İran’ın Yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney Kimdir?

İran’da dini liderlik makamına Ayetullah Mücteba Hamaney’in getirildi. Babası Ali Hamaney’den sonra göreve gelen Hamaney, İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi nedeniyle uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

İran’da siyasal ve dini sistemin en güçlü makamı olan “Yüce Liderlik” koltuğuna, Ayetullah Mücteba Hamaney getirildi. Babası ve İran’ın ikinci dini lideri olan Ali Hamaney’in ölümünün ardından ülkenin en üst otoritesini belirleme yetkisine sahip Uzmanlar Meclisi, 56 yaşındaki din adamını İran’ın üçüncü dini lideri olarak seçti.

Uluslararası basına göre bu karar, 1979’daki İran İslam Devrimi’nden bu yana İran’da ilk kez liderliğin aynı aile içinde devam etmesi anlamına geliyor ve ülkenin siyasi yapısında önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Devrim Sonrası Kuşağın Temsilcisi

Mücteba Hamaney, 8 Eylül 1969’da İran’ın Meşhed kentinde doğdu. İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarından biri olan Ali Hamaney’in ikinci oğludur. Çocukluğu, babasının devrim sonrası yükselen siyasi kariyerinin gölgesinde geçti.

Orta öğrenimini tamamladıktan sonra Kum’daki dini eğitim merkezlerinde İslam hukuku ve Şii teolojisi üzerine eğitim aldı. Daha sonra Kum havzasında ilahiyat çalışmaları yaptı ve din adamı olarak yetişti.

İran–Irak Savaşı’ndan Güç Ağlarına

Hamaney genç yaşta İran’ın güvenlik kurumlarıyla ilişki kurdu. 1987’de İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) saflarına katıldı ve İran-Irak Savaşı sırasında cephede görev yaptı.

2000’li yıllardan itibaren İran siyasetinde “perde arkasındaki güçlü figür” olarak anılmaya başladı. Uluslararası analizlerde, Hamaney’in özellikle Besic milis gücü ve güvenlik bürokrasisi üzerinde önemli etkisi olduğu belirtiliyor.

Bazı uzmanlar onu İran’daki siyasi ve güvenlik elitleri arasında bir “aracı güç merkezi” olarak tanımlıyor. Babasının ofisine erişimi kontrol eden ve birçok siyasi karar sürecinde etkili olan bir isim olarak uzun süre gölgede kalmayı tercih ettiği ifade ediliyor.

Yaptırımlar ve tartışmalar

Mücteba Hamaney’in yükselişi uzun süredir tartışma konusuydu. ABD yönetimi, 2019 yılında onu İran yönetiminin iç ve dış politikalarını yönlendirmedeki rolü nedeniyle yaptırım listesine almıştı.

Batılı analistler, onun İran’daki muhafazakâr ve güvenlik yanlısı kanadın güçlü destekçisi olduğunu ve özellikle Devrim Muhafızları ile yakın ilişkiler kurduğunu vurguluyor. Bu durumun İran’ın dış politikası ve nükleer programı konusunda daha sert bir çizgiye işaret edebileceği değerlendirmeleri yapılıyor.

İran’da “hanedanlaşma” tartışması

Uluslararası basında en çok dikkat çeken konu ise liderliğin baba–oğul arasında devredilmiş olması. Analistler, İslam Devrimi’nin monarşiye karşı yapılmış olmasına rağmen bu gelişmenin İran’da “hanedan benzeri bir güç aktarımı” tartışmasını gündeme getirdiğini belirtiyor.

Yeni liderin göreve gelişi, aynı zamanda Orta Doğu’da artan gerilimlerin ve İran’ın Batı ile yaşadığı sert krizlerin ortasında gerçekleşti. Bu nedenle Mücteba Hamaney’in yönetiminin hem iç politikada hem de bölgesel dengelerde önemli etkiler yaratması bekleniyor.

Paylaşın

Emperyalizmin Kuralsız Yüzü: İran Üzerinden Bir Analiz

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, emperyalizmin kural tanımamazlığını gözler önüne seriyor. Hukuk ve etik çoğu zaman güçlülerin çıkarlarının gölgesinde kalıyor.

