bir seçeneğe sahip olduğunuzu hatırlayın.

Kıskançlık duygusunu kabul edin ancak bunun üzerinde durmayın. Eşinizin veya arkadaşınızın sizi aldattığını hayal edip buna takılıp kalırsanız, muhtemelen hiç var olmayan şeyleri düşünmeye başlarsınız.

Kıskançlık duygusuna göre hareket ederek bir şey kazanıp kazanmayacağınızı düşünün. Çoğu zaman kıskançlık işleri daha da kötüleştirir.

İlişkilerde hiçbir şeyin garanti olmadığını kabul edin ve eşinize veya arkadaşınıza güvenemiyorsanız ilişkiyi sonlandırmayı deneyin.

İlişki içinde olduğunuz kişiyle birlikte sınırlar çizin ve her ikinizin de rahat hissettiği ve rahatsız olduğu şeyleri belirleyin.

Güvenin kazanılan bir şey değil, verilen bir şey olduğunu unutmayın.

Kıskançlık eğiliminiz hayatınızı etkilemeye başlıyorsa, ilişkinizi olumsuz etkiliyorsa veya işinizi yapmanızı veya kendinize veya başkalarına bakmanızı zorlaştırıyorsa, bir sağlık uzmanına görünmenizi öneririz.

Paylaşın

Aşk Bombardımanı Nedir? Dikkat Edilmesi Gerekenler

Aşk bombardımanı, birinin başka bir kişiyi manipüle etmek için büyük jestler kullandığı bir tür duygusal tacizdir. Aşk bombacısı sizi hediyelerle ve iltifatlarla “bombalayabilir”, ancak bu eylemler nezaketten dolayı yapılmaz.

Haber Merkezi / Bir kişi, bir arkadaşını, partnerini veya sevdiği birini kendisine bağımlı hale getirmek ve böylece ilişkiyi kontrol edebilmek için aşk bombardımanını kullanır. Aşk bombalaması genellikle başkalarına duyulan güven ve bağımlılık konusundaki güvensizliklerden kaynaklanır.

Aşk bombardımanı belirtileri kişiden kişiye değişebilir:

Sınırlar göz ardı edilir: Bir aşk bombacısı, hayır denmesinden hoşlanmaz veya sınırları dinlemez.

Sürekli olarak kontrol etmek istemesi: Sürekli iletişim kurarak, size saygı göstermeyebilir.

Sürekli övgü veya iltifat: Sizinle abartılı bir şekilde ilgilenebilir.

Gereksiz veya istenmeyen hediyeler: Bir aşk bombacısı, kendisini size kabul ettirmek için abartılı ve istenmeyen hediyeler için ödeme yapabilir.

Abartılı aşk sözleri: Bir aşk bombacısı, gerçek olamayacak kadar abartılı sözlerle siz sevdiğini söyleyebilir.

Aşk bombardımanı, sağlıksız bir ilişkinin işaretidir. Davranış manipülatiftir ve duygusal olarak taciz edicidir. Aşk bombardımanı, genellikle birinin başka birisini kontrol etmek amacıyla kullanıldığı bir taciz taktiğidir.

Birisinin size aşk bombası attığını düşünüyorsanız içgüdülerinizi dinleyin. Aşk bombardımanı davranışlarıyla başa çıkmak ve sağlıklı sınırlara bağlı kalmak biraz zaman alabilir, ancak bir ilişkiyi kurtarabilir.

Paylaşın

Demansın Erken Uyarı İşaretlerini Nasıl Tanıyabiliriz?

Herkes zaman zaman unutkanlık yaşar. Cüzdanınızı kaybedebilir, sevdiğiniz birini doğum gününde aramayı unutabilir veya bir odaya neden girdiğinizi hatırlamakta zorluk çekebilirsiniz; bunların hepsi stresli veya yeterince uyuyamıyorsanız başınıza gelebilir.

Haber Merkezi / Ancak yaşlandıkça beyniniz de yaşlanır ve bu da hafızanızda boşluklar oluşturma riskini artırır. Hafızanızdaki değişiklikler yaşam kalitenizi etkilemeye başlıyorsa, bunamanın erken uyarı işaretlerini yaşıyor olabilirsiniz.

Demans (Bunama), hafızayı, düşünmeyi, yargılamayı ve günlük görevleri yerine getirme yeteneğini etkileyen nörolojik (beyinle ilgili) durumlar için kullanılan bir şemsiye terimdir.

Demansın yaşlanmanın normal bir parçası olmadığını belirtmekte fayda var. Yaşlandıkça bazı ayrıntıları unutmak normal olsa da, demans çok daha fazla unutmaya neden olur.

Günlük hayatı etkileyen unutma: Bunamanın belirgin uyarı işaretlerinden biri, yeni öğrendiğiniz bilgileri unutmanız ve daha sonra hiç hatırlamamanızdır: Yeni anılar oluşturmada zorluk çekme, ev adresiniz, telefon numaranız veya eşinizin adı gibi önemli bilgileri unutma, almanız gereken ilaçların veya gitmeniz gereken randevuları kaybetme gibi…

Planlama ve problem çözmede zorluk: Plan yapma, talimatları takip etme ve günlük sorunları çözme demansla daha zor hale gelebilir: Faturaları ödemeyi unutma, okuma veya oyun oynama gibi aktivitelere konsantre olmada zorluk, haritadaki talimatları veya yemek kitabındaki tarif talimatları takip edememe gibi…

Tanıdık görevleri tamamlamada sorun: Demans, günlük rutininize bağlı kalmanızı ve aşina olduğunuz görevleri bitirmenizi zorlaştırabilir: Telefonu veya uzaktan kumandayı kullanma, yemek hazırlama, bir mağazaya gitme, giyinme veya dişleri fırçalama, hobilerle ilgilenme gibi…

Zaman ve tarihi unutma: Demansla birlikte zaman bulanıklaşmaya başlar: Bir yere nasıl gittiğinizi hatırlamama, başkasının evine kendi eviniz olduğunu düşünerek girmeye çalışma, kış olduğunu sanmak ama aslında yaz gibi…

Görme ve uzamsal yeteneklerdeki değişiklikler: Yaşlandıkça, yakını görememek veya katarakt gibi bazı görme değişikliklerinin olması normaldir. Ancak bunamayla ilişkili görme sorunları daha ciddi olabilir. Bunun nedeni, beyin dokusunun doğrudan gözlere bağlı olmasıdır. Bunama beyin hücrelerinize zarar verdiği için, görüş ve mekansal yönelim de tehlikeye girebilir.

Sonuç olarak şu değişiklikleri fark edebilirsiniz: Kelimeleri okumada sorun, yürümekte zorluk, mesafeyi veya bir şeyin bir diğerinden ne kadar uzakta olduğunu anlamada zorluk, iki renk arasındaki farkı anlayamama, sık sık bir şeyleri düşürmek veya eşyalara takılma gibi…

Konuşurken veya yazarken kelimeleri unutmak: Demansınız varsa iletişim zorlaşabilir. İletişim sorunları şunlara yol açabilir: Ne söylediğini unutma, cümlenin ortasında konuşmayı bırakma, birden fazla kez tekrarlama, başka birinin ne söylediğini anlamakta zorlanma, bir kelimenin anlamını yanlış hatırlama, anlam ifade etmeyen kelimeler söyleme gibi…

Sık sık eşyaları kaybetme: Bunama ile ilişkili unutma, eşyaları kaybetmenizi ve onları tekrar bulamanızı zorlaştırabilir: Telefonu veya kitabını bir odada bırakmak ve adımları geri izleyememe, saati veya mücevherleri buzdolabına koyma, gereksiz veya kırık eşyaları toplama gibi…

Karar verme yeteneği: Karar verme yeteneği genellikle bunama ile azalır: Tuvaleti kullandıktan sonra elleri yıkamama, evcil hayvana bakmayı unutma, kalabalık bir caddede yolun karşısına geçmeye çalışma, fırtınalı havalarda şort veya atlet giyme gibi…

İlişkilerden ve aktivitelerden çekilme: Aile ve arkadaşlarla toplantılardan kaçınma, hobilere olan ilginin kaybolması, yürüyüşe çıkmayı atlama, haberleri takip edememe gibi..

Duygusal ve davranışsal değişiklikler: Demans sadece düşüncelerinizi etkilemez. Hissetme veya davranış biçimlerinde de değişiklikler yaygındır: Hızlı ruh hali değişimleri, kolayca üzülme, sinirlenme veya tedirgin olma, kaygı veya depresyon belirtileri yaşama, başkalarına karşı korkak veya şüpheci olma, geceleri uyku kaybı veya gün içinde aşırı yorgunluk, olmayan şeyleri hayal etme veya görsel halüsinasyonlar görme gibi…

Paylaşın

Depresyon Genetik Midir, Ailede Depresyon Geçmişi Varsa Ne Yapılmalı?

Ebeveynleriniz veya kardeşiniz depresyon geçirdiyse, belki siz de depresyon geçireceğinizden endişe ediyorsunuz. Ya da belki de depresyon geçirdiğiniz için çocuğunuza da bu durumu geçireceğinizden endişe ediyorsunuz.

Haber Merkezi / Durum ne olursa olsun, kendinizi şu soruyu sorarken bulabilirsiniz: Depresyon genetik midir?

Depresyon kalıtsal olabilir. Aileler ve ikiz kardeşler üzerinde yapılan bazı çalışmalar, genetik faktörlerin büyük bir etken olabileceğini, bazı çalışmalar da geni aktaran ebeveynin cinsiyetinin depresyonun ne kadar şiddetli olacağını etkileyebileceğini ortaya koydu.

Depresyonu olan bir ebeveyni veya kardeşi olan kişilerin, depresyona yakalanma olasılığının iki ila üç kat daha fazla olduğu belirtiliyor. Ancak depresyonun kesin bir kalıtım örüntüsüne sahip olduğu söylenemez.

Depresyonun nedenleri

Depresyon birçok faktörden kaynaklanabilir: Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkiler.

Biyolojik nedenler: Bazıları için depresyon biyolojik olabilir; yani bu durumu miras almışlardır.

Bazı fiziksel sağlık sorunları olan kişiler depresyona daha yatkın olabilir. Kadınların depresyona yakalanma olasılığı erkeklerden daha fazladır.

Psikolojik ve sosyal nedenler: Hem psikolojik hem de sosyal faktörler, depresyon riskine katkıda bulunabilirler.

Ebeveynler, çocuklar ve depresyon

Depresyonu olan ebeveynler, çocuklarının depresyon gelişiminde genetiğin ötesinde doğrudan rol oynayabilir.

Ailenizde depresyon geçmişi olan varsa ne yapmalısınız?

Aile geçmişi depresyon riskine birden fazla şekilde katkıda bulunabileceğinden, bu rahatsızlığın teşhisi konmuş aile üyeleriniz olup olmadığının farkında olmanız önemlidir.

Yapabileceğiniz ilk şey, kendi ruh halinize dikkat etmektir. Bir ruh hali günlüğü tutmak, ruh halinizi zaman içinde takip etmenize yardımcı olabilir ve ayrıca duygularınızı etkileyen şeyleri size gösterebilir.

Normal ruh halinizin nasıl olduğunu anlamak ve her türlü değişikliğe uyum sağlamak çok önemlidir. Ruh halinizde küçük bile olsa bir değişiklik fark ederseniz yardım almayı düşünebilirsiniz. Güvendiğiniz bir aile üyesi veya arkadaşınızla, ayrıca bir sağlık uzmanıyla konuşmayı düşünebilirsiniz.

Ayrıca, depresyonlu aile üyelerinin nasıl tedavi edildiği ve bu tedaviye nasıl yanıt verdiklerini bilmek önemli olabilir. Daha önce depresyonlu aile üyeleri için faydalı olan ilaçlar, depresyon teşhisi konulduğunda sizin tedaviniz için de düşünülebilir.

Paylaşın

Cinsel Performans Kaygısı Nedir, Nasıl Başa Çıkılır?

Cinsel performans kaygısı, cinsel ilişki öncesinde veya sırasında yoğun korku veya endişeye neden olan bir kaygı biçimidir. Cinsel performans kaygısı herkesi etkileyebilir, ancak erkeklerde daha yaygındır.

Haber Merkezi / Cinsellikle ilgili kaygı, partnerinizle ilişki yaşamanızı imkansız hale getirebilir ve duygusal ilişkinizi dahi zorlayabilir. Cinsel performans kaygısı, ayrıca erektil disfonksiyon gibi diğer cinsel bozukluklara da yol açabilir.

Neyse ki, cinsel performans kaygısını aşmanın birkaç yolu var.

Cinsel performans kaygısının belirtileri

Erkeklerde: Cinsel ilişki sırasında orgazm olamama, erken boşalma, geç boşalma, erektil disfonksiyon

Kadınlarda: Cinsel ilişki sırasında orgazm olamama, vajinal kuruluk, acılı seks.

Cinsel performans kaygısına ne sebep olur?

Partnerinizin cinsel beklentileri konusunda endişe duymak,
Cinsel ilişki sırasında ne kadar erkeksi veya kadınsı göründüğünüz konusunda endişe duymak,
Özgüven eksikliği,
Partnerinize karşı fiziksel veya duygusal olarak çekim hissetmemek,
Cinsel travmayla ilgili korkular.

Stres ve kaygı cinsel performansı tam olarak nasıl etkiler?

Stresli veya kaygılı olduğunuzda, vücudunuz daha fazla stres hormonu kortizol üreterek stres tepkisini başlatır. Kortizol seviyesi yükseldiğinde, cinsellik hormonu testosteron seviyesi düşer, cinsel isteğinizi veya libidonuzu azaltır. Erkeklerde düşük testosteron aynı zamanda erektil disfonksiyonla da bağlantılıdır.

Cinsel performans kaygısı ilişkileri nasıl etkiler?

Cinsel performans kaygısı nedeniyle oluşan cinsel ilişki eksikliği, ilişkinin duygusal yapısına da zarar verebilir. Çalışmalar, daha yüksek oranda cinsel aktivitede bulunan çiftlerin daha fazla yakınlık kurduğunu göstermektedir.

Cinsel ilişkiye girmemek veya cinsel ilişkiden zevk alamamak, partnerlerin daha az bağlı ve yakın hissetmelerine neden olabilir. Sonuç olarak, partneriniz, onları arzulamadığınız veya umursamadığınız için yakınlıktan kaçındığınızı hissedebilir.

Cinsel performans kaygısıyla nasıl başa çıkılır?

Tetikleyicilerinizi belirlemek ve kaygıdan kurtulmanın yollarını bulmak, genellikle cinsel hayatınızı etkileyen olumsuz düşünce ve hislerle nasıl başa çıkacağınızı bilmeyle ilgilidir.

Partnerinizle konuşmak, cinsel performans kaygısıyla başa çıkmanıza yardımcı olabilir. Açık iletişim, partnerlerin cinsel ilişkiyle ilgili duygularını daha iyi anlamalarına yardımcı olabilir.

Partneriniz ayrıca, beden imajınız veya performans endişeleriniz gibi cinsel olarak göstermenizi engelleyen yanlış, önyargılı düşünceler hakkında içgörüler sunabilir.

Cinselliğin mükemmel olmadığını kabul etmek veya cinsel ilişki öncesine daha fazla zaman ayırmak da yakınlığı artırmaya yardımcı olabilir.

Paylaşın

Kas Spazmı Nedir Nasıl Önlenir?

Kas spazmı (kramplar) aniden ortaya çıkar ve birkaç saniyeden birkaç dakikaya kadar sürebilir. Spazm genellikle kendiliğinden geçer, bu yüzden tedaviye ihtiyaç duyulmaz.

Haber Merkezi / Ancak kasın daha iyi hissetmesini sağlamak ve bir daha kas spazmı olmasını önlemek için yapılabilecekler vardır.

Kas spazmı, ani ve yoğun bir ağrıya neden olabilir. Kaslar, sanki bir düğümdeymiş gibi çok sıkı hissedilecektir. Kaslara dokunduğunuzda bu sertliği fark edebilirsiniz.

En çok bacak kaslarını, özellikle de baldır kaslarını etkileyen kas spazmlarının ağrısını, geçtikten sonra bile günlerce hissedebilirsiniz.

Kas spazmlarına ne sebep olur?

Kas spazmlarının yaygın nedenlerinden biri, egzersiz nedeniyle kasın aşırı kullanılması veya yaralanmasıdır. Bir diğer önemli neden susuz kalmak. Özellikle egzersiz sırasında yeterli oranda su alınmaması sırasında sıklıkla görülür.

Kas spazmları ayrıca vücudun potasyum ve kalsiyum gibi temel elektrolitler açısından düşük olduğunda meydana gelebilir. Streste boyun kaslarında kasılmalara neden olabilir.

Kas spazmlarından nasıl kurtulursunuz?

Kas spazmları son derece ağrılı olsalar da genellikle 10 dakika veya daha kısa bir süre içinde kendiliğinden geçer. Ancak spazm sonrası daha iyi hissetmek istiyorsanız deneyebileceğiniz şeyler var:

Eğer egzersiz yapıyorsanız, aktivitenizi durdurup, etkilenen kası esneterek ve masaj yaparak spazmı veya krampın ağrısını en aza indirebilirsiniz. Ayrıca gergin kasa soğuk veya ılık tampon uygulayabilirsiniz.