Haber Merkezi / Orta Doğu bir kez daha küresel güçlerin sahnesi haline geldi. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan bir gerilim dalgası yarattı. Saldırılar, sadece bölgesel bir çatışma değil, aynı zamanda emperyalizmin kural tanımamazlığının somut bir örneği.

ABD ve İsrail saldırılarını “meşru savunma” gerekçesiyle haklı göstermeye çalışıyor. Ancak uluslararası toplumun farklı kesimleri, bu eylemleri uluslararası hukuka aykırı olarak değerlendiriyor.

Avrupa ülkeleri ve bazı Asya aktörleri, diplomatik kanallardan itidale çağırırken, İran’ın karşı saldırıları ve bölgedeki vekil grupların tepkileri, gerilimi tırmandırıyor. Bu durum, emperyalizmin sadece askeri güçle değil, diplomatik ve ekonomik baskılarla da kural tanımadığını gösteriyor.

Günümüzde emperyal stratejiler yalnızca silah ve bombardımanla sınırlı değil. Tek taraflı yaptırımlar, ekonomik izolasyon ve diplomatik baskılar, hukuk ve etik sınırlarının esnetildiği araçlar olarak öne çıkıyor.

İran örneği, bu stratejinin canlı bir göstergesi: Güç, hukukun önüne geçiyor; normlar esnetiliyor; uluslararası etik ise ikinci plana atılıyor. Bu durum, özellikle küçük ve orta ölçekli devletlerin egemenlik haklarını savunmada zorlandığını ve uluslararası adaletin sürekli test edildiğini ortaya koyuyor.

Savaşın etkisi sadece İran ile sınırlı kalmıyor. Lübnan, Yemen ve Azerbaycan gibi bölgesel aktörler de sahaya dahil oluyor. Her yeni çatışma, emperyal stratejinin tırmandırıcı etkisini ve güç kullanımı ile hukukun çarpıcı çatışmasını gözler önüne seriyor.

Uluslararası toplum, eleştirilerini yükseltse de güçlü devletlerin çıkarlarını maksimize etme eğilimi, normların evrensel geçerliliğini sürekli gölgede bırakıyor.

Hukuk, Etik ve Güç Arasındaki Sürekli Gerilim

İran üzerinden yükselen bu kriz, emperyalizmin kuralsız doğasının ve güç odaklı mantığının bir aynası. Güçlü devletler, kendi çıkarlarını maksimize etmek için uluslararası kuralları gerektiğinde görmezden geliyor. Her yeni saldırı ve yaptırım, hukukun ve adaletin evrensel geçerliliğini sorgulatıyor.

Bugün İran sahnesinde yaşananlar, emperyalizmin temel mantığını gözler önüne seriyor: Hukuk ve etik çoğu zaman güçlülerin çıkarlarının gölgesinde kalıyor, ve uluslararası sistem adalet iddiasını her geçen gün daha fazla tartışmaya açıyor.

Paylaşın

İran Ve ABD‑İsrail Savaşının Seyri Ve Olası Sonuçları

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları beşinci gününde sürerken çatışma bölgesel ve küresel riskler yaratıyor. Savaşın seyri ve olası sonuçları belirsizliğini koruyor.

Haber Merkezi / ABD ile İsrail’in İran’a karşı başlattığı geniş çaplı askeri operasyon, bölgesel ve küresel istikrar üzerinde derin etkiler doğuruyor. Saldırılar, çatışmayı sadece iki ülke arasındaki bir gerilimden çıkarıp daha geniş bir krize dönüştürdü; sonuçları da giderek daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.

Yoğun Saldırılar ve Misillemeler

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta “Operation Epic Fury” (Destansı Öfke Operasyonu) ile İran’a yönelik ortak askeri saldırıları, Tahran’daki stratejik hedefleri vurmakla sınırlı kalmadı. Operasyonun ilk 100 saati içinde bu iki aktörün İran’daki yaklaşık 2 bin hedefi vurduğu bildirildi; saldırılar, hava savunma sistemleri, balistik füze rampaları, karargâhlar ve radar ünitelerine yöneldi.