Kas spazmları nasıl önlenir?

Kas spazmlarını önleyebilirsiniz. Özellikle egzersiz yaparken, yeterli şekilde su içtiğinizden emin olun. Egzersize başlamadan önce esnemeyi unutmayın. Ayrıca daha fazla potasyum almak için muz veya portakal suyu tüketebilirsiniz.

Geceleri kas spazmları yaşıyorsanız, yatmadan önce esneme yapın. Bu gece yaşadığınız kas kramplarını önleyebilir.

Spazmları önlemeye yardımcı olabilecek ilaçlar da mevcuttur, ancak bunların etkinliği değişir ve yan etkilere neden olabilirler, bu nedenle bu ilaçları kullanmadan önce bir sağlık uzmanına danışmanız önerilir.

Paylaşın

Sandhoff Hastalığı Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Sandhoff hastalığı nadir görülen bir lizozomal depolama hastalığıdır. Sinir hücrelerinin yıkımına (nörodejenerasyon) neden olur. Bu, düşünme ve hareket etmede sorunlara yol açar. Sandhoff hastalığı, HEXB genindeki zararlı değişikliklerden kaynaklanır.

Haber Merkezi / Bu gendeki zararlı değişiklikler, hücrenin geri dönüşüm merkezlerindeki (lizozomlar) iki enzimin miktarının azalmasına neden olur. Bu enzimler olmadan, belirli yağlar (lipitler) sinir hücrelerinde büyük miktarlarda birikir. Bu, beyne ve omuriliğe (merkezi sinir sistemi) zarar verir. Sandhoff hastalığı, Tay Sachs hastalığına çok benzer.

İnfantil Sandhoff Hastalığı: Sandhoff hastalığının en yaygın türü, bebeklikte hızla ilerleyen zihinsel ve motor gerilemeye neden olur. Yaşamın ilk altı ayında, Sandhoff hastalığı olan bebekler güçsüzlük yaşarlar. Dönme, oturma ve emekleme gibi becerilerini kaybederler. Ayrıca beslenme konusunda sorun yaşayabilirler, ani yüksek seslere aşırı tepki verebilirler, gecikmiş konuşma, erken körlük, nöbetler, kalp üfürümü ve sürekli gergin kaslar (spastisite) yaşayabilirler.

Bir doktor gözün arkasında kırmızı noktalar (makulanın kiraz kırmızısı noktaları) ve sinir sisteminde hasar olduğunu gösteren ayağın anormal bir refleksini (Babinski refleksi) fark edebilir. Sandhoff hastalığının diğer belirtileri arasında büyük bir kafa (makrosefali) ve benzersiz yüz hatları yer alabilir. Sandhoff hastalığının bu formuna sahip bebekler genellikle 2-5 yıldan fazla yaşamazlar.

Juvenil ve Yetişkin Sandhoff Hastalığı: Sandhoff hastalığı daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde de görülebilir. Bu bireyler, infantil Sandhoff hastalığına göre daha yavaş bir zihinsel ve motor gerileme yaşarlar. Semptomların başlangıcı ve şiddeti değişebilir.

Daha geç başlayan Sandhoff hastalığının belirli bir semptomu, kol, bacak ve kalça kaslarını etkileyen kas güçsüzlüğüdür. Diğer semptomlar arasında kas kaybı (kas atrofisi), denge sorunları, kontrol edilemeyen kas kasılması (distoni), istemsiz bedensel işlevleri kontrol eden sinirlerde hasar (otonomik nöropati), entelektüel işlev kaybı (bilişsel işlev bozukluğu), psikiyatrik hastalık ve bunama bulunur.

Sandhoff hastalığı, HEXB adı verilen bir gendeki zararlı mutasyonlardan kaynaklanır . Bu gen mutasyonları, iki önemli enzimin miktarının azalmasına neden olur: beta-heksosaminidaz A ve beta-heksosaminidaz B. Bu enzimler, hücrenin geri dönüşüm merkezlerinde (lizozomlar) bulunur ve görevleri, GM2 gangliosidleri ve globosidleri adı verilen yağlı maddeleri parçalamaktır. Sandhoff hastalığının belirtileri, bu yağların (lipidlerin) beyinde ve sinir hücrelerinde zararlı miktarlarda birikmesi nedeniyle ortaya çıkar. Bu, beyne ve omuriliğe (merkezi sinir sistemi) zarar verir.

Sandhoff hastalığı otozomal resesif bir desenle kalıtılır. Resesif genetik bozukluklar, bir birey her iki ebeveyninden de çalışmayan bir gen miras aldığında ortaya çıkar. Bir birey hastalık için bir çalışan gen ve bir çalışmayan gen alırsa, kişi hastalık için taşıyıcı olacaktır, ancak genellikle semptomlar göstermeyecektir.

Taşıyıcı ebeveynlerden ikisinin de çalışmayan geni geçirmesi ve dolayısıyla etkilenen bir çocuğa sahip olması riski her hamilelikte %25’tir. Ebeveynler gibi taşıyıcı olan bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %50’dir. Bir çocuğun her iki ebeveyninden de çalışan genler alma şansı %25’tir. Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır.

Sandhoff hastalığı genellikle beta-heksosaminidaz A ve beta-heksosaminidaz B enzimlerinin aktivitesinin test edilmesiyle (enzim testleri) teşhis edilir. Sandoff hastalığı olan kişilerde her iki enzimin aktivitesi azalmıştır veya yoktur. Tanıyı doğrulamak için genetik test kullanılır.

Sandhoff hastalığının şu anda bir tedavisi yoktur. Yönetim semptomlara dayanır ve çoğunlukla destekleyicidir. Destekleyici tedavi, uygun beslenme ve hidrasyonun sağlanmasını, hava yolunun açık tutulmasını ve antikonvülzanlarla nöbet kontrolünü içerir.

Paylaşın

Schimke İmmüno Osseöz Displazi Nedir? Belirtileri, Nedenleri, Teşhisi, Tedavisi

Schimke immüno osseöz displazi (SIOD), otozomal resesif bir desende kalıtılan multisistemli bir hastalıktır. Genellikle ilk olarak büyüme yetersizliği ile kendini gösterir. Hastalığın diğer özellikleri genellikle büyüme yetersizliğinin sonraki değerlendirmesinde fark edilir veya sonraki yıllarda gelişir.

Haber Merkezi / Klinik özelliklerin ciddiyetine ve başlangıç ​​yaşına göre, SIOD infantil veya şiddetli erken başlangıçlı bir form ve juvenil veya daha hafif geç başlangıçlı bir form olarak ayrılmıştır. Erken başlangıçlı etkilenen bireyler şiddetli semptomlar gösterir ve ortalama ölüm yaşı 9,2 yıldır. Bu bireyler felç, şiddetli fırsatçı enfeksiyonlar, kemik iliği yetmezliği, böbrek yetmezliği komplikasyonları, konjestif kalp yetmezliği ve belirtilmemiş akciğer hastalığı nedeniyle ölmüştür.

Öte yandan, daha hafif hastalığı olanlar semptomatik olarak tedavi edilirse beşinci on yıla kadar hayatta kalmıştır. Ancak, semptomların ciddiyeti ve başlangıç ​​yaşı her zaman hayatta kalmayı tahmin etmez çünkü erken başlangıçlı hastalığı olanların birkaçı üçüncü ve dördüncü on yıla kadar hayatta kalmıştır. SIOD’un çoklu semptomları ve bunların göreceli sıklığı tabloda listelenmiştir. Semptomlar daha sonra etkilenen organ sistemine göre tartışılmıştır.

Fiziksel Özellikler: Etkilenen bireylerin çoğu belirgin fiziksel özelliklere sahiptir. Bunlar arasında ince saçlar (%60), ince üst dudak, geniş, alçak burun köprüsü (%68), soğan biçimli burun ucu (%83) ve orantısız şekilde kısa boy (%98) bulunur. Ek özellikler arasında lomber omurganın aşırı içe doğru eğriliği (lomber lordoz, %84), çıkıntılı karın ve gövdede ve ara sıra boyun, yüz, kollar ve bacaklarda hiperpigmente maküller (%85) bulunur. Daha az yaygın fiziksel özellikler arasında dişlerin olmaması veya küçük olması ve kornea opaklıkları (%19) bulunur.

Büyüme ve İskelet Sistemi: SIOD’un genellikle ilk belirgin belirtisi olan büyüme geriliği, normal büyüme hormonu üretimine rağmen ortaya çıkar ve büyüme hormonu takviyesiyle düzeltilmez. Etkilenen bireylerin çoğunda büyüme geriliği doğumdan önce başlar ve doğumdan sonra da devam eder; ancak, etkilenen bazı çocukların normal doğum boyları ve ağırlıkları vardır ve büyüme gerilikleri doğumdan sonra fark edilir (aralığı: 0 ila 13 yıl, ortalama: 2 yıl). Yetişkinliğe kadar hayatta kalanların boyları erkeklerde 136-157 cm ve kadınlarda 98,5-143 cm idi.

Kısa boy genellikle iskelet büyüme bozukluğu olan spondiloepifiz displazisinden (%86) kaynaklanır; böbrek yetmezliğinin bir komplikasyonu olarak ortaya çıkmaz. SIOD’lu hastaların antropometrik özellikleri, özellikle ortanca bacak uzunluğu ve oturma yüksekliği açısından, diğer kronik böbrek hastalığı formlarına sahip hastalarınkinden belirgin şekilde farklıdır. Omurga ve kalça eklemi en ciddi şekilde etkilenir.

Radyolojik anormallikler arasında oval veya hafifçe düzleşmiş vertebral gövdeler, küçük ve lateral olarak yer değiştirmiş femurlar (uyluk kemiği) ve sığ anormal asetabular fossalar (kalça yuvaları) bulunur. Daha az sıklıkta görülen iskelet sorunları arasında lordoz, kifoz ve skolyoz (omurganın anormal eğrilikleri) ile osteopeni (azalmış kemik mineral yoğunluğu) ve dejeneratif kalça hastalığı bulunur. Birçok hasta kalça protezi gerektirmiştir.

Endokrin Sistem: SIOD’lu bireylerin yaklaşık %42’sinde tiroid fonksiyonu azalmıştır. Ancak bugüne kadar, zayıf tiroid fonksiyonu klinik semptomlara (subklinik hipotiroidizm) neden olmamıştır. Tiroid hormonu takviyesi alanlar arasında, tiroid hormonu seviyelerinin düzeltilmesi SIOD’un diğer semptomlarını hafifletmemektedir.

Böbrek Sistemi: Bildirilen etkilenen tüm bireylerde sonunda böbrek fonksiyon bozukluğu gelişmiştir. Böbrek hastalığı, idrarda protein kaybının giderek kötüleşmesiyle karakterizedir ve en sonunda böbrek yetmezliği ile sonuçlanır. İlerleyen böbrek hastalığı immünosüpresan tedaviye yanıt vermez. Böbrek fonksiyon bozukluğu tanısı genellikle büyüme yetersizliği tanısıyla eş zamanlı olarak veya tanıdan sonraki beş yıl içinde yapılır.

Diyaliz veya böbrek nakli gerektiren böbrek yetmezliği genellikle sonraki 11 yıl içinde gelişir, ancak ilerleme hızı büyük ölçüde değişir. Böbrek hastalığı yüksek tansiyona ve yüksek kan kolesterolü ve lipid seviyelerine neden olduğundan, teori SIOD’un vasküler hastalığını vurguladığıdır; ancak böbrek nakli aterosklerozun ilerlemesini engellemez. Tek bir böbreğin görülme sıklığı etkilenmemiş popülasyona göre daha yüksek olabilir ve bu böbrek yetmezliğinin daha hızlı başlamasıyla ilişkilidir.

Kardiyovasküler sistem: SIOD hastalarının yarısında aterosklerozun klinik belirtileri gelişir. Başlangıç ​​genellikle erken çocukluk dönemindedir ve amansızca ilerler. Hastalık böbrek veya kemik iliği nakli veya kolesterol düşürücü ilaçlarla ortadan kaldırılmaz, ancak kolesterol düşürücü ilaçlar ve böbrek nakli yüksek tansiyon ve yüksek kan lipid ve kolesterol seviyeleri gibi faktörleri hafifleterek ilerlemeyi yavaşlatabilir. SIOD dokusunun içsel bir kusurundan kaynaklanan aterosklerozla tutarlı olarak, vasküler hastalık nakledilen böbreklerde tekrarlamaz.

Aterosklerozun yanı sıra, otopside arteriyel iç elastik tabakanın ayrılması ve yıpranması ve arteriyel duvarların kas tabakasının kalınlaşması bulunmuştur. İkinci bulgu yüksek tansiyonun bir komplikasyonu veya kan damarlarındaki içsel bir kusur olabilir. Birkaç hastada ayrıca subaort stenozu gelişmiştir, bir hastada şiddetli biküspit aort stenozu, bir hastada ise aritmojenik sağ ventrikül kardiyomiyopatisine benzeyen yaygın yağlı infiltrasyon vardır.

Merkezi sinir sistemi (MSS): Merkezi sinir sistemi hem çoklu gelişimsel hem de iskemik değişiklikler gösterir. Gelişimsel kusurlar arasında heterotopi, düzensiz korteks kalınlığı, eksik giral oluşum, korteks katmanlarının zayıf tanımı ve hamartia gibi anormal nöronal göçü düşündüren beyin malformasyonları bulunur. Ek olarak, ergen ve yetişkin hastalarda çok az nöral progenitör (kök hücre) bulunur. Bu malformasyonlara rağmen, çoğu SIOD hastası beyin kan tedarikinin azalmasından (serebral iskemi) kaynaklanan semptomların başlangıcına kadar normal sosyal, dil, motor ve bilişsel gelişime sahiptir.

Beyin iskemisi, beynin belirli bir bölgesinin kan akışını geçici veya kalıcı olarak bozabilir ve böylece geçici (geçici iskemik ataklar %47) veya kalıcı (felçler %44) işlev bozukluğuna neden olabilir. Beyin iskemik atakları ve felçler genellikle yüksek doz steroidlerin uygulanması gibi kan basıncındaki akut değişikliklerle tetiklenir. İskemik değişiklikler arasında nöron ve miyelin kaybı, gliozis (yara izi), beyin atrofisi ve serebellum atrofisi de dahil olmak üzere enfarktüslü bölgelerin dejenerasyonu bulunur. Muhtemelen beyin iskemisi ve aterosklerozun bir komplikasyonu olarak, hastaların birkaçı aynı zamanda Moyamoya hastalığını da gösterir.

SIOD hastalarında yaygın görülen bir diğer nörolojik özellik şiddetli migren benzeri baş ağrılarıdır (%60). Baş ağrılarının nedeni hala bilinmemektedir ancak genel popülasyondaki migren benzeri baş ağrılarından daha şiddetli olma eğilimindedirler ve anti-migren ilaçlarına dirençlidirler. Bir hastada geri dönüşümlü serebral vazokonstriksiyon sendromundan şüphelenildi.

Pulmoner sistem: Birkaç hasta pulmoner emboli, pulmoner hipertansiyon ve akciğer hastalığı gibi pulmoner komplikasyonlardan öldü. Otopsi ile tanımlanan akciğer anormallikleri arasında hava yolu (bronşiyal) düz kaslarının yaygın kalınlaşması (hiperplazi), gaz değişim bölgelerinin (alveoller) genişlemesi (amfizematöz değişiklikler) ve pulmoner arter düz kaslarının yaygın hiperplazisi yer alır. Son bulgu bazı hastalarda gözlenen pulmoner hipertansiyonu açıklayabilir.

Hematopoietik ve Bağışıklık Sistemleri: Etkilenen bireylerin hemen hemen hepsinde bir miktar kan hücresi eksikliği vardır. Bağışıklıkta önemli bir rol oynayan beyaz kan hücrelerinin bir alt grubu olan T lenfosit eksikliği en yaygın olanıdır (%97) ve genellikle doğumda mevcuttur. Bağışıklık sisteminin birçok yönünü düzenleyen CD4 T hücrelerinde ve virüslerin kontrolünde önemli olan CD8 T lenfositlerinde azalmalar tipiktir.

Ancak, T lenfosit eksikliğine ek olarak, hematopoietik bozukluk diğer kan hücresi soylarından herhangi birini veya hepsini içerebilir. Bu hematopoietik hücre eksiklikleri, kemik iliği tarafından bu hücrelerin üretiminin azaldığını yansıtır ve etkilenen bireyler, ilaç tedavisinin bir yan etkisi olarak kanda hematopoietik hücre seviyelerinin azalmasına etkilenmeyen bireylere göre daha yatkındır. Etkilenen bireyler ayrıca, nötrofillerin kemik iliği üretimini artırmak için G-CSF tedavisinin ve kemik iliği üretimini veya kırmızı kan hücresi öncüllerini artırmak için eritropoietin tedavisinin etkilerine daha az duyarlıdır.