İran ise buna misilleme niteliğinde füze ve insansız hava araçlarıyla karşılık veriyor. ABD üsleri, müttefik askeri tesisler ve bölge genelindeki hedeflere düzenlenen saldırılar, çatışmanın tek bir cephede kalmadığını, Orta Doğu’nun geniş bir coğrafyasını içine aldığını gösteriyor.

Bölgesel Yayılma ve Sivil Kaybı

Çatışma, yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmadı; insani maliyeti de ağır. Uluslararası insan hakları örgütleri ve çeşitli kaynaklar, İran’da sivil kayıplarının yüzlerce ile binler arasında değişebileceğini bildiriyor; bu ölümler arasında kadın ve çocuklar da bulunuyor.

Ayrıca Lübnan’daki Hizbullah’ın İsrail’e füze saldırıları düzenlemeye devam etmesi çatışmayı genişleten faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, Orta Doğu’daki istikrarsızlığı dramatik biçimde artırıyor.

Diplomasi, Müzakere ve Sert Tutumlar

Diplomatik kanallar ve müzakereler savaşın başlangıcından beri gündemde olsa da sonuçsuz kalıyor. İran yönetimi resmi açıklamalarda “ABD ile müzakere yapmayacaklarını” belirtti ve bir savaşın uzun süre devam edebileceğini ima ediyor. Bir İran yetkilinin “8 yıl sürebilecek bir direnç”ten söz etmesi, gerilimin kısa vadede sona ermeyeceğine işaret ediyor.

Buna karşılık ABD ve İsrail tarafı da saldırılarını sürdürme niyetinde olduklarını belirterek, İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmaya ve tehdidi ortadan kaldırmaya odaklandıklarını vurguladı. Bu sert tutum, diplomatik çıkış yollarını daraltıyor.

Bölgesel ve Küresel Riskler

Çatışmanın yayılmasıyla birlikte komşu ülkelerde gerilim artıyor. Orta Doğu’daki ABD üslerine ve müttefik tesislerine yapılan saldırılar, çatışmanın sadece İran ile sınırlı kalmadığını gösteriyor. Ayrıca Körfez ülkelerinde ekonomik altyapı hedef alındı, bu da bölgesel güvenlik dinamiklerini sarsıyor.

Devam Eden Kriz ve Belirsizlik

Bu savaşın olası sonuçları, sadece askeri değil stratejik ve ekonomik boyutlarıyla da derin.

Sürekli çatışma ihtimali: Taraflar arasındaki sert tutum ve diplomatik çıkmaz, savaşın daha uzun sürebileceğini gösteriyor. İran yönetimi “müzakere yok” mesajı verirken, ABD‑İsrail cephesi de saldırıları sürdürme niyetinde.

Bölgesel yayılma: Hizbullah ve diğer İran destekli grupların aktif misillemeleri, çatışmanın Lübnan ve Basra Körfezi’ne kadar yayılmasına neden oldu. Bu durum, bölge genelinde güvenlik riskini artırıyor.

Enerji ve ekonomi: Hürmüz Boğazı ve petrol nakliye yollarındaki riskler, küresel enerji piyasalarını olumsuz etkileyebilir; bu da dünya ekonomisinin maliyetini artırma potansiyeli taşıyor.

İnsani kriz: Sivil kayıplar, yerinden edilmiş nüfus ve altyapı hasarı, uzun vadeli bir insani krize işaret ediyor.

Belirsizlik Egemen

Orta Doğu’da patlak veren bu çatışma, sadece iki devlet arasındaki bir askeri mücadele olmanın ötesine geçti. Bölgesel aktörlerin dahil olması, diplomatik çıkmazlar ve küresel ekonomik kaygılar, savaşın seyri üzerinde belirleyici rol oynuyor.

Hem bölge ülkeleri hem de dünya aktörleri, bu krizin daha geniş bir savaşa dönüşmesini engellemek için arayış içinde; ancak mevcut tablo, belirsizliği koruyor ve olası sonuçların birden çok senaryoda kendini gösterebileceğine işaret ediyor.