Bağışıklık yetersizlikleri nedeniyle, etkilenen bireyler fırsatçı mantar, viral ve bakteriyel enfeksiyonlar için artmış bir riske sahiptir. Ayrıca daha şiddetli enfeksiyon riskleri de artmıştır. Bağışıklık yetersizliği ayrıca otoimmün kan hastalıkları gibi bağışıklık düzensizliği bozukluklarıyla da ilişkilidir.

Üreme sistemi: Birkaç SIOD hastası cinsel olgunluğa ulaşmıştır ve bu olgunluğa ulaşanların hiçbiri daha sonra çocuk sahibi olmamıştır. Ancak, yetişkinliğe kadar hayatta kalan hastalar ikincil cinsel özellikler geliştirmiştir ve kadınların adet döngüleri vardır. Etkilenen iki erkeğin otopsisi, sperm üretiminin değişen derecelerde etkilendiğini ortaya koymuştur. Bir hastada, testislerde interstisyel fibroz ve sperm yokluğu (azoospermi) görülürken, diğerinde daha az interstisyel fibroz ve bir miktar sperm üretilmiştir.

SIOD, otozomal resesif bir desenle kalıtılır. Resesif genetik bozukluklar, bir birey her iki ebeveyninden de anormal bir gen miras aldığında ortaya çıkar. Bir birey hastalık için bir normal gen ve bir anormal gen alırsa, kişi hastalık için taşıyıcı olacaktır, ancak genellikle semptomlar göstermeyecektir. Taşıyıcı iki ebeveynin her ikisinin de anormal geni geçirmesi ve dolayısıyla etkilenen bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %25’tir. Ebeveynler gibi taşıyıcı olan bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %50’dir. Bir çocuğun her iki ebeveyninden de normal genler alma şansı %25’tir. Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır.

Kromatinin swi/snf ile ilişkili, matrisle ilişkili, aktin bağımlı düzenleyicisi olan alt aile a benzeri 1 ( SMARCAl1 ) genindeki iki mutasyon, SIOD ile klinik olarak teşhis edilen bireylerin %50 ila %60’ında bulunur. SMARCAL1’de tespit edilebilir mutasyonu olmayan bireylerde hiperpigmente maküller ve lenfopeni sıklığı daha düşük ve bilişsel bozukluk sıklığı daha yüksektir. Bu, başka bir genetik nedene bağlı olarak ince bir şekilde farklı bir bozukluğa veya SIOD’a sahip olabileceklerini düşündürmektedir.

SMARCAL1’de tanımlanan mutasyonlar, SIOD’un kodlanmış proteindeki işlev kaybından kaynaklandığını düşündürmektedir. Bu mutasyonlar gen delesyonlarının yanı sıra anlamsız, çerçeve kayması, ekleme ve anlamsız mutasyonları da içerir. SMARCAL1’deki mutasyonların başka herhangi bir hastalığa neden olduğu bulunmamıştır.

Etkilenen bir hastanın kardeşi hariç, SMARCAL1’de iki mutasyonu olan tanımlanmış tüm hastalarda SIOD vardı ve test edilen etkilenmemiş kardeşlerin hiçbirinde iki mutasyon yoktu. İki mutasyonu olan asemptomatik çocuk ilk tanımlandığında 2 yaşındaydı ve daha sonra semptomlar geliştirebilir.

Kapsamlı analizlere rağmen, belirli SMARCAL1 mutasyonları ile semptomların şiddeti veya sonuç arasında öngörülebilir bir ilişki yoktur . Bu, SIOD’un SMARCAL1 mutasyonları ile çevresel, genetik ve epigenetik faktörler arasındaki etkileşimin sonucu olduğu fikrine yol açmıştır.

SMARCAL1 geni, DNA onarımında ve DNA stres yanıtında rol oynayan, durmuş DNA replikasyon çatallarını aktive etmede ve tek sarmallı DNA’yı çift sarmallı DNA’ya yeniden bağlamada rol oynayan SMARCAL1 enzimini kodlar. Doku kültürü hücrelerindeki SMARCAL1 eksikliği ayrıca kromozomların uçlarındaki telomer DNA’sının normal replikasyonunu da bozar.

İki SMARCAL1 mutasyonu nedeniyle SMARCAL1 eksikliği olan bazı SIOD hastalarında yapılan son çalışmalar, T hücreleri de dahil olmak üzere beyaz kan hücrelerinde önemli ölçüde kısalmış telomerler bulmuştur. SMARCAL1 eksikliği, gen ifadesinde rastgele olmayan, genel değişikliklere neden olur ve gen ifadesindeki değişiklikler arterioskleroz, böbrek hastalığı ve immün yetmezliğe neden olur. Arterioskleroz, elastinin azalmış ifadesinin bir sonucu gibi görünmektedir.

Böbrek hastalığı, WNT ve NOTCH yollarının aşırı ifadesinden ve aktivitesinden kaynaklanmaktadır. T hücresi eksikliği, IL7 reseptör alfa zinciri ifadesinin eksikliğinden kaynaklanır ve IL7R promotorünün hipermetilasyonu ve kısalmış telomer uzunluğu ile ilişkilidir. Gen ifadesindeki bu değişiklikler, replikasyon çatalının durması ve çökmesiyle ilişkili epigenetik işaretlerdeki değişikliklerden kaynaklanabilir.

SIOD tanısı klinik bulgulara göre konur. En kesin tanı bulguları iskelet displazisi (spondiloepifiz displazisi), böbrek disfonksiyonu (idrar protein kaybı), T lenfosit eksikliği (özellikle naif CD4 ve CD8 T hücreleri için), dismorfik yüz özellikleri ve hiperpigmente maküllerdir. Antropometri, SIOD’u diğer kronik böbrek hastalığı formlarından ayırt etmeye yardımcı olabilir: < 0,83’lük bir oturma yüksekliği: bacak uzunluğu oranı SIOD tanısıyla tutarlıdır, oysa > 1,01’lik bir oran SIOD olmayan kronik böbrek hastalığını gösterir. Tanıyı doğrulamak için SMARCAL1 genindeki mutasyonlar için DNA testi mevcuttur.

Tedaviler, bireysel semptomların gelişmesiyle birlikte ele alınacak şekilde seçilir. Böbrek nakli böbrek hastalığını etkili bir şekilde tedavi eder ve kemik iliği nakli immün yetmezliği ve diğer hematolojik anormallikleri etkili bir şekilde tedavi eder. Pentoksifilin, asetilsalisilik asit, dipiridamol, varfarin ve heparin gibi kan inceltici ilaçlar aterosklerotik arterlerdeki kan akışını geçici olarak iyileştirebilir ancak serebral iskemiden kalıcı bir rahatlama sağlamaz. Asiklovir ve bazı antibakteriyel ajanlarla tedavi, fırsatçı enfeksiyonların önlenmesi veya sıklığının azaltılması için faydalı olmuştur. Kalça protezi dejeneratif kalça hastalığını etkili bir şekilde tedavi eder.

Paylaşın

Schindler Hastalığı Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Schindler hastalığı, lizozomal enzim alfa-N-asetilgalaktozaminidazın (alfa-NAGA veya alfa-galaktozidaz B) yetersiz aktivitesiyle karakterize nadir görülen kalıtsal bir metabolik bozukluktur.

Haber Merkezi / Enzim kusuru, vücudun birçok dokusunda ve idrarda terminal veya preterminal N-asetilgalaktozaminil kalıntıları bulunan belirli kompleks bileşiklerin (glikozfingolipidler, glikoproteinler ve oligosakkaritler) anormal birikimine yol açar. Schindler hastalığının iki ana formu vardır – bebeklikte başlayan şiddetli bir form (tip I) ve yetişkinlikte başlayan daha hafif bir form (tip II).

Bazı araştırmacılar, tip I’den daha az şiddetli, ancak tip II’den daha şiddetli olan bir tip III Schindler hastalığı formu önermişlerdir. Schindler hastalığının spesifik semptomları ve şiddeti kişiden kişiye değişebilir. Schindler hastalığı, NAGA geninin mutasyonları nedeniyle oluşur ve otozomal resesif bir özellik olarak kalıtılır.

Schindler hastalığı, lizozomal depolama bozuklukları olarak bilinen bir hastalık grubuna aittir. Hücreler içinde, lizozomlar zarlarla bağlı küçük bölmeler veya organellerdir. Hücrelerin birincil sindirim birimleri olarak işlev görürler. Lizozomlar içindeki enzimler belirli besinleri ve hücresel artıkları parçalar veya sindirir. Bu enzimlerin düşük seviyeleri veya inaktivitesi, normalde parçaladıkları maddelerin anormal bir şekilde birikmesine yol açar, bunun sonucunda vücuttaki hücreler içindeki lizozomların büyümesi ve sayılarının artması ve depolanan içeriklerinin sızmasıyla sonuçlanır. Bu bozukluklar normal hücresel işlevi engelleyebilir ve hastalık belirtilerine neden olabilir.

Bazı araştırmacılar Schindler hastalığını üç ayrı türe ayırmıştır. Tip I, bebeklik döneminde ortaya çıkan ve nörolojik semptomlarla ilişkili olan şiddetli bir formdur. Tip II, genellikle yetişkinlikte başlayan ve varsa hafif nörolojik semptomlarla ilişkili olan daha hafif bir bozukluk formudur. Tip III, başlangıcı ve şiddeti diğer ikisinin arasında kalan bir ara formdur. Sonuç olarak, Schindler hastalığının şiddeti ve spesifik semptomları bir ailedeki hastalardan diğerine büyük ölçüde değişebilir.

Etkilenen bireylerin aşağıda tartışılan tüm semptomlara sahip olmayabileceğini belirtmek önemlidir. Etkilenen bireyler, kendi özel durumları, ilişkili semptomlar ve genel prognoz hakkında doktorları ve tıbbi ekipleriyle konuşmalıdır.

Tip I: Hastalığın klasik formu olan Schindler hastalığı tip I, bebeklikte başlar. Etkilenen çocuklar yaklaşık 9 ay ile 1 yaşına kadar normal şekilde gelişir. Daha sonra zihinsel ve kas aktivitesinin koordinasyonunu gerektiren becerilerin edinilmesinde gecikme (psikomotor gerileme) göstermeye başlayabilirler. Bu tür gelişimsel gecikmelerin yaşandığı bir dönemden sonra, etkilenen çocuklar daha önce edindikleri fiziksel ve zihinsel yetenekleri kaybetmeye başlayabilir (gelişimsel gerileme); bu tür gerileme yaklaşık 2 yaşında başlayabilir.

Etkilenen çocuklar daha sonra kas güçsüzlüğü ve azalmış kas tonusu (hipotoni); yavaş, sert hareketlerle sonuçlanan istemsiz kas spazmları (spastisite), gözlerin hizasızlığı (şaşılık); istemsiz, hızlı göz hareketleri (nistagmus); ve/veya göz sinirlerinin kademeli olarak bozulması nedeniyle görme bozukluğu (optik atrofi) gibi çeşitli nörolojik semptomlar göstermeye başlayabilir. Ayrıca kollarda, bacaklarda veya tüm vücutta kısa süreli, şok benzeri kas spazmları (miyoklonik hareketler ve grand-mal nöbetleri) yaşayabilirler.

Tip II: Schindler hastalığının erişkin başlangıçlı formunda (ayrıca Schindler hastalığı tip II veya Kanzaki hastalığı olarak da bilinir), semptomlar yaşamın ikinci veya üçüncü on yılına kadar ortaya çıkmayabilir. Schindler hastalığı tip II’nin belirgin bir semptomu, kırmızımsı küçük cilt lezyonlarına neden olan ciltteki küçük kan damarlarının (telanjiektazi) tutulumu ve anjiyokeratomlar olarak adlandırılan boynuzsu tabakasının (stratum korneum; hiperkeratoz) artmasıdır. Küçük lenf damarlarının genişlemesi, özellikle alt ekstremitelerde şişmeye (lenfödem) yol açabilir.

Anjiyokeratomlar ilk olarak tek bir bölgeyle (lokalize) sınırlı olabilir, örneğin alt gövde ve daha sonra ek yerlerde (örneğin, alt gövdeden göğüs bölgesine) ortaya çıkabilir. Bu kırmızımsı lezyonlar düz veya kabarık olabilir ve renkleri değişebilir ve kümeler halinde ortaya çıkabilir. Etkilenen bireylerde ayrıca ağız ve gözler gibi mukoza zarları gibi vücudun diğer bölgelerinde de bu lezyonlar olabilir.

Schindler hastalığı tip II olan bireylerde ayrıca hafif zihinsel bozukluk vardır, ancak Schindler hastalığı tip I ile ilişkili ciddi nörolojik komplikasyonlar görülmez. Schindler hastalığı tip II olan bireylerde ayrıca hafif kaba özellikler, kalın dudaklar, çökük burun köprüsü ve genişlemiş burun ucu gibi belirgin yüz özellikleri gelişebilir. Tıbbi literatürde baş dönmesi, işitme kaybı, kulak çınlaması (tinnitus) ve kas güçsüzlüğü gibi ek semptomlar bildirilmiştir. Hastalar ayrıca ağrı krizleri yaşayabilir. Son belirtilerin çoğunun lizozomal depolama nedeniyle olduğu düşünülmektedir.

Tip III: Schindler hastalığı tip III, bozukluğun ara bir formudur. Semptomlar daha ciddi zihinsel bozukluk, nörolojik işlev bozukluğu ve nöbetlerden konuşma ve dil gecikmeleri ve hafif otizm benzeri semptomlar gibi daha hafif nörolojik ve psikiyatrik sorunlara kadar değişebilir.

Schindler hastalığı NAGA genindeki mutasyonlardan kaynaklanır. Bu mutasyonlar otozomal resesif özellikler olarak kalıtılır. Genetik hastalıklar, babadan ve anneden alınan kromozomlardaki belirli bir özellik için mutasyonların birleşimiyle belirlenir. Resesif genetik bozukluklar, bir birey her iki ebeveynden aynı özellik için anormal bir gen miras aldığında ortaya çıkar. Bir birey bir normal gen ve bir hastalık geni alırsa, kişi hastalık için taşıyıcı olacaktır, ancak genellikle semptomlar göstermeyecektir.

Taşıyıcı ebeveynlerden ikisinin de kusurlu geni aktarması ve dolayısıyla etkilenen bir çocuğa sahip olması riski her hamilelikte %25’tir. Ebeveynleri gibi taşıyıcı olan bir çocuğa sahip olma riski her hamilelikte %50’dir. Bir çocuğun her iki ebeveyninden de normal genler alması ve o belirli özellik için genetik olarak normal olması şansı %25’tir. Risk erkekler ve kadınlar için aynıdır.

Araştırmacılar, NAGA (alfa-N-asetilgalaktosaminidaz) geninin kromozom 22’nin (22q13.2) uzun kolunda (q) bulunduğunu tespit ettiler. İnsan hücrelerinin çekirdeğinde bulunan kromozomlar, her bir bireyin genetik bilgisini taşır. İnsan vücut hücreleri normalde 46 kromozoma sahiptir. İnsan kromozom çiftleri 1’den 22’ye kadar numaralandırılır ve cinsiyet kromozomları X ve Y olarak adlandırılır.

Erkeklerde bir X ve bir Y kromozomu, kadınlarda ise iki X kromozomu bulunur. Her kromozomun “p” olarak adlandırılan kısa bir kolu ve “q” olarak adlandırılan uzun bir kolu vardır. Kromozomlar ayrıca numaralandırılmış birçok banda ayrılır. Örneğin, “kromozom 22q13.2”, kromozom 22’nin uzun kolundaki bant 13 alt bant 2’yi ifade eder. Numaralandırılmış bantlar, her bir kromozomda bulunan binlerce genin yerini belirtir.

Araştırmacılar, NAGA geninin alfa-N-asetilgalaktosaminidaz (alfa-NAGA) olarak bilinen bir enzimi üretme (kodlama) talimatları içerdiğini belirlemiştir. Schindler hastalığının üç formu da bu enzimin çok düşük seviyeleri veya yetersiz aktivitesi ile karakterizedir. Enzimin düşük seviyeleri veya hiç aktivitesi olmaması, vücudun belirli dokularında ve idrarda belirli kompleks bileşiklerin (glikosfingolipidler, glikoproteinler ve oligosakkaritler) anormal birikimine yol açar.

NAGA genindeki mutasyonlar vücutta alfa-N-asetilgalaktozaminil kalıntıları içeren kompleks bileşiklerin birikimiyle açıkça bağlantılı olsa da, bazı araştırmacılar NAGA genindeki mutasyonların Schindler hastalığıyla ilişkili nörolojik semptomlara neden olup olmadığını sorguladılar. Schindler hastalığı olan tüm bireylerde NAGA geninde mutasyonlar olmasına rağmen, hepsinde nörolojik semptomlar gelişmez. Tip I Schindler hastalığının şiddetli nörolojik semptomları, sinir liflerinin (aksonların) ucundaki karakteristik şişliklerle ilişkilidir.