Paylaşın

Gazze’de İsrail Saldırılarında Can Kaybı 70 Bin 365’e Yükseldi

Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 70 Bin 365’e yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 171 bin 058’e çıktı.

Haber Merkezi / Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı.

Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın öncülüğünde hazırlanan 20 maddelik barış planı 10 Ekim’de devreye girmişti. Plan kapsamında Hamas’ın silah bırakması ve Gazze’nin geleceğinde söz sahibi olmaması isteniyor.

Ayrıca bölgeye “Uluslararası İstikrar Gücü” (ISF) konuşlandırılması öngörülüyor. Buna yönelik ABD tasarısı, 18 Kasım’da BMGK’de kabul edilmişti.

Paylaşın

Gazze’de Barış İçin Tarihi Adım

20’den fazla ülkenin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nde Gazze’deki ateşkes anlaşması için kritik bir adım atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. 

İmza töreni sonrası açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. Trump, “Orta Doğu’da barışa ulaştık” diyerek, “Gazze’de savaşı hep birlikte bitirdik. Gazze’de yeniden inşa başlıyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen tarihi zirvede, Gazze’de barışın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Katar Emiri Al-Sani, barış ve istikrarın sağlanması için birlikte hareket etme mesajı verdi.

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüde bulunarak, “Çetin bir adam ve benim dostum” dedi. Trump, Erdoğan’ın ordusunun çoğu kişinin sandığından daha güçlü olduğunu ve son dönemdeki çatışmalarda hep ön safta yer alarak başarılı olduğunu vurguladı.

Zirve, Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirmeyi, Orta Doğu’da barış ve istikrarı güçlendirmeyi ve bölgesel güvenlik için yeni bir sayfa açmayı hedefliyor. Toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi 20’den fazla ülke lideri katıldı.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı, İranlı yetkililerin katılmayacağını bildirirken, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Endonezya’dan katılım olacağı ancak düzeylerinin açıklanmadığı belirtildi. İsrail Başbakanlık Ofisi zirveye İsrail’den katılım olmayacağını duyurdu, Filistin yönetimi ise açıklama yapmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da zirvede yer aldı.

Gazze’de varılan ateşkes anlaşması da zirvede değerlendirildi. ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Paylaşın

Gazze’de Ateşkes: Trump’tan Erdoğan’a Teşekkür

İsrail ile Hamas’ın Gazze Şeridi’nde yaklaşık iki yıldır devam eden çatışmaları sona erdirmek için ateşkes anlaşmasına vardığı bildirildi. Anlaşma, Gazze’yi harap eden savaşı sona erdirmek için önemli bir adım olarak görülüyor.

Haber Merkezi / Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 67 bin 194’e yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 169 bin 890’a çıktı.

Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı. Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

Savaş, Gazze’de geniş bir bölgeyi dümdüz etti. Gazze Şeridi’nin 2,3 milyonluk nüfusunun yaklaşık yüzde 90’ını yerlerinden edildi, birçoğu da birden fazla kez kaçmak zorunda kaldı. Yüzbinlerce kişi, yiyecek ve diğer temel ihtiyaçlara sınırlı erişimle sahil boyunca yayılan çadır kamplarda toplanmış durumda.

İsrail hükümeti yeni anlaşma için bir takvim açıkladı. Buna göre Binyamin Netanyahu hükümeti 9 Ekim akşamı anlaşmayı oylamak için toplanacak. Ardından İsrail ordusu 24 saatlik hukuki itiraz süresi sonunda belirlenen hatta çekilecek.

Rehine aramayı da içeren 72 saatlik sürenin bu 24 saatin dolması sonrası başlayacağı ifade ediliyor. Bu da 10 Ekim Cuma günü geç saatlere ya da cumartesi sabahı arama çalışmalarının başlayacağı anlamına geliyor.

Plan ayrıca, sahadaki durum için uluslararası bir gücün kurulmasını da öngörüyor.

9 Ekim Perşembe günü Paris’te bu amaçla Avrupa ülkeleri ve Arap ülkelerinden üst düzey yetkililerin katılacağı bir toplantı yapılacak. Gazze’nin gelecekteki yönetiminin nasıl olacağı, yardım, yeniden inşa ile silahsızlanma gibi konular da görüşülecek.

Mısır ve Katar ile birlikte, ABD’nin öncülüğünde yürütülen müzakerelerde arabulucu rolü üstelenen Türkiye adına en üst düzey açıklama AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan geldi. Sosyal medya hesabından açıklama yapan Erdoğan, görüşmelerin ateşkesle sonuçlanmasından memnuniyet duyduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İsrail hükümetinin ateşkese teşvik edilmesinde gerekli siyasi iradeyi ortaya koyan ABD Başkanı Sayın Trump başta olmak üzere, anlaşmaya varılmasında önemli destekleri olan kardeş ülkeler Katar ve Mısır’a hassaten teşekkür ediyorum.

Türkiye olarak anlaşmanın harfiyen uygulanmasının yakın takipçisi olacak ve sürece katkı sunmaya devam edeceğiz. Aynı şekilde Filistin’de 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve coğrafi bütünlüğü haiz bir Filistin devleti kurulana dek mücadelemizi sürdüreceğiz.”

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’daki kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Gazze’de ateşkes sürecine yaptığı katkılardan dolayı Erdoğan’a teşekkür etti: Erdoğan, Hamas ve diğer bazı gruplar konusunda bizzat ilgilendi ve harika bir iş çıkardı.

Paylaşın

İran, Mossad Adına Casusluk Yaptığı Gerekçesiyle Bir Kişiyi İdam Etti

İran, İsrail’in istihbarat teşkilatı Mossad adına casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam etti. İran’da bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

İran, İsrail’e casusluk yapmakla suçladığı bir kişiyi idam ettiğini açıkladı. İran yargısına bağlı Mizan internet sitesinde yayımlanan açıklamada, İsrail’in dış istihbarat servisi Mossad’a çalışmakla suçlanan Behmen Çubi Asl adlı kişinin bu sabah asılarak idam edildiği bildirildi.

“Siyonist rejimin İran’daki önde gelen ajanlarından biri” olarak nitelendirilen kişinin bir telekomünikasyon şirketinde çalıştığı ve “İran’ın kritik ve egemen veri tabanlarına ayrıcalıklı erişim imkânının bulunduğu” belirtildi. Açıklamada, söz konusu kişinin ne zaman tutuklandığına dair bir bilgi ise yer almadı.

Haziran ayında İsrail’in İran’daki hedeflere hava saldırıları düzenlemesiyle başlayan ve İran’ın da İsrail topraklarına yönelik misilleme saldırıları düzenlediği 12 günlük bir savaşyaşanmıştı. İran rejimi, savaşın ardından İsrail ile iş birliği yapmakla suçlanan kişilere karşı yargı süreçlerinin hızlandırılacağını açıklamıştı.

İran yargısından 9 Ağustos’ta yapılan açıklamada, İsrail ile bağlantılı oldukları şüphesiyle 20 kişinin tutuklandığı bildirilmişti.

Uluslararası Af Örgütü verilerine göre İran’da bu yıl gerçekleştirilen infaz sayısı, son 15 yılın en üst seviyesine çıktı. Bu yıl şimdiye kadar binden fazla idam cezasının infaz edildiği belirtiliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Cezasız Suç: Gazze Soykırımı

İsrail’in Gazze Şeridi’nde işlediği suçların cezasız kalması, uluslararası hukukun ve uluslararası insan hakları mekanizmalarının bağlayıcılığı konusunda ciddi soru işaretleri yaratmaktadır.

Kurtuluş Aladağ / Birleşmiş Milletler’in (BM) 1948 yılında kabul ettiği Soykırım Sözleşmesi’ne göre, bir  etnik, dini veya ırksal grubu tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle işlenen eylemler “soykırım” olarak tanımlanmaktadır.

İnsan hakları uzmanları, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının, çok açık bir şekilde bu tanıma uyduğunu ifade etmektedirler.