Bu şişliklere distrofik akson şişlikleri veya “kürecikler” denebilir. Kürecikler, nöroaksonal distrofinin karakteristiğidir – sinir hücrelerinde şiddetli bir değişiklik. Bu şişlikler, sinir hücreleri arasındaki uyarıların iletilmesini engelleyerek düzgün sinir fonksiyonunu bozuyor gibi görünmektedir. Bazı araştırmacılar, NAGA genindeki mutasyonlara ek olarak veya bunların yerine başka faktörlerin Schindler hastalığının nörolojik semptomlarının gelişmesine neden olabileceğinden şüpheleniyor.

Örneğin, bazı araştırmacılar nörolojik semptomları olan Schindler hastalığı olan bireylerin ilgisiz bir gende ek mutasyonlar olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Ancak, bu teoriyi doğrulayacak kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Schindler hastalığının nöroaksonal distrofisine neden olan kesin karmaşık mekanizmaları belirlemek için daha fazla araştırma gereklidir.

Schindler hastalığı doğumdan sonra (doğum sonrası) kapsamlı bir klinik değerlendirme, ayrıntılı hasta öyküsü ve çeşitli özel testlerle teşhis edilebilir. İdrar analizi (örneğin, oligosakkarit ve glikopeptid profilleri) idrarda belirli kompleks bileşiklerin artmış seviyelerini ortaya çıkarabilir (örneğin, oligosakkarituri ve glikopeptidüri). Alfa-NAGA enziminin azalmış aktivitesi, etkilenen bireylerden kültürlenmiş beyaz kan hücreleri (lökositler), kan plazması ve/veya belirli cilt hücreleri (fibroblastlar) üzerinde enzim testleri (deneyler) yapılarak doğrulanabilir.

Schindler hastalığı tip I olan çocuklarda, rektumun mukozal ve kas katmanlarından (submukozal ve miyenterik pleksus) alınan doku örneklerinin (biyopsi) incelenmesi, vejetatif (otonom) sinir sisteminin sinir hücrelerinin (aksonlar) uzantılarında lizozomal birikimi ortaya çıkarabilir. Beynin manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve bilgisayar destekli tomografisi (CAT) gibi gelişmiş görüntüleme teknikleri, beynin dış tabakasının (korteks), serebellumun ve beyin sapının dejenerasyonunu ortaya çıkarabilir.

Schindler hastalığı öyküsü olan ailelerde, bozukluk amniyosentez ve/veya koryon villus örneklemesi (CVS) gibi özel testlerle doğumdan önce (doğum öncesi) teşhis edilebilir. Amniyosentez sırasında, gelişmekte olan fetüsü çevreleyen bir sıvı örneği alınır ve incelenir. Koryon villus örneklemesi sırasında, plasentanın bir bölümünden doku örnekleri alınır. Bu sıvı veya doku örnekleri üzerinde yapılan çalışmalar, alfa-NAGA enziminin aktivitesinin azaldığını ortaya çıkarabilir.

Schindler hastalığı olan bireyler için özel bir tedavi yoktur. Schindler hastalığının tedavisi her bireyde belirgin olan spesifik semptomlara yöneliktir. Genetik danışmanlık etkilenen bireyler ve aileleri için faydalı olabilir. Diğer tedavi semptomatik ve destekleyicidir.

Paylaşın

Sakrokoksigeal Teratom Nedir? Nedenleri, Belirtileri, Teşhisi, Tedavisi

Sakrokoksigeal teratomlar, kuyruk sokumu (koksiks) tarafından omurganın tabanında gelişen ve sakrokoksigeal bölge olarak bilinen nadir tümörlerdir. Bu tümörlerin çoğu kanserli olmasa da (iyi huylu) oldukça büyüyebilirler ve teşhis konulduğunda her zaman cerrahi olarak çıkarılması gerekir.

Haber Merkezi / Tüm sakrokoksigeal teratomların doğumda mevcut olması (konjenital) ve çoğunun doğumdan önce rutin bir doğum öncesi ultrason muayenesi veya tarihler için çok büyük bir uterus için belirtilen bir muayene ile keşfedilmesi muhtemeldir. Nadir durumlarda, sakrokoksigeal teratomlar doğumda kanserli (kötü huylu) olabilir ve cerrahi rezeksiyon yapılmazsa çoğu kötü huylu hale gelir. Son derece nadir durumlarda, yetişkinlerde sakrokoksigeal tümörler görülebilir.

Bunların çoğu doğum öncesi dönemde ortaya çıkan yavaş büyüyen tümörleri temsil eder. Bu vakaların çoğunda tümör iyi huyludur, ancak alt sırt ağrısına ve genitoüriner ve gastrointestinal semptomlara neden olabilir. Sakrokoksigeal teratomların nedeni bilinmemektedir.

Sakrokoksigeal teratomlarda görülen semptomlar tümörün boyutuna ve spesifik konumuna bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Küçük tümörler genellikle herhangi bir semptoma neden olmaz (asemptomatik) ve genellikle doğumdan sonra zorluk çekmeden cerrahi olarak çıkarılabilir.

Ancak, daha büyük sakrokoksigeal tümörler doğumdan önce ve sonra çeşitli komplikasyonlara neden olabilir. Sakrokoksigeal teratomlar fetüste hızla büyüyebilir ve çok yüksek kan akışı gerektirerek fetal kalp yetmezliğine, yani hidrops olarak bilinen bir duruma neden olabilir. Bu, kalbin genişlemesi ve cilt ve akciğerlerin etrafındaki (plevral efüzyon), kalbin etrafındaki (perikardiyal efüzyon) ve/veya karın boşluğundaki (assit) vücut boşlukları dahil olmak üzere vücut dokularında sıvı toplanması olarak kendini gösterir. İhmal edilirse, hidrops anne için tehlikeli olabilir ve nefes darlığıyla birlikte akciğerlerde şişme, hipertansiyon ve sıvı gibi benzer semptomlara neden olabilir.

Çok büyük fetal sakrokoksigeal teratomların yaklaşık %15’inde görülebilen hidropsun yanı sıra, bu tümörler polihidramnios (çok fazla amniyon sıvısı), fetal idrar tıkanıklığı (hidronefroz), tümör içine kanama veya amniyon boşluğuna kanama ile tümörün yırtılması veya distosiye (tümörün boyutu nedeniyle fetüsün doğurtulmaması durumu) neden olabilir. Bu semptomları olabildiğince erken fark edebilmek için gebelik sırasında çok yakın takip edilmesi çok önemlidir.

Yetişkinlerde, sakrokoksigeal teratomlar semptom göstermeyebilir (asemptomatik). Bazı durumlarda, genitoüriner ve gastrointestinal yolların tıkanması nedeniyle ilerleyici alt sırt ağrısı, güçsüzlük ve anormalliklere neden olabilirler. Bu semptomlar arasında kabızlık ve dışkılama veya idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığının artması yer alır. Nadir durumlarda, sakrokoksigeal tümörler bacaklarda kısmi felce (parezi) ve karıncalanma veya uyuşmaya (parestezi) neden olur.

Sakrokoksigeal teratomların nedeni bilinmemektedir. Sakrokoksigeal teratomlar germ hücreli tümörlerdir. Germ hücreleri embriyonun içine gelişen ve daha sonra erkek ve kadınların üreme sistemini oluşturan hücrelere dönüşen hücrelerdir. Germ hücreli tümörlerin çoğu testislerde veya yumurtalıklarda (gonadlar) veya alt sırtta oluşur. Bu tümörler gonadların dışında oluştuğunda, bunlara ekstragonadal tümörler denir.

Araştırmacılar ekstragonadal germ hücreli tümörlerin nasıl oluştuğunu bilmiyorlar. Bir teoriye göre germ hücreleri embriyonun gelişimi sırasında erken dönemde (embriyogenez) kazara alışılmadık yerlere göç ediyor. Normalde, bu tür yanlış yerleştirilmiş germ hücreleri dejenerasyona uğrar ve ölür, ancak ekstragonadal teratom vakalarında araştırmacılar bu hücrelerin mitoz geçirmeye devam ettiğini, hücrelerin bölünüp çoğaldığı ve sonunda bir teratom oluşturduğu süreci tahmin ediyorlar.

Sakrokoksigeal teratomların, kuyruk sokumunun altında bulunan ve “Henson Düğümü” adı verilen bir bölgeden kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu, embriyonun üç ana doku katmanının hücrelerini oluşturabilen ilkel hücrelerin (germ hücreleri) bulunduğu bir bölgedir: ektoderm, endoderm ve mezoderm. Bu embriyonik katmanlar sonunda vücudun çeşitli hücrelerini ve yapılarını oluşturur. Sakrokoksigeal teratomlar, vücuttaki herhangi bir dokuya benzeyen olgun doku veya embriyonik dokulara benzeyen olgunlaşmamış doku içerebilir.