7 Ekim 2023 yılında Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısının ardından İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik kapsamlı saldırılar başlatmıştır. 24 Ağustos 2025 itibarıyla, İsrail’in saldırıları sonucu, 63 bine yakın Filistinlinin hayatını kaybettiği, bunların çoğunluğunu kadınların ve çocukların oluşturduğu bildirilmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Uluslararası Af Örgütü (AI) gibi kuruluşlar, İsrail’in Gazze’de uluslararası hukuku ve savaş hukukunu ihlal ettiğini belirtmişlerdir.

Dünya genelinde bir çok insan hakları savunucusu, Gazze’deki insani krizin durdurulması ve sorumluların yargılanması için çağrıda bulunmuş ve İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin soykırım suçu oluşturabileceğine dair bildiriler yayınlamışlardır.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise, soykırım suçlamalarını “antisemitik” olarak nitelendirmiş ve İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu savunmuştur.

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın Aralık 2023 yılında açtığı soykırım davasında, İsrail’in Gazze’de soykırımı önlemek için tüm tedbirleri alması gerektiğine hükmetmiştir. Ancak, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü, İsrail’in bu karara uymadığını ve insani yardım girişlerini dahi engellemeye devam ettiğini açıklamıştır.

İsrail’in Gazze’ye uyguladığı elektrik, gıda, yakıt ve su ablukası, Cenevre Sözleşmeleri’ne göre bir savaş suçu olan toplu cezalandırma olarak nitelendirilmektedir. BM Gıda Hakkı Özel Raportörü Michael Fakhri, İsrail’in gıda, su ve insani yardıma erişimlerini kasıtlı olarak engelleyerek açlığı bir savaş silahı olarak kullandığını belirtmiştir.

BM İnsan Hakları Konseyi, İsrail’in savaş suçları işlendiğine dair açık kanıtlar bulduğunu açıklamıştır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), 2014 yılından bu yana Filistin’de işlenen savaş suçlarını teyit etmiştir. Mahkemenin soruşturmaları sürmekle birlikte, somut bir cezalandırma henüz gerçekleşmemiştir.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, 2006 yılından itibaren devam eden saldırın bir devamı niteliğindedir. Bu, İsrail’in uluslararası hukuku ihlal etme konusunda bir dokunulmazlığa sahip olduğunu göstermektedir.

Gazze’nin açık hava hapishanesine dönüştüğü, nüfusun yüzde 80’inin açlık sınırında ve altında yaşadığı ve çocukların yüzde 10’unun fiziksel gelişim bozukluğu ile karşı karşıya kaldığı bir ortamda, uluslararası toplumun harekete geçme sorumluluğu daha da önem kazanmaktadır.

Bu, sadece bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda insanlık vicdanının bir sınavıdır.

Paylaşın

Sosyal Medya, Gazze Eylemlerini Nasıl Şekillendirdi?

İsrail’in Hamas’ın eylemlerine yanıt olarak 2023 yılının Ekim ayından itibaren başlattığı askeri saldırılarda, aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu on binlerce Filistinli hayatını kaybetti.

Kurtuluş Aladağ / Sosyal medyanın ortaya çıkışından önce, savaşlar hakkındaki bilgiler büyük ölçüde geleneksel medya kuruluşları tarafından kontrol ediliyordu ve bu kuruluşlar da çoğunlukla hükümet politikaları, şirket çıkarları ve jeopolitik ittifaklardan etkileniyordu.

Sosyal medya çağında, savaşlar hükümet politikaları, şirket çıkarları ve jeopolitik ittifaklardan etkilenen medyanın gözünden izlenmiyor.

Sosyal medya Gazze savaşını hem bir bilgi kaynağı hem de bir propaganda aracı olarak şekillendirdi; kamuoyu algısını etkiledi, ancak sosyal medya dezenformasyon ve sansür tartışmalarıyla da karmaşık bir rol oynadı.

Gerçek zamanlı bilgi ve görseller: X (Eski adı Twitter), Instagram ve TikTok gibi platformlar, çatışmanın görüntülerini, videolarını ve tanıklıklarını hızla yayarak dünya genelinde farkındalığı artırırken, Filistinliler ve İsrailliler, kendi perspektiflerini paylaşarak ana akım medyanın anlatısının sorgulanmasına neden oldular.