Çoğu durumda, sakrokoksigeal teratomlar doğumda, sakral bölgeden dışarı doğru çıkıntı yapan büyük bir tümör tespit edildiğinde teşhis edilir. Birçok sakrokoksigeal teratom, rutin doğum öncesi ultrasonlarda tesadüfen bulunur veya tümörün hacmi veya amniyon sıvısının birikmesi nedeniyle uterusun gebelik aşaması için çok büyük olması nedeniyle elde edilen bir ultrasonda tespit edilebilir. Bir ultrason sırasında, yansıyan ses dalgaları gelişmekte olan fetüsün bir görüntüsünü oluşturur. Küçük sakrokoksigeal teratomlar bile bir ultrason resminde görülebilir.

Bazı durumlarda, alfa-fetoprotein (AFP) seviyelerini belirlemek için amniyon sıvısı veya maternal serumdan bir örnek alınabilir ve incelenebilir. AFP, yükseldiğinde sakrokoksigeal teratom gibi belirli durumların varlığını gösterebilen normal bir fetal plazma proteinidir.

Sakrokoksigeal teratom doğum öncesi teşhis edilirse, genellikle diğer anomalileri ekarte etmek için dikkatli bir muayene yapılır. Bazı kurumlarda, tümörün ve yerinden oynamış yapıların anatomisini daha iyi belirlemek için fetal MRI taraması da yapılır. Büyük sakrokoksigeal teratomlar için, gelişen hidrops belirtilerini izlemek için çok sık ultrason ve ekokardiyogram (kardiyak odacıkların boyutunu ve kan akımını ölçmek için) gereklidir.

Ekokardiyogram sırasında, kalbin fotoğraflarını çekmek için yansıyan ses dalgaları kullanılır. Büyük fetal sakrokoksigeal teratom konusunda deneyimli bir tıbbi ekibin hamileliği takip etmesi son derece önemlidir. Büyük sakrokoksigeal teratomlu tüm fetüslerin, doğum sırasında tümör rüptürü ve kanamayı önlemek için “klasik” sezaryenle (uterusta büyük kesi) doğurtulması gerekir. Büyük tümörlü fetüslerin çoğu prematüre doğar ve multidisipliner bir ekipten uzman perinatal bakıma ihtiyaç duyar.

Yetişkinlerde, bir kitle veya tümörün varlığını tespit eden rutin bir pelvik veya rektal muayene sırasında sakrokoksigeal teratom tanısı şüphelenilebilir. Sakrokoksigeal teratom tanısı, etkilenen dokunun cerrahi olarak çıkarılması ve mikroskobik incelemesi (biyopsi) ile doğrulanabilir. Bir prosedür, ince iğne aspirasyonu olarak bilinir; bu işlemde ince, içi boş bir iğne deriden geçirilir ve nodül veya kitleye sokularak çalışma için küçük doku örnekleri alınır.

Ultrasona ek olarak, bir tümörü teşhis etmek ve tümörün boyutunu, yerleşimini ve uzantısını değerlendirmek ve gelecekteki cerrahi prosedürler için bir yardımcı olarak hizmet etmek için diğer özel görüntüleme teknikleri kullanılabilir. Doğumdan sonra, bu tür görüntüleme teknikleri bilgisayarlı tomografi (BT) taraması ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) içerebilir.

BT taraması sırasında, belirli doku yapılarının kesit görüntülerini gösteren bir film oluşturmak için bir bilgisayar ve x-ışınları kullanılır. MRI, belirli organların ve vücut dokularının kesit görüntülerini üretmek için bir manyetik alan ve radyo dalgaları kullanır. Kötü huylu sakrokoksigeal teratom vakalarında, bölgesel lenf düğümlerinin olası infiltrasyonunu ve uzak metastazların varlığını belirlemek için laboratuvar testleri ve özel görüntüleme testleri de yapılabilir.

Sakrokoksigeal teratomlu bir fetüsün ilk yönetimi, bebeği doğurtmak için maternal fetal tıp doktorları ve tümörü çıkarmak ve bazen kritik derecede hasta olabilen bebeğin tıbbi sorunlarını yönetmek için çocuk cerrahları ve neonatologlar gibi tıbbi profesyonellerden oluşan bir perinatal ekibin koordineli çabalarını gerektirir. Doğum öncesi teşhis edilen tüm sakrokoksigeal teratomlar, yenidoğan sırasında rezeksiyon gerektirir

dönem ve tümör büyükse, tümörün yırtılmasını önlemek için mümkün olan en kısa sürede. Rezeksiyon her zaman tümörün kuyruk sokumu ile birlikte rezeksiyonunu içerir. Kuyruk sokumunun rezeke edilmemesi tümörün %30 oranında lokal nüks etmesiyle ilişkilidir. Bu genellikle yenidoğanın arkasından yapılabilir ancak pelvis ve karına doğru geniş yayılımı olan bazı tümörler için ayrıca karın kesisi yapılmalıdır.

Sakrokoksigeal teratomların erken rezeksiyonuna giren çocukların çoğu sonunda çok düşük oranda kötü huylu veya iyi huylu tümör nüksü ve normal ürogenital, bağırsak ve alt ekstremite nörolojik fonksiyonu ile iyileşir. Bu çocuklar genellikle çocuk cerrahı tarafından rektal muayeneler ve 3 yıl boyunca nüksü izlemek için aralıklı serum AFP seviyeleri ile takip edilir ve tümör nüksü olasılığı olmadan iyileşmiş kabul edilirler.

Nadir durumlarda, rezeksiyondan sonra patolog tarafından malignite tanısı konduğunda, kanser tanısı ve tedavisi konusunda uzmanlaşmış bir tıp uzmanları ekibine (tıbbi onkologlar) danışılması gerekecektir. Belirli terapötik prosedürler ve müdahaleler, birincil tümörün yeri ve ilgili komplikasyonlar; birincil tümörün kapsamı (evre); lenf düğümlerine veya uzak bölgelere yayılıp yayılmadığı; bir bireyin yaşı ve genel sağlık durumu; ve/veya diğer unsurlar gibi çok sayıda faktöre bağlı olarak değişebilir. Belirli müdahalelerin kullanımıyla ilgili kararlar, hekimler ve sağlık ekibinin diğer üyeleri tarafından, vakanın özelliklerine; olası faydalar ve risklerin kapsamlı bir şekilde tartışılmasına; ve diğer uygun faktörlere dayanarak hasta veya ebeveynlerle dikkatli bir şekilde istişare edilerek verilmelidir.

Nadir durumlarda, sakrokoksigeal teratomdan kaynaklanan komplikasyonlar doğumdan önce (doğum öncesi) müdahaleyi gerektirebilir. Amniyotik sıvının hacmini azaltmak ve erken doğumun başlangıcını geciktirmek için sıvıya dokunma (amniyosentez) gibi müdahaleler gerekebilir.

Tümör kanamışsa ve fetüs anemiyse, fetal kan transfüzyonu yardımcı olabilir. Bazen, tıkalı bir fetal idrar yolu, tıkanıklığı gidermek ve böbreklere zarar gelmesini önlemek için vezikoamniyotik şant (mesane ile amniyotik sıvı arasında bir kateter) ile tedavi edilmelidir. Fetüsün hidropsun erken evrelerinde olduğu belgelenen nadir durumlarda, tümörü “küçültmek” ve kan akışına olan talebi azaltmak için açık fetal cerrahi (rahimdeki fetüs üzerinde cerrahi) gerekebilir.

Tümörün büyük kısmı çıkarıldıktan sonra, hidropsun doğumdan önce düzelebilmesi için fetüs rahme geri döndürülür. Bu, %50 oranında başarılı olsa da, büyük bir girişimdir ve annenin risklerinin kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi uygundur. Radyo frekans ablasyonu (tümöre bir iğne sokulup, kan akışını yok etmek için tümöre radyo frekans enerjisi uygulanan bir teknik) bildirilmiş olsa da, tüm sağ kalanlarda genitoüriner sistem hasarı komplikasyonları olmuştur, bu nedenle bu yaklaşım oldukça deneysel olarak kabul edilir.

Yetişkinlerde, tümörün tamamının ve kuyruk sokumunun (koksiks) cerrahi olarak çıkarılması ana tedavi seçeneğidir. Koksiksin çıkarılması tekrarlama şansını azaltır. İyi huylu tümörler için tümörün cerrahi olarak çıkarılması genellikle yeterlidir. Ancak kötü huylu tümörler için etkilenen bireyler kemoterapi ve radyasyon terapisi ile ek tedavi almalıdır.

Malign sakrokoksigeal teratomlar özellikle erişkinlerde oldukça nadir görüldüğünden, standart bir kemoterapi rejimi veya radyoterapisi belirlenmemiştir.

Paylaşın