Örneğin, Gazze’deki yıkımın videoları viral oldu, ancak dezenformasyon (ör. manipüle edilmiş görüntüler) da yaygınlaştı.

Propaganda ve algı yönetimi: Her iki taraf da sosyal medyayı propaganda için kullanırken, İsrail, IDF’nin resmi hesapları üzerinden operasyonlarını savundu. Filistin yanlısı gruplar ise insan hakları ihlalleri ve sivil kayıpları vurguladı. Hashtag kampanyaları (#FreePalestine, #IsraelUnderAttack) kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.

Kamuoyu baskısı: Sosyal medya, özellikle genç nesiller arasında Filistin’e olan desteğini artırdı. ABD ve Avrupa’da yapılan Filistin’e destek protestoları, özellikle X’teki paylaşımlar üzerinden örgütlendi. Ancak, antisemitizm ve İslamofobi suçlamaları da aynı platformlarda yoğun tartışmalara yol açtı.

Sansür tartışmaları: Meta ve X gibi platformlar, Filistin içeriğini kısıtladığı iddialarıyla eleştirildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü (2023 raporu), özellikle Meta’nın Filistin yanlısı paylaşımları sistematik olarak kaldırdığını öne sürdü. Bu durum, ifade özgürlüğü tartışmalarını daha da alevlendirdi.

Dezenformasyonun yayılması: Bu platformlar üzerinden sunulan yanlış bilgiler, örneğin sahte ölüm sayıları veya çarpıtılmış videolar, hızla yayılırken, Bellingcat gibi kuruluşlar, görüntüleri veya bilgileri doğrulama çabalarını artırdı.

Paylaşın

Almanya, İsrail’e Silah İhracatını Durdurdu

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “İsrail’e yönelik gerçekleştirilen ve Gazze’de kullanılabilecek tüm silah ve askeri ekipman ihracatlarının askıya alındığını” duyurdu.

Karar, ‘Berlin’in İsrail’e yönelik politikasında şimdiye dek alınan en net sınırlama adımı’ olarak değerlendiriliyor.

İsrail’in Gazze Şeridi’nin “kontrolünün ele geçirilmesi” olarak nitelendirdiği işgal planına Almanya kısmi silah ambargosuyla tepki gösterdi.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun güvenlik kabinesi tarafından kabul edilen Gazze’yi ele geçirme planı ile ilgili olarak bugün yazılı bir açıklama yaptı.

Merz açıklamasında, İsrail’in Hamas’ın terörüne karşı kendini savunma hakkına sahip olduğuna vurgu yaparken, rehinelerin serbest bırakılması ve ateşkes için sonuç verecek müzakereleri, Almanya için en büyük öncelik olarak nitelendirdi,

“Hamas’ın silahsızlandırılması şarttır. Ayrıca Hamas gelecekte Gazze’de hiçbir rol oynamamalıdır” ifadelerini kullanan Merz, İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde daha sert askeri eylemlere girişmesini öngören güvenlik kabinesi kararının, sıraladığı hedeflere ulaşılmasını güçleştirebileceğini belirtti.

“Federal Hükümet açısından bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği giderek daha az anlaşılır hale gelmekte” diyen Merz, Almanya’nın İsrail politikasında önemli bir dönüm noktası olabilecek şu kararı açıkladı:

“Bu koşullar altında Federal Hükümet, Gazze Şeridi’nde kullanılabilecek askeri teçhizat ve silah ihracatını süresiz olarak onaylamama kararı almıştır.”

Yazılı açıklamasında Merz, Gazze Şeridi’ndeki sivil halkın yaşamakta olduğu acılardan derin endişe duyulduğunu, İsrail’in planlanan saldırı ile halkın ihtiyaçlarının karşılanması konusunda şimdiye kadar olduğundan daha fazla sorumluluk üstlenmek durumunda olduğunu kaydetti.

Friedrich Merz ayrıca, Alman hükümeti olarak İsrail Hükümeti’nden Batı Şeria’nın ilhakına dönük bir adım atmamasını talep ettiklerinin de altını çizdi.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın